Türkiye’de enflasyonla nasıl mücadele edilebilir?

Türkiye’de enflasyonla nasıl mücadele edilebilir?

Türkiye’nin enflasyonda bulunduğu durumu değerlendiren Prof. Dr. Erinç Yeldan, önümüzdeki dönemde enflasyonla nasıl mücadele edilebileceğini RS FM’de Ali Çağatay’la Seyir Hali programında anlattı. Prof. Dr. Yeldan “Yapılan her şeyi tersine çevirmemiz lazım” dedi.

Prof. Dr. Yeldan, enflasyonun bir sonuç olduğunu söyleyerek

  • “Ekonomideki tıkanıklıkların, yapılan yanlışların, para piyasasında yapılan yanlışların, işgücü piyasalarındaki parçalı yapının, istihdamdaki tahribatın dolayısıyla yeterince üretememenin, toplam talebi karşılayamamanın ve üretimi yaparken de yüksek maliyetler ile üretim yapmak zorunda kalmanın sonucudur. Yüksek maliyetlerin en başında döviz kuru özellikle ihracatla sanayide kullandığı girdilerin çoğunun yurtdışı kaynaklı olması; makine, teçhizat, teknoloji, kullandığımız yakıt da böyledir. Enflasyona bu açıdan baktığınızda ekonominin diğer birimleri üzerine düşen görevleri yapmadığı sürece sadece para politikası üzerinden mücadele etmek yetersiz kalıyor” dedi.

‘Gıda enflasyonu %20’ye ulaşmış durumda’

Prof. Dr. Yeldan, enflasyon ortalamasının toplumun kesimlerine farklı şekilde etki ettiğini

  • “Gerçekten çok yüksek bir enflasyon oranıyla karşı karşıya kaldık fakat bu %16 enflasyon yüksek gözükmesine rağmen halkın hissettiği enflasyon bundan çok daha yüksek bir değer kazanabiliyor. Büyük metropollerde konuşlanmış tüketicilerin mal kalıpları ile Anadolu’nun doğusunda kırsal kesimde yer alan tüketicinin tükettiği kalıplar birbirinden çok farklıdır. Bu sözünü ettiğimiz %16 enflasyon bütün Türkiye’nin ortalamasını alıyor. Sizinle daha önce bir latife yapmıştık ‘ortalama çok karaktersiz bir kavramdır’ diye. Ortalama hakikaten her şeyin ortalaması fakat hiç kimsenin yaşamadığı bir olgu. Özellikle büyük kentlerde yaşayan insanların kullandığı gıda fiyatları işin içine pazarlama, taşıma, markette pazarlama gibi ek maliyet unsurları geldiğinde TÜİK’in resmi rakamlarına göre gıda enflasyonu bunun çok üzerinde %20’ye ulaşmış durumda” diye söyledi.

‘Türk halkı lirayla değil yabancı paralarla birikim adımı atıyorlar’

Para arzının 2019’dan beri gösterdiği artışa dikkat çeken Prof. Dr. Yeldan, bu artışa sebep olan politikaları “Para arzı en dar M1 (piyasada dolaşan para ve bankalardaki vadesiz mevduat) diye tanımlanır. 2019’dan bu yana Türkiye’de bu %150 artmış vaziyette çünkü Türkiye’nin bir büyüme öyküsüne, ucuz kredi öyküsüne ihtiyacı var. Siyaseten yoğunlaşan gerginlikler, bir ekonomik büyüme öyküsüyle en azından kısa dönemde atlatılmaya çalışılıyor. Aktif rasyosu kuralı ile bankalar kredi vermeye zorlandı böylelikle kredi hacmi genişledi. Merkez Bankası piyasada dolaşan para miktarını körükledi. Bir malın arzı bu denli artarsa fiyatı düşecek. Bir de güvensizlik eklendi. Sık sık merkez bankasına yapılan müdahaleler, ekonomiye yapılan yanlış müdahaleler, içerdeki gerginlikler, hatalar, keyfi uygulamalarla paraya olan talep geriledi. Buna dolarizasyon diyoruz. Artık vatandaşlar Türk lirasıyla değil yabancı paralarla birikim adımı atıyorlar” diye açıkladı.

