Etiket arşivi: Taner Timur

Eğitim-Sen: Mülkiye hocası Doç. Dr. Kayıran’ın fakülteyle ilişiği kesildi

Eğitim-Sen, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Meltem Kayıran’ın fakültesiyle ilişiğinin “haksız ve hukuksuz” biçimde kesildiğini açıkladı.

Eğitim-Sen: Mülkiye hocası Doç. Dr. Kayıran’ın fakülteyle ilişiği kesildi

ANKARA – Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) Ankara 5 No’lu Üniversiteler Şubesi, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Meltem Kayıran’ın fakülteyle ilişiğinin kesildiğini duyurdu.

Kayıran’ın 2017 yılında doçentlik unvan ve yetkisi almasına rağmen, geride kalan dört yılda hak ettiği kadroya atamasının yapılmadığını ve “Dr. Öğretim Üyesi” kadrosunda çalıştırıldığını belirten sendika yaptığı açıklamada, “Hak ettiği kadro verilmediği gibi bir alt kadronun kriterleri uyarınca kendisinden ısrarla dosya istenmiş, bu dosyanın istenmesinin hukuka aykırı olduğunu iddia ederek teslim etmediği için üniversiteyle ilişiği kesilmiştir” dedi.

Doç. Dr. Meltem Kayıran

‘BÖYLE BİR UYGULAMA KABUL EDİLEMEZ’

Kayıran’ın ilişiğini kesme kararının altında imzası bulunan Siyasal Bilgiler Fakültesi Fakülte Yönetim Kurulu’nu, Dekanlığını ve Ankara Üniversitesi Rektörlüğü’nü kınayan sendikanın açıklamasında, “Bu keyfi kararın herhangi hukuki dayanağı bulunmamaktadır. Dahası, 30 yılını bilime adamış bir akademisyenin 300’ü aşkın öğrencisi ve tez danışmanlıkları varken eğitim öğretim dönemi ortasında üniversiteden koparılmasında da herhangi bir kamu yararı bulunmamaktadır. Pandemi döneminde özel sektörde bile işten çıkarmalar yasaklanmışken bir kamu kurumunda böyle bir uygulamaya gidilmesi kabul edilemez” denildi.

Tüm üniversite bileşenlerine destek çağrısında bulunan sendikanın açıklamasında şu ifadeler yer aldı:

“Bölümlerin ihtiyaç duyduğu kadroları vermeme, öğretim üyelerinin unvanlarına uygun atama yapmama ve keyfi atama-yükseltme kriterleri belirleme gibi yöntemler, üniversiteleri ve akademisyenleri baskı altında tutmanın bir aracı olarak kullanılmaktadır. Liyakatsiz atama ve kadrolaşmalarla üniversiteleri siyasi iktidarın arka bahçesi haline getirmeyi amaçlayan, özgür bilimsel üretimin önünü keserek akademiyi içten içe çürüten bu uygulamalara karşı mücadelemizden asla vazgeçmeyeceğiz. Akademik özgürlüklerin ve insan-doğa-toplum yararına üniversite mücadelemizin en yürekli taşıyıcılarından biri olan Meltem Kayıran’ı hedef alan bu hukuksuzluğu kabullenmeyeceğiz. Bu hukuksuz karar geri alınana kadar mücadelemizi sürdüreceğiz.” (DUVAR, https://www.gazeteduvar.com.tr/egitim-sen-mulkiye-hocasi-doc-dr-kayiranin-fakulteyle-ilisigi-kesildi-haber-1518978)
*****

Doç. Dr. Meltem Kayıran:
İnanın içim yanıyor

Mülkiye’den ilişiği kesilen Doç. Dr. Meltem Kayıran yaşadıklarını ‘İnanın içim yanıyor’ başlıklı yazıyla dile getirdi. Kayıran “Yine de ısrarla, inatla geri dönmek için elimden geleni yapacağım” dedi.

Doç. Dr. Meltem Kayıran: İnanın içim yanıyor

DUVAR – Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Bölümü öğretim üyesiyken bir alt idari kadronun kriterlerine tabi tutulmak istenen ve fakülteyle ilişiği kesilen Doç. Dr. Meltem Kayıran, yaşadıklarını ve tepkisini bir yazıyla dile getirdi. Kayıran, “Sonuçta bugüne kadar yaptıklarım, yapmadıklarım konusunda benim içim çok rahat. Acaba benim atılma kararımı verenlerin de öyle mi?” diye sordu.

Prof. Dr. Taner Timur da yazının altına

  • “İlk kez bir yönetim kurulunun en değerli meslekdaşlarından birinin ihracına alet olacak kadar alçaldığını öğreniyorum. Yazıklar olsun!” mesajı bıraktı.

Kayıran şunları yazdı:

Değerli SBF çalışanları,

Bu Fakültenin, Mülkiye’nin, benim atılmamı Rektörlüğe teklif etmesinden dolayı içim yanıyor.. Ben bu Fakülteye 1990 yılında asistan olarak başladım. O baskıcı dönemlerde bile, bir hoca kendi asistanının atılmasını önerdiğinde bile, birçok kişi buna karşı durur, “bir insanın ekmeğiyle oynayamazsın, bu onun özlük hakkıdır” der, atılmanın önüne geçerdi. Ben SBF Yönetim Kurulunun kimsenin atılmasını teklif ettiğini hatırlamıyorum. Hatta Fakülteye hiçbir katkısı olmadığı halde sırf o vebali almamak için çok uzun yıllar boyunca Fakültede çalışmaya devam ettirilen kişiler hatırlıyorum. Şimdi, bu Fakültede 31 yıllık emeği olan ben, yoğun bir biçimde çalışırken, dönemin ortasında, bu pandemi döneminde, işten atılmalar yasaklanmışken apar topar, hızla, nasıl alındığı belli olmayan bir Yönetim Kurulu kararıyla, 3-5 kişinin imzasıyla nasıl ve neden atıldığımı anlayamadığım için, Fakültem benim atılmamı istermiş gibi bir izlenim yaratılmaya çalışıldığı için içim yanıyor, ağırıma gidiyor.

