Şükrü ELEKDAĞ, sınırlarımıza dayanan insani felaketin kaçınılmaz olduğunu söylemişti!..

Şükrü ELEKDAĞ,
sınırlarımıza dayanan insani felaketin kaçınılmaz olduğunu söylemişti!..

Uğur DÜNDAR
SÖZCÜ, 05 Şubat 2020

Sevgili okurlarım, önceki gün Suriye-İdlib‘de, rejim güçlerinin saldırısında 8 kahraman vatan evladımız şehit düştü. Yüreklerimizi yakan bu haberin ardından Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, saldırılara anında misliyle karşılık verildiğini ve 75 Suriye askerinin etkisiz hale getirildiğini açıkladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ise Rusya’nın görmezden geldiği bu saldırıların, 1 milyon Suriyeli sivili sınırlarımıza dayadığını söyleyerek insani bir felakete işaret etti.

Ancak bundan aylar önce, 21 Eylül 2019’da, öngörüleri her zaman doğru çıkan Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ, İdlib kaynaklı insani felaketin kaçınılmaz olduğunun altını çizerek Ankara’yı uyarmış ve bu felaketten kurtulmanın yegane yolunu da göstermişti.

İşte o tarihi tespitler ve uyarılar:
★★★
İdlib’in nüfusu, aldığı büyük göçler sonucunda 3.5 milyona yaklaşmış bulunuyor. Bölgenin halen %90’ı El Kaide’nin uzantısı olan Heyet Tahrir el Şam (HTŞ) ve ona bağlı Selefi cihatçı örgütler tarafından kontrol edilip yönetiliyor. Yabancı kaynakların tahminlerine göre bölge, 200 bin civarında radikal unsuru barındırıyor. Keza, bunlardan 50 ile 100 bininin Şam rejimiyle savaşmaya kararlı silahlı örgüt mensupları olduğu tahmin ediliyor. Rusya, Türkiye ve İran arasındaki Soçi Mutabakatı Türkiye için şöyle bir misyon öngörüyordu: Türkiye bölgedeki başlıca şiddet aktörü olan HTŞ örgütünü bölerek ılımlıları radikallerden ayırdıktan sonra, ılımlıları kontrolündeki Ulusal Kurtuluş Cephesi (UKC) çatısı altında toplayacak, geri kalan radikal cihatçılar için ise tasfiye yolları arayacaktı. Ayrıca Türkiye, ülkenin orta kesimlerini kuzeye bağlayan ve stratejik açıdan önemli M4 ve M5 karayollarını da yeniden ulaşıma açmayı taahhüt etmişti. Geçen bir sene içinde Türkiye bu iki yükümlülüğünü de yerine getiremedi…”
★★★
Bu durumu fırsat bilen Suriye ordusu da Rusya’nın hava desteğiyle güneyden İdlib’e girdi. Bu bağlamda belirtilmesi gereken bir husus,  Rusya ve Suriye’nin İdlib bombardımanlarının son derece gayrı-insani ve acımasız olduğudur. Hedefler; yerleşim mahalleri, okullar, hastaneler, pazarlar, fırınlar olarak seçiliyor, sonra buralar misket ve varil bombalarıyla kıyasıya vuruluyor. Rusya bu taktiğini daha önce Halep’te, Guta’da, Dera’da, Humus ve çevresinde uygulamıştı. Bu taktiğin amacı, kenti teröristlerle masum siviller arasında fark gözetmeden cehenneme çevirmektir. Rusya aynı şeyi İdlib’de de yapıyor. Aileler, yaşlılar, çocuklar yegane çıkış yolu olan kuzeye, Türk sınırına doğru kaçıyor. Belirttiğimiz bu hususlara, Birleşmiş Milletler (BM) raporlarında yer verilmekte ve Rusya ile Suriye suçlanmaktadır…”

