Kaçınılmazın hızlandırılması

Kaçınılmazın hızlandırılması

sol.org, 14/08/2018
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

 

Bu ülkenin bağımsız iktisatçıları, uzunca bir süredir, mevcut iktisat politikalarının sonucunun kaçınılamaz bir iktisadi kriz olduğunu yazıp çiziyorlar. Ekonomide bu yılın sonlarından itibaren küçülme eğiliminin başlayabileceğine dair işaretler de, meşhur rahip hikâyesinin tahripkâr etkilerinden önce alınmaya başlanmıştı. Dünyanın en kırılgan beşlisinin uzunca süredir en kırılganı olmak demek, en ufak esintiden nem kapabilmek demekti zaten. Ekonomi yönetiminde dış finans çevrelerine güven vermeyen değişiklikler bile böylesine nem kapışlarına müsait bir zemin hazırlamak demekti. Hikmetinden sual olunamayan otokratın bunun farkında bile olmadığı son yönetim yapılanmasıyla bir kez daha açığa çıkmaktaydı. (Damad-ı Hazreti Şehriyarî’nin içi boş bir ‘yeni ekonomik model’ sunuşu sırasında TL’nin baş aşağı gitmesinin de gösterdiği gibi…). Kaldı ki, uzunca bir süredir biriken kriz tohumların yoğunluğunun bu defa 2009’un “teğet geçtiği” düşünülüp hafife alınan krizinden çok farklı olacağına dair bir teşhis birliğine de varılamadığı anlaşılmaktaydı.

Bu koşulların üzerine gelen dış politika sürtüşmeleri, kaçınılmazı hızlandırıcı ve hatta şiddetlendirici etkilerde bulundu. Ekonominin zayıflığının, yapısal sorunlarının, giderek büyüyen dışa bağımlılığının (yüksek dış borçlar, yüksek cari açıklar) getirdiği kısıtların farkında olmayan veya bunları daha önce kolayca aşmış (kolayca dış kaynak temin edebilmiş) olmanın rehavetinden kurtulamayan, gerçeklerden büyük ölçüde kopmuş bir zevatın bir de rehine politikalarıüzerinden pazarlık yapmaya girişmesi işin tuzu biberi oldu. Ekonomi koşar adım bir kur-faiz-enflasyon sarmalına girdi. TL’deki değer kaybı hepsinin önüne geçti ve panik ataklarla birlikte günlük rekor kayıplarla erimeye başladı. TCMB’nın dün (13 Ağustos Pazartesi) piyasaya yerli ve yabancı para mevduat karşılıklarının azaltılması üzerinden enjekte ettiği 6 milyar $ + 10 milyar TL (toplamda 7,5 milyar $) likidite bile, gün içinde emilip bitirildi ve tekrar günün başlangıç seviyelerine dönüldü.

TCMB’nın son –boşa çıkan- müdahalesinin de gösterdiği gibi, yönetim artık krize karşı uygun iktisat politikası araçlarına sahip olamadığı bir dönemi başlatmış bulunmaktaydı. Üstelik TL yatırımlarından (devlet tahvili, hisse senedi, mevduat) çıkıp döviz satın alarak Türkiye’den çıkmak isteyen yabancılar olsun, açık pozisyonlarını kapatabilmek için döviz talebini artıran özel sektör firmaları olsun, bankalardan hem döviz hem TL mevduat hesaplarını çekerek yastık altı döviz tutmaya yönelen panikteki tasarruf sahipleri olsun, herkes piyasaların fonlanmasını büyük bir açgözlülükle beklemekteydi. Demek ki uluslararası finans kapitalin iştahlarını doyurmak üzere atılacak adımlar, ekonominin müdahale araçlarının (bu arada döviz rezervlerinin) bütünüyle tüketilmesinden başka işe yaramayacaktı.

