Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası

Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası-1

Prof. Dr. Emre Kongar

Önce Temel Tanımı Anımsayalım: Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra ortaya çıkan Küreselleşme, ya da yabancı terminoloji ile, “Globalleşme” biri siyasal, biri ekonomik, biri de kültürel olarak üç boyutlu bir kavramdır.
Küreselleşme’nin siyasal ayağı, Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasal egemenliği ve dünya üzerindeki siyasal jandarmalığıdır.
Küreselleşmenin ekonomik ayağı, uluslararası sermayenin egemenliğidir.
Küreselleşmenin kültürel ayağı, birbirinden farklı hatta, biri ötekine zıt iki ayrı oluşuma işaret eder.
Birinci oluşum, “mikromilliyetçilik” ve “mikrodincilik” biçiminde ortaya çıkmıştır.
Küreselleşmenin kültürel ayağının ikinci sonucu, özellikle tüketici davranışını etkileyerek, dünya çapında kültürel birörnekliğin önünü açmış olmasıdır.
***
Birinci Safha, Sahte Cennet:
1991’de Sovyetler Birliği resmen çöktükten sonra “Tarihin sonu geldi” , “Sınıf çatışmaları ve ulus devletler arası savaşlar bitti, sınırlar kalkacak”, “Silahlara akıtılan fonlar refahı arttıran üretime gidecek” gibi sonradan hepsinin palavra olduğu anlaşılan birçok beklenti dile getirildi.
Oysa bu Sahte Cennet söylemleriyle dolu olan safhada, Balkanlar’da, Kafkaslar’da ve Ortadoğu’da devlet yapıları yıkıldı ama yerlerine mikromilliyetçilik ve mikrodincilikten etkilenen, yıkılanlardan daha “ulusal devletler” kuruldu.
Üstelik de Huntington’un kuramsal olarak dile getirdiği, Batı-İslam uygarlıkları çatışması evresi, bizzat ABD’nin yarattığı Radikal Siyasal İslam Terörizmi uygulayan örgütlerle tüm dünyaya egemen oldu; böylece 10 yıl süren Birinci Safha bitti.
İkinci Safha, Küresel Terörün Yaygınlaşması ve Eşitsizliklerin Artması:
Başlangıcı 11 Eylül 2001’deki İkiz Kuleler saldırısı ile simgelenen İkinci Safha, Küreselleşme rüyasının hiç de pazarlandığı gibi olmadığını gösterdi.
Düşmanı Sovyetler çökünce hedefsiz kalan askeri olarak örgütlenmiş olan Radikal Siyasal İslam, tüm dünyada ABD’ye ve Batı’ya karşı saldırıya geçti.
Buna karşılık, liderliğini ve egemenliğini, değişen dünya koşullarında Avrupa ve Rusya ile paylaşmak istemeyen ve arkadan hızla gelen Çin’e karşı korumak isteyen ABD, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı “Arap Baharı” denilen bir illüzyonla kana buladı. Yüz binlerce insan hayatını kaybetti ve milyonlarca mülteci, uygar dünyanın sorunu oldu.
Bu arada gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler arasındaki fark da açılıyor, insanlık daha büyük sorunlarla karşı karşıya kalıyordu.
Küreselleşmenin, insan ve uyuşturucu ticaretini engelleyemediği, yoksullukla başa çıkamadığı ve uluslararası terörizme dur diyemediği anlaşılmış, yeniden ulus devlet modeline geri dönülmesi gündeme gelmişti.
Bütün bu olumsuzluklar, dünya halklarının Küreselleşmeyi savunan mevcut yönetimlere karşı, mikrodinci ve mikromilliyetçi eksenlerde tepkiler oluşturmasına yol açtı.
Böylece Küreselleşme, kendi içinde, askeri/siyasal ve ekonomik ayağıyla, kültürel/ideolojik/siyasal ayağı arasında çelişkiler yaşamaya başladı ve bu bizi üçüncü safhaya getirdi.
Üçüncü Safha, Mikromilliyetçilik ve Mikrodincilik Küreselleşmeye Karşı;
Brexit ve Trump.

Her yeni toplumsal, kültürel ve siyasal oluşumun tohumları bir önceki dönemde atılır; Üçüncü Safha için de böyle oldu…
Tohumları Soğuk Savaş döneminde atılmış olan ve Birinci ve İkinci Safhalarda güçlendirilen, ABD tarafından pompalanan mikrodinci ve mikromilliyetçi akımlar, Küreselleşmenin olumsuz sonuçlarına karşı tepki duyan halkların bu tepkilerini kanalize eden ideolojiler oldu.
Rusya’da Putin, Macaristan’da Orban, Türkiye’de Erdoğan, Avusturya’da Heider, Fransa’da Le Penn, Avrupa’da yükselen ırkçılık ve yabancı düşmanlığı süreçleri, bu mikrodinci ve mikromilliyetçi akımların sonuçları olarak dünya sahnesine çıktılar.
Birleşik Krallığın (İngiltere’nin) Avrupa Birliği’nden çıktığı ve ABD’de Trump’ın seçildiği 2016 yılı, bu Üçüncü Safhanın başlangıç tarihi olarak görülebilir.
===================================

Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası-2

Batı dünyası (yani ABD), Sovyetler Birliği’ne karşı olan Soğuk Savaşta, dinciliği ve milliyetçiliği etkin ideolojik ve siyasal silahlar olarak kullandı.
1991’de Sovyetler resmen dağılınca, bu birikim, “mikromilliyetçilik” ve “mikrodincilik” olarak Küreselleşme sürecine damgasını vurdu, devletleri parçaladı, sınırları değiştirdi
Ortaçağ’daki Din/Tarım toplumunun dinci/mezhepçi ve Yakınçağ’daki Endüstri Devrimi’nin Irkçı/milliyetçi kimlikleri…
“Neoliberal Neoemperyalizmin”, “Küreselleşme” adı altında dayattığı “Yeni Dünya Düzenine” ideolojik/siyasal açıdan egemen oldu…
İnsanlar ve devletler arası ayrışmanın, yabancılaşmanın, düşmanlığın temellerini oluşturdu.
***
Sovyetler’in dağılmasıyla hem zafere ulaşmış görünen hem de düşmansız kalan Radikal Siyasal İslamcı örgütler:
ABD/Suud tarafından kurulmuş olmalarına karşın…
Arap-İsrail savaşından hareketle…
Huntington’un ileri sürdüğü kültürel/ideolojik “Uygarlıklar Çatışması” çizgilerinde…
İnsanların ve devletlerin, din/ mezhep ve ırk/milliyet ayrımlarında düşmanlaştığı bu ortamda… Teröre başladılar.
***
Küreselleşme ise, insanlığa, barış, refah, adalet ve güven yerine…
Savaş, yoksulluk, sömürü ve güvensizliğin egemen olduğu…
Zenginin daha zenginle
ştiği, yoksulun daha yoksullaştığı siyasal/askeri/ekonomik bir düzen getirdi.
Bu düzen, özellikle de, ABD’nin değişen dünyada liderliğini sürdürebilmek amacıyla başlattığı Ortadoğu savaşıyla her yere yayılan terör ve mülteci sorunları, bütün dünyayı tedirgin etti.
Bu durum, dünya halklarının, gözden geçirilmiş yeni liberalizmin ürettiği, gözden geçirilmiş yeni Küresel emperyalizmin, yani “Neoliberal Neoemperyalizmin” savunucuları olan iktidarlara karşı tepkiler oluşturmasına yol açtı:
Ekonomik sorunların, terör, güvenlik, sömürü ve adalet sorunlarıyla bütünleştiği bu tepkilerin kanalize olduğu ideolojiler ise zaten sürekli pompalanmakta olan “mikromilliyetçi” ve “mikrodinci” çizgiler oldu.
***
Önce Ortadoğu’da ve Avrupa’da kendini gösteren bu Anti Küresel tepkiler, sonunda Kıta Avrupası’nı da aşarak Brexit ile Britanya’ya ve en sonunda da Atlantik ötesine, Trump ile ABD’ye ulaştı.
Böylece Küreselleşme kendi yarattığı çelişkiler içinde çırpınan bir süreç haline geldi.
Küreselleşme sürecini başlatan ve bu süreçten en büyük yararı sağlayan ülke olarak ABD’nin, Küreselleşme karşıtı tepkilere hedef olması doğal ve olağandı…
Ama aynı Amerika’nın Trump’ı seçerek, “mikrodinci” ve “mikromilliyetçi” ideolojik çizgilerde “korumacı bir ekonomiye” dönüş işaretleri vermesi…
Sonuç olarak, kendi başlattığı ve en büyük yararı sağladığı bu Küreselleşme sürecinin doğurduğu “karşı tepkilere”, kendi iç politikasında teslim olması tam bir çelişkiyi yansıtmaktadır.
Trump’ın iç ve dış politikada ne yapacağının pek kestirilememesinin önemli nedenlerinden biri, söylemlerindeki aşırılık kadar bu nesnel çelişkidir.
===========================
Dostlar,

KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizm ilginç bir tarihsel aşamaya erişti.
Özellikle son çeyrek yüzyılda neredeyse tüm dünyada derin altüst oluşlara neden oldu.
Demokrasi, barış, eşitlik, gönenç vb. değil tam tersine

– savaş ve kan
– ölüm ve gözyaşı
– ülke ve halkların bölünüp parçalanması
– demokrasi değil otoriter-totaliter rejimler
– insan hakları değil eşitsizliklerin derinleşmesi
– ekonomik gönenç değil yoksulluğun küreselleşmesi………

gibi çok ağır tersinir sonuçlar doğurdu.
“Küresel akillerin” tüm bu tersine gelişmeleri öngör(e)mediği söylenebilir mi??
Çeyrek yüzyılı aşan bir “küresel fetret devri” belki de “küresel deney” insanlığa dayatılmıştır. Fatura gerçekten çok ağırdır.
Şimdilerde “Olmadı, pardon..” denebilir mi Erdoğan’ın ülkemize ödettiği bunca ağır faturadan sonra “Milletim ve Allah bizi affetsin..” dayatması kabul edilebilir mi??

Biz kendi adımıza çeyrek yüzyıldır bu sürecin adının

  • “Küreselleşme” değil ama “küçük” bir “TİR” hecesi eklemesi ile “KüreselleşTİRme” olduğunu ısrarla yazıp söyledik.