Şükrü Elekdağ

“16 Eylül 2019’da Ankara’da gerçekleşen Türkiye, Rusya ve İran liderlerinin zirvesinden sonra yayınlanan ortak bildirinin ve Putin’le Ruhani’nin açıklamalarının incelenmesinden, Türkiye’nin kitlesel göç dalgasının önlenmesi için ateşkesin devamı ve operasyonların durması hususundaki talep ve önerilerinin dikkate alınmadığı, Suriye ordusunun, HTŞ gibi BM’nin terörist kategorisine koyduğu örgütlere karşı askeri harekatı sürdüreceği açıkça belli oluyor. Gerek Putin, gerekse Ruhani açısından birinci önceliğin İdlib’in mümkün olduğu kadar erken Esad rejiminin kontrolüne geçmesi olduğu anlaşılıyor. Ortak bildiride Soçi’de varılan mutabakata tarafların bağlılığının altı çizilmiş… Bu şekilde Ankara’ya, HTŞ’nin tasfiyesine yönelik yükümlülüğü hatırlatılıyor. Yani Türkiye’nin iki partneri, HTŞ’nin yok edilmesine yönelik “pis işi” Mehmetçik’in üstüne yıkmakta hâlâ ısrarlılar…”
★★★
Operasyonların bir süre yumuşamasından sonra şiddetli bir yıpratma savaşı bekliyorum. Tabii bu savaş kitlesel bir göç dalgasını tetikleyebilecek ve büyük bir insani felaket Türkiye’nin sınırlarına dayanacaktır. Böyle bir felaketi Ankara, Şam ile diyalog kanallarını açarak ve Suriye politikasını revize ederek önleyebilir. Esasen Şam da Ankara’ya zirve öncesinde “Sorunları beraberce çözebiliriz” mesajları göndermiş bulunuyor. Bunlardan birincisi, Suriye tarafından BM’ye yazılan mektupta PKK ve YPG’nin kontrolündeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve YPG hakkında çok ağır ifadeler kullanılmasıdır. İkincisi de genel af çıkarılmasıdır. Suriye genel aftan, HTŞ bünyesindeki   Suriyeli cihatçıların örgütten ayrılmalarını sağlamak ve örgütü bölmek için yararlanmak istiyor. Kanımca Türkiye de bu aftan yararlanmalıdır…”
★★★
“Suriye’deki güç dengesini dikkate aldığımız takdirde, Esad rejiminin İdlib’i Rusya ve İran’ın da desteğiyle terör unsurlarından geri almasının kaçınılmaz olduğunu görürüz. HTŞ ve ona bağlı cihatçı gruplar ne kadar direnseler de akıbetleri Halep’teki, Dera’daki ve Guta’daki cihatçılarla aynı olacaktır. Halen Türkiye’nin kontrolünde olduğu söylenen Ulusal Kurtuluş Cephesi (UKC) çatısı altındaki muhalif örgütlerin çoğunun HTŞ cephesinde yer aldığı ve onunla birlikte Suriye ordusuna karşı çarpıştığı bilinmektedir. Ankara, UKC unsurlarını aftan yararlanmaya ikna ederek, onların ve ailelerinin bir hiç uğruna can vermelerini engellemelidir. Ben bunu bir sorumluluk olarak görüyorum. Bu girişim, aynı zamanda Türkiye ile Suriye arasında barış ve uzlaşıya zemin hazırlayacak, teröre karşı ortak mücadeleyle kitlesel göç potansiyelinin önlenmesi mümkün olabilecektir…”
★★★
“Suriye topraklarının %30’u üzerinde ABD desteğiyle ve PKK/PYD kontrolünde bir garnizon devletin temelleri atılmıştır. Bu devletin ABD tarafından eğitilmiş ve modern silahlarla donatılmış 60 bin mevcutlu ordusu, 30 bin kişilik polis gücü, 140 bin kişilik kamu personeli vardır. ABD, eğiteceği 30 bin ilave kişiyle orduyu takviye edeceğini ilan etmiştir. AKP iktidarının yaptığı gibi, garnizon devlete koruma sağlayacak bir “güvenli bölge” oluşturulması, 4 parçalı Kürdistan’ın Suriye ayağını kendi ellerimizle yaratmak ve ulusal çıkarlarımızı dinamitlemek demektir…”
★★★
“Eğer garnizon devlet çökertilmek isteniyorsa bunun yolu da Ankara’nın Şam ile ilişki kurmasından geçer. Böyle bir gelişme önce Şam’ın PKK/PYD’ye karşı elini kuvvetlendirecektir. Ayrıca Suriye, Türkiye, Irak ve İran dörtlüsü, siyaset ve diplomasi yoluyla garnizon devletin bölgede izole edilmesi imkanını elde edeceklerdir. Garnizon devlet yaşayabilmek için petrolünü ihraç etmek zorundadır. Söz konusu dört devlet aralarında güçlü bir işbirliği gerçekleştirerek bunu engelleyebilirler. ABD ne kadar yardım etse de garnizon devlet sadece dışarıdan gelecek destekle varlığını sürdüremez. Ayrıca Şam ile resmi bir ilişki, Türk askerinin Suriye topraklarındaki varlığına meşruiyet kazandıracaktır.

  • Türkiye’nin ulusal çıkarları Suriye rejimiyle en kısa sürede resmi planda etkin bir işbirliğinin gerçekleştirilmesini zorunlu kılıyor.
  • Cumhurbaşkanı Erdoğan, sorumluluğunun tam idrakiyle, Suriye rejimiyle acilen resmi temas ve iş birliği kararını almalıdır.

