Etiket arşivi: İtilaf Devletleri

İZMİR’DE ATILAN İLK KURŞUN

GÜNGÖR BERK

Atatürkçü Düşünce Derneği Danışma Kurulu üyesi
ADD Fethiye Şb. Eski Bşk.
https://www.add.org.tr/makaleler/

İZMİR’DE ATILAN İLK KURŞUN

Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nda yenilince, 30 Ekim 1918 de, savaşın galibi İtilaf Devletleri’yle Mondros Mütarekesi’ni imzaladı. Bu savaş (AS: silah) bırakışması Osmanlı Devleti topraklarının İngiltere, Fransa, İtalya’dan oluşan İtilaf Devletleri arasında paylaşılması için ortam hazırlıyordu. Amerika Birleşik Devletleri de itilaf devletleri yanında yer alarak paylaşıma katıldı. 8 Ocak 1919 da Başkan Wilson bir bildirge yayımlayarak paylaşımın ilkelerini belirledi. Sonrasında ise İngiltere, Fransa, İtalya Mondros Mütarekesi’ne dayanarak Anadolu’yu işgal kararı aldılar. Ama bu devletlerin orduları savaşta yorgun düşmüştü. Bu yüzden Yunanistan’a da işgalden pay verildi. Yunan ordusunun, donanma desteğinde ve bir tümen kuvvetle, İzmir’e çıkması uygun görüldü. İzmir’in işgal edileceğini duyan İzmirliler bir gün önce, 14 Mayıs 1915 Perşembe günü, İzmir Sultanisi’nde toplanıp tepki gösterdiler. Redd-i İlhak Cemiyeti adına Mustafa Necati, Moralızade Halit ve Ragıp Nurettin Beyler öncülüğünde bir bildiri hazırlandı. Bu bildiri Türk mahallelerinde dağıtıldı. Redd-i İlhak Heyet-i Milliyesi imzalı bildiride:

  • “ Ey Bedbaht Türk! Wilson prensipleri unvan-ı insaniyet karanesi altında senin hakkın gasp ve namusun zedeleniyor. Buralarda Rum’un çok olduğu ve Türk’lerin Yunan ilhakını memnuniyetle kabul edeceği söylendi ve bunun neticesi olarak güzel memleketin Yunan’a verildi. Şimdi sana soruyoruz: Rum senden daha mı çoktur? Yunan hakimiyetini kabule taraftar mısın? Artık kendini göster! Tekmil kardeşlerin Maşatlık’tadır. Oraya yüz binlerle toplan ve kahir ekseriyetini orada bütün dünyaya göster. İlan ve ispat et! Burada zengin, fakir, alim, cahil yok. Fakat Yunan hakimiyetini istemeyen bir kitle-i kahire vardır. Bu sana düşen en büyük vazifedir. Geri kalma! Hüsran ve düşkünlük fayda vermez! Binlerle, yüz binlerle Maşatlık’a koş ve Heyet-i Milliye’nin emirlerine itaat et!” deniyordu.

Osmanlı Hükümeti cephesinde ise şaşkınlık ve kararsızlık vardı. İzmir valisi, Harbiye Nazırı bile İzmir’in Yunanlılarca işgal edilmesinin gerçek dışı bir söylenti olduğu konusunda halkı ikna etmeye çalışıyorlardı. İstanbul Hükümeti böyle bir durumda mukavemet gösterilmemesi için İzmir’deki 17. Kolordu Komutanı Ali Nadir paşa’yı uyarmıştı. 15 Mayıs 1919 sabahı Amerikan, İngiliz, Fransız ve Yunan gemileri İzmir Körfezine girdi. Yunan Alayı, sonradan karargah olarak kullanılacak, Kordon Avcılar Kulübü önünden karaya çıktı. İzmir Rum Metropolidi ve Rum halkı tarafından coşkuyla karşılandı. Rumlar çevredeki evlerine, dükkanlarına Yunan bayrakları asmıştı. Yunan Alayı Pasaport ve Gümrük önünden Konak Saat Kulesine doğru ilerlemeye başladı. Yunan Alayıyla birlikte Rum halkı da ‘Zito Venizelos!’ bağırışlarıyla yürüyordu. Yunan Alayı Konak Meydanına ulaştığında kalabalık arasından atılan ilk kurşun Alay sancaktarını yere serdi. Yunan işgaline karşı bu ilk kurşun Hukuk- u Beşer Gazetesi yazarı Hasan Tahsin’in tabancasından çıkmıştı. Sonrasında ortalık karıştı ve Kolordu binası, Vilayet Konağı, Kemer altı girişindeki binalar ateş yağmuru altında kaldı. Silahları alınmış Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa beyaz bayrak çekip teslim oldu, askeriyle birlikte hakaret ve şiddet görerek esir alındı, İzmir ve çevre garnizonları Yunan Ordusunun eline geçti.