Çok sayıda makale yazdık, konferans verdik, Tıp Fakültesinde “KüreselleşTİRme ve Halk(ın) Sağlığı” dersleri koyduk ve bu konuda tıpta uzmanlık tezleri yaptırdık…

Güzelim Türkçemizin hünerinden yararlanarak o minik “TİR” hecesi ile

  • söz konusu Küreselleşme sürecinin kendiliğinden ortaya çıkan bir süreç olmadığını,
  • tersine, bu süreci dayatan küresel emperyalist odakların kendilerini saklamak için
    kurgu içinde olduklarını,
  • algı yönetimi yaparak bu kuşatma sürecine direnç örgütlenmesini engellemeye çabaladıklarını,
  • retorik tuzakla zihinleri yöneterek utanmaksızın beyin iğfaline yöneldiklerini
  • 500 yılın vahşi kapitalizmi ile biriktirilen, insanlıktan alınan KAN VE CAN VERGİSİ ile yığılan sermaye dağlarının politikleştirilerek dünya hegemonyası için kullanıldığını,
  • gerçekte “Küreselleşme” sözcüğünü yıpranmış “emperyalizmin” imaj yenilemesinin aracı olduğunu,
  • Samuel Huntigton gibi siparişle yazan sefil ajan-yazarların “The Clash of Civilisation” adlı sözde tez ve kitaplarının kınanmasını ve ciddiye alınmaması gerektiğini,
  • “Tarihin sonu geldi” diyerek kendinden geçen kimi öforiklerin (Japon Francis Fukuyama gibi) hezeyan içinde olduklarını..
  • küresel toplumun görülmemiş ölçek ve derinlikte bir küresel şizofreniye sürüklendiğini..
  • ………………..
  • Reddettik pek çok öneriyi, dayatmayı, çıkarı, fonu, bursu, projeyi…. vs.

Ve insanlık tarihinin bu en büyük kumpasının tarihe, insanlığın ve yaşamın doğasına, diyalektiğe, tarihin olağan akışına, konjonktüre ve 21. yy’dan insanlığın beklentilerine….  uymadığını, SÜR-DÜ-RÜ-LE-ME-YE-CE-Ğİ-Nİ… sabır ve ısrarla, gelişmeleri nesnel olarak gözleyip somut verilere dayalı olarak analiz ettik..

Bu “karabasan” bitmiş değil elbette.. Davul çalınacak aşamada değiliz. İnsanlık emperyalistleşen yabanıl (vahşi) kapitalizm ile savaşımını sürdürecek. Post-modern sömürü yöntemlerini tanıyıp deşifre edecek ve mahkum edecek.

Selam olsun AYDIN SORUMLULUĞUNU ateşten gömlek giyerek yerine getirenlere!

Günümüzde “Kumarhane kapitalizmi” batağına saplanan finans-kapital, artık risk alarak yatırım yapmak üretimle, istihdamla reel “kâr” lar elde etmek yerine spekülatif moneter baskıcı araçlara yönelmiş bulunuyor. Bu da sürdürülemiyor doğallıkla ve diyalektik olarak kendi sonunu hazırlıyor..

YENİ DİN – YENİ TANRI yaratma gibi en ağır silahlarını çekse de!

Post-modern sömürü yöntemleri de duvara dayandı..
Ha gayret insanoğlu, post-modern sömürünün/sömürgenlerin
post-modern proleterya ile devrilmesi pek uzak olmasa gerek..

Tarih ya da tarihsel zaman epey hızlandı; Zamanın kanatlarını rüzgarlamanın vaktidir.

İNSANLIK SÖMÜRGECİLİĞE MAHKUM DEĞİL!

“ Sömürgecilik ve yayılmacılık (emperyalizm) yeryüzünden yok olacak ve yerlerine
uluslar arasında hiçbir renk, din ve ırk ayrıcalığı gözetmeyen yeni bir işbirliği ve
uyum çağı
egemen olacaktır.” Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Sevgi ve saygı ile.
04 Şubat 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı –
AÜTF Halk Sağlığı AbD – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Hüsnü MAHALLİ : Kendiliğinden kapanır

Kendiliğinden kapanır

portresi

 

Hüsnü MAHALLİ

Herkes Musul ve IŞİD‘i konuşuyor.

Hiç kimse ‘IŞİD denilen ruh hastası örgüt  nereden geldi?’ diye sormuyor.
5 yıl önce AKP yönetiminde Türkiye ile Sünni Arap ülkeleri ‘Alevi’ Esad’tan kurtulmak için Suriye’nin üzerine çullandı. ABD ve bildik onlarca emperyalist ülke onlara yardım etti.
Hep birlikte dünyanın dört bir tarafından yüz bini aşkın ruh hastasını Suriye’ye taşıdılar.
Kaide’in devamı Nusra ve IŞİD böyle kuruldu.. Irak Şam İslam Devleti DEAŞ!
Arapçada Şam yalnızca Suriye’nin başkenti değil aynı zamanda Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin demektir. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve dolaysıyla herkes IŞİD yerine ‘DAEŞ’ diyor.
IŞİD’de İslam kelimesi geçiyormuş. Bu İslama hakaretmiş. DAEŞ; IŞİD’in Arapçası. Yani yine İslam kelimesi geçiyor. Bir zamanlar Kaide’nin popüler olduğu kadar şimdi IŞİD herkes tarafından tanınıyor. Sevenleri, destek verenleri, yardım edenleri ve dayanışma içimde olanları da var. Kim, nasıl ve neden kurdu belli.

  • IŞİD yalnızca bir örgüt değil karanlık ve çok tehlikeli bir ideolojidir.
    Bu ideolojinin amacı bu coğrafyayı yok etmektir.