Son olarak bir noktayı belirtmek istiyorum. Bu söyleşi çerçevesinde belirtmiş olduğum fikir ve önerileri, benimle yapmış olduğunuz ve 12 Eylül 2018’de “Türkiye’nin Ulusal Çıkarları Suriye Rejimiyle İş Birliğini Zorunlu Kılıyor” başlığıyla SÖZCÜ‘de yayınlanan röportajda da ifade etmiştim…”
★★★
İnsani felaketi çok önceden görüp, Türkiye’yi yönetenleri büyük bir içtenlikle uyaran bilge diplomat daha ne desin?

Her şeyi söylemiş, “Pis işi temizlemeyi Mehmetçik’e bırakacaklar ve insani felaketi sınırlarımıza dayayacaklar” demiş, ama dinleyen kim?

Olan yine Mehmetçik’e oldu ve mevcutlara ek olarak 1 milyon Suriyeli de sınırlarımıza yığıldı!..

Şehitlerimizi rahmetle anıyor, acılı yakınlarına ve ulusumuza başsağlığı diliyorum.

 

Beştepe, Hakimler ve Avukatlar

Beştepe, Hakimler ve Avukatlar

Beştepe, Hakimler ve Avukatlar

Oysa Erdoğangiller “Bunda ne var, diyorlar; Beştepe milletin evi değil mi?”. İyi de, gazete haberlerine göre, ev sahipleri “evlerine” X Ray cihazıyla kontrol edilerek girmişler ve liste dikkatle incelendikten sonra bazı adlar da Tayyip Bey tarafından çizilmiş! Evet, sağımız solumuz terör deniyor; ama bu kadarı da hayli tuhaf değil mi?
***

Yine de tören öğretici oldu ve ülkeye hâkim “adalet” anlayışı en “yetkili” ağızlar tarafından her yönüyle sergilendi. Şahsen töreni bu duygular içinde, tecessüsle izledim. İşte konuşmaları izlerken aldığım bazı notlar ve bunlarla ilgili düşüncelerim.. Ne de olsa “adalet” hepimizi ilgilendiriyor…

***
Önce adaletle ilgili -ve altını çizdiğim- şu çarpıcı açıklamalar: “Zulüm ve haksızlık ile adaletsizlik eş anlamlıdır. Şayet insan adalet yerine zulüm yolunu seçiyorsa, bunu kendi iradesiyle yapıyor demektir. Dolayısıyla bu iradeyi kontrol altında tutacak zihnî ve fiilî bir düzene ihtiyaç vardır (…) Tarihin hiçbir döneminde zalimler eksik olmamıştır. Ama aynı şekilde zulüm de payidar olamamıştır. Günümüzün zalimlerinin yol açtığı adaletsizlikler elbet bir gün sona erecektir!”

Çok isabetli teşhisler değil mi?

Yine de yanlış anlaşılmasın, bu sözleri Barolar Birliği Başkanı değil de, Cumhurbaşkanı Erdoğan söyledi! Tam da “yargı reformu” gündemde iken! Üstelik Tayyip Bey, bu konudaki hazırlıklarda “son aşamaya” gelindiğini müjdeledikten sonra şu ikazı yapmaktan da kendisini alamamıştı: “Fakat asıl önemli olan uygulamadır. Ülkemizde kağıt üzerinde mükemmel duran nice düzenlemenin uygulamadaki çarpıklıklar sebebiyle nasıl sıkıntılara ve adaletsizliklere yol açtığını hepimiz çok iyi biliyoruz!”
***

Gerçekten de biliyoruz. Ve en iyi de Baro Başkanı Metin Feyzioğlu biliyor. 2014’te, Danıştay yıldönümünde bu gerçeği dile getirdiği için Tayyip Bey’in hışmına uğramış ve bir skandala yol açmıştı. Üstelik o sırada hiç de gerilemedi. Bakın, olaydan üç ay sonra yaptığı bir söyleşide bir gazeteciye neler söylüyordu:

  • “Ben Tayyip Erdoğan’ın zihnindeki Yeni Türkiye ile bizim arzu ettiğimiz Yeni Türkiye’nin aynı olduğunu hiç sanmıyorum. Biz kurumların yeniden tanımlanmasında insanın tartışmasız merkeze konması gerektiğini söylüyoruz. Oysa bugünün siyasi iktidarı kendi statükosunu yaratıp, insan yerine kendini gücünü merkeze koymayı tercih etti. Gerçekten demokratikleşmeyi hedefliyorlarsa her zaman hazırız. Ama yaptıkları yapacaklarının teminatıysa… Demokratikleşmeyi değil gücü tek elde toplamayı, kuvvetler ayrılığını yok etmeyi, basını sansürleyip bastırmayı, ancak istedikleri düşüncelerin ifade edildiği bir ortam yaratmayı istediklerini görüyoruz.” (Hürriyet, 25 Ağustos 2014).

