LOZAN ZAFER Mİ HEZİMET Mİ?

LOZAN ZAFER Mİ HEZİMET Mİ?

Mustafa SOLAK
Tarihçi

Kimileri “İngilizlerin Osmanlı’yı durdurmak için laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdurduklarını”, kimileri “Lozan’da çok toprak yitirldiğinden” hareketle Lozan Antlaşması’nın zafer değil hezimet olduğunu, 2023’te sona ereceğini iddia ediyor. Hatta Lozan’ın güncellenerek “yitirilen” toprakların yeniden elde edilmesini arzulayanlar da var!

Yenişafak yazarı Yusuf Kaplan, İngilizlerin Osmanlı’yı durdurmak için laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdurduklarını, Sevr gösterilerek, Lozan’ın imzalatıldığını, yani ölümü gösterip sıtmaya razı ettiklerini iddia etmişti. İngilizlerin “Müslümanları İslâm’dan uzaklaştırmak” için başvurdukları yollardan birinin “Osmanlı’nın yerine seküler Türk devletinin kurulması olduğunu şu cümleleriyle yansıtıyordu:

“Seküler Türk devletinin kurulmasında, İngilizler, doğrudan değil, dolaylı olarak rol oynadılar.
Yunanlar üzerimize salındı. Sevr gösterilerek, Lozan imzalatıldı. (Ölümü göstererek sıtmaya razı ettiler bizi!)
Hilâfet kaldırıldı.
Sonuçta, Jakoben, tepeden monteleme yöntemiyle işleyen, önce devleti, sonra toplumu sekülerleştirmeyi yani İslâm’dan arındırmayı, uzaklaştırmayı hedefleyen kapsamlı bir proje hayata geçirildi.”

Dahası yazar Lozan Barış Antlaşması ile Anadolu yarımadasına hapsedildiğimizi iddia ediyor. Bu sözlerin yazarı emperyalizme isyan ederek kurulan laik cumhuriyetimizden önce kapitülasyonlar yoluyla İngilizlere ve diğer emperyalist devletlere ekonomik, siyasal, hukuksal bağımlı olduğumuzu, kendisinin ifadesiyle ayağımızın prangalarla bağlı olduğunu bilmez mi?

İngilizlerin İstanbul’un işgal ettiği, padişahın da İngilizlere boyun eğdiğini bilmez mi?

Anadolu yarımadasına hapseden anlayışın laiklik değil, İslamcılık olduğunu bilmez mi?

Hatta bırakalım Anadolu’yu eğer Anadolu’daki Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki milli mücadele durdurulmazsa İstanbul’un bile elden gideceğini söyleyen Damat Ferit Paşanın, Vahdettin’in, İngilizin varlığını bilmez mi? İngilizlerin laik devlet kurdurmak yerine avucundaki halife aracılığıyla tüm İslam alemini yönlendirmek istemesinin daha akılcı olduğunu bilmez mi?

İstanbul gibi birçok şehrin gayrimüslim olan İtlaf devletlerince işgal edildiğini, Müslümanların düşman dipçiği altında yaşamaya mecbur olduğunu ve buraları kurtaranın laik önderlikteki Kuvvacılar olduğunu bilmez mi? “Prof. Dr.” ünvanlı olduğuna göre bilir de laiklik ile sorunlu olduğu için laik Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde imzalanan Lozan Antlaşmasına karşı olur.

Lozan’da bağırsak sesimizin duyulacağı adaları mı verdik?

“Lozan zafer değil hezimettir” diyenler şunu söylüyor:

“Birileri Lozan Antlaşması’nı zafer diye yutturmaya çalışıyor. Birileri bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştı. Bağırsak sesimizin duyulacağı adaları verdik. Bu zafer mi? O masaya oturanlar Lozan’ın hakkını veremediler.”

Bu zafer mi?” diyenlere yanıtı ise İngiliz Heyeti Başkanı Lord Curzon’un Lozan’da isteklerine direnen İsmet İnönü’ye söylediklerini gösterelim:

  • “Hiçbir dediğimizi kabul etmiyorsunuz. Biz de neyi reddederseniz hepsini şimdilik cebimize koyuyoruz. Savaş sonrası ülkeniz harap durumda ve paranız da yok. Yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüzde bu gün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkarıp size göstereceğiz.” 

Türkiye Kıbrıs’tan Lozan’da vazgeçmedi. Lozan yalnızca İngiltere’nin 1914 yılındaki Kıbrıs ilhakını tanıdı. Ada 1882’den başlayarak Osmanlı toprağı olmaktan çıkmıştı. Tahtta II. Abdülhamid vardı. 1913 yılında imzalanan Londra Antlaşması’yla Yunanlar, Gökçeada ve Bozcaada dışındaki adaları işgal etti. Bu adaları Lozan’da aldık.

  1. Balkan Savaşı sonunda yapılan Atina Antlaşması (14 Kasım 1913) ile Girit, Gökçeada, Bozcaada, Meis ve Kaş adaları dışındaki tüm adalar Yunanistan’a verildi. Ege Adaları’nın geleceğinin “büyük devletlerce belirlenmesine” karar verildi. Osmanlı Devleti’nin itirazı üzerine 14 Şubat 1914’te Osmanlı’ya iletilen Londra’da Büyükelçiler Konferansı kararları ile Meis Adası dışında 12 Ada İtalya’ya, İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada dışındaki bütün Ege Adaları Yunanistan’a verildi. Osmanlı Devleti 15 Şubat 1914’te büyük devletlere bir nota göndererek bu durumu kabul etmese de I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Ege Adaları fiilen Yunanistan’da ve İtalya’da kaldı. Türkiye’de ise fiilen Gökçeada, Bozcaada ve Meis vardı.

Lozan’da Gökçeada, Bozcaada, Tavşan Adası, Eşek Adası gibi adalar alınabilmişti. Ayrıca Anadolu sahillerine üç milden az uzaklıkta bulunan adalar ve adacıklar da Türkiye’ye verilmişti. Lozan’da yitirildiği, “bağırsak sesimiz duyulan” diye iddia edilen adalar, daha önce elden çıkmıştı. 