  • Şehrin yağmalanmasına girişildi ve Türk’lere karşı katliam başlatıldı. İşgalin ilk gününde öldürülen Türk’lerin sayısı iki bini bulacaktı.

İzmir’in Yunanlılarca (AS: Yunanlarca) işgali tüm yurtta tepkiyle karşılandı. Hasan Tahsin’in işgale ilk direnişi ulusal heyecanı körükledi. Yurdun birçok yerinde işgale karşı mitingler düzenlendi. Binlerce tepki telgrafları çekildi. Anadolu’nun emperyalist devletlerce paylaşılmasına karşı çıkan ve bölgesel savunmalar için örgütlenen Müdafaa-ı Hukuk, Redd-i İlhak, Redd-i İşgal Cemiyetleri pıtrak gibi çoğaldı. Emperyalizme karşı verilecek ve kazanılacak Bağımsızlık Savaşımızın ilk kurşunu 15 Mayıs 1919’ da İzmir’de atılmıştı. (AS: Hasasn Tahsin)

16 Mayıs 1919’ da Mustafa Kemal, bağımsızlık mücadelesini başlatmak üzere, yirmi üç subayıyla Bandırma Vapuruna binecekti. Mustafa Kemal Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşaya gönderdiği telgrafta gidilecek yolu gösterecekti:

  • “Merkezi Hükümetin adeta esir bir vaziyette olması, payitahtın kuvvetli bir askeri işgal altında bulunması hasebiyle milletin mukadderatının yine millet iradesiyle hallini zorunlu kıldığı görülmektedir. Tekmil milleti bir nokta etrafında birleştirmek ve bunu dünyaya Müdafaa-ı Hukuku Milliye cemiyetleri vasıtası ile göstermek karar ve azmindeyim. Esasen milli vicdandan doğan bu kudrete karşı koyacak hiçbir kuvvet tasavvur etmiyorum…
  • En çok önem verdiğim taraf, memleketin geleceğinin ve hayat hakkımızın ancak milli birlikle kurtulacağını halka anlatmak ve bunun için her türlü siyasi ve şahsi ihtirastan arınmış ve yalnız milleti hür ve bağımsız yaşatmaya yönelik teşkilatın, yani Müdafaa-ı Hukuku Milliye ve Reddi İlhak Cemiyetlerinin her nahiyeye varıncaya kadar yaygınlaştırılmasının esaslarını hazırlamak oldu…”

Bundan sonraki süreç, Mustafa Kemal önderliğinde yerel savunma cemiyetlerinin Kuvay –ı Milliye cephesinde birleştirileceği, yapılacak ölüm kalım savaşında emperyalizmin yenileceği ve Anadolu’dan “geldikleri gibi gidecekleri” Bağımsızlık Savaşımız olacaktır. Yaşadığımız günlere gelince…

Yıllardır içerde bölücü terör örgütüyle devam eden mücadele ve dışarıda komşularımızla sürdürülen kavga bizi “Yurtta barış dünyada barış” ilkesinden uzaklaştırıyor ve yarınlar için kaygılandırıyor. Oysa güzel ülkemizde mutlu olmanın yolu belli, kararı da bize bağlı. Bir Cumhuriyet aydınımız İlhan Selçuk’un dediği gibi:

  • “Bir ulusu ayakta tutan en önemli unsur bilinçtir. Ulusal bilinçle barış bilincini bir arada yaşatmayı bilen Atatürkçülüğü benimseyebildiği oranda Türkiye mutlu olacaktır.”