Benim atılma gerekçemde “dosya sunamadığı” gibi bir ibare yer aldığı için içim yanıyor. Kriterler tartışıldığı, benim onları karşılayamadığım yolunda tartışmalar yapıldığı için… Oysa ben hem yayın aşamasıyla hem sözlü sınavıyla Maliye alanının uzman jüri üyelerinin oybirliğiyle, takdir ve övgüleriyle doçentlik sınavını vermiş bir öğretim üyesi olarak bir alt idari kadronun kriterlerine tabi tutulamayacağımı yazarak istenilen dosyayı vermedim. Vermediğim bir dosya üzerinden kriterleri karşılayıp karşılamadığım neden tartışılmış Yönetim Kurulunda?

Fakültedeki çalışma arkadaşlarım çok üzüldüğü, benim Fakülte için önemimi anlatmak üzere yazılar yazmak, bölüm görüşleri oluşturmak zorunda bırakıldıkları için içim yanıyor. Bilimsel çalışmaları, dersleri yerine bunlarla uğraşmak zorunda bırakıldıkları için içim yanıyor…

İdari personel olarak çalışan arkadaşlarım üzüldüğü için, benim atılmama ilişkin birçok işlemle uğraşmak zorunda bırakıldıkları ve ortada kalan dersler için düzenleme yapacakları, bunlar için fazladan mesaiye katlanmak zorunda kalacakları için içim yanıyor…

Dönemin ortasında 300’ü aşkın lisans öğrencisi yüz üstü bırakıldığı için, onlar çok üzüldüğü, sevdikleri, saydıkları bir hoca olarak onlara bu durumu açıklayamadığım, onların gözünde SBF haksız- hukuksuz bir yer olarak göründüğü için içim yanıyor. Son dersimde vize sorularını çözerken “aslında buradan şu konuya bağlayacaktık, aslında bu konuları sonda değerlendirecektik, .. buralar da yarım kaldı ama mutlaka benim yerime dersinizi tamamlayacak hocanız bunları size anlatacaktır” derken içim yandı… Yüksek lisans seminer öğrencime, doktora tez öğrencilerime durumu açıklamaya çalışırken içim yandı. Bir üniversite hocasının, bir doçentin, öğrencilerin gözünde bu şekilde itibarsızlaştırılması karşısında onlara akademinin itibarını savunmaya çalışırken içim yandı…

Ben akademiyi, akademik çalışmanın ne demek olduğunu, akademik etiği, bilimsel merakı, bir akademisyenin nasıl itibar sahibi olduğunu beni yetiştiren Korkut Boratav, Bilsay Kuruç, Taner Timur, Cem Eroğul, Sina Akşin, Baskın Oran, Özhan Uluatam, Alâeddin Şenel, Ömür Sezgin, İzzettin Önder, Mümtaz Soysal, Yavuz Sabuncu, Cem Somel, Oğuz Oyan ve burada adını sayamadığım diğer birçok hocamdan öğrendim. Onlardan öğrendiğim şeylerden taviz vermeden çalışmalarımı yürüttüm. Bilimsel çalışmanın bilimsel merak üzerine ve insan, toplum, doğa yararına yapılması gerektiğini öğrendim; kimin nasıl koyduğu belli olmayan kriterlere uygun puanlar almak, atılmamak için değil… Bilimsel üretimin üniversitenin tüm bileşenleriyle kolektif emeğin ürünü olduğunu öğrendim; rekabeti hiç anlayamadım…

Araştırma görevlilerine meslektaşlar olarak gereken saygının gösterilmesi gerektiğini, bir araştırma görevlisinin asıl işinin kendisini geliştirmek olduğunu öğrendim, yaşadım. Asistanlığım boyunca bana bir kez bile kâğıt okutulmadı, ben de hep aynı şeyleri savundum ve uyguladım.

Akademik unvanlara değil de kişinin alanındaki uzmanlığına güvenilmesi ve saygı duyulması gerektiğini öğrendim.

Unvan almak, yükselmek üzere hiç bir plan yapmadım. Puan veya maddi karşılığı olmayan o kadar çok çalışma yaptım ve yapmaya devam ediyorum ki… Eğer atılmama karşı oluşan tepkinin büyüklüğünü, hakkımda yazılan yazıları anlayamıyorsanız buralarda arayın.

Örneğin 5 yıl boyunca saygın bir dergi olan Mülkiye Dergisi editörlüğü yaptım. Kaç puan ediyor, doçentliğime yarar mı, diğer çalışmalarımı engeller mi diye bir an bile düşünmedim. Bir editör gelen bir makalenin uygun hakemlere gönderilmesinden ve son kertede o yazının yayınlanıp yayımlanmayacağına dair kararın objektif bir şekilde alınmasından sorumludur. Ben bununla kalmayıp her makaleyi ince ince okuyarak noktasına virgülüne kadar düzelttim. Yeni nesil “profesörlerin” yazılarına bile ret kararı verdiğimiz oldu.

Örneğin üniversitelerin tahrip edilmesine yol açacak yasa tasarılarına karşı yazılacak raporlar için akademik sorumluluğum gereği gecemi gündüzüme katarak çalıştım. Bunlarda ne ismim yer aldı, ne de bir puan aldım.

Örneğin derslerimi büyük bir özenle hazırladım her seferinde. Sınavın da öğrenme sürecinin bir parçası olduğunu öğrendiğimden; yazmadan, anlatmadan, analiz etmeden olmaz diyerek, her sınavda yüzlerce kâğıt okuyarak, hep adil olmaya çalışarak bu son sınava kadar bir kez bile test yapmadım. Bu dönem de sınava ek olarak daha birçok şey yapacaktım derste ama… Attılar!…

Sonuçta bugüne kadar yaptıklarım, yapmadıklarım konusunda benim içim çok rahat. Acaba benim atılma kararımı verenlerin de öyle mi?

