Bazı saptamalar ve yorumlar

Bazı saptamalar ve yorumlar

haber.sol.org,tr 26/06/2018

24 Haziran Seçimleri 2. tura kalmadan sonuçlandı. Şimdi sonuçlar çıkarma zamanı. Saptama ve yorumlarımızı birarada yapmaya çalışalım.

  • Türkiye’de siyasi partilere ve adaylara adil ve eşit olanaklar tanıyan seçim hukuku ve uygulamaları AKP öncesinde iyi-kötü çalışıyordu. AKP ile birlikte bu uygulamalar önce iyice aşındırıldı, 2011 sonrasında ve bilhassa OHAL altında girilen son iki yoklamada ise tümüyle yıkıldı. Bunun en görünür kurumsal zaafları YSK, RTÜK, AA ve TRT gibi seçim güvenliğinden ve seçim kampanyalarının eşit ve adil bir biçimde kamuoyuna duyurulmasından sorumlu kurumların tümüyle iktidarın taraflı aygıtlarına dönüştürülmesi oldu. Boşluklar da seçim yasası ve Anayasa değişiklikleri ile kapatıldı; gerekirse, Anayasa Mahkemesi’nin işbirlikçi anlayışıyla, anayasayı takmama tavırlarına (örneğin tarafsızlık yemini etmiş bir Cumhurbaşkanının iktidar partisinin genel başkanı olmasına) kapı aralandı. Yüksek yargının diğer kurumları, Danıştay ve Yargıtay da zaten içerden fethedilmişti. Güvenlik güçleri (polis, jndarma ve TSK) de zaten hiç olmadığı kadar iktidarın güdümüne girmişti. Buna özel güvenlik timleri de eklenebilir. Dolayısıyla, iktidardaki siyasi heyetin seçimleri yitirmesi, sadece bu siyasi heyeti ilgilendirmiyordu; devletin içindeki bütün AKP dönemi yapılanmasını ilgilendiriyordu. Dolayısıyla, bir Meclis ve cumhurbaşkanı değişikliğini çok aşan bir mücadele söz konusuydu; bir rejim inşa eden güce ve onun şekillendirdiği devletin tamamına karşı bir kampanya yürütülmek ve kazanılmak zorundaydı. Yani iş baştan zordu.
  • Bununla birlikte, siyasi iktidarı ve devletteki yapılanmasını ciddi anlamda kaygılandıran bir muhalefet yükselişi 2 ay gibi çok kısa bir süre içinde yaşanabildi. Seçimden önceki son resmi iş gününde üst düzey bürokrasideki boşlukların birçoğu eski AKP’li siyasilerden oluşanlarla doldurulmaya çalışılması açık bir “ya kaybedersek” telaşını yansıtıyordu. Bu kaygı ve telaşın pek de dayanaksız olmadığı AKP’nin oylarındaki 7 puanlık düşüşten, böylece Meclis’te sandalye üstünlüğünü kaybetmesinden, MHP ile seçim ittifakını şimdi de bir koalisyon biçiminde sürdürmeye mahkum olmasından da belli oldu. Ama birşey daha belli oldu: Mutlak hakimiyet inşa etme denemeleri yapan bir güç, herşeyi lehine çevirmek için giriştiği bir baskın seçimde korkulu rüyalar görmek zorunda bırakılabildi. Az şey değildir. M. İnce ve CHP tabanının bunda azımsanmayacak bir rolü olmuştur.
  • Dinci ve milliyetçi sağın yükselişinin sürdüğü bu seçimlerle bir kez daha ortaya çıktı. Aşırı sağ siyaset, siyasi alan üzerine giderek bir yağ yekesi gibi yayılıyor. AKP oy yitirmiş olabilir, ama oyunu koruyan MHP’nin yanına bir de İYİ Parti eklenmiş oldu. Üçte ikilik bir seçmen kitlesini ilgilendiriyor. (Bu kitle içindeki herkesi dinci ve milliyetçi sağ torbası içine tıkmasak ve yüzde 5-10 iskonto yapsak dahi, oran çok yüksektir). Buna Kürt milliyetçiliği yapanları da eklerseniz (azınlık milliyetçiliği diye buna sempati duyacak halimiz yok) kaygı verici bir gerilik tablosuyla karşılaşırsınız. HDP saflarından Meclis’e girip solculuk yapmaya çalışacaklardan bazılarının kafa karıştıracak misyonu da cabası. Buradan sınıf siyasetine yer açmak ciddi çaba gerektiriyor. Ama bu çabaya değer ve elbet orta erimde de sonuç alınır.