***

Şimdi burada bir başka saptamanın yapılmasına ihtiyaç var. İktidar cenahı, bu krizde zerre kadar sorumluluk üstlenmek istemiyor. Bunun böyle olacağını, krizin dış mahreçli bir saldırıya bağlı olarak açıklanacağını daha önceki yazılarımızda esasen öngörmüştük. Bunda şaşılacak bir yan yok. Dolayısıyla rahip Brunson olayı olmasaydı benzer bir olayın yaratılarak bahane edilmesi veya daha genel ve soyut bir “manüplasyon” imasının topluma dayatılması beklenebilirdi. Ama burada daha da aşırıya kaçmış bir psikopatik sorun var:

  • Dış saldırı gerekçesi yerine ekonominin kötü yönetiminden dem vurulmasını “vatan hainliği” ile özdeş tutmaya yönelen bir paranoya, bir otokratik tahammülsüzlük durumu var.

Bunun yol açtığı faşist baskılamalara mı yanarsınız, yoksa

  • krize doğru teşhis konulmasının zorbalıkla engellenmesi

ne mi? Düşünebiliyor musunuz, rejimin bir numarası dövize hücum eden sanayicileri uyarırken “Gerekirse B ve C Planlarını devreye sokarız” diye tehdit ediyor, bundan haklı olarak nem kapan piyasa oyuncuları dövizi tekrar zıplatınca, Twitter yorumcuları okkanın altına sokulmak isteniyor. Bu paranoya hali, toplumun krize milliyetçi hamasetle direnmeye zorlanması, gerçekten trajikomik bir durum. Bu durumda,

  • Türkiye ekonomisinin bütün AKP döneminde sadece dış kaynaklarla döndürülüyor olmasının, bunun yarattığı dışa bağımlılığının artık bağımsız dış politikaları mümkün kılamadığının açığa çıkmış olmasının, buna benzer bütün sorun alanlarının artık açıkça tartışılamayacağı açık faşizm koşullarına geçiliyor demektir.

***
Bu dayatmalara siyasi hareketlerden olumlu yanıtlar gelmesi de gecikmedi doğrusu. Sabık “millet ittifakı”nın iki partisi, şimdiden iktidarla beraber olduklarını, Türkiye’ye karşı dış ekonomik saldırıyı birlikte püskürtmeye hazır olduklarını belirttiler. CHP ise, krize karşı birtakım önerileri 13 madde halinde sunarak, bunların sahiplenilmesi halinde iktidara destek vermeye hazır olduğunu belirtti. Her durumda, krizin iktidarın hatalı iktisat politikaları ve tükenmiş bir büyüme modelinde ısrar etmesi yüzünden çıkmış olduğuna yeterli vurgu yapmaktan kaçınmak ve dış gerginliklerde ABD’ye çatmayı tercih etmek olarak tanımlanabilecek edilgen duruşuna devam etti. Tıpkı 15 Temmuz 2015 darbe girişiminde en büyük sorumluluğu doğduran doğruya iktidarın taşıdığını ilk günden büyük bir suçlamaya dönüştüremediği gibi, şimdi de iktidarın öfkesinin kendi üzerine yönelmesinden ve kitlelere günah keçisi olarak sunulmaktan dehşetli ürktüğünü belli eder tarzda yan yollara başvurmaktaydı. (Gene de iktidarın hışmından tam kurtulamasa da!..)

Bu arada, daha ziyade uzun vadeli önerilerden oluşan ve pek çoğunun AKP düzeninde artık yeri olmayan 13 tavsiyenin esas olarak liyakati, denetimi, ihale düzeninin ıslahını, bütçe disiplinini ve vergi adaletini, akılcı sıcak para yönetimini, TCMB bağımsızlığını, israfla mücadeleyi öne çıkarmak gibi alanları kapsadığını gördük. Ama acil bir anti-kriz program önerisi bunlar arasında bulunmuyordu. Koşullar dayatsa bile özel sektörün dış borçlarının devlet tarafından üstlenilmesinin reddedilmesi gerektiği bunlar arasında yoktu. IMF olsun olmasın

  • krizin yükünün geniş emekçi kitlelere bindirilmesine şiddetle karşı çıkılacağı,

bu yükün sermaye sınıfına taşıtılması için ne gibi öneriler geliştirileceği tavsiye listesinde yer almıyordu. Bunlara bir de maliye politikalarında mali kural uygulaması önerisi de sonradan ekleniyordu ki, IMF’den daha fazlası beklenemezdi.