‘Yapılan her şeyi tersine çevirmemiz lazım’

Prof. Dr. Yeldan, ekonomideki mevcut durumun nasıl iyileştirilebileceği konusunda

  • Yapılan her şeyi tersine çevirmemiz lazım.
  • Merkez Bankası, Türkiye İstatistik Kurumu gibi ekonomiyi yönlendiren kurumlara, ekonomiyi düzenleyen BDDK, Borsa, Sermaye Piyasası Kurumu gibi kurumlara siyasi müdahalede bulunmamak gerekir. Bu kurumları gerçekten liyakatlerine güvendiğimiz insanlara teslim edip hedefleriyle baş başa bırakmalıyız. Ekonominin tıkanıklıklarını, işgücü piyasasındaki sığlıkları aşacak, insanların özellikle kadınların istihdamını artıracak yapısal reformlarla ekonomik arzı yükseltmemiz lazım. Döviz kuru piyasalarında da bu tür hatalarla dövize olan talebi körüklememek gerekiyor. Para arzını da kontrollü bir şekilde ekonominin mal arz ve talep dengesi ile ayarlamak onun dışında bir büyümeyle yükseltmememiz lazım” dedi.

Salgının Toplumsal ve Ekonomik Yaşama Etkileri

İyi akşamlar efendim..

Kaçıranlar için 📺
Bugün öğleden sonra yaptığımız

«Salgının
Ekonomik ve Toplumsal Yaşama Etkileri»”

başlıklı muhteşem toplantımıza;

Doç. Dr. Ozan Zengin hocamızın takdimi ile başladık.

Oturumu Prof. Dr. Alpay Azap hocamız başarı ile yönetti.
Konuşmacılarımız;

Prof. Dr. TC Neyyire Yasemin Yalım
,
Prof. Dr. Erinç Yeldan ve
Prof. Dr. Vesile Şentürk Cankorur

hocalarımızdı.

Yine çok şey öğrendik, zenginleştik. Zihnimiz açıldı.
Merak eden toplantı videosunu aşağıdaki linkten izleyebilir.
Sağlıkla kalın, evde kalın😉

Dr. Serdar ŞAHİNKAYA
21. Yüzyıl Planlama Gurubu Adına
===========================
Dostlar,

21. Yüzyıl İçin Planlama” çalışma ortamının sağlık bölümü emekçilerinden biri olarak biz de bu oturumu (da) izledik ve çok yararlandık.
3 soru sorduk katılımcılara, doyurucu yanıtlar aldık.
Özellikle Prof. Yalım, salgın sürecinde ETİK İKİLEMLER bağlamında zihnimizi açtı.

24 Aralık 2020 Perşembe günü akşam 20:30’da KORONA AŞILARINI ele alan ek bir sanal oturum yapılacak. Gerek bu siteden gerekse http://21inciyuzyilicinplanlama.org/  adresinden izlenebilir. Kurumsal site adresinden önceki oturumlar da izlenebilir, gelecek programlar görülebilir.

Başta, Planlama Kümesinin (Gurubunun) Başkanı Bilge İnsan Prof. Dr. Bilsay Kuruç olmak üzere, Mülkiye’den Dr. Serdar Şahinkaya’ya, yine Mülkiye’den (bizim de 2. Fakültemiz!) Doç. Dr. Ozan Zengin’e ve tüm emeği geçenlere teşekkür ederiz.

Sevgi ve saygı ile. 12 Aralık 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik 

 

Türkiye ekonomisinin sorunları sadece dövize indirgenemeyecek kadar derin ve karmaşık

Türkiye ekonomisinin sorunları sadece dövize indirgenemeyecek kadar derin ve karmaşık

Prof. Dr. Erinç Yeldan: “Krize karşı ulusal ekonominin sadece daha bol kredi ve hanehalklarını daha da yoğun borçlandırmaya dayalı tüketim üzerinden canlandırılabileceği düşüncesi tehlikeli bir yanılsamadır.”

Şehriban Kıraç 22 Haziran 2020, Cumhuriyet

Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Erinç Yeldan ile Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) İktisat Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ebru Voyvoda’ya göre, Türkiye koronavirüs krizinde en çok etkilenen ülkelerden biri. Önlem alınmazsa ekonomi %27 küçülecek ve işsizlik oranı %34’e fırlayacak. Yeldan, Türkiye ekonomisinin sorunlarının salt dövize indirgenemeyecek ölçüde derin ve karmaşık olduğunu vurgulayarak, “Bu da swap ya da benzeri gelip geçici, kısa vadeli yapay müdahalelerle çözülemeyecektir.” dedi.

Voyvoda da, krizin çok boyutlu olduğunu, yalnızca makroekonomik değil toplumun hemen her alanına, bölgesel, etnik, cinsiyet temelinde gelir eşitsizliği ve sosyal parçalanma olarak yansımasının da olacağını vurguladı. Covid-19 Salgınının Türkiye Ekonomisi Üzerine Etkileri ve Politika Alternatiflerinin Makroekonomik Genel Denge Analizi’ne imza atan Prof. Yeldan ve Prof. Voyvoda ile araştırmalarını ve koronavirüsün Türkiye ekonomisine etkilerini konuştuk.