  • MHP’nin oylarını koruması bu seçimin sürprizi olarak görüldü. Anketçilerin tümünün bu konuda yanılmış olması da sürpriz bir sonuç algısını güçlendirdi. Ama, İYİ Partililerin, seçmen nabzını yoklayan siyasetçilerin, piyasa araştırmacılarının ve gazetecilerin  hesaba katmadıkları veya unuttukları bir Türkiye gerçekliği bulunmaktaydı: Partilerinden koparak parti kuranların seçim başarısı Türkiye’de hep sıkıntılı olmuştu. Mayıs 1967’de CHP’den ayrılanların kurduğu Güven Partisi ile Aralık 1970’de Adalet Partisi’nden ayrılan Demokratik Parti’nin akıbetleri hep böyle olmuştu. Tam da bu nedenle, daha sonra AKP’yi kuracak olanlar önce Erbakan’ın Fazilet Partisi’ni Abdullah Gül liderliğinde ele geçirmeye çalışmışlar, bunu başaramayınca da istifa etmeyip bu partinin kapatılmasını beklemişlerdi. Ama pasif bir beklemeyle yetinmemişlerdi; o sırada Fazilet Partisi hakkında laikliğe aykırı davranışlarından dolayı açılmış davanın bir kapatılmayla sonuçlanmasını garantiye almak için Cumhuriyet Başsavcısına dosyalarla yeni kanıtlar taşımışlardı. O kadar ki bunlar ek bir klasör olarak dava dosyasına eklenmişti. Sonuçta FP kapatılınca peşpeşe Saadet Partisi ve AKP kurulmuştu. AKP’yi kuranlar bir de sıkılmadan FP’nin kapatılmış olmasını anti-kemalist, anti-cumhuriyetçi söylemlerine malzeme yapmışlardı. İktidardaki takım, böyle bir siyasi “ahlak” anlayışından gelmektedir. İktidara tutunmak için yapmayacakları şey yoktur.
  • Peki her şeye rağmen İYİ Parti’ye oy kaptıran MHP oylarını nasıl korudu? Muhtemelen şöyle: MHP, 2015 Haziran-Kasım aralığında AKP’ye kaptırdığı seçmenini önemli ölçüde geri kazanmış olabilir. Herhalde AKP’nin itibar kaybetmesi de işine yaradı. Peki İYİ Parti nereden beslendi? Barajı kıl payı geçebilen bu parti MHP’den transfer ettiğinden daha fazlasını AKP’den kazanmış görünüyor. CHP’den de biraz katkı aldığı anlaşılıyor. İYİ Parti’nin daha fazla CHP oyunu devşirmesinin önüne geçen iki etken olmuş gözüküyor: Birincisi M. İnce etkisinin bu kanamayı durdurması; ikincisi CHP ile seçim ittifakı kurulması nedeniyle baraj sorununun ortadan kalkmış olması. Eğer bu ittifak olmasaydı, İYİ Parti’ye baraj atlatmak için CHP seçmeni ek çaba içine girebilirdi. Stratejik oy kullanan CHP seçmeninin bu çabayı HDP için gösterdiği ve HDP’nin bu destek sayesinde barajı aşabildiği açıkça belli oluyor. Bu çaba, kötünün kötüsüne (Cumhur ittifakına Meclis’te Anayasayı referandumsuz değiştirebilecek 400+ milletvekili sağlanmasına) engel olmuş durumda.
