EĞİTİM-İŞ : Tehditlerin ortasında terörü lanetledik!


Tehditlerin ortasında terörü lanetledik!

Bilindiği üzere; 16 Haziran sabahı, memleketine giderken PKK’lı teröristlerce yolu kesilen 23 yaşındaki genç öğretmen Necmettin Yılmaz’ın, 17 Temmuz sabahı bir dere kenarında cansız bedeni bulunmuştur. Batman’da güpegündüz ve sokak ortasında hain teröristlerin kurşunlarına hedef olarak can veren Aybüke öğretmenin acısı daha tüm sıcaklığıyla yüreğimizdeyken, Necmettin öğretmenin kaybı, sabır bardağımızı taşırmamış, adeta kırmıştır.

Gümüşhane’nin küçük bir köyünde babasının inşaatlarda çalışarak okuttuğu ve ailenin üniversite okumuş tek çocuğu olma gururunu taşıyabilmek için çocukluğunu, gençliğini devlet yurtlarında aile hasretiyle geçiren, tüm bu çabanın sonunda öğretmen olmuşken, kendisi gibi yoksul çocuklara eğitim vermeyi isteyen gencecik bir öğretmen daha, teröre kurban edilmiştir.

EN BAŞINDAN BERİ HESAP SORDUK

Hepinizin bildiği gibi; örgütümüz, kuruluşundan bu yana terörün karşısında durmuş ve terörü bitirme konusundaki zafiyetleri eleştirmiştir. Necmettin öğretmen ilk kaybolduğunda da, ailenin telefonlarına bir türlü çıkmayan devlet yetkililerine defaten (AS: kezlerce) çağrıda bulunmuş ve hem kamuoyuna bir açıklama borçlu olduklarını hem de artık PKK’nın öğretmenlerimizi hedef almasının münferit olmadığını fark etmeleri gerektiğini söylemiştik.

Ne yazık ki kendi alanıyla bir ilgisi bulunmayan G-20 zirvesine dair bile açıklama yapan Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz, Necmettin öğretmenin kayıp olduğu bir ay içinde açıklama dahi yapamadı. Bu zayıflık, bu görmezden gelme bize bir görev biçiyor arkadaşlar. Bize birbirimize sahip çıkma, dayanışma, inadına ve her zaman terörün karşısında durma ve yetkilileri terörle mücadele konusunda doğru bir noktaya çağırma görevi biçiyor.

BAŞÖĞRETMEN’İN NEFERLERİ OLARAK ORADAYDIK

İşte bu doğrultuda sendikamızın Merkez Yönetim Kurulu’nun aldığı kararla, aralarında Malatya Şube Başkanı Hüseyin Kara ve Elazığ Şube Başkanı Hüseyin Selçuk’un da bulunduğu bölge temsilciliklerimizden yöneticilerimiz ve üyelerimiz, olay yeri olan Tunceli’de terörü lanetleme mitingine katılım göstermişlerdir. Hain PKK’nın hâlâ yol kesme cüreti bulduğu ve halk üzerinde, emekçiler ve özellikle de öğretmenler üzerinde tehditlerini artırdığı bir dönemde bu eylemlilik, tam da Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk’ün eğitim neferlerine yakışmış ve mücadele tarihimize önemli bir not düşmüştür.

Bu mitinge katılarak; Eğitim İş’in teröre, bölücülüğe, hainlere, baskılara boyun eğmeden meslektaşlarına ve dolayısıyla ülkelerine sahip çıkacağını gösteren, bizim irademizin ve mücadelemizin orada vücut bulmasını sağlayan, cesur örgütdaşlarımıza teşekkür ediyoruz.

ŞİMDİ O BABAYA LAYIK OLMANIN ZAMANIDIR!

Bu destek eyleminden sonra “Bir oğul kaybettim ama şimdi görüyorum ki bin oğul kazandım” diyen Necmettin öğretmenin emekçi babasına layık olacak ve tıpkı onun oğlu gibi kimseden korkmadan aydınlık yolumuzda yürümeye devam edeceğiz. Ulu Önder Atatürk, biz öğretmenlere çocukları emanet etmiş ve “yeni nesil sizlerin eseriniz olacaktır” demiştir. Biz de birbirimize emanetiz dostlar. Zaman, sırt sırta vererek, hain terör örgütlerine, suskun devlet yöneticilerine, geleceğimizi bir örümcek ağı gibi kaplamaya çalışan Cumhuriyet düşmanlarına karşı omuz omuza durma zamandır! Zaman, Gümüşhane’de yoksul bir köyden çıkan gencecik bir öğretmenin ülkenin uzak yerlerindeki başka yoksul çocukları eğitmek için yollara düştüğünde, ölüm korkusu duymayacağı bir Türkiye’yi hep beraber örme zamandır.