Lozan 2023’te mi sona eriyor?

Lozan Antlaşması’nın her yıl dönümünde “çok gizli” yazan 21 maddelik ek protokolün olduğu teranesi ısıtılır. Bu ek protokolde şu maddelerin yer aldığı iddia edilir:

Madde 2: ”Türkiye, Boğazlar üzerindeki egemenliğinden 24 Nisan 2023’ü 25 Nisan 2023’e bağlayan gece yarısı tümden vazgeçecek ve bölge, anlaşmada imzası bulunan öbür devletlerin egemenliği altına girecektir.”

Madde 7: ”Türkiye 24 Nisan 2023 tarihinde bütün yeraltı servetlerini ve doğal kaynaklarını kullanma hakkından feragat edecek, bu hak anlaşmada imza sahibi olan öbür memleketlerin olacaktır. İşbu maddeye ormanlar, madenler ve bütün enerji kaynakları da istisnasız dahildir.”

Madde 9: ”Türkiye, Fener Patrikhanesi’nin ekümenik olduğunu kabul edecektir. Patrikhane 24 Nisan 2023’ten başlayarak milletlerarası tüzel kişiliğe sahip olacak, Ayasofya Patrikhane’ye devrolunacak.”

Madde 17: ”Uygulama olanağı kalmayan Sevr Antlaşması’nın kimi maddeleri de yine 24 Nisan 2023’ten başlamak üzere yaşama geçirilecek, öncelik Ermenistan, Lâzistan ve Kürdistan projelerine verilecektir.”

Madde 21: ”İşbu anlaşma 24 Temmuz 1923 günü Lozan Palas Oteli’nin kömürlüğünde Türkiye Hariciye Vekili İsmet ile İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace George Montagu Rumbold tarafından gizli olarak imzalanmıştır.”

Bu iddiaları dile getirenlere soralım:

1) Emperyalistler, hedefleri önünde engel gördükleri Atatürk’ü Türk Milletinin gözünden düşürmek için neden 100 yıl sonra açıklamayı düşünsünler?

2) Asi olup emperyalizm ve padişaha isyan eden, haklarında idam fermanı verilenlerin bağımsızlık için değil de Boğazları, yer altı kaynaklarını peş keş çekmek mücadele ettikleri mantığa uygun mu?

3) Emperyalistlerin böyle bir anlaşmayı imzalatacak ölçüde güçleri var da neden 100 yıl sonrasına bırakıyorlar?

4) İnönü’yle gizli antlaşma yapanlar, TBMM’ce onaylanmadıkça bu antlaşmanın “yok” hükmünde olduğunu bilmezler mi? “Meclis onayladı” diyorsan tutanaklar nerede? “Tutanaklar da gizli” ise ve sen gördüysen bir kopyasını niye almadın?

 5) Bunları ileri sürenler savlarını neden kanıtlayamıyorlar? Yoksa amaç bir akıllıya 40 kişinin deli deyip kendisinin de deli olduğuna inanması gibi etki yaratılmak yani ne denli çok dillendirilirse o denli çok inanılır diye düşünüyor olamazlar mı?

6) Neden 35, 50 yıl değil de 100 yıl? “Cumhuriyet’in 100. yılı” deyip sansasyonel etki yaratıp seni tavlamak için olmasın?

7) Patrikhane üzerinden “Hırıstiyanlığın ihyası ve İslam karşıtlığı” iddiası, vatanı düşman belledikleri Hırıstiyan işgalcilerden temizleyerek bize dinin daha baskı altında yaşanacağı (belki de yaşanamayacağı) ortama mı neden olur?

Bu sorulara yanıt verene rastlamadım. Gerçek şu ki; Lozan Antlaşması bu ülkenin tapusudur ve Türk Milleti sahip çıktığı sürece öyle kalacaktır.

Lozan’ı güncelletmek isteyenler emperyalizme fırsat yaratır

Lozan’ı güncelletmekten dolayısıyla toprak genişletmekten söz edenler var. Ne yani, Lozan’daki öbür sorunları da mı güncelleyeceğiz? Lozan ile bırakılan Ege adalarını mı geri isteyeceğiz? Irak, Suriye, Yunanistan, Bulgaristan ile toprak için savaşa mı girelim?

ABD emperyalizmi PYD’ye 30 bin TIR’dan çok silah verirken, emperyalst devletler bölgemizde askeri tatbikatlar yaparken, sondaj çalışmamızı engeller, Ege’deki adalarımızda hak iddia ederken, FETÖ darbe girişimiyle ülkemizi işgal etmeye çalışırken, ABD S-400’ler nedeniyle tehdit ve yaptırımlarını artırırken; özetle ulus devletimizi savunmakta sıkıntılar yaşar ve Lozan’ı savunmakta, uygulatmakta zorluklar yaşarken Lozan’ı güncelletmek gerçekçi de değildir, doğru da değildir.  Komşulardan toprak istem, komşuları emperyalizmle işbirliğine yöneltir. Musul’u, Kerkük’ü alalım derken Türkiye’miz elden gider.

Lozan’ı emperyalizm de güncellemek istiyor!

Biz Lozan’ın ihlal edilen hükümlerini uygulatalım yeter. Yani Lozan’a sahip çıkalım. Yunanistan ve emperyalist devletler Lozan’ı uygulamaya davet edilmeli, adacıklar ve Kıbrıs üzerindeki hak ihlallerine karşı çıkılmalı ve Irak, Suriye, İran gibi bölge ülkeleriyle, egemenlik hakkına, rejimine, toprak bütünlüğüne saygı göstererek emperyalizme karşı birleşmelidir.