SORUÇLARI AĞIR OLACAK

– Yaptığınız analize göre, koronavirüs nedeniyle ekonomi %27 küçülecek, TL %30.5 değer kaybedecek. Şimdi Covid-19’da 2. dalga konuşuluyor, önlem alınmazsa bu tahminleriniz nereye varır?

YELDAN: Aslında daha “2. dalga” salgınından önce, Türkiye haziran ayı itibarıyla dünya ölçeğinde krizden en çok etkilenen ekonomiler arasında yer almakta. Bizim çalışma, salgına karşı alınan izolasyon ve öbür kısıtlama tedbirlerinin ekonominin bütününe yayılmış tüm etkilerini izlemeyi amaçlıyor. Modelimizin öngörüleri sanayi sektörlerinde %30’u aşan bir daralma ve işsizlikte de %34’lük bir krize işaret ediyor.

VOYVODA: Çalışmamız salgına karşı herhangi bir önlem alınmadığı durumda ortaya çıkabilecek yıllık ortalama kayıplara işaret ediyor. Genel olarak elbette salgınların uzaması ve önlemler ile birlikte etkilerinin uzun vadeye yayılması da ortaya çıkabilecek sonuçları daha ağır hale getiriyor.

– Pandeminin ekonomik boyutu ne kadar derin olacak?

YELDAN: Bizim öngörülerimiz sektörel bazda %60 ile %10 arasında daralmalara işaret ediyor. Bütçe açığının milli gelire oranının %12’ye kadar büyüyebileceğini gösteriyor. Yine modele göre, kısıtlama tedbirleri sonucu hanehalkı gelirleri %26.5 geriliyor, toplam özel tüketim harcama talebi %23 azalıyor ve yatırım harcamaları %66.7 düzeyinde daralıyor. Küçük ve orta boy işletmelerin böylesi bir şoka karşı durmalarını bekleyemeyiz.

VOYVODA: TÜİK’e göre, Nisan 2019’a göre Nisan 2020’de tekstil ve giyim eşyasında %60, imalat sanayisinde %33, içecek sektöründe %36’ya varan düşüşler tespit ediyor ki; bu veriler bizim çalışmamızın “ilk an” etkileri ile oldukça uyumlu. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı verilerine göre Nisan 2020’de otomotiv üretimi bir önceki yıla göre %90’ın üzerinde azalma gösteriyor, elektrik talebindeki daralma %16 dolayında. Bu ilk göstergeler krizin ne kadar derinleşebileceğine ilişkin de önemli ipuçları içeriyor.

GERÇEKÇİ ADIMLAR ATILMALI

– Pandeminin yol açtığı hasarları en aza indirebilmek için hangi adımlar atılmalı?

VOYVODA: Ya ekonomi ya sağlık gibi bir ikileme düşmeden kriz karşısında önceliklendirilmiş ve soruna en iyi şekilde müdahale eden gerçekçi adımlar atmak gerekiyor. Öncelikle ücretli emek ve kendi hesabına çalışanlar ile küçük esnaf gelirlerinin korunması amaçlanmalı. Çalışmamızın Covid-19 salgınının etkilerini izleyen sonuçları, “ilk-an” etkisi ile 2019 yılıyla karşılaştırmalı olarak ücretli emek gelirlerinde yıllık % 45’lik bir reel kayba karşılık gelebilecek bir kayıp öngörmekte. Bu kayıp, salgına yönelik izolasyon tedbirlerinin bir sonucu olarak toplam istihdamın %22.8 gerilemesi demek.

YELDAN: Bütçe açığının milli gelirin %3’üne ulaştığı, yüksek enflasyon ve dövizde belirsizliğin hüküm sürdüğü bu ortamda, etkili kamu politikalarının uygulanması için manevra alanı daraldı. Şu ana kadar ekonomi idaresinin almış olduğu tedbirler çoğunlukla ucuz kredi ve borçlanmayı teşvik ederek talebi borçlanarak canlandırmak ve işini kaybedenler için ise şirketlere gene kredi borçlandırması yoluyla kaynak aktararak aslında sermayeyi kurtarmaya yönelik politikalardan oluşmaktadır. Bütün kurgunun ana amacı özellikle inşaat ve finans sermayesini gözetmesidir. Oysa, krize karşı ulusal ekonominin yalnızca daha bol kredi ve hanehalklarını daha da yoğun borçlandırmaya dayalı tüketim üzerinden canlandırılabileceği düşüncesi tehlikeli bir yanılsamadır. Dahası bu tür rastgele tedbirler kamu kaynaklarının israfına yol açmakta, ekonomide güveni sarsmaktadır.

