AKP ekonomisinde yolun sonu

AKP ekonomisinde yolun sonu

KORKUT BORATAV
https://sol.org.tr/yazar/akp-ekonomisinde-yolun-sonu-19688 20.11.2020

Türkiye ekonomisi bir ödemeler dengesi / dış borç krizinin eşiğinde yalpalamaktadır. Ana görüntüyü, belirleyici öğeleri beşe ayırabileceğimizi düşünüyorum.

1). Vadesi dolan iktidar, son yıllarda ekonomiyi zorlamaktadır.

Siyasal iktidar, temsilî demokrasinin olağan koşullarında vadesinin dolduğunu 2015 sonrasında algılamaya başladı. Özellikle son üç yılda bu nedenle ekonomiyi zorladı.

Nasıl zorladı? 2015’e kadar sadakatle uygulanan neoliberal reçete (diğer adıyla “enflasyon hedeflemesi”) ihlal edilmeye başlanarak… Politika faizleri enflasyonu altında tutuldu; bankalar (direktifler ve yaptırımlar yoluyla) abartılı kredi genişlemesine zorlandı. İç talep pompalandı.

Makro-ekonomik zorlamalar, dış dengeleri etkiledi; bunların bozulması Mart 2018’de zirveye ulaştı; zorlamaların devamı, Ağustos-Eylül 2018’de bir döviz krizini tetikledi. Korona salgınının da katkılarıyla  ekonomi Kasım 2020’de yeniden tıkandı.

  • Berat Albayrak’ın istifası gösterdi ki yolun sonuna gelinmiştir.

2). Döviz yaratamayan, durgunlaşan bir ekonomik yapı yerleşti.

Kredilerin, iç talebin genişlemesi niçin dış dengeleri bozdu? Yanıt, 2003-2011 yıllarında; AKP’nin “uzatılmış Lale Devri”nde yatar. Bu dönemin sonunda turizm dışında ekonominin net döviz yaratma kapasitesi yok olmuştur. Ucuzlayan döviz dönemleri, üretimin, hatta ihracatın ithalata bağımlılığını artırmıştır. Döviz kazanmayan, ama dövizle borçlanan inşaat öncelikli birikim biçiminin katkısı önemlidir. Dönüşüm, büyüme potansiyelini düşürmüş; durgunlaşmaya yol açmıştır.

Bu ekonomik yapı nedeniyle ucuz kredilerle beslenen iç talep genişlemesi, cari işlem açığını ve enflasyonu yukarı çekti. 2018 ve 2020’de ekonomi küçülürken dahi dış açık verdi.

Kronik dış finansman sorunu 2018’de ağırlaştı. Londra finans çevrelerinin reçetesi (geçici olarak) benimsendi. TCMB politika faizini %24’e çıkardı ve yeni Maliye Bakanı  Albayrak, istikrar öncelikli bir Yeni Ekonomi Politikası (YEP) ilan etti.

Eylül 2018 tarihli YEP, “IMF’siz bir IMF programı”dır. IMF’nin altı ay önceki Türkiye raporunda yer alan  ana öneriler benimsenmiştir. Albayrak, YEP’in denetimini bir ABD şirketine (McKinsey & Company’ye) vermiştir.

Bu önlemler 2019’da dış finansman sorunlarını erteledi. Ne var ki, Cumhurbaşkanı, McKinsey denetimini veto edecek; YEP’in (“mega yatırım projelerinin durdurulması” dahil) istikrar öncelikli önlemlerini, hedeflerini uygulatmayacaktır.

3). Çaresizlik, spekülatörleri ihya etti; seçenekleri tüketti.

2020’ye bu ortamda, üstelik korona salgınının küresel yansımaları içinde girildi. İki yıl önceki döviz krizine yol açan (bankaların kredi pompalanmasına zorlanması, düşük faizler gibi) yöntemlere dönüldü; ama, daha da ağırlaştırılarak…

Nasıl ağırlaştırıldı? Finans kapitalin temel kuralı olan “serbest sermaye hareketleri” ilkesini çiğneyen kaçamaklar başlatıldı. Yaratılan tedirginlik yabancı sermaye çıkışlarına yol açtı. Artan dış finansman gereksinimi, kamunun (TCMB, üç kamu bankası ve Hazine bir arada) net döviz pozisyonu “eksi”ye dönüştürülerek karşılandı. Kamu döviz kaynaklarının bir bölümü de dolar fiyatını frenlemek için kullanıldı.

Sonuçta “sıcak para parazitleri”nin getirileri korundu; spekülatif finans kapital gözetilmiş oldu. TL’li varlıklara (hisse senetlerine, tahvillere) para bağlamış yabancılara ucuz döviz sağlandı. Ocak-Temmuz’da borsadan çıkan 12 milyar dolarlık “kâğıt”, ortalama 6.5 TL’den dolara çevrildi. Dolar üzerinden arbitraj getirileri güvenceye alındı.

4). “Yolun sonu”: IMF reçetesi mi? Sermaye Denetimleri mi?

Finans kapital pusudadır. Bir IMF reçetesi bekleniyor. Tercihan IMF kredileri ve denetimiyle… IMF olmazsa, sıcak para spekülatörlerinin izlediği Fitch, Moody’s,  gibi kurumların gözetiminde… Kamu maliyesinde (“faiz dışı fazla” hedeflerine dayanan) kemer sıkma ve en azından iki yıllık küçülme göze alınırsa…

Buna karşılık finans kapital için bir de “kâbus senaryosu” gündemde. Ekonomimizde net döviz fazlası olan iki “sektör” var: Özel bankalar ve döviz tasarruf sahibi vatandaşlar… Dolarlaşmaya son verilir; bu döviz varlıkları TL’ye çevrilir ve sermaye hareketleri sıkı denetime alınır. Yabancı alacaklılarla pazarlık başlar. Arjantin’in son iki yılda yaşadığı dış borç krizinin bir benzeri…

2018’de ve Ocak-Ekim 2020’de izlenen yolun sonundayız. Olağan temsilî demokrasi çerçevesinde iki seçenek de iktidarın sonunu getirir. Göze alamazsa? Açık faşizm dahil olasılıklar üzerinde spekülasyon gereksizdir.