Nasıl? Hiç önemli değil. Ama mezhepsel olursa çok daha iyi olur. Suriye, Yemen ve Lübnan’da olduğu gibi. Libya’da bir tek Alevi, Şii, Hıristiyan, Ezidi, Kürt, Türk ya da Acem yok ama orada da insanlar birbirini boğazlamalı. Patronlar ve uşakları öyle istiyor. Suriye’de olduğu gibi.
Yemen’de durum farklı değil. Yemen’deki %10 Şii Husileri bahane eden Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri 18 aydır bu ülkeyi bombalıyor. Büyük patron ABD onlara yardım ediyor. Suriye’de olduğu gibi. Şimdi sıra Irak’ta…
1980-88 arasında Sünni Saddam’ın Şii Irak’ını Şii İran’a saldırtan ABD ve Körfez’in Kral, emir ve şeyhleri iki yıl sonra bu kez ABD kışkırtmasıyla Saddam’ın bir sabah Kuveyt’i işgaliyle uyandılar. 6 ay sonra yine ABD Sünni kral, emir ve şeyhlerden 600 milyar dolar alarak geldi Saddam’ı Kuveyt’ten çıkardı ve 2003’te Irak’ı işgal etti.

IŞİD lideri Bağdadi Amerikalıların Buka kampında yetiştirilip serbest bırakıldı. Kaide lideri Bin Ladin’i de Suudi ve Pakistan istihbaratıyla birlikte CIA yaratmıştı. ‘Arap Baharı‘yla birlikte Kaide’nin İşi bitince Bin Ladin’i Mayıs 2011’de öldüren de CIA. Irak’ta başlangıçta Kaide sonra da IŞİD’i destekleyenler arasında Sünni Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri vardı. Onlara göre Kaide ve IŞİD’çiler nüfusun % 60’ını oluşturan  Iraklı Şiilere ve onlara destek veren Şii İran’a karşı savaşıyorlar. Davutoğlu’nun dediği gibi ‘Öfkeli Sünni gençler’. Tıpkı şimdi olduğu gibi.
Ama tek farkla. ABD ve Batılı müttefikleri bu kez IŞİD’den kurtulmak istiyor ya da öyle görünüyor. Sonrası çok önemli değil. Yani herkes herkesi boğazlayabilir.

  • Türkiye serseri mayın gibi cahilce ortalarda dolaşıyor.

‘Şiilerin Musul’u ele geçirmesine izin vermeyiz’, ‘Şiiler Musul’a girerse Sünnileri öldürecek’ diyorlar. Şii dedikleri kimseler Irak ordusu ve ona yardımcı Şii gönüllüler. Yani! IŞİD Musul’da kalsın. İyi de Patronunuz ABD istemiyor.

ABD 2008’den bu yana Irak’ın Sünni, Şii ve Kürt olmak üzere üçe bölünmesini istiyor.

Ankara ‘İyi de Patron, Türkmenler ne olacak demedi, diyemiyor’.
Hıristiyan ABD ve Batılı ülkeler Irak’ta yaşayan bir milyondan fazla Hıristiyanı bile görmezlikten geldi. Adamlar bu kadar gaddar. En az bizimkiler kadar.
Sünni-Şii ayağında. Bu kadar kan yetmedi. Musul hikâyesinde onlarca detay var.
Oyunculara bakın: 30 kadar batılı ülke, Irak ordusu ve 300 bin kadar Şii gönüllü, diğer Kürt gruplarla kavgalı Mesut Barzani ve Talabani’ye bağlı 20 bin Peşmerge, PKK ve ABD destekli PYD’ye bağlı 10 bin kadar militan, Türkiye’nin eğitip donattığını 4 bin kadar işe yaramaz Sünni aşiret militanı, iki bin kadar Türkmen ama Şii militan ki bunlar Musul’a bağlı Telaferli…
Türk ordusu bu işin neresinde bilinmez ama bana kalırsa hiç bir şey yapamaz.
Yani B, Ç ya da yumuşak G planları yok. Hafta sonu Irak’tan bir heyet gelecek ve bu iş kapanır.
Yok, eğer AKP açık tutmak istiyorsa niyetini net ortaya koymuş olur.
Körfezdeki çağ dışı, ilkel ve bağnaz kral, mir ve şeyhler adına Irak’ta Şii-Sünni kırımını provoke edip ateşlemek sonra da Irak Şiilerine destek verecek olan İran’la savaşa tutuşmak. Saddam gibi.
Yandaş medyada herkes yalan söylüyor. Musul  çok büyük ve karmaşık bir hikâye.
Coğrafyamızı Emevî Camisinden ateşe veremeyenler şimdi şanslarını Musul’da denemek istiyor.
Birileri Irak’ı parçalamak istiyor. Barzani ‘Kerkük’ten sonra Musul benim’ diyor. PKK ve PYD ‘Bu işte biz de varız’ diyorlar. Türkmenler gümbürtüye gitti. AKP’nin desteklediği Tarık Haşimi ve eski Vali Esil Nuceyfi ‘Irak’ı parçalayamadık bari Musul’u parçalayalım’ modundalar. Kürtler, Şii Türkmenler, Hıristiyanlar ve Sünni Araplar birer parça alsın.
Peki, İran, Türkiye, Körfez ülkeleri ve ABD ve müttefikleri bu parçalardan hangisinin arkasında olacak?
Yani mezhepsel, etnik, dinsel ve çıkarsal düşmanlık ve savaşa devam. ‘Arap Baharı’ndan bu yana AKP Suriye’de hep bunu istedi ve hala istiyor. Lozan, Misak-ı Milli, Abdülhamit, hilafet, sultanlık  ve benzeri tartışmalar hep bu çerçevede.
Dış ve iç politika bir bütündür. İçte sıkıştıkça dışarda saldır. Dışarda sıkıştıkça içe yüklen.
Vatan, millet, hamaset ve biraz da din dedin mi CHP bile arka çıkar.
MHP zaten çantada keklik. Cumhuriyet dediğiniz de ne?
Küçük ‘bir gazete’ alıcısı kalmayınca kendiliğinden kapanır gider! (YURT, 19.10.2016)

“Ankara hızlı davranmazsa Türkiye darmadağın edilecek!”

