Etiket arşivi: Korkut Boratav

Hocaların Hocası Boratav geleceğe projektör tuttu… Mehmet Şimşek ne yapacak… Sertlik Nisan 2024’de başlayacak

Hocaların hocası ekonomist Korkut Boratav,
ekonomideki asıl sertliğin 2024’te başlayacağını belirtti

BirGün yazarı Yaşar Aydın‘a konuşan Prof. Korkut Boratav, ekonomideki sertliğin 2024’te yaşanacağına dikkat çekti. Ekonomide yaşanan son gelişmelere değinen Korkut Boratav, Asıl dönüşümün yerel seçimlerden sonra yaşanacağını ifade ederek Mehmet Şimşek ile AKP’nin ne yapacağını anlattı.

ASIL DÖNÜŞÜM YEREL SEÇİM SONRASI

Seçimlerin ardından AKP’nin özellikle ekonomi politikasında ciddi bir değişim yaşandı. Siz bu değişikliği nasıl görüyorsunuz, uzun süreçte emekçilerin önündeki tablo nedir?

Herkes soruyor, bugünkü ekonomik ortamda Mehmet Şimşek ne yapacak? Yerel seçimler öncesinde ve sonrasında AKP ne yapacak? Batı siyaset söyleminde Erdoğan gibi şahsiyetler için “politik insan” deyimi kullanılır. Bunların siyasi refleksleri çok duyarlı ve esnektir. Bu özellikleri ile önce yerel seçimleri kazanmak isteyeceğini, hedefi gerçekleştirdikten sonra gündemini değiştirme esnekliğini göstereceğini düşünüyorum.

Ekonomide geleneksel neoliberal model hedeflenmiştir ve buna

  • Haziran 2023 – Aralık 2024’te iki aşamalı bir istikrar programı ile geçiş söz konusudur.

Mart seçimlerine kadar seçmenlerin sineye çekeceği umulan “yumuşak kayıplar” söz konusu: Memur maaşları, asgari ücret ve emekli aylık artışları, bugünlerde gözlediğimiz dolaylı vergilerle eriyecek. Neoliberal reçetelerden makul boyutlarda sapmalar göze alınabilir. Örneğin 2001’deki IMF programında Merkez Bankası avanslarıyla bütçe açığının finansmanı yasaklanmıştı. Bu uygulama değiştirildi.

Kur Korumalı Mevduatın Hazine’ye yükü TCMB’ye devredildi.

TCMB’nin yeni başkanı değişikliği sineye çekti. Bu, bütçe açığının para basarak finansmanı anlamına gelir. Mart’a kadar benzeri neoliberal ilkeleri zorlayan “makro-ihtiyati düzenlemelerin” çoğu korunacak.

Mart sonrasında gündeme gelecek şok tedavisinin bazı işaretlerini Bakan Şimşek peşinen verdi. Birincisi Maastricht kriterleri içinde mali disiplin… Bu, kamu harcamalarını da frenleyen sert kemer sıkma, ekonomik daralmaya dönük malî politikalar  anlamına  gelir…

İkinci olarak, “gelir politikasını da içerecek yapısal uyum” dedi.  “Yapısal uyum” ifadesi bizim sendikaların duyarlı olduğu işgücü piyasalarının esnekleşmesidir. Yöntemlerden biri, bugünlerde emekli, memur, kamu personel aylıkları için uygulanan “enflasyon farkı ödemelerinin” son bulmasıdır. Nasıl uygulanacak? TCMB’nin düşük enflasyon hedefine göre belirlenen maaş-ücret ayarlamaları ile yetinilecek; bu artışlar hızlanan enflasyon sayesinde eritilecektir. Altı aylık aralıklarla uygulanan “enflasyon farkları” tarihe karışır, yok olur. Nedeni sermayenin gözetilmesidir. Ücretlerin geçmiş enflasyona tümüyle endekslenmesi yaygınlaşırsa, kârlar bir noktadan sonra aşınabilir. Ayrıca,

  • Türkiye’deki gibi dev şirketler güçlüyse, asgari ücret artışları (“mark-up rates” diye bilinen) kâr marjlarını yükseltmeye fırsat olur; fazlasıyla telafi edilebilir.

KKM, geleneksel neoliberal programın “dalgalı, piyasalara bırakılmış döviz fiyatları” kuralı ile çatışır. Kaldırılması gerekecektir. Yerel seçim önceliği nedeniyle, Mart sonrasına erteleneceği anlaşılıyor.

  • KKM son bulunca döviz, dinamit fitili gibi patlayacak.

– Tüm sektörleri içine alacak ikinci bir enflasyon dalgası şok gelecek.
– Önlenmesi, parasal ve maliye politikalarında daralma,
– ekonominin sıfır büyüme yönünde frenlenmesi,
– istihdamın gerilemesi olacak.

Enflasyon ve istihdamın daralması birleşecek; en yoksul emekçiler, AKP’ye oy verdiklerine pişman olacaklar;

ama önce nedenlerini algılamaları gerekecek. Bu da bir kez daha tabanda, örgütlü sınıf mücadelesini üstlenen devrimcilere düşecek.

TOPLUMSAL BUNALIM KALICILAŞABİLİR

Gelelim şok tedavisi (diyelim Aralık 2024) sonrasında uygulanması beklenen geleneksel neoliberal bir programın Türkiye için tasarladığı geleceğe… Bunları,

  • IMF’nin 2028’e uzanan öngörülerinden algılıyoruz:
  • Durgunlaşan bir ekonomide istikrar senaryosu söz konusudur.

Sayılara göz atalım                           :

Türkiye’nin sürdürülebilir büyüme potansiyeli % 3 olarak öngörülüyor.

Bu büyüme süreci içinde
enflasyon %20,
cari işlem açığı/GSYH % 2,2,
dar anlamdaki işsizlik %10,5 oranlarına yerleşecektir.

Bu anlamda, Türkiye’ye özgü bir istikrar durumu tasarlanıyor. Büyüme temposu zorlandığında dış açıklar ve enflasyon yükselecek; ekonomi yönetimi durgunlaşmayı yeğleyecektir. %3’lük büyüme ise, dış borçlanmayı döndüren, ılımlı bir tempoyla da artırabilen, cari açığı kapatan yabancı sermaye girişiyle sürdürülecektir.

Temel sorun şudur                                    :

Bu senaryo, Türkiye’nin ağır bir bölüşüm şoku ile bütünleşen bugünkü toplumsal bunalımını kalıcı kılacaktır.

%3’lük büyüme temposu faal işgücü artışlarını tümüyle istihdama çekmekte yetersizdir. O nedenle 2023’te %25’e yaklaşan atıl iş gücünün sayı ve oran olarak 2028’e dek büyümesi söz konusu olacaktır. Bu işgücü fazlası ne anlama gelir?

  • Dinamizmi bitmiş, halk sınıfları siyasal İslamcı ideoloji tarafından uyuşturulmuş bir toplum…
  • Toplumsal patlamalar olasıdır; ancak faşizm yerleşmişse sadece yıkıma yol açar.

Bu hazin geleceği, geçmiş birikimleri ile Türkiye toplumu kabul edemez!

Tekrar siyasal, ekonomik ve ideolojik sınıf mücadelesinin liderlik, öncü örgütler sorununa dönüyoruz.

Sosyalist, komünist örgüt militanlarının işçi, köylü, emekçi saflarında titizlikle Aydınlanma değerlerine dayalı ideolojik bir sınıf mücadelesi yürütmesi önümüzdeki dönemde bu yüzden yaşamsaldır. Ekonomik, siyasal mücadele buradan hareket edecek.

Mayıs 2023’te meydanları dolduran milyonlar, bu sınıfların dinamik, ilerici çekirdeğini oluşturuyordu. Bu mücadeleye katılmalarını anlamlı kılacak bu tür bir öncülüğü on yıl önce Gezi’de bulamadılar; bugün bir kez daha beklemektedirler.

Bu boşluğu kalıcı olarak doldurmak zamanı geldi.

Görev bugünün devrimci örgütlerine, hareketlerine, partilerine düşüyor.

Odatv.com

Cumhurbaşkanı adaylığı için türban şantajı

30 Aralık 2022 Cumhuriyet

“Kemal Bey’in adaylığının olmazsa olmaz bir koşulu var. O da başörtüsüne özgürlük diye duyurulacak referanduma CHP’nin ‘evet’ demesini sağlamak. Eğer bu referanduma CHP ‘hayır’ derse o zaman çok büyük bir sorunla karşı karşıyayız. Bu referanduma giderse, yani 400’ün altında kalırsa, bunu iki ay önce getirir referandum %80 ile geçer, bu rüzgâr Erdoğan’ı acayip bir yere götürür veya aynı gün sandık gelir, başörtüsüne özgürlük diye mührü basan, döner gider Erdoğan’a da basar. CHP’nin bu referanduma ‘evet’ demesi gerekiyor. Kılıçdaroğlu bunu başarırsa oyun kurucu hale gelir.” 

Bunları söyleyen kişi, Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun danışmanı Bilgehan Uçak adlı kişi. Katıldığı bir söyleşide dile getirdiği bu sözlerin yer aldığı videoya Twitter’da rastladım. Baktım ki daha önce bu şahsın hesabını engellemişim.
***
Sonra hatırladım… Geçen yıl Türkiye’de “liberaller” diye anılan grubun cemaatleri sivil toplum kuruluşu diye öne çıkarmalarından sonra bu köşede “Bu kadar dönüşe mide dayanmaz” başlıklı bir yazı yazmıştım.

Orada adı geçmemesine karşın alınmış olacak ki, varlığından bile haberdar olmadığım bu kişi, İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri adlı kitabımı kötüleyen tweet’ler atıp “Hayvanların korunması için çalışın, bu konuları anlamamışsınız. Et yememek iyi olabilir ama kâğıt israfını da düşünün” diyerek acınası paylaşımlar yapmıştı. Benimle herhangi bir siyasal konuda tartışmayı beceremeyenlerin, lafı hemen vegan olmama getirmesi ise tipik bir yetersizlik göstergesi…

“Hem hayvanları korurum hem de Mülkiye’de siyaset bilimi dalında yüksek lisans yapan biri olarak bu konuda yazarım. O kitaba konu olan tezim Korkut Boratav, Taner Timur ve Sina Akşin’den oluşan bir jüriden onay aldı; sizden almasa da olur” diye yanıt verince paylaşımlarını silmişti.

İşte bu kişi, AKP’nin türban teklifine “hayır” demenin Allah’ın emrini reddetmek olacağını söyleyen Davutoğlu’na danışman olmuş. Şaşırmadım tabii. Ne de olsa siyasal İslamcı AKP ile “liberallerin” ortak bir geçmişi var. Ne de olsa bugünlere o işbirliği yüzünden geldik. Ne de olsa bu grupların ortak noktası, Cumhuriyet Devrimi’ne düşmanlık.
***
Kılıçdaroğlu’nun adaylığı konusunda Davutoğlu da söz konusu danışmanı ile aynı görüşü paylaşıyor mu bilmiyorum ama böyle bir şantaj kabul edilemez. Danışman, sözlerinin çarpıtıldığını söyleyerek kendini savunmuş ama duyduklarım gayet açık.

  • Her şeyden önce AKP’nin türbanla ilgili anayasa teklifi anayasaya aykırı. 

Bu konuda daha önce birkaç kere ayrıntılı olarak yazdığım için bu yazıda onları tekrarlamayacağım. Ancak danışmanın sözleri konuyu kavrayamadığını da gösteriyor. Israrla “Kılıçdaroğlu referanduma evet demeli” diyor, oysa Davutoğlu günlerdir medyaya beyanatlar verip “Başörtüsünü referanduma götürmek toplumsal barışa vurulacak en büyük darbedir” diye konuşuyor. Danışman herhalde, referanduma gitmemesi için anayasa değişikliğine evet denmesi gerek demeye çalışıyor ama o kadar anlatabilmiş işte…
***
Bu konuda Davutoğlu’nun söylemediği çok önemli bir madde var. Anayasaya göre, anayasa değişikliği kanunu TBMM üye tamsayısının en az üçte ikisiyle kabul edilmiş ise cumhurbaşkanının onay, halkoylamasına sunma ve geri gönderme olmak üzere üç değişik yetkisi var. 