  • Cumhurbaşkanlığı seçimlerine gelince, M. İnce CHP oyuna 8 puan fark atarak önemli bir oy artışı gerçekleştirmiştir. Bizim de katıldığımız seçim öncesi tahminlerine göre hem İnce hem Demirtaş beklenebilecek sonuçlar elde etmişlerdir; ama aynı şey Akşener için söylenemez; hem kendi iddiasının hem genel beklentinin çok altında kalmıştır. Akşener’in kendi partisinin oyunun altında bir performans göstermesi sürpriz olmuştur; bunun nedeni, CHP’den İYİ Parti’ye kayan oydan çok daha fazlasının Akşener’den İnce’ye yönelmiş olmasıdır. İnce, Erdoğan’ı yenebilecek bir çekim merkezi olarak öne çıkmıştır. Ancak gene de Akşener’in Erdoğan’a gidecek oyların daha önemli bir bölümünü çekebilmesi beklenirdi; bunu yapamadı (veya partisinin yaptığı kadarını başaramadı).
  • İnce, basın toplantısında kendisi ile Tayyip arasındaki 10 milyon oy farkına değinerek sonuçlara itirazı olmadığını söyledi. Oysa, %50 barajıyla girilen bir ilk tur seçiminde, bu baraj ile olan oy farkına bakılmalı. Bu da, %84 katılım oranıyla, yaklaşık 1,2 milyon oydur. Bunun yarısının öbür adaylardan kaydırılmış olması durumunda, 600 binlik bir kaydırmayla 2. tur engellenmiş olurdu. Bu miktar önemsiz değildir gene ama acaba hiç mi olasılık dahilinde değildir? Unutmayalım, 2017 referandumu %51,4 ile yitirilmesi itirazsız sindirildikten bir yıl sonra, CHP Genel Başkanı aslında o referandumda “Hayır” oylarının %51,6 ile kazandığını açıklamamış mıydı?
  • Peki bundan sonrası? Anamuhalefet partisi açısından bakılırsa, seçim öncesi yazılarımızda değindiğimiz gibi, yeni bir liderlik ve üst yönetim oluşumu için basınçlar artacaktır. Nitekim seçim akşamında CHP üst yönetiminin perişanlığına bakılırsa bu basınçlara direbilmek de zor olacaktır. Peki, eğer CHP Genel Başkanı istifasını açıklayarak bir olağanüstü genel kurul çağrısı yapmazsa, parti içi muhalefet bunu yapabilecek midir? Muhalefet olağanüstü kurultay çağrısını yerel seçimler öncesine mi denk getirecektir veya sonrasına mı öteleyecektir? Kıran kırana bir genel başkanlık yarışmasına mı tanık olunacaktır? Ya da mevcut genel başkan, olağanüstü kurultayı yerel seçimler sonrasına öteleme koşulunu içeren bir çekilme iradesi mi geliştirecektir? Göreceğiz.
  • Ülke ve toplum açısından huzurlu günlerin beklenemeyeceğini daha önceki yazılarımızda vurgulamıştık. AKP ve Erdoğan şimdiye dek en iyi yaptığı şeyi yapmaya devam edecektir: Toplumu ayrıştırmak, din temelli bir eğitime ve devlet yapılanmasına yönelmeye devam etmek, kendi sermayedarlarını özellikle palazlandırmak, emekçilerin haklarını tayınlamak, kamu mallarını haraç mezat peş keş çekmek, OHAL rejimini (belki kısa bir aradan sonra) sürdürmek, ekonomide neo-liberal sistemin kısıtları dışına tek bir adım atmamak, bu arada adım adım yaklaşan ekonomik krizin sonuçlarını (IMF’li veya IMF’siz bir programla) emekçilere yüklemek… Bütün bunların yapılabilmesi için de otokratik rejimin vidalarını daha fazla sıkmak durumunda kalmak. Buyurun yeni Cumhurbaşkanlığı sisteminin faziletlerine…