“Ankara hızlı davranmazsa
Türkiye darmadağın edilecek!”

Gazeteci Hüsnü Mahalli, Suriye’de yaşanan gelişmeleri değerlendirdi.

Portresi

Gazeteci Hüsnü Mahalli, Suriye’deki gelişmeleri Ceyda Karan’a değerlendirdi. İşte o haber:

http://www.vaziyet.com.tr/siyaset/husnu-mahalli-ankara-hizli-davranmazsa-turkiye-darmadagin-edilecek-h5845.html, 23.8.16

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Haseke’de yaşanan çatışmaları ‘beklenmeyen bir gelişme’ olarak yorumlayan Mahalli, bölgenin hem IŞİD’in kalesi Rakka’nın hemen üstünde olması hem de Kürtlerin başkent ilan etmek istemesinden ötürü önemli olduğunu söyledi.

Mahalli’ye göre, ABD, Türkiye’nin İran ve Rusya ile olası yakınlaşmasına bir tepki olarak müttefiki olan Kürtlerin belirleyiciliğindeki YPG’yi harekete geçirdi. Mahalli, Suriye bağlamında bir Ankara-Tahran-Moskova ittifakı olup olmadığının yanıtını görebilmek için ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın Ankara ziyareti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın beklenen Tahran ziyaretini beklemek gerektiğinin altını çizerek şu yorumu yaptı:

Türkiye samimiyse İran ziyareti sonrası bu çok net gözükecek. O zaman ABD’liler bölgede çuvallamış olacak. ABD bu çuvallamanın öncesinde Kürtleri harekete geçirerek bir ön adım atmış oluyor.” yorumunu yaptı.

‘SURİYE’YE BAKARKEN IRAK’I GÖZARDI EDEMEYİZ’

Suriye’de yaşanan gelişmeleri Irak’tan bağımsız okumanın doğru olmayacağını belirten Mahalli, geçen hafta Peşmerge’nin Irak ordusuna rağmen Musul’da bağımsız giriştiği operasyonlara dikkat çekti:

“Suriye’yi konuşurken bir noktayı hep gözardı ediyoruz. O nokta Irak. Geçen hafta Barzani’ye bağlı Peşmerge güçleri Musul’un doğusunda hareketi geçti ve küçük köyleri IŞİD’den aldı. Üstelik bunu Irak ordusunun uyarılarına rağmen yaptı. Zira ordu Musul’a yönelik bir operasyon hazırlığı içinde. Fakat Peşmerge, Irak ordusu ile hareket etmeden, fırsat bu fırsat, o köylerde de Kürtler yaşıyor diyerek birkaç köyü işgal edip Kürdistan’a bağlama hevesindeydi. Onların Fransız ve ABD’li danışmaları olduğunu hepimiz biliyoruz. Hem ABD’lilerin varlığı, hem İran’ın oradaki etkinliği, hem de Irak’ın Suriye’nin komşusu olması ve İran’ın malzeme uçaklarının Irak’tan kalkması itibarıyla Irak faktörü çok önemli.”

‘PYD VE YPG İÇİN TARİHSEL BİR BİR HATA OLUR’

Rusya ve İran’ın PYD’nin şimdiye dek Şam ile olan dostluğunun garantörü olduğunu söyleyen Mahalli, “PYD’lilerin ABD’yi tercih etmesi tarihsel bir talihsizlik. Bugün Salih Müslim’in bazı açıklamalarını gördüm ve açıkçası hiç sempatik değildi. PYD ve YPG eğer koşullardan yararlanarak Suriye’de bir şeyler yapalım düşüncesindeyse her şeyi, büyük bir kırımı göze almış demektir. Bunu hem Türkiye, hem Suriye, hem de Irak açısından söylüyorum. Bu tarihsel bir yanlışlık olup bunun telafisi mümkün değildir. Tarihte de bunun örnekleri görülmüştür. ABD’liler bölgede hep kazık atmışlardır. Destek alırsın, konuşursun, silah alırsın, bunlar başka şeyler. Ancak ABD’liler hep söyler ya ‘Suriye’de bir B planımız var’ diye. Belki de B planları bu. Ama bu blöf olsun, gerçek olsun Kürtleri kırıma sürmek istiyorsa o başka bir şey. Bu endişeyi de taşıyorum.” tespitinde bulundu.

‘HEDEF BAŞINDAN BERİ TÜRKİYE’

Tahran-Moskova ile anlaşmanın Ankara için ‘okları üzerine çekmek’ anlamına gelip gelmeyeceğini sorusuna “Hedef zaten Türkiye” yanıtını veren Mahalli, “Suriye, Irak bunlar dandik ülkeler. Batı’nın esas büyük oyunları bağlamında da Kürtler bağlamında da hedef Türkiye” dedi ve şu tespiti yaptı:

“Suriye’de 3, Irak’ta 8 milyon Kürt varsa bu Türkiye’de 15-20 milyon. IŞİD konusunda da İslamcıların hedefinde Türkiye var. Beş yıldır Arap Baharı vesilesiyle her türlü islamcı grupla iç içe girmiş İslamcı söylemleri olan bir parti. Suudiler zaten nefret eder AKP’den. Bu tarihsel bir meseledir. Hele hele bu işi anlamazsanız, danışmanlarınızda iş yoksa, size yol gösterecek kimseniz yoksa, öngörüleriniz doğru çıkmazsa oturup ‘Yeter, bu kadar yanlış yaptık. Artık hızlı davranmamız gerekir’ demeniz gerekir.”