Sevr köleliktir, parçalanmaktır

Biz bilmeyenlere, safça inanan vatandaşlarımıza Sevr Antlaşmasının kimi maddelerini gösterelim:

1) Edirne ve Kırklareli dahil olmak üzere Trakya’nın büyük bölümü Yunanistan’a, Ceyhan-Antep-Urfa-Mardin-Cizre kent merkezleri Suriye’ye bırakılacak, İstanbul Osmanlı Devleti’nin başkenti olarak kalacaktı.

2) İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi silahtan arındırılacak, savaş ve barış zamanında bütün devletlerin gemilerine açık olacak; Boğazlarda deniz trafiği on ülkeden oluşan uluslararası bir komisyon tarafından yönetilecek; komisyon gerekli gördüğü zaman Müttefik Devletlerin donanmalarını yardıma çağırabilecekti.

3) İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat’ın doğusundaki yerlerde Kürdistan’a özerklik verilecek; 1 yıl sonra Kürtler dilerse Milletler Cemiyeti’ne bağımsızlık için başvurabileceklerdi.

4) İzmir ili ile sınırlı alanda Osmanlı devleti egemenlik haklarının kullanımını 5 yıl süre ile Yunanistan’a bırakacak; bu sürenin sonunda bölgenin Osmanlı veya Yunanistan’a katılması için halkoylaması yapılacaktı.

5) Osmanlı, Ermenistan Cumhuriyeti’ni 88-93. maddeleriyle tanıyacaktı; Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı belirleyecekti. ABD Başkanı Wilson 22 Kasım 1920’de verdiği kararla Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a verdi.

6) Osmanlı savaşta veya daha önce yitirdiği Arap ülkeleri, Kıbrıs ve Ege Adaları üzerinde hiçbir hak iddia etmeyecekti.

7)  Osmanlı din ve dil ayrımı gözetmeksizin tüm vatandaşlarına eşit haklar verecek, tehcir edilen gayrimüslimlerin malları iade edilecek, azınlıklar her düzeyde okullar ve dinsel kurumlar kurmakta serbest olacak, Osmanlı’nın bu konulardaki uygulamaları gerekirse Müttefik Devletler tarafından denetlenecekti.

8) Osmanlı’nın askeri kuvveti 50.000 olacak, Türk donanması tasfiye edilecekti. Marmara Bölgesinde askeri tesis bulunduramayacak, askerlik gönüllü ve paralı olacak, azınlıklar orduya katılabilecek, ordu ve jandarma Müttefik Kontrol Komisyonu tarafından denetlenecekti.

9) Savaş döneminde katliam ve tehcir suçları işlemekle suçlananlar yargılanacaktı.

10) Osmanlı’nın mali durumundan ötürü savaş tazminatı istenmeyecek, Türkiye’nin Almanya ve müttefiklerine olan borçları silinecekti; ancak Türk maliyesi müttefikler arası mali komisyonun denetimine alınacaktı.

11) Osmanlı’nın 1914’de İttihat ve Terakki’nin tek taraflı olarak feshettiği kapitülasyonlar müttefik devletler vatandaşları lehine yeniden kurulacaktı!

12) Türk hukuku ve idari düzeni hemen her alanda Müttefikler tarafından belirlenen kurallara uygun duruma getirilecek; sivil deniz ve demiryolu trafiği Müttefik devletler arasında yapılan iş bölümü çerçevesinde yönetilecek; iş ve işçi hakları düzenlenecek; eski eserler kanunu çıkarılacaktı.

……….

Yukarıda özetlenen (AS: ve Vahdettin’in kabul ettiği, 1. Meclisin ise dünyaya yok hükmünde ilan ettiği)  Sevr Anlaşmasına göre siyasal, ekonomik, hukuksal bağımsızlıktan söz edilebilir mi!

Sevr ile Osmanlı’ya bırakılan topraklar haritada görüleceği gibi Ankara çevresi ile sınırlandırılmıştı. Bu bile garanti değildi. (AS: Haritayı biz ekledik, ileti ekinde yoktu).

24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması ile kapitülasyonları kaldırarak ekonomik bağımsızlığımızı elde ettik. Denizlerde egemenlik hakkı anlamına gelen Kabotaj hakkını kazandık. Ermeni, Kürt devletine izin vermedik. Karaağaç’ı savaş tazminatı olarak topraklarımıza kattık. Boğazlarda egemen olduk, 1936 Möntro Boğazlar Sözleşmesi ile tam egemenlik sağladık. Gayrımüslimlere egemenliğimize aykırı verilen hakları kaldırdık. İç Anadolu ile sınırlı devlet öngören, asker sayımızın 50.000 olacağına ilişkin madde Sevr planı çöpe gitti.

Sevr’de Ankara çevresiyle sınırlı toprak bırakılmış (AS. 286 bin km2; şimdiki topraklarımızın 1/3’ünden de az!), kapitülasyonlar genişletilmiş, Kürdistan, Ermenistan’ın kurulması amaçlanmış, Boğazlar silahsızlandırmış ve emperyalistlerin denetimine sokulmuş, asker sayısı 50 binle sınırlandırılmışken; Lozan Antlaşması ile bun sınırlamalar kaldırılmıştır.

Lozan’ın hezimet olduğunu düşünen saf vatandaşlarımıza sorunuz:

Lozan mı Sevr mi köleliktir? Hangisi hezimettir?

Lozan’a “hezimet” demek yerine Ege adaları, Kıbrıs, Suriye üzerinden PKK, FETÖ eliyle yürütülen emperyalist oyunlara karşı birliğimizi sağlam tutamaya, Atatürk’ün deyimiyle iç cepheyi birleştirsek olmaz mı?

Cumhuriyetimizin tapusu Lozan Antlaşması kutlu olsun!