AKP yetkilileri, anayasa değişikliği teklifi 400 oyla geçerse referanduma gitmeyeceklerini söylüyorlar ancak bundan asla emin olunamaz. Bu tuzağa hiçbir muhalefet milletvekili düşmemeli.

Türkiye’nin bir hukuk devleti olması isteniyorsa;

  • Anayasaya açıkça aykırı,
  • Laikliğe ve kadın haklarına büyük bir darbe indirecek bir değişikliğe
    şantajla evet denilemez.
  • Temel hak ve özgürlükler ile laiklik, referandum konusu yapılamaz.
  • Tek bir inanca ayrıcalık tanınamaz.
  • Devlet, kamu hizmetleri açısından cinsiyetler arasında ayrım yapamaz.
  • Medeni Kanun’a aykırı düzenlemelere evet denilemez!

AKP ekonomisinde yolun sonu

AKP ekonomisinde yolun sonu

KORKUT BORATAV
https://sol.org.tr/yazar/akp-ekonomisinde-yolun-sonu-19688 20.11.2020

Türkiye ekonomisi bir ödemeler dengesi / dış borç krizinin eşiğinde yalpalamaktadır. Ana görüntüyü, belirleyici öğeleri beşe ayırabileceğimizi düşünüyorum.

1). Vadesi dolan iktidar, son yıllarda ekonomiyi zorlamaktadır.

Siyasal iktidar, temsilî demokrasinin olağan koşullarında vadesinin dolduğunu 2015 sonrasında algılamaya başladı. Özellikle son üç yılda bu nedenle ekonomiyi zorladı.

Nasıl zorladı? 2015’e kadar sadakatle uygulanan neoliberal reçete (diğer adıyla “enflasyon hedeflemesi”) ihlal edilmeye başlanarak… Politika faizleri enflasyonu altında tutuldu; bankalar (direktifler ve yaptırımlar yoluyla) abartılı kredi genişlemesine zorlandı. İç talep pompalandı.

Makro-ekonomik zorlamalar, dış dengeleri etkiledi; bunların bozulması Mart 2018’de zirveye ulaştı; zorlamaların devamı, Ağustos-Eylül 2018’de bir döviz krizini tetikledi. Korona salgınının da katkılarıyla  ekonomi Kasım 2020’de yeniden tıkandı.

  • Berat Albayrak’ın istifası gösterdi ki yolun sonuna gelinmiştir.

2). Döviz yaratamayan, durgunlaşan bir ekonomik yapı yerleşti.

Kredilerin, iç talebin genişlemesi niçin dış dengeleri bozdu? Yanıt, 2003-2011 yıllarında; AKP’nin “uzatılmış Lale Devri”nde yatar. Bu dönemin sonunda turizm dışında ekonominin net döviz yaratma kapasitesi yok olmuştur. Ucuzlayan döviz dönemleri, üretimin, hatta ihracatın ithalata bağımlılığını artırmıştır. Döviz kazanmayan, ama dövizle borçlanan inşaat öncelikli birikim biçiminin katkısı önemlidir. Dönüşüm, büyüme potansiyelini düşürmüş; durgunlaşmaya yol açmıştır.

Bu ekonomik yapı nedeniyle ucuz kredilerle beslenen iç talep genişlemesi, cari işlem açığını ve enflasyonu yukarı çekti. 2018 ve 2020’de ekonomi küçülürken dahi dış açık verdi.

Kronik dış finansman sorunu 2018’de ağırlaştı. Londra finans çevrelerinin reçetesi (geçici olarak) benimsendi. TCMB politika faizini %24’e çıkardı ve yeni Maliye Bakanı  Albayrak, istikrar öncelikli bir Yeni Ekonomi Politikası (YEP) ilan etti.

Eylül 2018 tarihli YEP, “IMF’siz bir IMF programı”dır. IMF’nin altı ay önceki Türkiye raporunda yer alan  ana öneriler benimsenmiştir. Albayrak, YEP’in denetimini bir ABD şirketine (McKinsey & Company’ye) vermiştir.

Bu önlemler 2019’da dış finansman sorunlarını erteledi. Ne var ki, Cumhurbaşkanı, McKinsey denetimini veto edecek; YEP’in (“mega yatırım projelerinin durdurulması” dahil) istikrar öncelikli önlemlerini, hedeflerini uygulatmayacaktır.

3). Çaresizlik, spekülatörleri ihya etti; seçenekleri tüketti.

2020’ye bu ortamda, üstelik korona salgınının küresel yansımaları içinde girildi. İki yıl önceki döviz krizine yol açan (bankaların kredi pompalanmasına zorlanması, düşük faizler gibi) yöntemlere dönüldü; ama, daha da ağırlaştırılarak…

Nasıl ağırlaştırıldı? Finans kapitalin temel kuralı olan “serbest sermaye hareketleri” ilkesini çiğneyen kaçamaklar başlatıldı. Yaratılan tedirginlik yabancı sermaye çıkışlarına yol açtı. Artan dış finansman gereksinimi, kamunun (TCMB, üç kamu bankası ve Hazine bir arada) net döviz pozisyonu “eksi”ye dönüştürülerek karşılandı. Kamu döviz kaynaklarının bir bölümü de dolar fiyatını frenlemek için kullanıldı.

Sonuçta “sıcak para parazitleri”nin getirileri korundu; spekülatif finans kapital gözetilmiş oldu. TL’li varlıklara (hisse senetlerine, tahvillere) para bağlamış yabancılara ucuz döviz sağlandı. Ocak-Temmuz’da borsadan çıkan 12 milyar dolarlık “kâğıt”, ortalama 6.5 TL’den dolara çevrildi. Dolar üzerinden arbitraj getirileri güvenceye alındı.

4). “Yolun sonu”: IMF reçetesi mi? Sermaye Denetimleri mi?

Finans kapital pusudadır. Bir IMF reçetesi bekleniyor. Tercihan IMF kredileri ve denetimiyle… IMF olmazsa, sıcak para spekülatörlerinin izlediği Fitch, Moody’s,  gibi kurumların gözetiminde… Kamu maliyesinde (“faiz dışı fazla” hedeflerine dayanan) kemer sıkma ve en azından iki yıllık küçülme göze alınırsa…

Buna karşılık finans kapital için bir de “kâbus senaryosu” gündemde. Ekonomimizde net döviz fazlası olan iki “sektör” var: Özel bankalar ve döviz tasarruf sahibi vatandaşlar… Dolarlaşmaya son verilir; bu döviz varlıkları TL’ye çevrilir ve sermaye hareketleri sıkı denetime alınır. Yabancı alacaklılarla pazarlık başlar. Arjantin’in son iki yılda yaşadığı dış borç krizinin bir benzeri…

2018’de ve Ocak-Ekim 2020’de izlenen yolun sonundayız. Olağan temsilî demokrasi çerçevesinde iki seçenek de iktidarın sonunu getirir. Göze alamazsa? Açık faşizm dahil olasılıklar üzerinde spekülasyon gereksizdir.

5). Görüntünün nicel yansıması

Aşağıdaki tablo, yukarıda anlatılanların son bir yıllık (Ocak-Eylül 2019 / 2020 dönemlerinin) nicel görünümünü özetliyor. Ekonominin dış dengelerini istatistiklerle izlemeyi istemeyen okurlar bu kesimi atlayabilir.Tablodaki kalemlerin ek dökümüne ve meslektaşım Nilgün Erdem’in çözümlediği ayrıntılara girmiyorum. Nicel bilgileri özetlemekle yetineceğim. İki yılın ana kalemlerini (milyar dolar olarak) ilk iki sütun veriyor. 2019, bir önceki yılın döviz krizinin kısmen aşıldığı, geçici bir dinginlik yılıdır. İki yıl (ilk iki sütun) arasındaki fark (sütun 3) “eksi” ise, 2020’de ekonomiye o öğenin yansıttığı bir “dışsal şok” söz konusudur. Ülke dışına kaynak aktarımını yavaşlatan “yerli burjuvazi” (satır 3, sütun 3) hariç diğer beş kalem, bu tür bir şok içermektedir. En sert öğeyi, brüt döviz rezervlerindeki 47 milyar dolarlık erime oluşturuyor.

Ocak-Eylül 2020 döneminde hem yabancı, hem de toplam sermaye hareketlerinde “net çıkış” söz konusudur. Bankaların %100’ün altında sendikasyon kredileri yoluyla dış kredilerde 10,2 milyarlık net ödeme yapılmış; portföy yatırımlarından 14 milyar dolarlık çıkış gerçekleşmiştir. Bu olumsuz hareketleri kısmen telafi eden iki dış kaynak akımı var: 5,1 milyar dolarlık doğrudan yatırım girişimi ve yabancıların vadeli-vadesiz banka mevduatında 13,1 milyar dolarlık net artış…

Bu ikinci kalem, Ocak-Temmuz 2020’de TL’li tahvil ve hisse senetlerini 6,5 TL civarında düşük kurlardan dolara çeviren spekülatörlerden kaynaklanmış olabilir. İleride doların tırmanmasını; “yerli” varlıkların yeterince “ucuzlaması”nı gözetleyen akbabalar… Doğrudan yatırım girişlerinin % 60’ı (yaklaşık 3 milyar doları) gayrimenkullere yönelmiştir. Finansmanı kısmen bu “akbabalar”dan kaynaklanmış olabilir.

Dış finansman yükü, cari işlem dengesinin yüksek açığa dönüşmesi ve kayıt-dışı sermaye hareketlerinin “net çıkış” göstermesi, Ocak Eylül 2019/2020 arasında TCMB’nin brüt rezervlerinde 47 milyarlık erimeye de yol açmıştır (sütun 3, satır 5). Kamu bankalarının ve dolaylı olarak Hazine’nin dolar varlıklarını da eriten “swap” işlemleri de dikkate alınırsa, TCMB  net rezervlerinin Ekim sonunda “eksi 40 milyar dolar”a ulaştığını Mahfi Eğilmez hesapladı.

  • Bu bilgiler de, AKP ekonomisinin dış dünyayla ilişkilerinde yolun sonuna gelindiğini doğruluyor:

Ya açık / örtülü bir IMF programı; ya da sert sermaye denetimleri ile başlayan bir dış borç krizi…

Koronavirüs Sonrasında Dünya?

Koronavirüs Sonrasında Dünya?

  • ‘Ortak bir tespitten hareket ediliyor: Öngörülemeyen, ancak etkileri frenlenebilecek bir salgın karşısında kapitalizm bir sistem olarak veya bugünkü (‘neoliberal’) düzenleme biçimi içinde çaresiz kaldı. Üstelik çaresizlik, sistemin yoksul, azgelişmiş çevresinde değil, merkezinde ortaya çıktı. Salgının yaygınlığı, kurban sayıları, oranları ABD’de, İngiltere’de ve üç büyük AB ülkesinde zirve yaptı.’

  • “Koronavirüs sonrasında dünya eskisi gibi olmayacak…”

Bir öngörü, bazen de bir çağrı olan bu ifadeyi defalarca duyuyoruz.

  • Ortak bir tespitten hareket ediliyor: Öngörülemeyen, ancak etkileri frenlenebilecek bir salgın karşısında kapitalizm bir sistem olarak veya bugünkü (“neoliberal”) düzenleme biçimi içinde çaresiz kaldı. Üstelik çaresizlik, sistemin yoksul, azgelişmiş çevresinde değil, merkezinde ortaya çıktı. Salgının yaygınlığı, kurban sayıları, oranları ABD’de, İngiltere’de ve üç büyük AB ülkesinde zirve yaptı.

