Etiket arşivi: Ulu Önder Atatürk

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 09 Kasım 2022

Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE

ATATÜRK

  • Vatanımızın kurtarıcısı, Cumhuriyetimizin kurucusu, büyük asker, büyük devlet adamı, aydın devrimci Ulu Önder Atatürk’ü ölüm yıldönümünde saygı ile anıyorum…

SAYMEEEYOZ

Bakan Nebati cari açığı açıkladıktan sonra “Enerji ve altını çıkarıp tersten bakarsak 41.2 milyar cari fazlamız var” dedi. Ticaret Bakanı Mehmet Muş da,

“Son yılları saymazsak, AK Parti döneminde enflasyon ortalaması %8-9 dolayındadır” dedi.

AKP’li 20 yılı saymazsak Türkiye iyi durumda…

POLİS

Polis Akademisi Bandosu, AKP’nin vizyon belgesi kapsamında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkladığı “Türkiye Yüzyılı” sloganı için bestelenen şarkısını seslendirdi.

Benim polisim!..

ZİYARET

RTE, Kılıçdaroğlu’nun ABD ve İngiltere ziyaretlerini eleştirdi.

Aynı konuda Soylu,” Biz kendi dinamiklerimizle, gücümüzle adım atarken Kılıçdaroğlu da elin adamına diz çökmekle meşgul” dedi.

Nebati İngiltere’ye tiyatro izlemeye gitmişti…

SAMİMİYETSİZ

HDP’yi terör örgütünün uzantısı olarak, Millet İttifakı’nı da onlarla işbirliği yapmakla suçlayan AKP, hazırladıkları anayasa değişikliğine destek almak için heyetle HDP’yi ziyaret etti.

RTE ” Samimiyetimizi gösterdik” dedi.

Gördük…

BİRİNCİ

Enflasyon TÜİK ‘e göre %85, ENAG’a (gerçeğe) göre %185.

TÜİK ‘e göre bile Avrupa’da birinciyiz.

AKP varken birinciliklerimiz bitmez!..

EZİLMEK

Yılbaşından itibaren (başlayarak) vergi, harç ve cezalar %123 artacak, maaşlar ise %10-12.

Nebati efendi, “20 yıldır hiç kimse beni enflasyona ezdirdiler diyemez” diyor.

Kimse ezilmiyor artık, eriyor…

KIVIRTMA

CHP’li vekil Yavuzyılmaz sordu,”5 milyon Dolar aldınız mı?”

Eski Karayolları Gen. Md. AKP’li vekil Süleyman Karaman yanıtladı, “Hızlı treni, TOGG’u durduramazsınız”

“Evet” demenin AKP’cesi..

ZAMAN

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Londra’da eski Taraf yazarı Amberin Zaman ile bir araya geldi.

CHP’ye oy kaybettirme ZAMAN’ı…

DIŞLAMA

RTE, “Hep söylediğimiz gibi, kadınların dışlandığı bir dünya insanlığın yarısından feragat etmiş demektir.”

Vekil eşine ”Kadının kariyeri çocuk yapmaktır” demek dışlamak değil midir?..

GÜÇ

Mahkemenin AKP’li belediyenin Beykoz’daki kentsel dönüşüm çalışmasının imar planlarını iptal etmesine karşın Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum dün Tokatköy’de ‘temel atma töreni’ gerçekleştirdi.

AKP’nin (güçlünün) adaleti…

MAFYA

Yabancı Mafya Türkiye’de cirit atıyor.

Cumhur İttifakı Peker’e karşı Çakıcı’ya sarılırsa. Devlet mafyaya karışırsa,

Ne beklenir?..

SEFİLLER

  • Sefalet endeksinde Venezuella’yı sollayıp dünya birincisi olduk!!

Ekonomimizi yönetenlere saygılar!..

APTALLIK

Ekmek aptal toplumların temel gıda maddesidir” diyen ve 20 yıllık iktidarı buna bağlayan sözleri nedeniyle Ekmek Üreticileri Sendikası Başkanı Cihan Kolivar hakkında “Türk milletini alenen aşağılamak” suçundan resen soruşturma başlatıldı.

Söz mü, işlem mi doğru?..

DOĞRU

Her fırsatta HDP’nin Meclis’ten atılması gerektiğini dillendiren MHP lideri Devlet Bahçeli, AKP heyetinin HDP ile görüşmesiyle ilgili “Son derece doğal ve doğru bir adımdır” dedi.

Neyi savunduğunu, doğrusunun ne olduğunu bir anlayabilsek…

TANIM

Bahçeli, “Kılıçdaroğlu CHP’nin başına paraşütle indirilmiş ve özel görevle yetkilendirilmiş taşeron bir siyasetçidir”

Bu tanıma uyan birini tanıyorum…

YANMIŞIZ

Soylu, haftada beş bin uyuşturucu satıcısı yakaladıklarını açıkladı.

Yılda eder 260 bin kişi.

Bu nasıl bir trafik?..

O HEP ANKARA’DA OLACAK… OLMALI… 

O HEP ANKARA’DA OLACAK… OLMALI… 

Dr. Noyan UMRUK

27 Aralık tarihi, Ulusumuz ve Cumhuriyet tarihimiz açısından son derece önemli bir tarih… Bundan 101 yıl önce 27-Aralık-1919’da Ulu Önder Atatürk Samsun’dan başlayan Anadolu yolculuğunu Ankara’ya gelerek tamamladı.

Kutsal ulusal kurtuluş savaşımızın Ankara’yı karargâh kılıp, merkez aldığı bugün, yıllardır, bir yandan O’nun Harbiyelilerinin tam teçhizatlı olarak Ankara caddelerinden Anıt Kabir’e, O’nun huzuruna yaptıkları koşu, öte yandan Seymen’lerinin, O’nu, gelişinde karşıladıkları Çankaya sırtlarında döndükleri Ankara zeybeğiyle coşku ile kutlanır… Ve de mazlum bir milletin şahlanışının, diğer mazlum milletlere örnek oluşunun tarihi ve muhteşem bir simgesi olarak kutlanmalı…

1919 yılında Anadolu’daki manzara genel hatlarıyla şöyleydi: Orta Anadolu’daki bir avuç toprak parçası dışında Anadolu, dönemin emperyalist güçlerince paylaşılmıştı… Hükümet Merkezi İstanbul işgal altındaydı ve Yunan orduları durmadan İç Anadolu’da ilerliyordu.. Ülkenin her bir yanından işgalci güçlerin yaptığı zulme ilişkin acı haberler geliyordu… Fakat bu haksızlık, bu zulüm bir büyük Ulusa yapılmaktaydı ve aynı Ulus, işgalci güçlere yem olamayacak kadar onurluydu ve şanlı bir geçmişe sahipti… Nitekim Batı Anadolu’da Efeler ve Zeybekleri, Güney’de, Güneydoğu’da ve Doğu Anadolu’da yerel milisler işgalci güçlere karşı tüm güçleriyle direniyor ve bu ağır cezanın hiçbir şekilde hazmedilemeyeceğinin işaretlerini veriyorlardı… Bağımsızlık kaçınılmazdı… Fakat bunu yerel milislerle ve yerel çarpışmalarla başarmak bir o kadar güçtü… Milli Mücadeleyi Ulusal Kurtuluş Savaşına dönüştürecek ve yerel güçleri toparlayacak bir lider, bir Önder gerekiyordu…

İşte bu Önder, 27 Aralık 1919’da Dikmen sırtlarında Millî Mücadelenin kutsal projesiyle bozkırın ortasında, Ankara’da bir güneş gibi belirdi…

Ankaralıların “Kızılca Gün” dediği bu tarihsel günde, Ankara’nın köylerinden kasabalarından akıp gelen binlerce atlı ve yaya Seymen ile Ankara halkı Büyük Önder’i Dikmen Sırtlarında bağrına bastı… Şaşıran ve duygulanan Ulu Önder’in “Merhaba Efeler! Niye zahmet ettiniz, neden geldiniz?” sorusuna Ulu Önder’in etrafında çember olan Seğmenler hep bir ağızdan

  • “Uğrunda Ölmeye, Millet yolunda kanımızı akıtmaya geldik Paşam!”

diye yanıt verdiler…

Ulu Önder “Fikrinizde sabit misiniz?” diye yeniden sorduğunda;

Seğmenler büyük bir kararlılıkla “Ant olsun!” diyerek karşılık verdiler…

Bunun üzerine gözleri yaşaran Mustafa Kemal Varolun Yiğitler!” diyerek şükranlarını bildirdi… Peşi sıra davullar, zurnalar çalınmaya başladı… Ve uzun yıllardır semalarına kara bulutların çöktüğü, umutların tükendiği Anadolu’da, zeybekler yeniden dönülmeye başlandı.

