SİVAS KONGRESİ’nin 97. Yılı…

SİVAS KONGRESİ’nin 97. Yılı…

Dostlar,

Bu gün 4 Eylül 2014.. Tam 97 yıl önce, Mustafa Kemal Paşa, çok ağır 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkesi (Mütarekesi) kuralları bile çiğnenerek anayurt Anadolu’nun işgaline ve yalnız yurdun değil;

Ulusun da yok edilme planlarına karşı Anadolu’da çare ararken, Sivas’ta bir Ulusal Kurtuluş Kongresi düzenlemişti. Erzurum’da 23 Temmuz – 7 Ağustos 1919 arasında Kazım Karabekir Paşa’nın desteğiyle yapılan ve yerel ölçekte kalan ilk Kongrenin ardından, Sivas Kongresi hem pekiştirme, hem süreklilik hem de savaşımı ulusal ölçeğe yükseltme amaçlarını taşımaktaydı..

İşte, ulusal kurtuluşu örgütleyen şanlı Sivas Kongresi’nin açılışının mutlu 97. yılındayız bu gün!

G i r i ş

Dersaadet, çağın devlerinden Almanya ile bağlaşıklığına karşın 1. Dünya Paylaşım Savaşı’ndan yenik çıkmış ve burnunun dibine dayatılan Mondros Silahbırakışması’nı (Mütareke) imzalamak zorunda kalmıştı. Devletlü (!) Müdafaa Nazırı (Savunma Bakanı) Enver Paşa, 2 Alman savaş gemisini (Göben ve Breslau) Boğazlardan Karadeniz’e geçirmiş, SSCB’ye karşı kriz çıkmasın diye de bu 2 savaş gemisini Osmanlı Devleti’nin satın aldığı (!) açıklanmıştı; hatta anılan 2 geminin adları da değiştirilerek Yavuz ve Midilli yapılmıştı!

Ne var ki, Yavuz ve Midilli mahlaslarıyla (takma ad) Karadeniz’e açılan 2 Alman savaş gemisi Kırım – Sivastopol’ü bombalayınca, “Hasta Adam” Osmanlı, parçalanmaya giden acımasız tarihsel süreçte son perdeyi oynamak üzere kendisini otomatik olarak, Almanya bağlaşıklığıyla İtilaf Devletleri ile (İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Bulgaristan..) savaşır bulmuştu.

Çoook geniş cephelerde 4 yıl süren (1914-18) tarihin en kanlı savaşlarından biri olan 1. Dünya Paylaşım Savaşı yitirilmişti. Milyonlarca şehit, gazi ve yitik (kayıp) Galiçya’dan Kafkasya’ya, Libya’dan Sina’ya, Hicaz’dan Balkanlara… dek 7 cephede boğuşmuş, deyim yerinde ise “diz çökmek” zorunda kalmıştık.

Enver Paşa, tüm olumsuz tabloya karşın, gerçekçi olmaktan son derece uzak, Atatürk’ümüzün nitelemesiyle “serüvenci” liğini bırak(a)mamış, 90 bine yakın vatan evladını, ham hayal “Turan” ülküsü uğruna Sarıkamış dağlarında donmaya terk ederek yurt dışına kaçmıştı (acı ki, ülke dışında öldü) ..

1881 Muharrem Kararnamesi ile Düyun-u Umumiye’nin (Borçlar Genel İdaresi) kurularak Maliye’nin tümüyle Batı emperyalizmine terki ile başlayan “kırılma” süreci, “Hasta Adam” Osmanlı‘nın nasıl paylaşılacağına 40 yıl sonra “artık” karar verilebildiğinden, yıkım planı Mondros Ateşkesi ile yürürlüğe eylemle (fiilen) sokulmuştu.