ÇANAKKALE 

Suay Karaman

107. yılını kutladığımız Çanakkale Savaşları, Birinci Dünya Savaşı içinde, tarihin en kanlı bölümü olarak anılmaktadır. Çanakkale Savaşları, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi açısından çok önemli bir yere sahiptir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile bağımsızlık ve egemenlik mücadelesinin temelleri, Çanakkale’de atılmıştır.

18 Mart 1915, Çanakkale deniz zaferinin kazanıldığı gündür; İngiliz ve Fransızların Çanakkale’ye yaptıkları deniz saldırısı başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu yenilginin ardından karadan taarruz (saldırı) başlatmak amacıyla, 22 Nisan 1915 tarihinde Gelibolu’ya çıkarma yapan İtilaf Devletleri’nin, Arıburnu’na asker çıkarmaları üzerine, Mustafa Kemal, tümeniyle düşmanı önleyerek durdurmuş ve 25 Nisan 1915’te Arıburnu Zaferi kazanılmıştır. İngiliz ve Fransızların Seddülbahir, Arıburnu ve Kumkale’ye asker çıkarmalarıyla, dokuz ay sürecek Çanakkale kara savaşları başlamıştır.

8 Ağustos 1915 tarihinde Mustafa Kemal, Anafartalar Grubu Komutanlığına getirilmiş ve arka arkaya Birinci Anafartalar Zaferi, Conkbayırı Zaferi, İkinci Anafartalar Zaferi kazanılmıştır. 8 Ocak 1916 tarihinde Fransız ve İngiliz birlikleri Gelibolu’dan çekilmişlerdir. İngiltere ve Fransa ile Osmanlı ve Alman orduları arasında geçen ve iki taraftan toplam 500.000’den çok insanın yitirilmesine neden olan Çanakkale Savaşlarında İtilaf Devletleri Çanakkale Boğazı’nı geçememiş ve bütün dünyaya, özellikle emperyalist devletlere Çanakkale’nin geçilmez olduğu öğretilmiştir. ‘Çanakkale Geçilmez’ destanı, Ulusal Kurtuluş Savaşımızdaki iradenin eseri ve esin kaynağıdır. Uluslaşma sürecinin temel harcı ve bağımsızlık tutkusunun yapı taşıdır. Çanakkale Destanı, ülkemizin emperyalizm karşısındaki dik duruşudur. Bu dik duruşu sağlayan Mustafa Kemal başta olmak üzere orada canları pahasına savaşanları saygıyla anıyoruz.

Çanakkale Boğazı’nın iki yakasını kara yoluyla birleştirmek için 18 Mart 2017 tarihinde yapımına başlanan 1915 Çanakkale Köprüsü, 18 Mart 2022’de yapılan törenle açıldı. Böylece Asya ve Avrupa kıtası, İstanbul’dan sonra Çanakkale’den de birleştirilmiş oldu.

Dünyanın en uzun orta açıklıklı köprüsü olan 1915 Çanakkale Köprüsü’nün iki ayak aralığı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yılına atıfta (göndermede) bulunularak 2023 metre olarak tasarlandı. Köprünün kule bağlantıları ve ögeleri, Türk Bayrağı’nın renklerine, kırmızı ve beyaza boyandı. Her iki yakadaki kulelerin üst kısmı ise Seyit Onbaşı’nın Çanakkale Savaşı’nda namluya sürdüğü top mermisini temsil edecek şekilde yapıldı. Yerli ve milli olmak uğruna köprünün bu şekilde yapıldığı anlaşılmaktadır.

Büyük ekonomik sıkıntı içinde bulunan ülkemizde, böyle bir köprü yapılmasına gerek var mıydı diye sormalıyız? Bu köprüyü yapan ve 16 yıl boyunca işletecek firmaya günlük 45 bin, yıllık 16,5 milyon araç garantisi verilmesi çok yanlıştır. Çünkü önceki yıllar göz önüne alındığında bu köprüyü yıllık yaklaşık 5 milyon aracın kullanması beklenmektedir. Aradaki fark devlet hazinesinden işletmeci firmaya ödenecektir. Devlet yine büyük miktarlarda ödemelerde bulunacaktır. Üstelik bu yöntemle yapılan tüm otoyol, köprü, havalimanı, hastane gibi yapılardaki büyük zararlar bilinerek, aynı yanlışların tekrarlanması ancak ihanetle açıklanabilir. 1915 Çanakkale Köprüsü’nden geçişi garanti edilen günlük 45 bin araç için köprüden dakikada 31 aracın geçmesi gerekiyor. Basit bir aritmetik hesapla ortaya çıkan bu veri karşısında iş bilmezlik değil, devleti soymak mantığı yatmakta ve ardından ihanet gelmektedir.