Silindi mi maşrapamın kalayı 
Dizildi mi Seğmenlerin Alayı
Düşmanları öldürmenin kolayı
Koç gibi meydanlarda dönenlerdeniz
Biz Vatan uğruna ölenlerdeniz

Ankaralılar ve Seğmenler binlerce yıllık Oğuz Türkleri geleneğinde olduğu gibi Seğmen Alayı tertip ettikleri 27 Aralık 1919’da yeni Önderini böyle seçmiştir… Atatürk’ün karşılandığı 27 Aralık’ta düzenlenen “Seğmen Alayı” basit bir karşılama töreninden öte, ülkeyi içinde bulunduğu karanlıktan kurtaracak yeni bir liderin, dağınık olarak sürdürülen Millî Mücadele hareketini şahsında toplayacak Önder’in, Ankara halkı ve Seğmenler tarafından seçilmesidir… Bu sivil oluşum ve tarihte eşine az rastlanır bu halk desteği, Millî Mücadeleyi taşıyacak olan Ulu Önder’e ve Kuvayı Milliyecilere olağanüstü bir moral güç vermiştir… Ve Ankara bundan böyle yüzyıla damgasını vuracak olan ve dünyadaki bütün ezilmiş halklara bir model oluşturacak Ulusal Kurtuluş Savaşımızın merkezi durumuna gelmiştir.

Nitekim Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk Ankara’da karşılanışını şöyle anlatır:

 “Ankara’ya ilk kabul olunduğum gün (27 Aralık 1919), sadece bir vatandaş, ulusun bir bireyi idim. Hiçbir sıfatım, salahiyetim ve unvanım yoktu. Böyle olmakla beraber Ankara ve havalisi tamamıyla çocuklarıyla, kadınlarıyla, ihtiyarlarıyla beraber Ankara şehrinden Dikmen Tepesine kadar bütün sahrayı doldurmuş ve beni karşılamıştır. İstasyondan Hükümet dairesine kadar uzayan caddenin iki tarafı eski Türk kıyafetine girmiş, bıçakları ve tabancaları ellerinde Ankara gençleriyle (Seğmenleriyle) dolmuştu. Seğmenler ve onlarla beraber bütün halk:

  • “Vatanı ve milleti düşmandan kurtarmak için hepimiz ölmeye hazırız, emrinizi bekliyoruz” diye bağırıyorlardı…

O zaman Ankara İstasyonu işgalci subay ve askerlerin işgali altında bulunuyordu. O güne kadar Ankaralıları ölü ve Ankara’yı bir harabe zanneden bu yabancılar, bu heyecan dalgası karşısında çok şaşırmış, kaygılanmışlardı…”
***


O, hep Ankara’da olacak… Olmalı… 

*Bu yazıda Ankara Kulübü’nün “Ankara’nın Başkent Olma Nedenleri” başlıklı 2015 tarihli anonim bir makalesinden yararlanılmıştır…

ÇARŞAMBA İĞNELERİ -11 Kasım 2020

ÇARŞAMBA İĞNELERİ -11 Kasım 2020

Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE

Haftanın tüm iğneleri Ulu Önder Atatürk’ü ölüm yıldönümünde anmayan ve O’nu sevmeyenlere…

SORUMLU

Erdoğan, CHP Sözcüsü Faik Öztrak’ın dedesinin İçişleri Bakanı olduğu dönemde yaşanan 1939 yılındaki Erzincan depreminde 33 bin kişinin rahmetli olduğunu söyledi. (Dedenin o tarihte bakan olmadığı açıklandı)

Nuh tufanında da, Hiroşima’ya atom bombası atılmasında da CHP’nin sorumluluk payı vardır!…

FİRAR

Azerbaycan ordusu ilerlemeye devam ederken Karabağ’daki korsan devlet çözülüyor. Sözde Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin üst düzey yöneticileri, firar ettiği için görevden alındı.

Mangalda kül bitti…

ORMAN

RTE, “İstanbul çöl gibiydi, biz ağaçlandırdık” dedi.

Şehir ormana dönünce pek çok ağaçlık yere imar izni vererek yeniden yaşanacak hale getirdiler!…

MADEN

Yeni çıkarılan maden yasasına göre, maden işletmecisi yetki alanı dışına 20 m kadar taşarsa ceza almayacak.

Anlaşılan yandaşın biri bedava maden buldu…

MADENCİLER

14 yıldır alamadıkları tazminat için oturma eylemindeyken, depremzedelere yardım için eyleme ara veren Soma’lı madenciler Ankara’ya yürümek isteyince jandarmanın sert müdahalesi ile engellendi.

AKP’ye yakın işletmeciysen her yol açık,
Madende işçiysen hak aramak için yola çıkmaya bile geçit yok…

SOMALİ

Somali’nin IMF’ye olan 3.358 bin $ borcunu ödeyecekmişiz.
“Somali” yaz, SMS gönder dünya lideri dünyanın borcunu ödesin…

TEPKİ

“Türkiye’nin en büyük sorunu işsizlik” diyen Türkan Şoray’ı AKP milletvekili Hamdi Çamlı,”çamuriyetçi, Amerikancı, emperyalist işbirlikçisi, tantanacı” olarak suçladı.

Biatçı dalkavuğun cahilce yaftalaması…

İMAM

Sağlık Bakanı her gün ”Maske, mesafe” diye millete seslenirken kendisi sekiz kişiyle asansöre bindi.

İmamın dediğini yap, yaptığını yapma…

REKTÖR

Rotterdam İslam Üniversitesi rektörü Atatürk’e kin kustu.

Kim atamıştır?…

BOZUK

Arınç, ”Ekonomide sıkıntılar var”

Bozuk saat bile günde iki kez doğruyu gösterir…

AÇILIM

Ali Babacan’ın parti otobüsünden Van’ın Muradiye ilçesinde yapılan anonsta “Demokrasinin mimarı geliyor, açılımın sahibi geliyor, Ali Babacan geliyor” dendi.

Açılımın ülkeye zararını hala anlayamamış,

Yetmemiş yönetime talip olmuş…

GİDİŞ

Damat Bakan instagram üzerinden istifa etti. İstifayı dualarla bitirdi. 27 saat sonra “görevden af isteğinin” kabul edildiği açıklandı. Yandaş medya olayı duyamadı.

  1. At izi it izi ile, istifa afla karıştı.
  2. Cumhuriyetin bakanı gibi değil İslam padişahının damadı gibi gitti.
  3. Yandaş medya silikliği sindirdi…

DÜŞÜŞ

MB Başkanı ve damat bakan gitti dolar düştü.