Meriç VELİDEDEOĞLU : LOZAN

LOZAN…

Meriç VELİDEDEOĞLU
Cumhuriyet,
27.7.18

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Salı günü (AS: 24 Temmuz)“Türkiye’nin Özgürlük Belgesi” olan “Lozan Barış Antlaşması”nın, “95. yılı”ydı. Ne var ki, devlet katında herhangi bir kutlama yapılmadı. 
Kutlama bir yana, adı bile anılmadı. 
Devletin başındaki Erdoğan“24 Temmuz” günü Meclis’te, partisinin grup toplantısına katılan gençlerden, “26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi”ni kutlamak için hazırlık yapmalarını istedi; AKP’nin de büyük bir hazırlık içinde olduğunu bildirdi. 
“Lozan Zaferi”, Erdoğan’ın “var-yok” hükmünde gördüğü “Meclis”in, “TBMM Hükümeti” döneminindir. 
“Lozan”“Başdelegemiz” olan “İnönü”nün dediği gibi Birlik, bütünlük içinde bir vatan, ayrıcalıklarından arınmış bir durum, savunma hakkı kesin, kaynakları bol, özgür bir ülke”nin doğuşuydu… 
Yine, üç kıtanın, Avrupa, Asya, Amerika, dahası İngiltere dolaysiyle Avustralya’nın da katıldığı, dönemin tüm “Emperyalist Devletleri”nin karşısında, başta “İnönü” ve tüm delegelerimizin, emperyalizme direnişiydi “Lozan”… 
Ve bu ülkelerin bu toplantıyı, “Sevr’in tozunu almak” amacıyla gerçekleştirmek istediklerinin bilincini taşımanın direnciydi… 
Nitekim, Lozan’da, İngiltere’nin temsilcisi Lord Curzon“Sevr’in bir maddesine dayanarak”, Çanakkale Savaşı’nda ölen “Müttefik” askerlerinin mezarını içine alan, “sekiz kilometrekarelik” bir alanın kendilerine verilmesini ister; “Türk delegeleri (…) ülkeleri uğruna can vermiş askerlerin ölüleri üzerinde pazarlığa girişemezler…” diyerek de vurgular. 
“İnönü”nün yanıtına gelince, şöyle başlar: “Mezarlıklar dışındaki savaş alanlarının, kutsallaştırılarak sahip olma isteği bugüne dek bilinmemektedir. Bu hesapça, Türkiye dışında kalan pek çok savaş alanında kanlarını dökmüş Türkler de böyle isteklerde bulunabileceklerdir!” diyerek, “Lord Curzon”u ne denli hafife aldığını belirtip sürdürür: “Ama bunun o kutsal ölülerle hiçbir ilgisi olmadığı bir gerçektir. Bu konuya, yaşayanların çıkarlarını bulaştırmaktan ‘tiksinti’ duyduğumuzu da dünya kamuoyuna bildirmek isterim!” 
“İnönü”nün, bunun gibi dört dörtlük yanıtları, gerektiğinde öteki ülkelerin delegelerine de verdiği, “Tutanaklar”da yer almıştır. 
Ve değerli dostlar, Erdoğan, hemen hemen “2003”lerden bu yana övdüğü “Lozan Barış Antlaşması”nı, geçen yıl gündeme oturttu; “Lozan’ı da güncelleştirmek” istiyor ve bunu geçen yılın son ayında, Yunanistan’a yaptığı ziyaret sırasında, bir “Yunan TV”sinde kendisiyle yapılan bir röportajda “ilk kez” dile getirip, evet(!) “ilk kez” açıkladı… Böylece Türkiye de öğrendi… 
Bitmedi; ertesi gün Erdoğan’ın, Yunan Cumhurbaşkanı P. Pavlopulos ile yaptığı görüşmede, Pavlopulos, bu “Lozan güncellemesi”ni masaya koydu. 
“Bir Hukuk Profesörü” olan Pavlopulos, Erdoğan’a, “bir anlaşmayı veya hukuk ilkelerini güncelleştirmenin, reformun mümkün olamayacağını” belirtti. (7.12.2017) 
Ne var ki değerli dostlar, önceleri, “Lozan Barış Antlaşması”yla “dertleri” olan, “dış ülkeler”di. Bunun en son örneği, “2005” yılında Strasburg’da yapılan, Türkiye ile “AB’nin Karma Parlamento Toplantısı”nda yaşanmış, Fransız Parlamenter J. Toubon, toplantıdaki Türk Parlamenterlerin gözlerinin içine baka baka, “Siz artık Sevr’i kabul edin!” diye buyurmuştu. 
Aslında, Erdoğan da Lozan’a karşı açtığı savaşımı, Başbakan olarak, “2004” yılında başlatmıştı; Meclis’ten geçirttiği, ünlü “Özel İdareler Yasası”nı, dönemin “Sayın Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer”, Türkiye’nin “Bağımsız Eyaletler”e bölünmesinin, böylece ‘Lozan’ ile sağlanan “bütünlüğün parçalanması” demek olduğu gerekçesiyle bu “bölücü” yasayı geri çevirmişti. 
Ve değerli dostlar, “Kuruluş belgesi”nde Atatürk’e, devrim ve ilkelerine yer  veren  “STK”lardan da, “24 Temmuz”da, toplumun duyacağı bir “ses” gelmedi gibi. “24 Temmuz” basında “sansürün kaldırılışının” kutlandığı gün olduğundan, “Cumhuriyet”te, bir sütun baştan sona bu konunun anlamının, tarihsel boyutunun anlatılmasına ayrılmıştı, pek yerinde olarak. 
“24 Temmuz”a, “Lozan Barış Antlaşması”nın günü olarak da “Emre Kongar Hoca” yazısında yer verdi. Teşekkürler.
=========================================
Dostlar,

Sayın Meriç Velidedeoğlu, bizlere Cumhuriyet’in ilk kuşak aydınlarından – hukuk bilimcilerinden efsane hocamız Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu‘nun eşi olarak emanetidir. Hıfzı Veldet hocamız, ilk Meclis’te tutanak yazmanı (katibi) olarak da görev yapmıştı. Sonraları ise İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Medeni Hukuk hocası olarak onlarca yıl, Cumhuriyetimizin en önemli devrimlerinden olan LAİK HUKUK DEVRİMİNE sahip çıkmış, binlerce hukukçu yetiştirmişti. Cumhuriyet’in 2 . sayfasında haftalık yazılarının duru Türkçesiyle birlikte varsıl içeriğine doyum olmazdı. Hoca yaşlandığında eşi Meriç hanım bu yazılar için destek verdi.