5). Görüntünün nicel yansıması

Aşağıdaki tablo, yukarıda anlatılanların son bir yıllık (Ocak-Eylül 2019 / 2020 dönemlerinin) nicel görünümünü özetliyor. Ekonominin dış dengelerini istatistiklerle izlemeyi istemeyen okurlar bu kesimi atlayabilir.Tablodaki kalemlerin ek dökümüne ve meslektaşım Nilgün Erdem’in çözümlediği ayrıntılara girmiyorum. Nicel bilgileri özetlemekle yetineceğim. İki yılın ana kalemlerini (milyar dolar olarak) ilk iki sütun veriyor. 2019, bir önceki yılın döviz krizinin kısmen aşıldığı, geçici bir dinginlik yılıdır. İki yıl (ilk iki sütun) arasındaki fark (sütun 3) “eksi” ise, 2020’de ekonomiye o öğenin yansıttığı bir “dışsal şok” söz konusudur. Ülke dışına kaynak aktarımını yavaşlatan “yerli burjuvazi” (satır 3, sütun 3) hariç diğer beş kalem, bu tür bir şok içermektedir. En sert öğeyi, brüt döviz rezervlerindeki 47 milyar dolarlık erime oluşturuyor.

Ocak-Eylül 2020 döneminde hem yabancı, hem de toplam sermaye hareketlerinde “net çıkış” söz konusudur. Bankaların %100’ün altında sendikasyon kredileri yoluyla dış kredilerde 10,2 milyarlık net ödeme yapılmış; portföy yatırımlarından 14 milyar dolarlık çıkış gerçekleşmiştir. Bu olumsuz hareketleri kısmen telafi eden iki dış kaynak akımı var: 5,1 milyar dolarlık doğrudan yatırım girişimi ve yabancıların vadeli-vadesiz banka mevduatında 13,1 milyar dolarlık net artış…

Bu ikinci kalem, Ocak-Temmuz 2020’de TL’li tahvil ve hisse senetlerini 6,5 TL civarında düşük kurlardan dolara çeviren spekülatörlerden kaynaklanmış olabilir. İleride doların tırmanmasını; “yerli” varlıkların yeterince “ucuzlaması”nı gözetleyen akbabalar… Doğrudan yatırım girişlerinin % 60’ı (yaklaşık 3 milyar doları) gayrimenkullere yönelmiştir. Finansmanı kısmen bu “akbabalar”dan kaynaklanmış olabilir.

Dış finansman yükü, cari işlem dengesinin yüksek açığa dönüşmesi ve kayıt-dışı sermaye hareketlerinin “net çıkış” göstermesi, Ocak Eylül 2019/2020 arasında TCMB’nin brüt rezervlerinde 47 milyarlık erimeye de yol açmıştır (sütun 3, satır 5). Kamu bankalarının ve dolaylı olarak Hazine’nin dolar varlıklarını da eriten “swap” işlemleri de dikkate alınırsa, TCMB  net rezervlerinin Ekim sonunda “eksi 40 milyar dolar”a ulaştığını Mahfi Eğilmez hesapladı.

  • Bu bilgiler de, AKP ekonomisinin dış dünyayla ilişkilerinde yolun sonuna gelindiğini doğruluyor:

Ya açık / örtülü bir IMF programı; ya da sert sermaye denetimleri ile başlayan bir dış borç krizi…

Koronavirüs Sonrasında Dünya?

Koronavirüs Sonrasında Dünya?

  • ‘Ortak bir tespitten hareket ediliyor: Öngörülemeyen, ancak etkileri frenlenebilecek bir salgın karşısında kapitalizm bir sistem olarak veya bugünkü (‘neoliberal’) düzenleme biçimi içinde çaresiz kaldı. Üstelik çaresizlik, sistemin yoksul, azgelişmiş çevresinde değil, merkezinde ortaya çıktı. Salgının yaygınlığı, kurban sayıları, oranları ABD’de, İngiltere’de ve üç büyük AB ülkesinde zirve yaptı.’

  • “Koronavirüs sonrasında dünya eskisi gibi olmayacak…”

Bir öngörü, bazen de bir çağrı olan bu ifadeyi defalarca duyuyoruz.

  • Ortak bir tespitten hareket ediliyor: Öngörülemeyen, ancak etkileri frenlenebilecek bir salgın karşısında kapitalizm bir sistem olarak veya bugünkü (“neoliberal”) düzenleme biçimi içinde çaresiz kaldı. Üstelik çaresizlik, sistemin yoksul, azgelişmiş çevresinde değil, merkezinde ortaya çıktı. Salgının yaygınlığı, kurban sayıları, oranları ABD’de, İngiltere’de ve üç büyük AB ülkesinde zirve yaptı.

İzolasyon ortamındayım. “Koronavirüs sonrasında dünya?” sorusunu tartışan yazılar hem önemli, hem de çekici oluyor. Bazılarını okurlarımla paylaşmak, tartışmak istiyorum.

Bugün, salgının merkezinden (İngiltere’den) başlayacağım: Kapitalizm için yeni bir toplumsal sözleşme çağrısı…

Financial Times yeni bir “toplumsal sözleşme” öneriyor…

Financial Times (FT), Batı kapitalizminin, özellikle de İngiliz finans sermayesinin sözcülüğünü üstlenmiş seçkin yayın organlarından biridir.

“FT Editörler Kurulu” imzası ile 3 Nisan 2020 tarihli sayısında yayımlanan bir yazının uzun başlığı dikkat çekicidir:

  • “Virüs, toplumsal sözleşmenin kırılganlığını (“frailty”) ortaya koydu:
  • Herkese yarayacak bir toplum oluşturmak için radikal reformlar gereklidir.”