Şu anda üniversitelerin benim öğrendiğim, savunduğum, yaşatmaya çalıştığım üniversiteden çok farklı olduğunun farkındayım. Fakat yine de ısrarla, inatla geri dönmek için elimden geleni yapacağım. Yani bu bir veda değil. Ama siz yine de, öğrencilerimden birisinin vedalaşırken söylediği gibi, “hakkınızı helal edin!”

* Bu yazı, son derece politik bir metindir. İş güvencesini, akademik ilkeleri, demokratik yönetimi, insan toplum doğa yararına üniversiteyi savunmaktadır.

Taner Timur’un mesajı :

  • “Üzülmeyin” diyorsun; tamamen haklısın sevgili Meltem; zaten aslında bir akademisyen için iftihar vesilesi olacak “atılma” nedenlerini de anlatmışsın; ama senin için olmasa da, Mülkiye’mizin düştüğü bu rezil duruma gerçekten üzülüyorum. Ben Menderes devrini de, bütün darbeleri de yaşadım. Çok haksızlıklara, çok zulme uğradık ve aramızdan bir çok işbirlikçi de çıktı; fakat ilk kez bir yönetim kurulunun en değerli meslekdaşlarından birinin ihracına alet olacak kadar alçaldığını öğreniyorum. Yazıklar olsun!
    ================================


 

 

 

SOSYAL BİLİMCİLERİN ÇAĞRISI..

SOSYAL BİLİMCİLERİN ÇAĞRISI..

 

  • Dünya ve ülkemiz ciddi bir virüs salgınıyla zor bir dönemden geçiyor. Halkımız yaşama hakkını koruyabilme savaşımı içindedir. Öncelik, ne kadar süreceği belli olmayan bu dönemi en düşük can kaybıyla atlatmaktır. Ancak salgının olumsuz sonuçları bundan ibaret kalmayacaktır. Halkın, yaşam koşullarını bir bütün olarak gören haklı talepleri de zorlu koşullar içinde bir bir ortaya çıkmaktadır.

ÇAĞRIMIZA KULAK VERIN

Bugün tüm dünya sağlığın, eğitimin, temel ihtiyaç maddeleri üretiminin
piyasa süreçlerine terk edilmesinin bedelini ödüyor. Artık neo-liberal ezberlerin terk edilmesinin; kamuculuk, planlama, toplumsal dayanışma gibi kavramların tekrar benimsenmesinin zamanı geldi de geçiyor. Aşağıdaki talepler listesini meslektaşlarımızın katkısıyla zenginleştirip geliştirmenin, yukarıda ifade edilen anlayış çerçevesinde imzalarınızla topluma bir mesaj vermenin çok anlamlı olacağına inanıyoruz.

SOSYAL BİLİMCİLERİN ÇAĞRISI

Dünya ve ülkemiz ciddi bir virüs salgınıyla zor bir dönemden geçiyor. Halkımız yaşama hakkını koruyabilme savaşımı içindedir. Öncelik, ne kadar süreceği belli olmayan bu dönemi en düşük can kaybıyla atlatmaktır. Ancak salgının olumsuz sonuçları bundan ibaret kalmayacaktır. Halkın, yaşam koşullarını bir bütün olarak gören haklı talepleri de zorlu koşullar içinde bir bir ortaya çıkmaktadır.

Biz Sosyal Bilimciler halkın taleplerini kendi önerilerimiz olarak kabul ederek kamuoyuna sunuyoruz.

Bugün tüm dünya sağlığın, eğitimin, temel ihtiyaç maddeleri üretiminin piyasa süreçlerine terk edilmesinin bedelini ödüyor. Artık neo-liberal ezberlerin terk edilmesinin; kamuculuk, planlama, toplumsal dayanışma gibi kavramların tekrar benimsenmesinin zamanı geldi de geçiyor. Aşağıdaki talepler listesini meslektaşlarımızın katkısıyla zenginleştirip geliştirmenin, yukarıda ifade edilen anlayış çerçevesinde imzalarınızla topluma bir
mesaj vermenin çok anlamlı olacağına inanıyoruz.

Gösterdiğiniz dayanışma için şimdiden teşekkür ederiz.