YAPAY MÜDAHALELERLE ÇÖZÜM OLMAZ

– Türkiye’nin ekonomide ana sorunu dolar-kur gibi yansıtılıyor, sizce Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik sorun yumağının temelinde neler var?

YELDAN: Döviz kuru, kuşkusuz ki nihayetinde ulusal ekonomideki dengesizliklerin bir yansımasıdır. Kısmi olarak bir yerde dengesizlik varsa, sistemin bütününde bunun mutlaka yansıması olacaktır. Döviz piyasalarındaki krizin aslında yurtiçinde tüketim ve üretim dengesizliğinin, tasarruf – yatırım açığının sonucu olduğunu; enflasyonun ise nihayetinde işgücü piyasalarındaki parçalı ve yapısal tıkanıklıkların yarattığı maliyetlerin bir uzantısıdır. Türkiye ekonomisinin sorunları bu yüzden sadece dövize indirgenemeyecek kadar derin ve karmaşık görünümdedir. Bu da swap ya da benzeri gelip geçici, kısa vadeli yapay müdahalelerle çözülemeyecektir. Swap ve benzeri işlemler, yapıları gereği, kısa döneme yönelik ve çoğunlukla da özünde finansal piyasalarda işlem yapan “yatırımcıların” güvenini sağlamaya yönelik uygulamalardır. Bu tür uygulamalar yoluyla kalıcı döviz girişi sağlanması ve reel sektörlere fon sağlanması beklenmez. O yüzden dövizin ihracat geliri ya da doğrudan yatırım yoluyla Türkiye’ye kazandırılması esastır.

DİRENİŞLER GÜNDEMDE OLACAK

– Eşitsizlikler, hayat pahalılığı arttı, sosyal bir patlama olur mu?

YELDAN: Sosyal olaylar tarihte hiçbir zaman önceden planlı, kusursuz bir plana dayalı biçimde adım adım gerçekleşmiyor. 15/16 Haziran’ın 50’nci yıldönümünü kutladığımız şu günlerde emeğin sosyal hak ve kazanımlarını korumaya yönelik yepyeni direnişler; öğrencilerin üniversiteleri üzerindeki akademik baskılara karşı direnişler, doğanın acımasız tahribatı karşısında geliştirilecek direnişler hepsi birden kuşkusuz ki Türkiye’nin gündeminde olacak.

VOYVODA: Covid-19’la ortaya çıkan kriz hali, dünya ekonomilerinin önemli bir kısmını olduğu gibi Türkiye ekonomisini de işgücü piyasalarında, gelir dağılımında hem fonksiyonel, hem bölgesel, hem de cinsiyet bazında derin eşitsizliklerin var olduğu; kamusal hizmetlere erişimin ticarileştirildiği ve dolayısıyla, gelir eşitsizliğine bağlı olarak yoksulluğun sosyal dışlanma ile birlikte yaşanmakta olduğu bir ortamda gerçekleşmekte. Önümüzdeki dönemde salgının farklı toplumsal kesimlere eşitlikçi değil ama ayrıştırıcı etkisini ve sosyal devletin, sağlık hizmetleri başta olmak üzere tüm kamusal hizmetlere erişimin bu etkinin azaltılmasındaki rolünü tartışıyor olacağız.

PAHALILAŞMA KAÇINILMAZ

– Türkiye yeni dönemde nasıl bir ekonomi modeli tasarlamalı?

YELDAN: Türkiye dış borçlanmaya ve içeride her ne pahasına kredi yaratarak özellikle inşaata dayalı spekülatif nitelikli büyüme modelini terk etmelidir. Kamunun üretim ve teknolojik yatırımlarının öncülüğünde ulusal geliri ve ulusal tasarrufları üretken sektörlere aktaran bir planlama modeli geliştirmelidir. Yabancı yatırımcının güveni ancak böylesi bir modelin parçası olarak sağlanabilir

– Koronavirüs sonrası Türkiye ekonomisini ve yurttaşı nasıl günler bekliyor olacak?

YELDAN: Zaten dengesiz ve kırılgan nitelikli ulusal piyasalarda enflasyon ve dövizde de daha yüksek çaplı bir pahalılaşma kaçınılmaz durmakta. İstihdam yaratma kapasitesi zaten çok yıpranmış olan ulusal ekonomide işsizliğin ve/veya düşük ücretlerin süregeleceğini tahmin etmek güç gözükmüyor.