Bu gazetenin Editörler Kurulu zaman zaman bu türden çağrılar yapar. Pek çoğu, neoliberal doğrultuda “toplumsal mühendislik” önerileridir. Küreselleşmenin fanatik savunucusudur; bu nedenle Trump’ın korumacılığına ve Brexit’e karşı çıkar.

Gazete, “dünyanın hali, ülkelerin kaderleri” ile de yakından ilgilenir. Lügatçesinde emperyalizm sözcüğü yer almaz. Örneğin Editörler Kurulu, 13 Kasım 2019 tarihli bir yazıda Bolivya’daki ABD destekli askerî darbeye, “bu bir darbe değildir” diye teşhis koydu; utanmadan devrik Başkan Maduro’yu kusurlu buldu.

Editörler Kurulu’nun bu özellikleri 3 Nisan tarihli yazının yukarıda aktardığım başlığı ile uyumlu görünmüyor. Yazının devamı da aynı “aykırı” doğrultuda seyrediyor. Önemli kesimlerini aktarıyorum:

“Koronavirüs ve onunla mücadele için gereken yasaklamalar, mevcut eşitsizliklere ışık tutuyor; yenilerinin de yaratılacağı ortaya çıkıyor. Tüm ülkeler hastalığı yenmenin ötesinde bir sınavdan geçiyor: Bugünkü çıkar ortaklığı duygusu, kriz sonrasında toplumları biçimlendirecek mi?”

“Batı’nın liderleri Büyük Buhran ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında şu gerçeği öğrenmişlerdi: İnsanlardan fedakârlık talep etmek için herkese yarayacak bir toplumsal sözleşme önerilmelidir. Bugünün krizi, zengin toplumların bu idealden ne kadar uzakta kaldığını ortaya koydu.”

“Savaşı kazanan liderler, sonraki güzergâh için zaferi beklemedi. Franklin D. Roosevelt ve Winston Churchill 1941’de Birleşmiş Milletler’e giden yolu açan Atlantik Bildirisi’ni yayımladı. Britanya 1942’de Beveridge Raporu’nu yayımladı; kapsayıcı bir refah devletini üstlenmiş oldu.”

FT Editörler Kurulu, 2020’nin insanlarına seksen yıl önce sonunda kapitalizmin liderlerinin uzlaştığı “toplumsal sözleşme”yi hatırlatıyor: “Herkese yarayacak bir refah devleti…”

Bu ifade, kapitalizmin sermaye ve emek arasında çıkar ortaklığını öngören bir düzenleme biçimini özetliyor. Bu toplumsal uzlaşma, kırk yıla yaklaşan bir dönem boyunca kapitalist dünya sistemini biçimlendirdi ve “Altın Çağ” diye de adlandırıldı.

Batı’daki temel yapı taşlarından biri, Britanya’da birkaç yıl sonra başlatılacak refah devleti ilkelerini öneren Beveridge Raporu idi. Sonraki yıllarda İngiltere’nin iki büyük partisi, Muhafazakâr ve İşçi partileri, bu programın kurumlaşmasını bir anlamda ortaklaşa gerçekleştirdi. İngiltere, 1945 sonrasında Batı’daki yönelişlere de bir anlamda örnek oldu.

Financial Times’ın çağrısı altı ay gecikmiştir…

Refah devletinden neoliberalizme geçiş… Bu tarihçeye burada giremem. İki tespitle yetineceğim:

(1): Kapitalizmin Altın Çağı, sömürgeciliğin son bulması, sosyalist blokun etkisi, Bağlantısızlar Hareketi ve uluslararası Keynes’cilik sayesinde Üçüncü Dünya’yı da kapsadı.

(2): İngiltere, bu dönüşümün başlangıcını da, bitimini de simgeledi. Margaret Thatcher, 1979’da refah devletinin giderek tasfiyesini hedefleyen bir programla seçimi kazandı ve Batı’da neoliberal karşı devrimi başlatan siyasetçi oldu.

“Karşı devrim” diyorum; zira, neoliberalizm, aslında, sermayenin dünya çapında sınırsız tahakkümünü gerçekleştirme tasarımıdır. FT Editörler Kurulu’nun bugün özlemle andığı refah devletini de reddeden bu tasarım, sonraki kırk yıla da damgasını vurdu.

FT, bu karşı devrimci dönüşümün sonuçlarından Nisan’da yakınıyor ve seksen yıl öncesinin toplumsal uzlaşmasına dönüş çağrısı yapıyor.

Ne var ki bu çağrı, altı ay gecikmiştir. Ülkesinde Ekim 2019’da erken seçim kararı alındı. Jeremy Corbyn’in liderliğindeki İşçi Partisi, “refah devletine dönüş”ün ilk adımlarını oluşturan bir programla iktidara aday oldu. Üstelik, Brexit’e öncelik veren neo-faşist Boris Johnson’un Muhafazakâr Partisi’nin rakibi olarak…

Bu kritik dönemeçte FT Editörler Kurulu ne yaptı? Brexit sorununu unuttu; İşçi Partisi’nin programına karşı sermaye çevrelerinin başlattığı sert muhalefetin ön saflarında yer aldı. 25 Eylül 2019’te “Jeremy Corbyn’in İşçi Partisi Britanya’yı yönetmeye ehil değildir” başlığı altında bir yazı yayımladı.

Düzmece bir “Yahudi karşıtlığı” (anti-semitizm) suçlamasına FT de katıldı; Corbyn’in Aralık’taki seçim yenilgisini coşkuyla karşıladı. Editörler Kurulu bununla yetinmedi. Refah devleti programıyla İşçi Partisi’ni sola taşıyan Corbyn’in etkisi tümüyle tasfiye edilmelidir. Bu çağrı, 15 Aralık 2019’da FT Editörler Kurulu imzasıyla “İşçi Partisi sol kanadının gücünü kırmalıdır” başlıklı bir yazıda yer aldı.

Etkili olduğu da söylenebilir. FT’nin yeğlediği Sir Keir Starmer, delegelerin %56’sının oylarıyla İşçi Partisi liderliğine getirildi. Eşi Musevidir.