Esasen 13 önerinin yapıldığı tanıtımda CHP Genel Başkanı ile yanında duran iki etkili MYK üyesinin bürokratik geçmişlerine bakıldığında, Kemal Derviş programına olan yakınlıkları göze çarpmaktaydı. CHP’nin “yeni” ekonomi kadrolaşması, demek ki, sistem içi çözümlerin bir milim dışına çıkmamak üzere şekillendirilmişti.
=====================================
Dostlar,

Sayın Prof. Dr. Oğuz Oyan çok yetkin ve şok da kıdemli bir iktisatçıdır.
Türkiye’nin birikiminden yararlanmak yerine, AKP’nin 1 numaralı sorumlusu olduğu ekonomik çöküntüye doğru tanı konmasının savcılıklar eliyle engellenmeye yeltenilmesi ve toplumun hamasetle boğularak algı yönetimine tabi tutulması dehşet vericidir. Açık faşizm demektir lamı – cimi olmaksızın.

3 noktanın altını biz de ısrarla çizelim :

1. .. yönetim artık krize karşı uygun iktisat politikası araçlarına sahip değil..
Ankara’nın tüm direklerine binlerce Erdoğan posteri asıp içi boş bir sloganla ”millet bir hedef bir” nereye varılacağı sanılıyor? Ciddi bir israf değil midir bu??
Hangi uygar demokratik ülkede böylesine bir komedi  görülebilir?  TBMM neden adeta felç edilmiştir?
2. özel sektörün dış borcu asla devlet tarafından üstlenilmemelidir.
3. ekonomik çöküntünün faturasının halk yığınlarına ödetilmesini şiddetle reddediyoruz.

Muhalefetin bu politika önermelerini yükseltmesini istiyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 19 Ağustos 2018, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

 

 

Ekonomik krize girilirken

Ekonomik krize girilirken…

Prof. Dr. Korkut Boratav
sol.org.tr
, 10.08.2018

Bu yazı kaleme alınırken (10 Ağustos’ta) Türkiye, çalkantı içinde ekonomik krize sürüklenmektedir. Günceli yazıya dökmenin anlamı yok; ortaya çıkan politika seçeneklerine yazı sonunda değineceğim. Kriz ortamına gidişin ana etkenlerini, verilerini tartışmanın daha yararlı olacağını düşünüyorum. Bunlara “serin kanlılıkla” bakalım; ipuçlarını izleyelim; belki de bugünün (10 Ağustos’un) çöküntüsüne ulaşırız.

Tipik Bir Kriz Senaryosu

“Dış kaynak girişlerinde ani duruş veya tersine dönüş…”

Bu ifade, neoliberal dönemde sermaye hareketlerini serbestleştiren; ekonomilerini finans kapitale sınırsızca açan  ülkelerde ortaya çıkan bir kriz türünün nedeni olarak kullanılıyor.

Bu tür kriz örnekleri “Güney” coğrafyasında, çevre ekonomilerinde yoğunlaştı: 1980’li yıllarda Latin Amerika’nın borç bunalımı; 1997-2001’de Doğu Asya’da patlak verip hızla yaygınlaşan kriz dalgası; 2008’de Batı’daki büyük finansal bunalımın kırılgan çevre ekonomilerine yansıması; bazı özellikleriyle 2011 sonrasında Avro Bölgesi’nin  çeperini, zayıf halkalarını sarsan borç krizi…

Türkiye, “serbest sermaye hareketleri” dalgasına 1989’da katıldı. 1994, 1998/99, 2001 ve 2008/9’da bu tür dört krizden geçti. Nasıl tetikleniyor; gelişiyor?

Uluslararası finans kapital, sistemin çevresine taşarken, hem ekonomik canlılık getirir; hem de yapısal çarpıklıklar,  kırılganlıklar yaratır. Böylece, ileri tarihlerdeki bunalımın tohumlarını da taşımış olur.

Örneği bizzat yaşadık: 2003-2007 Türkiyesi’nde  yüksek tempolu yabancı sermaye girişleri, hem büyüme hızını yukarı çekti;  hem de üretimin ithalata bağımlılığını tırmandırdı; durgunlukta bile ortadan kalkmayan dış açıkları ekonominin yapısal bir özelliği haline getirdi.