Açılışı yapan AKP genel başkanı köprüden geçiş ücretinin 200 TL olduğunu bildirdi. Açılışa getirilen halk ise bu ücretin pahalı olduğunu söyledi. Buna kızan AKP genel başkanı; “insanlar hem hizmet istiyor, hem de bedava olsun diyor, böyle bir şey olmaz” diyerek tepki göstermiş, sonrasında da “biz buraları devletin kesesinden bir kuruş çıkmadan yapıyoruz” diyerek gerçekleri saptırmaya devam etmiştir. Bu köprü yapılırken “cebimizden 5 kuruş çıkmadı” diye övünenler, bunların hesabını vermek zorundadırlar.

9 Şubat 2022 tarihinde Ulaştırma ve Altyapı Bakanı şöyle demişti: “1915 Çanakkale Köprüsü hem bölgesinin, hem de Türkiye’nin kalkınmasına ciddi faydalar sağlayacak.” Köprüye verilen geçiş garantisine göre, geçmeyen yaklaşık 11 milyon araç için devletin vereceği ücret ile nasıl kalkınacağımızı bilen var mıdır? Bu soygun düzeni değişmediği sürece, ülkemizin değil kalkınması, yerinde sayması bile mucizedir. (Azim ve Karar, 21 Mart 2022)

Yerim destanınızı!

Yeliz KORAY

1.Dünya Savaşı
4 yıl sürdü
Tekrar ediyorum 4 yıl
Yani 16 mevsim,
208 hafta,
bin 460 gün…
Kafkas, Kanal, Filistin-Suriye, Çanakkale, Hicaz-Yemen,
Makedonya, Galiçya, Romanya Cepheleri açıldı.
İtilaf Devletlerinin 42 milyon askerine karşı 2 milyon 850 bin kadardık.
Kafkas Cephesi’nde Sarıkamış’ı Rus ordusundan almak için savaştık.
90 bin asker DONARAK ÖLDÜ.
Dok-san-bin asker…
Lojistik destek gelememişti çünkü.
Zaten açlardı, üşüyerek, uykuya dalarak öldüler.
Kimi anasını, kimi sevdiğini hayal ederek uykuya daldı.
Bir daha uyanmadılar…
Çanakkale Cephesi…
Zafer kazanıldı ama bedeli 500 bin insanın ölümü oldu.
253 bini asker, gerisi sivildi.
Tarihçiler, hastalıktan ölenlerin bu sayının iki katı olduğunu söyler.
Bir de o dönem üç lisenin mezun veremediğini.
Galatasaray, Konya ve İzmir Liseleri…
Çünkü elleri silah tutuyordu, çocuklardı, dönmeyi düşünmemişlerdi…

Dönemediler, tarihe “meçhul çocuk asker” olarak geçtiler.
Çoğunun ismi de mezarı da yok, Çanakkale’de yatıyorlar!
Kurtuluş Savaşı..

Doğu Cephesi’nde Ermenilerle
Güney Cephesi’nde Fransızlarla savaştık.
Doğu Anadolu tamamen (AS: tümüyle) kurtarıldı, TBMM resmen tanındı.
Maraş, Urfa, Adana ve Sakarya’da zafer kazandık.
Fransızları yurttan TEMİZLEDİK.

