Kıbrıs Barış Harekatının yıldönümünde düşünceler

Kıbrıs Barış Harekatının yıldönümünde düşünceler

Onur Öymen
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
Dün Kıbrıs Barış Harekatının 44. Yıldönümünü yurdumuzda ve Kuzey Kıbrıs’ta coşkuyla kutladık. Bu vesileyle düşüncelerimi soran bazı televizyonlara ve gazetelere özetle şunları söyledim:
Türkiye’nin 1960 tarihli Londra ve Zürih Antlaşmalarından kaynaklanan haklarını kullanarak Kıbrıs’a yaptığı müdahale Kıbrıslı soydaşlarımızın can güvenliğini sağlayarak onları özgürlük içinde yaşama olanağına kavuşturmuştur. Bu müdahale aynı zamanda Kuzey Kıbrıs’ı, özellikle Arap Baharıdenilen eylemlerden sonra ateş topuna dönen Orta Doğu’nun insanların barış ve demokrasi içinde ve insan haklarına saygılı bir ortamda yaşadıkları tek bölgesi haline getirmiştir.
Kıbrıs ihtilafının başından beri hemen hemen daima Rumların yanında yer alan uluslararası toplumun, siyasi şahsiyetlerin ve dünya basınının Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin bu demokratik özelliğini ön plana çıkartan bir ifadesini gördüğümüzü hatırlamıyorum.

Kıbrıs’lı Rumlar, Yunanistan’ın ve büyük devletlerin desteğinden ve Türk tarafı üzerinde uyguladığı baskılardan yararlanarak daima bir salam politikası izlemişler, her görüşme sürecinde elde ettikleri avantajları ceplerine koyarak bir dahaki seferde yeni ödünler istemişlerdir.

Geçen yaz yapılan Crans Montana görüşmelerinde de böyle olmuş, Rumlar, Türkiye’nin garantörlük haklarından vazgeçmesi ve Adadaki bütün askerlerini çekmesi yolundaki istemleri yerine getirilmediği için görüşmelerin sonuçsuz kalmasına yol açmışlardır.

İşin düşündürücü yanı, BM Genel Sekreteri Guterrez’in de, Antlaşmaları göz ardı ederek ve görevinin gerektirdiği tarafsızlığı bir yana bırakarak Türkiye’nin garantörlük hakkının savunulamayacağı yolundaki bir görüşü raporu”na yazmış olmasıdır. Bu son gelişme, 6 yıl İngiltere Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Jack Straw’u bile çileden çıkartmıştır.

Straw, 1 Ekim 2017’de Independent gazetesinde yayınlanan “Ancak Adanın Bölünmesi Türklerle Rumlar Arasındaki İhtilafın Sona Ermesini Sağlayabilir” başlıklı makalesinde özetle şunları ifade etmiştir:

“Avrupa Birliği 1 Mart 2004’de stratejik açıdan şimdiye dek aldığı kararların en kötülerinden birini kabul ederek, Türklerle Rumlar arasında anlaşma olsa da olmasa da 1 Mart 2004’de Kıbrıs’ın AB’ye üye yapılmasını kararlaştırdı.

“Bu yazın başında Kıbrıslı Türklerle Rumlar arasında bir anlaşmaya varılması amacıyla 11 incisi yapılan uluslararası girişim, daha öncekilerde olduğu gibi, Kıbrıslı Rumlar tarafından engellendi. Türklerle Rumlar arasındaki iki bölgeli, iki toplumlu bir hükümetin kurulması sağlanarak Kıbrıs’ın birleştirilebileceğini amaçlayan müzakere maskaralığına artık son vermenin zamanıdır.

  • Çözüm Adanın bölünmesi ve Kuzey’deki Kıbrıs Türk devletinin uluslararası alanda tanınmasıdır. ” (Yazının tümüne internet üzerinden ulaşmak mümkündür.)

Ne yazık ki, ne iktidar ne de muhalefet Türkiye’nin uzun zamandan beri dile gertirdiği görüşlere hak veren Straw’un bu makalesini yeterince değerlendirebildi.

Uluslararası toplum Türklere haksızlık yapmayı sürdürmekte, ekonomik, ticari, ulaşım, hatta spor alanında uygulamaya devam ettiği baskılarla Türk tarafını dize getirip Rumların beklentisi doğrultusunda bir çözüme ulaşmaya çalışmaktadır. Böyle bir ortamda Straw’un makalesi özel bir önem taşımaktadır.

Bu arada Kıbrıs Türk liderliğinin Türkiye’nin garantörlük hakkından vaz geçilebileceği anlamına gelen sözleri tezlerimizi savunmamızı güçleştirmekte ve Rum tarafını umutlandırmaktadır.

Kıbrıslı Türklerin büyük kahramanı ve lideri Denktaş, Osmanlı imparatorluğunun savaş alanında Yunanistan’ı mağlup ettikten sonra Girit’i feda ettiğini hatırlatarak “Kıbrıs Girit olmasın” görüşünü her vesileyle dile getirirdi.

Önümüzdeki dönemde yeniden gündeme getirilmesi beklenen haksız istemlere karşı direnme gücümüzü göstererek milli davamız olan Kıbrıs’a sahip çıkmalıyız.

Kıbrıs Türklerini özgürlüğe, bağımsızlığa ve demokrasiye kavuşturan Başbakan Bülent Ecevit’in ve Kıbrıslı Türklerin lideri Denktaş’ın ve arkadaşlarının eserini yaşatmak öncelikli ödevimiz olmalıdır.

Saygılar, sevgiler. 21.07.2018
==========================================
Dostlar,

Sayın Öymen’in uzmanlık alanlarından biri Kıbrıs’tır. 1974’teki barış harekatımız sırasında da Lefkoşe Büyükelçiliğimizde görevli idi.

Batı emperyalizminin zamana oynayan salamlama (salam kesme) politikasını iyi değerlendirmek gerekir.

Yıllar geçtikçe tarihsel acı gerçekler, Rumların Türklere soykırım uygulamaları.. uutulmaya yüz tutar.. Yeni kuşaklar o tarihleri yaşamamışlardır, özdeşim (empati) kurmada giderek zorlanırlar. Bir yandan KKTC’yi tanımama, her tür ambargo ile halkı yıldırmak, bir yandan Türkiye’yi pek çok bakımdan kuşatarak sindirmeye çalışmak..