Bir de ekonominin baş sorumlusu gitse!…

EĞİTİM-İŞ : Tehditlerin ortasında terörü lanetledik!


Tehditlerin ortasında terörü lanetledik!

Bilindiği üzere; 16 Haziran sabahı, memleketine giderken PKK’lı teröristlerce yolu kesilen 23 yaşındaki genç öğretmen Necmettin Yılmaz’ın, 17 Temmuz sabahı bir dere kenarında cansız bedeni bulunmuştur. Batman’da güpegündüz ve sokak ortasında hain teröristlerin kurşunlarına hedef olarak can veren Aybüke öğretmenin acısı daha tüm sıcaklığıyla yüreğimizdeyken, Necmettin öğretmenin kaybı, sabır bardağımızı taşırmamış, adeta kırmıştır.

Gümüşhane’nin küçük bir köyünde babasının inşaatlarda çalışarak okuttuğu ve ailenin üniversite okumuş tek çocuğu olma gururunu taşıyabilmek için çocukluğunu, gençliğini devlet yurtlarında aile hasretiyle geçiren, tüm bu çabanın sonunda öğretmen olmuşken, kendisi gibi yoksul çocuklara eğitim vermeyi isteyen gencecik bir öğretmen daha, teröre kurban edilmiştir.

EN BAŞINDAN BERİ HESAP SORDUK

Hepinizin bildiği gibi; örgütümüz, kuruluşundan bu yana terörün karşısında durmuş ve terörü bitirme konusundaki zafiyetleri eleştirmiştir. Necmettin öğretmen ilk kaybolduğunda da, ailenin telefonlarına bir türlü çıkmayan devlet yetkililerine defaten (AS: kezlerce) çağrıda bulunmuş ve hem kamuoyuna bir açıklama borçlu olduklarını hem de artık PKK’nın öğretmenlerimizi hedef almasının münferit olmadığını fark etmeleri gerektiğini söylemiştik.

Ne yazık ki kendi alanıyla bir ilgisi bulunmayan G-20 zirvesine dair bile açıklama yapan Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz, Necmettin öğretmenin kayıp olduğu bir ay içinde açıklama dahi yapamadı. Bu zayıflık, bu görmezden gelme bize bir görev biçiyor arkadaşlar. Bize birbirimize sahip çıkma, dayanışma, inadına ve her zaman terörün karşısında durma ve yetkilileri terörle mücadele konusunda doğru bir noktaya çağırma görevi biçiyor.

BAŞÖĞRETMEN’İN NEFERLERİ OLARAK ORADAYDIK

İşte bu doğrultuda sendikamızın Merkez Yönetim Kurulu’nun aldığı kararla, aralarında Malatya Şube Başkanı Hüseyin Kara ve Elazığ Şube Başkanı Hüseyin Selçuk’un da bulunduğu bölge temsilciliklerimizden yöneticilerimiz ve üyelerimiz, olay yeri olan Tunceli’de terörü lanetleme mitingine katılım göstermişlerdir. Hain PKK’nın hâlâ yol kesme cüreti bulduğu ve halk üzerinde, emekçiler ve özellikle de öğretmenler üzerinde tehditlerini artırdığı bir dönemde bu eylemlilik, tam da Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk’ün eğitim neferlerine yakışmış ve mücadele tarihimize önemli bir not düşmüştür.

Bu mitinge katılarak; Eğitim İş’in teröre, bölücülüğe, hainlere, baskılara boyun eğmeden meslektaşlarına ve dolayısıyla ülkelerine sahip çıkacağını gösteren, bizim irademizin ve mücadelemizin orada vücut bulmasını sağlayan, cesur örgütdaşlarımıza teşekkür ediyoruz.

ŞİMDİ O BABAYA LAYIK OLMANIN ZAMANIDIR!

Bu destek eyleminden sonra “Bir oğul kaybettim ama şimdi görüyorum ki bin oğul kazandım” diyen Necmettin öğretmenin emekçi babasına layık olacak ve tıpkı onun oğlu gibi kimseden korkmadan aydınlık yolumuzda yürümeye devam edeceğiz. Ulu Önder Atatürk, biz öğretmenlere çocukları emanet etmiş ve “yeni nesil sizlerin eseriniz olacaktır” demiştir. Biz de birbirimize emanetiz dostlar. Zaman, sırt sırta vererek, hain terör örgütlerine, suskun devlet yöneticilerine, geleceğimizi bir örümcek ağı gibi kaplamaya çalışan Cumhuriyet düşmanlarına karşı omuz omuza durma zamandır! Zaman, Gümüşhane’de yoksul bir köyden çıkan gencecik bir öğretmenin ülkenin uzak yerlerindeki başka yoksul çocukları eğitmek için yollara düştüğünde, ölüm korkusu duymayacağı bir Türkiye’yi hep beraber örme zamandır.

Zaman, tüm eğitim şehitlerimize sahip çıkıp, onları unutturmayıp, yenilerinin olmasına engel olmak için gerçekleri her zaman haykırma zamanıdır. Bu zamanda mücadelemize güç kattığınız ve katacağınız için gururluyuz. Hepinizi bu duygularla ve mücadelemizin ateşiyle selamlıyoruz. (21.7.17)

EĞİTİM-İŞ Merkez Yönetim Kurulu
===============================================
Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz EĞİTİM-İŞ doğru ve yerinde bir iş yapmıştır.
Emperyalizmin maşası, terörü dış destekli olarak ülkemizi – halkımızı bölme amaçlı kullanan taşeron örgüt PKK, asla ülkemizin Kürt yurttaşlarının temsilcisi değildir.

Kürt kardeşlerimizin sorunları ve kimi istemleri varsa, doğrudan ülkemizin işleyişi içinde
hiçbir köken ayrımı yapmadan tüm yurttaşların 1. sınıf demokrasiye ulaşması ile çözülecektir.
Bu süreçte ilk görev Kürt yurttaşlarımıza düşmektedir. Bu bölücü emperyalist maşası örgüt ile tüm bağlarını kesmelidirler. Etnik ve inanç temelinde siyaset yapmadan, program-ideoloji ekseninde siyasal örgütlenme ve kurumlaşma olmalıdır. Bu bağlamda HDP de yanlıştır.

Üstelik “.. Biz sırtımızı PKK’ya, YPG’ye, KCK’ya, PYD’ye dayıyoruz, gücümüzü ordan alıyoruz..” türünden sözler son derece yanlıştır, hukuk dışıdır, meşru değildir ve dahası, Kürt kardeşlerimizin bu HDP’nin bu söylemi kendilerine yarar sağlamayacağına – zarar vereceğine göre, bu tür çok sakıncalı sözleri söyleyen kişilerin neye hizmet ettiklerini, neye araç olduklarını sorgulamalıdır.

Bizler, Türkiye’nin yurttaşları olarak sorunlarımızı başkalarını karıştırmadan çözebilecek olgunluk ve birikime kesinlikle sahibiz ve başaracağız.

Sevgi ve saygı ile. 22 Temmuz 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

EĞİTİM-İŞ : LOZAN ANTLAŞMASI TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN TAPU SENEDİDİR, TARTIŞILAMAZ!

logo

LOZAN ANTLAŞMASI TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN TAPU SENEDİDİR, TARTIŞILAMAZ!

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, sarayda muhtarlarla yaptığı toplantıda, “1920’de bize Sevr’i gösterdiler. 1923’te Lozan’a razı ettiler” demiş, Atatatürk ve İnönü‘yü hedef alarak “Birileri bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştı” sözlerini sarfetmiştir.