İzmir’in kurtuluşu coşkuyla kutlandı!


İzmir’in kurtuluşu coşkuyla kutlandı!

  • İşgalci emperyalist güçlerin İzmir’den denize dökülüşünün 91. yılında kutlamalar kentin dört bir yanına yayıldı. İzmir’de kutlamalar
    ‘Zafer Yürüyüşü’yle başladı. Kutlamalar kapsamında Basmane’den Cumhuriyet Alanı’na dek yaklaşık 10 bin kişi yürüdü.

İzmir’in düşman işgalinden kurutuluşu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atılışını simgeleyen 9 Eylül’ün (1922) 91. yıldönümü coşkuyla kutlandı.

Izmir'in_kurtulusunun_91._yili_9.9.13_Cumhuriyet

“Zafer Yürüyüşü”yle başlayan kutlamalar kapsamında Basmane’ den Cumhuriyet Alanı’na dek yaklaşık 10 bin kişi yürüdü. AKP’ lilerin gönderdikleri mesajların okunması sırasında protestoların yapıldığı törenlerde, AKP İzmir milletvekilleri Ertuğrul Günay
ve İlknur Denizli
’nin alana girişi sırasında da, İzmir Kent Orkestra-sı’nın “Vardar Ovası” şarkısı
2 kez çalması dikkat çekti.

  • “Her yer Taksim her yer direniş”,
  • “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” 

sloganları atılan Zafer Yürüyüşü’ne, 10 bine yakın yurttaş ellerinde Türk bayrakları ve Atatürk posterleriyle katıldı. Cumhuriyet Alanı çevresinde emniyet güçleri,
İzmir Valisi Mustafa Toprak’ın daha önce yayınladığı genelge gereği Türk bayrağının üzerinde Atatürk resmi bulunan flamaları satanlara izin vermemek için çabaladı. Polisin, satıcıları alandan uzaklaştırması dikkat çekti.

Yürüyüşün ardından Mustafa Kemal Atatürk anıtına çelenk konuldu. Daha sonra Konak’ta bulunan İzmir Hükümet Konağı’na süvari birliklerinin gelişi ve Türk bayrağının çekilmesi canlandırıldı. Buradaki törenin ardından etkinlikler Cumhuriyet Alanı’nda sürdü.

CHP İzmir milletvekilleri Musa Çam, Oğuz Oyan, Hülya Güven, Alaattin Yüksel, Mustafa Moroğlu, Mehmet Ali Susam’ın yanı sıra törene, Eski CHP Genel Başkanı ve Antalya Milletvekili Deniz Baykal’la, eski milletvekilleri Mehmet Sevigen ve Canan Arıtman da katıldı.

AKP milletvekilleri Günay ve Denizli’nin alana girişi sırasında İzmir Kent Orkestrası, AKP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Arınç’ın çıkışıyla gündeme gelen
“Vardar Ovası” şarkısını, İzmirlilerin yoğun isteği üzerine iki kez üstü üste çaldı.

Törene Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve bakanlar ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu mesaj göndererek İzmir’in kurtuluş gününü kutladı. Ancak Erdoğan ve Gül’ün mesajlarını kentin belediye başkanı yerine İzmir Valisi Toprak’a göndermeleri dikkatlerden kaçmadı. AKP’lilerin mesajları alanda bulunanlarca protesto edildi.

Barış çağrısı

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, törende “barış” çağrısı yaparak, “Özgürlük ve bağımsızlığın ne demek olduğunu çok iyi bilen Yüce Türk Ulusu’nun,
bu karmaşa (kaos) ortamına sürüklenmemesi, elbette en büyük dileğimizdir.
Ancak kabul etmek gerekir ki, ülkemizdeki barış ve huzur ortamının devam etmesi için yalnızca temenniler yetmez. Büyük kurtarıcımız Mustafa Kemal Atatürk’ün
bize gösterdiği ‘Yurtta barış, dünyada barış’ hedefinden asla şaşmamalıyız” dedi.

Saat 18.00’de Gündoğdu Meydanı üzerinde Türk Yıldızları’nın akrotim gösterisi sergilendi. 19.00’da gösteri mekanı gökyüzünden denize taşındı. Körfez’de kano ve yelkenli gösterisi yapıldı. Fener Alayı yürüyüşü, saat 20.30’da Cumhuriyet Meydanı ile Gündoğdu Meydanı arasında gerçekleştirildi.

Saat 21.00’de Gündoğdu Meydanı’nda İzmir’in pek çok noktasından izlenebilen
görsel bir şov sunuldu. İzmir Körfezi, su perdesi ve ışık gösterileriyle renklendi.