Örn. KKTC Cumhurbaşkanı bay Mustafa Akıncı‘nın akıl almaz ödünler önermesi… Sanki Rum tarafı sözcüsü neredeyse! Doğrusu ürküyor ve anlayamıyoruz. Akıncı nereye kürek çekiyor?!

Çözüm gerçekçi, eski İngiliz dışişleri bakanı Jack Straw’ın da görüp yazdıklarıdır..

  • 2 bölgeli,
  • 2 toplumlu,
  • 2 bağımsız ve egemen – eşit devletli bir model dışında kalıcı çözüm biz de göremiyoruz..

    Bu arada Kıbrıs adası çevresinde, uluslararası deniz hukuku terimiyle “münhasır ekonomik bölgede” (Exclusive Economic Zone) son derece ciddi deniz altı fosil enerji kaynaklarının varlığıdır. Kömür, doğalgaz… Bunlar Türkiye ve haliyle KKTC’nin çehresini – geleceğini dönüştürebilir boyutta, yüz milyar Doları aşan tutarda doğal kaynaklardır. Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılığının ne denli yüksek olduğu dikkate alınırsa, sorunun Anadolu’nun güvenliğine ek olarak stratejik derinlik taşıdığı kolayca anlaşılabilir.

Ada’nın İskenderun körfezine uzanan kuzey – batı burnu olan Dip Karpaz bu 2 boyutta ayrıca önem sahibidir. Bu bölüm toprak iadesi kapsamında Rumlara bırakılırsa, hem münhasır ekonomik bölge bakımından olağanüstü zengin yeraltı kaynakları kaptırılmış olur hem de ülkemizin Adana – Mersin – İskenderun – Antalya kıyıları başta olmak üzere savunma zayıflığı doğabilecektir. Lozan görüşmelerinde Türkiye’nin Irak – Suriye sınırı çizilirken, İngiliz Başdelegesi Lord G.N. Curzon’un arkasında çok sayıda petrol mühendisi vardı ve sınır bilindiği gibi çekildi.. Dikenli tellerin hemen güneyinde zengin Irak (Musul – Kerkük) petrolleri, kuzey tarafında ise çorak Türkiye toprakları…

Benzer hatayı Kıbrıs’ta – Dip Karpaz’da asla yinelememeliyiz. Telafisi yok!

Sayın E. Tuğa. Türker Ertürk amiralimizin yukarıdaki uyarısı çok yerindedir.

AKP = Erdoğan‘ın mutlak yetkili duruma geldiği şu aşamada Kıbrıs’ta ulusal çıkarlarımıza aykırı bir yanlış yapmayacağını, kandırılmayacağını ummak istiyor, diliyoruz.

İngilizler Lozan’da Musul sorununu askıya almış, ardından 1925’te Şeyh Sait isyanını örgütleyerek Türkiye’nin Musul petrollerinden pay almasını engellemiştir. Benzer diplomasi oyunlarına Türkiye artık gelmemelidir, gelmeyecektir.

Sevgi ve saygı ile. 22 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

CHP ve Türkiye’nin geleceği

CHP ve Türkiye’nin geleceği

Hüsnü Mahalli

04 Şubat 2018, YURT Gazetesi

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Salonda müthiş bir heyecan var. Türbinler süper, kulis çok hareketli. Delegeler sakin hatta ilgisiz. CHP’li olsun ya da olmasın salonun dışında herkes bu Kurultayı çok önemsiyor. Ben dâhil herkes CHP’yi son ve tek umut görüyor. İşte bu nedenle salondaki heyecan kurultay sonrasında seçilecek yeni kadrolarla tüm ülkeye yayılmalı. Bunu başarabilecek ve toplumun farklı kesimlerini heyecanlandıracak bir CHP kolaylıkla iktidar olabilir. Çünkü halkın büyük bölümü var olan durumdan hoşnut değil birçoğu da çok tedirgin.

  • AKP iç ve dış politikada ülkeyi felakete sürüklüyor. Evet felakete. 
  • AKP Cumhuriyetin bütün kazanımlarını ortadan kaldırmak için her şeyi yapıyor.
    Özellikle eğitimde. 
  • Sapık düşünce ve söylemleriyle medyanın konusu olan sözde din adamları
    toplumu orta çağ düşünce ve yaşam kalıplarının içine sıkıştırmaya çalışıyor.

Gidişat çok tehlikeli… Demokrasi sözcüğünü kullanmak bile büyük bir cesaret istiyor.
16 yılda AKP kendi ideolojisinin gereği istediği her şeyi yaptı, yapıyor ve yapacak.
Evet, yapacak çünkü devletin bütün kurumları hızla AKP’lileştiriliyor. Yani AKP devletin partisi olacak. Tipik bir Ortadoğu modeli… Belki de bu nedenle AKP başta Suriye olmak üzere Ortadoğu’ya dalmış durumda. Hem de bu bölgenin karmaşık ilişkilerini bilmeden ve kavramadan. Sonuç ortada.

  • Arap Baharı’nda bu yana AKP dış ve dolaysıyla iç politikada ne yaptıysa yanlış yaptı.
    AKP aynı çizgide devam ediyor
    .

2011 öncesinde IŞİD, Nusra, ÖSO, PYD, YPG ve benzeri  örgütler yoktu. Batılı ve Körfez ülkelerinin çağ dışı yönetimleriyle birlikte Suriye’ye müdahale eden AKP her yeri perişan etti. Şimdi de çıkmış PYD’den şikâyet ediyor. Oysa aynı

  • AKP 2012-2015 döneminde Esad’a ayaklansın diye PYD lideri Salih Müslim’i birçok kez Ankara’da misafir etmişti.
  • Aynı AKP Kobani olayları sırasında ‘PKK’nın uzantısı’ dediği YPG’ye dolaylı da olsa yardım etti. Örneğin Amerikan uçaklarının İncirlik’ten kalkarak YPG’ye yardım etmesine izin verdi.

Sonrası bildiğimiz hikâye: Amerikalılar Suriye’nin Türkiye ile olan sınırının 600 kilometresine yayıldı. Şimdi şikâyet etme haklınız yok. Küçük bir kasaba olan Afrin için kıyameti koparıyorsunuz ama 600 kilometre boyunca sınır komşumuz olan ABD-YPG’ye sesiniz çıkmıyor. Bu da normal çünkü o bölgede AKP’nin işbirliği yapabileceği silahlı gruplar yok. Cerablus’tan Afrin’e kadar uzanan 150 kilometrelik sınır boyunda olduğu gibi. ÖSO ve müttefiki 10 kadar grup TSK’ya yardım ediyor ya da tersi.
Suriye devletine göre bu gruplar terörist.