İlginç değil mi? Üstelik o tarihte ne Beştepe Sarayı vardı, ne de Başkanlık sistemi! “Tek Adam” yönetimi henüz hukuki bir kılıfa bürünmemişti ve hapishaneler de hukukçular, gazeteciler, öğretmenler, subaylar ve emniyetçilerle dolmamıştı. Şimdi ise, bırakınız dört duvar arkasındakileri, umutsuzluğa kapılarak hayatına son verenleri sayıyoruz. Burada küçük bir parantez açmadan geçemeyeceğim
***

Daha bir ay önce CHP’nin yayınladığı bir raporda, (bilinen) intiharların sayısının elliye yaklaştığı açıklanıyordu. Şahsen ise, üç yıl önce, gazetelerin arka sayfalarında okuduğum iki satırlık bir intihar haberini hala unutamıyorum. 2016 Ağustos’unda görevine son verilen Ispartalı Sevgi Balcı hemşire depresyona girmiş ve en küçüğü üç aylık üç çocuğunu geride bırakarak canına kıymıştı. Adı, Başbakan’ın bile haberdar olmadığı bir darbeden sorumlu tutulan yüz binler arasında geçiyordu. Sevgi Hemşire, ne yazık ki “yargı reformu”nu göremeden aramızdan ayrıldı. Ve son intihar haberi de geçtiğimiz Haziran ayında Denizli’den geldi. Canan Hanım da bir sınıf öğretmeniydi ve bir KHK ile işsizliğe mahkûm edildikten sonra hayatına son vermişti. Arada da çok sayıda çiçeği burnunda araştırma görevlileri, asker-sivil memurlar, emniyetçiler.. İntihardan çok cinayet kurbanları..
***

İşte Barolar Birliği Başkanı da tam bu koşullarda umudunu “yargı reformu”na bağlamış görünüyor. Aslında hiç de Polyanna’cılık yapmıyor; gayet hesaplı-kitaplı ve daha çok da “Diriliş” dizisinden çıkmış bir kahraman edasıyla “Vatan söz konusu ise, gerisi teferruattır!” diyor. Heyecanla konuşuyor; “hazırlık aşamasındaki” yargı reformunu övüyor ve Erdoğan’a teşekkür ediyor. Söylediklerinde, “önemli olan uygulamadır!” diyen Tayyip Bey’in rezervi bile yok.. Konuşma adeta yeni bir “Yetmez, ama evet!” versiyonu.. Üstelik ilk versiyonda hapishaneler henüz dolu değildi; AB yandaşları “girdik; giriyoruz!” beklentisi içindeydiler ve iktidar da Çetin Altan’lara, Yaşar Kemal’lere ödüller dağıtıyordu. Şimdi ise her şey ortada; kral çıplak.. Üstelik Feyzioğlu’nu tebrik eden Başkan, boykotçu barolara değneği göstermeyi de ihmal etmedi. Ona göre önümüzdeki dönemde çözülecek ilk meselelerden biri “barolar başta olmak üzere tüm meslek teşekküllerinin seçim yöntemlerinin temsili demokrasiye uygun hale getirilmesi” olacakmış!? Anlaşılıyor değil mi? Bu da herhalde “yargı reformu”nun başka bir parçasını teşkil edecek? Eminim, Başkan Feyzioğlu bunu da dikkatle not etmiştir! Ne de olsa reformlar çağındayız!!

2019 seçimi başlangıç mı son mu?

2019 seçimi başlangıç mı son mu?

Kemal Can
Cumhuriyet
, 26.03.2018
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

– 2019’da veya ne zaman olacaksa, yapılacak seçimle ne değişecek?

Bir yıl önce anayasa referandumu sırasında çok tartışıldı. Tam olarak başkanlık sistemi bile denemeyecek tuhaf bir tek adam iktidarı yürürlüğe girecek. Zaten bir süredir kimsenin fark etmediği başbakan artık olmayacak. Noter ofisinden fazla bir işlevi kalmayan Meclis iyice unutulacak. Kuvvetler birliğini temsil eden Cumhurbaşkanı söyleyecek, sadece “memurları” değil herkes buna harfiyen uyacak. Seçim de, bu durumun “genel tescili”, imza altına alınması olacak.

Fiili olarak uygulananlara, bir süredir içinde yaşadığımız koşullara bakıldığında pek büyük bir değişiklik olmayacak aslında. Hem de sadece 16 Nisan sonrasında değil, daha öncesinden başlayan yönetme biçimi ve bunun kabul edilme düzeyi hemen hemen aynı kalacak. Bu nedenle, seçimlerle geçilecek olan kapı, yeni bir yere açılmayacak, arkada bırakılanın üzerine kapanacak. “Arkada kalan çok matah mı” sorusuna da, olanı değil olasılığı düşünerek cevap vermek gerekir.

– Erdoğan seçimle gelecekleri değil, elvada denilecekleri mi anlatıyor?