İzolasyon ortamındayım. “Koronavirüs sonrasında dünya?” sorusunu tartışan yazılar hem önemli, hem de çekici oluyor. Bazılarını okurlarımla paylaşmak, tartışmak istiyorum.

Bugün, salgının merkezinden (İngiltere’den) başlayacağım: Kapitalizm için yeni bir toplumsal sözleşme çağrısı…

Financial Times yeni bir “toplumsal sözleşme” öneriyor…

Financial Times (FT), Batı kapitalizminin, özellikle de İngiliz finans sermayesinin sözcülüğünü üstlenmiş seçkin yayın organlarından biridir.

“FT Editörler Kurulu” imzası ile 3 Nisan 2020 tarihli sayısında yayımlanan bir yazının uzun başlığı dikkat çekicidir:

  • “Virüs, toplumsal sözleşmenin kırılganlığını (“frailty”) ortaya koydu:
  • Herkese yarayacak bir toplum oluşturmak için radikal reformlar gereklidir.”

Bu gazetenin Editörler Kurulu zaman zaman bu türden çağrılar yapar. Pek çoğu, neoliberal doğrultuda “toplumsal mühendislik” önerileridir. Küreselleşmenin fanatik savunucusudur; bu nedenle Trump’ın korumacılığına ve Brexit’e karşı çıkar.

Gazete, “dünyanın hali, ülkelerin kaderleri” ile de yakından ilgilenir. Lügatçesinde emperyalizm sözcüğü yer almaz. Örneğin Editörler Kurulu, 13 Kasım 2019 tarihli bir yazıda Bolivya’daki ABD destekli askerî darbeye, “bu bir darbe değildir” diye teşhis koydu; utanmadan devrik Başkan Maduro’yu kusurlu buldu.

Editörler Kurulu’nun bu özellikleri 3 Nisan tarihli yazının yukarıda aktardığım başlığı ile uyumlu görünmüyor. Yazının devamı da aynı “aykırı” doğrultuda seyrediyor. Önemli kesimlerini aktarıyorum:

“Koronavirüs ve onunla mücadele için gereken yasaklamalar, mevcut eşitsizliklere ışık tutuyor; yenilerinin de yaratılacağı ortaya çıkıyor. Tüm ülkeler hastalığı yenmenin ötesinde bir sınavdan geçiyor: Bugünkü çıkar ortaklığı duygusu, kriz sonrasında toplumları biçimlendirecek mi?”

“Batı’nın liderleri Büyük Buhran ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında şu gerçeği öğrenmişlerdi: İnsanlardan fedakârlık talep etmek için herkese yarayacak bir toplumsal sözleşme önerilmelidir. Bugünün krizi, zengin toplumların bu idealden ne kadar uzakta kaldığını ortaya koydu.”

“Savaşı kazanan liderler, sonraki güzergâh için zaferi beklemedi. Franklin D. Roosevelt ve Winston Churchill 1941’de Birleşmiş Milletler’e giden yolu açan Atlantik Bildirisi’ni yayımladı. Britanya 1942’de Beveridge Raporu’nu yayımladı; kapsayıcı bir refah devletini üstlenmiş oldu.”

FT Editörler Kurulu, 2020’nin insanlarına seksen yıl önce sonunda kapitalizmin liderlerinin uzlaştığı “toplumsal sözleşme”yi hatırlatıyor: “Herkese yarayacak bir refah devleti…”

Bu ifade, kapitalizmin sermaye ve emek arasında çıkar ortaklığını öngören bir düzenleme biçimini özetliyor. Bu toplumsal uzlaşma, kırk yıla yaklaşan bir dönem boyunca kapitalist dünya sistemini biçimlendirdi ve “Altın Çağ” diye de adlandırıldı.

Batı’daki temel yapı taşlarından biri, Britanya’da birkaç yıl sonra başlatılacak refah devleti ilkelerini öneren Beveridge Raporu idi. Sonraki yıllarda İngiltere’nin iki büyük partisi, Muhafazakâr ve İşçi partileri, bu programın kurumlaşmasını bir anlamda ortaklaşa gerçekleştirdi. İngiltere, 1945 sonrasında Batı’daki yönelişlere de bir anlamda örnek oldu.

Financial Times’ın çağrısı altı ay gecikmiştir…

Refah devletinden neoliberalizme geçiş… Bu tarihçeye burada giremem. İki tespitle yetineceğim:

(1): Kapitalizmin Altın Çağı, sömürgeciliğin son bulması, sosyalist blokun etkisi, Bağlantısızlar Hareketi ve uluslararası Keynes’cilik sayesinde Üçüncü Dünya’yı da kapsadı.

(2): İngiltere, bu dönüşümün başlangıcını da, bitimini de simgeledi. Margaret Thatcher, 1979’da refah devletinin giderek tasfiyesini hedefleyen bir programla seçimi kazandı ve Batı’da neoliberal karşı devrimi başlatan siyasetçi oldu.

“Karşı devrim” diyorum; zira, neoliberalizm, aslında, sermayenin dünya çapında sınırsız tahakkümünü gerçekleştirme tasarımıdır. FT Editörler Kurulu’nun bugün özlemle andığı refah devletini de reddeden bu tasarım, sonraki kırk yıla da damgasını vurdu.

FT, bu karşı devrimci dönüşümün sonuçlarından Nisan’da yakınıyor ve seksen yıl öncesinin toplumsal uzlaşmasına dönüş çağrısı yapıyor.

Ne var ki bu çağrı, altı ay gecikmiştir. Ülkesinde Ekim 2019’da erken seçim kararı alındı. Jeremy Corbyn’in liderliğindeki İşçi Partisi, “refah devletine dönüş”ün ilk adımlarını oluşturan bir programla iktidara aday oldu. Üstelik, Brexit’e öncelik veren neo-faşist Boris Johnson’un Muhafazakâr Partisi’nin rakibi olarak…

Bu kritik dönemeçte FT Editörler Kurulu ne yaptı? Brexit sorununu unuttu; İşçi Partisi’nin programına karşı sermaye çevrelerinin başlattığı sert muhalefetin ön saflarında yer aldı. 25 Eylül 2019’te “Jeremy Corbyn’in İşçi Partisi Britanya’yı yönetmeye ehil değildir” başlığı altında bir yazı yayımladı.

Düzmece bir “Yahudi karşıtlığı” (anti-semitizm) suçlamasına FT de katıldı; Corbyn’in Aralık’taki seçim yenilgisini coşkuyla karşıladı. Editörler Kurulu bununla yetinmedi. Refah devleti programıyla İşçi Partisi’ni sola taşıyan Corbyn’in etkisi tümüyle tasfiye edilmelidir. Bu çağrı, 15 Aralık 2019’da FT Editörler Kurulu imzasıyla “İşçi Partisi sol kanadının gücünü kırmalıdır” başlıklı bir yazıda yer aldı.

Etkili olduğu da söylenebilir. FT’nin yeğlediği Sir Keir Starmer, delegelerin %56’sının oylarıyla İşçi Partisi liderliğine getirildi. Eşi Musevidir.

İnsanlığın çaresizliği…

Bir ileti izledim: İspanya’da bir TV muhabiri kendisine ulaşan bir sesli mesajı ağlayarak aktarıyor:

“Madrit’te 65 yaşını aşkın hastalara müsekkin veriliyor; solunum cihazları alınıyor;
bu insanlarımız ölmeye terk ediliyor…”

Durum budur!

Sermayenin sınırsız tahakkümü, koronavirus salgını karşısında insanlığı çaresiz bıraktı.

Bu tahakkümü hayata geçirenler, yönetenler, ona alet olanlar paniğe kapıldı. FT Editörleri gibi “böyle devam edemeyiz” diye yakınmaya başladı.

Ama aynı zamanda emeğin, yoksulların, Altın Çağ’daki kazanımlarının bir bölümünü geri almaya dönük tüm örgütlenmeleri insafsızca önlemeye öncelik verdiler. Tahakkümü hayata geçiren tüm ideolojik, politik araçları sonuna kadar kullanarak…

“Güney” coğrafyası söz konusu olduğunda, emperyalizm, devlet gücü ile devreye giriyor. Koronavirüs dahi, örneğin Venezuela ve İran’da sözü geçen hegemonyayı pekiştirmek için fırsat olarak kullanılıyor.

Bu yazıda, Financial Times’ın Yazı Kurulu’ndan 4 örnek verdim. Tarih sırasıyla tekrarlayayım:

Bolivya’da faşist darbeyi destekledi;
İngiltere’de Corbyn’in iktidara layık olmadığını vurguladı;
İşçi Partisi’nde sol kanadın tasfiyesini talep etti.
İngiltere’de salgından ölüm oranı %13’e yaklaşıp dünya zirvesine çıkınca da utanmadan “refah devletine dönüş” çağrısı yaptı…

Elbette insanlığın vicdanı, yani sol kanadı da suskun değildir; koronavirüsü ve sonrasını tartışmaktadır. İzlemeyi, aktarmayı, değerlendirmeyi sürdüreceğim.

SOSYAL BİLİMCİLERİN ÇAĞRISI..

SOSYAL BİLİMCİLERİN ÇAĞRISI..

 

  • Dünya ve ülkemiz ciddi bir virüs salgınıyla zor bir dönemden geçiyor. Halkımız yaşama hakkını koruyabilme savaşımı içindedir. Öncelik, ne kadar süreceği belli olmayan bu dönemi en düşük can kaybıyla atlatmaktır. Ancak salgının olumsuz sonuçları bundan ibaret kalmayacaktır. Halkın, yaşam koşullarını bir bütün olarak gören haklı talepleri de zorlu koşullar içinde bir bir ortaya çıkmaktadır.

ÇAĞRIMIZA KULAK VERIN

Bugün tüm dünya sağlığın, eğitimin, temel ihtiyaç maddeleri üretiminin
piyasa süreçlerine terk edilmesinin bedelini ödüyor. Artık neo-liberal ezberlerin terk edilmesinin; kamuculuk, planlama, toplumsal dayanışma gibi kavramların tekrar benimsenmesinin zamanı geldi de geçiyor. Aşağıdaki talepler listesini meslektaşlarımızın katkısıyla zenginleştirip geliştirmenin, yukarıda ifade edilen anlayış çerçevesinde imzalarınızla topluma bir mesaj vermenin çok anlamlı olacağına inanıyoruz.

SOSYAL BİLİMCİLERİN ÇAĞRISI

Dünya ve ülkemiz ciddi bir virüs salgınıyla zor bir dönemden geçiyor. Halkımız yaşama hakkını koruyabilme savaşımı içindedir. Öncelik, ne kadar süreceği belli olmayan bu dönemi en düşük can kaybıyla atlatmaktır. Ancak salgının olumsuz sonuçları bundan ibaret kalmayacaktır. Halkın, yaşam koşullarını bir bütün olarak gören haklı talepleri de zorlu koşullar içinde bir bir ortaya çıkmaktadır.

Biz Sosyal Bilimciler halkın taleplerini kendi önerilerimiz olarak kabul ederek kamuoyuna sunuyoruz.

Bugün tüm dünya sağlığın, eğitimin, temel ihtiyaç maddeleri üretiminin piyasa süreçlerine terk edilmesinin bedelini ödüyor. Artık neo-liberal ezberlerin terk edilmesinin; kamuculuk, planlama, toplumsal dayanışma gibi kavramların tekrar benimsenmesinin zamanı geldi de geçiyor. Aşağıdaki talepler listesini meslektaşlarımızın katkısıyla zenginleştirip geliştirmenin, yukarıda ifade edilen anlayış çerçevesinde imzalarınızla topluma bir
mesaj vermenin çok anlamlı olacağına inanıyoruz.

Gösterdiğiniz dayanışma için şimdiden teşekkür ederiz.