  • Salgından kaynaklanan ekonomik ve toplumsal krizde merkezi devlet, olağandışı bir harcama programı tasarlamalıdır. Bu program sadece sağlık harcamalarından ve salgın ortamında sade yurttaşlara, emekçilere dönük doğrudan ayni ve nakdi desteklerden oluşmalıdır.
  • Acil ve zorunlu mal ve hizmet üretimi dışında bütün işlerin 15 gün süreyle durdurulması acilen değerlendirilmeye alınmalıdır.
  • Tüm işyerlerinde, hamileler, yasal süt izni kullananlar, engelliler, 60 yaş ve üzerinde olanlar korona virüs salgını süresince idari izinli sayılmalıdır. 12 yaşından küçük çocuğu olanlara talepleri halinde ücretli izin verilmelidir.
  • En az 14 gün olmak üzere, salgın süresince yenilenmek kaydıyla, çalışanlara (yıllık izinlerine dokunulmadan) ücretli izin hakkı tanınmalıdır.
  • Tüm işyerlerinde risk değerlendirmesi ve acil durum planları yenilenmeli, tüm çalışanlara korona virüs salgını bilgilendirmesi ve eğitimi yapılmalıdır. İşyerlerinde koronavirüs testinin yapılması dahil tüm sağlık önlemleri arttırılarak azami düzeye yükseltilmelidir.
  • Bütün bunların yapılmaması ve/veya işyerinde korona virüs riskinin ortaya çıkması halinde çalışanların “çalışmaktan kaçınma hakkı”nı kullanacakları ve üretimi durduracakları ilan edilmelidir.
  • İşten çıkarmalar korona virüs salgını süresince yasaklanmalı, işten çıkarmalar ve ücretsiz izinler yerine kısa çalışma ödeneği kullanılmalıdır. Kapanan işletmelerde çalışanların ücretlerini tam veya tama yakın almaları sağlanmalıdır.
  • Korona virüs salgını süresince bütün işçiler süre koşulu aranmaksızın işsizlik ödeneği ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanmalıdır. Esnek ve yarı zamanlı çalışanlar da bu fondan yararlanabilmelidir.
  • İşsizlik Sigortası Fonu’ndaki paralar sadece işsizlik ödemeleri için kullanılmalı, işsizlik ödeneğinden ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanma süresi ve miktarı arttırılmalıdır.
  • Salgın boyunca doğalgaz, elektrik, su ve internet ücretsiz sağlanmalıdır. Doğalgaz ve elektrikte dağıtım hizmetleri kamulaştırılmalıdır. Yerel yönetimlerin temiz ve atık su başta olmak üzere hizmetlerinin aksamaması için onlara merkezi bütçeden daha çok kaynak aktarılmalı, dış borçlanmaları konusunda ihtiyaç duyacakları Hazine garantileri verilmelidir.
  • 100’den fazla işçi çalıştıran şirketlerde istihdamı korumak amacıyla, bu kuruluşların kapanmasına izin verilmemeli, gerekirse kamulaştırma yoluna gidilmeli, bu amaçla KİT gibi kuruluşlar eski işletmeci işlevlerini üstlenmelidir.
  • Krizle beraber zora giren sivil havacılık, enerji, finans gibi stratejik sektörlerde kamulaştırma bir zorunluluk haline geldiğinde tereddüt edilmemeli, bu kuruluşlarda özyönetim uygulaması benimsenmelidir.
  • Atıl duruma gelen bazı işkollarındaki fabrikaların, solunum cihazları, hızlı sonuç alıcı tanı kitleri, maske/filtreli maske ve sağlık çalışanları için koruyucu giysi vb. sağlık ürünleri üretimine ayrılması sağlanmalıdır. Bu ürünler ücretsiz veya maliyet fiyatlarından sunulmalıdır.
  • Temizlik ve sağlık ürünlerinin stoklanması, karaborsası, fiyat artışları mutlaka önlenmelidir. Temel gıda maddelerinin temini, gerekirse ücretsiz dağıtımı ve fırsatçı zamların engellenmesi kamu otoritesi tarafından sıkıca kontrol altında tutulmalıdır. Kolluk güçleri ve gönüllü siviller, yaşlı ve riskli nüfusa gerekli gıda ve sağlık malzemelerini ulaştırmak için seferber edilmelidir.
  • Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” kişi başına aylık
    net 500 TL yurttaşlık geliri ödenmeye başlanmalıdır.
  • Öğrenci borçları silinmeli; çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.
  • Devlet hastaneleri ve özel hastaneler ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalıdır.
  • Bütçe açığı kaygısı, salgın sürdükçe geçerli olamaz. Merkezi bütçe harcamalarının gerekirse TCMB avanslarıyla karşılanması sağlanmalıdır.
  • Bütçe gelirleri azalırken giderlerinde büyük sıçramalar ortaya çıkmasına getirilecek çözümlerden biri de gerçek bir servet vergisi olmalıdır. Hedef grup olarak özellikle son 20 yılda rant gelirleriyle palazlananlar seçilmelidir.
  • Sermaye hareketleri kontrol altına alınmalıdır. Yurt dışına servet kaçırmak önlenmeli; yabancılara dönük TL yükümlülükleri (hisse senedi, tahvil, mevduat vb) için döviz tahsis edilmemelidir.
  • Kamu Özel Ortaklığı isimli projelerin kamulaştırılması hedeflenmeli; bu arada projelere dönük ödentiler TL’ye dönüştürülmeli ve kriz kaynaklı düşük performanslar nedeniyle oluşabilecek garanti ödemeleri iptal edilmelidir. Böyle bir dönemde Kanal İstanbul gibi üzerinde toplumsal uzlaşma sağlanmamış projelerden vazgeçilmeli, kamu ihaleleri ve kaynaklar sağlık sektörüne yönlendirilmelidir.
  • Sonuncusu belki de en önemlisi, devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki gözetim ve denetim ağlarını yaygınlaştırmamalıdır. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, daha otoriter ve baskıcı bir devlet aygıtının kalıcılaştırılması için fırsat kabul edilmemelidir.

Bu zor süreçte inisiyatif sadece siyasi iktidarda olmamalı, muhalefet partilerinin ve demokratik kitle örgütlerinin (sendikalar, meslek örgütleri) toplumsal rol ve sorumluluğu artırılmalı, salgınla ilgili önlemlerin alındığı toplantılarda ve kurullarda temsili sağlanmalı, salgına karşı mücadele kapsamında benimsenen bilim kurulu yöntemi sürdürülmelidir. 27 Mart 2020, Ankara

Korkut Boratav – Seyhan Erdoğdu – Aziz Konukman – Hayri Kozanoğlu – Bilsay Kuruç – Oğuz Oyan – Mustafa Sönmez – Sinan Sönmez – Serdar Şahinkaya – Taner Timur –
Oktar Türel – İşaya Üşür – Galip Yalman – Ergin Yıldızoğlu
******

Sosyal bilimcilerden ‘kamuculuk, planlama ve dayanışma’ çağrısı

Türkiye’nin önemli sosyal bilimcileri, koronavirüs salgını tüm hızıyla devam ederken,
* ‘Bugün tüm dünya sağlığın, eğitimin, temel ihtiyaç maddeleri üretiminin piyasa süreçlerine terk edilmesinin bedelini ödüyor. Artık neoliberal ezberlerin terk edilmesinin; kamuculuk, planlama, toplumsal dayanışma gibi kavramların tekrar benimsenmesinin zamanı geldi de geçiyor..’
açıklamasında bulundu özetle..
Biz de aynen katılarak imzamızı koyuyoruz..
Sevgi ve saygı ile. 27 Mart 2020, Ankara


Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Hekim, Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (SBF-Mülkiye)
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı

www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Beştepe, Hakimler ve Avukatlar

Beştepe, Hakimler ve Avukatlar

Beştepe, Hakimler ve Avukatlar

Oysa Erdoğangiller “Bunda ne var, diyorlar; Beştepe milletin evi değil mi?”. İyi de, gazete haberlerine göre, ev sahipleri “evlerine” X Ray cihazıyla kontrol edilerek girmişler ve liste dikkatle incelendikten sonra bazı adlar da Tayyip Bey tarafından çizilmiş! Evet, sağımız solumuz terör deniyor; ama bu kadarı da hayli tuhaf değil mi?
***

Yine de tören öğretici oldu ve ülkeye hâkim “adalet” anlayışı en “yetkili” ağızlar tarafından her yönüyle sergilendi. Şahsen töreni bu duygular içinde, tecessüsle izledim. İşte konuşmaları izlerken aldığım bazı notlar ve bunlarla ilgili düşüncelerim.. Ne de olsa “adalet” hepimizi ilgilendiriyor…

***
Önce adaletle ilgili -ve altını çizdiğim- şu çarpıcı açıklamalar: “Zulüm ve haksızlık ile adaletsizlik eş anlamlıdır. Şayet insan adalet yerine zulüm yolunu seçiyorsa, bunu kendi iradesiyle yapıyor demektir. Dolayısıyla bu iradeyi kontrol altında tutacak zihnî ve fiilî bir düzene ihtiyaç vardır (…) Tarihin hiçbir döneminde zalimler eksik olmamıştır. Ama aynı şekilde zulüm de payidar olamamıştır. Günümüzün zalimlerinin yol açtığı adaletsizlikler elbet bir gün sona erecektir!”

Çok isabetli teşhisler değil mi?

Yine de yanlış anlaşılmasın, bu sözleri Barolar Birliği Başkanı değil de, Cumhurbaşkanı Erdoğan söyledi! Tam da “yargı reformu” gündemde iken! Üstelik Tayyip Bey, bu konudaki hazırlıklarda “son aşamaya” gelindiğini müjdeledikten sonra şu ikazı yapmaktan da kendisini alamamıştı: “Fakat asıl önemli olan uygulamadır. Ülkemizde kağıt üzerinde mükemmel duran nice düzenlemenin uygulamadaki çarpıklıklar sebebiyle nasıl sıkıntılara ve adaletsizliklere yol açtığını hepimiz çok iyi biliyoruz!”
***

Gerçekten de biliyoruz. Ve en iyi de Baro Başkanı Metin Feyzioğlu biliyor. 2014’te, Danıştay yıldönümünde bu gerçeği dile getirdiği için Tayyip Bey’in hışmına uğramış ve bir skandala yol açmıştı. Üstelik o sırada hiç de gerilemedi. Bakın, olaydan üç ay sonra yaptığı bir söyleşide bir gazeteciye neler söylüyordu:

  • “Ben Tayyip Erdoğan’ın zihnindeki Yeni Türkiye ile bizim arzu ettiğimiz Yeni Türkiye’nin aynı olduğunu hiç sanmıyorum. Biz kurumların yeniden tanımlanmasında insanın tartışmasız merkeze konması gerektiğini söylüyoruz. Oysa bugünün siyasi iktidarı kendi statükosunu yaratıp, insan yerine kendini gücünü merkeze koymayı tercih etti. Gerçekten demokratikleşmeyi hedefliyorlarsa her zaman hazırız. Ama yaptıkları yapacaklarının teminatıysa… Demokratikleşmeyi değil gücü tek elde toplamayı, kuvvetler ayrılığını yok etmeyi, basını sansürleyip bastırmayı, ancak istedikleri düşüncelerin ifade edildiği bir ortam yaratmayı istediklerini görüyoruz.” (Hürriyet, 25 Ağustos 2014).

İlginç değil mi? Üstelik o tarihte ne Beştepe Sarayı vardı, ne de Başkanlık sistemi! “Tek Adam” yönetimi henüz hukuki bir kılıfa bürünmemişti ve hapishaneler de hukukçular, gazeteciler, öğretmenler, subaylar ve emniyetçilerle dolmamıştı. Şimdi ise, bırakınız dört duvar arkasındakileri, umutsuzluğa kapılarak hayatına son verenleri sayıyoruz. Burada küçük bir parantez açmadan geçemeyeceğim
***

Daha bir ay önce CHP’nin yayınladığı bir raporda, (bilinen) intiharların sayısının elliye yaklaştığı açıklanıyordu. Şahsen ise, üç yıl önce, gazetelerin arka sayfalarında okuduğum iki satırlık bir intihar haberini hala unutamıyorum. 2016 Ağustos’unda görevine son verilen Ispartalı Sevgi Balcı hemşire depresyona girmiş ve en küçüğü üç aylık üç çocuğunu geride bırakarak canına kıymıştı. Adı, Başbakan’ın bile haberdar olmadığı bir darbeden sorumlu tutulan yüz binler arasında geçiyordu. Sevgi Hemşire, ne yazık ki “yargı reformu”nu göremeden aramızdan ayrıldı. Ve son intihar haberi de geçtiğimiz Haziran ayında Denizli’den geldi. Canan Hanım da bir sınıf öğretmeniydi ve bir KHK ile işsizliğe mahkûm edildikten sonra hayatına son vermişti. Arada da çok sayıda çiçeği burnunda araştırma görevlileri, asker-sivil memurlar, emniyetçiler.. İntihardan çok cinayet kurbanları..
***