İnsanlığın çaresizliği…

Bir ileti izledim: İspanya’da bir TV muhabiri kendisine ulaşan bir sesli mesajı ağlayarak aktarıyor:

“Madrit’te 65 yaşını aşkın hastalara müsekkin veriliyor; solunum cihazları alınıyor;
bu insanlarımız ölmeye terk ediliyor…”

Durum budur!

Sermayenin sınırsız tahakkümü, koronavirus salgını karşısında insanlığı çaresiz bıraktı.

Bu tahakkümü hayata geçirenler, yönetenler, ona alet olanlar paniğe kapıldı. FT Editörleri gibi “böyle devam edemeyiz” diye yakınmaya başladı.

Ama aynı zamanda emeğin, yoksulların, Altın Çağ’daki kazanımlarının bir bölümünü geri almaya dönük tüm örgütlenmeleri insafsızca önlemeye öncelik verdiler. Tahakkümü hayata geçiren tüm ideolojik, politik araçları sonuna kadar kullanarak…

“Güney” coğrafyası söz konusu olduğunda, emperyalizm, devlet gücü ile devreye giriyor. Koronavirüs dahi, örneğin Venezuela ve İran’da sözü geçen hegemonyayı pekiştirmek için fırsat olarak kullanılıyor.

Bu yazıda, Financial Times’ın Yazı Kurulu’ndan 4 örnek verdim. Tarih sırasıyla tekrarlayayım:

Bolivya’da faşist darbeyi destekledi;
İngiltere’de Corbyn’in iktidara layık olmadığını vurguladı;
İşçi Partisi’nde sol kanadın tasfiyesini talep etti.
İngiltere’de salgından ölüm oranı %13’e yaklaşıp dünya zirvesine çıkınca da utanmadan “refah devletine dönüş” çağrısı yaptı…

Elbette insanlığın vicdanı, yani sol kanadı da suskun değildir; koronavirüsü ve sonrasını tartışmaktadır. İzlemeyi, aktarmayı, değerlendirmeyi sürdüreceğim.

SOSYAL BİLİMCİLERİN ÇAĞRISI..

SOSYAL BİLİMCİLERİN ÇAĞRISI..

 

  • Dünya ve ülkemiz ciddi bir virüs salgınıyla zor bir dönemden geçiyor. Halkımız yaşama hakkını koruyabilme savaşımı içindedir. Öncelik, ne kadar süreceği belli olmayan bu dönemi en düşük can kaybıyla atlatmaktır. Ancak salgının olumsuz sonuçları bundan ibaret kalmayacaktır. Halkın, yaşam koşullarını bir bütün olarak gören haklı talepleri de zorlu koşullar içinde bir bir ortaya çıkmaktadır.

ÇAĞRIMIZA KULAK VERIN

Bugün tüm dünya sağlığın, eğitimin, temel ihtiyaç maddeleri üretiminin
piyasa süreçlerine terk edilmesinin bedelini ödüyor. Artık neo-liberal ezberlerin terk edilmesinin; kamuculuk, planlama, toplumsal dayanışma gibi kavramların tekrar benimsenmesinin zamanı geldi de geçiyor. Aşağıdaki talepler listesini meslektaşlarımızın katkısıyla zenginleştirip geliştirmenin, yukarıda ifade edilen anlayış çerçevesinde imzalarınızla topluma bir mesaj vermenin çok anlamlı olacağına inanıyoruz.

SOSYAL BİLİMCİLERİN ÇAĞRISI

Dünya ve ülkemiz ciddi bir virüs salgınıyla zor bir dönemden geçiyor. Halkımız yaşama hakkını koruyabilme savaşımı içindedir. Öncelik, ne kadar süreceği belli olmayan bu dönemi en düşük can kaybıyla atlatmaktır. Ancak salgının olumsuz sonuçları bundan ibaret kalmayacaktır. Halkın, yaşam koşullarını bir bütün olarak gören haklı talepleri de zorlu koşullar içinde bir bir ortaya çıkmaktadır.

Biz Sosyal Bilimciler halkın taleplerini kendi önerilerimiz olarak kabul ederek kamuoyuna sunuyoruz.

Bugün tüm dünya sağlığın, eğitimin, temel ihtiyaç maddeleri üretiminin piyasa süreçlerine terk edilmesinin bedelini ödüyor. Artık neo-liberal ezberlerin terk edilmesinin; kamuculuk, planlama, toplumsal dayanışma gibi kavramların tekrar benimsenmesinin zamanı geldi de geçiyor. Aşağıdaki talepler listesini meslektaşlarımızın katkısıyla zenginleştirip geliştirmenin, yukarıda ifade edilen anlayış çerçevesinde imzalarınızla topluma bir
mesaj vermenin çok anlamlı olacağına inanıyoruz.

Gösterdiğiniz dayanışma için şimdiden teşekkür ederiz.