“Dış kaynaklarda sert durma ve çıkışın” bunalıma yol açıp açmayacağı, “giriş” aşamasında oluşan dış kırılganlıkların, yapısal çarpıklıkların yoğunluğuna bağlıdır. Örneğin 1997-98’deki krizden ders alan Doğu Asya ülkelerinin çoğu, cari açıklarını adım adım ortadan kaldırmayı başardı; 2008’de ABD’de patlak veren  finansal krizden pek etkilenmedi.

Türkiye bu “dersi” öğrenmedi. Aynı koşullarla yoğun dış kırılganlıklar içinde karşılaştı. 2008-2009’da küçülen az sayıda çevre ekonomisinden biri olarak dikkat çekti.

2018 Konjonktürüne Geliş

2009 sonrasında Batı merkez bankalarının ölçüsüz likidite genişlemesi ile beslenen finans kapital, emperyalizmin çevresine de taştı; buralarda ekonomik  canlanmayı besledi. FED 2013’te bu konjonktüre son verme işareti verdi; 2016’da  parasal daralmayı başlattı. Şubat 2018’de Batı borsalarında sert düşüşler, finansal balonlaşmanın son bulma işareti olarak algılandı. 10 yıllık ABD tahvili kritik bir eşik olarak görülen %3 sınırına ulaştı.

Uluslararası finans kapitalin ilk tepkisi, çevre ekonomilerinden adım adım çekilmek olur. En zayıf, “kırılgan” halkalardan başlayarak… Hangileri? 2013’te Morgan Stanley, “yükselen ekonomilerin beş kırılganı” başlığı altında bir liste yaptı: Türkiye, Brezilya,  Hindistan, Güney Afrika, Endonezya… Sonraki yıllarda bu liste güncelleştirdi; Türkiye daima yerini korudu.

2018’inin ilk yarısında bu listenin durumunu Morgan Stanley’den değil, döviz piyasalarından izleyelim. Bank of International Settlements (BIS), ülke döviz piyasalarının  verilerini derler; yayımlar.  BIS’in Ocak-Haziran 2018 istatistiklerinde doların fiyatına veya ülkeler-arası enflasyon farklarını da dikkate alan döviz sepetinin reel efektif kuruna göz atalım. Türkiye, Arjantin’in arkasından “ikinci en kötü” durumdadır. Meksika, Endonezya, Hindistan ve Brezilya bu iki ülkeyi bir hayli geriden izlemektedir.  Morgan Stanley’in ilk listesindeki kırılganlara Meksika ve Arjantin eklenmiş; Güney Afrika çıkmıştır.

Tam da o tarihte (Haziran 2018’de) Arjantin, krize girdiğini resmen ilan etti; 50 milyar dolarlık bir kredi anlaşması imzalayarak IMF’ye teslim oldu. Haziran sonrasında tamamen “çılgınlaşan” döviz piyasaları ile Türkiye sıraya girdi. Arka planda elbette  sermaye hareketleri yatıyor. Son ödemeler dengesi istatistiklerine odaklanalım.

Ocak-Şubat 2018’de “Balonlaşma”…

Birkaç ay önce bu köşede, Ocak-Şubat 2018 ödemeler dengesi istatistiklerini, “ekonomide balonlaşma” başlığı altıda incelemiştim. Gerçekten de bu iki ayda, Türkiye ekonomisi sermaye hareketleri bakımından coşkulu bir konjonktürde görünüyordu.

Bir önceki yılın (2017’nin) aynı aylarıyla karşılaştırarak özetleyelim:

“Çılgınlaşan” döviz piyasalarının pompaladığı yabancı sermaye girişleri  %78 oranında artıyordu. Kayıt dışı sermaye çıkışları son buluyor; TCMB rezervleri yükseliyordu. Yabancı, yerli ve kayıt dışı öğelerinden oluşan  toplam sermaye hareketleri de 2017’deki “net çıkış” olgusuna son veriyordu. AKP seçim konjonktürü uygulamaktaydı. 2018 başında Batı piyasalarındaki canlılık hâlâ sürmekteydi ve yüksek tempolu büyümenin dış kaynak gereksinimi şimdilik karşılanabiliyordu.