  • Şam’a göre IŞİD ile savaşmak için 24 Ağustos 2016’da Cerablus, El- Bab ve Azez’e giren TSK çekilecek gibi görünmüyor ve öyle davranmıyor. Ankara’dan görevlendirilen ‘kaymakam, emniyet müdürü ve jandarma komutanları buraları yönetiyor’…

Arap medyasında bununla ilgili çok haber ve yorumlar var. Önümüzdeki dönemde Ankara’nın karşı karşıya kalabileceği en büyük risk bu olsa gerek. Suriye devleti er ya da geç Ankara’ya ‘Çek askerini buralardan’ diyecek. Çekmezse ne olabileceğini düşünmek bile istemiyorum.
Çekerse geride AKP’nin 7 yıldır işbirliği yapıp desteklediği ÖSO ve benzeri silahlı gruplar kalır ve Suriye devleti onlardan kurtulmak isteyecektir. Böyle bir durumda onların ideolojik yani dinsel müttefiki AKP ne yapar? Ankara ne yaparsa Tahran ve Moskova yapar!
Uzatmanın anlamı yok.

  • AKP’nin yapması  gereken tek bir şey var o da bir an önce 2011 öncesi duruma dönmek.
  • Yani Esad ile dost olmak ve onunla birlikte Suriye’nin, Türkiye’nin ve bölgenin tüm sorunlarını çözmektir. Özellikle Amerikalıların Kuzey Suriye’den kovulması.

Sonrası çok kolay. İşte bu nedenle CHP çok önemli. CHP başından beri doğru tutum aldı. Başından beri ‘Suriye’ye bulaşmayın’ dedi. Başından beri ‘Radikal İslamcı terör örgütlerine yardım etmeyin’ dedi. Daha birçok uyarıda bulundu. AKP dinlemedi  ve sonuç ortada.
Yeni yönetimiyle CHP şimdi çok daha etkin davranmak zorunda.

  • AKP şimdiki politikasından vazgeçmezse CHP sokaklara çıkıp gerçekleri halka anlatmalıdır.

Yani Türkiye’yi kısa ve orta vadede bekleyen hayal edilemez riskleri.
CHP; Suriye, Irak, İran, Mısır, Lübnan, Rusya, ABD, Fransa ve ilgili başka ülkelere açılarak Türk halkının dostluk ve barış içinde birlikte yaşama istek ve kararlığını anlatmalı.
Yılmadan, çekinmeden ve heyecanla… Kurultaydaki heyecan dışarı da taşmalı.
Yoksa kurultayın hiçbir anlamı kalmaz. Çünkü CHP bu kurultay sonrasında da halkın beklentilerine karşılık veremezse kendisi de biter.
AKP sistemi öyle kurguladı.
Başkanlık sisteminde yalnızca başkanın sözü geçer. Hem de her konuda ve sınırsız yetkilerle.
Bu süreci durdurmak için 2019 seçimleri son şans. Bu şansı kullanmak için de kurultay son şans. Yönetime kim gelirse gelsin.
======================================
Dostlar,

Ortadoğu sorunlarının tartışılmaz yetkin uzmanı, ve dürüst gazeteci – yazar Sn. Dr. Hüsnü Mahalli’ni bu yazısı da 4/4’lük. Kendisini kutluyoruz.

Gerçekler aynen ve neredeyse harfiyen böyledir.

Başta AKP – RTE olmak üzere herkes ama her-kesin ders alması, yararlanması hatta yol haritası olarak benimsemesi gerekiyor. Ulusal bir politika olarak.. Hem de gecikmeden.

Bu gün CHP Meclis grubunda konuşan CHP Gn. Bşk. Sn. Kılıçdaroğlu son derece net ve kararlı, yürekli iletiler verdi. Tüm metni web sitemizde yayımladık. (Lütfen tıklayınız :
http://ahmetsaltik.net/2018/02/06/kilicdaroglundan-erdogana-senin-yerliligin-de-batsin-milliligin-de-batsin/)

 

 

 

 

 

 

Bir an önce AKP’de de sağduyunun egemen olması, bu batak ve çıkmaz Suriye politikasından derhal vazgeçilmesi ve hele hele zaten son derece yanlış – tehlikeli dış operasyonların iç politikada sömürülerek “oy” için kullanılması asla yaşanmamalıdır. Türkiye’ye çok yazık olmaktadır. İğneden ipliğe el koymak istediğiniz Türkiye hepimizin ortak vatanıdır. Bu ölçüsüz ve aynı ölçüde de irrasyonel (akıl dışı!) hırs ve ihtiras bir Pirus zaferine dönüşmesin..

Başka Türkiye yok!

Sevgi ve saygı ile. 06 Şubat 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Hüsnü Mahalli : Barış Suriye’den başlar