  • Salgından kaynaklanan ekonomik ve toplumsal krizde merkezi devlet, olağandışı bir harcama programı tasarlamalıdır. Bu program sadece sağlık harcamalarından ve salgın ortamında sade yurttaşlara, emekçilere dönük doğrudan ayni ve nakdi desteklerden oluşmalıdır.
  • Acil ve zorunlu mal ve hizmet üretimi dışında bütün işlerin 15 gün süreyle durdurulması acilen değerlendirilmeye alınmalıdır.
  • Tüm işyerlerinde, hamileler, yasal süt izni kullananlar, engelliler, 60 yaş ve üzerinde olanlar korona virüs salgını süresince idari izinli sayılmalıdır. 12 yaşından küçük çocuğu olanlara talepleri halinde ücretli izin verilmelidir.
  • En az 14 gün olmak üzere, salgın süresince yenilenmek kaydıyla, çalışanlara (yıllık izinlerine dokunulmadan) ücretli izin hakkı tanınmalıdır.
  • Tüm işyerlerinde risk değerlendirmesi ve acil durum planları yenilenmeli, tüm çalışanlara korona virüs salgını bilgilendirmesi ve eğitimi yapılmalıdır. İşyerlerinde koronavirüs testinin yapılması dahil tüm sağlık önlemleri arttırılarak azami düzeye yükseltilmelidir.
  • Bütün bunların yapılmaması ve/veya işyerinde korona virüs riskinin ortaya çıkması halinde çalışanların “çalışmaktan kaçınma hakkı”nı kullanacakları ve üretimi durduracakları ilan edilmelidir.
  • İşten çıkarmalar korona virüs salgını süresince yasaklanmalı, işten çıkarmalar ve ücretsiz izinler yerine kısa çalışma ödeneği kullanılmalıdır. Kapanan işletmelerde çalışanların ücretlerini tam veya tama yakın almaları sağlanmalıdır.
  • Korona virüs salgını süresince bütün işçiler süre koşulu aranmaksızın işsizlik ödeneği ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanmalıdır. Esnek ve yarı zamanlı çalışanlar da bu fondan yararlanabilmelidir.
  • İşsizlik Sigortası Fonu’ndaki paralar sadece işsizlik ödemeleri için kullanılmalı, işsizlik ödeneğinden ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanma süresi ve miktarı arttırılmalıdır.
  • Salgın boyunca doğalgaz, elektrik, su ve internet ücretsiz sağlanmalıdır. Doğalgaz ve elektrikte dağıtım hizmetleri kamulaştırılmalıdır. Yerel yönetimlerin temiz ve atık su başta olmak üzere hizmetlerinin aksamaması için onlara merkezi bütçeden daha çok kaynak aktarılmalı, dış borçlanmaları konusunda ihtiyaç duyacakları Hazine garantileri verilmelidir.
  • 100’den fazla işçi çalıştıran şirketlerde istihdamı korumak amacıyla, bu kuruluşların kapanmasına izin verilmemeli, gerekirse kamulaştırma yoluna gidilmeli, bu amaçla KİT gibi kuruluşlar eski işletmeci işlevlerini üstlenmelidir.
  • Krizle beraber zora giren sivil havacılık, enerji, finans gibi stratejik sektörlerde kamulaştırma bir zorunluluk haline geldiğinde tereddüt edilmemeli, bu kuruluşlarda özyönetim uygulaması benimsenmelidir.
  • Atıl duruma gelen bazı işkollarındaki fabrikaların, solunum cihazları, hızlı sonuç alıcı tanı kitleri, maske/filtreli maske ve sağlık çalışanları için koruyucu giysi vb. sağlık ürünleri üretimine ayrılması sağlanmalıdır. Bu ürünler ücretsiz veya maliyet fiyatlarından sunulmalıdır.
  • Temizlik ve sağlık ürünlerinin stoklanması, karaborsası, fiyat artışları mutlaka önlenmelidir. Temel gıda maddelerinin temini, gerekirse ücretsiz dağıtımı ve fırsatçı zamların engellenmesi kamu otoritesi tarafından sıkıca kontrol altında tutulmalıdır. Kolluk güçleri ve gönüllü siviller, yaşlı ve riskli nüfusa gerekli gıda ve sağlık malzemelerini ulaştırmak için seferber edilmelidir.
  • Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” kişi başına aylık
    net 500 TL yurttaşlık geliri ödenmeye başlanmalıdır.
  • Öğrenci borçları silinmeli; çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.
  • Devlet hastaneleri ve özel hastaneler ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalıdır.
  • Bütçe açığı kaygısı, salgın sürdükçe geçerli olamaz. Merkezi bütçe harcamalarının gerekirse TCMB avanslarıyla karşılanması sağlanmalıdır.
  • Bütçe gelirleri azalırken giderlerinde büyük sıçramalar ortaya çıkmasına getirilecek çözümlerden biri de gerçek bir servet vergisi olmalıdır. Hedef grup olarak özellikle son 20 yılda rant gelirleriyle palazlananlar seçilmelidir.
  • Sermaye hareketleri kontrol altına alınmalıdır. Yurt dışına servet kaçırmak önlenmeli; yabancılara dönük TL yükümlülükleri (hisse senedi, tahvil, mevduat vb) için döviz tahsis edilmemelidir.
  • Kamu Özel Ortaklığı isimli projelerin kamulaştırılması hedeflenmeli; bu arada projelere dönük ödentiler TL’ye dönüştürülmeli ve kriz kaynaklı düşük performanslar nedeniyle oluşabilecek garanti ödemeleri iptal edilmelidir. Böyle bir dönemde Kanal İstanbul gibi üzerinde toplumsal uzlaşma sağlanmamış projelerden vazgeçilmeli, kamu ihaleleri ve kaynaklar sağlık sektörüne yönlendirilmelidir.
  • Sonuncusu belki de en önemlisi, devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki gözetim ve denetim ağlarını yaygınlaştırmamalıdır. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, daha otoriter ve baskıcı bir devlet aygıtının kalıcılaştırılması için fırsat kabul edilmemelidir.

Bu zor süreçte inisiyatif sadece siyasi iktidarda olmamalı, muhalefet partilerinin ve demokratik kitle örgütlerinin (sendikalar, meslek örgütleri) toplumsal rol ve sorumluluğu artırılmalı, salgınla ilgili önlemlerin alındığı toplantılarda ve kurullarda temsili sağlanmalı, salgına karşı mücadele kapsamında benimsenen bilim kurulu yöntemi sürdürülmelidir. 27 Mart 2020, Ankara

Korkut Boratav – Seyhan Erdoğdu – Aziz Konukman – Hayri Kozanoğlu – Bilsay Kuruç – Oğuz Oyan – Mustafa Sönmez – Sinan Sönmez – Serdar Şahinkaya – Taner Timur –
Oktar Türel – İşaya Üşür – Galip Yalman – Ergin Yıldızoğlu
******

Sosyal bilimcilerden ‘kamuculuk, planlama ve dayanışma’ çağrısı

Türkiye’nin önemli sosyal bilimcileri, koronavirüs salgını tüm hızıyla devam ederken,
* ‘Bugün tüm dünya sağlığın, eğitimin, temel ihtiyaç maddeleri üretiminin piyasa süreçlerine terk edilmesinin bedelini ödüyor. Artık neoliberal ezberlerin terk edilmesinin; kamuculuk, planlama, toplumsal dayanışma gibi kavramların tekrar benimsenmesinin zamanı geldi de geçiyor..’
açıklamasında bulundu özetle..
Biz de aynen katılarak imzamızı koyuyoruz..
Sevgi ve saygı ile. 27 Mart 2020, Ankara


Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Hekim, Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (SBF-Mülkiye)
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı

www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

KİMİN BORCU? KİM ÖDEYECEK?

KİMİN BORCU? KİM ÖDEYECEK?

 

 

Değerli Mülkiyeliler,

Türkiye borçlu. Halk borçlu, özel sektör borçlu, devlet borçlu! Emekçiler banka kredileri, şirketler uluslararası transferler, kamu ise verdiği garantiler ile sınanmakta. Peki bu borç kimin ve borcu kim ödeyecek?

Türkiye ekonomisinin içinden geçmekte olduğu kriz için kritik önemde olan borç sorununa farklı açılardan çözüm önerileri getirilmesi olabildiğine geniş kapsamlı tartışmalar yürütülmesine bağlı. Mülkiye İktisadi ve Sosyal Araştırmalar Merkezi, sizi Türkiye’nin borcunun tartışılacağı

  • “Mülkiyeliler Türkiye’nin Borcunu Konuşuyor: Kimin Borcu? Kim Ödeyecek?”

sempozyumuna katılmaya, tartışmanın bir parçası olmaya çağırıyor. Katılımlarınızı bekleriz.

Saygılarımızla,
Mülkiye İktisadi ve Sosyal Araştırmalar Merkezi Yürütme Kurulu

***
11 Mayıs 2019, Ankara

I. OTURUM (10:30 – 12:30)
BORÇ KRİZİNİ ANLAMAK: ARKASINDAKİ DİNAMİKLER
Oturum Başkanı – Nilgün Erdem
Korkut Boratav – Dış Borç Sorununun Kaynakları
İzzettin Önder – Her Arz Kendi Talebini Yaratır: Tarihsel ve Türkiye
Ebru Voyvoda – Küresel Borçlanma, Kırılganlıklar, Eşitsizlikler
Nuray Ergüneş Anısına

II. OTURUM (13:30-15:30)
KAMU, ÖZEL SEKTÖR VE HANEHALKI BORCU
Oturum Başkanı – Ferda Dönmez Atbaşı
Aziz Konukman – Kamu Kesimi Borçlanma Gereğindeki (KKBG) Artış ve YEP’nin Çözüm Arayışı
Derya Gültekin Karakaş – Türkiye’de Özel Sektör Dış Borçlanması: Kuşbakışı Bir Değerlendirme
Serap Sarıtaş – Borcun Sınıfsal Veçheleri: Kim, Ne Kadar ve Neden Borçlu?

III. OTURUM (16:00-18:30) KİM ÖDEYECEK?
Oturum Başkanı – Onur Can Taştan
Özgür Orhangazi – Krizi Fırsata Çevirmek mi? Finansal Krizlerin Kazananları ve Kaybedenleri
Ali Rıza Güngen – Borç Sorunu ve Siyasi Gündeme Etkisi
Pınar Bedirhanoğlu – Güney Ülkelerinde Finansallaşma, Hanehalkı Borçlanması ve Otoriterleşme
Serdal Bahçe – Türkiye’de Sınıflar ve Borçluluk İlişkisi
===========================
Dostlar,

Mülkiyeliler Birliğinden çok önemli bir toplantı ve katkı…
Evet, bu borçları kimler yaptı?
Niçin bunca borçlandılar?
Nereye harcadılar?
Borçlanma üretken yatırımlara gitmedi ki, ödeyemez duruma düştük..
Neden böyle oldu??
Son derece önemli bir yüzleşme ve hatta hesaplaşma..

Ölçüsüsüz – hesapsız – sorumsuz  -akıl dışı… borçlananlar faturayı ülkemize ve emekçilere yıkamamalı!

Sorumlu kimlerse onlar ödemeli!

Sevgi ve saygı ile. 10 Mayıs 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com


11 Mayıs 2019

 

 

 

 

‘Lütuf düzeni’ ve kriz

‘Lütuf düzeni’ ve kriz

sol.org.tr, 24/08/2018

 

(AS : Bizim kısa katkımız yazının altındadir..)

Siyaset dünyasını yakından izleyen bir gazeteci, Kemal Can, Türkiye’deki son gelişmeleri “lütuf düzeni” olarak nitelendiriyor (Cumhuriyet, 20 Ağustos). Önemli gözlemlere dayanıyor. Bazılarını aktarıyorum:

“Uzun bir süredir AKP bir siyasi parti değil. Erdoğan’ın seçim işleri dairesi olarak kullandığı bir hizmet birimi. Partide görev alacaklar ve görevlerin nasıl yapılacağına bizzat Erdoğan karar veriyor.”