Bayan Velidedeoğlu, Cumhuriyet’teki köşesinde çok mütevazi duran ama önemli yazılar yazmakta sessiz sedasız. Yukarıda aktardığımız Lozan makalesi de öyle..

Çok hazin değil mi, ülkenin temel kurucu Andlaşmasının yıldönümünü özellikle görmezden gelmek!? Aklıbaşında hangi ülke yönetimi böylesine bir vefasızlık, aymazlık sergileyebilir?!

Sayın Velidedeoğlu’nun, Erdoğan’ın Yunanistan ziyaretinde 2 yıl önce Lozan hakkında yaptığı ağır gafları biz de sitemizde eleştirmiştik. Çok hazin olan, uluslararası Hukuk Profesörü Yunan devlet başkanının bilimsel nesnelliğin serinkanlılığıyla Erdoğan’a verdiği ders gibi yanıttır. Ülkesinin yaşamsal çıkarlarına dönük anlaşılmaz / açıklanmaz sahiplenmemeye eklenen korkunç bilgi açığı.. Türkiye bunları haketmiyor! Gerçekten çook yazık..

İlgili yazımızı okumak için üstünde tıklar mısınız??

Ayrıca 24 Temmuz 1923’ü anma adına sitemizde birkaç gün önemli yazılar paylaştık..
İlki bizim kapsamlı bir raporumuz.. 3. sü tarihçi Mustafa Solak’ın.
Sonuncusu ise kıdemli Büyükelçi Faruk Loğoğlu’nun..

89._Yilinda_Lozan_ve_Turkiye’nin_Gelecegi_24.07.09

Hedefteki_Lozan_Sinan_Meydan_24.7.18

LOZAN BU ÜLKENİN TAPUSUDUR

Faruk_LOGOGLU_Lozan_Baris_Konferansi_ve_Antlasmasi’nin_95._yidonumu

Özellikle genç kuşakların bu önemli belgeselleri özenle okuması ve gerçekleri öğrenerek kendilerini gelecekte ülke yönetimine – savunmasına hazırlamaları dileğimnizdir.

Sevgi ve saygı ile. 27 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Kıbrıs Barış Harekatının yıldönümünde düşünceler

Kıbrıs Barış Harekatının yıldönümünde düşünceler

Onur Öymen
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
Dün Kıbrıs Barış Harekatının 44. Yıldönümünü yurdumuzda ve Kuzey Kıbrıs’ta coşkuyla kutladık. Bu vesileyle düşüncelerimi soran bazı televizyonlara ve gazetelere özetle şunları söyledim:
Türkiye’nin 1960 tarihli Londra ve Zürih Antlaşmalarından kaynaklanan haklarını kullanarak Kıbrıs’a yaptığı müdahale Kıbrıslı soydaşlarımızın can güvenliğini sağlayarak onları özgürlük içinde yaşama olanağına kavuşturmuştur. Bu müdahale aynı zamanda Kuzey Kıbrıs’ı, özellikle Arap Baharıdenilen eylemlerden sonra ateş topuna dönen Orta Doğu’nun insanların barış ve demokrasi içinde ve insan haklarına saygılı bir ortamda yaşadıkları tek bölgesi haline getirmiştir.
Kıbrıs ihtilafının başından beri hemen hemen daima Rumların yanında yer alan uluslararası toplumun, siyasi şahsiyetlerin ve dünya basınının Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin bu demokratik özelliğini ön plana çıkartan bir ifadesini gördüğümüzü hatırlamıyorum.

Kıbrıs’lı Rumlar, Yunanistan’ın ve büyük devletlerin desteğinden ve Türk tarafı üzerinde uyguladığı baskılardan yararlanarak daima bir salam politikası izlemişler, her görüşme sürecinde elde ettikleri avantajları ceplerine koyarak bir dahaki seferde yeni ödünler istemişlerdir.

Geçen yaz yapılan Crans Montana görüşmelerinde de böyle olmuş, Rumlar, Türkiye’nin garantörlük haklarından vazgeçmesi ve Adadaki bütün askerlerini çekmesi yolundaki istemleri yerine getirilmediği için görüşmelerin sonuçsuz kalmasına yol açmışlardır.

İşin düşündürücü yanı, BM Genel Sekreteri Guterrez’in de, Antlaşmaları göz ardı ederek ve görevinin gerektirdiği tarafsızlığı bir yana bırakarak Türkiye’nin garantörlük hakkının savunulamayacağı yolundaki bir görüşü raporu”na yazmış olmasıdır. Bu son gelişme, 6 yıl İngiltere Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Jack Straw’u bile çileden çıkartmıştır.

Straw, 1 Ekim 2017’de Independent gazetesinde yayınlanan “Ancak Adanın Bölünmesi Türklerle Rumlar Arasındaki İhtilafın Sona Ermesini Sağlayabilir” başlıklı makalesinde özetle şunları ifade etmiştir:

“Avrupa Birliği 1 Mart 2004’de stratejik açıdan şimdiye dek aldığı kararların en kötülerinden birini kabul ederek, Türklerle Rumlar arasında anlaşma olsa da olmasa da 1 Mart 2004’de Kıbrıs’ın AB’ye üye yapılmasını kararlaştırdı.

“Bu yazın başında Kıbrıslı Türklerle Rumlar arasında bir anlaşmaya varılması amacıyla 11 incisi yapılan uluslararası girişim, daha öncekilerde olduğu gibi, Kıbrıslı Rumlar tarafından engellendi. Türklerle Rumlar arasındaki iki bölgeli, iki toplumlu bir hükümetin kurulması sağlanarak Kıbrıs’ın birleştirilebileceğini amaçlayan müzakere maskaralığına artık son vermenin zamanıdır.