VOYVODA: Krizin çok boyutluluğu ve sonuçları sadece makroekonomik değil ama sağlık sistemlerine erişimdeki eşitsizlikler, yaygın işsizliğin ve gelir kayıplarının yaratacağı yoksullaşma, gelir dağılımının toplumun hemen her alanına-bölgesel, etnik, cinsiyet, bazında gelir eşitsizliği ve sosyal parçalanma olarak yansıması gibi sonuçlar doğuruyor.

Ünlü profesörlerden korkutan uyarı

Ünlü profesörlerden korkutan uyarı

Prof. Dr. Erinç Yeldan ve Prof. Dr. Ebru Voyvoda’ya göre, koronavirüs nedeniyle ekonomi %27 küçülecek, işsizlik %34’e fırlayacak. TL %30.5 değer kaybedecek.

cumhuriyet.com.tr 04 Haziran 2020
(Raporun tümü 35 sayfa, 1,2 MB pdf):

Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü öğretim üyesi ve Bilim Akademisi üyesi Prof. Dr. Erinç Yeldan ile Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) İktisat Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ebru Voyvoda’nın araştırmasına göre

  • koronavirüs salgını nedeniyle bu yıl 2019 sonuna göre GSYH %27 azalacak.
  • İşsizlik %34’e yükselecek ve bütçe açığının GSYH’ya oranı ise %12’ye dek büyüyecek.

Prof. Erinç Yeldan ile Prof. Ebru Voyvoda’nın hazırladığı “Covid-19 Salgının Türkiye Ekonomisi Üzerine Etkileri ve Politika Alternatiflerinin Makroekonomik Genel Denge Analizi”ne göre, Türkiye’de işsiz sayısı 4.7 milyon kişiden 11.7 milyona yükselecek. Voyvoda ve Yeldan’a göre, yatırım harcamalarındaki daralma ise %67’yi bulabilir.

Kısıtlanan sektörlerden kaynaklanan şok dalgaları toplam istihdamın (2019 sonuna görece) %22.8 azalarak, 28.2 milyondan 21.8 milyona gerileyebilir. Böylelikle hanehalkı özel kullanabilir geliri %26.5 gerileyecek ve toplam özel tüketim harcama talebinin %23 düşmesine neden olabilir.

TL %30.5 DEĞER KAYBEDEBİLİR

Prof. Erinç Yeldan ve Prof. Dr. Ebru Voyvoda yaptıkları araştırmada şu tespitlere yer verdi:

* Salgına yönelik tedbirlere bağlı olarak toplam ihracat gelirlerinde %27.8’lik bir kayıp gösteriyor. İthalat talebi de %29. 5 geriliyor. Ancak mevcut dış borç faiz ve kâr transferleri yükümlülükleri ile birlikte turizm gelirlerinde beklenen gerilemeler cari dengedeki iyileşmeyi çok sınırlı tutuyor.

* Böylelikle döviz piyasasındaki baskılar döviz kurunun da yükselmesine neden oluyor. Model, Covid-19 salgını altında TL’nin Amerikan Doları karşısındaki reel aşınma oranını %30.5 olarak hesaplıyor.

ÇOK BOYUTLU SİSTEMATİK KRİZ

* Covid-19 krizi arz, talep ve finans şoklarının eş anlı oluşmasına dayalı, çok boyutlu sistemik bir kriz olarak yaşanıyor.

* Kriz Türkiye’yi, 2018 finansal krizinin etkilerinin tümüyle çözümlenmediği ve ulusal ekonominin yıpranmış dengelerinin henüz onarılmamış olduğu bir konjonktürde etkiliyor.

– Bütçe açığının milli gelirin %3’üne ulaştığı,
yüksek enflasyon ve dövizde belirsizliğin hüküm sürdüğü bu ortamda,
– etkili kamu politikalarının uygulanması için manevra alanı daraldı.

ANLIK SİYASİ ÇIKAR HESABI YAPILIYOR

* Krize karşı ulusal ekonominin yalnızca daha bol kredi ve hanehalklarını daha da yoğun borçlandırmaya dayalı tüketim üzerinden canlandırılabileceği düşüncesi bir yanılsamadır. Kamu kaynaklarının israfına yol açmakta, ekonomide güveni sarsmakta.

* Ekonomi idaresinin şu ana değin uygulamakta olduğu destekleme politikaları dağınık görünümde.

* Maddi kaynakları rastgele oluşturulmuş ve anlık siyasi çıkar hesaplarına dayandırılmıştır.