“Bütün Türkiye için uygulanan ‘lütuf düzeni’ en mükemmel şekilde AKP’de icra ediliyor. Herkes mücadele ederek, hak ederek değil, ‘Reis’ lütfettiği için göreve geliyor, görevde kalıyor.”

“Ekonomik paylaşım bir lütuf filtresi ile birlikte uygulanıyor. Lütuf düzeni, krizlere hem ihtiyaç duyuyor; hem de krizleri kullanmayı biliyor; zorluk anlarında çok daha etkili oluyor. Hakların bir lütuf haline getirilmesini eleştirmek yerine, krizler, lütuftan faydalanmayı, dışlanmamayı daha önemli hale getiriyor.”

“Bir insanın özgürlüğü, bir TV dizisinin devam etmesi, bir ihalenin alınması, bir şehrin kaderi lütfa bağlı olabiliyor. Bu düzeni devam ettiren şey, otoritenin gücünden çok, bu işleyişin kabul edilmesiyle ilgili.” 

“Düzen iki koldan işliyor. İlki, çözülmez gibi görünen bir meselenin sıradan olmayan bir yöntemle hemen halledilebilmesi. İkincisi, normal yollarla çözülebilecek bir meselenin lütfedilmedikçe asla hal yoluna gidilmemesi. ‘O derse olur; o demezse olmaz’ inancı anahtar. Milyarlarca liralık borçların bir kalemde silinivermesi veya delil olmadan insanların hapiste tutulması gibi…”

“Bu çemberin dışında kalan kalabalık bir seyirci grubu da bu düzene bilmeden destek veriyor. Çarpıklıklara bir düzen meselesi olarak karşı çıkmak yerine, ‘her şey onun yüzünden oldu’ fikri, ‘her şeyi ancak o düzeltebilir’ efsanesini de besliyor.”

***

Kemal Can’ın betimlediği çarpıklıkların evveliyatını, kapkaççı, vurguncu kapitalizm terimleri ile incelemeyi yeğlemiştim. Kayırma ekonomisi diye adlandıranlar da oldu. Sermaye çevreleri ile AKP iktidar kadroları arasındaki bölüşüm ilişkileri, paylaşım süreçleri, çok sayıda çalışmanın konusu oldu. Devlet yatırımlarının, harcamalarının dağılımında ve servet değerlerini (“rantlarını”) etkileyen işlemlerde, kayırma, dışlama, cezalandırma yöntemlerinin rolleri, bu çerçeve içinde incelendi; hatta hesaplandı. Lütuf düzeni yakıştırması da, faşizme geçiş ortamının yozlaşmasına ışık tutuyor.

Parlamenter düzenin AKP iktidarı, sermaye çevrelerinin paylaşım kavgasına odaklanmış; katılmıştı. “Yeni rejim” ise, artık AKP’ye değil, doğrudan doğruya iktidarın zirvesine çok daha geniş bir müdahale alanı getirmiştir. Paylaşım kavgaları ötesinde, güncel, sıradan kaynak tahsisi kararları, hatta kişisel özgürlük, mülkiyet hakkı gibi alanlar dahi zirveye, lidere taşınmış; büyük ölçüde kişiselleşmiştir. Kemal Can’ın “lütuf düzeni”, kapkaççı kapitalizmin ötesine taşmış; günlük hayatımıza bulaşmış; hepimizin sorunu olmuştur.

Ekonomik krize de bu ortamda girdik. İletişim araçları ve medya üzerindeki yoğun denetim sayesinde, kriz tartışmalarının çerçevesi de Reis tarafından belirlendi. Bunalımla yakından-uzaktan ilgisi olmayan “ekonomik savaş”, “ABD komplosu” türü söylemler, gündeme hâkim oldu.

Değerli arkadaşlarımız dahi bu gündeme mahkûm oluyorlar; örneğin “AKP’nin anti-emperyalist olmadığını” açıklama çabalarına savruluyorlar.

***

Bence, sol çevreler kriz ortamında politika alternatifleri önermekten dahi uzak durmalı; sadece ve sadece AKP’nin ağır sorumluluğunu teşhir etmekle yetinmelidir.

AKP’nin sorumluluk sicili açıktır: Kemal Derviş’in 2001 programına, serbest sermaye hareketlerine, merkez bankası bağımsızlığına, sıcak para girişine, IMF patentli neoliberal reçeteye teslimiyetten oluşur. On üç yıl boyunca istisnasız bir teslimiyetten söz ediyorum. Nicel bulguları, ekonomik kanıtları ortadadır.

  • Bugünkü krizin kökenini itinayla araştıran herkes tek bir adrese ulaşmaktadır: AKP’nin finans kapitale tam teslimiyeti

İktidar çevrelerinin bunalıma karşı attığı ve atmadığı adımların serinkanlılıkla tartışılacağı durumda değiliz. Faşizme geçiş aşamasının lütuf düzeni içinde bu tür tartışmaların sakıncalarını bir-iki örnekle göstermek istiyorum.

Döviz fiyatlarının tırmanması, borçları dolarla, gelirleri TL ile olan çok sayıda şirketi bunalıma sürükledi; banka kredileri takibe alındı.

15 Ağustos 2018’de Resmî Gazete’de Finansal Sektöre Olan Borçların Yeniden Yapılandırılması başlıklı bir yönetmelik yayımlandı. Bu yönetmelik, iki yıl boyunca şirketlerin banka borçlarının yapılandırılmasını, indirilmesini, hatta tümüyle silinmesini mümkün kılmaktadır. Sürecin nasıl yürütüleceği, Türkiye Bankalar Birliği’nin hazırlayacağı bir çerçeve anlaşma ile belirlenecektir.

Krize sürüklenen şirketlerin kurtarılmasını hedefleyen bir operasyonla karşı karşıyayız. Ve bu operasyon, bildiğimiz, “normal” siyaset ve hukuk ortamında değil, Kemal Can’ın betimlediği lütuf düzeni içinde gündeme gelmektedir.

Temsilî, parlamenter düzenin olağan koşullarında krizle karşılaşsaydık bu tür önlemleri ciddiyetle tartışır; iktidarı eleştirir; değişiklikler önerir; böylece sol muhalefetin bir sonraki seçim platformunu beslerdik: Şirket kurtarma operasyonları, kriz sırasında ilkesel olarak yapılmalı mı? Önerilen yönetmelik, banka yöneticilerine ağır (hatta kişisel) sorumluluklar içeren Bankalar Kanunu ile uyumlu mudur? Maliyeti nasıl karşılanacak? Ne türden nesnel ölçütler uygulanmalı?

2001 krizinde benzeri bir “banka kredilerinin yapılandırılma düzenlemesi” gündeme geldi; uygulandı. O tarihte “normal” bir rejimde olduğumuz için tartışılması gerekliydi ve IMF programının öğeleriyle birlikte eleştirildi; tartışıldı. Krize karşı uygulanan ekonomik program da 2002 seçimlerinin ana gündemlerinden biri oldu.

  • Bu tür tartışmalar, iktidarın değişmesini fiilen imkânsız kılmış olan faşizmin lütuf düzeni içinde abestir.

Kemal Can, lütuf dağıtma iradesinin “Reis”e bağlı olduğunu anlatıyor. Önümüze çıkarılan yönetmeliği, çerçeve taslağını tartışmanın anlamı yoktur. Şirket kurtarma süreçleri de “kayırma, dışlama” ayrımları içinde yürütülecektir.

  • “Sözde yetkili” tüm kurumlar, Reis’in iradesini hayata geçirmekle görevlendirilmiştir.

  • Sayıştay ve parlamento devre dışıdır; tüm denetim, denetleme organları, yargı Reis’e bağlıdır.

Peşinen hüküm verilmiştir: Uygun görülen şirketler (“yarenler”) kurtarılacaktır…

Bizlere de, izleyebildiğimiz kadar sorumlulukları, yozlaşmaları teşhis, teşhir ve eleştirme yükümlülüğü düşmektedir.

***

Bir başka örnek, kriz ortamında iktidarın alternatif dış finansman arayışlarıyla ilgilidir. Katar Emiri, Türkiye’ye 15 milyar dolarlık doğrudan yatırım yapma kararını açıkladı. Bu toplamın 3 milyar dolarının Katar Merkez Bankası ile TCMB arasındaki bir takas (“swap”) anlaşması ile ödeneceği daha sonra belirlendi.

Çin’in de ulaşım ve enerji sektörlerine 3,6 milyar dolarlık bir kredi sağlayacağını damat açıkladı.

IMF kredisi mi? Faizleri artırıp hızla sıcak para çekmek mi? Rusya, Çin, ve Körfez parası mı? Lütuf düzeni geçerliyse bu sorular da abestir.

  • IMF programı batık özel kredileri T.C. Hazinesi’ne yıkar; devleti borçlandırır. Emekçiler ve kamu maliyesi kemer sıkar; ekonomi ve cari açık küçülür. 

Körfez ülkelerinden doğrudan yatırım, fabrika kurmak, maden açmak değil, arsa-arazi almak demektir. Katar parasının nereye gideceği “lütuf ihsan eden” makama aittir. İzini herhalde süremeyiz. Tuhaf bir “rastlantı” da var: Son on iki ayda Türkiye’ye giren “kayıt dışı” (karanlık) para da tam tamına 15 milyar dolardır. Kaynağını iktisatçılar belirleyemedi; “lütuf” öğeleri içinde yer alsa gerektir.

Çin yatırımlarına gelince, bu ülkenin, dış açığın veya borçların döndürülmesi için kredi açması beklenmez. Buna karşılık, Çin’den Atlas Okyanusu’na kadar uzanan Kemer ve Yol programındaki yatırım zincirleri içinde Türkiye de önemli bir yer kaplamaktadır. Yunanistan krizinde özelleştirilen Pire Limanı’nı Çin aldı. Türkiye’ye açılan ulaşım/enerji kredilerinin de, mülkiyetin el değiştirmesiyle sonuçlanması beklenebilir.

  • Krize karşı tüm dış finansman yolları Roma’ya, yani Türkiye’de servet mülkiyetinin daha fazla yabancılaşmasına gidecektir

Değil mi ki 2017 sonunda “yerli ve millî AKP”, yabancıların Türkiye’deki sabit ve finansal varlıklarının toplamını 700 milyar dolara, GSYH’nin % 82’sine ulaştırmıştır. Krizde de (yöntem fark etmez); bu yola devam…

Bizlerden de eleştiriye, teşhire devam… Kendi aramızda yakınmak dahi tümüyle susturulmaktan evlâdır. Faşizme geçiş henüz tamamlanmadı.
========================================

Dostlar,

Üstad Sayın Prof. Dr. Korkut Boratav’ın tarihe not düşen – düşecek olan nitelikteki bu çok  önemli yazısını paylaşmak istiyoruz sitemizde..

Çok iyi okunmalı, paylaşılmalı ve gerekli dersler tüm ilgililerince hızla çıkarılmalı.

81 milyonluk bir ülkenin – halkın bugünü ve geleceğidir söz konusu olan…

Çok önemli 4 saptamayı öne çıkararak yinelemek istiyoruz :

  • Sayıştay ve parlamento devre dışıdır; tüm denetim, denetleme organları, yargı Reis’e bağlıdır.

  • Bugünkü krizin kökenini itinayla araştıran herkes tek bir adrese ulaşmaktadır:
    AKP’nin finans kapitale tam teslimiyeti

  • Krize karşı tüm dış finansman yolları Roma’ya, yani Türkiye’de servet mülkiyetinin daha fazla yabancılaşmasına gidecektir

Ve;

  • Değil mi ki 2017 sonunda “yerli ve millî AKP”, yabancıların Türkiye’deki sabit ve finansal varlıklarının toplamını 700 milyar dolara, GSYH’nin % 82’sine ulaştırmıştır. Krizde de (yöntem fark etmez); bu yola devam… 

    Söylenecek söz bulmak ne denli güç.. Yazıklar olsun AKP iktidarına, anlayışına ve yalakalarına.. Mazlum ülke Türkiye’ye nasıl bunca ağır kötülük, bunca vicdansızlık ve insafsızlıkla yapılır!?