  • Çözüm Adanın bölünmesi ve Kuzey’deki Kıbrıs Türk devletinin uluslararası alanda tanınmasıdır. ” (Yazının tümüne internet üzerinden ulaşmak mümkündür.)

Ne yazık ki, ne iktidar ne de muhalefet Türkiye’nin uzun zamandan beri dile gertirdiği görüşlere hak veren Straw’un bu makalesini yeterince değerlendirebildi.

Uluslararası toplum Türklere haksızlık yapmayı sürdürmekte, ekonomik, ticari, ulaşım, hatta spor alanında uygulamaya devam ettiği baskılarla Türk tarafını dize getirip Rumların beklentisi doğrultusunda bir çözüme ulaşmaya çalışmaktadır. Böyle bir ortamda Straw’un makalesi özel bir önem taşımaktadır.

Bu arada Kıbrıs Türk liderliğinin Türkiye’nin garantörlük hakkından vaz geçilebileceği anlamına gelen sözleri tezlerimizi savunmamızı güçleştirmekte ve Rum tarafını umutlandırmaktadır.

Kıbrıslı Türklerin büyük kahramanı ve lideri Denktaş, Osmanlı imparatorluğunun savaş alanında Yunanistan’ı mağlup ettikten sonra Girit’i feda ettiğini hatırlatarak “Kıbrıs Girit olmasın” görüşünü her vesileyle dile getirirdi.

Önümüzdeki dönemde yeniden gündeme getirilmesi beklenen haksız istemlere karşı direnme gücümüzü göstererek milli davamız olan Kıbrıs’a sahip çıkmalıyız.

Kıbrıs Türklerini özgürlüğe, bağımsızlığa ve demokrasiye kavuşturan Başbakan Bülent Ecevit’in ve Kıbrıslı Türklerin lideri Denktaş’ın ve arkadaşlarının eserini yaşatmak öncelikli ödevimiz olmalıdır.

Saygılar, sevgiler. 21.07.2018
==========================================
Dostlar,

Sayın Öymen’in uzmanlık alanlarından biri Kıbrıs’tır. 1974’teki barış harekatımız sırasında da Lefkoşe Büyükelçiliğimizde görevli idi.

Batı emperyalizminin zamana oynayan salamlama (salam kesme) politikasını iyi değerlendirmek gerekir.

Yıllar geçtikçe tarihsel acı gerçekler, Rumların Türklere soykırım uygulamaları.. uutulmaya yüz tutar.. Yeni kuşaklar o tarihleri yaşamamışlardır, özdeşim (empati) kurmada giderek zorlanırlar. Bir yandan KKTC’yi tanımama, her tür ambargo ile halkı yıldırmak, bir yandan Türkiye’yi pek çok bakımdan kuşatarak sindirmeye çalışmak..

Örn. KKTC Cumhurbaşkanı bay Mustafa Akıncı‘nın akıl almaz ödünler önermesi… Sanki Rum tarafı sözcüsü neredeyse! Doğrusu ürküyor ve anlayamıyoruz. Akıncı nereye kürek çekiyor?!

Çözüm gerçekçi, eski İngiliz dışişleri bakanı Jack Straw’ın da görüp yazdıklarıdır..

  • 2 bölgeli,
  • 2 toplumlu,
  • 2 bağımsız ve egemen – eşit devletli bir model dışında kalıcı çözüm biz de göremiyoruz..

    Bu arada Kıbrıs adası çevresinde, uluslararası deniz hukuku terimiyle “münhasır ekonomik bölgede” (Exclusive Economic Zone) son derece ciddi deniz altı fosil enerji kaynaklarının varlığıdır. Kömür, doğalgaz… Bunlar Türkiye ve haliyle KKTC’nin çehresini – geleceğini dönüştürebilir boyutta, yüz milyar Doları aşan tutarda doğal kaynaklardır. Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılığının ne denli yüksek olduğu dikkate alınırsa, sorunun Anadolu’nun güvenliğine ek olarak stratejik derinlik taşıdığı kolayca anlaşılabilir.

Ada’nın İskenderun körfezine uzanan kuzey – batı burnu olan Dip Karpaz bu 2 boyutta ayrıca önem sahibidir. Bu bölüm toprak iadesi kapsamında Rumlara bırakılırsa, hem münhasır ekonomik bölge bakımından olağanüstü zengin yeraltı kaynakları kaptırılmış olur hem de ülkemizin Adana – Mersin – İskenderun – Antalya kıyıları başta olmak üzere savunma zayıflığı doğabilecektir. Lozan görüşmelerinde Türkiye’nin Irak – Suriye sınırı çizilirken, İngiliz Başdelegesi Lord G.N. Curzon’un arkasında çok sayıda petrol mühendisi vardı ve sınır bilindiği gibi çekildi.. Dikenli tellerin hemen güneyinde zengin Irak (Musul – Kerkük) petrolleri, kuzey tarafında ise çorak Türkiye toprakları…

Benzer hatayı Kıbrıs’ta – Dip Karpaz’da asla yinelememeliyiz. Telafisi yok!

Sayın E. Tuğa. Türker Ertürk amiralimizin yukarıdaki uyarısı çok yerindedir.

AKP = Erdoğan‘ın mutlak yetkili duruma geldiği şu aşamada Kıbrıs’ta ulusal çıkarlarımıza aykırı bir yanlış yapmayacağını, kandırılmayacağını ummak istiyor, diliyoruz.

İngilizler Lozan’da Musul sorununu askıya almış, ardından 1925’te Şeyh Sait isyanını örgütleyerek Türkiye’nin Musul petrollerinden pay almasını engellemiştir. Benzer diplomasi oyunlarına Türkiye artık gelmemelidir, gelmeyecektir.

Sevgi ve saygı ile. 22 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

EĞİTİM-İŞ : LOZAN ANTLAŞMASI TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN TAPU SENEDİDİR, TARTIŞILAMAZ!

logo

LOZAN ANTLAŞMASI TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN TAPU SENEDİDİR, TARTIŞILAMAZ!

