Lozan’ı Savunmayan, Sevr’e Bile Muhtaç Olur…

Partisinden Utananlar…, Lütfü KırayoğluLütfü Kırayoğlu
ADD Gn. Skr. Yrd.
Elektrik Müh. (İTÜ)

Sevr utanç belgesinin üzerinden tam 100 yıl geçti. 10 Ağustos 1920 tarihinde Osmanlı Devletine kolayca kabul ettirilen bu utanç belgesi, 2 yıl sonra “İstiklali Tam” şiarıyla silaha sarılan Kuvayı Milliyecilerin süngüsüyle yırtıldı. Anlaşma 3. yılına bile ulaşamadan 24 Temmuz 1923’te Lozan’da tarihin çöplüğüne gömüldü.

Tarihin çöplüğüne gömüldü gömülmesine de; Sevr, işgalci emperyalistlerin aklından hiç çıkmadı. Elbette Mustafa Kemal Atatürk’ün “Gençliğe Hitabını” özümseyen devrimciler de Batılıların Sevr özlemlerini hep dikkate aldılar. NATO toplantılarında “yanlışlıkla” Türk subaylarının önüne Sevr örneğindeki gibi bölünmüş Türkiye haritaları kondu. Ülkemizin çimento fabrikalarını ele geçiren Fransız şirketi dağıttığı ajandalara Sevr haritaları koydu. (AS: BOP haritası!) İnternet sitelerine egemen olan markalar yayınladıkları haritalarda Anadolu’yu “Kürdistan, Ermenistan, Pontus” gibi parçalara ayırırken de uyanmayanlar oldu. Bu konuda Sevr uyarıları yapan devrimcileri “Paranoyak” olmakla suçladıkları yetmezmiş gibi, Silivri zindanına gönderdiler. Ülkenin birlik ve bağımsızlığını temsil etmesi gereken kişi, Yunanistan ziyaretinde Lozan’ı tartışmaya açtı!!??

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Lozan Antlaşmasının 97. yıldönümünde sanki Türkiye’yi, İstanbul’u şimdi kendileri kurtarmış gibi, Ayasofya törenleri düzenleyip ellerinde kılıçla Atatürk’e “lanet” yağdırdılar. “Keşke Yunan galip gelseydi”, “Lozan yenilgidir” diyenleri 10 Kasım günü tören kılığıyla ziyaret edip tabutuna yapışanlardan da başka bir şey beklenmezdi.

Ulusal bağımsızlığımızı ve çağdaş, laik Türkiye Cumhuriyetimizi borçlu olduğumuz büyük Atatürk’e ve Lozan’a saldıranlar unutmasınlar:

  • Bugün Lozan’ı ve onun kahramanlarını savunmayanlar, yarın, Sevr haritasına bile muhtaç olur.

Atatürk’e saldıran “Fesli Kadir” ve onun müritleri görmez ama, tarihin tozlu sayfalarını biraz karıştıranlar işgalci emperyalistlerin Türk ulusu için tasarladıklarını apaçık yazıp söylemişlerdir.

“Güneş Batmayan İmparatorluk” olarak tanımlanan İngiliz emperyalizminin en uzun süre başbakanlığını yapan “büyük yaşlı adam” sıfatlı William Ewart Goldstone (1809-98) şöyle diyordu:

  • “Türkler insanlığın insan olmayan numuneleridir.
  • Medeniyetimizin bekası için onları Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu’da yok etmeliyiz.
  • Türklerin yaptıkları kötülükler yalnız bir şekilde ortadan kaldırılabilir:
  • Kendileri yok olmakla…”

Lozan Antlaşması görüşmelerini İngiltere Dışişleri Bakanı sıfatı ile yürüten Lord Curzon gelecek için Türkiye’yi şu sözlerle tehdit etmişti: (AS: Baş Delege İsmet Paşa bu tehditleri reddetmişti!)

  • “Şimdi hiçbir isteğimizi kabul etmiyorsunuz, ama bu konuları unutmuyorum, hepsini cebime koyuyorum. İleride, harap ülkenizi imar etmek, perişan ekonominizi düzeltmek için para aradığınız zaman bize geleceksiniz ve ben o zaman, sakladığım bütün bu istekleri cebimden çıkarıp önünüze sereceğim.”
    Aynı Lord Curzon, İstanbul’un İngilizler tarafından işgalinden 4 gün sonra 20 Mart 1920 günü şunları söyleyecekti:
  • “Türkler için askerlik mesleği tümüyle kapanmıştır. Kuşkusuz, Türkler askerlik yapmak isterlerse, başka bir yere gidebilirler. Fransız lejyonu onları kabul edecektir. Ne var ki İngilizler buna bile karşıdır.”