    Kendi ülkemizde sürgün oluyoruz giderek..
    Bu topraklardaki varlıkların sahibi giderek yabancılar olmakta ise, bu işin sonu nereye varır!?
    Bunu yapanlar gerçekten öngöremedikleri için mi böyle oluyor??
    Bir an için ”öngörerek” yaptıklarını düşünsek!?
    Eeee. sonrası!?

    Sevgi ve saygı ile. 29 Ağustos 2018, Tekirdağ

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ÇÖZÜM DEMOKRASİ

ÇÖZÜM DEMOKRASİ

Konuk yazar : Mustafa AYDINLI

Ülkede yaşanan ekonomik kriz, şaşırtmadı.
Aylar öncesinden ekonomistler bunun sinyallerini veriyordu.
Seçimlerin erkene alınması bu gerçeği daha net ortaya koydu.

Anadolu’da bir söz vardır. ”Kız hamileyse, düğün tarihi erkene alınır.” Karnı şişen ekonominin, kriz doğuracağı belliydi, beklendiği gibi oldu. Tek fark, doğum, seçim sonrasına kaldı.

İktidarın on altı yıldır, profesyonelce uyguladığı bir politika  var :

  • ”İyi yaparsa kendinden, kötü olursa dış güçler..” veya bir günah keçisi buluyorlar.

Her ne olursa olsun, ekonomi, freni patlamış kamyon gibi bayır aşağı gidiyor.

Tez zamanda önlem almaz, kötü gidişi durduramazsak, bir kara deliğe savrulacağımızı söylemek, kıyamet tellallığı değildir. Yanılmış olmayı diliyorum.

Döviz yükseliyor, döviz yükseliyor diyoruz da, ”paramızın değeri düşüyor’‘, demeye dilimiz varmıyor. Gerçek budur, paramız %50’ye yakın değer yitirmiştir.

  • Türkiye’de %40 dolayında devalüasyon yapılmıştır!

Türk halkı yarı yarıya yoksullaştırılmıştır!

Ne yazık ki, krizi yaratanlar faturayı ödemeyecek.
Çalışanlar ve yoksul halk kesimine cereme yüklenecek.

Gerçekleri halktan gizleyerek çözüm üretilemez.
İktisatçı Sayın Prof. Korkut Boratav’ın uyarısı ile bu gidişin ”varacağı nokta faşizmdir

Ülkemizde rejim değiştirilmiş, ”Tek adam” otokratik dönemine girilmiştir.

Meclis işlevsizleştirilmiştir.

Unutmayalım ki, toplumun en az %50’si bu sivil darbeye karşıdır.

İçinde yaşadığımız çağda, bu durum sürdürülebilir değildir.

16 yıldır ülkeyi ağır yıkıma sürükleyenlerden çözüm beklemek, yanlışın yinelenmesidir.

Cumhuriyetin 80 yıllık alın teri tüm birikimlerin satılmasına karşın, bu kez kriz teğet filan geçmeyecek, delecek ve koçbaşı kayaya toslayacağa benziyor.

Her şeye karşın çözüm vardır.

Çözüm;

  • Demokrasi, hukuk devleti, insan hakları,  barış dilini ülkede yaşama geçirmektir.

Bayramınızın kutlu ve mutlu olması dileğiyle.

Uzmanlar anlatıyor: Krize yol açan temel nedenler nelerdi?

Uzmanlar anlatıyor:
Krize yol açan temel nedenler nelerdi?

(AS: Oldukça kapsamlı bir inceleme.. Yaşanan ekonomik yangını anlamak için özen ve sabırla okunmasını öneririz.. 15.08.2018)
İktidar, kur fırtınasıyla ilgili savaş vurgusu yapsa da Cumhuriyet’e konuşan uzmanlara göre sorunun temeli, görmezden gelinen ekonomi politikaları. (Cumhuriyet, 13.08.2018)

İktisatçı Prof. Dr. Aziz Konukman, yaşanılan ekonomik krizin ABD ile gerilimden öncesiyle de değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

Gazetemizin sorularını yanıtlayan Konukman, “Karşılıkları düşürme adımı bile dolar 7 lirayı geçtikten sonra yapıldı. Dolar 5 lira olduğu zaman adım atılsaydı işler belki bu noktaya gelmeyecekti” dedi.
İktidarın kurlardaki yükselişi Amerika ile krize bağlamasını eleştiren Konukman, “Kriz çıkmadan önce her şey yolunda mıydı, dış mihraklar yok muydu? Yapı kırılgan, cari açık kronik halde, ithal girdilere bağımlılık arttı. Üretebilmek için önceki yıllara göre daha fazla ithal girdi kullanmak gerekiyor artık. Spekülatif ataklar işi daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor. Dışa bağımlılık ekonomiyi spekülatif ataklara açık hale getirdi” diye konuştu. Konukman şöyle devam etti: “İkincisi bir ‘yönetme’ meselesi var. Malesef bu kadrolar yetersiz.”

Kendileri övünüyordu

Türkiye’nin 2002-2007 arasında sıcak parayla ‘müthiş’ büyüdüğünü vurgulayan Konukman, “O zaman potansiyel büyüme %5 olmasına rağmen Türkiye %7 büyüdü. Bunu Korkut Boratav hoca ‘Lale Devri’ olarak adlandırmıştı. Bu büyüme sıcak para etkisiyle gerçekleşti. O zaman ‘Onlar dolar sahibi bizim Allahımız var’ denmiyordu. Bununla övünülüyordu. Şimdi neden birden düşman ilan edildiler?” dedi.

Kriz alıp başını gidiyorsa, oyunun kuralları içinde yapılabilecek şeyin politika faizini yükseltmek olduğunu vurgulayan Konukman, bunun yerine son Merkez Bankası toplantısında faizin sabit tutularak adeta piyasalarla kavga edildiğini aktardı. Para politikası araçlarının tam zamanında uygulanırsa etkili olabileceğine işaret eden Konukman, “Zamanında müdahale edemediler. Yapmaları gerekenleri yapmıyorlar ama yapıyormuş gibi gözüken açıklamalar yapıyorlar ya da belgeler sunuyorlar. 100 günlük eylem planı gibi” dedi ve şöyle devam etti:

“Normal şartlarda hükümet programı açıklanır, arkasından eylem planı açıklanır. Bunca zamandır hep böyle olmuştur ve olması gereken bu. Ortada hükümet programı olmadığı için bir bütçelendirme yok, yatırım programı yok salt vaatler var. Orta Vadeli Plan’ın en geç eylülün ilk haftası açıklanması gerek. 11. Kalkınma Planı 15 Temmuz’da açıklanacaktı, halen bir ses yok. Önümüzü göremiyoruz, öngörü sorunu var diyorsanız acilen bir anti-kriz programı hazırlayın. Tasarruf programı vs. gibi.”

Faturası yine halka

Aziz Konukman, faturanın yine geniş halk yığınları ve emekçilere çıkacağını vurgulayarak krizin temel nedenlerini ‘

  • ithal girdi bağımlılığı ve
  • ‘gerçek ekonomik programların ortada olmayışı’ olarak sıraladı..

    Enerji dışındaki girdilerde yerli ürünlerden faydalanma şansı olduğuna vurgu yapan Konukman, “Dışa bağımlılık spekülatif ataklara açık hale getiriyor. Bunu aşmak için ithal ikameci yeni bir model gerekiyor” değerlendirmesi yaptı.
    *****

Krizin, ABD geriliminden çok ekonomideki yapısal sorunlardan kaynaklandığını belirten ekonomist Barış Soydan, yurttaşlara nasıl yansıyacağını anlattı: Zam, vergi, işsizlik

-TL’deki sert düşüşün nedenleri sizce neler? Krizin tarifini yapabilir misiniz?

Sert düşüşün akut ve yapısal olmak üzere iki nedeni var. Akut neden, ABD ile yaşanan Rahip Brunson Krizi. Kronik nedenler ise cari açık ve enflasyon. Türkiye’nin cari açığının gayrisafi yurtiçi hasılaya oranı %6.5 dolayında. Bu oranın %5’in üzerine çıkması tüm dünyada kriz habercisi olarak değerlendirilir. Cari açığı yurt dışından aldığımız borçla finanse ettiğimizi bilmeyen yok. Bunun üzerine özel sektörün meşhur 337 milyar dolarlık borcunu ekleyin… Yapısal sorunlar olmasa Rahip Brunson krizi tek başına TL’nin bu kadar düşmesine neden olmazdı. Demek ki sorun, cari açık ve enflasyon. Cari açık ve enflasyonun arkasında ise ekonominin aşırı ısınması var. Biliyorsunuz, araba motoru aşırı hararet yapınca su kaynatır. Ekonomi hararet yapınca iç talep ve ithalat patladı. İthalat patlayınca da cari açık hızla büyür. Peki ekonomi nereden aşırı ısındı? Çünkü 2017 Referandumu öncesinde dağıtılan KGF kredileri ve açıklanan vergi indirimleri, talebi ateşledi… Merkez Bankası’nın enflasyondaki artışı kompanse edici faiz artırımlarına gitmekten kaçınması da, tüm bunların üzerine tuz biber ekti. Faiz artmayınca yabancı yatırımcı enflasyon nedeniyle Türk tahvillerinden zarar etmeye başladı. Rahip Brunson Krizi, spekülatif atak için fırsat kollayan uluslararası sermayenin aradığı ortamı yarattı.

-Bundan sonra Türkiye ekonomisini ne bekliyor? Kısa ve orta vadede hangi adımlar atılmalı?

Akut sorunun, yani Rahip Brunson Krizi’nin çözüleceğini umut ediyorum. Veya umut etmek istiyorum, diyelim. Eğer akut sorun çözülürse yapısal sorunlarla baş başa kalırız. Cari açık ve enflasyonu indirmek için ekonomiyi “soğutmak” gerekiyor. Ekonomiyi soğutmak, vergi indirimlerini kaldırmak ve kamu harcamalarını kısmak demek. Harcamaları kısmanın yolu Kanal İstanbul gibi büyük projelerin askıya alınmasından ve maalesef yeni vergiler salınmasından geçer. Bu arada eğitime, sağlığa yapılan harcamaların kısılacağını da söylemek zorundayız. Yani “IMF’siz IMF programı”, ya da fiyakalı ismiyle “istikrar programı” gelip kapıya dayanır. İktidar yerel seçim arefesinde bunu göze alabilir mi? Bence zor. Baz senaryoda akut sorun çözülür, kronik sorunlar devam eder. İyimser senaryoda hem akut sorun çözülür, hem de iktidar yapısal sorunlar olan cari açık ve enflasyonu çözmeye yönelik adımlar atar. Kötümser senaryoda ise ne yapısal sorunlar ne de Rahip Brunson ile ilgili adım atılır…

-Piyasalardaki dalgalanma ne kadar sürebilir, öngörülerinizi paylaşır mısınız?

Rahip Brunson Krizi sürdükçe dalgalanma ve spekülatif atak sürecek gibi görünüyor. Neyse ki, bayram herkese nefes alma fırsatı verecektir.

-Geçen hafta liradaki değer kaybından Avrupa ve ABD borsaları da etkilendi. Krizin bulaşıcılığı konusunda fikirlerinizi alabilir miyim?