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, sarayda muhtarlarla yaptığı toplantıda, “1920’de bize Sevr’i gösterdiler. 1923’te Lozan’a razı ettiler” demiş, Atatatürk ve İnönü‘yü hedef alarak “Birileri bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştı” sözlerini sarfetmiştir.

Daha birkaç ay önce Lozan Antlaşmasının Yıldönümü’nde, “Aziz milletimizin inanç, cesaret ve fedakârlıkla elde ettiği zafer, Lozan Antlaşması ile diplomasi ve uluslararası hukuk alanına taşınarak tescil edilmiştir.” diyen Erdoğan, Cumhuriyet’in kazanımlarına saldırmaya kaldığı yerden devam etmektedir.

Lozan Barış Antlaşması, Atatürk‘ün tanımıyla

  • “Türk ulusu aleyhine, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın çöküşünü bildirir bir belgedir.”

Lozan Barış Antlaşması, geçmişte emperyalist devletlerin Ortadoğu ve Asya’ya ilişkin planlarını nasıl bozmuşsa, günümüzde de bağımsız ve laik bir Türkiye Cumhuriyeti, varlığıyla bölgeye yönelik emperyalist planlara engel oluşturmaktadır. Bu nedenle, Sevr’i hortlatmak isteyenler, Lozan’ın kazanımlarını yok etmek istemektedir.

Bugün özellikle AKP iktidarı döneminde, 93 yıl önce elde edilen Lozan Antlaşması’nın kazanımlarına sahip çıkılmamakta, Lozan müzakereleri sırasında yapılan baskı ve dayatmalarının benzerlerine direnç gösterilmemektedir.

Lord Curzon’un Lozan görüşmeleri sırasında İsmet İnönü’ye savurduğu “İleride dara düşüp bize yardım için geldiğinizde, burada reddettiğiniz her şeyi, cebimden çıkartıp önünüze koyacağım.” şeklindeki tehdit, bugün hala geçerliğini korumaktadır.

Ülkemizde sosyal, siyasal ve ekonomik alanlarındaki karşı devrim politikalarını uygulayan AKP’ye ve emperyalist güçlere Lozan Barış Antlaşması’nın ilkelerine, değerlerine sahip çıkarak karşı koymalıyız. Unutulmamalıdır ki; çok zor koşullar ve olanaksızlıklar içindeyken kazandığımız özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi, bugün ülkemiz üzerinde oynanan oyunların bize boyun eğdiremeyeceğinin en önemli kanıtıdır.

Lozan Barış Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğini, ülke sınırlarımızı, ulusal bütünlüğümüzü savunmadaki en güçlü tarihsel dayanağımız ve mirasımız olmaya devam edecektir.

Eğitim-İş olarak başta Ulu Önder Atatürk olmak üzere, Lozan görüşmelerini yürüten büyük devlet adamı İsmet İnönü ile emeği geçen bütün çalışma arkadaşlarını saygıyla anıyoruz.

EĞİTİM-İŞ MERKEZ YÖNETİM KURULU

===============================================

Dostlar,

10 Ağustos 1920’de Osmanlı’nın son padişahı sefil Vahdettin‘in sadrazamı Tevfik Paşa’nın Fransa – Sevr kentinde imza koyduğu harita aşağıdaki gibi.. Büyük ATATÜRK ulusumuzun önüne geçip “YA İSTİKLAL YA ÖLÜM!” sloganı ile insanlık tarihinde örneği – benzeri olmayan bir büyük ulusal kurtuluş savaşı ve utkuyu kazanmasa idi, günümüzdeki misak-ı milli sınırlarına bile eişemeyecek, kırmuzu renkli topraklarda küçük bir yarı sömürge devletçik olacaktık. Belki de Türk ulusu tarih sagnesinden silinmiş olacaktı.. Erdoğan yalnızca Cumhurbaşkanlığı makamını değil, dilini – dinini -müslümanlığını da Lozan’a ve bu eşsiz Andlaşmanın kahramanlarına, Atatürk – İnönü‘ye borçlu..

sevr_haritasi

Bunca vefasızlık – değerbilmezlik, tarihsel gerçekleri yadsımak, az eğitimli milyonlarca yurttaşı yanıltmak yakışıyor mu Türkiye’ye ve böyle davrananlara?

Mustafa Kemal Paşa‘nın Sevr Andlaşması hakkında SÖYLEV’inde dile getirdiği çarpıcı gerçekler herkesi kendine getirmelidir :

Yüzyıllardır hazırlanan suikast planı!

  • “Lozan Barış Antlaşması Türk Ulusu’nun yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sèvres Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış, ‘büyük bir suikastın inhidâmını (yıkılışını) ifade eder’ bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir ‘siyasal zafer’ yapıtıdır. 

Hiç unutmayalım                             :

  • Büyük Millet Meclisi 19 Ağustos 1920 tarihli toplantısında, Sevr Antlaşması’nı imzalayan ve bunu onaylayan Şüra-yı Saltanat’ta bulunanların vatan hiyanetiyle itham olunarak
    vatansız sayılmaları kararını aldı. Aynı zamanda Büyük Millet Meclisi Hükümeti bu Antlaşma ile kendini hiçbir biçimde bağlı görmediğini de ilan etmişti.Yeni Sevr planları, BOP’un uzantısı olarak uygulamaya konulmuştur.
    Erdoğan’ın BOP eşbaşkanlığı görevi gereği midir Lozan Andlaşması hakkındaki
    son sözleri??

– “… Aziz milletimizin inanç, cesaret ve fedakârlıkla elde ettiği zafer, Lozan Antlaşması ile diplomasi ve uluslararası hukuk alanına taşınarak tescil edilmiştir….. Bu düşüncelerle,
Lozan Barış Antlaşması’nın 93. yıldönümünde, Cumhuriyetimizin banisi Gazi Mustafa Kemal başta olmak üzere, anlaşmanın mimarı olan tüm devlet adamlarımızı rahmetle anıyorum.””