Mondros Ateşkesi’nin kurallarını aşan işgallerin ardından SEVR dayatılacağı açıktı.. Öyle de olmadı mı? 30 Ekim 1918’in üzerinden 2 yıl bile geçmeden 10 Ağustos 1920’de, İngiliz Muhibbi (Sevdalısı!) 36. ve son Padişah 6. Mehmet Vahidettin, sadrazamı Tevfik Paşa’yı Paris’e yollayarak, bırakalım öbür Osmanlı topraklarını, anavatan Anadolu’nun bile emperyalist işgalle paylaşılmasına imza koymadı mı? Kuvayı Milliye’yi asi ilan edip Yunan işgaline ses çıkarılmamasını fetvalarla İngilz uçaklarından Anadolu’ya attırmadı mı? Mustafa Kemal Paşa tüm bu ihanetlerini SÖYLEV’inde açıkladı ve “alçak” (den’i) “soysuz” dedi Vahdettin’e.. Yanlış mı??

Sivas Kongresi Süreci

Gazi Mustafa Kemal Paşa, 30 Ekim 1918’i izleyen 6 ay, “Mütareke İstanbul’u” nda kurtuluş çareleri için çırpınmış ancak Saltanat’ın teslimiyeti hatta daha sonra SÖYLEV’inde dile getireceği açık ihaneti karşısında, tek yol olarak Anadolu’da örgütlenecek bir Ulusal Kalkışmayı, anti-emperyalist özgürlük ve bağımsızlık savaşını öngörmüştü. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışını, Mustafa Kemal Paşa, verili koşulları son derece akıllıca değerlendirerek yönetti. Padişahtan Ordu Müfettişliği görevi sağladı, Genelkurmaydaki arkadaşlarının da desteği ile. Mustafa Kemal Paşa, bu süreci özellikle anılarında açıkça yazmıştır. Sonradan kitaplaştırılan, Hakimiyet-i Milliye’de Falih Rıfkı Atay’ın kaleme aldığı yazılarda, tarihe not düşürmüştür.

19 Mayıs 1919 Samsun’a çıkış, 22 Haziran 1919 Amasya Genelgesi, Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi (4-11 Eylül 1919), Ali Rıza Paşa Kabinesi ile Amasya Protokolü (20-22 Ekim 1919). Gazi Mustafa Kemal Paşa, bu Kongreye de, Erzurum Kongresi’nde olduğu gibi, askerlikten istifa etmiş, herhangi bir resmi sıfatı bulunmamasının yanı sıra, boynunda İngiliz Muhipleri (Sevenleri) Derneği’nin kurucusu son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in idam fermanı ile katılmıştır. Kendisine yakıştırdığı düşündürücü nitem (sıfat) şöyledir :

“Sine-i Millette ferd-i mücahitim..”

  • Sivas’a geçiş de kolay olmamıştır.. Elazığ Valisi Ali Galip, “yakalama” ve gerekirse infaz fermanı almıştır Pay-i Taht’tan (İstanbul’dan).. (Bizim akrabamız Diyab Ağa komutasında 3000 dolayında yurtsever Dersimli, en kritik sarp geçitlerde Mustafa Kemal Paşa ve konvoyunun Sivas’a geçişi için yaşamsal önemde tarihsel koruma ve güvenlik sağlamıştır..)

Bu kez, Erzurum Kongresi yerel kararlarının pekiştirilmesinin yanında, genelleştirilmesi de hedeflenmiştir. Ne kararlar alındı Sivas Kongresi’nde ?

Sivas Kongresi, Temsil Heyeti’ni belirler, başkanlığına Mustafa Kemal Paşa’yı getirir ve görkemli meydan okuyuşunu, özgürlük bildirgesini dünya kamuoyuna şöyle haykırır :

Bugün ulusça bilinmekte olan iç ve dış tehlikelerin yarattığı “u l u s a l   u y a n ı ş” t a n doğan Kongremiz, aşağıdaki kararları almıştır :

1. Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında yapılan silah bırakımı (Mütareke) tarihinde (30 Ekim 1918, Mondros) sınırlarımız içinde kalan Osmanlı ülkesinin bölgeleri, birbirinden ve Osmanlı toplumundan ayrılması olanaklı olmayan bölünmez bir bütün oluştururlar.