Bölgede yeni dönem…
Barış Suriye’den başlar

Hüsnü Mahalli

Hüsnü Mahalli
YURT
Gazetesi, 31.08.17

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Arap Baharı‘ Tunus sonra da Mısır’da başladığında Bunun ‘Kanlı’ olduğunu yazıp anlattığımda herkes bana kızdı. Sağcılar ve solcular batının bu oyununa inanmıştı. Olaylar Suriye’ye sıçradığında;
1-Esad’ın asla devrilmeyeceğini
2-Rusya’nın Esad’dan asla vazgeçmeyeceğini
3-İran ve Lübnan Hizbullahı’nın sonuna dek Esad’a sahip çıkacaklarını ve
4-Bütün bu oyunların hedefinde Türkiye’nin de olduğunu yazıp anlattım.
Marksist solcular bile beni  ‘demokrasi düşmanlığıyla’ suçladı. Geldiğimiz nokta ortada.
Türkiye’nin içinde bulunduğu durum her şeyi açıklıyor. 5 N 1 K kuralına gerek yok.
Önemli olan budan sonrası. Onu da bu yazıda özetliyorum Yani Rusya-Türkiye-İran üçgeninin yapabileceklerinde. Herkes İran Genel Kurmay Başkanının Ankara ziyaretini konuştu.
Yakında Cumhurbaşkanı Erdoğan İran’a gidecekmiş. Putin ve Erdoğan sürekli telefonlaşıyor.
Astana Anlaşması gereği üç ülke arasında her düzeyde koordinasyon ve işbirliği var.
Özellikle istihbarat ve askeri alanlarda.
IŞİD ve NUSRA‘ya karşı. 30 Eylül 2015’te Rus uçakları Suriye’ye gittiğinde Esad ülkenin yaklaşık %yirmisini kontrol ediyordu. Bugün %elliden fazlası. Yılsonuna dek bu oran %75-80  olur. O zamana kadar IŞİD ve Nusra’nın işi bitirilecek.
Her iki örgüt içinde savaşan Suriyeliler silahlarını bırakacak. Bırakmazlarsa ortadan kaldırılacaklar. Tıpkı Suriye-Lübnan sınırında olduğu gibi.
Suriye ve Lübnan ordularının yanı sıra Hizbullah militanlarının ortak operasyonlarıyla sınır son üç haftada tamamen IŞİD ve NUSRA’cılardan temizlendi. Sırada Suriye-Ürdün sınırı var. İran ve Hizbullah destekli Suriye ordusu ve Rus güçleri bunun için hazırlık yapıyor.
2015’te kurulan ve merkezi Bağdat’ta olan Suriye-Irak-İran-Rusya Koordinasyonu bunun için çalışıyor. Unutulmamalı ki Irak  ordusu ve yüzbinlerce Haşdi Şaabi militanı yani Şii milisler henüz tüm Irak’ı IŞİD’çilerden temizleyemedi. Bu süreç 4-5 ay sürebilir. Suriye’de olacağı gibi.
Ama tek koşulla Türkiye’nin işbirliği ile. O da var.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Putin ile barışmasından bu yana her şey bu yönde gelişiyor.
Ocak 2017’de dönemin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş ‘Suriye politikası başından beri yanlış’ demişti. Anlaşılan Ankara yanlışları düzeltmeye çalışıyor.
Rusya ve İran’ın yardımıyla. Bazen ABD’ye rağmen bazen de dolaylı da olsa onunla birlikte.
S-400 füzeleri bu oyunun bir parçası. ABD ve Rusya terör örgütleri IŞİD ve NUSRA’dan kurtulmaya kararlı. AB ülkeleri de el altından yardım ediyor. Herkes Şam ile diyalog kuruyor.
IŞİD sonunda Suriye-Irak sınır bölgesinde toplanacak. NUSRA Türkiye sınırına 20 kilometre uzaklıkta İdlib’te. Sayıları en az 20 bin ve yarısı yabancı uyruklu. Yani Çeçen, Uygur, Suudi, Tunuslu… Rusya-Türkiye-İran işbirliğinin hedefinde bunlar var. Yani bu yabancılar ne olacak?
Sonra da sıra PYD’ye gelecek. ABD ile anlaşarak İran-Türkiye-Rusya Üçlüsü PYD’nin kontrolündeki bölgelerin büyük bölümünü alıp Suriye devletine verecek. Yani Esad’a. İran, Türkiye ve Esad istemediği sürece Suriye’de federal ya da özerk bölge kurulamaz.
ABD işe karışırsa karşısında bu üç ülkeyi bulacak. Bir de Rusya’yı.
Trump’ın bir çılgınlık yapacağını hiç sanmam. Yaparsa da hiç şaşırmam.
Nasıl olsa herkes Kürt kartına oynuyor. Örneğin Suriyeli Kürtlerin ‘Akdeniz’e koridor açma’ projesi. Bu konuyu dillendiren ‘stratejist ve uzmanlar’ dünyadan haberi yok. Bırakın koridoru İran ve Rusya destekli Esad’a rağmen Kürtlerin federal ya da özerklik isteği bile gerçekleşemez.
Bu durum Türkiye’yi rahatlatır. Belki de kendi Kürtleriyle daha barışık bir politika izlemeye zorlar. Tıpkı Haziran 2015 öncesinde olduğu gibi.
Görüldüğü gibi 2011 başlangıcında olduğu gibi Ankara’nın tüm hesapları yine Suriye gerçekleriyle çakışıyor.

  • Yani Türkiye’nin tüm sorunlarının çözümü İran ve Rusya ile işbirliğinden geçer.

Onlar da Esad’ı işaret ediyor. Olur mu bilemem ama bana göre 2018’in ilk haftalarında Putin Şam sokaklarını dolaşacaktır. Sonrasını tahmin etmek hiç de zor değil.

  • Batılı ülkeler ve Körfez’in Kral, Emir ve Şeyhleri  her zaman olduğu gibi Türkiye’ye kazık attı ve atacak.

Her şey ortada. Geriye siyasi irade, kararlılık ve karar gerekiyor. Bu kez karar kesin doğru olmalıdır. Türkiye bir 6 yıl daha yanlışlara dayanamaz. Benden söylemesi bu kez bedeli çok ama çok ağır olur. Türkiye ve tüm bölge için. İran ve Rusya işbirliği bunun bilindiğinin kanıtıdır. Çok ilginç bir denklem:

  • Pers, Osmanlı ve Rus imparatorlukları Abbasi ve Emeviler için ortak ve doğru bir formül arıyor. 

    İşin içinde daha birçok ayrıntı var ama onlar da burada anlatılamaz.
    Önemli olan Esed’in bir an önce Esad olmasıdır. Bu da çok zor bir iş değil.
    Sonuçta tek bir harf değişecek. Herkesi ve her şeyi kurtarmak için değer.
    Başka türlüsü de olmaz. Olur diye düşünenler var olan durumu iyi okusunlar.
    6 yıllık bela onlara yetmediyse gelecek olan beladan 60 yıl kurtulamayacaklarını anladıklarında herkes için iş işten geçmiş olacaktır. Benden söylemesi. Daha önce de söylemiştim.
    Hepsi de doğru çıktı.
    ==========================================
    Dostlar,

    Sayın Hüsnü Mahalli’yi AKP tepti bilindiği gibi.  AKP = RTE’nin Suriye politikasındaki ürkünç (vahim) yanlışları YURT Gazetesindeki köşesinde ve Halk TV’deki programlarında Ayşenur Aslan ile yüreklilikle ve çok açık olarak ortaya koydukça iktidarın tepkisini çekti. Sonunda ilahların gazabı patladı ve H. Mahalli kendisini hapiste buldu. Sağlığı tehlikeye girdi. Uzunca bir süre yazıp – konuşmaktan alıkondu.