* 2019 sonunda işsizliğin %13.6; enflasyonun % 11 düzeyinde seyrettiği Türkiye ekonomisi, IMF’nin WEO Nisan 2020 raporundaki projeksiyonlara göre Covid-19 krizi nedeniyle 2020’de %5 daralma içine sürüklenecek. Türkiye için 2020 yılına ilişkin projeksiyonlar işsizlik oranının %14-15 düzeyinde süregeleceğini gösteriyor.

* Çalışmamızda Covid-19 salgınına yönelik tedbirlerin sonuçlarıyla ilgili şu varsayımları yapıyoruz:

– Öncelikle “kısıtlanan” hava yolu taşımacılığı, konaklama ve yiyecek hizmetleri ve turizm sektörlerinde ilk talep şokunun (özel tüketim ve ihracat) neden olduğu daralma %61.

– Kısıtlama önlemlerinden göreceli olarak daha az (ancak gene de yoğun) etkilenmesi beklenen sektörler- tekstil ve giyim, petrol ürünleri, makine ve beyaz eşya sanayisi, otomobil – motorlu kara taşıtları, perakende ticaret ve kara taşımacılığı sektörlerinde özel tüketim ve ihracat talebindeki daralma %26.

– Salgınla mücadele boyunca sağlık hizmetlerine olan talepteki artış %20 civarında.

“EMEK GELİR DESTEĞİ” ÖNERİSİ

Covid-19 virüsünün yol açtığı krizin, Türkiye ekonomisinin makroekonomik dengelerinin görece zayıf olduğu ve özellikle kamu kesiminde bütçe açığının görece yüksek ve sabit sermaye yatırım performansının görece durgun, hatta gerilemekte olduğu bir konjonktürde yaşandığına dikkat çeken Voyvoda ve Yeldan, “Bu durum, Türkiye’nin krize karşı uygulayabileceği politika önlemlerinin etkinliğini de kısıtlamaktadır” ifadelerini kullandılar. Voyvoda ve Yeldan bu tespitlerden hareketle, çalışanların ve işsizlerin doğrudan desteklenmesini öneren Emek Gelir Desteği (EGD) önerisinde bulundular. EGD, ücretlilerin ortalama ücretinin % 50’sine karşılık gelecek sürekli bir gelir aktarımı ile desteklenmesi; küçük ve orta boy şirketlerin ve kendi hesabına çalışan kesimine destek sağlanması ve kamunun tüketim harcamalarının % 20 düzeyinde artırılmasını öngörüyor. Analizde, EGD uygulandığında şu sonuçların elde edileceği ifade ediliyor.

* Model sonuçları EGD paketinin mali yükünün 2019 sabit fiyatlarıyla 123.5 milyar TL düzeyinde olacağını ve 2019 milli gelirinin %2.9’una ulaşacağını gösteriyor. Böylesi bir paketin uygulanması neticesinde hanehalkları kullanılabilir ücret geliri kayıplarının %85’i telafi ediliyor ve yurtiçi gayrı safi hasıla Covid-19 salgınının yaratması olası düzeye görece %60’lık bir kazanım sağlıyor.

HANEHALKI GELİRİNDE %69 TELAFİ

* EGD programı hanehalkları emek gelirlerinde Covid-19 salgınında oluşan sonuçlara görece %68.9 oranında telafi sağlıyor.

* Ekonomik canlanmaya bağlı olarak yaşanan dolaylı etkilerle birlikte kamunun bütçe gelirleri Covid-19 ortamına görece %45 artış gösteriyor ve bütçe açığı 217 milyar TL olarak gerçekleşiyor. Dolayısıyla, Covid-19 dengesindeki 275 milyar TL’ye göre, uygulanan paketin yarattığı canlanma sayesinde paket maliyetinin neredeyse 58 milyar TL’si (274 milyar – 217 milyar) geri kazanılıyor. Böylelikle bütçe açığının ulusal gelire oranı Covid-19 salgını altında olası %12.3’ten, EGD paketi uygulaması altında %6.3’e geriliyor.

* Model sonuçları, Covid-19’a görece üretim vergi gelirlerinde %59; dolaylı tüketim vergilerinde de %51’lik artış gösteriyor.

‘Sol’un değerlerine sahip çıkmak

‘Sol’un değerlerine sahip çıkmak

Prof. Dr. Erinç Yeldan
Cumhuriyet
, 07.02.2018


Uzun” yirminci yüzyıl boyunca iki büyük savaş ile sayısız bölgesel ve iç savaşlara tanık oldu. Hemen bütün bu savaş konjonktürünün önkoşulları arasında kapitalist birikim rejiminin tıkandığı ve iktisadi krizlerin yoğunlaştığı dönemler yoğunluktaydı. İktisadi krizlerin yarattığı sosyal ve siyasi gerginliklerin, ırk, mezhep, etnik ve cinsiyete dayalı ayrımcılık ile doğrudan toplumsal şiddete dönüşmesi kaçınılmaz oldu. 