Cumhurbaşkanı Erdoğan,

  • “Beyoğlu sokaklarında da zaman zaman arzı endam eden marjinaller edepleriyle durdukları sürece bu ülkenin renklerinden biri olabilirler. Ama işi şiddete, baskıya vardırırlarsa kulaklarından tutar ait oldukları yere fırlatırız.” dedi.

Bunun anlamı, bu ülkede yaşamaya devam etmenin koşulu “edepli durmak”; edebin sınırlarına karar verecek olanın kim olacağının da tartışılmaması. “Kulağından tutularak atılacakların ait oldukları yer” neresi acaba?

8 Mart’ta Beyoğlu sokaklarındaki binlerce “edepsiz” kadın, gelecek tehlikeden çok, yaşadıklarına itirazı dile getiriyorlardı. Yüksel Caddesi’nde neredeyse bir buçuk yıldır süren “işimi istiyorum” eyleminde olduğu gibi; hapishaneden çıktığı gün, “Sevinçli değilim, öfkeliyim” diyen Ahmet Şık gibi. Erdoğan için adalet istemek, işini talep etmek, özgürlüğünü savunmak, ‘baskı’ demek, edepsizlik demek. Geçilecek kapı kapandığında “edepsizliğe” veda edilmesi, baskıdan da sadece iktidarın azade olması isteniyor.

– Özgürlükler, haklarını kaybedenler yanında başka kayıp yok mu?

Erdoğan,

  • Komünist, vatan haini, terörist gençlere üniversitelerde okuma hakkı vermeyeceğiz dedi.

Cumhurbaşkanı, sıraladığı sıfatları gönlünce belirleme ve dağıtma hakkı yanında, bunlara ilişkin hukuki sonuçlara, hatta yaşamsal kararlara da yetkili olduğuna, “hakları” alıp verecek bir merci olduğuna inanıyor. Daha başka konularda da örneklerini gördüğümüz üzere, böyle karar ve talimatları 2019 seçim sonuçlarını hiç beklemeden veriyor, geciktirilmeden de uygulanıyor.

İnsanların işlerini, paralarını, iradelerini, özgürlüklerini ellerinden alırken hukuki gerekçe arama gereği duymayan uygulamalar yeni değil. Üstelik sadece OHAL bahaneli KHK’lerle sınırlı da değil. Ama bu uygulamaların mağdurlarının kaybettikleri kadar, bu haksızlığın ortaklarının ve ülkenin insani sermayesinin yitirdikleri de az sayılmaz. Mesela, bu dönemin yargı mensuplarının, bürokratlarının ve gazetecilerinin çocukları ilerde babalarının, analarının mesleklerini saklama gereği duyacaklar.

– Tek ses için mi seçim zaferi, yoksa zafer için mi tek ses gerekli?

Doğan Medya Grubu’nun satışı epey tartışıldı. Çok genel olarak iki kanat var. Birinci grup, “zaten ana akım medya kalmamıştı, dolayısıyla bu satış bizi ilgilendirmez.” diyor. İkinci grup ise, “işini yapmadığı için eleştiriyor olsak bile, tümüyle ele geçirilmesi önemli bir sonuçtur ve bizi de etkiler.” diyor. Soruna, bu işi yapan ve yaptıranlar tarafından bakınca resim daha net: “Nereden girdim bu işe?” diye telefonda Erdoğan’a ağlayan birini medya devi yapmak, “zaten olanın” gerekli ve yeterli olmadığını gösterir.

Eğer, göstermelik de olsa bağımsız taklidi yapan, işini yapmasa bile bu konudaki eleştirilere duyarlıymış gibi yapan “ana akım medya” artık iktidar için gerekli değilse, meşruiyet ihtiyacı (derdi) kalmamış demektir. Eğer “ana akım” üzerindeki kontrol ve “Alo Fatih” pratiği yetersiz bulunuyorsa, bu daha sert baskı dalgasının geldiğinin habercisidir. Yani ikisi de birbirinden beter. Ve galiba 2019 beklenmeden yürürlüğe giren bu medya düzeni için ikisi birden geçerli.

– Seçim neyin başlangıcı ve neyin sonu olacak?

2019’un olası sonuçları üzerine kafa yorarken; yaşananların, hayat tasavvurunun o seçimin sonuçları beklenmeden nasıl yürürlüğe girdiğini, uluorta söylendiğini görmek gerekiyor. Bu fiili uygulamaların sanki seçim büyük bir zaferle sonuçlanmışçasına fütursuzlaştığını izliyoruz. Bir kez daha atı almış da Üsküdar’ı geçmiş gibi davrananların elinde tuttuğu yüzde elli ile nasıl yüzde doksan gibi davranabildiğini seyrediyoruz. Yaşadıklarımız, daha seçim yapılmadan galibin ilanı ve kabul ettirilmesi. İş “imzaya” kalsın isteniyor.