Peki ne oldu? AKP = RTE, Ortadoğu konusunda uzmanlığı tartışılmaz olan gazeteci Mahalli’nin yıllar öncesinden yazıp söylediği noktaya geldiler. Yazık oldu geçen yıllara ve akan kanlara.. Sınırımızda Sevr planı Kürdistan’ın kurulmasına ramak kaldı!

Zararın neresinden dönülürse kârdır diyerek avunabilir miyiz? Hayır! Bunca ağır dış politika hataları yapanların, önüme gelenlerin kandırdığı siyasilerin mutlaka hem politik hem de hukuksal olarak hesap vermek zorunda.

Türkiye, zamanı geldiğinden bu hesapları da hukuk devleti kapsamında soracaktır elbet.

Biz Sn. Mahalli’nin yazılarına yorumlarımız da katarak sitemizde hep yer verdik. Siyasal iktidara çağrıda bulunduk. Ancak iktidar bu ulusalcı sağduyu çığlıklarını duymazdan geldi. Kendisini kurup iktidara getiren Atlantik ötesi güçlerin güdümünde, onların taşeronu gibi davrandı. Ne var ki artık deniz bitti.. AKP = RTE geç de olsa acı gerçeklerle yüzleştiler. Bundan sonra hiç ama hiç hataya yer yok. Ne konjonktürün ne de halkın – ekonominin takatı kaldı! Verdiğimiz şehitlerin kanları, sorumluları boğacaktır eğer yeni hatalar yapılırsa!

İçeride tüm Ulusu birleştirici politikalar izlemek kaçınılmaz bir zorunluk.
TBMM mutlaka devrede olmalı.. TEK ADAM bu kibrinden vazgeçmeli; Türkiye’nin muazzam birikimini paha biçilmez bir servet olarak değerlendirmeli. Her tür israf ve yolsuzluk adeta bıçakla kesilmeli. Hiçbir toplum kesimi ötekileştirilmemeli, yurttaşlara EŞİT davranılmalı.

Anayasa’ya ve Atatürk’e saygı kusuru yapılmamalı.

  • Yaşamı – EĞİTİMİ – Devleti dincileştirme dayatmasından derhal vazgeçilmeli, 

Sn. Mahalli zaten kapsamlı yazmış, biz de uzatmayalım. Arşivimizde tutmuştuk. Üstünden 33 gün geçti, demlendi bu yazı. Her geçen gün gelişmeler, bu yazı içeriğini doğruladı. Şimdiye dek Sn. Mahalli’nin Suriye – Ortadoğu sorunlarında yazdıklarının tümü gerçekleşti. Bundan sonrası için O’nun danışmanlığına çok ciddi gereksinimimiz var.. Lütfen, lütfen eyyy yetkililer.

Sevgi ve saygı ile. 03 Ekim 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası

Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası-1

Prof. Dr. Emre Kongar

Önce Temel Tanımı Anımsayalım: Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra ortaya çıkan Küreselleşme, ya da yabancı terminoloji ile, “Globalleşme” biri siyasal, biri ekonomik, biri de kültürel olarak üç boyutlu bir kavramdır.
Küreselleşme’nin siyasal ayağı, Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasal egemenliği ve dünya üzerindeki siyasal jandarmalığıdır.
Küreselleşmenin ekonomik ayağı, uluslararası sermayenin egemenliğidir.
Küreselleşmenin kültürel ayağı, birbirinden farklı hatta, biri ötekine zıt iki ayrı oluşuma işaret eder.
Birinci oluşum, “mikromilliyetçilik” ve “mikrodincilik” biçiminde ortaya çıkmıştır.
Küreselleşmenin kültürel ayağının ikinci sonucu, özellikle tüketici davranışını etkileyerek, dünya çapında kültürel birörnekliğin önünü açmış olmasıdır.
***
Birinci Safha, Sahte Cennet:
1991’de Sovyetler Birliği resmen çöktükten sonra “Tarihin sonu geldi” , “Sınıf çatışmaları ve ulus devletler arası savaşlar bitti, sınırlar kalkacak”, “Silahlara akıtılan fonlar refahı arttıran üretime gidecek” gibi sonradan hepsinin palavra olduğu anlaşılan birçok beklenti dile getirildi.
Oysa bu Sahte Cennet söylemleriyle dolu olan safhada, Balkanlar’da, Kafkaslar’da ve Ortadoğu’da devlet yapıları yıkıldı ama yerlerine mikromilliyetçilik ve mikrodincilikten etkilenen, yıkılanlardan daha “ulusal devletler” kuruldu.
Üstelik de Huntington’un kuramsal olarak dile getirdiği, Batı-İslam uygarlıkları çatışması evresi, bizzat ABD’nin yarattığı Radikal Siyasal İslam Terörizmi uygulayan örgütlerle tüm dünyaya egemen oldu; böylece 10 yıl süren Birinci Safha bitti.
İkinci Safha, Küresel Terörün Yaygınlaşması ve Eşitsizliklerin Artması:
Başlangıcı 11 Eylül 2001’deki İkiz Kuleler saldırısı ile simgelenen İkinci Safha, Küreselleşme rüyasının hiç de pazarlandığı gibi olmadığını gösterdi.
Düşmanı Sovyetler çökünce hedefsiz kalan askeri olarak örgütlenmiş olan Radikal Siyasal İslam, tüm dünyada ABD’ye ve Batı’ya karşı saldırıya geçti.
Buna karşılık, liderliğini ve egemenliğini, değişen dünya koşullarında Avrupa ve Rusya ile paylaşmak istemeyen ve arkadan hızla gelen Çin’e karşı korumak isteyen ABD, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı “Arap Baharı” denilen bir illüzyonla kana buladı. Yüz binlerce insan hayatını kaybetti ve milyonlarca mülteci, uygar dünyanın sorunu oldu.
Bu arada gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler arasındaki fark da açılıyor, insanlık daha büyük sorunlarla karşı karşıya kalıyordu.
Küreselleşmenin, insan ve uyuşturucu ticaretini engelleyemediği, yoksullukla başa çıkamadığı ve uluslararası terörizme dur diyemediği anlaşılmış, yeniden ulus devlet modeline geri dönülmesi gündeme gelmişti.
Bütün bu olumsuzluklar, dünya halklarının Küreselleşmeyi savunan mevcut yönetimlere karşı, mikrodinci ve mikromilliyetçi eksenlerde tepkiler oluşturmasına yol açtı.
Böylece Küreselleşme, kendi içinde, askeri/siyasal ve ekonomik ayağıyla, kültürel/ideolojik/siyasal ayağı arasında çelişkiler yaşamaya başladı ve bu bizi üçüncü safhaya getirdi.
Üçüncü Safha, Mikromilliyetçilik ve Mikrodincilik Küreselleşmeye Karşı;
Brexit ve Trump.