  • Salgından kaynaklanan ekonomik ve toplumsal krizde merkezi devlet, olağandışı bir harcama programı tasarlamalıdır. Bu program sadece sağlık harcamalarından ve salgın ortamında sade yurttaşlara, emekçilere dönük doğrudan ayni ve nakdi desteklerden oluşmalıdır.
  • Acil ve zorunlu mal ve hizmet üretimi dışında bütün işlerin 15 gün süreyle durdurulması acilen değerlendirilmeye alınmalıdır.
  • Tüm işyerlerinde, hamileler, yasal süt izni kullananlar, engelliler, 60 yaş ve üzerinde olanlar korona virüs salgını süresince idari izinli sayılmalıdır. 12 yaşından küçük çocuğu olanlara talepleri halinde ücretli izin verilmelidir.
  • En az 14 gün olmak üzere, salgın süresince yenilenmek kaydıyla, çalışanlara (yıllık izinlerine dokunulmadan) ücretli izin hakkı tanınmalıdır.
  • Tüm işyerlerinde risk değerlendirmesi ve acil durum planları yenilenmeli, tüm çalışanlara korona virüs salgını bilgilendirmesi ve eğitimi yapılmalıdır. İşyerlerinde koronavirüs testinin yapılması dahil tüm sağlık önlemleri arttırılarak azami düzeye yükseltilmelidir.
  • Bütün bunların yapılmaması ve/veya işyerinde korona virüs riskinin ortaya çıkması halinde çalışanların “çalışmaktan kaçınma hakkı”nı kullanacakları ve üretimi durduracakları ilan edilmelidir.
  • İşten çıkarmalar korona virüs salgını süresince yasaklanmalı, işten çıkarmalar ve ücretsiz izinler yerine kısa çalışma ödeneği kullanılmalıdır. Kapanan işletmelerde çalışanların ücretlerini tam veya tama yakın almaları sağlanmalıdır.
  • Korona virüs salgını süresince bütün işçiler süre koşulu aranmaksızın işsizlik ödeneği ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanmalıdır. Esnek ve yarı zamanlı çalışanlar da bu fondan yararlanabilmelidir.
  • İşsizlik Sigortası Fonu’ndaki paralar sadece işsizlik ödemeleri için kullanılmalı, işsizlik ödeneğinden ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanma süresi ve miktarı arttırılmalıdır.
  • Salgın boyunca doğalgaz, elektrik, su ve internet ücretsiz sağlanmalıdır. Doğalgaz ve elektrikte dağıtım hizmetleri kamulaştırılmalıdır. Yerel yönetimlerin temiz ve atık su başta olmak üzere hizmetlerinin aksamaması için onlara merkezi bütçeden daha çok kaynak aktarılmalı, dış borçlanmaları konusunda ihtiyaç duyacakları Hazine garantileri verilmelidir.
  • 100’den fazla işçi çalıştıran şirketlerde istihdamı korumak amacıyla, bu kuruluşların kapanmasına izin verilmemeli, gerekirse kamulaştırma yoluna gidilmeli, bu amaçla KİT gibi kuruluşlar eski işletmeci işlevlerini üstlenmelidir.
  • Krizle beraber zora giren sivil havacılık, enerji, finans gibi stratejik sektörlerde kamulaştırma bir zorunluluk haline geldiğinde tereddüt edilmemeli, bu kuruluşlarda özyönetim uygulaması benimsenmelidir.
  • Atıl duruma gelen bazı işkollarındaki fabrikaların, solunum cihazları, hızlı sonuç alıcı tanı kitleri, maske/filtreli maske ve sağlık çalışanları için koruyucu giysi vb. sağlık ürünleri üretimine ayrılması sağlanmalıdır. Bu ürünler ücretsiz veya maliyet fiyatlarından sunulmalıdır.
  • Temizlik ve sağlık ürünlerinin stoklanması, karaborsası, fiyat artışları mutlaka önlenmelidir. Temel gıda maddelerinin temini, gerekirse ücretsiz dağıtımı ve fırsatçı zamların engellenmesi kamu otoritesi tarafından sıkıca kontrol altında tutulmalıdır. Kolluk güçleri ve gönüllü siviller, yaşlı ve riskli nüfusa gerekli gıda ve sağlık malzemelerini ulaştırmak için seferber edilmelidir.
  • Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” kişi başına aylık
    net 500 TL yurttaşlık geliri ödenmeye başlanmalıdır.
  • Öğrenci borçları silinmeli; çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.
  • Devlet hastaneleri ve özel hastaneler ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalıdır.
  • Bütçe açığı kaygısı, salgın sürdükçe geçerli olamaz. Merkezi bütçe harcamalarının gerekirse TCMB avanslarıyla karşılanması sağlanmalıdır.
  • Bütçe gelirleri azalırken giderlerinde büyük sıçramalar ortaya çıkmasına getirilecek çözümlerden biri de gerçek bir servet vergisi olmalıdır. Hedef grup olarak özellikle son 20 yılda rant gelirleriyle palazlananlar seçilmelidir.
  • Sermaye hareketleri kontrol altına alınmalıdır. Yurt dışına servet kaçırmak önlenmeli; yabancılara dönük TL yükümlülükleri (hisse senedi, tahvil, mevduat vb) için döviz tahsis edilmemelidir.
  • Kamu Özel Ortaklığı isimli projelerin kamulaştırılması hedeflenmeli; bu arada projelere dönük ödentiler TL’ye dönüştürülmeli ve kriz kaynaklı düşük performanslar nedeniyle oluşabilecek garanti ödemeleri iptal edilmelidir. Böyle bir dönemde Kanal İstanbul gibi üzerinde toplumsal uzlaşma sağlanmamış projelerden vazgeçilmeli, kamu ihaleleri ve kaynaklar sağlık sektörüne yönlendirilmelidir.
  • Sonuncusu belki de en önemlisi, devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki gözetim ve denetim ağlarını yaygınlaştırmamalıdır. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, daha otoriter ve baskıcı bir devlet aygıtının kalıcılaştırılması için fırsat kabul edilmemelidir.

Bu zor süreçte inisiyatif sadece siyasi iktidarda olmamalı, muhalefet partilerinin ve demokratik kitle örgütlerinin (sendikalar, meslek örgütleri) toplumsal rol ve sorumluluğu artırılmalı, salgınla ilgili önlemlerin alındığı toplantılarda ve kurullarda temsili sağlanmalı, salgına karşı mücadele kapsamında benimsenen bilim kurulu yöntemi sürdürülmelidir. 27 Mart 2020, Ankara

Korkut Boratav – Seyhan Erdoğdu – Aziz Konukman – Hayri Kozanoğlu – Bilsay Kuruç – Oğuz Oyan – Mustafa Sönmez – Sinan Sönmez – Serdar Şahinkaya – Taner Timur –
Oktar Türel – İşaya Üşür – Galip Yalman – Ergin Yıldızoğlu
******

Sosyal bilimcilerden ‘kamuculuk, planlama ve dayanışma’ çağrısı

Türkiye’nin önemli sosyal bilimcileri, koronavirüs salgını tüm hızıyla devam ederken,
* ‘Bugün tüm dünya sağlığın, eğitimin, temel ihtiyaç maddeleri üretiminin piyasa süreçlerine terk edilmesinin bedelini ödüyor. Artık neoliberal ezberlerin terk edilmesinin; kamuculuk, planlama, toplumsal dayanışma gibi kavramların tekrar benimsenmesinin zamanı geldi de geçiyor..’
açıklamasında bulundu özetle..
Biz de aynen katılarak imzamızı koyuyoruz..
Sevgi ve saygı ile. 27 Mart 2020, Ankara


Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Hekim, Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (SBF-Mülkiye)
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı

www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

KİMİN BORCU? KİM ÖDEYECEK?