Daha birkaç ay önce Lozan Antlaşmasının Yıldönümü’nde, “Aziz milletimizin inanç, cesaret ve fedakârlıkla elde ettiği zafer, Lozan Antlaşması ile diplomasi ve uluslararası hukuk alanına taşınarak tescil edilmiştir.” diyen Erdoğan, Cumhuriyet’in kazanımlarına saldırmaya kaldığı yerden devam etmektedir.

Lozan Barış Antlaşması, Atatürk‘ün tanımıyla

  • “Türk ulusu aleyhine, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın çöküşünü bildirir bir belgedir.”

Lozan Barış Antlaşması, geçmişte emperyalist devletlerin Ortadoğu ve Asya’ya ilişkin planlarını nasıl bozmuşsa, günümüzde de bağımsız ve laik bir Türkiye Cumhuriyeti, varlığıyla bölgeye yönelik emperyalist planlara engel oluşturmaktadır. Bu nedenle, Sevr’i hortlatmak isteyenler, Lozan’ın kazanımlarını yok etmek istemektedir.

Bugün özellikle AKP iktidarı döneminde, 93 yıl önce elde edilen Lozan Antlaşması’nın kazanımlarına sahip çıkılmamakta, Lozan müzakereleri sırasında yapılan baskı ve dayatmalarının benzerlerine direnç gösterilmemektedir.

Lord Curzon’un Lozan görüşmeleri sırasında İsmet İnönü’ye savurduğu “İleride dara düşüp bize yardım için geldiğinizde, burada reddettiğiniz her şeyi, cebimden çıkartıp önünüze koyacağım.” şeklindeki tehdit, bugün hala geçerliğini korumaktadır.

Ülkemizde sosyal, siyasal ve ekonomik alanlarındaki karşı devrim politikalarını uygulayan AKP’ye ve emperyalist güçlere Lozan Barış Antlaşması’nın ilkelerine, değerlerine sahip çıkarak karşı koymalıyız. Unutulmamalıdır ki; çok zor koşullar ve olanaksızlıklar içindeyken kazandığımız özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi, bugün ülkemiz üzerinde oynanan oyunların bize boyun eğdiremeyeceğinin en önemli kanıtıdır.

Lozan Barış Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğini, ülke sınırlarımızı, ulusal bütünlüğümüzü savunmadaki en güçlü tarihsel dayanağımız ve mirasımız olmaya devam edecektir.

Eğitim-İş olarak başta Ulu Önder Atatürk olmak üzere, Lozan görüşmelerini yürüten büyük devlet adamı İsmet İnönü ile emeği geçen bütün çalışma arkadaşlarını saygıyla anıyoruz.

EĞİTİM-İŞ MERKEZ YÖNETİM KURULU

===============================================

Dostlar,

10 Ağustos 1920’de Osmanlı’nın son padişahı sefil Vahdettin‘in sadrazamı Tevfik Paşa’nın Fransa – Sevr kentinde imza koyduğu harita aşağıdaki gibi.. Büyük ATATÜRK ulusumuzun önüne geçip “YA İSTİKLAL YA ÖLÜM!” sloganı ile insanlık tarihinde örneği – benzeri olmayan bir büyük ulusal kurtuluş savaşı ve utkuyu kazanmasa idi, günümüzdeki misak-ı milli sınırlarına bile eişemeyecek, kırmuzu renkli topraklarda küçük bir yarı sömürge devletçik olacaktık. Belki de Türk ulusu tarih sagnesinden silinmiş olacaktı.. Erdoğan yalnızca Cumhurbaşkanlığı makamını değil, dilini – dinini -müslümanlığını da Lozan’a ve bu eşsiz Andlaşmanın kahramanlarına, Atatürk – İnönü‘ye borçlu..

sevr_haritasi

Bunca vefasızlık – değerbilmezlik, tarihsel gerçekleri yadsımak, az eğitimli milyonlarca yurttaşı yanıltmak yakışıyor mu Türkiye’ye ve böyle davrananlara?

Mustafa Kemal Paşa‘nın Sevr Andlaşması hakkında SÖYLEV’inde dile getirdiği çarpıcı gerçekler herkesi kendine getirmelidir :

Yüzyıllardır hazırlanan suikast planı!

  • “Lozan Barış Antlaşması Türk Ulusu’nun yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sèvres Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış, ‘büyük bir suikastın inhidâmını (yıkılışını) ifade eder’ bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir ‘siyasal zafer’ yapıtıdır. 

Hiç unutmayalım                             :

  • Büyük Millet Meclisi 19 Ağustos 1920 tarihli toplantısında, Sevr Antlaşması’nı imzalayan ve bunu onaylayan Şüra-yı Saltanat’ta bulunanların vatan hiyanetiyle itham olunarak
    vatansız sayılmaları kararını aldı. Aynı zamanda Büyük Millet Meclisi Hükümeti bu Antlaşma ile kendini hiçbir biçimde bağlı görmediğini de ilan etmişti.Yeni Sevr planları, BOP’un uzantısı olarak uygulamaya konulmuştur.
    Erdoğan’ın BOP eşbaşkanlığı görevi gereği midir Lozan Andlaşması hakkındaki
    son sözleri??

– “… Aziz milletimizin inanç, cesaret ve fedakârlıkla elde ettiği zafer, Lozan Antlaşması ile diplomasi ve uluslararası hukuk alanına taşınarak tescil edilmiştir….. Bu düşüncelerle,
Lozan Barış Antlaşması’nın 93. yıldönümünde, Cumhuriyetimizin banisi Gazi Mustafa Kemal başta olmak üzere, anlaşmanın mimarı olan tüm devlet adamlarımızı rahmetle anıyorum.””

Yukarıdaki sözler Erdoğan 24 Temmuz 2016 günü, Lozan Andlamasının 93. yılında yaptığı basın açıklamasında yer alıyor. (http://www.tccb.gov.tr/basin-aciklamalari/365/49743/lozan-baris-antlasmasinin-93-yil-donumu.html, 24.07.2016)

Bu durum karşısında Erdoğan’ın belleğinde – sağlığında ciddi bir sorun olabileceğini
akla getirmemek olanaklı mı??

Midemiz bulanıyor, acıdan kıvranıyoruz..

Ancak, topraklarımızı ve Türk Devrimi’nin bize kazandırdıklarını tartışmaya açamayız. 
Hiçbir iktidar bunu yapmağa yetkili değildir. 

Sevgi ve saygı ile.
30 Eylül 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
EĞİTİM-İŞ Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Dilimiz ve Dil Bayramı


Dilimiz ve Dil Bayramı


“Bir ülkeyi ele geçirmek isteyenler, önce dilini ele geçirirler.”
diyor Konfiçyüs.

Sonrasında da ekliyor; “Bir ulusun önce dilini geliştiririm. Dil düzgün olmayınca; söylenen, söylenmek istenen değildir. Söylenen; söylenmek istenen olmayınca, yapılması istenen yapılmadan kalır, yapılması gereken yapılmadan kalınca,
töreler ve sanat geriler. Töreler ve sanat gerileyince, adalet yoldan çıkar.
Adalet yoldan çıkınca, halk çaresizlik içinde kalır. İşte bundan dolayı,
söz başıboş bırakılmaz.”

Yani her şey, Dilimize gerekli değeri vermemizle başlar. Türkçe’yi sevmek, onu doğru kullanmak ve geliştirmek Türk insanının, özellikle aydınının en öncelikli görevidir. Çünkü milletlerin gelişmişlik düzeyleri dil ile ölçülür. Yani uygar olmanın ön koşulu Dildir.

