Ekonomik seçenekler daralıyor

Ekonomik seçenekler daralıyor

Belirtiler Türkiye’nin bir krize sürüklendiğini gösteriyor. Durgunlaşmayı izleyen ılımlı bir daralma ile geçiştirilebilir mi? Finansal kriz ve kapsamlı bir bunalım mı?

İyimser senaryo: Durgunlaşma → Ilımlı daralma → İstikrar…

Türkiye için iyimser bir senaryonun işlerliği öncelikle dış dünyaya bağlıdır: FED’in parasal daralma / faiz artırma temposu hızlanmamalı; ABD 10 yıllık korkutboratavtahvil faizleri % 3’lük eşiğin altına yerleşmeli; finans kapitalin “risk iştahı” aniden coşmalı ve “yükselen piyasalar”dan fon çıkışları son bulmalı…

Dış ortamdaki “olumlu” koşulların Türkiye ayağı da var: TCMB, politika faiz oranını son enflasyon verilerinin üst eşiğine (% 20’lik ÜFE artışına) çeker. Batılı finans çevreleri, “Türkiye’de fiyatlar yeterince düştü; girme zamanıdır…” teşhisinde birleşir. Sıcak para akımları döviz kurlarına ve faizlere istikrar getirir.

Ancak dikkat: Bu yeni istikrar ciddi kayıpları izleyecektir. Döviz fiyatlarının geçen yıl sonundaki 1 dolar = 3,77 TL düzeyine dönmesi olası değildir. Döviz borçlusu şirketlerden başlayan zincirleme etkiler, tüm ekonomiye, bankalara yansıyacaktır. Borçlu şirketleri ve bireyleri zorlayacak olan bir diğer zinciri de hatırlatalım: TCMB politika faizi → mevduat faizleri → tırmanan kredi faizleri…

Tek telafi edici etken, hükümetin Nisan ve Mayıs 2018’de artan kamu harcamalarını içeren seçim paketidir. Ancak, döviz kuru ile faiz artışlarının daraltıcı etkileri yıl boyu sürecek; “seçim paketi” yılın ikinci yarısında son bulacaktır.

Bu iki karşıt akım, şu anda ekonominin durgunlaşmasına yol açmaktadır. İlerleyen aylarda olumsuz finansal etkenler ağır basacaktır.

En iyimser senaryo, ekonominin 2019’a ılımlı bir daralmayla girmesi ve giderek istikrar bulmasıdır.

Kriz niçin gündemdedir?

Bu iyimser senaryonun gerçekleşmesi, mümkündür; ama muhtemel değildir.

FED’den kaynaklanan finansal daralma yavaşlamayacak; belki de hızlanacaktır. Finans kapitalin “yükselen ekonomilerin kırılgan halkaları”na (öncelikle Arjantin, Türkiye, Brezilya’ya) dönük risk iştahı yok olmuş; fon çıkışları yaygınlaşmıştır.

Batılı bir bankerin ifadesiyle, Cumhurbaşkanı’nın Londra’da “TCMB’nin itibarını ciddi boyutta zedeleyen; inanılmayacak derecede zarar veren söylemlerinin etkisi” süregelmektedir. Mehmet Şimşek’in telafi çabalarının etkisiz kaldığı anlaşılmaktadır. “Faiz lobisi” ile savaşa tutuşan Cumhurbaşkanı’nın olası seçim zaferi bile, geçmiş örneklerin aksine, finans çevrelerinin tedirginliğini  gidermeyecektir. (Bk. Financial Times, 23 Mayıs, 4 Haziran; Economist, 2 Haziran)

Olumsuz algılamaların yansımaları ortadadır. Mart’ta sermaye hareketleri tersine dönmüştür ve dış kredilerde 3 milyarı aşkın ana para ödemesi yapılmıştır. Döviz piyasaları, bu eğilimin üç aydır hızlandığını göstermiştir. Kredileri yapılandırılan büyük şirketlerin sayısı artmaktadır.  Moody’s 14 T.C. bankasının kredi notunu düşürmüştür.

Finansal bir krizin ön göstergelerini günü gününe izliyoruz.