Şehirlerimize; Gazi, Kahraman, Şanlı isimleri (AS: sıfatları) verdik.
Batı Cephesi daha kanlıydı.
1. ve 2. İnönü, Kütahya-Eskişehir, Sakarya Savaşı yaşandı.
Sakarya Savaşı, tarihe en çok subayın şehit olduğu savaş olarak girdi.
İtalyanlar Muğla ve Antalya’dan çekildi.
Mustafa Kemal Atatürk, Büyük Taarruzu BAŞLATTI!.
Dumlupınar Meydan Muharebesi’nden sonra
“İlk hedefiniz Akdeniz, ileri!” dedi.
Yunan ordusu İzmir’e kadar kovalandı, İzmir düşman işgalinden KURTARILDI!
Batı Anadolu düşmandan tamamen (AS: tümden) TEMİZLENDİ.
Konferanslar, Kongreler, Ateşkesler, Anlaşmalar…
Kurtuluş Savaşı da 4 yıl sürdü.
16 mevsim,
208 hafta,
bin 460 gün…
Binlerce şehit verdik.
O binlercenin yine iki katından fazlası bulaşıcı hastalıktan öldü.
YILLARDIR PKK’YA VERİLEN ŞEHİTLERİ SAYMIYORUM BİLE…

Ve 15 Temmuz…
1 gün bile sürmedi.
Tekrar ediyorum 24 saat bile değildi; 15 saat sürdü!
Limana yanaşan düşman gemilerinden değil,
sağ olsun Erdoğan’ın ‘eniştesi’nden öğrendik.
Ama hazırlıksız değildik.
Lojistik destek tamdı mesela.
Nedense 4 farklı noktada bekletilen uçaklar-helikopterler,
3G bağlantıları, televizyonlar, radyolar…
Düşman bu kez ne İngiliz, ne Fransız, ne de Almandı…
Bir zamanlar yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen,
istedikleri her şey verilen “muhterem hoca efendileri”ydi.
Amaç devleti ele geçirmekti ama nedense birkaç tankla darbe yapmaya çıkmışlardı.

Her şeyden habersiz masum erlerle, polisi ve vatandaşı karşı karşıya getirdiler.
Kardeşi kardeşe kırdırdılar!
Kurtuluş yine bizimkilerden; FETÖ’nun kumpas kurduğu Kemalist askerlerden geldi.
Ve milletin direnişiyle birlikte darbe püskürtüldü.
Sonuç 248 şehit, yüzlerce yaralı…
*
Kısaca…
Evladını beşikte bırakan Nene Hatunlar
Kocasını toprağa verip cepheye koşan Kara Fatmalar…
Çocuk, yaşlı, kadın demeden..
Atamızın önderliğinde bizlere
19 Mayıs’ı,
23 Nisan’ı,
30 Ağustos’u,
29 Ekim’i bıraktılar!
Amma…geriye Sarıkamış’ta ölenler için ‘halay’ çektiğimiz anmalar…
“Yağmur yağıyor çocuklar üşümesin” diye yasaklanan 23 Nisan’lar…
Her sene hastalık bahanesiyle iptal edilen 19 Mayıs’lar
ve güvenlik gerekçesiyle yasaklanan 30 Ağustos’lar kaldı!
*
Velhasıl
“Elin tokadını yemeyen kendi tokadını yumruk sanırmış!”
Tarihe altın harflerle yazılan onca zafer,
binlerce şehit ve ders alınacak yüzlerce hikaye (AS: öykü) kalmışken…;
Darbenin araştırılmasını istemediğiniz Meclis önergeleri,
Muhterem hoca efendinizi değil de masum askeri karşınıza alarak bastırdığınız afişler,
Bir türlü TEMİZLEYEMEDİĞİNİZ,
KOVALAYAMADIĞINIZ ve
Düşmandan KURTARAMADIĞINIZ vatan varken
Size de hiçbir güvenlik gerekçesi göstermeden 1 hafta bayram yapmak komik gelmiyor mu?
Gelmiyorsa yukarıdaki satırları tekrar okuyun beyler, bayanlar…
Destan 3G ile yazılmaz.

100. yılı… Laneti Sevr’e okuyun!

Mustafa Balbay
mustafabalbay35@gmail.com
11 Ağustos 2020, Cumhuriyet
Bu köşenin eski-meyen okurları, Silivri günleri de dahil olmak üzere 2010’lu yılların başından beri sıklıkla şu vurgumuzu anımsayacaktır:

100. yıllar! Nelerin 100. yılı? Türkiye Cumhuriyeti tarihine ilişkin onlarca, yüzlerce olayın, olgunun 100. yılı…10 yıldır altını çizdiğimiz şu:

Geçmişimizi ne kadar derin ve gerçekçi bilirsek geleceğimizi de o kadar sağlam ve akılcı kurarız. Cumhuriyetin temellerini oluşturan her şeyin 100. yılını büyük bir bilinçlenme fırsatı olarak değerlendirmeliyiz…

Devamında da şu vurguyu yaptık: 2023’ten başlayarak Cumhuriyetimiz 1. yüzyılı tamamlamış, 2. yüzyıl başlamış olacak. 2. yüzyılı biçimlendirme sorumluluğunu şimdiden üstlenmeli, bu alanda hedefler üretmeliyiz!