Türkçe, 1928 Harf Devrimi’nin gerekçelerinde belirtildiği gibi, Latince Temelinden Alınan Modern Türk Alfabesi’ni kullanır. Ulu Önder Atatürk Harf Devrimi ardından ‘Güneş Dil Teorisi’ni ortaya atarak, Türkçe’nin gelişmesine büyük katkılar sağlamıştır. Birçok kavramın Türkçe karşılıklarını kendisi bularak dilimize kazandırmıştır.   Unutmayalım, Türkçe gelişmiş bir dildir: çünkü Türkçe’nin söz varlığı bugün 75.000 dolayındadır. Türk Dil Kurumu’nun 1945’te çıkardığı 1. baskı Türkçe Sözlük 20.000 dolayında sözcük varken, 1998’de çıkardığı Türkçe Sözlükte 75.000 sözcük vardır. Yeryüzünün en eski ve yeni coğrafya parçasında en çok konuşulan gelişmiş, varsıl
bir dildir. 1980’lerin ortalarında hazırladığı raporda UNESCO, Türkçe’nin konuşan sayısı bakımından dünyanın 5. büyük dili olduğunu açıklamıştır.

Böylesine varsıl ve güzel bir dilimiz varken onu bozmaya yok etmeye çalışıyorlar.
Onu daha da zenginleştirip doğru kullanımını sağlamak dururken. Neden ? Çünkü
dış odaklar dilimizi yok etmek istiyorlar. Türkçemiz bir dünya dili olmaya aday iken, nereden geldiği belli olmayan bir hain rüzgarın etkisiyle bir bozma akıldışılığına uğruyor. Türkçe‘nin bin yıllık geçmişine, deneyimine hücum edildi. Türkçemiz en yetkin çağındayken canına kastedildi. Ölmedi! Ölmedi, ancak engellidir şimdi.

Caddelerde gezerken başınızı yukarı kaldırıp tabelalara baktığınızda görürsünüz ki adların %70’i yabancı sözcüklerden seçilmiş. Açıyı iyi ayarlayıp bunlardan birinin önünde bir fotoğraf çektirseniz, çevrenizdekilere de ‘Bakın bu falanca ülke ziyaretim sırasında çekilmiş bir fotoğrafımdır..’ deseniz emin olun ki, inanırlar. İnsan kimi kez hangi ülkede yaşadığını anlayamıyor. Burası Türkiye, beyler – bayanlar.
Dilimize sahip çıkalım. Dilimizi yok etmek isteyen dış odaklara ve onlara çanak tutanlara izin vermeyelim. Dilimizi doğru kullanalım, kullandıralım.

Bir de dilimizin bu durumda oluşu hep gençliğin suçu gibi gösterilip duruluyor.
Peki bir genç, kendisini ve çevresini anlamaya başladığı andan başlayarak, en utanç verici işler için, “Bunu yapsa yapsa bir Türk yapar” dendiğini duymuşsa,
“Burası Türkiye” sözünün “Burada her halt edilir!” anlamına geldiğini öğrenmişse, göğüs kabartacak yerli üretimin bile yabancı markaymış gibi sunulduğuna
tanık olmuşsa, o gencin kendisiyle ve ülkesiyle övünmesi mi beklenir; yabancı olması koşuluyla her kültüre hayran olması mı?

Türkçe’yi düzgün konuşması mı, yabancı dillerde konuşması mı? Durum böyleyken
hala gençleri mi suçlayacaksınız, merak ediyorum doğrusu? Atalarımız “İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır..” derler. Ama nedense hiç o iğne bize batmaz. Suçlu hep dışarılardadır. Kendisini aydın olarak tanımlayanlar, yazarlar, çizerler bile Türkçe’nin düzgün kullanımını geri plana ittikten sonra öbür insanlarımızdan
ne beklenebilir ki?

Umutsuz değilim yine de. İnanıyorum ki dilimizin önemi er ya da geç anlaşılacak ve ulaşacaktır hak ettiği yere. Dilimiz yatağından çıkmış bir su örneği, Türk Milleti tarihsel yatağına girecek ve elbette engin denizlere erecektir. Bu uğurda bize ve tüm aydınlara büyük bir görev düştüğünün de bilincindeyim.

Dilimize sahip çıkalım, ülkemizi yok olmaktan kurtaralım…

Dil Bayramı kutlu olsun!

Arzu Kök

EGEMENLİĞİN SATILMASI


EGEMENLİĞİN SATILMASI

T.C. SATILMIŞ DENGİZ
24.4.14

Dün Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımızdı.
Egemenlik; bir milletin, sınırları belli bir coğrafyada bayrak dalgalandırıp,
adalet dağıtıp, düzen kurmak için güç ve irade göstermesidir.

Egemenlik için milletinizle birlikte gücünüz ve kuvvetli istenciniz olacak.
Kuvvetli istenciniz yani iradeniz yoksa millet sandığınız, kuru kalabalıktan öte bir şey değildir. İdeolojisi olmayan gurupların ürettikleri kurum ve organizasyonlar da son tahlilde çetedir.

  • Ulu önder Atatürk’ün kuruluş felsefesini verdiği T.C., plan ve mimari yapısıyla bütün dünyanın hayranlıkla izlediği ender bir eserdir.

23 Nisan 1920 BMM kuruluş kararlılığı, bize bir vatan bahşetmiştir.
Bu esere kıskançlık ve haset besleyenler daha başlangıcından bu yana sövmekte, çamur atmakta, iftira etmekte; dahası toplanıp “birlikte yıkalım” diye yakın buldukları devletlere çağrılar yapmaktadırlar.

Ülkemizin başbakanı, egemenliğimizin bayramında verdiği demeçle
Ermeni şantaj ve yalanlarına selam durmuştur. Olmayan bir suçu varmış gibi kabul etmiş ve sorumlu olarak da tehcir kararını göstermiştir. Ceddim diye övündüğü Osmanlıyı da bir çırpıda satışa getirmiştir. En etkili ve yetkilimiz,
kendi milletini neden sırtından hançerler?

Bunun tek nedeni koltuk sevdasıdır. Tayyip Bey aile iktidarının geleceğini ve garantisini Çankaya’da görmektedir. Aksi halde rüyanın birden kabusa döneceğini, sanık sandalyesinde ifade vereceğini çok iyi bilmektedir. ‘’Cumhurbaşkanlığı koltuğu çantada keklik değildir’..’ sözüne “Senin de kasetin var..” karşılığını vermiştir. Güç gösterisine azıcık halel getiren AYM kararlarına, anında S. Mirzabeyoğlu fotoğrafları sızıntısıyla yanıt gelmiştir.

Cumhurbaşkanı seçilirsem yetkilerim de olur” diyerek ve diasporaya
selam sarkıtarak dışarıya; “Güçlü bir Tayyip size çok daha iyi hizmetler sunar.” iletisi yollamıştır.

  • “Bu diyarda seçeneğim yok, benden vefalısını da bulamazsınız,
    Fethullah denen kılıcınızı tepemden çekin, kasetimi piyasaya sürmeyin..”
    çabasıdır anlatılmak istenen.
  • “Görmüyor musunuz nasıl sahne aldığımı? Gerek var mı kaset çıkarmaya? Muhalefetin Binnaz’ı bile bana hayran. Bahçeli’si ‘Bu millete bu kadar eziyet fazla.’ diyor, yutkunuyor ama gerisini getiremiyor. Kimse de ne söylemek istediğini bir türlü anlamıyor. Kılıçdaroğlu elçiyle yediği gizli yemekler sonunda enstrüman rolünün açığa çıkmasının şaşkınlığında.”
  • “İçeridekiler ve de dışarıdakiler şunu kafanıza iyice sokun;
    ‘Seçeneğim yok.’ MİT yasasını gücümü pekiştirmek için çıkardım, onaylamasınlar veya mahkemede bozsunlar da görelim.”
  • “Taksim’e kimseyi sokmayacağım, girsinler de görelim. Çankaya’ya da çıkıp başkan olacağım, kim engel olacakmış alnını karışlarım.
    İçeridekileri bana bırakın yeter ki, dışarıdan bir dirsek yemeyelim.”