İşte Barolar Birliği Başkanı da tam bu koşullarda umudunu “yargı reformu”na bağlamış görünüyor. Aslında hiç de Polyanna’cılık yapmıyor; gayet hesaplı-kitaplı ve daha çok da “Diriliş” dizisinden çıkmış bir kahraman edasıyla “Vatan söz konusu ise, gerisi teferruattır!” diyor. Heyecanla konuşuyor; “hazırlık aşamasındaki” yargı reformunu övüyor ve Erdoğan’a teşekkür ediyor. Söylediklerinde, “önemli olan uygulamadır!” diyen Tayyip Bey’in rezervi bile yok.. Konuşma adeta yeni bir “Yetmez, ama evet!” versiyonu.. Üstelik ilk versiyonda hapishaneler henüz dolu değildi; AB yandaşları “girdik; giriyoruz!” beklentisi içindeydiler ve iktidar da Çetin Altan’lara, Yaşar Kemal’lere ödüller dağıtıyordu. Şimdi ise her şey ortada; kral çıplak.. Üstelik Feyzioğlu’nu tebrik eden Başkan, boykotçu barolara değneği göstermeyi de ihmal etmedi. Ona göre önümüzdeki dönemde çözülecek ilk meselelerden biri “barolar başta olmak üzere tüm meslek teşekküllerinin seçim yöntemlerinin temsili demokrasiye uygun hale getirilmesi” olacakmış!? Anlaşılıyor değil mi? Bu da herhalde “yargı reformu”nun başka bir parçasını teşkil edecek? Eminim, Başkan Feyzioğlu bunu da dikkatle not etmiştir! Ne de olsa reformlar çağındayız!!

Irak Kürdistanı: Halkın İradesi mi? Aşiret Sultası mı?

Irak Kürdistanı: Halkın İradesi mi? Aşiret Sultası mı?Irak Kürdistanı:
Halkın İradesi mi? Aşiret Sultası mı?

Prof. Dr. Taner Timur
http://mulkiyehaber.net/irak-kurdistani-halkin-iradesi-mi-asiret-sultasi-mi/
Bu kez korkulan oldu; Barzani geri adım atmadı; referandum yapıldı. Erbil’den yapılan açıklamaya göre Iraklı Kürtler ezici bir çoğunlukla bağımsızlığa «evet!» dediler. Şimdi bizde siyaset erbabı «referandum geçersizdir» diye nutuklar atarken, iş erbabı da «kâr-zarar» hesapları yapıyor. Son yıllarda Irak Kürdistanı Türkiye’nin dostu, Kerkük de Türk ekonomisinin bir