Emperyalizmin bu ezeli hedefini çok iyi kavrayan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Sevr andlaşması imzalanmadan çok önce, Erzurum ve Sivas Kongrelerini yapmışlar, gelecekte CHP adını alacak olan Anadolu ve Rumeli Müdafayı Hukuk Cemiyetini kurduktan sonra Ankara’ya gelerek 23 Nisan 1920 günü Ulusal Kurtuluş Savaşını yönetecek olan Büyük Millet Meclisi’ni açmışlardı. Bugün Atatürk’e lanet yağdıranların dedeleri ise, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları için idam fermanları çıkartarak işgalcilerle el ele isyanlar çıkartıyorlardı. “Keşke Yunan kazansaydı” sözü kaynağını o günlerden almaktadır.
(AS: 1. Meclis Sevr’i tanımdı ve imzalayanları  vatan haini ilan etti!)

Türkleri Asya steplerine sürmeye kalkanlar, önce Küçük Asya’dan, sonra Asya kıtasından sürülüp Britanya adasının bir bölümüne sıkıştılar. Ne yaparlarsa yapsınlar, Sevr tarihin çöplüğündedir ve imzalayanlara inat, devrimciler için bir gün bile geçerli olmamıştır. Sevr rüyaları görenlere inat, kanımızın son damlasına dek Lozan’ı savunacağız.

Bize Lozan’ı kazandıranlara elinde kılıçla “lanet” yağdıranlara yüz yıllar öncesinden Pir Sultan Abdal’ın şu dizelerinden esinlenerek yanıt veriyoruz:

Yürü bre Hızır Paşa
Senin de çarkın kırılır
Güvendiğin padişahın
O da bir gün devrilir.

Ben Musa’yım sen Firavun
İkrarsız Şeytan-ı lain
Kaçıncı ölmem bu hain
ATATÜRK ölür… Dirilir…
================================================

İki yıl önce bu gece

İki yıl önce bu gece

Aydın Engin

 

Sakin başlamış, sakin biteceğe benzeyen bir gündü. Yaz günü gün uzun sürer ya, biz de daha akşam karanlığı çökmeden gazeteyi gece sorumlusu takıma devredip, devretmekte biraz da acele edip paydos etmiştik. 
Bir arkadaş evinde, iki yaşlı yaz bekârı kendimize salata hazırlamış, birkaç çeşit peynir ve iyice soğutulmuş beyaz şarap eşliğinde bir yaz gecesi keyfine başlamış, hatta şaraptan birer yudum da içmiştik ki lânet olası cep telefon öttü: 
-Abi, Boğaziçi köprüsünde tuhaf bir hareketlilik var. Askerler köprünün bir yönünü kapattı. Öbür yön serbest. 
“Askerler” denmese yerimden bile kımıldamazdım. “Askerler” dendi, yerimden kımıldadım; ilk bulduğum taksiye atlayıp Cumhuriyet’in yolunu tuttum. Yolda taksinin radyosu ne olduğu anlaşılmayan bir önemli haberi, ne olduğunu anlatamadan laf gevelemekteyken cep telefonu yine öttü. 
-Abi Ankara’da jetler alçak uçuşa geçti. Camlar bile patlayacak gibi sarsılıyor. Meclis civarında uçan helikopterler de var… 
Ne diyeyim? Üç darbe yaşamış bir gazeteciysen “Neden, nasıl, ne oluyor” diye sormazsın. Ama taksinin meraklı şoförü sordu 
-Ne oluyor abi? 
-Darbe oluyor darbe…
***
Sonra meslek açısından aşırı yorucu, aşırı gergin ve bitmek bilmeyen bir gece başladı. 
Gazetenin yazıişleri takımıyla, Ankara bürosundan haber aktaran arkadaşların telefonuna yansıyan ses duvarını aşmış jet gümbürtüsü eşliğinde hiç de uzun sürmeyen bir toplantı yaptık. Ertesi sabah yayımlanacak Cumhuriyet’in ana manşetini saptadık: 

  • “Çözüm demokrasi” 