Her yeni toplumsal, kültürel ve siyasal oluşumun tohumları bir önceki dönemde atılır; Üçüncü Safha için de böyle oldu…
Tohumları Soğuk Savaş döneminde atılmış olan ve Birinci ve İkinci Safhalarda güçlendirilen, ABD tarafından pompalanan mikrodinci ve mikromilliyetçi akımlar, Küreselleşmenin olumsuz sonuçlarına karşı tepki duyan halkların bu tepkilerini kanalize eden ideolojiler oldu.
Rusya’da Putin, Macaristan’da Orban, Türkiye’de Erdoğan, Avusturya’da Heider, Fransa’da Le Penn, Avrupa’da yükselen ırkçılık ve yabancı düşmanlığı süreçleri, bu mikrodinci ve mikromilliyetçi akımların sonuçları olarak dünya sahnesine çıktılar.
Birleşik Krallığın (İngiltere’nin) Avrupa Birliği’nden çıktığı ve ABD’de Trump’ın seçildiği 2016 yılı, bu Üçüncü Safhanın başlangıç tarihi olarak görülebilir.
===================================

Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası-2

Batı dünyası (yani ABD), Sovyetler Birliği’ne karşı olan Soğuk Savaşta, dinciliği ve milliyetçiliği etkin ideolojik ve siyasal silahlar olarak kullandı.
1991’de Sovyetler resmen dağılınca, bu birikim, “mikromilliyetçilik” ve “mikrodincilik” olarak Küreselleşme sürecine damgasını vurdu, devletleri parçaladı, sınırları değiştirdi
Ortaçağ’daki Din/Tarım toplumunun dinci/mezhepçi ve Yakınçağ’daki Endüstri Devrimi’nin Irkçı/milliyetçi kimlikleri…
“Neoliberal Neoemperyalizmin”, “Küreselleşme” adı altında dayattığı “Yeni Dünya Düzenine” ideolojik/siyasal açıdan egemen oldu…
İnsanlar ve devletler arası ayrışmanın, yabancılaşmanın, düşmanlığın temellerini oluşturdu.
***
Sovyetler’in dağılmasıyla hem zafere ulaşmış görünen hem de düşmansız kalan Radikal Siyasal İslamcı örgütler:
ABD/Suud tarafından kurulmuş olmalarına karşın…
Arap-İsrail savaşından hareketle…
Huntington’un ileri sürdüğü kültürel/ideolojik “Uygarlıklar Çatışması” çizgilerinde…
İnsanların ve devletlerin, din/ mezhep ve ırk/milliyet ayrımlarında düşmanlaştığı bu ortamda… Teröre başladılar.
***
Küreselleşme ise, insanlığa, barış, refah, adalet ve güven yerine…
Savaş, yoksulluk, sömürü ve güvensizliğin egemen olduğu…
Zenginin daha zenginle
ştiği, yoksulun daha yoksullaştığı siyasal/askeri/ekonomik bir düzen getirdi.
Bu düzen, özellikle de, ABD’nin değişen dünyada liderliğini sürdürebilmek amacıyla başlattığı Ortadoğu savaşıyla her yere yayılan terör ve mülteci sorunları, bütün dünyayı tedirgin etti.
Bu durum, dünya halklarının, gözden geçirilmiş yeni liberalizmin ürettiği, gözden geçirilmiş yeni Küresel emperyalizmin, yani “Neoliberal Neoemperyalizmin” savunucuları olan iktidarlara karşı tepkiler oluşturmasına yol açtı:
Ekonomik sorunların, terör, güvenlik, sömürü ve adalet sorunlarıyla bütünleştiği bu tepkilerin kanalize olduğu ideolojiler ise zaten sürekli pompalanmakta olan “mikromilliyetçi” ve “mikrodinci” çizgiler oldu.
***
Önce Ortadoğu’da ve Avrupa’da kendini gösteren bu Anti Küresel tepkiler, sonunda Kıta Avrupası’nı da aşarak Brexit ile Britanya’ya ve en sonunda da Atlantik ötesine, Trump ile ABD’ye ulaştı.
Böylece Küreselleşme kendi yarattığı çelişkiler içinde çırpınan bir süreç haline geldi.
Küreselleşme sürecini başlatan ve bu süreçten en büyük yararı sağlayan ülke olarak ABD’nin, Küreselleşme karşıtı tepkilere hedef olması doğal ve olağandı…
Ama aynı Amerika’nın Trump’ı seçerek, “mikrodinci” ve “mikromilliyetçi” ideolojik çizgilerde “korumacı bir ekonomiye” dönüş işaretleri vermesi…
Sonuç olarak, kendi başlattığı ve en büyük yararı sağladığı bu Küreselleşme sürecinin doğurduğu “karşı tepkilere”, kendi iç politikasında teslim olması tam bir çelişkiyi yansıtmaktadır.
Trump’ın iç ve dış politikada ne yapacağının pek kestirilememesinin önemli nedenlerinden biri, söylemlerindeki aşırılık kadar bu nesnel çelişkidir.
===========================
Dostlar,

KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizm ilginç bir tarihsel aşamaya erişti.
Özellikle son çeyrek yüzyılda neredeyse tüm dünyada derin altüst oluşlara neden oldu.
Demokrasi, barış, eşitlik, gönenç vb. değil tam tersine

– savaş ve kan
– ölüm ve gözyaşı
– ülke ve halkların bölünüp parçalanması
– demokrasi değil otoriter-totaliter rejimler
– insan hakları değil eşitsizliklerin derinleşmesi
– ekonomik gönenç değil yoksulluğun küreselleşmesi………

gibi çok ağır tersinir sonuçlar doğurdu.
“Küresel akillerin” tüm bu tersine gelişmeleri öngör(e)mediği söylenebilir mi??
Çeyrek yüzyılı aşan bir “küresel fetret devri” belki de “küresel deney” insanlığa dayatılmıştır. Fatura gerçekten çok ağırdır.
Şimdilerde “Olmadı, pardon..” denebilir mi Erdoğan’ın ülkemize ödettiği bunca ağır faturadan sonra “Milletim ve Allah bizi affetsin..” dayatması kabul edilebilir mi??