Zaman, tüm eğitim şehitlerimize sahip çıkıp, onları unutturmayıp, yenilerinin olmasına engel olmak için gerçekleri her zaman haykırma zamanıdır. Bu zamanda mücadelemize güç kattığınız ve katacağınız için gururluyuz. Hepinizi bu duygularla ve mücadelemizin ateşiyle selamlıyoruz. (21.7.17)

EĞİTİM-İŞ Merkez Yönetim Kurulu
===============================================
Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz EĞİTİM-İŞ doğru ve yerinde bir iş yapmıştır.
Emperyalizmin maşası, terörü dış destekli olarak ülkemizi – halkımızı bölme amaçlı kullanan taşeron örgüt PKK, asla ülkemizin Kürt yurttaşlarının temsilcisi değildir.

Kürt kardeşlerimizin sorunları ve kimi istemleri varsa, doğrudan ülkemizin işleyişi içinde
hiçbir köken ayrımı yapmadan tüm yurttaşların 1. sınıf demokrasiye ulaşması ile çözülecektir.
Bu süreçte ilk görev Kürt yurttaşlarımıza düşmektedir. Bu bölücü emperyalist maşası örgüt ile tüm bağlarını kesmelidirler. Etnik ve inanç temelinde siyaset yapmadan, program-ideoloji ekseninde siyasal örgütlenme ve kurumlaşma olmalıdır. Bu bağlamda HDP de yanlıştır.

Üstelik “.. Biz sırtımızı PKK’ya, YPG’ye, KCK’ya, PYD’ye dayıyoruz, gücümüzü ordan alıyoruz..” türünden sözler son derece yanlıştır, hukuk dışıdır, meşru değildir ve dahası, Kürt kardeşlerimizin bu HDP’nin bu söylemi kendilerine yarar sağlamayacağına – zarar vereceğine göre, bu tür çok sakıncalı sözleri söyleyen kişilerin neye hizmet ettiklerini, neye araç olduklarını sorgulamalıdır.

Bizler, Türkiye’nin yurttaşları olarak sorunlarımızı başkalarını karıştırmadan çözebilecek olgunluk ve birikime kesinlikle sahibiz ve başaracağız.

Sevgi ve saygı ile. 22 Temmuz 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

EĞİTİM-İŞ : LOZAN ANTLAŞMASI TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN TAPU SENEDİDİR, TARTIŞILAMAZ!

logo

LOZAN ANTLAŞMASI TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN TAPU SENEDİDİR, TARTIŞILAMAZ!

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, sarayda muhtarlarla yaptığı toplantıda, “1920’de bize Sevr’i gösterdiler. 1923’te Lozan’a razı ettiler” demiş, Atatatürk ve İnönü‘yü hedef alarak “Birileri bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştı” sözlerini sarfetmiştir.

Daha birkaç ay önce Lozan Antlaşmasının Yıldönümü’nde, “Aziz milletimizin inanç, cesaret ve fedakârlıkla elde ettiği zafer, Lozan Antlaşması ile diplomasi ve uluslararası hukuk alanına taşınarak tescil edilmiştir.” diyen Erdoğan, Cumhuriyet’in kazanımlarına saldırmaya kaldığı yerden devam etmektedir.

Lozan Barış Antlaşması, Atatürk‘ün tanımıyla

  • “Türk ulusu aleyhine, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın çöküşünü bildirir bir belgedir.”

Lozan Barış Antlaşması, geçmişte emperyalist devletlerin Ortadoğu ve Asya’ya ilişkin planlarını nasıl bozmuşsa, günümüzde de bağımsız ve laik bir Türkiye Cumhuriyeti, varlığıyla bölgeye yönelik emperyalist planlara engel oluşturmaktadır. Bu nedenle, Sevr’i hortlatmak isteyenler, Lozan’ın kazanımlarını yok etmek istemektedir.