2. Toplumun bütünlüğü ve ulusal bağımsızlığımızın sağlanması için
ULUSAL GÜCÜ ETKEN ve ULUSAL İSTENCİ EGEMEN KILMAK kesin ve temel ilkedir.

3. Ülkenin herhangi bir bölümüne (Ulusal Ant sınırları içinde) yönelecek müdahale ve işgale, hep birlikte savunma ve direnme ilkesi meşru kabul edilmiştir.

4. Osmanlı hükümeti, bir dış baskıyla ülkemizin herhangi bir kesimini terk ve ihmal etmek zorunda kalırsa, ülke ve ulusun dokunulmazlığını ve bütünlüğünü güvenceleyen her türlü önlem ve karar alınmıştır.

5. Ülke bütünlüğümüzün bölünmesi düşüncesinden tümüyle vazgeçilerek bu topraklar üzerinde tarihsel, ırksal, dinsel ve coğrafyasal haklarımıza saygı gösterilmesini ve bunlara aykırı girişimlerin geçersiz kılınmasını, böylece hak ve adalete dayanan bir karar alınmasını bekleriz.

6. Ulusumuz, insancıl ve çağdaş amaçların yüceliğine inanır; teknik, ekonomik ve endüstriyel durum ve gereksinimimizi takdir eder. Bu nedenle, devlet ve ulusumuzun iç ve dış bağımsızlığı ve yurdumuzun bütünlüğünü korumak koşuluyla, önceki maddede açıklanan sınırlar içinde, ulusal ilkelerimize saygılı ve yayılma emeli beslemeyen herhangi bir devletin teknik, ekonomik ve endüstriyel yardımını hoşnutlukla karşılarız. İnsancıl ve adil koşulları taşıyan bir barışın kısa zamanda gerçekleşmesi, dünya ve insanlığın dinginliği adına, en başta gelen ulusal emelimizdir.

7. Ulusların kendi yazgılarını kendilerinin belirlediği bu tarihsel çağda, merkezi hükümetimizin de ulusal istence bağlı olması zorunludur. Çünkü ulusal istence dayanmayan bir hükümetin tepeden inme ve kişisel kararlarına ulusça uyulmayacağından başka, bu kararların dışta da geçerli olmadığı ve olamayacağı şimdiye dek görülen eylemler ve sonuçlarıyla kanıtlanmıştır. Bu nedenle ulus, içinde bulunduğu kaygı ve sıkıntılardan kurtulmak çarelerine doğrudan başvurmak zorunda kalmadan, merkezi hükümetimizin Ulusal Meclis’i hemen ve hiç zaman yitirmeden toplaması, böylece vatan ve ulusun yazgısı hakkında alacağı bütün kararları
Ulusal Meclis’in denetimine sunması zorunludur.

8. Vatan ve ulusumuzun karşılaştığı zulüm ve elemlerle ve tümüyle aynı ülkü ve amaçlar, ulusal vicdandan doğan vatansever ve ulusal derneklerin birleşmesinden oluşan genel kitleye bu kez “ANADOLU ve RUMELİ MÜDAFAA-İ HUKUK CEMİYETİ” adı verilmiştir. Bu Dernek, her türlü particilik akımlarından ve kişisel ihtiraslardan tümüyle arınmış ve aklanmıştır. Tüm Müslüman yurttaşlarımız bu Derneğin doğal üyeleridir.

9. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği’nin 4 Eylül 1919’da Sivas’ta toplanan genel kongresi tarafından kutsal amaçları izlemek ve bütün örgütü yönetmek için bir “Temsil Kurulu” (Heyet-i Temsiliye) seçilmiş ve köylerden il merkezlerine dek bütün ulusal örgüt birleştirilmiş ve güçlendirilmiştir.