tanersonnparçası haline geldiğine göre, bu oylamaya bu ülkede kim kayıtsız kalabilir ki?
«Referandum yok hükmünde!»; «Hesabını soracağız!»; «Sen kaşındın Barzani!».. Bunlar 25 Eylül sabahı gazetelerde okuduğumuz bazı manşetlerdi. Ertesi sabah, sonuçlar belli olduktan sonra da gazetelerin çoğu cumhurbaşkanının şu cümlesini manşet yaptılar: «Bir gece ansızın gelebiliriz!». Adeta bir «darbe»yi haber verir gibi..
***
Aslında biz de, Kürtler de bu gibi nutuklara yıllardır alışkınız. Oysa gerçek durum şöyle özetlenebilir: 19. yüzyılın «Şark Meselesi» günümüzde değişik bir senaryoyla ikinci hayatını yaşıyor. Yüz küsur yıl önce Balkanlar’da oynanan kanlı oyun, bu kez Ortadoğu’da sahneleniyor. İpler yine «Düveli Muazzama»nın elinde, sahnedeki oyuncular ise bölge insanları. Birinciler gökleri kontrol ediyor; ikinciler yerde savaşıyor. Oyunun adı da konuldu: «Vekalet Savaşı». Oysa «vekil»ler bu savaşta hiç de «paralı asker» sıfatını kabul etmiyorlar. Biz de varız, diyorlar; bizim de bir davamız var; başkaları için değil, kendimiz için savaşıyoruz!
***
2003 yılında Irak’ın işgaline tanık olan İrlandalı gazeteci Patrick Cockburn, geçenlerde Kerkük’ün o günlerde nasıl yağmalandığını hatırlamıştı. Köşesinde (Independent, 22 Eylül, 2017), 10 Nisan 2003’te yağmacılar Kerkük’ü soyarken, Peşmergelerin «boşluğu doldurmak» üzere şehre nasıl girdiklerini anlatıyordu. O günlerde de kıyamet kopmuştu. Herkes Kürtleri tehdit ediyor, «size gösteririz!» diyordu. Hatta Cockburn’ün kendisi de «Kürtlerin zaferi Türkiye’nin işgali korkuları yaratıyor» başlıklı bir yazı yazmıştı.
Sonra korkulan olmadı. 2005’te bir anayasa kabul edildi ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi kuruldu. Barut fıçısına dönüşmüş bir bölgede giderek «devlet içinde devlet» haline gelen «federal» bir yönetim çıktı ortaya. Kendi parlamentosu ve askeri gücü olan; yabancılara vize veren; başka ülkelerle, Erbil’deki konsolosluklar aracılığıyla, doğrudan diplomatik ilişkiler kuran; gençlerine Kürtçe eğitim veren bir «özerk» yönetim..
Oysa bu yönetim bölgede örnek bir «model» oluşturmaktan uzaktı. Bir aşiret yapısını en ileri anayasa ilkeleriyle süslemiş garip bir alaşım manzarası sergiliyordu. Durum buydu ve beliren kaos ortamında Kürt yönetimi her türlü kötülüğün nedeni sayıldı: Aşiret zihniyeti, yolsuzluk, bağnazlık, Kürtleştirme politikası, kısaca kötü yönetim. Kürtlere her zaman arka çıkmış P. Cockburn bile bunların tamamen haksız olduğunu yadsıyamadı.
***
Ne var ki Barzani, vekilleri ve dostları da bu arada boş durmadılar. Onların da söyleyecekleri vardı; söylediler. Mealen, şuydu söyledikleri: Biz bu toprakların en ezilmiş halkıyız; Saddam yıllarca bizi ezdi; kimyasal silahları Suriye halkından önce biz tanıdık. DAEŞ’le biz savaştık; bu toprakları Ortaçağ vahşetinden biz kurtardık; bunu yaparken de her türlü kökenden yüz binlerce sığınmacıyı topraklarımızda barındırdık. Oysa biz terörle savaşırken, Irak Hükümeti, DAEŞ’in ve Şii milislerin kontrol ettiği yerlerde «devlet bütünlüğü» adına memur ve müstahdemlere maaş ödemeye devam ediyordu. Bugün herkesin karşı çıktığı referandum zaten 2005 Anayasası’nda (md. 140) yazılı bulunuyor. 2007 yılı sonuna kadar bunun uygulanmasını önleyen taraf da biz değil Irak Hükümeti oldu. Bütün bunlar göz önünde bulundurulursa, varılan noktada, Kürdü, Arabı, Türkmeni, Süryanisi, Yezidisi ile tüm halkımızın bağımsızlık istemekten başka çaresinin kalmadığı anlaşılır. Kaldı ki, oylamada «evet» çıksa da, biz hemen bağımsızlık ilan edecek değiliz. Bölgedeki istikrarı bozmamak için dostça görüşmelere, barışçı yollar aramaya devam edeceğiz.
***
Kuşkusuz, durum, çizilen tablodaki gibi parlak olmaktan uzaktı ve daha ilk maddesinde «Bu Anayasa Devlet bütünlüğünün teminatıdır» diyen Irak Anayasası bir «bağımsızlık» oylamasına izin vermiyordu. Yine de teslim etmek gerek ki Kürtlerin bu feryadında haklı noktalar vardı. Fakat ortada da yanıtlanması gereken önemli bir soru kalıyordu. Irak Kürdistanı bölgede zaten «bağımsız bir devlet» özellikleri taşırken, Barzani, bu kritik dönemde neden tüm dünyayı karşısına alacak bir çıkış yapmıştı? Buna nasıl cesaret etmişti? Amerika’sı, Rusya’sı, İran’ı, Türkiye’si «sakın ha!» derken, Irak Hükümeti mutlaka önlem alacağını söylerken, Kürdistan Parlamentosu böyle bir kararı nasıl alabilmişti ?
***
Şurası önemli : Aslında büyük güçlerden ABD referanduma esasta karşı çıkmıyor. Sadece onu zamansız buluyor ve -bir Beyaz Saray açıklamasına göre (15 Eylül 2017)- DAEŞ ile savaş gündemin ilk maddesi iken, böyle bir oylamanın «ihtilaflı topraklarda özellikle istikrar bozucu ve tahrik edici» sonuçlar doğuracağını düşünüyor. «İhtilaflı topraklar» da, başta Kerkük, Irak Kürdistanı’nı teşkil eden üç eyaletin (Erbil, Dohuk, Süleymaniye) dışında kalan ve hukuken Bağdad’a bağlı olsa da, fiilen Kürtlerin kontrolünde bulunan topraklardan oluşuyor.
***
Gelişmelerde en ilginç taraflardan biri, resmi planda referandumu destekleyen tek devlet olan İsrail’in tavrı oldu. Diplomaside her zaman dikkatli ve ihtiyatlı adımlar atan bu ülkenin hesabı acaba neydi ?
İsrail’in eski ABD elçilerinden Ron Prosor, adeta ülkesinin resmi görüşünü açıklar gibi, New York Times sütunlarında (24 Eylül 2017), İsrail desteğini Kürtlerin bölgede tüm aşırılıklara karşı bir «tampon bölge» oluşturacağı teziyle savunuyor. «Demokrasi bayrağının genellikle inik olduğu bir bölgede, Kürdistan’ın liberal demokratik değerleri kucaklamayı seçtiğini» söylüyor ve Başkan Trump’ı da bu desteği paylaşmaya davet ediyor. «Eğer, diyor, ABD istikrar getirici, modernleştirici ve demokratik bir gücü desteklemek isterse, seçim kolaydır: Mr. Trump kazanana oynamalı, bağımsız bir Kürt devletini desteklemelidir.».