Bugün özellikle AKP iktidarı döneminde, 93 yıl önce elde edilen Lozan Antlaşması’nın kazanımlarına sahip çıkılmamakta, Lozan müzakereleri sırasında yapılan baskı ve dayatmalarının benzerlerine direnç gösterilmemektedir.

Lord Curzon’un Lozan görüşmeleri sırasında İsmet İnönü’ye savurduğu “İleride dara düşüp bize yardım için geldiğinizde, burada reddettiğiniz her şeyi, cebimden çıkartıp önünüze koyacağım.” şeklindeki tehdit, bugün hala geçerliğini korumaktadır.

Ülkemizde sosyal, siyasal ve ekonomik alanlarındaki karşı devrim politikalarını uygulayan AKP’ye ve emperyalist güçlere Lozan Barış Antlaşması’nın ilkelerine, değerlerine sahip çıkarak karşı koymalıyız. Unutulmamalıdır ki; çok zor koşullar ve olanaksızlıklar içindeyken kazandığımız özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi, bugün ülkemiz üzerinde oynanan oyunların bize boyun eğdiremeyeceğinin en önemli kanıtıdır.

Lozan Barış Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğini, ülke sınırlarımızı, ulusal bütünlüğümüzü savunmadaki en güçlü tarihsel dayanağımız ve mirasımız olmaya devam edecektir.

Eğitim-İş olarak başta Ulu Önder Atatürk olmak üzere, Lozan görüşmelerini yürüten büyük devlet adamı İsmet İnönü ile emeği geçen bütün çalışma arkadaşlarını saygıyla anıyoruz.

EĞİTİM-İŞ MERKEZ YÖNETİM KURULU

===============================================

Dostlar,

10 Ağustos 1920’de Osmanlı’nın son padişahı sefil Vahdettin‘in sadrazamı Tevfik Paşa’nın Fransa – Sevr kentinde imza koyduğu harita aşağıdaki gibi.. Büyük ATATÜRK ulusumuzun önüne geçip “YA İSTİKLAL YA ÖLÜM!” sloganı ile insanlık tarihinde örneği – benzeri olmayan bir büyük ulusal kurtuluş savaşı ve utkuyu kazanmasa idi, günümüzdeki misak-ı milli sınırlarına bile eişemeyecek, kırmuzu renkli topraklarda küçük bir yarı sömürge devletçik olacaktık. Belki de Türk ulusu tarih sagnesinden silinmiş olacaktı.. Erdoğan yalnızca Cumhurbaşkanlığı makamını değil, dilini – dinini -müslümanlığını da Lozan’a ve bu eşsiz Andlaşmanın kahramanlarına, Atatürk – İnönü‘ye borçlu..

sevr_haritasi

Bunca vefasızlık – değerbilmezlik, tarihsel gerçekleri yadsımak, az eğitimli milyonlarca yurttaşı yanıltmak yakışıyor mu Türkiye’ye ve böyle davrananlara?

Mustafa Kemal Paşa‘nın Sevr Andlaşması hakkında SÖYLEV’inde dile getirdiği çarpıcı gerçekler herkesi kendine getirmelidir :

Yüzyıllardır hazırlanan suikast planı!

  • “Lozan Barış Antlaşması Türk Ulusu’nun yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sèvres Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış, ‘büyük bir suikastın inhidâmını (yıkılışını) ifade eder’ bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir ‘siyasal zafer’ yapıtıdır. 

Hiç unutmayalım                             :

  • Büyük Millet Meclisi 19 Ağustos 1920 tarihli toplantısında, Sevr Antlaşması’nı imzalayan ve bunu onaylayan Şüra-yı Saltanat’ta bulunanların vatan hiyanetiyle itham olunarak
    vatansız sayılmaları kararını aldı. Aynı zamanda Büyük Millet Meclisi Hükümeti bu Antlaşma ile kendini hiçbir biçimde bağlı görmediğini de ilan etmişti.Yeni Sevr planları, BOP’un uzantısı olarak uygulamaya konulmuştur.
    Erdoğan’ın BOP eşbaşkanlığı görevi gereği midir Lozan Andlaşması hakkındaki
    son sözleri??