Krizde IMF seçeneği

Kriz patlak verdiğinde (Haziran 2018 verilerine göre) âcil soru şu olacaktır: 12 ay içinde vadesi gelecek olan 182  milyar dolarlık dış borcun ve 55 milyar dolar civarında seyreden cari işlem açığının finansmanı nasıl sağlanacak?

Gündemde yalnızca iki seçenek vardır: Bir IMF programı veya dış borç ödemelerini askıya almakla başlayan radikal program…

İktidara aday olan iki ittifakın, krizde IMF seçeneğini yeğlemesi beklenir. Bu programın ipuçlarını Nisan’da yayımlanan (ve bu köşede tartıştığım) IMF’nin Türkiye raporu vermekteydi.

Yukarıdaki soruya IMF’nin yanıtı basittir:
– Ekonomi küçülür;
– cari dış finansman gereksinimi de aşağı çekilir.
– IMF kredileri de dış borç taksitlerini öder.

Ekonominin küçülmesini, maliye ve para politikalarında ağır kemer sıkma önlemleri sağlar. IMF’nin Nisan Raporu, kamu harcamalarının 2018’den 2019’a milli gelirin % 2’si oranında kısılmasını öneriyor. Bu, millî gelirdeki daralmanın en alt sınırıdır; malî çoğaltanın ve kredilerdeki düşmenin etkileri buna eklenmelidir.

Kemer sıkma öncelikle emekçilere yansıyacaktır. Emekli aylıklarında, memur maaşlarında, asgari ücretlerde enflasyona endeksleme son bulacaktır. Kıdem tazminatının tasfiyesi, geçici istihdam biçimlerinin yaygınlaştırılması gündemdedir. Sosyal güvenlik sisteminden özel sigortalara geçiş hızlanacaktır.

Döviz kuru dalgalanmaya bırakılacak; emek gelirleri, döviz fiyatlarını (dolayısıyla enflasyonu)   geriden izleyecektir.

Bir-iki yıllık bir küçülme sonrasında ekonominin yeni bir dengeye oturması umulur. Bu reçetenin en katı türüne muhatap tutulan Yunanistan ekonomisinin küçülmesi çok daha uzun sürdü.

  • Benzer bir programın 2002 sonunda AKP iktidarı ile sonuçlandığını da hatırlatalım.

Radikal bir anti-kriz programı: Nasıl?

IMF seçeneğini reddeden “radikal” bir anti-kriz programının yanıtlaması gereken âcil soruyu tekrarlayalım:

  • 12 ay içinde vadesi gelecek olan 182 milyar dolarlık dış borcun ve 55 milyar dolar dolayında seyreden cari işlem açığının finansmanı nasıl sağlanacak?

Yanlış anlaşılmasın, Finansal kriz, Türkiye ekonomisinin dış finansman kanallarını tümüyle tıkamaz. Portföy yatırımlarından çıkışlar kısmen telafi edilebilir. Gayri menkul, şirket alımları biçiminde gerçekleşen yatırım türleri son bulmaz. Vadesi gelen kredilerin tümü tahsil edilmez; bir bölümü (kredi faizleri yükseltilerek) yenilenebilir.

Belirleyici olan, toplam dış kaynak girişlerinin anlamlı boyutlarda düşmeye başlamasıdır.
Bu sürecin uzaması kriz ortamına girişi kesinleştirir.

IMF anlaşmalarının avantajı, “program uygulanırken ödenen kredi dilimlerinin” sağladığı dış finansmandır. Radikal bir programda bu kaynak gündem dışıdır. Dış borç ödemelerinin askıya alınması bu nedenle zorunludur. Borçların “yeniden yapılandırılması” müzakere konusudur; sonuçları öngörülemez.

Sermayeye ve IMF’ye teslimiyeti reddeden radikal bir seçeneğin hareket noktasının “dış borçların yapılandırılması, konsolidasyonu, reddedilmesi” olduğunu Sungur Savran ve Oğuz Oyan BirGün Pazar (3 Haziran 2018) ve soL Haber (5 Haziran) yazılarında belirttiler. Yukarıdaki âcil soru yanıtlandıktan sonra izlenebilecek ilerici bir güzergâh ise, Birleşik Haziran Hareketi tarafından Emeğin On Çözümü başlığı altında ifade edildi. Bu yazıda, “âcil soru” gündemi içinde kalıyorum.