Biz kendi adımıza çeyrek yüzyıldır bu sürecin adının

  • “Küreselleşme” değil ama “küçük” bir “TİR” hecesi eklemesi ile “KüreselleşTİRme” olduğunu ısrarla yazıp söyledik.

Çok sayıda makale yazdık, konferans verdik, Tıp Fakültesinde “KüreselleşTİRme ve Halk(ın) Sağlığı” dersleri koyduk ve bu konuda tıpta uzmanlık tezleri yaptırdık…

Güzelim Türkçemizin hünerinden yararlanarak o minik “TİR” hecesi ile

  • söz konusu Küreselleşme sürecinin kendiliğinden ortaya çıkan bir süreç olmadığını,
  • tersine, bu süreci dayatan küresel emperyalist odakların kendilerini saklamak için
    kurgu içinde olduklarını,
  • algı yönetimi yaparak bu kuşatma sürecine direnç örgütlenmesini engellemeye çabaladıklarını,
  • retorik tuzakla zihinleri yöneterek utanmaksızın beyin iğfaline yöneldiklerini
  • 500 yılın vahşi kapitalizmi ile biriktirilen, insanlıktan alınan KAN VE CAN VERGİSİ ile yığılan sermaye dağlarının politikleştirilerek dünya hegemonyası için kullanıldığını,
  • gerçekte “Küreselleşme” sözcüğünü yıpranmış “emperyalizmin” imaj yenilemesinin aracı olduğunu,
  • Samuel Huntigton gibi siparişle yazan sefil ajan-yazarların “The Clash of Civilisation” adlı sözde tez ve kitaplarının kınanmasını ve ciddiye alınmaması gerektiğini,
  • “Tarihin sonu geldi” diyerek kendinden geçen kimi öforiklerin (Japon Francis Fukuyama gibi) hezeyan içinde olduklarını..
  • küresel toplumun görülmemiş ölçek ve derinlikte bir küresel şizofreniye sürüklendiğini..
  • ………………..
  • Reddettik pek çok öneriyi, dayatmayı, çıkarı, fonu, bursu, projeyi…. vs.

Ve insanlık tarihinin bu en büyük kumpasının tarihe, insanlığın ve yaşamın doğasına, diyalektiğe, tarihin olağan akışına, konjonktüre ve 21. yy’dan insanlığın beklentilerine….  uymadığını, SÜR-DÜ-RÜ-LE-ME-YE-CE-Ğİ-Nİ… sabır ve ısrarla, gelişmeleri nesnel olarak gözleyip somut verilere dayalı olarak analiz ettik..

Bu “karabasan” bitmiş değil elbette.. Davul çalınacak aşamada değiliz. İnsanlık emperyalistleşen yabanıl (vahşi) kapitalizm ile savaşımını sürdürecek. Post-modern sömürü yöntemlerini tanıyıp deşifre edecek ve mahkum edecek.

Selam olsun AYDIN SORUMLULUĞUNU ateşten gömlek giyerek yerine getirenlere!

Günümüzde “Kumarhane kapitalizmi” batağına saplanan finans-kapital, artık risk alarak yatırım yapmak üretimle, istihdamla reel “kâr” lar elde etmek yerine spekülatif moneter baskıcı araçlara yönelmiş bulunuyor. Bu da sürdürülemiyor doğallıkla ve diyalektik olarak kendi sonunu hazırlıyor..

YENİ DİN – YENİ TANRI yaratma gibi en ağır silahlarını çekse de!

Post-modern sömürü yöntemleri de duvara dayandı..
Ha gayret insanoğlu, post-modern sömürünün/sömürgenlerin
post-modern proleterya ile devrilmesi pek uzak olmasa gerek..

Tarih ya da tarihsel zaman epey hızlandı; Zamanın kanatlarını rüzgarlamanın vaktidir.

İNSANLIK SÖMÜRGECİLİĞE MAHKUM DEĞİL!

“ Sömürgecilik ve yayılmacılık (emperyalizm) yeryüzünden yok olacak ve yerlerine
uluslar arasında hiçbir renk, din ve ırk ayrıcalığı gözetmeyen yeni bir işbirliği ve
uyum çağı
egemen olacaktır.” Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Sevgi ve saygı ile.
04 Şubat 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı –
AÜTF Halk Sağlığı AbD – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Hüsnü MAHALLİ : Kendiliğinden kapanır

Kendiliğinden kapanır

portresi

 

Hüsnü MAHALLİ

Herkes Musul ve IŞİD‘i konuşuyor.

Hiç kimse ‘IŞİD denilen ruh hastası örgüt  nereden geldi?’ diye sormuyor.
5 yıl önce AKP yönetiminde Türkiye ile Sünni Arap ülkeleri ‘Alevi’ Esad’tan kurtulmak için Suriye’nin üzerine çullandı. ABD ve bildik onlarca emperyalist ülke onlara yardım etti.
Hep birlikte dünyanın dört bir tarafından yüz bini aşkın ruh hastasını Suriye’ye taşıdılar.
Kaide’in devamı Nusra ve IŞİD böyle kuruldu.. Irak Şam İslam Devleti DEAŞ!
Arapçada Şam yalnızca Suriye’nin başkenti değil aynı zamanda Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin demektir. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve dolaysıyla herkes IŞİD yerine ‘DAEŞ’ diyor.
IŞİD’de İslam kelimesi geçiyormuş. Bu İslama hakaretmiş. DAEŞ; IŞİD’in Arapçası. Yani yine İslam kelimesi geçiyor. Bir zamanlar Kaide’nin popüler olduğu kadar şimdi IŞİD herkes tarafından tanınıyor. Sevenleri, destek verenleri, yardım edenleri ve dayanışma içimde olanları da var. Kim, nasıl ve neden kurdu belli.