– “… Aziz milletimizin inanç, cesaret ve fedakârlıkla elde ettiği zafer, Lozan Antlaşması ile diplomasi ve uluslararası hukuk alanına taşınarak tescil edilmiştir….. Bu düşüncelerle,
Lozan Barış Antlaşması’nın 93. yıldönümünde, Cumhuriyetimizin banisi Gazi Mustafa Kemal başta olmak üzere, anlaşmanın mimarı olan tüm devlet adamlarımızı rahmetle anıyorum.””

Yukarıdaki sözler Erdoğan 24 Temmuz 2016 günü, Lozan Andlamasının 93. yılında yaptığı basın açıklamasında yer alıyor. (http://www.tccb.gov.tr/basin-aciklamalari/365/49743/lozan-baris-antlasmasinin-93-yil-donumu.html, 24.07.2016)

Bu durum karşısında Erdoğan’ın belleğinde – sağlığında ciddi bir sorun olabileceğini
akla getirmemek olanaklı mı??

Midemiz bulanıyor, acıdan kıvranıyoruz..

Ancak, topraklarımızı ve Türk Devrimi’nin bize kazandırdıklarını tartışmaya açamayız. 
Hiçbir iktidar bunu yapmağa yetkili değildir. 

Sevgi ve saygı ile.
30 Eylül 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
EĞİTİM-İŞ Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Dilimiz ve Dil Bayramı


Dilimiz ve Dil Bayramı


“Bir ülkeyi ele geçirmek isteyenler, önce dilini ele geçirirler.”
diyor Konfiçyüs.

Sonrasında da ekliyor; “Bir ulusun önce dilini geliştiririm. Dil düzgün olmayınca; söylenen, söylenmek istenen değildir. Söylenen; söylenmek istenen olmayınca, yapılması istenen yapılmadan kalır, yapılması gereken yapılmadan kalınca,
töreler ve sanat geriler. Töreler ve sanat gerileyince, adalet yoldan çıkar.
Adalet yoldan çıkınca, halk çaresizlik içinde kalır. İşte bundan dolayı,
söz başıboş bırakılmaz.”

Yani her şey, Dilimize gerekli değeri vermemizle başlar. Türkçe’yi sevmek, onu doğru kullanmak ve geliştirmek Türk insanının, özellikle aydınının en öncelikli görevidir. Çünkü milletlerin gelişmişlik düzeyleri dil ile ölçülür. Yani uygar olmanın ön koşulu Dildir.

Türkçe, 1928 Harf Devrimi’nin gerekçelerinde belirtildiği gibi, Latince Temelinden Alınan Modern Türk Alfabesi’ni kullanır. Ulu Önder Atatürk Harf Devrimi ardından ‘Güneş Dil Teorisi’ni ortaya atarak, Türkçe’nin gelişmesine büyük katkılar sağlamıştır. Birçok kavramın Türkçe karşılıklarını kendisi bularak dilimize kazandırmıştır.   Unutmayalım, Türkçe gelişmiş bir dildir: çünkü Türkçe’nin söz varlığı bugün 75.000 dolayındadır. Türk Dil Kurumu’nun 1945’te çıkardığı 1. baskı Türkçe Sözlük 20.000 dolayında sözcük varken, 1998’de çıkardığı Türkçe Sözlükte 75.000 sözcük vardır. Yeryüzünün en eski ve yeni coğrafya parçasında en çok konuşulan gelişmiş, varsıl
bir dildir. 1980’lerin ortalarında hazırladığı raporda UNESCO, Türkçe’nin konuşan sayısı bakımından dünyanın 5. büyük dili olduğunu açıklamıştır.

Böylesine varsıl ve güzel bir dilimiz varken onu bozmaya yok etmeye çalışıyorlar.
Onu daha da zenginleştirip doğru kullanımını sağlamak dururken. Neden ? Çünkü
dış odaklar dilimizi yok etmek istiyorlar. Türkçemiz bir dünya dili olmaya aday iken, nereden geldiği belli olmayan bir hain rüzgarın etkisiyle bir bozma akıldışılığına uğruyor. Türkçe‘nin bin yıllık geçmişine, deneyimine hücum edildi. Türkçemiz en yetkin çağındayken canına kastedildi. Ölmedi! Ölmedi, ancak engellidir şimdi.