GENEL KONGRE KURULU / 11 Eylül 1919, Sivas

Sonuç ve Günümüze Bağlantı :

Her şeye karşın, emperyalizmin içeriden devşirdiği Ali Kemal’lerin, Ref’i Cevat Ulunay’ların, Refik Halit Karay’ların, Şeyhülislam Dürrizade’lerin.. ve aynı yoldaki güncel işbirlikçi takım da dahil tüm şürekanın akıl almaz yöntemlerle ahtopot örneği pek çok koldan saldırmasına karşın; Türkiye Cumhuriyetimiz dimdik ayakta. Sonsuza dek de ayakta kalacak, özgür ve onurlu varlığını sürdürecek elbette.

İstanbul Tıp Fakültesi öğrencilerinin aralarında para toplayarak Sivas Kongresi’ne temsilci olarak yolladıkları Tıbbiye’nin 3. sınıfındaki Hikmet (Boran), Mustafa Kemal Paşa’ya kafa tutacak denli ateşli bir tam bağımsızlık savunucusuydu. Çünkü tıbbiyeli arkadaşları O’nu bu amaçla (Tam bağımsızlık için!) Sivas’a kongreye yollamışlardı. Çünkü onlar, 1915’te Çanakkale savunmasında hepsi şehit olan Tıbbiye 1. sınıf öğrencilerinin acılı ülküdaşlarıydı.

Hep yineliyoruz; tarih engebeli bir yaşantı sürecidir, maratondur. “Akılcı bir sabırlılık” temel koşullardan biridir. Hele hele ülkemiz coğrafyasının ne denli belalı olduğunu uzun uzadıya irdelemek de anlamsız. Bu zor tarihsel süreçte, jeo-coğrafik konumda, bir yandan yüksek kaliteli
jeo-politik konumun nimetlerini devşirirken, bir yandan da külfetlerini omuzlayacağız. Türkiye, hiç ama hiç kuşku yok büyük ve köklü bir devlettir. Son derece varsıl ve bize güç katan devlet kurma-yönetme deneyimimiz vardır ve doğallıkla genetik kodlarımıza da işlenmiştir bu yetilerimiz. Günümüzde Tek Dünya Devleti hatta hegemonyasına oynayan süper gücün yüz yüze olduğu güçlükler çok nettir. Hiç kimse, süt liman bir küresel hele bizim koordinatlarımızda bölgesel bir konjonktür hayal etmesin. Bitmeyen, bitmeyecek olan -yoksa tarih de biter!- bu yaman diplomatik satranç sürecek.

Sivas Kongresi’ni en zor koşullarda, kelle koltukta başaran, Kurtuluş Savaşı’na yol ve yön veren saygın temsilcileri, Tıbbiyeli Hikmetleri, Mustafa Kemal Paşa’yı utandırmayacağız. Onları minnet, şükran ve saygıyla anıyoruz.

Hikmet_Boran

Tıbbiyeli Hikmet (Boran) (Orhan Boran’ın babası) (yanda)

Bize kutsal emanetleri Türkiye Cumhuriyetimizi sonsuza dek şanla yaşatacağız.

Devrim, Türkiye topraklarında bu tarihsel gizilgücü (potansiyeli) yaratmıştır; Devrimci kuşaklar, geriye dönüşe asla izin vermeyecek güç, azim ve kararlılıktadır.

Bu böylece bilinmelidir.

Selam olsun Sivas Kongresi’ne, yiğitlerine ve kararlarına!

Sivas_Kongresi'ne_katilanlar

Bir milletin Cumhuriyet’ten bu yana 93 yıllık çağdaşlaşma azmi karşısında, bu girişimler zavallı Donkişot’un yel değirmenlerine saldırmasından daha zavallı değil mi??