KİMİN BORCU? KİM ÖDEYECEK?

 

 

Değerli Mülkiyeliler,

Türkiye borçlu. Halk borçlu, özel sektör borçlu, devlet borçlu! Emekçiler banka kredileri, şirketler uluslararası transferler, kamu ise verdiği garantiler ile sınanmakta. Peki bu borç kimin ve borcu kim ödeyecek?

Türkiye ekonomisinin içinden geçmekte olduğu kriz için kritik önemde olan borç sorununa farklı açılardan çözüm önerileri getirilmesi olabildiğine geniş kapsamlı tartışmalar yürütülmesine bağlı. Mülkiye İktisadi ve Sosyal Araştırmalar Merkezi, sizi Türkiye’nin borcunun tartışılacağı

  • “Mülkiyeliler Türkiye’nin Borcunu Konuşuyor: Kimin Borcu? Kim Ödeyecek?”

sempozyumuna katılmaya, tartışmanın bir parçası olmaya çağırıyor. Katılımlarınızı bekleriz.

Saygılarımızla,
Mülkiye İktisadi ve Sosyal Araştırmalar Merkezi Yürütme Kurulu

***
11 Mayıs 2019, Ankara

I. OTURUM (10:30 – 12:30)
BORÇ KRİZİNİ ANLAMAK: ARKASINDAKİ DİNAMİKLER
Oturum Başkanı – Nilgün Erdem
Korkut Boratav – Dış Borç Sorununun Kaynakları
İzzettin Önder – Her Arz Kendi Talebini Yaratır: Tarihsel ve Türkiye
Ebru Voyvoda – Küresel Borçlanma, Kırılganlıklar, Eşitsizlikler
Nuray Ergüneş Anısına

II. OTURUM (13:30-15:30)
KAMU, ÖZEL SEKTÖR VE HANEHALKI BORCU
Oturum Başkanı – Ferda Dönmez Atbaşı
Aziz Konukman – Kamu Kesimi Borçlanma Gereğindeki (KKBG) Artış ve YEP’nin Çözüm Arayışı
Derya Gültekin Karakaş – Türkiye’de Özel Sektör Dış Borçlanması: Kuşbakışı Bir Değerlendirme
Serap Sarıtaş – Borcun Sınıfsal Veçheleri: Kim, Ne Kadar ve Neden Borçlu?

III. OTURUM (16:00-18:30) KİM ÖDEYECEK?
Oturum Başkanı – Onur Can Taştan
Özgür Orhangazi – Krizi Fırsata Çevirmek mi? Finansal Krizlerin Kazananları ve Kaybedenleri
Ali Rıza Güngen – Borç Sorunu ve Siyasi Gündeme Etkisi
Pınar Bedirhanoğlu – Güney Ülkelerinde Finansallaşma, Hanehalkı Borçlanması ve Otoriterleşme
Serdal Bahçe – Türkiye’de Sınıflar ve Borçluluk İlişkisi
===========================
Dostlar,

Mülkiyeliler Birliğinden çok önemli bir toplantı ve katkı…
Evet, bu borçları kimler yaptı?
Niçin bunca borçlandılar?
Nereye harcadılar?
Borçlanma üretken yatırımlara gitmedi ki, ödeyemez duruma düştük..
Neden böyle oldu??
Son derece önemli bir yüzleşme ve hatta hesaplaşma..

Ölçüsüsüz – hesapsız – sorumsuz  -akıl dışı… borçlananlar faturayı ülkemize ve emekçilere yıkamamalı!

Sorumlu kimlerse onlar ödemeli!

Sevgi ve saygı ile. 10 Mayıs 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com


11 Mayıs 2019

 

 

 

 

‘Lütuf düzeni’ ve kriz

‘Lütuf düzeni’ ve kriz

sol.org.tr, 24/08/2018

 

(AS : Bizim kısa katkımız yazının altındadir..)

Siyaset dünyasını yakından izleyen bir gazeteci, Kemal Can, Türkiye’deki son gelişmeleri “lütuf düzeni” olarak nitelendiriyor (Cumhuriyet, 20 Ağustos). Önemli gözlemlere dayanıyor. Bazılarını aktarıyorum:

“Uzun bir süredir AKP bir siyasi parti değil. Erdoğan’ın seçim işleri dairesi olarak kullandığı bir hizmet birimi. Partide görev alacaklar ve görevlerin nasıl yapılacağına bizzat Erdoğan karar veriyor.”

“Bütün Türkiye için uygulanan ‘lütuf düzeni’ en mükemmel şekilde AKP’de icra ediliyor. Herkes mücadele ederek, hak ederek değil, ‘Reis’ lütfettiği için göreve geliyor, görevde kalıyor.”

“Ekonomik paylaşım bir lütuf filtresi ile birlikte uygulanıyor. Lütuf düzeni, krizlere hem ihtiyaç duyuyor; hem de krizleri kullanmayı biliyor; zorluk anlarında çok daha etkili oluyor. Hakların bir lütuf haline getirilmesini eleştirmek yerine, krizler, lütuftan faydalanmayı, dışlanmamayı daha önemli hale getiriyor.”