Caddelerde gezerken başınızı yukarı kaldırıp tabelalara baktığınızda görürsünüz ki adların %70’i yabancı sözcüklerden seçilmiş. Açıyı iyi ayarlayıp bunlardan birinin önünde bir fotoğraf çektirseniz, çevrenizdekilere de ‘Bakın bu falanca ülke ziyaretim sırasında çekilmiş bir fotoğrafımdır..’ deseniz emin olun ki, inanırlar. İnsan kimi kez hangi ülkede yaşadığını anlayamıyor. Burası Türkiye, beyler – bayanlar.
Dilimize sahip çıkalım. Dilimizi yok etmek isteyen dış odaklara ve onlara çanak tutanlara izin vermeyelim. Dilimizi doğru kullanalım, kullandıralım.

Bir de dilimizin bu durumda oluşu hep gençliğin suçu gibi gösterilip duruluyor.
Peki bir genç, kendisini ve çevresini anlamaya başladığı andan başlayarak, en utanç verici işler için, “Bunu yapsa yapsa bir Türk yapar” dendiğini duymuşsa,
“Burası Türkiye” sözünün “Burada her halt edilir!” anlamına geldiğini öğrenmişse, göğüs kabartacak yerli üretimin bile yabancı markaymış gibi sunulduğuna
tanık olmuşsa, o gencin kendisiyle ve ülkesiyle övünmesi mi beklenir; yabancı olması koşuluyla her kültüre hayran olması mı?

Türkçe’yi düzgün konuşması mı, yabancı dillerde konuşması mı? Durum böyleyken
hala gençleri mi suçlayacaksınız, merak ediyorum doğrusu? Atalarımız “İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır..” derler. Ama nedense hiç o iğne bize batmaz. Suçlu hep dışarılardadır. Kendisini aydın olarak tanımlayanlar, yazarlar, çizerler bile Türkçe’nin düzgün kullanımını geri plana ittikten sonra öbür insanlarımızdan
ne beklenebilir ki?

Umutsuz değilim yine de. İnanıyorum ki dilimizin önemi er ya da geç anlaşılacak ve ulaşacaktır hak ettiği yere. Dilimiz yatağından çıkmış bir su örneği, Türk Milleti tarihsel yatağına girecek ve elbette engin denizlere erecektir. Bu uğurda bize ve tüm aydınlara büyük bir görev düştüğünün de bilincindeyim.

Dilimize sahip çıkalım, ülkemizi yok olmaktan kurtaralım…

Dil Bayramı kutlu olsun!

Arzu Kök

EGEMENLİĞİN SATILMASI


EGEMENLİĞİN SATILMASI

T.C. SATILMIŞ DENGİZ
24.4.14

Dün Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımızdı.
Egemenlik; bir milletin, sınırları belli bir coğrafyada bayrak dalgalandırıp,
adalet dağıtıp, düzen kurmak için güç ve irade göstermesidir.

Egemenlik için milletinizle birlikte gücünüz ve kuvvetli istenciniz olacak.
Kuvvetli istenciniz yani iradeniz yoksa millet sandığınız, kuru kalabalıktan öte bir şey değildir. İdeolojisi olmayan gurupların ürettikleri kurum ve organizasyonlar da son tahlilde çetedir.

  • Ulu önder Atatürk’ün kuruluş felsefesini verdiği T.C., plan ve mimari yapısıyla bütün dünyanın hayranlıkla izlediği ender bir eserdir.

23 Nisan 1920 BMM kuruluş kararlılığı, bize bir vatan bahşetmiştir.
Bu esere kıskançlık ve haset besleyenler daha başlangıcından bu yana sövmekte, çamur atmakta, iftira etmekte; dahası toplanıp “birlikte yıkalım” diye yakın buldukları devletlere çağrılar yapmaktadırlar.

Ülkemizin başbakanı, egemenliğimizin bayramında verdiği demeçle
Ermeni şantaj ve yalanlarına selam durmuştur. Olmayan bir suçu varmış gibi kabul etmiş ve sorumlu olarak da tehcir kararını göstermiştir. Ceddim diye övündüğü Osmanlıyı da bir çırpıda satışa getirmiştir. En etkili ve yetkilimiz,
kendi milletini neden sırtından hançerler?

Bunun tek nedeni koltuk sevdasıdır. Tayyip Bey aile iktidarının geleceğini ve garantisini Çankaya’da görmektedir. Aksi halde rüyanın birden kabusa döneceğini, sanık sandalyesinde ifade vereceğini çok iyi bilmektedir. ‘’Cumhurbaşkanlığı koltuğu çantada keklik değildir’..’ sözüne “Senin de kasetin var..” karşılığını vermiştir. Güç gösterisine azıcık halel getiren AYM kararlarına, anında S. Mirzabeyoğlu fotoğrafları sızıntısıyla yanıt gelmiştir.