Yüzde elli ile bütün ülkenin sahibi, milletin efendisi gibi davranabilmek,
diğer yüzde ellinin kendisini çaresiz küçük bir azınlık gibi hissetmesini sağlamakla mümkün. Geri kalanları “kulağından tutup atabileceğini”, “okullarda okutmayabileceğini” düşünebilmek, buna muktedir olmaktan çok kabul ettirmekle oluyor. Bu yüzden, açılacak bir kapıyı engellemeye değil kapıyı açık tutacak umuda ve özgüvene ihtiyaç var.
=======================================
Dostlar,

ERDOĞAN 2019 SONRASINI DAVUL ÇALARAK İLAN EDİYOR!

Erdoğan’ın “Boğaziçi Üniversitesi’nde fetih lokumu dağıtma”  girişimi üzerinden başlattığı sınır tanımayan salvo ile ilgili olarak, Cumhuriyet‘ten Sn. Engin AYDIN’IN “Ya bir de diktatör olsaydı…” başlıklı yazısını dün (26.3.18) sitemizde paylaşmış ve altında kapsamlı bir yorum yazmıştık (http://ahmetsaltik.net/2018/03/26/ya-bir-de-diktator-olsaydi/). Bir sorumuz vardı :

  • BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ ÜZERİNDEN
    NE YAPILMAK İSTENİYOR??

    Görüldüğü gibi “vukuat” bitmiyor.. İnsanların yaşam biçimleri – tercihlerinin bedeli, kendi ülkelerinde yaşama haklarından olmak derecesinde ağır, orantısız, ölçüsüz, kabul edilemez, hukuk – akıl – vicdan – insanlık dışı…
  • “…kulaklarından tutar ait oldukları yere fırlatırız.” 

– Bu T.C. yurtaşlarının ait oldukları yer neresidir?
– “Kulaklarından tutarak fırlatmak” Türk Ceza Yasası’nın hangi maddesinde yaptırım – ceza olarak öngörülmüştür?
– Böylesine “insanlık onuru ile bağdaşmayan bir ceza” yasalarımızda varsa bile (ki yok; anayasal engel var) “de facto” infaza kim yetkilidir?
– Bu olağandışı ceza “sürgün” anlamına gelmekte ise -ki geliyor!- Anayasa’da yasaklanmış değil midir?
*****
Anayasa md. 17/2 : Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.

Anayasa md. 66/4 : Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz.

…………………
Uzatmayalım… Erdoğan bunları bilmez mi?? Konuşmalarının tümüyle metinden bağımsız olmadığını biliyoruz. Bu metinleri gözden geçiren uzman danışmanlar hiç uyarmaz mı?

AKP genel başkanı Erdoğan, 2019 seçimleri sonrası eğer seçilirse, “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” denen ucube sistemde daha neleer neler olabileceğini haber veriyor aslında.. Davul çalarak duyuruyor adeta.. Bilmem, duyuluyor mu?

Erdoğan bir şey daha yapıyor : Açıkça ve çok ağır suç işliyor… Türk Ceza Yasası’nın peeeeek çok maddesini –korkarız bilmediğinden de değil, bilerek ve tasarlayarak– fütursuzca çiğniyor. Öte yandan TCY md. 4, yasayı bilmemenin özür sayılamayacağını, ceza – yaptırım bağışıklığı sağlamayacağını da belirtiyor.

Erdoğan, gerek milletvekili gerek Cumhurbaşkanı olduğunda ettiği yemini de bütünüyle ayaklarının altına almış durumda.. Bu hem anayasayı ihlal suçu hem de ahde vefasızlık.

Bu gidiş gidiş değildir. Bu sitede belki yüzlerce kez yazarak sağduyuya, insafa, vicdana çağırdık. Anayasaya, hukuka uyun, adil olun, Cumhuriyet’in temel değerleri ile oynamayın…. içerikli uyarılar yaptık, rica ettik, minnet ettik, ülkemizin esenliği adına “yalvardık”!

Ne yazık ve ne acı ki; hemen hemen hiç – bir işe yaramadı yaramıyor!!??

Ülkemize dönük AKP = Erdoğan kuşatması giderek yoğunlaşıyor, koyulaşıyor, ağırlaşıyor ve kararıyor. Gerçekte kendini de yok olmaya sürüklüyor; ipek böceği gibi!

Seçimi yitirme telaşı korkusu – paniği ve bunun doğal sonuçları Erdoğan’ı tutsak almış durumda. Bu yoğun ve yaman korku nedendir? Neden ölüm  – kalım sorunu edilmektedir seçimler?
Olağan demokratik rejimlerde siyasal kadrolar seçimle gelir ve son derece olağan koşullarda seçimle de giderler.