Jet gümbürtüsü İstanbul’a da ulaşmış; köprü üstünde askerler sivilleri silahlarla taramış; öldürülenlerin sayısı ürkütücü boyutlara ulaşmış; TRT ekranında kendine “Yurtta Sulh Konseyi” adını münasip görmüş darbecilerin bildirileri okunmaya başlamış iken de, yani görünüşe göre darbe başarıya ulaşmış gibiyken de o başlık hiç değişmedi. 
Ardından 1. Ordu Komutanının darbeyi reddeden açıklaması ekranlarda yansıdığında, onun da ardından CNN Türk ekranında Tayyip Erdoğan’ın halkı darbeye karşı direnmeye çağıran açıklamasını dinlerken de o başlığı değiştirmeyi hiç düşünmedik. 
Sabaha yaklaşmış, baskı saatine gelmişken darbe girişiminin sonucunu hiç düşünmeden o başlığı değiştirmedik: 

  • “Çözüm demokrasi”

***
Bu, Cumhuriyet’in, darbe girişiminin en hızlı saatlerinde, “Ya darbeciler kazandıysa ya da kazanırsa” sorusunu sorma yüreksizliğine asla düşmeden verdiği bir demokrasi sınavı idi. 
Cumhuriyet darbe girişiminin bastırılışının hemen ardından, darbecilerin kesinlikle ve en ağır ölçülerde cezalandırılmasını savunmaktan, ancak darbe girişimini “Allahın bir lütfu” sayıp darbeden haberi de olmayan, ucundan kıyısından bile bulaşmamış, asla desteklememiş siyasal rakipleri ve muhalifleri tasfiye niyet ve kararlılığı ayan beyan olunca “Cadı avına hayır” diyen bir demokrasi savunusunda da asla geri kalmadı, geri adım atmadı. 
Anlaşıldı ki darbeye karşı çıkma kararlılığı kadar hukuku, hukukun üstünlüğünü, hukuk devletini yani en kestirme terimiyle “demokrasi”yi ısrarla, inatla savunmak suç sayılacakmış. 
Çok değil yalnızca birkaç ay sonra Cumhuriyet yöneticilerinin, yazarlarının evleri sabahın köründe basıldı ve hepsi de polis nezarethanesine kondu. Ardından 12 arkadaşımızın en kısası 10 ay, en uzunu 19 ay süren Silivri zindanı günleri başladı. 
15 Temmuz darbe girişiminin ikinci yılında Cumhuriyet’in öyküsünün özeti bundan ibaret. 
“Sen o gece ve sonrasında ne yaptın baba, dede” diye soracak çocuklarımıza, torunlarımıza göğsümüzü gere gere anlatacağımız onurlu bir öykü bu…

‘Yargıtay Başsavcılığı ve Adalet Bakanlığını acilen göreve davet ediyoruz’


‘Yargıtay Başsavcılığı ve Adalet Bakanlığını acilen göreve davet ediyoruz’

Tutuklu asker yakınlarının 78’inci kez çığılık attı.

“Sessiz Çığlık”ın bu haftaki konukları 6 yıldır tutsak edilen ve kısa süre önce tahliye olan adlardı.

Sessiz_Ciglik_78._Eylem_Dogu_Princek_Levent_Kirca

Tutuklu asker aileleri 78’inci kez “Sessiz Çığlık” eylemi yaptı.
Yurttaşlar, Yargıtay Başsavcılığı
ve Adalet Bakanlığına seslendi.
İşçi Partisi Genel Başkanı
Doğu Perinçek
, Silivri’deki 6 yıllık tutsaklığın ardından ayağının tozuyla eyleme katıldı,

“Tutuklu yurtseverlerimizi içeride bırakmayacağız” dedi.

Eyleme Ergenekon davasından tahliye olan Emekli Tuğamiral Alaattin Sevim,
İşçi Partisi İstanbul Belediye Başkanı Adayı Levent Kırca,
İşçi Partisi Şişli Belediye Başkanı Adayı Ümit Ertaç Zileli ve
MHP Beşiktaş Belediye Başkan Adayı Burhan Akdağ da katıldı.

Ankara’daki Sessiz Çığlık eyleminin bu haftaki konuğu ise
Öcalan’ı sorgulayan komutan Emekli Albay Hasan Atilla Uğur’du.
(Görüntü kaydı için lütfen tıklayınız..)

http://www.dailymotion.com/video/x1iw1ne_yargitay-bassavciligi-ve-adalet-bakanligini-acilen-goreve-davet-ediyoruz_news?start=41 

Uğur, Ergenekon davasındaki tahliyeleri ayağa kalkan halkın sağladığını belirtti.
Sıranın Balyoz tutsağı komutanlarda olduğunu söyledi.