Türkiye’nin 453 milyar dolarlık dış borç stokunun sadece % 30’u (136 milyarı) kamuya aittir. Siyasî iktidarın ‘acil bir borç yapılandırma” talebi de salt kamu borçlarıyla ilgili olabilir. Özel şirket ve bankaların dış borçları, özel hukukun borçlu-alacaklı düzenlemeleriyle ilgilidir. Türkiye hükümeti 2001 krizinin arifesinde bankaların dış borçlarını üstlenmişti; bu yüz kızartıcı hatanın tekrarı söz konusu olamaz.

Döviz kısıtı yüzünden aksayan özel sektör borç taksitleri için TL ile ödeme; borç / hisse senedi takasları müzakere konularıdır. İflas halinde uygulanacak icra yöntemleri, genel hukuk kuralları içinde yer alır.

Ancak, özel sektörün veya kamunun döviz yükümlülükleri karşılanamadığı ölçüde sermaye hareketleri sınırlanmalıdır. Yöntemler farklı olabilir: Ülke dışına döviz transferleri izne bağlanabilir; yabancıların portföy çıkışları vergilendirilebilir; kredi ödemelerine döviz tahsisi sıraya konabilir; döviz hesaplarından günlük çekişler sınırlandırılabilir…

Dahası da var:  Cari işlem açığını sürdürme güçlükleri, ithalatın kısıtlanmasını da zorunlu kılar. Burada AKP dönemine özgü bir dış bağımlılık olgusu ile karşı karşıyayız: Ekonominin küçüldüğü yıllarda bile ortadan kalkmayan cari işlem açığı…  Millî gelirin toplam olarak % 4 düştüğü 2008-2009 yıllarında Türkiye ekonomisi toplam 51 milyar $ cari açık vermişti. Daha önceki yirmi beş yılın ödemeler dengesi tablolarına bakınız: Ekonominin durgunlaştığı veya küçüldüğü her yıl (1988, 1989, 1991, 1994, 1998, 2001) cari işlem dengesi fazla vermişti… Tarihe karışmış olan “normal” bir ekonominin olağan göstergeleri…

Kriz ortamında iç talebin daralması, dövizin pahalılaşması, ithalatı kendiliğinden aşağı  çekecektir. Geleneksel korumacı önlemler de (gümrük tarifeleri, ithal kotaları) ayrıca gerekir: Dünya Ticaret Örgütü’nün “istisnaî önlemleri” kullanılacak; AB ile Gümrük Birliği kuralları ihlal edilecektir.

Sınıfsal ittifak gereği

AKP’nin kitle tabanını ve seçmen desteğini ayakta tutmuş olan bölüşüm bilançosunu hatırlatmak gerekir: Kişi başına hesaplanırsa on beş yıl boyunca ortalama işçi, köylü gelirleri, milli gelirin gerisinde seyretmiştir; ancak emekçilerin tüketimleri, gelirlerinden daha hızlı artmıştır.

Bu “refah artışı” nasıl gerçekleşti? Emekçiler açısından borç tuzağı ile… Toplam tüketici kredilerinin milli gelirdeki payında gerçekleşen (%2’den → %20’ye) tırmanma ile… Makro-ekonomik düzlemde, özel ve kamusal tüketimin milli gelirdeki oranının yirmi yılda beş puan artması (%80→%85) ile… Bu artış, cari işlem açığının millî gelirdeki ortalama payına eşittir.

Dış borç ödemelerini askıya alarak başlayan, ithalatın kısıtlanmasını da içeren radikal programdan Haziran Hareketi’nin önerdiği emek-yanlısı ve dinamik bir ekonomiye geçiş sancılı olacaktır. Ortalama yaşam standartlarını zorlayan önlemler, halk sınıfları gözetilerek uygulanacaksa, burjuvazinin vergilenmesi gerekecektir.

  • “Sermayenin grevleri” patlak verirse, kamulaştırmalar gündeme gelir.