Gösterilerin merkezi konumundaki Gündoğdu Meydanı’nda “Manga” grubu sahne aldı. Aynı dakikalarda Bostanlı Rekreasyon Alanı’nda Koray Candemir ve Harun Tekin, Göztepe Denizatı Heykeli önünde Berna Öztürk, Bayraklı Rekreasyon Alanı’nda
İzmir Büyükşehir Belediyesi Pop Orkestrası, konser ve sahne şovlarıyla
9 Eylül coşkusunu doruğa taşıdı. (9 Eylül 2013, Cumhuriyet portalı)

SIKIYÖNETİM MAHKEMELERİNDEN KARŞI-DEVRİM MAHKEMELERİNE..

SIKIYÖNETİM MAHKEMELERİNDEN KARŞI-DEVRİM MAHKEMELERİNE

ODA TV, 4.3.2012

Prof. Dr. OĞUZ OYAN
CHP İzmir Milletvekili

1 Temmuz’da saat 14.00’te başlayıp 2 Temmuz’da 13.30’a kadar kesintisiz süren 23,5 saatlik Meclis maratonunda AKP, yeni yargı paketini hiçbir siyasal mutabakat aramadan yasalaştırdı. Olağan yasama süreçleri artık dışlanmış olduğu için anamuhalefet buna yeni eylem türlerini de deneyerek sonuna kadar direndi.
İktidar sıralarında oturanlar bunu dahi çok gördüler ve sözlü – fiziki şiddet eylemleri gerçekleştirdiler.

Olağan yasama süreçleri nasıl dışlanmaktadır? Olağan parlamenter rejimlerde Genel Kurullara az iş bırakılır. Komisyonlarda muhalefetin ve örgütlü toplumsal kesimlerin önerileri belirli ölçülerde karşılanır. Toplumsal tepkilere duyarlılık vardır (Almanya’da nükleer santrallerin kapatılması kararına kadar varır). Türkiye’de olduğu gibi sadece dinci örgütlenmelerin tepkilerine duyarlı olan siyasal iktidar türleri için demokratik tepkilerin iletim kanalları tıkalıdır. Uzlaşmaya yanaşmazlar; yanaşır göründüklerinde de takiyyeyi (aldatmacayı) denerler.

AKP türü iktidarların asıl çekindiği, kendi ortamlarından, kendi sağlarından gelecek tepkilerdir veya muhafazakarlık yarışında geri kalmamak kaygılarıdır (Hz. Muhammed’in yaşamının ders konusu olması konusundaki MHP önerisinin hemen AKP önerisine dönüştürülmesi gibi). Bu nedenle getirdiği yargı paketinin en önemli maddesi olan ÖYM ile ilgili düzenlemeyi tartışmaya sunmaktan kaçınarak gece yarısı önergesiyle getirir;
açık tartışmaları göğüsleyemez. Meclis’teki 326 sandalyesine rağmen ürkek siyaset yapar. Kendi iç muhalefetine karşı yüreksizliğini Meclis’teki yasal siyasi muhalefete karşı
şahinliğiyle telafi eder.

Olağan yasama sürecinin yolları ise kapatılır: Artık her yasa temel yasadır; böylece yasaların maddeleri görüştürülmez. Muhalefetin maddeler üzerindeki önergelerle beş dakikalık konuşma hakkı bile çok görülür;
gücü yettiğinde içtüzük değişikliği bunun da hesabı görülür.

Bir başka yöntem, torba yasaların olağanlaştırılmasıdır. Meclis neyi görüştüğünü bilemeden bu yasalar eklemelerle sürekli olarak şişirilir. İktidar milletvekilleri zaten el kaldırmak dışında işlevsizdirler; genellikle muhalefet kadar yasa içeriklerini öğrenemezler; ama bu, AKP demokrasisi için bir sorun değil tam tersine “fazilettir”.

Yasama sürecinde iktidarın anayasa dışına çıkışlarını, hukuk dışı aşırılıklarını dizginleyemeyen anamuhalefetin anayasal denetime başvurma olanakları da fiilen tıkanmıştır. İktidarın 2010 Anayasa değişiklikleri, HSYK’nın ve tüm üst yargının yürütmenin yörüngesine girmesini sağlamıştır.