Bu çağrımızın CHP’nin 25-26 Temmuz’da yapılan 37. olağan kurultayında belgeye dönüşmesi, Cumhuriyetin İkinci Yüzyılına Çağrı metni olarak kayda geçmesi çok önemli bir adım. Şimdi sıra bunun içini doldurmakta ve çağrıyı topluma mal etmekte… Peşrevi kısa tutalım; güncel 100. yıl konusunu sütuna yatıralım.
***
10 Ağustos 2020, Osmanlı İmparatorluğu’nun devlet olarak bitişini ilan eden, Atatürk’ün deyimiyle Türklere yönelik en büyük suikast planı olan Sevr’in 100. yılı.

1. Dünya Savaşı’nın kazanan tarafı olan, başını İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’nın çektiği, aralarında Yunanistan, Polonya’nın da olduğu İtilaf Devletleri tarafından hazırlanan Sevr’e göre padişahın saltanatı simgesel olarak kalacak, Osmanlı İmparatorluğu fiilen bitecekti. 433 maddelik antlaşmanın ana hatları şöyleydi:

– İstanbul ve Boğazlar Uluslarası yönetimde olacak.
– Antep-Hatay bölgesi Fransızlarda kalacak.
– İtalyanlar, Antalya ve çevresini alacak.
– İzmir ve Ege’nin bir bölümü Yunanistan’da kalacak.
– Türklere bırakılan Orta Anadolu’nun vergi, güvenlik ve benzer egemenlik hakları özel bir komisyon tarafından koordine edilecek. Bu bölgedeki yeraltı kaynaklarının işletimi de bu komisyonda olacak.

İnsan yazarken bile ürperiyor! Emperyalistler emellerini 1.  Dünya Savaşı sonrası 30 Ekim 1918’de Osmanlı’ya dayattıkları Mondros Mütarekesi ile ortaya koymuşlardı. Sonrasında kendi aralarında paylaşım mücadelesi verdiler. Aslan payını kim alacaktı? Aralarındaki tek “sorun” buydu! Antlaşma metni Osmanlı heyetleriyle müzakere edilmedi. Yalnızca “tebliğ” edildi ve hemen uygulanmaya başladı. Antlaşma öncesi Yunanistan’ın 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal etmesinin nedeni de buydu; daha metinler ortaya çıkmadan niyetleri ortaya koymak.

Buna karşılık İstanbul yönetimi de “bu antlaşmanın geri dönme olasılığı yok” görüşünden hareketle Sevr’de elden çıkan topraklardaki memurlara maaşlarını göndermemeye başladı. İşte bu koşullarda Mustafa Kemal’in yönetimindeki Ankara, Sevr’in imzalanmasından 9 gün sonra İstanbul’a şu mesajı gönderdi:

  • “Bu antlaşmanın altında imzası olanları vatan haini ilan ediyoruz.”

Emperyalizmin başkentlerine de şunu iletti:

Sevr’i tanımıyoruz. Muhatabınız artık Ankara’dır!”

Batı ise maddeleri uygulamaya başlamıştı bile! Yunanistan İzmir’de biraz yerleşince, “Sevr’i tanımam, daha fazlasını istiyorum” diyordu.
***
Mustafa Kemal
işte bu döngüyü tam tersine çevirdi. Sevr’i önce savaş meydanında paçavraya çevirdi, sonra diplomasi masasında parçalarını toplayıp çöpe attı.  Ansiklopedilerde Sevr’in yürürlükten kaldırılış tarihi şudur: 24 Temmuz 1923!

Yani Lozan’ın imzalandığı gün.