Bu daha derin bir mesele. Amerika 2008 Krizi’nin 1929 benzeri bir buhrana dönüşmesini engellemek için düşük faiz, ucuz para politikası izlemişti. Şimdi faizleri kademeli şekilde artırarak bu politikayı bitiriyor. Ucuz para döneminde Türkiye’nin de aralarında bulunduğu gelişen ülkelere akan sıcak paranın bir kısma eve geri dönüyor. Dolayısıyla salt Türkiye değil tüm gelişen ülkeler diken üzerinde.

-5. Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Türkiye ile ilgili açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Almanya’nın Türkiye’nin istikrarsızlığa sürüklenmemesi gerektiğiyle ilgili açıklaması, AB ile Amerika’nın bakış farklılıklarını yansıtıyor. Biliyorsunuz Rusya konusunda da AB ile ABD arasında siyaset farklılıkları var; bilhassa Almanya, Rusya ile daha ılımlı ilişkiden yana.

-Peki TL’deki değer kaybının yurttaşa yansıması ne olur?

Zamlar, yeni vergiler ve işsizlik şeklinde yansıma olur. Özellikle ithal ürünlerin fiyatlarının çılgın seviyelere yükseleceğini söylemek için kahin olmaya gerek yok. Artık herkesin cebinde iPhone’n son modelini göremeyeceğiz. İşsizlikte ani ve hızlı artışlar yaşanması da kaçınılmaz görünüyor.

Eğer kurda geri çekilme olmazsa, enflasyonun %30’lara dayanacağını söyleyebiliriz. Yılbaşında özel sektör zamları ortalama %10 civarındaydı. Demek ki, reel ücretlerde yalnızca bir yılda %10-20 arasında erime olacak. Yıl sonunda şirketlerin krizi ve ekonomi
genelindeki olası eksi büyümeyi bahane göstererek enflasyonun etkisini giderici zamlardan kaçınacaklarını tahmin ediyorum. Yani reel ücretlerdeki erimenin etkisi önümüzdeki döneme yayılacak. Bu sürecin sendikal mücadeleyi ateşlemek gibi bir yan etkisi olacaktır…

‘Kimse bilmediği sularda yüzmesin’

İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali, kurdaki hareketlilikle ilgili, “Geldiğimiz seviyeler ekonomik temellerle açıklanmaya müsait değil. Saldırı niteliğinde fiyatlar oluştu” dedi.
Yurttaşa da tavsiyede bulunan Bali, kimse bilmediği sularda yüzmesin. Dolarda, Avroyla, borcu, alacağı, geliri projekte edilmiş herhangi bir şeyi olmayan kişinin dövizle işi olmamalıdır. Aşağı yukarı da 24-25 senemi bu işlerle geçirmişim. Bugüne dek 1 Dolar bile tasarruf amaçlı alımım olmadı. Bu gün de olmadı, dün de olmadı, önceki gün de olmadı. Nedeni şu: Benim gelirim TL. Şunu tavsiye ederim sadece; ihracatçıysanız, ithalatçıysanız, turizmciyseniz, işiniz varsa gücünüz varsa, Ayşe Teyze’nin ne işi var dövizle? Mudilere önerim böyle zor bir dönemde fırsatçı yaklaşım içinde olmamalı. İşlerini güçlerini doğru düzgün yaparak kendi gelirleriyle, aynı para cinsiyle yürütmeleri” dedi. Adnan Bali, NTV ve Bloomberg HT’de yaptığı konuşmada şunları söyledi:

Eylem zamanı

Zor günlerden geçiyoruz. Spekülatif ataklarla karşı karşıyayız. Bu yaşanan olaylar normal piyasa dinamikleriyle açıklanacak bir şey değil, bu karşılıklı aynen ifade edildiği gibi bir ekonomik savaş. Biz böyle bir atağı öngörebilmeli, çabuk aksiyon göstermeliyiz.

-Şu an artık söylem değil eylem zamanı. Piyasa, yeterli aksiyon alınmama halini cezalandırıyor.

-Şu an yaşanan kur artışı karlılıkları azalttığı gibi risk ağırlıklı varlıkları arttırıyor. Sermaye yeterliliklerimizi yönetmek açısından iyi hareket edeceğiz.

-Ben kur atağını ekonomik verilerle izah edemiyorum. Reel sektörün çevrilmeyecek borcu yok.

-Faiz iyi bir şey değil. Kararlar alırken teknik çerçevesinin siyasi çerçeveden ayrı olarak kendi kurallarıyla yürüdüğünün hissedilmesi lazım.

11.5 milyar liralık ek yük

Enerji Ekonomisi Derneği Başkanı Prof. Dr. Gürkan Kumbaroğlu, Türkiye-ABD geriliminin enerji ekonomisine yansımaları ile ilgili, Doların Temmuz başından beri 4.6 TL’den 6.4 TL düzeyine yükseldiğini vurguladı.

Kumbaroğlu, “Son 45 günlük zaman dilimini ele aldığımızda TL %40 değer yitirince Türkiye’nin enerji ithalat faturası da TL bazında %40 arttı. Türkiye’nin ayda ortalama 4.6 milyar metreküp doğalgaz, 2.1 milyon ton ham petrol ve 1.2 milyon ton akaryakıt ithal ediyor. Bu veriler bugünkü piyasa fiyatlarından aylık 3 milyar Doları aşan bir enerji ithalat faturasına karşılık geliyor. Bugünkü kurlardan hesaplandığında, son 45 günde enerji ithalatının faturası TL’nin değer yitirmesi nedeniyle 11.5 milyar TL artmış durumda. Rusya ile 16.8 milyar Dolar, İran ile de 4.2 milyar Dolar ticaret açığımız var. Salt iki ülkeye baktığımızda enerji kaynaklı ithalat nedeniyle 21 milyar Dolarlık ticaret açığımız söz konusu. Döviz kurundaki artış bu açığı TL bazında katlamakta. Bunun ülkemizde enerji fiyatlarını artırması kaçınılmaz. Irak ve Doğu Akdeniz’de hem ABD hem de İsrail ile karşılıklı kazanabileceğimiz bir işbirliği için geç değil” ifadesini kullandı.

DİSK: Emekçi alacaklı

DİSK Yönetim Kurulu adına Genel Başkan Arzu Çerkezoğlu, yaptığı değerlendirmede, “Bir borç krizi olarak karşımıza çıkan ekonomik krizin, işsizlik ve yoksullaşma olarak işçi sınıfına fatura edilmesine izin vermeyeceğiz Borç %1’in borcudur. %99 bunu neden ödesin?” dedi. Çerkezoğlu değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı:

-Türkiye ekonomisi, tehlikeli bir “döviz krizi” ve “borç krizi” ile karşı karşıyadır. Ancak döviz ve borç krizi olarak başlayan kriz kısa sürede ekonominin öbür alanlarına enflasyon, durgunluk, işsizlik ve yoksulluk olarak yansıyacak.  Büyük oranda dövizle borçlanmış şirketlerin iflas haberleri bir süredir gelmeye başlamıştı. Krizin ekonominin öbür alanlarında da bir domino etkisi yaratması tehlikesi her geçen gün büyüyor.

-Köklü yapısal nedenleri olan kriz, demokratik siyasetin, hukukun, toplumsal barışın da krize girdiği bir ortamda şiddetleniyor.

-Enflasyonun, işsizliğin, döviz kurunun ve faizlerin eş anlı yükseldiği bir kriz ortamında, ülkeyi yönetenler henüz krizin çözümü için bir eylem planı duyurmadı.

Reel ücretler eriyecek

Kocaeli Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Aziz Çelik’e göre kriz işçilerin, ücretlilerin alım gücünü düşürerek yoksullaşmalarına yol açıyor. Kurlardaki sert yükselişin fiyatlara yansımasının kaçınılmaz olduğunu, enflasyondaki tırmanışın bunu gösterdiğini dile getiren Çelik, “Toplu iş sözleşmeli az sayıdaki işçi dışında fiyat artışlarının ücretlere yansıması zor görünüyor. Bunun anlamı işçi ücretlerinin reel olarak gerilemesi olacaktır. Kriz koşullarında, işsizlik baskısı nedeniyle ücret artış talebinin de güçlü olamayacağı düşünülecek olursa reel ücretlerde ciddi bir düşüş yaşanabilir.” dedi.

Özellikle döviz borçlusu şirketler ve ithalata dayalı sektörler başta olmak üzere daralma ve kapanmaların söz konusu olacağını vurgulayan Çelik, “Ekonomideki durgunluk hem yeni iş yaratma olanaklarını azaltabilir hem de ciddi bir işsizlik dalgasına yol açabilir. İşçilerin krizden korunması için başta asgari ücret olmak üzere bütün ücretlerin enflasyon artışına göre revize edilmesi gerekiyor.

Krizle kemer sıkarak değil alım gücünü destekleyen politikalarla krizle mücadele edilmeli” diye konuştu.

Ekonomik seçenekler daralıyor

Ekonomik seçenekler daralıyor

Belirtiler Türkiye’nin bir krize sürüklendiğini gösteriyor. Durgunlaşmayı izleyen ılımlı bir daralma ile geçiştirilebilir mi? Finansal kriz ve kapsamlı bir bunalım mı?

İyimser senaryo: Durgunlaşma → Ilımlı daralma → İstikrar…

Türkiye için iyimser bir senaryonun işlerliği öncelikle dış dünyaya bağlıdır: FED’in parasal daralma / faiz artırma temposu hızlanmamalı; ABD 10 yıllık korkutboratavtahvil faizleri % 3’lük eşiğin altına yerleşmeli; finans kapitalin “risk iştahı” aniden coşmalı ve “yükselen piyasalar”dan fon çıkışları son bulmalı…

Dış ortamdaki “olumlu” koşulların Türkiye ayağı da var: TCMB, politika faiz oranını son enflasyon verilerinin üst eşiğine (% 20’lik ÜFE artışına) çeker. Batılı finans çevreleri, “Türkiye’de fiyatlar yeterince düştü; girme zamanıdır…” teşhisinde birleşir. Sıcak para akımları döviz kurlarına ve faizlere istikrar getirir.

Ancak dikkat: Bu yeni istikrar ciddi kayıpları izleyecektir. Döviz fiyatlarının geçen yıl sonundaki 1 dolar = 3,77 TL düzeyine dönmesi olası değildir. Döviz borçlusu şirketlerden başlayan zincirleme etkiler, tüm ekonomiye, bankalara yansıyacaktır. Borçlu şirketleri ve bireyleri zorlayacak olan bir diğer zinciri de hatırlatalım: TCMB politika faizi → mevduat faizleri → tırmanan kredi faizleri…

Tek telafi edici etken, hükümetin Nisan ve Mayıs 2018’de artan kamu harcamalarını içeren seçim paketidir. Ancak, döviz kuru ile faiz artışlarının daraltıcı etkileri yıl boyu sürecek; “seçim paketi” yılın ikinci yarısında son bulacaktır.

Bu iki karşıt akım, şu anda ekonominin durgunlaşmasına yol açmaktadır. İlerleyen aylarda olumsuz finansal etkenler ağır basacaktır.

En iyimser senaryo, ekonominin 2019’a ılımlı bir daralmayla girmesi ve giderek istikrar bulmasıdır.

Kriz niçin gündemdedir?

Bu iyimser senaryonun gerçekleşmesi, mümkündür; ama muhtemel değildir.

FED’den kaynaklanan finansal daralma yavaşlamayacak; belki de hızlanacaktır. Finans kapitalin “yükselen ekonomilerin kırılgan halkaları”na (öncelikle Arjantin, Türkiye, Brezilya’ya) dönük risk iştahı yok olmuş; fon çıkışları yaygınlaşmıştır.