CHP gerçekte Sivas Kongresi’nde kurulmuştur.. CHP bir yandan köklerine dönmeli ve onlara sarılmalı, onlarda güç ve yaşam bulmalı; bir yandan da, Mustafa Kemal Paşa’nın “sürekli devrimcilik”, “akla ve bilime dayalı olma” özellikle “6 Ok” .. gibi iyi bilinen ilkeleri doğrultusunda kendisini çağın gereklerine uyarlamalıdır. Bu o denli büyütülecek zor bir iş değildir ve “Yeni CHP, Y-CHP” olmayı içermez, gerektirmez de; tersine dışlar, reddeder..

  • OHAL rejimi altında başkalaştırılarak AKP – RTE açık darbesi ile otoriter – totaliter – hatta despotik dinci rejime evrilen Türkiye’de, kökleri Sivas Kongresine dayalı CHP’nin önemi ve işlevi olağanüstüdür.

Sivas Kongremizin 97. yılında, gelecek yıl 4-11 Eylül haftasında daha güzel bir içerik ve Türkiye gündemi paylaşma umut ve dileğiyle.. Örneğin ilk genel seçimlerde AKP’den kurtulmak dileğiyle.. Ardından RTE’ye Köşk’ten indirmek üzere..

Sevgi ve saygıyla.
04.09.2016, Datça

Sevgi ve saygı ile.
04 Eylül 2016, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yılmaz ÖZDİL : ERGENEKON

ERGENEKON

portresi_kravatli

 

Yılmaz ÖZDİL
SÖZCÜ, 22.4.16
(AS: Bizim katkılarımız yazının altında..)

 