Aziz milletim, Başbakanınızın sergilemekte olduğu günümüz politikası aynen yukarda açıklandığı gibidir.

“Ben modern padişah olmak istiyorum..” diyor ve devlet aygıtı da zoraki teslim alınmış durumdadır. Kanıtı 30 Mart 2014 yerel seçimleridir, baştan sona şaibedir. İleride yapılacak seçimlerde fare çeteleri işbaşı yapacaktır bilesiniz. Milletin önüne gezi direnişi benzeri bir seçenekten başka çıkar yol bırakılmıyor. Tam bağımsızlık ve birlik bütünlük için yeni bir irade koymanın zamanı gelip çatmıştır.

  • MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ! 

SAVAŞ DÜŞLERİ KURARAK DEVLET YÖNETMEK


Dostlar,

ADD Marmaris Şubesi önceki başkanlarından, bir Cumhuriyet öğretmeni dostumuzdan, Sayın Ahmet Nişancı‘dan nefis bir yazı aldık…  Aşağıda paylaşıyoruz..
Sokrat yöntemiyle sorular sorup, gerçeği adeta okuyucunun zihninde doğurtmak..
71 yaşında ama yüreği hala üllemiz için çarpan bir Cumhuriyet ürünü..
Aydın öğretmenin emeklisi olurmuymuş?
Yüreği hala biz öğrencileri (Tüm türkiye!) için çarpıyor..
İyi ki varlar..
Sayın Nişancı’yı yazısı için kutlayark ak ve paylaştığı için de teşekkür ederek..

Sevgi ve saygı ile.
9 Nisan 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===================================================

SAVAŞ DÜŞLERİ KURARAK DEVLET YÖNETMEK

PORTRESİ

 

Ahmet Nişancı
ADD Marmaris Şubesi Eski Başkanı

 

 

Soru:1) Devleti yönetenler kendi yönetimlerini sınırsız kılmak için savaş üzerine kurulmuş gizli planlar yapabilirler mi?

Soru:2)  Devletin en üst organlarının ileri gelenlerinin gizli toplantısında komşusu bir ülkeyle savaş çıkarabilmek amacıyla kendi ülkesine karşı düşman tarafından yapılmış gibi algılanacak bir silahlı saldırı planlaması yapması vatan sevgisiyle
nasıl bağdaştırılabilir?

(Böyle bir toplantının ses kayıtları ortaya çıktı ve
burada konuşulanlar ilgililerince yalanlanamadı.)

Soru:3) Devletin üst yönetimi bu toplantı bilgilerini kimin sızdırdığıyla ilgileniyor,
ateş püskürüyorlar; “Biz savaş çıkarmak ve devletimize karşı düşman yaratmak amacıyla hileler düşündük Ey Milletim! Bu türden bir eylemimiz için ne diyorsunuz?”
diye bir sorgulamanın içine girebilirler mi?

Soru:4) Böyle bir düzenle (AS: tertiple!) komşusu için savaş planları yapan
“dörtlü” (AS : Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve MüsteşarıFeridun Sinirlioğlu,
MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Genelkurmay 2. Başkanı Yaşar Güler) görevlerinden istifa etmek zorunluluğu duymuyorlarsa, yetkililer onları görevden almayı düşünmekte midir? Bu önerinin beğeni kazanmaması, hükümetin de aynı yönde düşündüğünü mü çağrıştırır?

Yetkililer: ”Siz de kim oluyorsunuz da bize bu soruları sorabiliyorsunuz?”
diyebilirler. Olabilir, canları sağ olsun!

Türk Ulusu, bu soruların yanıtlarını verecek bir yetkili aramayı sürdürecektir.

Neden mi?

Çünkü Türk Ulusu’nun tarihi bir savaşlar tarihidir. Savaşların acımasızlığını
Türk Ulusu ölçüsünde anlayabilmiş bir başka ulus var mıdır acaba?

1. Dünya Paylaşım Savaşı ve Türk Kurtuluş Savaşı daha dün gibi belleklerde, unutulmamıştır.

Savaş yapmayı kolay bir eylem sananlar için bir uyarıdır söyleyeceklerimiz.

Ülkemiz yönetiminde en önde olanlar, alt yönetiminde bulunan bütün kurmaylar
ve Halkımız için, Aydınlanma adına, savaş üzerine kısa bir bilgi aktarımıdır söyleyeceklerimiz.

Dünya tarihinin en bilinen gerçeği şudur savaşlar üzerine :
15.000 üzerinde savaş yaşamış insanlık. Her otuz yıllık yaşamı bir kuşak kabul edersek, insanlık tarihinin bilinen 6000 yıllık tarihindeki 200 kuşağın hemen savaş yaşamamışı iki elin parmaklarıyla sayılacak denli azdır. Bu savaşların hiçbirinin kazananı yoktur. Eğer öyle olsaydı günümüze dek kurulmuş devletlerin hiçbiri yıkılmazdı.
Örneğin bugün dünyaya yayılmış, değişik adlar altında yaşayan Türkler değil,
yalnızca Göktürkler olurdu. Amerika’nın asıl sahipleri yerlilere ne oldu?

Savaş nedir?

Savaş hukuksuzluktur!

Savaş, devletlerin uluslararası hukuk içindeki ilişkilerine son vermeleri,
birbirleriyle silahlarla cenk etmeleridir; birbirlerini güçsüz bırakmaya zorlayarak,
üstünlük sağlamaya çalışmalarıdır; kapitalizmin egemenliğini zorla kabul ettirmeye yönelmeleridir.

Savaş, ulusların, kendisinden saymadığı ulusların yurtlarını işgal etmeye, o ülkeyi ortadan kaldırmaya ve ganimet elde etmeye, güç üstünlüğü göstermeye yönelik ilkellikleridir.

Günümüz sıcak savaşları korkunçtur. İlk insanlar arasındaki ilkel silahlarla yapılan kavgalara benzemez günümüz savaşları. İlk insanların kavgaları dişe diştir.
Günümüzün kavgaları kalleşliklerle doludur. Bu kalleşliklerle dolu kanlı savaşların gerçek amacı yeni pazarlar bulmak ve daha çok kazanmak ve sömürmek üzerinedir
ve her savaşın sonu gözyaşlarıdır, acılardır, yokluklardır, yıkımdır, açlıktır, vahşettir.

Günümüz silahları korkunçtur. İlk insandan günümüze taştan, sopalardan başlayarak gelişen silahlar. Denizde, karada, havada ateşli silahlar, toplar, kıtadan kıtaya balistik füzeler, atom bombaları, silahların en korkuncu kimyasal (AS: ve Biyolojik) silahlar…

Kimyasal silahlar ilk ne zaman kullanılmış biliyor musunuz? İlk olarak Çinliler kullanmış. Pirinç sapları içine karıştırdıkları biberleri düşmanın gözüne fırlatarak görmelerini engellemişler ve savaş dışı bırakmayı hedeflemişler.

Çinlilerin Göktürkler’e karşı yaptıkları hilelerle devleti önce ikiye böldükleri ve savaşlarda galip gelebilmek için her yola başvurdukları biliniyor. Göktürk Hakanı Tardu’nun Çin’e karşı başlattığı bir savaşta (M.S. 599-600) Çinlilerin Türk ordusunun geçtiği yollardaki nehirleri, gölleri, kuyuları, pınarları zehirledikleri ve Türk ordusuna büyük zararlar verdirdikleri ve Göktürk Hakanı Tardu’nun savaştan çekilmek zorunda kaldığı biliniyor.