  • IŞİD yalnızca bir örgüt değil karanlık ve çok tehlikeli bir ideolojidir.
    Bu ideolojinin amacı bu coğrafyayı yok etmektir.

Nasıl? Hiç önemli değil. Ama mezhepsel olursa çok daha iyi olur. Suriye, Yemen ve Lübnan’da olduğu gibi. Libya’da bir tek Alevi, Şii, Hıristiyan, Ezidi, Kürt, Türk ya da Acem yok ama orada da insanlar birbirini boğazlamalı. Patronlar ve uşakları öyle istiyor. Suriye’de olduğu gibi.
Yemen’de durum farklı değil. Yemen’deki %10 Şii Husileri bahane eden Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri 18 aydır bu ülkeyi bombalıyor. Büyük patron ABD onlara yardım ediyor. Suriye’de olduğu gibi. Şimdi sıra Irak’ta…
1980-88 arasında Sünni Saddam’ın Şii Irak’ını Şii İran’a saldırtan ABD ve Körfez’in Kral, emir ve şeyhleri iki yıl sonra bu kez ABD kışkırtmasıyla Saddam’ın bir sabah Kuveyt’i işgaliyle uyandılar. 6 ay sonra yine ABD Sünni kral, emir ve şeyhlerden 600 milyar dolar alarak geldi Saddam’ı Kuveyt’ten çıkardı ve 2003’te Irak’ı işgal etti.

IŞİD lideri Bağdadi Amerikalıların Buka kampında yetiştirilip serbest bırakıldı. Kaide lideri Bin Ladin’i de Suudi ve Pakistan istihbaratıyla birlikte CIA yaratmıştı. ‘Arap Baharı‘yla birlikte Kaide’nin İşi bitince Bin Ladin’i Mayıs 2011’de öldüren de CIA. Irak’ta başlangıçta Kaide sonra da IŞİD’i destekleyenler arasında Sünni Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri vardı. Onlara göre Kaide ve IŞİD’çiler nüfusun % 60’ını oluşturan  Iraklı Şiilere ve onlara destek veren Şii İran’a karşı savaşıyorlar. Davutoğlu’nun dediği gibi ‘Öfkeli Sünni gençler’. Tıpkı şimdi olduğu gibi.
Ama tek farkla. ABD ve Batılı müttefikleri bu kez IŞİD’den kurtulmak istiyor ya da öyle görünüyor. Sonrası çok önemli değil. Yani herkes herkesi boğazlayabilir.

  • Türkiye serseri mayın gibi cahilce ortalarda dolaşıyor.

‘Şiilerin Musul’u ele geçirmesine izin vermeyiz’, ‘Şiiler Musul’a girerse Sünnileri öldürecek’ diyorlar. Şii dedikleri kimseler Irak ordusu ve ona yardımcı Şii gönüllüler. Yani! IŞİD Musul’da kalsın. İyi de Patronunuz ABD istemiyor.

ABD 2008’den bu yana Irak’ın Sünni, Şii ve Kürt olmak üzere üçe bölünmesini istiyor.

Ankara ‘İyi de Patron, Türkmenler ne olacak demedi, diyemiyor’.
Hıristiyan ABD ve Batılı ülkeler Irak’ta yaşayan bir milyondan fazla Hıristiyanı bile görmezlikten geldi. Adamlar bu kadar gaddar. En az bizimkiler kadar.
Sünni-Şii ayağında. Bu kadar kan yetmedi. Musul hikâyesinde onlarca detay var.
Oyunculara bakın: 30 kadar batılı ülke, Irak ordusu ve 300 bin kadar Şii gönüllü, diğer Kürt gruplarla kavgalı Mesut Barzani ve Talabani’ye bağlı 20 bin Peşmerge, PKK ve ABD destekli PYD’ye bağlı 10 bin kadar militan, Türkiye’nin eğitip donattığını 4 bin kadar işe yaramaz Sünni aşiret militanı, iki bin kadar Türkmen ama Şii militan ki bunlar Musul’a bağlı Telaferli…
Türk ordusu bu işin neresinde bilinmez ama bana kalırsa hiç bir şey yapamaz.
Yani B, Ç ya da yumuşak G planları yok. Hafta sonu Irak’tan bir heyet gelecek ve bu iş kapanır.
Yok, eğer AKP açık tutmak istiyorsa niyetini net ortaya koymuş olur.
Körfezdeki çağ dışı, ilkel ve bağnaz kral, mir ve şeyhler adına Irak’ta Şii-Sünni kırımını provoke edip ateşlemek sonra da Irak Şiilerine destek verecek olan İran’la savaşa tutuşmak. Saddam gibi.
Yandaş medyada herkes yalan söylüyor. Musul  çok büyük ve karmaşık bir hikâye.
Coğrafyamızı Emevî Camisinden ateşe veremeyenler şimdi şanslarını Musul’da denemek istiyor.
Birileri Irak’ı parçalamak istiyor. Barzani ‘Kerkük’ten sonra Musul benim’ diyor. PKK ve PYD ‘Bu işte biz de varız’ diyorlar. Türkmenler gümbürtüye gitti. AKP’nin desteklediği Tarık Haşimi ve eski Vali Esil Nuceyfi ‘Irak’ı parçalayamadık bari Musul’u parçalayalım’ modundalar. Kürtler, Şii Türkmenler, Hıristiyanlar ve Sünni Araplar birer parça alsın.
Peki, İran, Türkiye, Körfez ülkeleri ve ABD ve müttefikleri bu parçalardan hangisinin arkasında olacak?
Yani mezhepsel, etnik, dinsel ve çıkarsal düşmanlık ve savaşa devam. ‘Arap Baharı’ndan bu yana AKP Suriye’de hep bunu istedi ve hala istiyor. Lozan, Misak-ı Milli, Abdülhamit, hilafet, sultanlık  ve benzeri tartışmalar hep bu çerçevede.
Dış ve iç politika bir bütündür. İçte sıkıştıkça dışarda saldır. Dışarda sıkıştıkça içe yüklen.
Vatan, millet, hamaset ve biraz da din dedin mi CHP bile arka çıkar.
MHP zaten çantada keklik. Cumhuriyet dediğiniz de ne?
Küçük ‘bir gazete’ alıcısı kalmayınca kendiliğinden kapanır gider! (YURT, 19.10.2016)