Sungur Savran yazısında, dünya çapında sınıf mücadelelerinin seyrinde “2011-2013’te devrim için tarihi koşulların var [olduğunu]” hatırlatıyor. Sonraki beş yılda ise Yunanistan’dan Orta Doğu’ya, Latin Amerika’ya  kadar uzanan geniş  bir coğrafyada sermayenin tahakkümü  yeniden pekiştirildi.

  • Türkiye’de de ekonomik bunalımın eşiğindeyiz.
  • Finans kapitale kalıcı teslimiyete son vermenin ilk adımı,
    radikal bir program önermektir. Güçlüklerini açıklamak da görevimizdir.

Böyle bir programı yaşama geçirebilecek mavi ve beyaz yakalı işçi sınıfı ile köylülüğün ittifakına dayalı bir iktidar yapısı, yakın geleceğin gündeminde değildir. Bu tür bir ittifakı  oluşturma görevi ise Türkiye’nin sosyalistlerine düşüyor. (sol.org.tr den alınmıştır)
==================================
Dostlar,

Üstad Prof. Korkut Boratav’ın epeyi yazısını – makale / kitaplarını okuduk..
Ancak bu irdeleme (analiz, çözümleme) gerçekten 4 / 4’lük! Üstün nitelikli bir bilimsel metin. Onbinlerce Dolar ödeseniz, böylesine bir danışmanlık raporu elde edemezsiniz.

Sürüklendiğimiz ağır tablonun tek sorumlusu kesin olarak AKP / Erdoğan’dır!

15,5 yıldır süregelen mutlak AKP iktidarı boyunca yapılan hataların yığışımlı (kümülatif) birikimidir. Dileriz 24 Haziran’da Türkiye yönetiminden seçimle düşürülürler de ağır ve uzun bir ekonomik esenlendirme (rehabilitasyon) ve onarım süreci emekçileri iyice yoksullaştırmadan yürütülebilir.. Şu 2 yazıya da bakılmasında yarar var :

Turkiye’nin_iflasi_basladi
Osmanli’nin_iflasindan_ders_almak

İlgili herkesin, başta iktidarların ve olacakların,  Boratav hoca ve öbür yurtsever bilim insanlarının nitelikli – bilimsel – gerçekçi değerlendirmelerini tam bir özenle dikkate almaları bir zorunluk olmuştur.

Ekonomist olduğunu söyleyen ama diplomasını bir türlü göremediğimiz Erdoğan tek adamlığının mutlaka ve hızla frenlenmesi gereklidir.

  • Türkiye yeninden Düyun-u Umumiye sefilliğine sürüklenmeden..

Çok acı çooook..

Yazıklar olsun sorumlusu AKP = RTE’ye..

Tarih sizleri asla bağışlamayacaktır..
Bir mazlum halk bunca vahşetle nasıl sömürülebilir; gerçekten tarihte örneğini göstermek neredeyse olanak dışıdır pek çok bakımdan.. Örn. utanmadan dini alet ederek!

Sevgi ve saygı ile. 09 Haziran 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Kapitalizmin borç tuzağı

Kapitalizmin borç tuzağı

portresi

Prof. Dr. Erinç YELDAN
Cumhuriyet
, 9.11.16

“Borç Tuzağı” 1980’lerin başında özellikle Latin Amerika ülkelerinde çılgınca gelişen borçlanma temposunu betimlemek için kullanılmaktaydı. İki petrol krizinin yaşanmış olduğu 1970’li yılların ikinci yarısında Latin Amerika ülkelerinin dış borçları yılda ortalama %20.4 oranında artmaktaydı… Ta ki 1982’de Meksika’nın borçlarını ödeyemeyerek moratoryum ilan etmesine kadar.
Borç tuzağı, kuşkusuz, sadece teknik bir iktisadi mesele değildi. Borç yükünün gerektirdiği devalüasyonist baskılar özellikle emekçiler üzerinden çıkartılıyor; borcun getirdiği sınıfsal tepkilerin bastırılması görevi ise antidemokratik, militarist darbelere devrediliyordu.
***
Bundan sonrasını Third World Network iletişim ağının direktörü Martin Khor’dan okuyalım (*):
Borç tuzağı 2008 krizine giden yolda kapitalizmin ayırt edici özelliği oldu. Tüm dünya dış borç stoku toplamı 2002’de dünya toplam gelirinin %200’ü düzeyinde idi; 2015’e gelindiğinde borç oranı %225’e çıktı. 2015 itibarıyla 152 trilyon dolarlık bir büyüklük ifade eden bu tutarın ardında 2010 sonrasında geliştirilen “miktar kolaylaştırması operasyonları” ve “sıfır faiz içeren para politikaları” yatmaktaydı. Küresel krizden çıkışta gelişmiş kapitalist dünya görece daha yüksek faiz getirisi peşinde koşarken sıcak para akımları Türkiye’nin de aralarında bulunduğu “yükselen piyasa ekonomilerine” akmaktaydı. Öyle ki 2013’e değin söz konusu ülkelere giren sıcak para söz konusu ülkelerin milli gelirinin %1.3’üne ulaşmaktaydı.