  • Günümüzde de kapitalizm, dünyamızın ekonomi / politik sistemini savaş konjonktürü olmadan sürdüremez konumdadır. 

Bu arada bir toplumsal algı yönlendirmesi olarak uygulanan medya terörüyle birlikte birçok toplumbilimi kavramının içeriği boşaltılmış; emeği ile çalışan yığınların sahip çıkması gereken değerler sistemi itibarsızlığa itilmiştir. Emperyalizm” sözcüğünü yerine “küreselleşme; “faşizm” yerine “popülizm”; “parasal genişleme” yerine “miktar kolaylaştırması”; ya da “sınıflar” yerine “aktörler” ve benzeri kavramlar 21. yüzyılın neoliberal çaresizliğinin ürettiği kavram karmaşasına birer örnektir. 
Bu şiddet ve karmaşa ortamında sol düşün günün sahip çıkması değerler neler olmalıdır? CHP’nin geçen hafta sonu toplanan 36. kurultayının getirdiği heyecansızlık ve atalet duyguları beni bu yazıyı siz okurlarımla paylaşmaya yöneltti. 
Her şeyden önce sol, emeğe ve emeğin değerlerine sahip çıkmalı, saygı duymalıdır. Bir “sınıf” olarak emeğin taleplerini kucaklamak, siyaset gündemine taşıyabilmek, sistem-içi ve sistem-dışı önerilerle birlikte toplumsal muhalefete katmak sol bir örgütün temel görevi olmalıdır. Kurultaydan bir hafta kadar önce Selin Sayek Böke ve İlhan Cihaner ekibinin kamuoyuna sundukları “manifestodan” alıntılar ile: 
Zamanın ruhu dünyayı ve Türkiye’yi sağ siyasetin değerleriyle okuyan değil, sınıf temelli, emekten yana, kendi ideolojik çizgisi ve toplum talebi konusunda net bir sol siyaseti çağırıyor. (…) Bir kitle partisinin kapsayıcılığı da, ‘ideolojik belirsizlik’ tuzağına düşmeden, temel ilkelerini net olarak tarif etmekten ve bu ilkelere dayalı bir gelecek hayalinde toplumu ortaklaştırmaktan (geçiyor).

  • ‘Sol siyaset’ … kendi kimliğine yabancılaşan değil; kendisi olarak, mevcut düzeni değiştirmek iddiasında olmalı(dır).”
    ***
    Sözlerimizi Türkiye ekonomisine getirir isek;
  • ulusal ekonominin bugün acil çözüm bekleyen en önemli sorunu işsizlik, özellikle genç işsizlik ile mücadele sorunudur. 

    Buradan hareketle daha tartışmalı bir konunun altını çizelim: Yüksek enflasyon elbette önemli sorunlarımızdan birisidir. Ancak enflasyonla mücadeletalep daraltıcı, “kemer sıkma = austerity)” politikaları aracılığıyla değil, istihdam artışlarını odak noktasına koyan arz yönlü – genişleyici makro ekonomik politikaları ve bunun için gerekli hukuk – eğitim – teknoloji ve kurumsal reformların uygulanması aracılığıyla sürdürülmelidir.

Unutmayalım ki enflasyon öncelikle finans burjuvazisinin baş düşmanıdır. Zira finansal varlıkların fiyatları enflasyon nedeniyle anında düşmekte ve finansal sistemin kazançları gerilemektedir. Bu bakımdan enflasyonun toplumun biricik ve en önemli düşmanıymış gibi gösterilmesi aslında finans sermayesinin öncelikli gündemidir. Bu doğrultuda, “her ne pahasına olursa olsun enflasyonu % 5’in altına düşürelim” saplantısı bir toplumsal fobi haline dönüştürülmüş ve merkez bankalarının makro istikrarı savunma görevi ve elindeki para politikası araçları gereksiz yere daraltılmıştır. Merkez bankaları, istihdam artışları da dahil olmak üzere, kapsayıcı bir makroekonomik genişleme programının izleyicisi olmalıdır. 

  • Bugün Türkiye ekonomisinin önündeki en önemli yapısal sorun, ulusal ekonomiyi yurtdışı sermaye girişlerine ve dış borçlanmaya bağımlı hale getiren mevcut makro ekonomi programıdır.