Batılı bir bankerin ifadesiyle, Cumhurbaşkanı’nın Londra’da “TCMB’nin itibarını ciddi boyutta zedeleyen; inanılmayacak derecede zarar veren söylemlerinin etkisi” süregelmektedir. Mehmet Şimşek’in telafi çabalarının etkisiz kaldığı anlaşılmaktadır. “Faiz lobisi” ile savaşa tutuşan Cumhurbaşkanı’nın olası seçim zaferi bile, geçmiş örneklerin aksine, finans çevrelerinin tedirginliğini  gidermeyecektir. (Bk. Financial Times, 23 Mayıs, 4 Haziran; Economist, 2 Haziran)

Olumsuz algılamaların yansımaları ortadadır. Mart’ta sermaye hareketleri tersine dönmüştür ve dış kredilerde 3 milyarı aşkın ana para ödemesi yapılmıştır. Döviz piyasaları, bu eğilimin üç aydır hızlandığını göstermiştir. Kredileri yapılandırılan büyük şirketlerin sayısı artmaktadır.  Moody’s 14 T.C. bankasının kredi notunu düşürmüştür.

Finansal bir krizin ön göstergelerini günü gününe izliyoruz.

Krizde IMF seçeneği

Kriz patlak verdiğinde (Haziran 2018 verilerine göre) âcil soru şu olacaktır: 12 ay içinde vadesi gelecek olan 182  milyar dolarlık dış borcun ve 55 milyar dolar civarında seyreden cari işlem açığının finansmanı nasıl sağlanacak?

Gündemde yalnızca iki seçenek vardır: Bir IMF programı veya dış borç ödemelerini askıya almakla başlayan radikal program…

İktidara aday olan iki ittifakın, krizde IMF seçeneğini yeğlemesi beklenir. Bu programın ipuçlarını Nisan’da yayımlanan (ve bu köşede tartıştığım) IMF’nin Türkiye raporu vermekteydi.

Yukarıdaki soruya IMF’nin yanıtı basittir:
– Ekonomi küçülür;
– cari dış finansman gereksinimi de aşağı çekilir.
– IMF kredileri de dış borç taksitlerini öder.

Ekonominin küçülmesini, maliye ve para politikalarında ağır kemer sıkma önlemleri sağlar. IMF’nin Nisan Raporu, kamu harcamalarının 2018’den 2019’a milli gelirin % 2’si oranında kısılmasını öneriyor. Bu, millî gelirdeki daralmanın en alt sınırıdır; malî çoğaltanın ve kredilerdeki düşmenin etkileri buna eklenmelidir.

Kemer sıkma öncelikle emekçilere yansıyacaktır. Emekli aylıklarında, memur maaşlarında, asgari ücretlerde enflasyona endeksleme son bulacaktır. Kıdem tazminatının tasfiyesi, geçici istihdam biçimlerinin yaygınlaştırılması gündemdedir. Sosyal güvenlik sisteminden özel sigortalara geçiş hızlanacaktır.

Döviz kuru dalgalanmaya bırakılacak; emek gelirleri, döviz fiyatlarını (dolayısıyla enflasyonu)   geriden izleyecektir.

Bir-iki yıllık bir küçülme sonrasında ekonominin yeni bir dengeye oturması umulur. Bu reçetenin en katı türüne muhatap tutulan Yunanistan ekonomisinin küçülmesi çok daha uzun sürdü.

  • Benzer bir programın 2002 sonunda AKP iktidarı ile sonuçlandığını da hatırlatalım.

Radikal bir anti-kriz programı: Nasıl?

IMF seçeneğini reddeden “radikal” bir anti-kriz programının yanıtlaması gereken âcil soruyu tekrarlayalım:

  • 12 ay içinde vadesi gelecek olan 182 milyar dolarlık dış borcun ve 55 milyar dolar dolayında seyreden cari işlem açığının finansmanı nasıl sağlanacak?

Yanlış anlaşılmasın, Finansal kriz, Türkiye ekonomisinin dış finansman kanallarını tümüyle tıkamaz. Portföy yatırımlarından çıkışlar kısmen telafi edilebilir. Gayri menkul, şirket alımları biçiminde gerçekleşen yatırım türleri son bulmaz. Vadesi gelen kredilerin tümü tahsil edilmez; bir bölümü (kredi faizleri yükseltilerek) yenilenebilir.

Belirleyici olan, toplam dış kaynak girişlerinin anlamlı boyutlarda düşmeye başlamasıdır.
Bu sürecin uzaması kriz ortamına girişi kesinleştirir.

IMF anlaşmalarının avantajı, “program uygulanırken ödenen kredi dilimlerinin” sağladığı dış finansmandır. Radikal bir programda bu kaynak gündem dışıdır. Dış borç ödemelerinin askıya alınması bu nedenle zorunludur. Borçların “yeniden yapılandırılması” müzakere konusudur; sonuçları öngörülemez.

Sermayeye ve IMF’ye teslimiyeti reddeden radikal bir seçeneğin hareket noktasının “dış borçların yapılandırılması, konsolidasyonu, reddedilmesi” olduğunu Sungur Savran ve Oğuz Oyan BirGün Pazar (3 Haziran 2018) ve soL Haber (5 Haziran) yazılarında belirttiler. Yukarıdaki âcil soru yanıtlandıktan sonra izlenebilecek ilerici bir güzergâh ise, Birleşik Haziran Hareketi tarafından Emeğin On Çözümü başlığı altında ifade edildi. Bu yazıda, “âcil soru” gündemi içinde kalıyorum.

Türkiye’nin 453 milyar dolarlık dış borç stokunun sadece % 30’u (136 milyarı) kamuya aittir. Siyasî iktidarın ‘acil bir borç yapılandırma” talebi de salt kamu borçlarıyla ilgili olabilir. Özel şirket ve bankaların dış borçları, özel hukukun borçlu-alacaklı düzenlemeleriyle ilgilidir. Türkiye hükümeti 2001 krizinin arifesinde bankaların dış borçlarını üstlenmişti; bu yüz kızartıcı hatanın tekrarı söz konusu olamaz.

Döviz kısıtı yüzünden aksayan özel sektör borç taksitleri için TL ile ödeme; borç / hisse senedi takasları müzakere konularıdır. İflas halinde uygulanacak icra yöntemleri, genel hukuk kuralları içinde yer alır.

Ancak, özel sektörün veya kamunun döviz yükümlülükleri karşılanamadığı ölçüde sermaye hareketleri sınırlanmalıdır. Yöntemler farklı olabilir: Ülke dışına döviz transferleri izne bağlanabilir; yabancıların portföy çıkışları vergilendirilebilir; kredi ödemelerine döviz tahsisi sıraya konabilir; döviz hesaplarından günlük çekişler sınırlandırılabilir…

Dahası da var:  Cari işlem açığını sürdürme güçlükleri, ithalatın kısıtlanmasını da zorunlu kılar. Burada AKP dönemine özgü bir dış bağımlılık olgusu ile karşı karşıyayız: Ekonominin küçüldüğü yıllarda bile ortadan kalkmayan cari işlem açığı…  Millî gelirin toplam olarak % 4 düştüğü 2008-2009 yıllarında Türkiye ekonomisi toplam 51 milyar $ cari açık vermişti. Daha önceki yirmi beş yılın ödemeler dengesi tablolarına bakınız: Ekonominin durgunlaştığı veya küçüldüğü her yıl (1988, 1989, 1991, 1994, 1998, 2001) cari işlem dengesi fazla vermişti… Tarihe karışmış olan “normal” bir ekonominin olağan göstergeleri…

Kriz ortamında iç talebin daralması, dövizin pahalılaşması, ithalatı kendiliğinden aşağı  çekecektir. Geleneksel korumacı önlemler de (gümrük tarifeleri, ithal kotaları) ayrıca gerekir: Dünya Ticaret Örgütü’nün “istisnaî önlemleri” kullanılacak; AB ile Gümrük Birliği kuralları ihlal edilecektir.

Sınıfsal ittifak gereği

AKP’nin kitle tabanını ve seçmen desteğini ayakta tutmuş olan bölüşüm bilançosunu hatırlatmak gerekir: Kişi başına hesaplanırsa on beş yıl boyunca ortalama işçi, köylü gelirleri, milli gelirin gerisinde seyretmiştir; ancak emekçilerin tüketimleri, gelirlerinden daha hızlı artmıştır.

Bu “refah artışı” nasıl gerçekleşti? Emekçiler açısından borç tuzağı ile… Toplam tüketici kredilerinin milli gelirdeki payında gerçekleşen (%2’den → %20’ye) tırmanma ile… Makro-ekonomik düzlemde, özel ve kamusal tüketimin milli gelirdeki oranının yirmi yılda beş puan artması (%80→%85) ile… Bu artış, cari işlem açığının millî gelirdeki ortalama payına eşittir.

Dış borç ödemelerini askıya alarak başlayan, ithalatın kısıtlanmasını da içeren radikal programdan Haziran Hareketi’nin önerdiği emek-yanlısı ve dinamik bir ekonomiye geçiş sancılı olacaktır. Ortalama yaşam standartlarını zorlayan önlemler, halk sınıfları gözetilerek uygulanacaksa, burjuvazinin vergilenmesi gerekecektir.

  • “Sermayenin grevleri” patlak verirse, kamulaştırmalar gündeme gelir.

Sungur Savran yazısında, dünya çapında sınıf mücadelelerinin seyrinde “2011-2013’te devrim için tarihi koşulların var [olduğunu]” hatırlatıyor. Sonraki beş yılda ise Yunanistan’dan Orta Doğu’ya, Latin Amerika’ya  kadar uzanan geniş  bir coğrafyada sermayenin tahakkümü  yeniden pekiştirildi.

  • Türkiye’de de ekonomik bunalımın eşiğindeyiz.
  • Finans kapitale kalıcı teslimiyete son vermenin ilk adımı,
    radikal bir program önermektir. Güçlüklerini açıklamak da görevimizdir.

Böyle bir programı yaşama geçirebilecek mavi ve beyaz yakalı işçi sınıfı ile köylülüğün ittifakına dayalı bir iktidar yapısı, yakın geleceğin gündeminde değildir. Bu tür bir ittifakı  oluşturma görevi ise Türkiye’nin sosyalistlerine düşüyor. (sol.org.tr den alınmıştır)
==================================
Dostlar,

Üstad Prof. Korkut Boratav’ın epeyi yazısını – makale / kitaplarını okuduk..
Ancak bu irdeleme (analiz, çözümleme) gerçekten 4 / 4’lük! Üstün nitelikli bir bilimsel metin. Onbinlerce Dolar ödeseniz, böylesine bir danışmanlık raporu elde edemezsiniz.

Sürüklendiğimiz ağır tablonun tek sorumlusu kesin olarak AKP / Erdoğan’dır!

15,5 yıldır süregelen mutlak AKP iktidarı boyunca yapılan hataların yığışımlı (kümülatif) birikimidir. Dileriz 24 Haziran’da Türkiye yönetiminden seçimle düşürülürler de ağır ve uzun bir ekonomik esenlendirme (rehabilitasyon) ve onarım süreci emekçileri iyice yoksullaştırmadan yürütülebilir.. Şu 2 yazıya da bakılmasında yarar var :

Turkiye’nin_iflasi_basladi
Osmanli’nin_iflasindan_ders_almak

İlgili herkesin, başta iktidarların ve olacakların,  Boratav hoca ve öbür yurtsever bilim insanlarının nitelikli – bilimsel – gerçekçi değerlendirmelerini tam bir özenle dikkate almaları bir zorunluk olmuştur.

Ekonomist olduğunu söyleyen ama diplomasını bir türlü göremediğimiz Erdoğan tek adamlığının mutlaka ve hızla frenlenmesi gereklidir.

  • Türkiye yeninden Düyun-u Umumiye sefilliğine sürüklenmeden..

Çok acı çooook..

Yazıklar olsun sorumlusu AKP = RTE’ye..

Tarih sizleri asla bağışlamayacaktır..
Bir mazlum halk bunca vahşetle nasıl sömürülebilir; gerçekten tarihte örneğini göstermek neredeyse olanak dışıdır pek çok bakımdan.. Örn. utanmadan dini alet ederek!

Sevgi ve saygı ile. 09 Haziran 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com