Ne var ki, iç talep genişlemesi üretim sınırlarına tosladı. Enflasyon, ithalat tırmandı. Ocak-Şubat cari açığı %100’ü aşan bir tempoda genişledi.  Sermaye girişleri, “balonlaşma”yı besledi. IMF, canlanmanın sürdürülemeyeceği teşhisini ve  ekonomideki “sıcaklaşma” olgusunu Mart’ta bir Türkiye Raporu’nda ortaya koydu. Ana öğelerini ve politika önerilerini bu  yazımda aktarmış, tartışmıştım.

Mart-Haziran 2018 Gerilimi

Ödemeler dengesinin Mart-Haziran 2018 verilerini tabloda bir önceki yılla karşılaştırıyorum. Son dört aylık veriler ekonominin küçülmesini tetikleyecek bir krizin ön işaretlerini taşıyor mu? Yazının başında ifade ettiğim “yükselen piyasa krizlerini tetikleyen ana etken”, yani dış kaynak girişlerinde, bir önceki yıla göre  ani duruş veya tersine dönüş, Mart-Haziran 2018’de gözlenmekte midir?

Yanıt, tablonun ilk satırında yer alıyor:  Yabancı sermaye girişleri Mart-Haziran 2018’de on iki ay öncesine göre %85 oranında daralmıştır (Satır 1). Bu  sert yavaşlamayı “duruş” olarak, bir krizin başlangıç dürtüsü olarak  nitelendirebiliriz.  İki yılın dört ayında dış kaynak girişlerindeki azalma 19 milyar dolardır; 2017 dolarlı milli gelir toplamının yüzde 2,2’sine ulaşan olumsuz bir şok…

Toplamda “net çıkış” göstermeyen yabancı sermaye,  Haziran’da “eksi” değer vermiştir. Bu durumun Temmuz-Ağustos’ta  da süregeldiği anlaşılıyor. Yani, “tam gaz kriz” süreci içindeyiz.

Dış kaynak girişlerindeki daralma, hangi tür akımlara yansımıştır? Bunları, “sıcak, dış borçlanma ve doğrudan yatırım” türlerine ayıralım. Sıcak para ve dış borçlanmada, daralma ötesine geçilmiş; net çıkış başlamıştır. Dış kredilerin döndürülmesinde krizi derinleştirici güçlükler gündemdedir. Yabancı sermayenin en istikrarlı türü olan doğrudan yatırımlarda ise, ılımlı bir artış gerçekleşmiştir.

Yabancı, yerli ve kayıt dışı öğelerin tümünü oluşturan toplam sermaye hareketleri de kriz işareti vermektedir: On iki ay öncesine göre %52’lik gerileme (Satır 6)…  Türkiye ödemeler dengesi  istatistiklerinin “esrarengiz” bir öğesiyle tekrar karşılaşıyoruz: Kayıt dışı sermaye girişlerinde 6,9 milyar dolarlık net giriş (Satır 2)… AKP’li yıllarda dış kaynak hareketlerinde gözlenen her olumsuz dönemde, kayıt dışı para girişleri “can kurtaran simidi” olmuştur. Bu karanlık öğenin kaynaklarını uzun yıllar tartışacağımız anlaşılıyor.

Ekonominin küçülmeye başlaması, Haziran ithalatını ve cari işlem açığını aşağı çekmiştir. Ne var ki, önceki ivme sayesinde dört aylık dış açık %20 dolayında artırmıştır (Satır 5). Rezervlerdeki aşırı (11,9 milyar dolarlık) erime, cari açığın %62’sini karşılamıştır (Satır 4).  Elbette sürdürülemeyecek bir durum…

Finans kapitale teslimiyet biçimleri

İktidar, finans kapitale teslim olacaktır. Tek hamlede mi? Aşamalı olarak mı? IMF’li mi? IMF’siz mi? Birkaç seçenek gündemdedir.

IMF’li programın önceliği, bir dış borç krizini önlemektir. Hazine, T.C. bankalarının dış kredilerini devralır; bu borçlar IMF kredi taksitleriyle ödenir. Kemer sıkma politikaları milli geliri küçültür,  cari açık bu sayede “sürdürülebilir” düzeye indirilir. Böylece,  bir borç krizi önlenir; ama “kemer sıkma” ve “yapısal reform”, öncelikle emekçilere yüklenir. Finans kapital, emekçilerin sırtından kurtarılmış olur.