Sessiz Çığlık eylemleri İzmir, Antalya ve Muğla’da da yapıldı.

2012-12-13 09.18.46

13 Aralık 2012’de Silivri zindanı duruşma salonu önündeyiz..

TAHLİYELERİN GERİSİNDEKİ OY VE OYUN


Dostlar,

Cumhuriyetimizin ağabeyi, 1922 doğumlu, 92 yaşındaki bilge siyasetçi ve bilim insanı Dr. Ali Nejat Ölçen’in yazısı her zamanki gibi düşündürücü ve öğretici..

Ne de olsa “asırlık çınar”..

Ama Cumhuriyetin ürünü

veeee

Tek yol göstericisi (rehberi) akıl ve bilim / ya da bilimsel akılcılık!

Teşekkürler Üstad Dr. Müh. Ali Nejat ÖLÇEN..

Sevgi ve saygı ile.
11 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===================================================

TAHLİYELERİN GERİSİNDEKİ OY VE OYUN

Portresi_Ali_Nejat_Olcen


Dr. Ali Nejat ÖLÇEN
 

 

 

10 Mart 2014 günü Silivri Zindanı’ndan özgürlüğüne kavuşan yurtsever aydınlarımız için sevinmek ve onların  duygu ve demeçlerini paylaşmak uygar olmanın,
insan olmanın gereğidir.

Fakat siya­sette belli bir süre konum edinmiş kişi olarak, bu tahliyelerin gerisinde yatan oyunu açıklamaya ve kimi köşe yazarlarından ve hatta  siyasal parti sözcülerinden işitmiş olmaya gereksinim duymakta­yım:

1. Başbakan R.T. Erdoğan ile Cumhurbaşkanı seçilen Abdullah Gül,
Cumhuriyetimiz, o Cumhuriye­tin Ulus Devletini ortadan kaldırmayı amaçlayan
tüm faşizan yasaların baş sorumlularıdır.

2. Mustafa Kemal Atatürk Devrimlerine karşıt, ulusalcılığı  yok ederek,
Türk-Kürt Ilımlı İslam Fede­ratif Sistemi’ni yürürlüğe koymanın hukuksal ve siyasal alt yapısını, “paralel devlet” dedikleri ABD güdümündeki Cemaat iktidarıyla birlikte hazırlamanın sorumluluğu bu iki kişinin omuzlarındadır.

3. “Paralel devlet” eğer oluşmuşsa onun yapımcısı AKP iktidarı ve o iktidarın
Hükümet’i ve öbürü de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne sahip çıkması gereken
Çankaya’dır.

Bu iki başlı yönetimin merkezi,
BOP Eşbaşkanlığı ve Cemaat ile kurulan ortaklık
değil midir?

4. 17 Haziran 2013’te başlayan ve her gün gittikçe çirkinleşen kavganın nedeni, yenilgiye uğrattıklarını sandıkları Mustafa Kemal Atatürk’ün Devletini ve o Devletin varlığını ganimet olarak paylaşmaktaki anlaşmazlıklardır.

Kendilerine göre edindikleri mal, mülk ve para varlığı hırsızlık değil,
onlar için hakları olan ganimet’tir.
Devleti paylaşamadıkları için birbirlerine düşman oldular.

5. Mustafa Kemal Atatürk’ün Devletine ve o Devletin Cumhuriyetine sahip çıkan aydın, yurtsever, seçkin kişilerin Silivri’de, Hasdal’da… zindanlara atılmalarını sağlayan faşizmin hukukunu birlikte ya­rattılar.

Şimdi Başbakan R.T. Erdoğan, yerel seçimlere 20 gün kala Silivri zindanındaki tutukluluğu “paralel devlet”in kurduğu kumpasa bağlamakta.

Yerel seçimlere 20 gün kala, buyruğu altındaki yargıçların kararıyla Silivri zindanındaki yurtsever seçkinlerimize özgürlüklerini sağlayan kişi ol­manın oy ve oyunu’nu üstlenmiştir.

Kumpas olmasaydı o seçkinlerimiz zindanlara tıkılır mıydı!

Başbakan R.T. Erdoğan kumpası yıkmış ve seçkinlerimize özgürlükleri sağlamanın yolunu açmış olacak!