‘ENDİŞEM TÜRKİYE’NİN DARMADAĞIN EDİLMESİ’

AKP iktidarının çözümü hızlı davranmakta araması gerektiğinin altını çizen Mahalli,

“Eğer ABD seçimlerini bekleyeceklerse Türkiye’nin ne hale geleceğini herkes görecek. Öyle bir endişe taşıyorum ki, Türkiye darmadağın edilecek. Dört ay bekleyeceklerse eğer neler yaşanacak bu coğrafyada görecekler. Eğer Batı kafasına koymuşsa ve bu oyun böyle oynanıyorsa -ki bunu Haseke’ye bakarak söylüyorum- herkes görecek ne olacağını. Bu coğrafya böyle bir coğrafyadır. Her şey bir günde tepetaklak olur. Yarın öbür gün Haseke’den çok büyük bir kalkışma olursa ya da Suriye uçakları orada beş bin insanı öldürürse bunun kontrolünü kim sağlayacak? PKK ayaklanıp, halk ayaklanması çağrısı yaparsa bunu kim durduracak? Irak ne olacak? Yani karşı taraf kafasına koymuşsa bunu yapar. Biz bu coğrafyada bunları gördük. Irak’ta ABD işgalinden bu yana neler yaşandı. Ama kim hatırlıyor? Suriye de böyle olsun. Türkiye de.. Kimin umurunda ki? Batı’nın böyle bir hesabı yok..” uyarısı yaptı.

==================================

Dostlar,

Sayın Hüsnü Mahalli‘nin Ortadoğu’un politik sorunları hakkında uzmanlığı tartışma dışıdır. Yazdıkları hep isabetli öngörüler olmakta. Bu bakımdan, Dışişleri çevrelerince ve AKP – RTE tarafından özenle izlenmesi, danışılması gerektiğinin altını bir kez daha çiziyoruz.

Ortadoğu belalı bir coğrafyadır..
Kan ve entrika deryasıdır..
Türkiye’nin bu gayya kuyusundan korunmasının temel aracı, Büyük ATATÜRK‘ün koyduğu altın dış ve iç politika ilkesidir :

  • YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ!

Tayyip Erdoğan Başbakan iken, 2005 yılnda yaşamının en büyük hatasını yapmış ve Türkiye için müthiş bir kumar oynamıştır : BOP EŞBAŞKANLIĞI!

BOP_haritasi

Başımıza gelen bunca badire, ABD – AB’nin emperyalist maşası olan onur kırıcı hatta sefil bir dış politika izlememizdendir. Türkiye, hiçbir ülkenin içişlerine asla karışmamalıdır. Hele hele kadim komşularımız Iak ve Suriye üzerinde bölücü, kanlı emperyal planlara geniş kapsamlı araç olmak çok vahim bir hatadır. 2011 ilkbaharından beri, 5+ yıldır Türkiye, Suriye’de iç savaş ve parçalanmanın ne yazık ki en aktif taraflarındandır. Uluslararası Ceza Mahkemesinde yargılanmak üzere şikayet edilmiştir! Gelinen yer ülkemizin kan – revan içinde perişanlığıdır.

Hala Suriye konusunda ikircikli ve yarım ağız konuşuyor AKP – RTE.. Hala “Esed” diyerek dünkü aile dostu – birader Esat, Amerikan ağzıyla telaffuz ediliyor. Hala “geçiş dönemi Esed ile olabilr ama sonra hayır..” denebiliyor!?.. Adama sorarlar, siz kim oluyorsunuz da Suriye’ye devlet başkanı belirlemeye kalkıyorsunuz?! Yetki ve egemenlik hakkı Suriye halkınındır. Türkiye’nin bu tutumu uluslararası hukuk ve BM Anlaşmaları bağlamında suçtur. Yarın Batılılar sütten çıkmış ak kaşık gibi sıyrılır ve Türkiye’yi “haydut devlet” bile ilan edebilirler!

Bir an önce Atatürk’ün dış politikasına dönünüz.. Koskoca bir ülkenin kişilikli – namuslu – erdemli, ilkeli, karşılıklı çıkarlara saygılı ve içişlerine karışmayan, barışçıl bir dış politikası olsun; maşa – piyon – taşeron vb. utandırıcı işlevlere asla soyunmasın!

Sevgi ve saygı ile.
23 Ağustos 2016, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Hüsnü Mahalli : Neden oldu?

Neden oldu?