Acaba, seçim yitirilirse işlenen suçların hesabının sorulması kaygısı mıdır bacayı saran ateş?? Pekiii, bari şu aşamada suç işlemeyi kesmek daha akıllıca değil mi?
Yeni yeni ve daha ağı suçlar işleyerek seçim kazanma şansı artırılabilir mi?
Üstelik; her yeni açık hatalı adım kendini daha çok ele verirken; 15+ yıldır tek başına iktidarın tüm yorgunluğu, olumsuzluğu tükenmişliği, bıkkınlığı, moda terimle ağıııır mı ağır metal yorgunluğu başta Erdoğan olmak üzere AKP kadrolarını bir kanser gibi sarmış ve yayılmışken!?
*****

– Efendim, yapmayınız – etmeyiniz.. güzelim ülkemize kıymayınız..
– Her şeyden vaz geçtik; biraz ADİL ve VİCDANLI olunuz.. İnsaf ediniz artık..
– Bu acımasız ve bunaltan baskıyı kaldırınız; mutlaka geri tepecektir, asla unutmayınız!
– Bu halkı aptal yerine koymayınız; siz gidersiniz Türkiye gene baki kalır ama çok ağır hasar veriyorsunuz..

İçinizdeki kavgayı-öfkeyi bastırınız; SEVGİYİ yeşertiniz; İNSANLIĞI anımsayınız. 

Sevgi ve saygı ile. 27 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

‘IMF’ye 5 milyar dolar’ yalanı belgesiyle çürütüldü…

‘IMF’ye 5 milyar dolar’ yalanı belgesiyle çürütüldü…
‘Battı denilen Yunanistan bile listede var’

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)
Cumhurbaşkanı Erdoğan bugünkü konuşmasında IMF’nin, Türkiye’den 5 milyar dolar borç istediğini, kendisinin de “verin” dediğini ve bunun ardından IMF’in borç istemekten vazgeçtiğini söyledi. Cem Toker, IMF’den yapılan açıklamada, 2008 kriz sonrası ek kaynak arttırım kararına Türkiye’den ‘moral’ destek verdiğini aktardı. (cumhuriyet.com.tr20 Kasım 2017)

[Haber görseli]

Cumhurbaşkanı Erdoğan Rize İl Kongresi’nde yaptığı konuşmada, “IMF’e borç kaldı mı kalmadı. IMF bizden 5 milyar dolar borç istedi. Arkadaşlara dedim ki verin. Baktılar ki Türkiye verebiliyor, vazgeçtiler.” dedi.

Erdoğan’ın konuşmasının ardından sosyal medya hesabı üzerinde açıklama yapan Cem Toker, “IMF’ye yazdım sordum, Türkiye’den borç istediniz mi? Resmi yanıt geldi… 2008 kriz sonrası ek kaynak artırım kararına Türkiye’den ‘moral’ destek verdi diyorlar. Kasım 2017 kaynak aktaranlar listesinde, Yunanistan bile var ama Türkiye görünmüyor.” paylaşımında bulundu. Cem Toker, paylaşımına IMF’ye yazdığı mektup ve yanıtı da ekledi.
==========================================
Dostlar,

Siyaset böylesine yozlaştırılınca aktörlerine neler neler yaptırıyor değil mi??
Birlikte batıyorlar gerçekte..
Oysa siyaset kurumu, taa Platon döneminde 2500 yıl kadar önce saygın bir kurum olarak tanımlandı. Platon;
Filozoflar – bilgeler kral olsunlar dedi.
Filozof kral – bilge kral mitosunu yarattı.
O güzelim politik metafor, özellikle gelişmekte olan – geri ülkelerde paramparça edildi..

Türkiye de ne yazık ki bu ülkeler arasında kaldı; Cumhuriyet düşmanları temel sorumlu!

Siyaset kurumu yaşamı güzelleştirmeye hizmet etmiyor ülkemizde;
tam tersine cehenneme dönüştürüyor.

Öyle ki, KüreselleşTİRmeciler = Yeni emperyalistler Devleti elimizden aldılar.

Devleti Halkın sırtında sopalı tahsildara indirgeyerek sömürülerini vahşice sürdürüyorlar.
Bu sefil – alçak rolü benimseyen / boyun eğen işbirlikçi siyasileri,
entrika dolu operasyonlarla iktidara taşıyorlar..

İnsanlığın bu kabul edilemez tuzakları hızla görmesi ve deli gömleğini yırtması gerek.

Aydınların kitlelere namuslu – bilimsel öncülüğü kesintisiz – kararlı – örgütlü sürmeli..

Elbette insanlık onuru / aklı ve bilim kazanacak.. Er ya da geç. er ya da geç..

Sevgi ve saygı ile. 20 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

BU TEĞET YAKACAK..