Bu program, emeğin gelirleri ve kazanımları dışında kamu yatırımlarını kısacak; iktidarın kader ve çıkar birliği yaptığı ayrıcalıklı sermaye çevrelerini de bunalıma sürükleyecektir. İktidar bu nedenle IMF’siz ve aşamalı seçenekler arayacaktır.

IMF’siz ve “aşamalı” seçenekler,  topu TCMB’ye atan “kozmetik” bir programla başlayabilir. Rahip  Brunson operasyonuyla birleşirse sıcak para girişinin hızlanması umulur. Ne var ki, spekülatif sermaye girişleriyle dış kredilerin döndürülmesi, finansmanı sağlanamaz. Uluslararası bankaların güvence arayışları, talepleri farklı aşamaları gündeme getirebilir.

Köşeye sıkıştığında iktidar, döviz kısıtlarına zorlanabilir. Cumhurbaşkanı Bayburt’ta bu seçeneğe değinmiştir. Döviz kısıtları, sistematik, yaygın bir model olan sermaye hareketlerinin denetlenmesi değildir. Yozlaşmış faşizme uyan, kapkaççı, keyfî, kayırmacı, cezalandırmacı  uygulamalara dönüşür. AKP geleneği ile uyumludur. “Yarenler” takımı kriz ortamında kurtarılır; mümkünse daha da ihya edilir. Döviz tahsisleri, transferleri, şirket kurtarma operasyonları, yukarıya, emir-komuta zincirine bağlanır.

  • Krizin tüm ön koşullarını yaratan; alkışlayan; bunlardan nemalanan iktidar ve sermaye çevreleri köşeye sıkışmıştır.

Bugünün yozlaşmış ortamında iktidarın, burjuvazinin siyasî ve iktisadî seçeneklerini sadece teşhir etmekle yükümlüyüz. Karşılaştıkları seçeneklerden “halkçı, doğru” öğeler türetilemez.

MİLLİ KAMU HUKUKU İHTİYACI


Dostlar
,

Yılların hukukçusu (40+ yıl??) Sayın Prof. Dr. Anıl Çeçen, son derece kritik konuları derin bir ehliyet ile işlemeyi sürdürüyor. Biz de elimizden gelen ölçüde bu çok değerli, uyarıcı ve yol gösterici yazıları sitemizden yayımlamaya çabalıyoruz.

Özellikle hukukçuların, sonra da politikaya soyunanların Sayın Prof. Çeçen’in tümüyle bilimsel ve son derece yerinde kaygılarını ortaya koyan ve somut çözümler öneren ulusalcı makalelerini dikkatle okumaları gerek.. Ama bizim sitemizde de Sayın Çeçen’in makalelerine yorum gelmiyor pek.. Yazılar ağır mı geliyor? Bu soruyu sormak bile
bizi rahatsız ediyor.

Ama yeri gelmişken, Anıl hocadan

– daha kısa tümceler kurmasını,
– yazılarında ara başlıklar kullanmasını,
– bir SONUÇ – ÖZET- ÖNERİLER bölümüne mutlakla yer vermesini..
– hep 7-8 sayfa yerine 3-4 sayfayı geçmeden yazmasını…
– kaynakça eklemesini..

bir kez daha rica edebiliriz sanırım.

Bu yazıyı tümüyle sitemizde ön sayfada verebildik. Ama daha uzun olsaydı alıntılar yaparak pdf olarak eklemek zorunda kalacaktık. Bu da okunurluğu korkarız
olumsuz etkiliyor. Ayrıca bizim de ek olarak zamanımızı alıyor.. Yazıyı özetlemek gibi..
Bir de bu özetleme işini gereği gibi yapamama kaygısı taşıyarak..