Bir asır sonra, “Sevr zaten imzalanmamıştı, Lozan da başarı değildi” demek, gaflet, dalalet ve hatta ihanet demektir! Tarihteki kötü olayların 100. yılını anımsamak, unutmamak, unutturmamak en az iyi olaylar kadar önemlidir. Gerçeği yeni kuşaklara anlatmazsak yerini emperyalistlerin dahi cesaret edemeyeceği yalanlarla dolduracaklar.

En şiddetli tartışmaların, vazgeçmek istemedikleri “kapitülasyonlar” bölümünde yaşandığı Lozan’ı unutmamalıyız… Türklere verilen Orta Anadolu’daki topraklarda bile bağımsızlığı kısıtlayan Sevr’i hiç ama hiç unutmamalıyız. Emperyalizm, hiçbir zaman amaç değiştirmez, sadece araç değiştirir. Bu sözü de kulağımıza küpe yapmalıyız.

Eğer bir lanet okunacaksa o, Sevr’in 100. yılıdır!

ATATÜRK SAMSUN’A NASIL ve NEDEN ÇIKTI?

ATATÜRK SAMSUN’A
NASIL ve NEDEN ÇIKTI?

portresi

Zeki Sarıhan
19 Mayıs 2016

 

19 Mayıs günü CHP’lilerin Anıtkabir’e yapacağı yürüyüşün hükümetçe yasaklanması üzerine (AS: CHP’nin girişimiyle Valilik bu yasağı kaldırdı!)  bir televizyon kanalında karşıt görüşlü dört kişi tartıştı. Yıllardır yapıldığı gibi Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a neden ve nasıl gönderildiği konusunda yanlış ve eksik görüşler söylendi.

Yazılıp söylenmemiş değildir ama aşağıda yazacaklarımın çoğu kişi tarafından bilinmediğini düşünüyorum. Yanlış ve eksik bilgiler kullanılınca konunun bir çıkmaza girmesi kaçınılmazdır.

Ataturk_Genc_Subay

  1. Samsun’a bir general gönderilmesinin nedeni:
    Mondros Ateşkes Anlaşmasında, anlaşmaya uyulmazsa
    İtilaf Devletlerinin istedikleri yeri işgal etme hakkı vardı. Silahlar toplanıp İtilaf Devletlerine teslim edilmeli, milliyetler arasında bir çatışma yaşanmamalıydı. Hükümet, Müttefikleri tatmin etmek için Mütareke koşullarına harfiyen uyulmasını istiyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu Birlikleri Müfettişi olarak atanma kararnamesinde O’na şu üç görev verilmiştir:a) Karadeniz bölgesinde Rumlarla Müslümanlar arasında olduğu söylenen çatışmayı durdurmak,
    b) Doğu Anadolu’da kurulduğu söylenen Şûra yönetimlerini dağıtmak,
    c) Ordunun elindeki fazla silahları toplayarak İngilizlere teslim etmek.

    Fakat O, Samsun’a çıktıktan sonra bu görevleri yapmayı reddetmiştir.
    Hükümeti de buna ikna etmeyi çalışmıştır.