Tahliyelerin gerisinde oy oyunu’dur bu.

6. Özetle                    :

R.T. Erdoğan, Çankaya ile birlikte Hukukun temelini oy’dular.

Şimdi tahliyeler aracılığıyla temelini oydukları hukuk nedeniyle yitirdikleri oy’ları
31 Mart’ta (2014) geri kazanmak için böylesi hu­kuk oyunu’nu sergilemekteler.

Keşke tutuklu seçkinlerimiz, bu tahliyeyi geri çevirebilselerdi.

Asıl özgürlüklerini,
AKP iktidarını oylarıyla yıkacak olan ulusumuz kazandırmalıydı 31 Mart günü.

Son söz                      :

Ali Nejat, bu yazdıklarının yanlış ve kedisinin yanılmış olmasını içtenlikle dilemektedir.

Böyle biline.

Saygılarımla. 11.3.14

Dr. Ali Nejat ÖLÇEN

Not : Bu yazı hakkında Sn. ÇETİNER ÇALIŞ’a yanıt altta, “yorumlar” kapsamındadır.
Bakılmasını özellikle öneririz.. (Dr. A. Saltık)

“En uzun ömürlü insan”

“En uzun ömürlü insan”

Mehmet Bedri Gültekin
mbgultekin@ip.org.tr
Silivri zindanı

“En uzun ömürlü insan”

Eski zaman bilgelerinden biri, “Bir insanın yaşamının sona ermesi, o kişinin öldüğü anlamına gelmez. Gün gelir birileri, o insandan son defa bahseder ve sonra da o kişi unutulur. İşte bir insan son defa bahsedilen o an, ölümün gerçekleştiği andır” der.

Hasan Yalçın arkadaşımızı kaybedeli 10 yıl oldu. “Eski zaman bilgesi”nin deyimiyle söyleyecek olursak, o hala bütün canlılığı ile yaşıyor.

Parti’nin mücadelenin her anında, örgütlenmede, kitle mücadelesinde, eğitimlerde, ülkenin edebiyat hayatında; her yerde yaşamaya devam ediyor.

Kaynak Yayınları, çeşitli konulardaki yayınlarını 12 kitap olarak yayınladı. Her biri Türkiye Devrimi’nin önemli bir el kitabı durumunda.
Bugün on binlerle mücadele saflarına katılan genç devrimciler için, örnek alınan bir “model” konumunda.

Türkiye’nin Devrim tarihi yapılırken, Hasan Yalçın’ın 1960’ların ilk yarısında bir öğrenci lideri olarak başlayan ve tam 40 yıl süren mücadelesinin, o “tarih” içinde müstesna bir yeri olacaktır.

Onun için, Hasan Yalçın açısından, adının “son kez söyleneceği” o an, hiçbir zaman gelmeyecektir.

Hasan Yalçın arkadaşım için bugüne kadar yapılan anma toplantılarında, Parti adına birçok konuşma yaptım. Ama bu yazımda biraz değişiklik yapacağım. Bazı ortak anılarımızdan bahsedeceğim.

İLK TANIŞMAMIZ

1972 yılının yaz sonunda, biz Diyarbakır ve Urfa’da tutuklanan Aydınlıkçılar, diğer arkadaşlarımızla birlikte yargılanmak üzere Diyarbakır Askeri Cezaevi’nden Ankara, Mamak Askeri Cezaevi’ne getirildik. Cezaevi komutanı Mustafa Kemal Saldıraner. Kore’de savaşan Türk Birliği’nin içindeymiş, esir düşmüş. Öyle söyleniyordu.

Saldıraner’in en büyük amacı; bizi asker disiplini içine sokmaktı. Onun için her gün bize boyun eğdirmeye vesile olacak bir şeyler bulmak için çabalardı.

Gene bir gün yeni emrini duyurdu. Bütün tutuklular cezaevinden herhangi bir yere gittiklerinde (mahkeme, hastane vb.) mutlaka kravat takacaklar. Biz Aydınlıkçılar doğal olarak “hayır” dedik.

Bir gün hastaneye gitmek için başvurmuştum. Kravat takmadan koridora çıktım. İki arkadaş daha vardı. Sonra Hasan Yalçın da geldi. İlk defa orada gördüm kendisini. Yaşça ben ve diğer iki arkadaştan büyüktü. Partimizin önderlerinden biriydi. Gıyaben tanıyorduk kendisini.