“Bir insanın özgürlüğü, bir TV dizisinin devam etmesi, bir ihalenin alınması, bir şehrin kaderi lütfa bağlı olabiliyor. Bu düzeni devam ettiren şey, otoritenin gücünden çok, bu işleyişin kabul edilmesiyle ilgili.” 

“Düzen iki koldan işliyor. İlki, çözülmez gibi görünen bir meselenin sıradan olmayan bir yöntemle hemen halledilebilmesi. İkincisi, normal yollarla çözülebilecek bir meselenin lütfedilmedikçe asla hal yoluna gidilmemesi. ‘O derse olur; o demezse olmaz’ inancı anahtar. Milyarlarca liralık borçların bir kalemde silinivermesi veya delil olmadan insanların hapiste tutulması gibi…”

“Bu çemberin dışında kalan kalabalık bir seyirci grubu da bu düzene bilmeden destek veriyor. Çarpıklıklara bir düzen meselesi olarak karşı çıkmak yerine, ‘her şey onun yüzünden oldu’ fikri, ‘her şeyi ancak o düzeltebilir’ efsanesini de besliyor.”

***

Kemal Can’ın betimlediği çarpıklıkların evveliyatını, kapkaççı, vurguncu kapitalizm terimleri ile incelemeyi yeğlemiştim. Kayırma ekonomisi diye adlandıranlar da oldu. Sermaye çevreleri ile AKP iktidar kadroları arasındaki bölüşüm ilişkileri, paylaşım süreçleri, çok sayıda çalışmanın konusu oldu. Devlet yatırımlarının, harcamalarının dağılımında ve servet değerlerini (“rantlarını”) etkileyen işlemlerde, kayırma, dışlama, cezalandırma yöntemlerinin rolleri, bu çerçeve içinde incelendi; hatta hesaplandı. Lütuf düzeni yakıştırması da, faşizme geçiş ortamının yozlaşmasına ışık tutuyor.

Parlamenter düzenin AKP iktidarı, sermaye çevrelerinin paylaşım kavgasına odaklanmış; katılmıştı. “Yeni rejim” ise, artık AKP’ye değil, doğrudan doğruya iktidarın zirvesine çok daha geniş bir müdahale alanı getirmiştir. Paylaşım kavgaları ötesinde, güncel, sıradan kaynak tahsisi kararları, hatta kişisel özgürlük, mülkiyet hakkı gibi alanlar dahi zirveye, lidere taşınmış; büyük ölçüde kişiselleşmiştir. Kemal Can’ın “lütuf düzeni”, kapkaççı kapitalizmin ötesine taşmış; günlük hayatımıza bulaşmış; hepimizin sorunu olmuştur.

Ekonomik krize de bu ortamda girdik. İletişim araçları ve medya üzerindeki yoğun denetim sayesinde, kriz tartışmalarının çerçevesi de Reis tarafından belirlendi. Bunalımla yakından-uzaktan ilgisi olmayan “ekonomik savaş”, “ABD komplosu” türü söylemler, gündeme hâkim oldu.

Değerli arkadaşlarımız dahi bu gündeme mahkûm oluyorlar; örneğin “AKP’nin anti-emperyalist olmadığını” açıklama çabalarına savruluyorlar.

***

Bence, sol çevreler kriz ortamında politika alternatifleri önermekten dahi uzak durmalı; sadece ve sadece AKP’nin ağır sorumluluğunu teşhir etmekle yetinmelidir.

AKP’nin sorumluluk sicili açıktır: Kemal Derviş’in 2001 programına, serbest sermaye hareketlerine, merkez bankası bağımsızlığına, sıcak para girişine, IMF patentli neoliberal reçeteye teslimiyetten oluşur. On üç yıl boyunca istisnasız bir teslimiyetten söz ediyorum. Nicel bulguları, ekonomik kanıtları ortadadır.

  • Bugünkü krizin kökenini itinayla araştıran herkes tek bir adrese ulaşmaktadır: AKP’nin finans kapitale tam teslimiyeti

İktidar çevrelerinin bunalıma karşı attığı ve atmadığı adımların serinkanlılıkla tartışılacağı durumda değiliz. Faşizme geçiş aşamasının lütuf düzeni içinde bu tür tartışmaların sakıncalarını bir-iki örnekle göstermek istiyorum.

Döviz fiyatlarının tırmanması, borçları dolarla, gelirleri TL ile olan çok sayıda şirketi bunalıma sürükledi; banka kredileri takibe alındı.

15 Ağustos 2018’de Resmî Gazete’de Finansal Sektöre Olan Borçların Yeniden Yapılandırılması başlıklı bir yönetmelik yayımlandı. Bu yönetmelik, iki yıl boyunca şirketlerin banka borçlarının yapılandırılmasını, indirilmesini, hatta tümüyle silinmesini mümkün kılmaktadır. Sürecin nasıl yürütüleceği, Türkiye Bankalar Birliği’nin hazırlayacağı bir çerçeve anlaşma ile belirlenecektir.

Krize sürüklenen şirketlerin kurtarılmasını hedefleyen bir operasyonla karşı karşıyayız. Ve bu operasyon, bildiğimiz, “normal” siyaset ve hukuk ortamında değil, Kemal Can’ın betimlediği lütuf düzeni içinde gündeme gelmektedir.

Temsilî, parlamenter düzenin olağan koşullarında krizle karşılaşsaydık bu tür önlemleri ciddiyetle tartışır; iktidarı eleştirir; değişiklikler önerir; böylece sol muhalefetin bir sonraki seçim platformunu beslerdik: Şirket kurtarma operasyonları, kriz sırasında ilkesel olarak yapılmalı mı? Önerilen yönetmelik, banka yöneticilerine ağır (hatta kişisel) sorumluluklar içeren Bankalar Kanunu ile uyumlu mudur? Maliyeti nasıl karşılanacak? Ne türden nesnel ölçütler uygulanmalı?