Günümüzden yaklaşık 2600 yıl önce Sparta ve Atinalılar arasındaki Pelepones Savaşlarında (M.Ö. 431-405) katran ve kükürt karışımlarını yakarak ortaya çıkan boğucu gazlarla birbirlerini savaş dışı bırakmaya çalışmışlar.

Ama günümüzde bilim ve tekniğin geliştirdiği kimyasalların savaşlardaki yıkıcılığını anlatmaya yüzlerce sayfa yetmez. Yakıcı gazlar, boğucu gazlar, kan zehirleri, kapasite boğucu gazlar, bitki öldüren gazlar, toplumsal olaylarda kullanılan gazlar ve diğerleri.

Örneğin bitki öldüren gazlarla ülkenizin bütün ekili alanlarının ürünlerini kullanılamaz duruma getirmenin ötesinde, tohumluklarınızı bile yok edebilir düşman.
Bu, açlık ve çaresizlik demektir. Günümüzde bu uygulama, modern (ama bu bir ilkelliktir ve sömürücülüktür aynı zamanda) yöntemlerle yapılıyor; tohumluklarınızı dışarıdan almak zorunda bırakılıyorsunuz ve kullandığınız bu tohumluklarla
elde ettiğiniz ürün size tohumluk vermiyor (AS: Terminatör tohumlar..),
her yıl ekim için yeniden tohumluk almak zorunda bırakılıyorsunuz.

Doğaldır ki, ateşli silahların gücünü anlatmaya gerek yok.

Her türlü ateşli silahların ve kimyasal silahların (AS : NBC denen Nükleer + Biological + Nuclear weapons) incelenmesi ve etkilerini anlatmak geniş bir çalışmanın konusudur ve ileri günlerde bu konu üzerinde durulacaktır.

Devlet Yönetenler için savaş üzerine son sözümüz şudur :

Devlet yönetimi hiç kimse için sonsuz değildir. Dünya, Sultan Süleyman’a bile kalmamıştır.

Hiçbir devlet yöneticisi kendi geleceği için devletin geleceğini tehlikeye atacak,
devleti gereksiz savaşlara sokacak yanlış uygulamalara, kumpas denilecek planlamalara yönelmesin. Böyle bir düşüncesizlik tehlikeli olmanın ötesinde, bir ulus için yıkımlar (büyük felaketler) doğurabilir.

Savaş demek yıkım (felaket) demektir. Ulu önder Atatürk’ün deyişiyle
“Ülkenin korunması gerekli olmadıkça (AS: Milletin yaşamı tehlikeye girmedikçe)
savaş bir cinayettir.”

Ülkemizi yönetenlerin gözleri hiçbir şey görmeyecek denli kanlanmış, ruhları körelmişse ve cinayetler işlemek üzerine kararmışsa en önce beni göndersinler cepheye;
ben, 72 yaşında bir emekli öğretmen ve tank eğitimi görmüş bir yedek subayım.
Ölüm savaşlarla gelecekse, önce yaşlılar sürülmeli cephelere, ölümlere;
ülkemizin varlığını ve bağımsızlığını (istiklâlini) korumak ve gençlerimizi yaşatmak için.

Ölüm sırası gençlere de gelecekse savaşlarda, gençler savaş cephesine sürülecekse eğer, yönetenler savaşın acılarını halkıyla birlikte paylaşabilmek adına önce
kendi çocuklarını göndersinler cepheye. Ben onların çocuklarının ölmemesi için en ön cephede, onların çocuklarının önünde siper olacağım…

Türk sözü, yemin olsun! (07 Nisan 2014 )

Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve 30 Ağustos Zaferi

Dostlar,

Sayın Naci Beştepe emekli tümgeneraldir.
ADD Bilim – Danışma Kurulunda birlikteyiz.

Alçakgönüllü ve insan sevgisi ile dolu yüreği ile yazılar yazıyor..
Özellikle “ÇARŞAMBA İĞNELERİ”, yüksek zekasının ince kara mizah örnekleridir ki bu sitede hep yer veriyoruz severek.

Aşağıdaki yazı, doğrudan uzmamlık alanı içinde. Bir karacı tümgeneral olarak Büyük Taarruzu teknik ve siyasal sonuçları bakımından irdeliyor.

26 Ağustos 1922 sabahı Afyon’da başlayan ve 9 ylül 1922’de İzmir’de sonlanan Büyük Taarruz ile elde edilen askeri utkunun Lozan’a zemin hazırladığının altını çizmek gerekir.

Yoksul ve hasta, gençleri kırılmış Batı’nın deyimiyle “kılıç atığı” Ulusumuzun var gücüyle oluşturabildiği son ordudur eldeki.. Sayı 200 bine yakındır ama silah üstünlüğü sağlanamamıştır gene de emperyalizmin maşası işgalci ve “Megali idea” hayalcisi Yunan ordusu karşısında. Başkomutan Atina’dadır.. Bizim Başkomutanımız Gazi Mareşal Mustafa Kemal Paşa ise cephededir.

Bu büyük askeri utku, 20 Ağustos 1920’de son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in onayladığı aşağıdaki SEVR ANTLAŞMASI haritasının reddini ve Lozan Antlaşması ile sağlanan günümüz Misak-ı Milli sunırlarına erişmemizi sağlamıştır.

Sevres_Treaty_map_10.08.1920

Askerin barındırılabileceği bir “dam altı” bile elde yoktur..
(Prof. A. Mumcu) ve ivedi olarak barışa, Lozan’a.. gitmek gerekmektedir.. Lozan’da görüşmeler başladığında (Kasım 1922) arkaplanda durum budur.

Teşekkür ederek okuyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
Tekirdağ, 26.8.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===================================

Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve 30 Ağustos Zaferi

Naci_Bestepe_portresi

NACI BEŞTEPE
E. Tümgeneral

Anlaşma (İtilaf) Devletlerinin maşası Yunan ordusu, 21 Eylül 1921’de biten Sakarya Muharebesi’nde ağır kayıplar vererek Afyon bölgesine çekildi. Burada savunma düzenine geçti.
Birbiri gerisinde üç mevzi bölgesi hazırladı.

Türk ordusu ise ulusça başlatılan seferberlik ile genel karşı taarruz hazırlıkları başlattı. Haziran 1922’de yığınaklanmaya, 20 Ağustos’tan itibaren de son hazırlıklara geçti.

Bir askeri harekatın başarısı yığınaklanma ile başlar.
Yığınakta yapılan hata önlenemez zararlara neden olur.

Bu muharebede, aldatma taktikleri ile yapılan yığınak Yunanları şaşırtmış ve baskın sağlanmasında önemli etken olmuştur.

26 Ağustos 1922 sabahı başlayan, Başkomutan Mustafa Kemal’in yönettiği ve bu sebeple BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ diye anılan Dumlupınar Muharebesi askerliğin sanat yönü ve komutanlık dehası açısından çok iyi bir örnektir.

Harp prensipleri açısından eşi az bulunur örneklerle dolu olan bu muharebe, Harp Akademileri’nde sürekli incelenmektedir.

Beklenmeyen yer ve zamanda ve beklenmeyen üstünlükteki kuvvetlere yapılan taarruz ile büyük baskın sağlanmıştır.

Aylarca hazırlanan mevziler yarım günde yerle bir edilmiştir.

Yunan cephesi ikinci gün yarılmış ve büyük çaplı kuşatma ile çekilmeye çalışan ve kaçan düşmana büyük zayiat verdirilmiştir.

30 Ağustos’ta, Dumlıpınar Çal Köy bölgesinde vurulan darbe ile düşmanın savaşma azmi tümden yok edilmiştir.
Yunan kayıpları 100 bin kadardır.