Yukarıdaki sözler Erdoğan 24 Temmuz 2016 günü, Lozan Andlamasının 93. yılında yaptığı basın açıklamasında yer alıyor. (http://www.tccb.gov.tr/basin-aciklamalari/365/49743/lozan-baris-antlasmasinin-93-yil-donumu.html, 24.07.2016)

Bu durum karşısında Erdoğan’ın belleğinde – sağlığında ciddi bir sorun olabileceğini
akla getirmemek olanaklı mı??

Midemiz bulanıyor, acıdan kıvranıyoruz..

Ancak, topraklarımızı ve Türk Devrimi’nin bize kazandırdıklarını tartışmaya açamayız. 
Hiçbir iktidar bunu yapmağa yetkili değildir. 

Sevgi ve saygı ile.
30 Eylül 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
EĞİTİM-İŞ Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Hüsnü Merdanoğlu : DERSİM’den DERS ALMAK…

 

Dostlar,

Aşağıda yazdıklarımızı 24 Kasım 2014 günü yineleyerek bu dosyayı güncelliyoruz..

Başta hükümet ve Başbakan Davutoğlu olmak üzere herkesi sorumlu davranmaya
ve siyasal sömürü (istismar) kaynağı olarak kullanmamaya;
böylesi davranıştan “utanmaya” çağırıyoruz.

“Dersim modern bir Kerbeladır..” sözü, Başbakan Davutoğlu adına büyük bir ayrıştırma, provokasyon olarak kaydedilmiştir.

Davutoğlu bu ağır hatasından ne zaman utanır bilemeyiz ama
toplumsal barışı kundakladığını dileriz hızla fark etsin ve rotasını düzeltsin.

Haydi RTE‘yi mazur görelim.. (Görülmez ya!?)

Başbakan Davutoğlu Boğaziçi gibi seçkin bir üniversitede siyasal bilimler –
uluslararası ilişkiler (ve Ekonomi) okumuş, bu alanda Profesör olmuş bir kişi.. Kendisinden kamil bilim insanı davranışı beklemek hakkımızdır;
kendisinin de bu yönde davranmak boynunun borcudur.

Neydi Alevi – Bektaşi inancının özü : Eline (İline) – Beline – Diline sahip ol!

Her kim ki bu ilkeye uyar; önce kendini kurtarır..

Sevgi ve saygı ile.
24 Kasım 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==============================================

DERSİM’den DERS ALMAK…

PORTRESI_husnu_merdanoglu
Hüsnü Merdanoğlu

 

 

Dostlar,

Kardeşimiz araştırmacı – yazar Sn. Hüsnü Merdanoğlu‘nun önemli bir kitabını,
2014’ün kritik topludurumuna (konjektürüne) paldır küldür sürüklenirken
paylaşmak istiyoruz :

  • DERSİM’den DERS ALMAK…

İlgi ve bilginize sunarız…

Dersim'den_Ders_Almak_Husnu_Merdanoglu_kitabi
Bu çalışma;
Dersim konusu Alevilik sorunu mudur?

Yoksa Alevilikle doğrudan ilintili olmayan etnik bir konu mudur?

Dersim harekâtı, bir ayaklanma sonucu mudur?

Dersim olaylarının günümüz ayrılıkçı girişimleri ile benzerlikleri nelerdir?

Dersim harekâtında Atatürk’ün etkinliği nedir?

gibi soruların, yansız bir yaklaşımla ve belgelere dayanılarak yanıtlanması,
konunun özenle incelenip, geçmişte yaşanılanlardan günümüz ve gelecek için
kimi derslerin çıkarılıp deneyimlerin kazanılmasına yardım amacıyla yapılmıştır.

Osmanlı yönetimi Mondros Mütarekesi‘ni kabul etmekle, hem Osmanlı’nın sonunu getirmiş hem de Sevr Antlaşması dayatması ile karşı karşıya kalarak,
emperyalist güçler tarafından Anadolu’nun bölüşülmesine zemin hazırlamıştır.
Bu bağlamda, Anadolu’nun paylaşılması yanında Ermenistan ve
Kürt devletlerinin kurulmasını da kurgulayan egemen güçler
,
etnik ayrımcılığı kışkırtmışlardır.

İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe’un 9 Temmuz 1919 ve 21 Temmuz 1919’da hazırlayıp Londra’ya gönderdiği rapordan:

  • “Binbaşı Noel, Abdülkadir ve Bedirhanoğulları ile görüştü. Abdülkadir satın alındığı takdirde güçlük çıkaramaz. Binbaşı Noel, Kürt şefleriyle görüşbirliğine varırsa, bundan büyük yararlar sağlayacağını söylüyor. (…) Kürtler henüz
    Mustafa Kemal‘e karşı ayaklanmadı. Noel bunu başarabileceğinden emin.”

İngiliz Yüksek Komiserliğinin görevlisi Hohnel’in Sir Tilly’e gönderdiği
21 Temmuz 1919 tarihli rapordan:

  • “Türkleri zayıflatmak maksadıyla, Kürtleri Türklerden dikkatli ve temkinli bir şekilde kopartmanın iyi bir fikir olduğu…”

İngilizlerin İstanbul’daki Yüksek Komiser Yardımcısı Amiral Webb’in,
Dışişleri Bakanı Lord Curzon‘a 19 Ağustos 1919 günü gönderdiği rapordan:

  • “Amerika, Trabzon ve Erzurum’u içine alan Ermenistan’ı himaye edecek;
    geri kalan dört il ise Kürt devleti olarak İngilizlerin himayesine bırakılıyor.”

İngiliz ajanı Kindston’un 28 Kasım 1919 tarihli raporundan:

  • “Kürtlere ne kadar inanmasak da onları kullanmamız
    çıkarımız gereğidir.”

*****

Eşe – dosta ve de “ilgilisine” armağanlık..

İbretlik..

Bir kez daha teşekkürler Sn. H. Merdanoğlu ve 2014’te yeni ürünler dileğiyle..

Sevgi ve saygı ile.
30 Aralık 2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net