“Her ne pahasına borç” olanağından beklenen sermaye girişleri ile birlikte ekonomik faaliyetlerin canlanacağı ve küresel ekonomiyi krizden çıkartacağı hesaplarıydı. Ancak taze fonlar reel ekonomide sabit sermaye yatırımlarına ve emeğin üretkenliğini artırıcı teknolojik dönüşümleri beslemek yerine, borsa hisse senetleri, bonolar, repolar ve finans sisteminin yeni icat enstrümanları aracılığıyla kapitalizmin kumarhane masalarında çarçur edildi. Bankacılık kesimi dışındaki reel üretici sektörlerdeki şirketlerde de rant masalarına katılmayı çıkarlarına daha uygun buldular. Tüm dünyada reel üretici şirketlerin borçlanması hızla yükselirken sabit sermaye yatırımları gerilemekteydi.

Nitekim, 2014 ve sonrasında durgunluk koşullarının gelişmekte olan ülkelere de sıçramasıyla birlikte küresel kriz yeni bir dönüşüm gösterdi. Söz konusu ülkelerde sermaye hareketleri yön değiştirdi ve çıkışa dönüştü. UNCTAD verileri, gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışını 656 milyar dolar olduğunu tahmin ederken söz konusu oranın bu ülkelerin milli gelirlerinin %2.7’sini oluşturduğunu vurguluyordu. Martin Khor’a göre yaşananlar, yaşanması muhtemel kâbusun habercisi gibidir:

Küresel mali piyasalarda ucuz kredinin daralmasıyla birlikte tüm gelişmekte olan dünyada devalüasyonist baskılar hızlanacaktır. Borç yükü arttıkça, borçların çevrilmesi için gerekli fonlar zorunlu olarak “içeriden” karşılanacak; artan sömürünün yaratacağı sınıfsal tepkiler ise

  • yükselen milliyetçilik dalgaları,
  • sosyal ayrımcılık ve
  • hukuk dışı uygulamalar aracılığıyla bastırılmaya çalışılacaktır.

    Borç tuzağı ve borç bağımlılığı giderek kapitalizmin çirkin yüzünü -hukuk tanımazlığını ortaya dökmektedir.


    Meraklısına not  :
    Türkiye’nin dış borç stoku 2002 sonunda 129.6 milyar dolar idi. 2015’in altıncı ayında 421 milyar dolara ulaşmış, yani on iki buçuk yılda 3.2 kat artmıştır. Söz konusu dönemde iç borç stokunda gözlenen 200 milyar doları aşan artış da göz önünde bulundurulduğunda,
  • kişi başına toplam borç artışı, dolar olarak kişi başına ulusal gelir artışından fazladır! 
    (*) Third World Network: www.twn.my
    =====================================
    Dostlar,

Erinç hoca ülkemizin yüzakı ekonomistlerindendir. Cumhuriyet’teki yazıları bir açıı ekonomi okulu / dersleri gibidir.. Bu yazı da çarpıcı gerçekleri sergilemekte. AKP – Erdoğan’ın ekonomide uçurdukları balonun nasıl yanıltıcı olduğunu sayısal verilerle izliyoruz. Özellikle “meraklısına not” tam bir bam teli.. AKP’li yıllarda;

  • kişi başına toplam borç artışı, dolar olarak kişi başına ulusal gelir artışından fazladır!

Sevgi ve saygı ile.
10 Kasım 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com