Cumhurbaşkanı seçilirsem yetkilerim de olur” diyerek ve diasporaya
selam sarkıtarak dışarıya; “Güçlü bir Tayyip size çok daha iyi hizmetler sunar.” iletisi yollamıştır.

  • “Bu diyarda seçeneğim yok, benden vefalısını da bulamazsınız,
    Fethullah denen kılıcınızı tepemden çekin, kasetimi piyasaya sürmeyin..”
    çabasıdır anlatılmak istenen.
  • “Görmüyor musunuz nasıl sahne aldığımı? Gerek var mı kaset çıkarmaya? Muhalefetin Binnaz’ı bile bana hayran. Bahçeli’si ‘Bu millete bu kadar eziyet fazla.’ diyor, yutkunuyor ama gerisini getiremiyor. Kimse de ne söylemek istediğini bir türlü anlamıyor. Kılıçdaroğlu elçiyle yediği gizli yemekler sonunda enstrüman rolünün açığa çıkmasının şaşkınlığında.”
  • “İçeridekiler ve de dışarıdakiler şunu kafanıza iyice sokun;
    ‘Seçeneğim yok.’ MİT yasasını gücümü pekiştirmek için çıkardım, onaylamasınlar veya mahkemede bozsunlar da görelim.”
  • “Taksim’e kimseyi sokmayacağım, girsinler de görelim. Çankaya’ya da çıkıp başkan olacağım, kim engel olacakmış alnını karışlarım.
    İçeridekileri bana bırakın yeter ki, dışarıdan bir dirsek yemeyelim.”

Aziz milletim, Başbakanınızın sergilemekte olduğu günümüz politikası aynen yukarda açıklandığı gibidir.

“Ben modern padişah olmak istiyorum..” diyor ve devlet aygıtı da zoraki teslim alınmış durumdadır. Kanıtı 30 Mart 2014 yerel seçimleridir, baştan sona şaibedir. İleride yapılacak seçimlerde fare çeteleri işbaşı yapacaktır bilesiniz. Milletin önüne gezi direnişi benzeri bir seçenekten başka çıkar yol bırakılmıyor. Tam bağımsızlık ve birlik bütünlük için yeni bir irade koymanın zamanı gelip çatmıştır.

  • MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ! 

SAVAŞ DÜŞLERİ KURARAK DEVLET YÖNETMEK


Dostlar,

ADD Marmaris Şubesi önceki başkanlarından, bir Cumhuriyet öğretmeni dostumuzdan, Sayın Ahmet Nişancı‘dan nefis bir yazı aldık…  Aşağıda paylaşıyoruz..
Sokrat yöntemiyle sorular sorup, gerçeği adeta okuyucunun zihninde doğurtmak..
71 yaşında ama yüreği hala üllemiz için çarpan bir Cumhuriyet ürünü..
Aydın öğretmenin emeklisi olurmuymuş?
Yüreği hala biz öğrencileri (Tüm türkiye!) için çarpıyor..
İyi ki varlar..
Sayın Nişancı’yı yazısı için kutlayark ak ve paylaştığı için de teşekkür ederek..

Sevgi ve saygı ile.
9 Nisan 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===================================================

SAVAŞ DÜŞLERİ KURARAK DEVLET YÖNETMEK

PORTRESİ

 

Ahmet Nişancı
ADD Marmaris Şubesi Eski Başkanı

 

 

Soru:1) Devleti yönetenler kendi yönetimlerini sınırsız kılmak için savaş üzerine kurulmuş gizli planlar yapabilirler mi?

Soru:2)  Devletin en üst organlarının ileri gelenlerinin gizli toplantısında komşusu bir ülkeyle savaş çıkarabilmek amacıyla kendi ülkesine karşı düşman tarafından yapılmış gibi algılanacak bir silahlı saldırı planlaması yapması vatan sevgisiyle
nasıl bağdaştırılabilir?

(Böyle bir toplantının ses kayıtları ortaya çıktı ve
burada konuşulanlar ilgililerince yalanlanamadı.)