17 Kasım 2015’te Bu Azizi (AS : 17 Aralık 2010 ve Muhammed Buazizi olacak) adındaki genç kendini yakınca Tunus’ta olaylar başladı. Sonrasında Mısır, Libya, Bahreyn, Yemen ve Suriye… Öncesinde Irak vardı. Buna ‘Arap Baharı’ demişlerdi.
Kanlı olacağını söylemiştim. 5 yıl sonra her şey ortada.
Yüz binlerce insan öldü, milyonlarcası yaralandı ve sakatlandı, ülkeler yıkıldı,
ekonomiler çöktü ve milyonlarca insan göçmen olarak sürünüyor.
Her yerde büyük acılar var. Tıpkı şimdi Türkiye’de olduğu gibi.
Ruh hastası kimi çevrelerin umurunda değil. Öldürenlerden ve öldürmekten haz alan tipler.
5 yıl önce Türkiye’de kimse öldürülmüyordu.
5 yıl önce Türkiye’de herkes barıştan söz ediyordu.
İnsanlar Kürt sorunu çözülecek diye umutlanmıştı.
5 yıl önce Türkiye’nin hiçbir komşusu ile sorunu yoktu.
5 yıl önce Türkiye’nin Suriye ile sınırları açılmış ve öbür ülkelerle vizeler kaldırılmıştı.
2010 yılında Suriye’den 1.1 milyon insan Türkiye’ye turist olarak gelmiş ve aynı yıl  Türkiye’den Suriye’ye gidenlerin sayısı 1.5 milyonu aşmıştı. Hiçbir olay yaşanmadı.900 kilometrelik Suriye-Türkiye sınırı boyunca insanlar dost ve kardeş olmuştu.
Türkler, Araplar, Kürtler, Süryaniler, Türkmenler, Sünniler, Aleviler, Şiiler…
Coğrafyamızın geleceğini belirleyecek tarihsel bir zaferin ilk adımları atılmıştı.
Ama olmadı. Birileri bundan hiç hoşlanmamıştı. Aniden Esad diktatör oldu.
Sonrası bildik hikaye : ‘Vurun kahpeye’.
Dünyanın tüm ruh hastaları Türkiye üzerinden Suriye’ye taşındı.
Dünyanın en sapık, manyak ve katil terör örgütleri Suriye’de kuruldu, kurduruldu.
Hem de din adına. Suriye ve Irak halklarına yapmadıklarını bırakmadılar.
Birileri din ve mezhep adına çok seviniyordu. Sevinç 5 yıl sürdü sonra işler ters gitti.Esad direndi; ‘Arap Baharı’ çöktü, Müslüman Kardeşler seçilmedi ve birilerinin saltanat ve hilafet hayalleri suya düştü. İçerde de işler iyi gitmiyordu.
Cumhurbaşkanı oldu ama Başkan olamadı.
7 Haziran’da AKP 400 milletvekili kazanamadı.
20 Temmuz 2015’te Suruç’ta 32 can IŞİD terörünün kurbanı oldu.
Sonrasında karanlık bir PKK saldırısı.

82 günde 145’i asker, polis ve korucu olmak üzere toplamda 370 can.

Yapan da belli yaptıran da. Türkiye artık terörün kıskacında.
Daha önce de yazdım :

  • IŞİD özel ilgi gösterdiği Türkiye’yi asla rahat bırakmayacaktır.
Adamlar ruh hastası. Rusya müdahalesi sonrasında Suriye ve Irak’ta sıkışınca Türkiye’ye gelecekler. PKK olayı AKP iktidarında giderek karmaşık bir durum alacak.
PKK 30 yıl önceki PKK değil. PYD, PKK’ya bölgesel ve uluslararası artı bir boyut kazandırdı. Kürt sorunu ise Suriye’den dolayı Obama ve Putin’in ilgi alanı içinde.

Özetle Türkiye’nin başı belada. AKP’nin umrunda değil.

AKP iktidarda kaldığı sürece Türkiye’nin hiçbir konuda şansı yok.

Terör senaryolarını yazanlar çoğalacak. Kürt sorununun çözümü imkansızlaşır.
Bölgesel tüm ilişkiler çok daha riskli bir hal alabilir.

1 Kasım’da Türkiye AKP’den kurtulmalı.
Kurtulursa terör de son bulacak. Kurtulmazsa hepimizin canı acıyacak.
AKP çok sevinecek. Suriye’de ölenlere sevindiği gibi.========================================

Dostlar,

Acı ama gerçek Sn. Mahall’nin yazdıkları..
Sn. Mahalli, Ortadoğu, özellikle Suriye konusunda seçkin bir uzman. O’nu izlemeli.
Bizim de ha bire yazdığımız, yazdığımız gibi…
1 Kasım 2015 genel seçimleri Türkiye için bir milat olacak..

ASLA unutulmasın; AKP’nin göz yumup Esad’a karşı her tür desteği verdiği IŞİD‘in
20 Temmuz 2015 Suruç katliamından bu yana (32 can aldı!),

82 günde 145’i asker, polis ve korucu olmak üzere toplamda 370 can.

Sevgi ve saygı ile.
13.10.2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Ne zaafı, gülüyorsun işte!

Ne zaafı, gülüyorsun işte!

Serdar Kızık
Yurttaşlarımızın katledildiği hain ve alçak saldırının ardından düşündüm:
Bu karanlığa ne yazabilirim?
Gözümün önüne kapkara bir Türkiye haritası geldi…

***

Her şeyden önce şu saptamayı yapmalı:
Ülkede yaratılan karanlığın sorumlusu tümüyle AKP iktidarıdır.
Tepeden tırnağa neredeyse tüm kadroları iç politikada ülkeyi ayrıştırmış, ötekileştirmiş, toplumu parçalamış, dış ilişkilerde Türkiye’nin başına beklenmedik belaları sarmıştır.
Terör ortamının yaratılmasının sorumlusu, açık seçik bu iktidardır…

Başbakan Davutoğlu, katliamın ardından konuşuyor. Bombayı patlatan olası örgütleri sıralıyor.
PKK, IŞİD, DHKPC, MLKP…
Kimdir, arkasındaki güçler, egemenler kimdir, şu anda bilmiyoruz.
Türkiye’nin geçmiş tarihine bakılırsa 1 Mayıs, Maraş, Sivas katliamları ve faili meçhul cinayetler düşünülürse, devlet terörü diye bir kavram da var.
Yabancı istihbarat örgütlerinin eylemleri, gladyonun yaptıkları var.
***

Peki, Ankara katliamının sorumlusu kim?
Aydınlatılmadıkça kuşkusuz devlet mekanizması, iktidar sorumlu olacaktır.
Tıpkı aydınlatılmayan Suruç, Diyarbakır ve benzeri katliamlar gibi…
Dikkat çekerim… İktidarın İçişleri, Adalet ve Sağlık Bakanlarının önceki gün yaptığı
basın toplantısı ibretliktir.