Gardiyanlar ve inzibatlar ellerinde kravatlarla bekliyorlardı. Takacaklar ve öyle götürecekler. Biz Hasan arkadaşa bakıyoruz. Hasan elinin tersiyle itti uzatılan kravatı, “size zorla kravat takmayacağımızı söylemiştik” dedi. Bağırış, çağırış, itiş, kakış bizi gerisin geri koğuşlarımıza gönderdiler.

SÜREYYA PAŞA SENATORYUMU

1978 yılı sonunda, Ankara’da Parti Okulu’nda görevliyim. Yoğun bir çalışma içindeyiz. Tüberküloz olduğumu öksürürken ağzımdan kan gelince anladım. İstanbul, Süreyya Paşa Senatoryumu’nda tanıdığımız bir doktor, değerli Alparslan Berktay ağabeyimiz vardı. Parti Okulu çalışması bittikten sonra gittim, hastaneye yattım. Benden bir iki ay sonra da Hasan Yalçın geldi. O da tüberküloz olmuş.

Parti’nin kadroları içinde başka tüberküloz olanlar da vardı. Hatırladığım kadarıyla Erkan Yücel de o dönem, -bizden sonra galiba- hastalandı ve tedavi gördü.
Yoğun çalışma, düzensiz hayat, yeterli beslenmeme böyle bir hastalığa yol açıyordu. Hiç şüphesiz bizim de ihmalimiz vardı. Ama işin esası, geceyi gündüze katarak devrimci mücadeleye bir şeyler katabilmek çabasıydı.

Hastanede iki ay birlikte kaldık. Aynı serviste, aynı odadaydık. Orada Hasan Yalçın’ın diğer bütün hastalar, hastane personeli, doktorlarla ilişkilerini gördüm. Herkesle arkadaş olan, herkese yakın, bütün servisin neşe ve moral kaynağı. Partili arkadaşlarla ve Parti dışından insanlarla ilişkileri aynı.

Hep eşleştirdiği bir insan tipi vardı. “Evde başka türlüdür. Dışarı çıkınca yüzüne bir maske takıyor ve başka bir insan oluyor. Biz öyle olmayalım” derdi.

BİRLİKTE 30 YILLIK MÜCADELE

1977 yılından itibaren Parti Merkez Organında birlikte görev yaptık. 12 Eylül’de de birlikte hapis yattık. 1988 yılında 2000’e Doğru Dergisi’nin Ankara bürosunun oluşturulmasında, Saçak Dergisi yazı kurulunda ve daha sonra ölümüne kadar hemen her alanda çok yakın çalışma arkadaşlığımız oldu.

İnsan hayatını anlamlı kılan şeyler vardır: Hiç şüphesiz herkes için geçerlidir, en başta kişinin yaptığı işler gelir. Ama kişinin arkadaşları, içinde bulunduğu çevre, ailesi; o hayatın “anlamlı” olmasında rol oynar.

Hasan Yalçın, arkadaşı olduğu herkesin hayatının “anlamlı” olmasına katkıda bulunmuştur.

SİLİVRİ VE ERGENEKON

Şimdi Silivri’deyiz. Hasan Yalçın aramızda yok. Ama yaşasaydı, hiç şüphe yok, Gladyo’nun en başta hedef aldıkları arasında olurdu.

Nitekim 2001 yılında Ergenekon Tertibini tezgâhlayanlar, Hasan Yalçın’ı unutmamıştır. Tuncay Güney’e, Emniyette verdirilen ifadede Hasan Yalçın’ın; Doğu Perinçek ve Suphi Karaman ile birlikte Bilecik’te “Ergenekon temel belgesini hazırladığı” söyletilmiş.
Emperyalistler ve işbirlikçileri, Türkiye’nin devrimcilerine karşı saldırıyı planlarken kimleri hedef almaları gerektiğini çok iyi biliyorlar.

ÖLÜMSÜZ

Anuşirvan’a sormuşlar;

“En uzun ömürlü insan kimdir?”

500’lü yıllarda Sasani devletinde hükümdar olan Anuşirvan (Adil Nuşirevan) cevap vermiş:

“Çok şey öğrenen ve onunla kendisinden sonra gelenleri eğiten veya iyi bir şöhrete sahip olup, kendinden sonrakileri onunla şereflendiren kişidir.”

Anuşirvan, 1500 yıl öncesinden Hasan Yalçın’ı anlatıyor.
(29.8.12, Silivri zindanı)