Soru:3) Devletin üst yönetimi bu toplantı bilgilerini kimin sızdırdığıyla ilgileniyor,
ateş püskürüyorlar; “Biz savaş çıkarmak ve devletimize karşı düşman yaratmak amacıyla hileler düşündük Ey Milletim! Bu türden bir eylemimiz için ne diyorsunuz?”
diye bir sorgulamanın içine girebilirler mi?

Soru:4) Böyle bir düzenle (AS: tertiple!) komşusu için savaş planları yapan
“dörtlü” (AS : Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve MüsteşarıFeridun Sinirlioğlu,
MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Genelkurmay 2. Başkanı Yaşar Güler) görevlerinden istifa etmek zorunluluğu duymuyorlarsa, yetkililer onları görevden almayı düşünmekte midir? Bu önerinin beğeni kazanmaması, hükümetin de aynı yönde düşündüğünü mü çağrıştırır?

Yetkililer: ”Siz de kim oluyorsunuz da bize bu soruları sorabiliyorsunuz?”
diyebilirler. Olabilir, canları sağ olsun!

Türk Ulusu, bu soruların yanıtlarını verecek bir yetkili aramayı sürdürecektir.

Neden mi?

Çünkü Türk Ulusu’nun tarihi bir savaşlar tarihidir. Savaşların acımasızlığını
Türk Ulusu ölçüsünde anlayabilmiş bir başka ulus var mıdır acaba?

1. Dünya Paylaşım Savaşı ve Türk Kurtuluş Savaşı daha dün gibi belleklerde, unutulmamıştır.

Savaş yapmayı kolay bir eylem sananlar için bir uyarıdır söyleyeceklerimiz.

Ülkemiz yönetiminde en önde olanlar, alt yönetiminde bulunan bütün kurmaylar
ve Halkımız için, Aydınlanma adına, savaş üzerine kısa bir bilgi aktarımıdır söyleyeceklerimiz.

Dünya tarihinin en bilinen gerçeği şudur savaşlar üzerine :
15.000 üzerinde savaş yaşamış insanlık. Her otuz yıllık yaşamı bir kuşak kabul edersek, insanlık tarihinin bilinen 6000 yıllık tarihindeki 200 kuşağın hemen savaş yaşamamışı iki elin parmaklarıyla sayılacak denli azdır. Bu savaşların hiçbirinin kazananı yoktur. Eğer öyle olsaydı günümüze dek kurulmuş devletlerin hiçbiri yıkılmazdı.
Örneğin bugün dünyaya yayılmış, değişik adlar altında yaşayan Türkler değil,
yalnızca Göktürkler olurdu. Amerika’nın asıl sahipleri yerlilere ne oldu?

Savaş nedir?

Savaş hukuksuzluktur!

Savaş, devletlerin uluslararası hukuk içindeki ilişkilerine son vermeleri,
birbirleriyle silahlarla cenk etmeleridir; birbirlerini güçsüz bırakmaya zorlayarak,
üstünlük sağlamaya çalışmalarıdır; kapitalizmin egemenliğini zorla kabul ettirmeye yönelmeleridir.

Savaş, ulusların, kendisinden saymadığı ulusların yurtlarını işgal etmeye, o ülkeyi ortadan kaldırmaya ve ganimet elde etmeye, güç üstünlüğü göstermeye yönelik ilkellikleridir.

Günümüz sıcak savaşları korkunçtur. İlk insanlar arasındaki ilkel silahlarla yapılan kavgalara benzemez günümüz savaşları. İlk insanların kavgaları dişe diştir.
Günümüzün kavgaları kalleşliklerle doludur. Bu kalleşliklerle dolu kanlı savaşların gerçek amacı yeni pazarlar bulmak ve daha çok kazanmak ve sömürmek üzerinedir
ve her savaşın sonu gözyaşlarıdır, acılardır, yokluklardır, yıkımdır, açlıktır, vahşettir.

Günümüz silahları korkunçtur. İlk insandan günümüze taştan, sopalardan başlayarak gelişen silahlar. Denizde, karada, havada ateşli silahlar, toplar, kıtadan kıtaya balistik füzeler, atom bombaları, silahların en korkuncu kimyasal (AS: ve Biyolojik) silahlar…

Kimyasal silahlar ilk ne zaman kullanılmış biliyor musunuz? İlk olarak Çinliler kullanmış. Pirinç sapları içine karıştırdıkları biberleri düşmanın gözüne fırlatarak görmelerini engellemişler ve savaş dışı bırakmayı hedeflemişler.