Anayasal denetim yolu kapandıktan sonra artık iktidarın Meclis’teki yarım yamalak yasama süreçlerine dahi ihtiyacı (ve tahammülü) kalmayabilmiştir: Kamu yönetim sisteminde çok temel değişiklikler yapan 34 adet KHK, işte bu nedenle AKP iktidarının dokuzuncu yılında yani AYM teslim alındıktan sonra gün yüzüne çıkmıştır.

Bu koşullarda muhalefet Meclis’te nasıl muhalefet yapabilecek? Meclis sıralarına vurmaktan, alkışla tempo tutmaktan, kürsüde susma eylemine başvurmaktan, içtüzükte olduğu gibi kürsüyü koruma altına almaktan ve en nihayetinde muhalefeti Meclis dışına taşımaktan başka?

Anamuhalefet milletvekillerinin Meclis’teki yasama ve denetim faaliyetlerinin ODA TV iddianamesi eklerine kanıt olarak eklendiği bir Türkiye’de, iktidar kanadının hala muhalefeti çizilmiş sınırlar içinde muhalefet yapmaya davet etmesindeki ikiyüzlülük artık tahammül-dışı değil midir? İktidar, tüm kanatlarıyla, bir teokratik totalitarizmin inşasına girişmişken muhalefet milletvekilleri bunun pasif seyircisi mi olacaktır? Adaletin, bağımsız yargının (cemaatin yargısının değil) iktidarın siyasi gücünü sınırlandırmasına izin vermeyen sistemler demokrasi adını alamaz. Böyle bir anlayışın özgürlükçü bir anayasa yapması,
hatta samimi olarak böyle bir iradeye sahip olması da beklenemez.

***

Yargı paketiyle, Özel Yetkili Mahkemeler (ÖYM) yerine “1’den çok ilde görevlendirilen ağır ceza mahkemeleri” yani “Bölgesel Yetkili Mahkemeler” (BYM) geçecektir.

“Çok hukuklu kabileler federasyonu” korunmaktadır. AİH Sözleşmesine ve adil yargılama hakkına aykırı olarak özel yargılama usulleri devam ettirilmektedir. 12 Mart döneminde getirilen DGM’ler, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldıktan (1976) sonra, 12 Eylül rejimince yeniden oluşturulmuş (1983), AKP elinde bunlar sadece askeri hâkimler sivilleştirilerek ÖYM’lere dönüştürülmüştü (2005). DGM’lerden ÖYM’lere geçiş,
bir bakıma 12 Eylül artığı sıkıyönetim mahkemelerinden AKP’nin olağanüstü mahkemelerine yani karşı-devrim mahkemelerine geçiş olmuştur. Şimdi geçirilen BYM’ler aynı yaklaşımın ürünüdür. Hukukun ortaçağına demir atan bu tutumları, iktidar-cemaat kavgaları üzerinden meşrulaştırma veya iktidarın sorumluluğunu hafifletme yönünden değerlendirmek geçerli olamaz; yargıyı bugünkü yapıya iktidar-cemaat el ele getirmiştir; şimdi aralarında itişme olması sonucu değiştirmez: Yargı içinde cemaat yapılanmalarına geçit verilmesinin sorumlusu doğrudan doğruya AKP yönetimidir. Ortada bir hukuk cinayeti vardır;

her geçen gün, yasama da kullanılarak, hukuk devletinden uzaklaşılmaktadır;

buna klan kavgaları üzerinden mazeret üretilmesi kabul edilemez.

Türkiye’de inceleme yapan Demokrasi ve Özgürlük İçin Avrupalı Yargıçlar Birliği (MEDEL), Raporunda,
Hükûmet yandaşlarının yargılamadan muaf tutulduğunu Deniz Feneri ve MİT Müsteşarı örnekleriyle verip, iktidarın hoşuna gitmeyen yargılama süreçlerinde rol alanların sürüldüğünü veya yargılandıklarını, yargıya korkunun egemen olduğunu söylüyor. AB’ye uyum yasaları diyerek karşımıza “yargı paketleri” gibi makyajları getiren bir iktidar hakkında Batı’daki değer yargısı artık ne yazık ki budur.

AKP, Türkiye’nin utancı olmaya başlamıştır.

(Bu yazı, 2 Temmuz 2012 sabahı TBMM’de 78. madde üzerinde yapılan konuşmamızı esas almaktadır).