Silivri’ye Beşiktaş’tan gelen bir avukat 90 kilometre gitti, 90 kilometre döndü. Anadolu yakasından, mesela Pendik’ten gelen bir avukat 135 kilometre gitti, 135 kilometre döndü. Beş sene.
*
Ekvator’dan dolanırsan, dünyanın çevresi 40 bin kilometre… 800 duruşma yapıldı. Ergenekon davasının avukatları, en az birer defa dünyanın çevresinde tur atmış oldu.
*
Avukatların duruşma salonuna bisküvi sokması bile yasaktı. Cezaevi kantini saat 17’de kapanıyordu. Duruşmalar gece 24’e kadar devam ediyordu. En yakın büfe sekiz kilometre uzaktaydı. Kan şekerleri düştü, bayılanlar oldu ama, maalesef geberemedi şu avukatlar!
*
Duruşma salonundaki tuvaletin tek kapısı vardı. Kadın-erkek tuvaleti bitişikti. Kadın avukatlar, erkeklerle yan yana ihtiyaç gidermek zorunda kaldı. Kadın avukatlar kasten bu insanlık dışı muameleye maruz bırakılırken, bademler sırıtıyordu.
*
Haftada dört gün duruşma yapıldı, her duruşma 14-15 saat sürüyordu, içeriye telefon sokmak yasaktı. Avukatlar telefonlarını emanete bırakıp, öyle giriyordu. Bu arada bir başka müvekkilin başı sıkışsa, telefon etse, avukatına ulaşamıyordu. 50 defa arayıp avukatına ulaşamayan müvekkil vardı. Netice? Bazı avukatlar kendini feda etti, öbür müvekkillerini bırakıp, hayatını bu davaya adadı.
*
Yandaş medya, Ergenekon davasının avukatlarına “vebalı” muamelesi yaptı. Ergenekon davasının avukatlarına da Ergenekoncu, darbeci, faşist, ırkçı yaftası yapıştırıldı. Kurumlar-şirketler korktu, avukatlarının Ergenekon avukatı olup olmadığını kontrol etmeye başladı, sanki suçlularmış gibi, avukatların sözleşmeleri feshedildi.
*
Duruşma salonuyla mahkemesi arasında 85 kilometre mesafe vardı. Duruşma salonuyla mahkemesi birbirine bu kadar uzak olan, dünya hukuk tarihinde örneği olmayan, ilk ve tek davaydı.
*
Mahkeme heyeti, sanıkları tarafından 328 defa reddedildi. Böyle bir mahkeme heyeti, dünya hukuk tarihinde ne görüldü, ne duyuldu.
*
İddianamesi 18 bin sayfa, celse zabıtları 40 bin sayfa, ek klasörleri 120 milyon sayfaydı. Dünya hukuk tarihi rekoruydu.
*
Lider kadrosu 70 yaşında, lideri 75 yaşında olan, dünyanın ilk ve tek örgütüydü. Dünya hukuk tarihinde, bir kadının erkek cezaevinde tutuklu yargılandığı, ilk ve tek davaydı.
*
Turşu tarifi delil kabul edildi. Temel Reis, Garfield, Kırmızı Başlıklı Kız şüpheli şahıs oldu. Mozart albümüne, Zeki Müren kasetlerine el konuldu. Süs eşyasına el bombası dediler, el bombası değil süs eşyası olduğunun kanıtlanması iki sene aldı. Yazmayayım diyorum ama… Delirenler oldu. Elini ahize gibi tutarak, hücresinde saatlerce hayali telefon görüşmeleri yapanlar vardı. 1873 yapımı, Avusturya Macaristan İmparatorluğu dönemine ait antika tüfeğe, suikast silahı denildi. 1939 model 77 senelik tabancanın, rakamları değiştirildi, 1993 model yapıldı. Profesör Mehmet Haberal’ın süt ve yoğurt broşörü delil dosyasına konuldu. Tutukluluğa itiraz eden hakimler görevden alındı. Tahliye kararı veren hakimler, yandaş medyada linç edildi. Örgüte helikopter alacağını söyleyen, o kadar zengin olduğunu söyleyen, ama, kontörü bittiği için mesaj atamayan dolandırıcı, tanık yapıldı. Sekiz ayrı tecavüz davası olan sapık, tanık yapıldı. Gasptan, hırsızlıktan sabıkası olan, cinayetten hükümlü katil, tanık yapıldı. 191 saldırı ve 283 kişinin ölümünden sorumlu tutularak, müebbete mahkum edilmiş tescilli terörist, tanık yapıldı. Eşcinsel olduğu için askerlikten muaf tutulan, dolandırıcılıktan sabıkası bulunan, kipa takıp zülüf uzatan sahtekar, Ergenekon hahamı diye TRT’ye çıkarıldı. İddianame TRT spikerleri tarafından okundu. Atatürk rozeti takan Alman teknik direktör Christoph Daum’un Ergenekoncu olduğu iddia edildi. Hasan Tahsin diye bir gazetecinin var olmadığı, Menemen’de Kubilay’ın kafasını kesenlerin Ergenekoncu olduğu öne sürüldü.
Dünya basın tarihinde 2.5 milyondan fazla habere konu olan ilk ve tek davaydı.
*
Yandaş medyada Türk Silahlı Kuvvetleri için “rezil, kalleş, tecavüzcü, salak, iğrenç, katil, cani, kafatasçı, namussuz, vicdansız, millet düşmanı, lekeli, utanmaz, onursuz, sefil, köle tüccarı, beyinsiz, korkak, mezhep kışkırtıcısı, mafya, gırtlağına kadar çamura batmış, dinsiz, Yunan ordusu gibi, Sırp katillerinden farksız” diye yazıldı.
*
Ergenekoncuların aslında Agarta diye bir tarikata mensup oldukları, bu tarikatı kuranların milattan önce dokuz bin senesinde Atlas Okyanusu’nda batan Atlantis kentinden karaya çıktıkları, Asya’ya gelip, Tiyenşan dağlarının mağaralarına yerleştikleri yazıldı.
*
Dünya hukuk tarihinde… Genelkurmay Başkanının, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının, Adalet Bakanının, milletvekilinin, belediye başkanının, hakim, savcı, avukat, subay, astsubay, polis, mitçi, rektör, profesör, gazeteci, sendikacı, işadamı, siyasi parti genel başkanlarının toptan terörist olarak yargılandığı ilk ve tek davaydı.
*
Bunların hepsi, hepimizin gözünün önünde oldu. İstisnaları tenzih ederim…
Sayın medyamız dünya tarihinin gelmiş geçmiş en haysiyetsiz medyası olduğunu kanıtladı. Silahlı Kuvvetler, yalaka kuvvetleri oldu, kendi silah arkadaşlarını sattı. Polis teşkilatı, kendi devletine, kendi milletine kumpas kurdu. Üniversiteler, özellikle hukuk fakülteleri, utanç verici derecede sessiz kaldı. Sanat camiamız üç maymunu oynadı, saray soytarılığı yaptı. İş dünyası desen, aman bana dokunmasınlar diye, Pensilvanya’nın elini, padişahın kıçını öptü.
Sadece barolarımız omurgalı durdu.
*
Türkiye tarihinin yüzkarası döneminde… Hukuk devletine, demokrasiye, evrensel ilkelere, meslek ahlakına, onurlarına sahip çıkan, direnen, toplu halde tavır koyan “tek meslek grubu” oldular.
*
Hani hep “Ankara’da hakimler var” filan denir ya… Bana göre artık o lafın doğrusu “Türkiye’de avukatlar var” olmalıdır.