Buradan kurtulan unsurlar 9 Eylül günü İzmir’de son bulan takip harekatı ile anayurdumuzdan atılmıştır.

Marmara güneyinde bulunan kuvvetler de 16 Eylül’de Bandırma’dan tahliye edilmiştir.

Bu zafer yalnızca askeri yönüyle bile harp tarihi açısından son derece önemlidir.

Kaldı ki, sonuçları bakımından siyasal yönü çok daha önemlidir.

Askeri yönüyle; sayıca yakın, silahça üstün, uzun sürede ve çok kuvvetli hazırlanmış düşman mevzilerini kısa sürede ele geçirerek düşmanın savaşma azmini kırmış, böylece işgale son veren ULUSAL KURTULUŞ SAVAŞI’nın son halkasını oluşturmuştur.

Siyasal yönüyle ise; Lozan’a giden yolu açarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tapusunun alınmasını sağlamıştır.

Ulu Önder Atatürk, bu muharebenin önemini, 30 Ağustos 1924’te, Çal Tepe’de katıldığı kutlama töreninde şu sözlerle özetlemiştir:

* “Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk devletinin, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli burada kuvvetlendirildi, sonsuz hayatı burada taçlandırıldı. Bu sahada akan Türk kanları, bu semada uçan şehit ruhları devlet ve cumhuriyetimizin ebedi muhafızlarıdır.”

30 Ağustos Zafer Bayramı 1923 yılında üç merkezde, sonraki yıllarda yurt genelinde kutlanmaya başlanmış, 1935’ten başlayarak yasayla resmi bayram ilan edilmiştir.

Her yıl Genelkurmay Başkanlığınca kabul edilen kutlamam (tebrikat) geleneğine 2012 yılında son verilmiş, bayramı kutlamaları da sanki bir eğlence imiş gibi bazı gerekçelerle iptal edilmiştir.

Ulusal bayramlar ulusların onur ve gurur günüdür.
Tasada ve kıvançta birlikte olma duygusunu pekiştiren günlerdir.

30 Ağustos zaferi ile Türk ulusu bu onuru fazlasıyla hak etmiştir.
Askeriyle, siviliyle doyasıya kutlamalıdır.

Türk Ulusu’na bu onur gününü armağan eden; başta Ulu Önder ATATÜRK, Mareşal Fevzi ÇAKMAK, Batı Cephesi Komutanı İsmet İNÖNÜ ile silah arkadaşları olmak üzere tüm şehit ve gazi atalarımızı (A. Saltık : Sağkalan vara??) şükranla ve saygıyla anıyoruz.

Işıklar içinde yatıyorlar, bize ışık saçıyorlar, ışıklar içinde kalsınlar.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Görevden Alınması ve İstifası


Mustafa Kemal Atatürk’ün Görevden Alınması ve İstifası

Naci_Bestepe_portresi


E. Tümg. Naci BEŞTEPE

 

 

Mustafa Kemal Paşa, 3. Ordu Müfettişi sıfatıyla 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışından başlayarak ulusal örgütün (milli teşkilat) kurulması ve milletin aydınlatılması için çalışmalara başladı.

Bu kapsamda askeri makamlarla da yazışmalar yaptı.

Birlik komutanlarını, ulusal örgüt (milli teşkilat) konusunda hazırlarken, görevlerini
terk etmemelerini ve İstanbul Hükümeti’nin görev değişikliği yapması halinde de kendilerinden sonra geleceklerin aynı doğrultuda çalışacaklarına emin olmadan makamlarını boşaltmamalarını istedi.

3 Haziran’da sorumluluk alanındaki makamlara çektiği telgrafla; Ermeni muhtariyetinin ve İngiliz himayesinin kabul edilmemesini istedi.

Bundan üç gün sonra, 8 Haziran 1919’da Harbiye Nazırı (MSB) tarafından
İstanbul’a geri çağrıldı.

Geri çağrılma üzerine, bundan sonraki etkinlikleri bireysel olarak yürütmenin
zor olacağını, bu nedenle ulusal birlik ve dayanışmayı sağlayacak bir kurulun (heyetin) oluşturulmasına karar verdi.

Kongrelerin toplanması için girişimleri başlattı.

Dahiliye Nazırı (Bakanı) Ali Kemal, 23 Haziran 1919’da yayımladığı genelge ile;

 İngilizlerin isteği ile Mustafa Kemal’in görevden alındığını,
– İyi bir asker olmakla birlikte siyaseti bilmediğinden yanlışlar yaptığını,
– Faaliyetlerinin, BARIŞ KONFERANSI öncesi zararlı olduğunu,
– Hükümet işleri ile ilgili olarak hiçbir talebinin karşılanmamasını,
– İstanbul’a geri getirilmesinin Harbiye Nezareti’nin yetkisinde olduğunu bildirdi.

Mustafa Kemal bu genelgeyi ancak Sivas’a geldiğinde, 26 Haziran’da öğrendi.

Elazığ Valiliğine görevlendirilen Kur. Alb. Ali GALİP Bey, Sivas Valisi’nden
Mustafa Kemâl Paşa’yı tutuklamasını istedi. Ancak Vali Reşit Paşa kabul etmedi. Kendisi de tutuklamaya cesaret edemedi.

Mustafa Kemâl Paşa, Erzurum’a varınca Kâzım Karabekir ve yol arkadaşlarını toplayarak;

  • “Görevin resmi makam ve üniformaya sığınarak, el altından yürütülecek türden olmadığını, açıkça ortaya çıkarak milletin hakları adına gür bir sesle bağırmak ve bu sese milleti ortak etmek gerektiğini, görevden alındığı için kendisi ile işbirliği yapacakların da kendisinin karşılaşacağı sonuçlarla karşılaşabileceğini, ancak ne olursa olsun bir kişinin
    ortaya atılması gerektiğini..”
    söyledi.

Mustafa Kemâl Paşa’nın önderliği sürdürmesi kararı alındı.

Erzurum Kongresi hazırlıkları sürerken, Padişah Vahdettin ve Damat Ferit İstanbul’a dönmesi için sürekli çağrı yapıyorlardı.

Mustafa Kemâl Paşa her kezinde “gelmem” yanıtı verdi.

Sonuçta 8/9 Temmuz gecesi yapılan telgraf haberleşmesi ile resmi görevi sonlandırıldı.

İstanbul’un görevden alma telgrafı üzerine Mustafa KEMAL Paşa, saat 22.50’de Harbiye Nezareti’ne ve 23.00’da Padişah’a aşağıda orijinali ve tercümesi yazılı
metni gönderdi. Böylece resmi görevle birlikte askerlikten de ayrılmış oldu.

Kendi ifadesi ile o günden başlayarak,

  • “Resmi sıfat ve yetkilerden sıyrılmış olarak, yalnız milletin sevgi vefedakârlığına güvenerek ve onun tükenmez feyiz ve kudret kaynağından güç ve ilham alarak vicdani görevine devam..“ etti.

1921 yılında TBMM askeri rütbe ve makamını verene dek çalışmalarını
sivil olarak sürdürdü.

Sivil olarak görev yapmasında zorluk çıkmaması için, Vilayet-i Şarkiye
Müdafaa-yi Hukuk-u Milliye Cemiyeti’nin Erzurum Şubesi’nin başına geçmesi sağlandı.

Ulu önder Atatürk bu hareketi ile, asıl olan rütbe ve makamların değil
ulusun gönlünde edinilen yer ve sağlanan güven olduğunu kanıtlamıştır.

Türkiye’yi yönetenlerin hiç unutmaması gereken çok önemli bir tarihsel derstir.

Umarız tarihten ders almasını bilirler.