BU TEĞET YAKACAK..

portresiRahmi TURAN
SÖZCÜ, 04.12.2016

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

İktidar yandaşı gazeteler dün “Teğet geçecek” manşetleriyle doluydu.
Dolar, yaydan çıkan ok gibi fırlayıp olanca vahşetiyle gövdemizde saplanmış durumda iken bunun teğeti mi kalmış? Fakat o sözler Cumhurbaşkanı Erdoğan‘a ait olunca önem kazanıyor tabii…
Başbakan Yıldırım “Bunların hepsi geçecek” diye işi hafife alırken, Erdoğan da yandaş gazetelere manşet olan 9 yıl önceki o sözlerini tekrarladı:

  • “2007-2008’deki olayda da ‘Kriz teğet geçecek’ demiştim.
    Aynı şeyi yine söylüyorum, bu da teğet geçecek!”

Teğet geçmek geometrik bir ifade… Bir eğrinin yanından geçen ve ona ancak bir noktada hafifçe değen bir doğru… Yani bu ekonomik kriz hafif geçecek, öyle mi?

9 yıl önceki o krizi düşünüyorum da insanlarımızın nasıl perişan olduğunu hatırlıyorum.

Eğer bu defa da “Teğet” denilerek o durum kastediliyorsa, milletin çekeceği var demektir.
İçinde bulunduğumuz kriz konusunda Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek:

  • “1. Dünya Savaşı’ndan sonra en sıkıntılı, belki de en zorlu dönemden geçiyoruz.”

dedi. Bence en gerçekçi ifade budur. Allah yardımcımız olsun!
==============================
Dostlar,

Doların 3,5 TL’yi de geçen tırmanışı “teğet” meğet değil mızraktır, hançerdir.
Aymazlığın zamanı değildir. Çook ciddi önlemlerin alınması gereklidir.
Lütfen anımsayalım :

2008’in son çeyreğinde kriz geldi. Büyüme hızı % eksi 4.7’ye indi.
2009’da 1. çeyrekte büyüme % – 14.6’ya düştü.
2. çeyrekte üyüme % – 7.6.
3. çeyrekte büyüme % – 2.7
2009 yılı sonunda büyüme % – 4.7’de kaldı, küçüldük ve yoksullaştık.
2008-9’da kriz, Türkiye ekonomisine teğet geçmedi, deldi geçti.
Rakamlar her şeyi açıklıyor..
Nitekim, ateş bacayı sardığından, Tayyip bey panik içindedir :

  • “Tulumbada şu an su yok, tulumbaya su lazım…” 

diyerek perişan hallerimizi kabul ve ilan etmiş bulunuyor..
Ekonomik bunalıma çözüm önerilerini AYDINLIK‘tan Sn. Mustafa Pamukoğlu yazdı (04.12.2016). O makaleyi de paylaşacağız sitemizde.

  • Dövizlerini bozdurmaya, asrın lideri öncü olmalıdır..

Çeşitli yerli -yabancı kaynaklarda yazılıp çizilen muazzam servetinden R.T. Erdoğan hem TL’ye geçmeli hem de her şeyini borçlu olduğu ama 15 yılda tulumbasını kuruttuğu ülkesine “bağış” (!?) yapmalıdır.

Anımsanacağı üzere İsviçre bankalarında büyük servetleri olduğu ileri sürüldüğünde sav sahiplerine “müfteri” diyerek avaz avaz bağırıp azarlamış, haşlamıştı Erdoğan. Oysa bu savı ileri sürenlerin bunu kanıtlaması yerine kendisi, İsviçre bankalarına resmi bir yazı göndererek hesaplarının (kendisi ve 1. derece yakınları) açıklanmasını isteyebilirdi. Deniz Baykal da geçmişte benzer suçlama karşısında bu yolu izlemişti. Çünkü İsviçre Bankalarındaki hesaplar çok gizli. Böyle olduğu için kaçak – haram hesaplar orada tutulabiliyor. Bu sefil anlayış, küçücük ülke İsviçre’ye muazzam servetler kazandırıyor; utanmaz kapitalizmin yüz kızartan kurgusu sürdürülüyor..

Bir de Tayyip beyin çooook övündüğü, döviz revervlerini 120 milyar Doların üstüne çıkardığını ileri sürdüğü T.C. Merkez Bankası neden piyasaya “gereken miktarda” Dolar sürememektedir? Neden hemen tıknefes olmuştur??

Bu ağır bunalımdan çıkışta örgütlü bir halkımız olsaydı, AKP – RTE’den kurtulabilirdik..
Ancak bu olanaktan yoksun olduğumuz için, bizi bekleyen tehlike ağır bir yoksullaştırlma ve koyu bir dinci AKP faşizmi olabilecektir korkarız..

Sevgi ve saygı ile.
04 Aralık 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak.
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net

profsaltik@gmail.com