====================================

Dostlar,

Ne söylesek az, ne söylesek çok..
Türkiye, yalnız ülkemizin değil, belki de yeryüzünün en büyük, en sefil, en ahlaksız,
en vahşi ve acımasız, yüz kızartıcı, bir ülkenin – halkın yaşamına kasteden en aşağılık
ve iğrenç bir tertibi – kumpası geride bırakıyor..

Sıra sorumlulardan hesap sormada.. Mutlaka yapmalı, bunu da başarmalıyız.
Biz ve tüm insanlık bu deneyimden çooook acı dersler çıkarmalıyız
Benzerleri bir daha yeryüzünde hiçbir yerde asla yapılamamalı..

İnsanlığa karşı tuzak olan bu lanetli girişimi planlayıp yürütenlere, destek verip alet olanları lanetliyoruz.. Namussuzlar, güzel insanlarımızın 9 uzun ve güzel yılını çalmışlardır.
Ülkemize giderimi olanaksız zarar vermişlerdir. Mutlaka yasal hesabı sorulmalıdır.

Öte yandan bu kumpasa ilk günden beri direnen, didinen, kezlerce Silivri yollarına düşen,
yazan – çizen – konuşan, gaz ve basınçlı su yiyen, coplanan, valizi hazır yatan… saygın ve yürekli halkımıza selam duruyoruz.
Galiba biz de bunlardan biri olmaya çalıştık 2007 Mart’ından bu yana 9 kat empati ile!..

Halkın gücünün üstünde başka bir güç var mı?
Adam gibi liderler, başta ATATÜRK’ümüz, halkın yenilmez gücünü hep iyi ve güzele yönlendirdiler. AYDINLANMA devrimleri yaptılar, halkı özgürleştirdiler..

Mustafa Kemal’in askerleri, caaaanımız Türkiye Cumhuriyetimizi her durumda koruyacak ve kollayacak güçte olduklarını 7 düvele ve aşağılık maşalarına, 5. dereceden aletlerine..
bir kez daha göstermişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti, kurucusunun buyrumuna (direkitfine) göre ilelebet payidar kalacaktır (sonsuza dek yaşayacaktır)..

Herkes ama her – kes, hesabını – kitabını bu mutlak gerçekliğe göre yapmalıdır.

  • Düşlerin sonsuza koştuğu yerde
    Sabrın çiçeklerini açtığı yerde
    Asla kapanmaz yaşanan defter
    Çünkü tarihin en güzel yerinde
    Son sözü hep direnenler söyler..
    (Adnan Binyazar)

Sevgi ve saygı ile.
22 Nisan 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com