N.Y. Times’ın Kudüs büro şefi D. B. Halbfinger ise, gazetesinde (22 Eylül 2017) Netanyahu’nun bu desteği tarihi Kürt-Yahudi dostluğuna dayandırdığını iddia ediyor. Yahudilerin daha Babil esareti sırasında Kürdistan’da olduklarını, altı yüz yıl önce de Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü aldıktan sonra Yahudilere insanca davrandığını, hatta Yahudi Maymonid’i özel doktoru tayin ettiğini söylüyor. Günümüzde de bu dostluğun sürdüğünü birçok örnekle anlatıyor. Yazar, Kürtlerin, başta iki yüz bin Kürt Yahudisi (Kurdish Jews) olmak üzere, tüm Yahudilerin dostu olduğunu iddia ediyor ve yıllarca Kürtlere askeri eğitim vermiş emekli bir generalin «ben bir Kürt yurtseveri oldum» diyen sözlerine de yer veriyor.
İçtenliği kuşkulu bu satırları okurken, bizim de kafamızda şu sorular beliriyor: İsrail’in kendine özgü nedenlerle Barzani kozunu oynaması, acaba başka bir şeyi daha mı ifade ediyor? Bu açık destek, yoksa İsrail ile çok özel ilişkileri olan ABD’nin gizli desteğinin de bir işareti mi? Kuşkusuz üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir hususlardan biri de bu; özellikle de yıllardır Kürt Sorunu ile başı dertte olan bu topraklarda.. O halde biz de gelelim Türkiye’nin tutumuna..
***
Barzani son yıllarda bu ülkede AKP yönetiminin sevgili dostu olmuştu. Sık sık Ankara’ya geliyor; törenlerle karşılanıyor; ayağının altına kırmızı halılar seriliyordu. Ünlü «kazan-kazan» politikası yürürlüğe konmuştu; siyaset ile ticaret el ele yürüyordu.
Kendisi de elbette bu sevgi dalgasına kayıtsız kalamazdı ve kalmadı. Siyasi planda Türkiye Kürtlerini AKP’ye yönlendiriyor, iktisadi planda ise kârlı bir ticarete konan engelleri kaldırıyordu. Özellikle enerji ve inşaat burjuvazisinin sevgili ortağı haline gelmişti. Ankara, Irak Kürdistanı’na bağımsız devlet muamelesi yapıyor, Bağdat’ı hiçe sayarak, Kerkük’le doğrudan petrol ticareti yürütüyordu. Bu yüzden Irak Hükümeti Kürdistan’ın tahsisatını kesince, bir ara Erbil’deki memurların maaşı bile Ankara’dan ödendi. Alan da memnundu, satan da; bu konuda Amerika’nın ikazları, İran’ın homurdanmaları para etmedi. Bölgede binden fazla Türk şirketi iş yapıyor, Habur kapısından günde binlerce tır kamyonu geçiyordu. Pasta büyüktü; başkaları da ziyafete katılabilirdi. Öyle ki, daha geçen Ağustos ayında, Başbakan Binali Yıldırım, Ankara’yı ziyaret eden Singapur Başbakanına bile pastadan pay önermişti. Ona, “Singapur’un elindeki para kaynağını Türk müteahhitlerinin gücüyle birleştirelim” demiş, “özellikle Suriye ve Irak’ın imar edilip ayağa kaldırılmasında ortak yatırımlar yapılabileceğini” önermişti. (Yeni Şafak, 22 Ağustos, 2017).
***
Ne var ki son yıllarda işler iyi gitmiyordu. Irak’a, bir ara 12 milyar doların üzerine çıkan ihracat, petrol fiyatlarının düşmesiyle 2016’da 7,6 milyar dolara kadar düşmüştü. Barzani de sıkıntı içindeydi. “Devlet” hazinesi boşalmış, borçlar artmıştı. Peşmergeler arasında da aşiret kavgaları oluyor, otoritesi sarsılıyordu. Hanedan yönetimi ve parlamentoyu hiçe sayan tutumu bölgedeki “demokratik devrim” özlemlerine tamamen tersti. Irak Başbakanı İbadi’nin, Barzani aşireti ile Saddam’ın Tikrit aşireti arasında kurduğu paralellik pek de yabana atılacak gibi değildi.
2018’de başkanlık seçimi vardı ve bu koşullarda Barzani’nin seçimi artık üçüncü kez ertelemesi zordu. Bütün bunlarla ilgili ve bunlardan daha tehlikeli olarak da, ABD tarafından terk edilmekten korkuyordu. DAEŞ’in, peşmergelerin de katkısıyla sağlanan yenilgisi, sonunda kendi yenilgisi haline dönüşebilirdi. Amerika güvenilir bir ülke değildi; Irak’ın bütünlüğünü bölgede “Pax Americana” açısından daha önemli bulup, aşiretine “Savaş bitti; sizin de işiniz bitti; toz olun!” diyebilirdi. Bunu önlemek için bir koza ihtiyacı vardı. İşte referandum bu konuda bir can kurtaran simidi olabilirdi. Bağımsızlığa yol açmasa bile, kendi gücünü ortaya koyacak, kamuoyunu etkileyecek, Kürtlerin öyle kolaylıkla harcanacak “paralı askerler” olmadığını gösterecekti.
Hesabını iyi yapmıştı. Türkiye’den kuru sıkı tehditlerden başka bir şey gelmeyeceğini biliyordu. Beştepe için 2019 seçimleri hayati idi ve milyarlarca dolarlık Irak ticaretinden vazgeçemezdi. Nitekim referandumun ertesi günü Ekonomi Bakanı Nihat Zeybek, “Kuzey Irak’ta ticaretle ve gümrük kapıları ile ilgili bir talimat yok” demiş ve piyasaları rahatlatmıştı. (Hürriyet, 27 Eylül 2017). Türkiye cephesinde durum buydu.
***
Irak’a gelince, Barzani, Bağdat’ı da masaya oturmaya zorlayacak ve bir taraftan sarsılmış meşruiyetini onarmak isterken, öte yandan da federe devletinin haklarını artırmaya çalışacaktı. , Zaten oylamadan sonra yaptığı ilk konuşmada da şunları söylüyordu: “Referandum, sınırların çizilmesi için değildir. Biz diyaloga hazırız. Biz komşularımızla hiçbir sorun yaşamak istemiyoruz. Erbil ile Bağdat arasındaki sorunların çözümüne yardımcı olmalarını istiyoruz”.
***
Olur mu? Pekala olabilir. Hatta emperyal devletler de bir ‘modus vivendi’ için aralarında anlaşabilir. O zaman zevahir kurtarılmış olur; işler şimdilik yoluna girer ve bu gibi “diplomatik” incelikleri çok iyi bilen The Economist dergisinin yazdığı gibi (23-29 Eylül, 2017) “Batılı devletler de Barzani’nin Kasım ayındaki seçimi yeniden ertelemesine göz yumarlar”. Böylece kurtuluş da gelecek baharlara ertelenmiş olur. Halklar, bin bir hesaba dayanan göstermelik referandumlarla değil de, gerçekten bilinçlenerek, kardeşlik içinde, kendi kaderlerine hakim olana kadar..
==================================
Teşekkürler değerli hocamız Prof. Dr. Taner Timur…

Dr. Ahmet SALTIK
28.09.2017