Çinlilerin Göktürkler’e karşı yaptıkları hilelerle devleti önce ikiye böldükleri ve savaşlarda galip gelebilmek için her yola başvurdukları biliniyor. Göktürk Hakanı Tardu’nun Çin’e karşı başlattığı bir savaşta (M.S. 599-600) Çinlilerin Türk ordusunun geçtiği yollardaki nehirleri, gölleri, kuyuları, pınarları zehirledikleri ve Türk ordusuna büyük zararlar verdirdikleri ve Göktürk Hakanı Tardu’nun savaştan çekilmek zorunda kaldığı biliniyor.

Günümüzden yaklaşık 2600 yıl önce Sparta ve Atinalılar arasındaki Pelepones Savaşlarında (M.Ö. 431-405) katran ve kükürt karışımlarını yakarak ortaya çıkan boğucu gazlarla birbirlerini savaş dışı bırakmaya çalışmışlar.

Ama günümüzde bilim ve tekniğin geliştirdiği kimyasalların savaşlardaki yıkıcılığını anlatmaya yüzlerce sayfa yetmez. Yakıcı gazlar, boğucu gazlar, kan zehirleri, kapasite boğucu gazlar, bitki öldüren gazlar, toplumsal olaylarda kullanılan gazlar ve diğerleri.

Örneğin bitki öldüren gazlarla ülkenizin bütün ekili alanlarının ürünlerini kullanılamaz duruma getirmenin ötesinde, tohumluklarınızı bile yok edebilir düşman.
Bu, açlık ve çaresizlik demektir. Günümüzde bu uygulama, modern (ama bu bir ilkelliktir ve sömürücülüktür aynı zamanda) yöntemlerle yapılıyor; tohumluklarınızı dışarıdan almak zorunda bırakılıyorsunuz ve kullandığınız bu tohumluklarla
elde ettiğiniz ürün size tohumluk vermiyor (AS: Terminatör tohumlar..),
her yıl ekim için yeniden tohumluk almak zorunda bırakılıyorsunuz.

Doğaldır ki, ateşli silahların gücünü anlatmaya gerek yok.

Her türlü ateşli silahların ve kimyasal silahların (AS : NBC denen Nükleer + Biological + Nuclear weapons) incelenmesi ve etkilerini anlatmak geniş bir çalışmanın konusudur ve ileri günlerde bu konu üzerinde durulacaktır.

Devlet Yönetenler için savaş üzerine son sözümüz şudur :

Devlet yönetimi hiç kimse için sonsuz değildir. Dünya, Sultan Süleyman’a bile kalmamıştır.

Hiçbir devlet yöneticisi kendi geleceği için devletin geleceğini tehlikeye atacak,
devleti gereksiz savaşlara sokacak yanlış uygulamalara, kumpas denilecek planlamalara yönelmesin. Böyle bir düşüncesizlik tehlikeli olmanın ötesinde, bir ulus için yıkımlar (büyük felaketler) doğurabilir.

Savaş demek yıkım (felaket) demektir. Ulu önder Atatürk’ün deyişiyle
“Ülkenin korunması gerekli olmadıkça (AS: Milletin yaşamı tehlikeye girmedikçe)
savaş bir cinayettir.”

Ülkemizi yönetenlerin gözleri hiçbir şey görmeyecek denli kanlanmış, ruhları körelmişse ve cinayetler işlemek üzerine kararmışsa en önce beni göndersinler cepheye;
ben, 72 yaşında bir emekli öğretmen ve tank eğitimi görmüş bir yedek subayım.
Ölüm savaşlarla gelecekse, önce yaşlılar sürülmeli cephelere, ölümlere;
ülkemizin varlığını ve bağımsızlığını (istiklâlini) korumak ve gençlerimizi yaşatmak için.

Ölüm sırası gençlere de gelecekse savaşlarda, gençler savaş cephesine sürülecekse eğer, yönetenler savaşın acılarını halkıyla birlikte paylaşabilmek adına önce
kendi çocuklarını göndersinler cepheye. Ben onların çocuklarının ölmemesi için en ön cephede, onların çocuklarının önünde siper olacağım…

Türk sözü, yemin olsun! (07 Nisan 2014 )