  2. Bu göreve neden Mustafa Kemal Paşa atanmıştır?
    Mütareke’de İttihat ve Terakki politikaları çöküp, parti yöneticilerinin yurt dışına çıkması veya yargılama altına alınması üzerine devlet yönetiminde İttihat ve Terakki yönetimine muhalefet etmiş kişilerin önü açıldı. Mustafa Kemal Paşa da bunlardan biriydi. Mütareke’de altı ay kaldığı İstanbul’da hükümete geçmek için çalışmalar yaptı. Sırf bunun için altı kez Vahdettin’le görüştü. İtilaf Devletleri temsilcilerinin tepkisini çekecek ilişkilerden ve demeçlerden kaçındı. Mustafa Kemal Paşa, 1. Dünya Savaşı’nda Almanya ile ittifaklıktan ayrılarak İngilizlerle ayrı bir anlaşma yapılmasını savunmuş, Ermeni tehcirinde de görev almamıştı. Bu nedenle İngilizlerin ve Fahrî yaveri olduğu Padişahın da güvenine sahipti. Damat Ferit Paşa da atanmasından önce O’nunla tanışmış ve amaçlarına uygun biri olduğuna karar vermişti. Müfettiş olarak atanmasının nedeni budur.
  3. Padişah O’nu vatanı kurtarsın diye mi gönderdi?
    Padişah, vatanın kurtuluşunu İngiliz dostluğunda görüyor
    ve bu dostluğu kanıtlarlarsa İngilizlerin Türkiye’nin himayesini üzerine alacağını, devleti parçalamayacağını düşünüyordu. Vatanın bu tutumla kurtulacağını düşünürsek, evet, Padişahın O’nu vatanın ‘kurtuluşu’ için gönderdiği söylenebilir. Mustafa Kemal Paşa’nın ordunun, bürokrasinin ve halkın başına geçerek İngilizlere karşı bir direniş örgütlemesine taraftar olmadığı gibi, kendisinden önce İngilizlerin bu ‘tehlikeyi’ görmesi ve İngilizlerin isteğiyle O’nu derhal geri çağırmış,
    Mustafa Kemal bunu reddedince de O’nun görevine son vermiştir.
  4. Kurtuluş Savaşı 19 Mayıs 1919’da mı başlamıştır?
    Mustafa Kemal Paşa’nın Kurtuluş Savaşı’ndaki önderlik rolünü vurgulamak için de yapılsa
    bu iddia doğru değildir. 19 Mayıs 1919 tarihi bu açıdan sembol bir tarih sayılabilir. Bu savaşın başlangıç tarihi olarak Mondros Ateşkes Anlaşmasının hemen ertesi gününü kabul etmek gerekir. Çünkü Mütareke’den 19 Mayıs’a dek geçen 6.5 ay içinde Müdafaai Hukuk Dernekleri kurulmuş, Millî Kongre gibi kuruluşlar eliyle milli birlik arayışları başlamış, işgallere karşı kıpırdanmalar olmuştur. Mustafa Kemal Paşa Samsun yolundayken İzmir’in işgali üzerine
    bütün millet ayaktaydı. Mustafa Kemal Paşa’nın rolü, bu ayaklanmanın başına geçerek
    onu zafere eriştirecek bir önderliği yapmış olmasıdır.
  5. AKP iktidarı Mustafa Kemal’i neden silmek istiyor?

    Bunun nedeni tarihsel bir hesaplaşma isteğinden kaynaklanıyor. Kurtuluş Savaşından sonra Mustafa Kemal Paşa’nın feodal üst yapı kurumlarına karşı açtığı savaş, bu sınıfın günümüzdeki temsilcilerini ona karşı bir itibarsızlaştırma ve unutturma kampanyasına götürmektedir. Mustafa Kemal Paşa’nın adıyla bütünleşmiş milli bayramlara karşı sistemli önemsizleştirmenin tek nedeni budur. Bu onları, Atatürk’e karşı Vahdettin’e sarılma çaresizliğine kadar düşüyorlar. (19 Mayıs 2016)

Sonuç       : Kurtuluş Savaşı tarihi doğru bir biçimde yazıldığında, bundan asıl zararlı çıkacak olanlar teslimiyetçi padişahçılardır. ‘Yerli ve millî’ olan padişah değil Kuvayı Milliye direnişidir.
============================
Güncelleme : 19 Mayıs 2016’da sitemizde yayımladığımız bu yazıyı,
bu yıl bir kez daha paylaşmak istiyoruz.. 19 Mayıs 2017

Değerli dostumuz Sayın Zeki Sarıhan‘a bu önemli yazısı için teşekkür ediyoruz..
O’nun devrimci tarih birikimini ve bilincini önemsiyor ve kendisinden hep öğreniyoruz..

1999’da ATV’de, Sn. Hulki Cevizoğlu’nun Cevizkabuğu programında saatlerce biz de
bu gerçekleri anlatmaya çabalamıştık bir “Padişah Vahdettinci” karşısında..
O tarihte 80 yaşını geçmiş olan bu kişi, önceleri yazdığı bir kitabında ise tersine tezleri savunmuştu. Kitabından alıntı yaptığımızda saçma – komünistçe bulmuştu!
Kitabını gösterince ise çoook mahçup ??

İnsanlar neden kendilerini böyle zora sokar?
Saygın olan gerçeği – yalnızca nesnel gerçeği öğremeye çabalamak olmalı..

Sevgi ve saygı ile. 19 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net profsaltik@gmail.com