İstifa etmesi gereken İçişleri Bakanı, “Güvenlik zaafı var mı” sorusunu “yok” diye yanıtlarken Adalet Bakanı’nın o alaycı gülümsemesi neyi anlatıyor?

Evet zaaf yok, artık AKP politikaları sayesinde ülkede ciddi bir güvenlik açığı ve sorunu var. Can güvenliği sorunu var.
İlkokul çocuklarının voleybol karşılaşmalarında bile güvenlik gerekçesiyle
velilerin bozuk paralarını toplayan bir anlayış, Ankara’nın göbeğinde canlı bombalardan nasıl habersiz olur?

Yüzlerce kişinin yaşamını yitirdiği, yaralandığı katliam münferit bir olay sayılabilir mi?
Asla…
***

Arap Baharı’ndan başlayalım…
Sözüm ona baskıcı, despotik yönetimleri kaldırmak, demokrasiyi yerleştirmek adına
İslam ülkelerinde yaratılan kalkışmanın sonuçları ortada.

Ne demokrasi geldi, ne özgürlük ne de insan hakları…
Tersine parçalanmış ülkeler yaratıldı, etnik ve mezhepsel çatışmalar, kan ve gözyaşı,
ölüm geldi coğrafyamıza.

Emperyalizmin sözde mücadele ettiği IŞİD, El Kaide benzeri radikal siyasal İslamcılara
yol verildi.


Şimdi hedefte Türkiye var. Onun için terör oluyor, onun için insanlarımız katlediliyor.
***

  • Saldırının ardından gece sokağa çıktığımda karşılaştığım arkadaşlar, tanık olduğum değerlendirmeler, benim de ülkedeki karanlığa bakıp “daha yazacak ne kaldı”sonucuna vardığım, büyük bir karamsarlığı yansıtıyordu.
    Ancak düşündüm…
    Terör karanlık istiyor, insanları evlerine kapatmak, korkutmak, sindirmek istiyor.
    Onlar amaçladıklarına ulaşmamalı.
    Teröre karşı mücadele sürmeli.
    Aydınlık, savaşsız, sömürüsüz bir ülke geleceğine yönelik umutlar korunmalı, güçlendirilmeli.
    Bu açıdan kalıcı bir çözüm değil, ama 1 Kasım seçimleri, kısa erimde karanlığı yaratanlara büyük yanıt olacaktır.
    Karanlık, sonsuza değin süremez. Gün doğar memleketimde, yeniden çiçekler açar,
    yaşam sevinci güçlenir.

    Bugünkü koşulları yaratan iktidarın uzaklaştırılmasıyla, ülkenin önü açılabilir.
    Ondan sonrası, bu düzenin sorumlularının hukuk önünde adil bir yargılamayla
    hesap vermesidir.
    ==================================

    Dostlar,

    Serdar Kızık’tan, İzmir kıyılarından meltem esintisiyle iyimserlik aşılayan bir yazı..

    Buna da elbette gereksinim var..
    Biz de umutluyuz.. Katılıyoruz Serdar beye..

    Yazının son bölümünü bu nedenle, izninizle yineliyoruz…

    *****
    “… Terör karanlık istiyor, insanları evlerine kapatmak, korkutmak, sindirmek istiyor.
    Onlar amaçladıklarına ulaşmamalı.
    Teröre karşı mücadele sürmeli.
    Aydınlık, savaşsız, sömürüsüz bir ülke geleceğine yönelik umutlar korunmalı, güçlendirilmeli.
    Bu açıdan kalıcı bir çözüm değil, ama 1 Kasım seçimleri, kısa erimde karanlığı yaratanlara büyük yanıt olacaktır.
    Karanlık, sonsuza değin süremez. Gün doğar memleketimde, yeniden çiçekler açar,
    yaşam sevinci güçlenir.

    Bugünkü koşulları yaratan iktidarın uzaklaştırılmasıyla, ülkenin önü açılabilir.
    Ondan sonrası, bu düzenin sorumlularının hukuk önünde adil bir yargılamayla
    hesap vermesidir..”

    Çooook acılıyız ama AYAKTAYIZ…1 Kasım 2015 seçimleri AKP – RTE zorlaması ile yineletilen bir seçimdir..
    Erken seçim değildir!

    AKP oyları sayısal olarak sayısal olarak artmıyor.. 18.8 milyon dolayında idi 7 Haziran’da.
    % 16 katılmayan kitle 9,1 milyon.. er 7 seçmenden 1’i! Bunlar AKP seçmeni değil..
    Seçime katılımın her %1 puan artışı, AKP oylarını neredeyse %1 azaltıyor oransal olarak..
    Örneğin % 84 yerine 6 puan artarak %90 olsa seçime katılım, AKP oyları % 41’den 5-6 puan geriye düşüyor.. 1. parti bile olamayabilir o zaman AKP.. CHP 1. parti olabilir..
    İktidardan düşürülen AKP hızla dağılır ve yargıda hesap sorulabilir..

    YURTTAŞ, 1 KASIM’da OY KULLAN.. GEÇERLİ OY KULLAN.. İSTEDİĞİNE VER..
    AMA MUTLAKA GEÇERLİ OY KULLAN; AKP BELASINDAN KURTULALIM..

    Sevgi ve saygı ile.
    12 Ekim 2015, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com