2001 krizinde benzeri bir “banka kredilerinin yapılandırılma düzenlemesi” gündeme geldi; uygulandı. O tarihte “normal” bir rejimde olduğumuz için tartışılması gerekliydi ve IMF programının öğeleriyle birlikte eleştirildi; tartışıldı. Krize karşı uygulanan ekonomik program da 2002 seçimlerinin ana gündemlerinden biri oldu.

  • Bu tür tartışmalar, iktidarın değişmesini fiilen imkânsız kılmış olan faşizmin lütuf düzeni içinde abestir.

Kemal Can, lütuf dağıtma iradesinin “Reis”e bağlı olduğunu anlatıyor. Önümüze çıkarılan yönetmeliği, çerçeve taslağını tartışmanın anlamı yoktur. Şirket kurtarma süreçleri de “kayırma, dışlama” ayrımları içinde yürütülecektir.

  • “Sözde yetkili” tüm kurumlar, Reis’in iradesini hayata geçirmekle görevlendirilmiştir.

  • Sayıştay ve parlamento devre dışıdır; tüm denetim, denetleme organları, yargı Reis’e bağlıdır.

Peşinen hüküm verilmiştir: Uygun görülen şirketler (“yarenler”) kurtarılacaktır…

Bizlere de, izleyebildiğimiz kadar sorumlulukları, yozlaşmaları teşhis, teşhir ve eleştirme yükümlülüğü düşmektedir.

***

Bir başka örnek, kriz ortamında iktidarın alternatif dış finansman arayışlarıyla ilgilidir. Katar Emiri, Türkiye’ye 15 milyar dolarlık doğrudan yatırım yapma kararını açıkladı. Bu toplamın 3 milyar dolarının Katar Merkez Bankası ile TCMB arasındaki bir takas (“swap”) anlaşması ile ödeneceği daha sonra belirlendi.

Çin’in de ulaşım ve enerji sektörlerine 3,6 milyar dolarlık bir kredi sağlayacağını damat açıkladı.

IMF kredisi mi? Faizleri artırıp hızla sıcak para çekmek mi? Rusya, Çin, ve Körfez parası mı? Lütuf düzeni geçerliyse bu sorular da abestir.

  • IMF programı batık özel kredileri T.C. Hazinesi’ne yıkar; devleti borçlandırır. Emekçiler ve kamu maliyesi kemer sıkar; ekonomi ve cari açık küçülür. 

Körfez ülkelerinden doğrudan yatırım, fabrika kurmak, maden açmak değil, arsa-arazi almak demektir. Katar parasının nereye gideceği “lütuf ihsan eden” makama aittir. İzini herhalde süremeyiz. Tuhaf bir “rastlantı” da var: Son on iki ayda Türkiye’ye giren “kayıt dışı” (karanlık) para da tam tamına 15 milyar dolardır. Kaynağını iktisatçılar belirleyemedi; “lütuf” öğeleri içinde yer alsa gerektir.

Çin yatırımlarına gelince, bu ülkenin, dış açığın veya borçların döndürülmesi için kredi açması beklenmez. Buna karşılık, Çin’den Atlas Okyanusu’na kadar uzanan Kemer ve Yol programındaki yatırım zincirleri içinde Türkiye de önemli bir yer kaplamaktadır. Yunanistan krizinde özelleştirilen Pire Limanı’nı Çin aldı. Türkiye’ye açılan ulaşım/enerji kredilerinin de, mülkiyetin el değiştirmesiyle sonuçlanması beklenebilir.

  • Krize karşı tüm dış finansman yolları Roma’ya, yani Türkiye’de servet mülkiyetinin daha fazla yabancılaşmasına gidecektir

Değil mi ki 2017 sonunda “yerli ve millî AKP”, yabancıların Türkiye’deki sabit ve finansal varlıklarının toplamını 700 milyar dolara, GSYH’nin % 82’sine ulaştırmıştır. Krizde de (yöntem fark etmez); bu yola devam…

Bizlerden de eleştiriye, teşhire devam… Kendi aramızda yakınmak dahi tümüyle susturulmaktan evlâdır. Faşizme geçiş henüz tamamlanmadı.
========================================

Dostlar,

Üstad Sayın Prof. Dr. Korkut Boratav’ın tarihe not düşen – düşecek olan nitelikteki bu çok  önemli yazısını paylaşmak istiyoruz sitemizde..

Çok iyi okunmalı, paylaşılmalı ve gerekli dersler tüm ilgililerince hızla çıkarılmalı.

81 milyonluk bir ülkenin – halkın bugünü ve geleceğidir söz konusu olan…

Çok önemli 4 saptamayı öne çıkararak yinelemek istiyoruz :

  • Sayıştay ve parlamento devre dışıdır; tüm denetim, denetleme organları, yargı Reis’e bağlıdır.

  • Bugünkü krizin kökenini itinayla araştıran herkes tek bir adrese ulaşmaktadır:
    AKP’nin finans kapitale tam teslimiyeti

  • Krize karşı tüm dış finansman yolları Roma’ya, yani Türkiye’de servet mülkiyetinin daha fazla yabancılaşmasına gidecektir

Ve;

  • Değil mi ki 2017 sonunda “yerli ve millî AKP”, yabancıların Türkiye’deki sabit ve finansal varlıklarının toplamını 700 milyar dolara, GSYH’nin % 82’sine ulaştırmıştır. Krizde de (yöntem fark etmez); bu yola devam… 

    Söylenecek söz bulmak ne denli güç.. Yazıklar olsun AKP iktidarına, anlayışına ve yalakalarına.. Mazlum ülke Türkiye’ye nasıl bunca ağır kötülük, bunca vicdansızlık ve insafsızlıkla yapılır!?

    Kendi ülkemizde sürgün oluyoruz giderek..
    Bu topraklardaki varlıkların sahibi giderek yabancılar olmakta ise, bu işin sonu nereye varır!?
    Bunu yapanlar gerçekten öngöremedikleri için mi böyle oluyor??
    Bir an için ”öngörerek” yaptıklarını düşünsek!?
    Eeee. sonrası!?

    Sevgi ve saygı ile. 29 Ağustos 2018, Tekirdağ

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com