Kökenleri 1980’lere değin uzanan bu “neoliberal – küreselleşme” reçetesi, Türkiye ekonomisini yurtdışından sermaye girişleri olduğu sürece büyüyen, sermaye girişleri yavaşladığında da küçülen, bağımlı bir yapıya büründürmüştür. Bu yapının kırılması için, merkez bankaları da dahil olmak üzere, tüm ekonomi birimleri yurtiçi tasarrufların üretken sermaye yatırımlarına dönüştürülmesi amacını güden kredi tahsisi, istihdam, teknolojik ilerleme ve kamu sektörü önceliğinde bir inovasyon ve sanayileşme atılımının öncü örgütleri olarak görevlendirilmelidir.
***
Son söz   : Sermaye yanlısı neoliberal politikalara karşı, emeğin çıkarlarını gözeten radikal bir anlayışla neoliberalizme teslim olmayı reddetmeliyiz; aykırı düşünmekten korkmamalıyız; neoliberalizmin yıkıcı sonuçlarına karşı gelişen toplumsal muhalefeti şoven-milliyetçi duyguların hamaseti üzerinden değil, emeğin geleneksel değerlerine sahip çıkarak gerçekleştirmeliyiz.
==================================
Dostlar,

Sn. Prof. Yeldan’dan nefis bir makale… Neredeyse her sözcüğün altını çizeceğiz..

  • ..neoliberalizme teslim olmayı reddetmeliyiz..
  • .. aykırı düşünmekten korkmamalıyız..
  • ..emeğin geleneksel değerlerine sahip çıkarak.. 

Bu içeriklerin CHP’nin 36. Kurultayı sonuç bildirgesinde de netlikle vurgulanması gerek(irdi). Gene de geç değil.. Parti Meclisinde görüşülür.. ve gerisi gelir..

Bu arada iktidar, internet sansüründen sonra meslek kuruluşlarını da tasfiye ederek dikensiz gül bahçesini edinmek üzere kendince bir altın fırsat yakalamıştır. Arınç politi sahnede olsaydı gene “.. Allahım verdikçe veriyor..” derdi.

Az eğitimli yurttaştan oy aldıkların, eğitim düzeyi yükselen halkım AKP’den koptuğunu AKP yetkilileri kabul ve itiraf etmektedir. O yüzden Milli Eğitim sistemi hem “milli” hem de “Eğitim” olmaktan kurgulu olarak ve siyasal hırsla  hınçla çıkarılmıştır. Erdoğan açık oynamaktadır..
“sıra müfredatta” diyeli 2 yılı geçiyor.. TTB, TDHB, TEB, TMMOB, TBB .. gibi  kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarında  16 yıldır iktidar olamamıştır ve bundan müthiş rahatsızdır. Her biri ayrı ayrı yasa ile kurulan ve Anayasanın 135. maddesinin korumasında olan bu meslek örgütlenmelerinin,ele geçirilemediğine göre  içinin boşaltılması ve muhalefet etmelerinin olanaksız kılınmasının zamanıdır. Üstelik elde bir de OHAL KILICI vardır!

Hemen anımsatalım ve salt Hekim örgütlerinden söz edelim. Hemen hemen her uygar ülkede o ülke ya da ülke halkının adının ilk sözcük olarak kullanıldığını belirtelim.. Örneğin

American Medical Association
British Medical Association..
Canadian Medical Association
Australian Medical Association
Italian Medical Association
Indian Medical Association…

İkinci olarak bu meslek kuruluşları dernek – vakıf ya da şirket değillerdir ve yukarıda da yazdığımız üzere her birinin ayrı ayrı kuruluş yasası vardır. Dolayısıyla Bakanlar Kurulunca yapılabilecek bir şey yoktur. Ancak TBMM’de Yasa değişikliği ile AKP yöntemiyle bir torba yasa ile, AKP + MHP’li yapışıkların oylarıyla yasama işlemiyle yol alınabilir. Bakalım ardından AYM bu işe ne der??

AKP iktidarı, Sn. Yeldan’ın büyük ustalıkla özetlediği yukarıdaki yazıdaki yaşamsal ekonomik sorunlara odaklanmak yerine, son derece yanlış biçimde demokrasiyi vahşice budamayı sürdürmektedir. Gündemi de çok asap bozan ve hiç de mert olmayan biçimde değiştirerek.

İktidarı, bu son derece sakıncalı – yersiz ve kendisine gerçekte hiçbir yarar sağlamayacak girişimler ve baskılardan sakınmaya ve yakıcı iç dış sorunlarımıza yoğunlaşmaya çağırıyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 07 Şubat 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara TTB Ankara Tabip Odası Üyesi. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com