Sonuç olarak Sayın Prof. Çeçen’e ufuk açıcı yazıları için şükran borçluyuz.
Daha çok okunması için yukarıdaki önerilerin işe yarayacağını düşünüyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
15.7.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

=================================================

MİLLİ KAMU HUKUKU İHTİYACI

portresi


Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 

 

Hukuk fakültelerinde dersler ayrı bilim dalları olarak örgütlenirken, iki ana dal ortaya çıkmakta ve bütün dersler, özel hukuk ya da kamu hukuku bölümleri çatısı altında toplanarak öğretim düzeni buna göre yapılandırılmaktadır. Bu nedenle, bütün hukuk fakültesi mezunları hem kamu hukuku bölümlerini hem de bunun yanı sıra genel kamu hukuku dersini iyi bilmek durumundadırlar. Tarihin gösterdiği gibi gelmiş geçmiş
en büyük hukuk sistemlerinden birisini kurmuş olan Roma İmparatorluğu’ndan kalan bilimsel miras doğrultusunda, hukuk alanı önce kamu ve özel olarak ayrılmaktadır.

Küresel dayatmalar
, şirketler ve sermaye çevreleri, Hukuktaki geleneksel kamu-özel ayırımını ortadan kaldırarak her şeyi küresel şirketler ve sermayeninin çıkarları doğrultusunda düzene koymağa çalışan işbirlikçi neoliberal kadrolar hayranı oldukları batı kapitalist sisteminin gereksinmeleri doğrultusunda hareket ederek,
küresel şirketlerin güdümündeki bir dünya imparatorluğunu gerçekleştirecek
emin adımları bir kararlılık içinde atarlarken, kendilerine karşı büyük bir engel olarak gördükleri hukuk alanını aşabilmek üzere kamu-özel ayırımını silip atarak hukuk adına küresel şirketlerin çıkarları doğrultusunda bazı yeni dersleri gündeme getirmeğe çalışmışlardır.

Çağdaş dünya yapılanmasının ve modern uygarlığın temel çıkış noktalarından birisi olan Roma İmparatorluğu’nun bıraktığı büyük hukuk mirasının bütünüyle yok edilmeğe çalışılması da, küresel emperyalizm döneminde hukuk alanının ne denli büyük bir
tehdit altında kaldığını açıkça göstermiştir.Hukuk fakültelerinde son yıllarda genel kamu hukuku ve Roma hukuku derslerinden sonra bir de Atatürk ilkeleri ve cumhuriyet tarihi dersi de kaldırılmak istenmiştir. Bütün üniversite gençliğini ülke ve dünya sorunları üzerinde aydınlatmayı hedefleyen bu kamu dersinin de, eğitim programlarından kaldırılmak istenmesi, gene aynı doğrultuda küresel emperyalizmin ulus devletleri ortadan kaldırma süreci içinde dış baskılar ile yaratılan zorlamalar doğrultusunda gündeme getirilmiştir.Uluslararası finans kapitalin çıkarları doğrultusunda geleceğin dünya imparatorluğuna yönelen küresel şirketler ulus devletlerin kamu düzenlerini tasfiye etmeğe yönelirken, işe hukuk alanından başlayarak kamu bölümlerini ve genel kamu hukuku derslerini kaldırmaya öncelik vermiştir. Türkiye’de iş, Atatürk ilkeleri dersinin kaldırılma aşamasına gelmesiyle birlikte işin rengi belli olmuş, yeni dönemde özel üniversiteler dışa açılma görünümü altında batının önde gelen üniversitelerine bağımlı bir duruma gelerek onların önerdiği programlara yönelmişler ve Türkiye’deki
cumhuriyet hukukunun temel esaslarından uzaklaşmışlardır.

  • Küreselleşme sürecinde şirketlerin özel alanları genişletilirken,
    ortadan kaldırılmak istenen devletlerin kamusal alanları daraltılmağa çalışılmıştır.

Kamusal alandaki işlerin büyük çoğunluğu özel şirketlere aktarılırken, kamu kurumları küçültülmeğe çalışılmış, batı kapitalizmi “küçük güzeldir” yaklaşımını bütün dünyaya yayarken var olan kamu düzenlerinin, kamu kuruluşlarının ve kamusal yapıların hepsinin küçültülmesine çalışmış ama özel sektör kuruluşlarının büyümesine öncelik verilmiştir.

  • Küreselleşme döneminde milli hukuktan emperyal hukuka geçilirken
    önce kamu hukuku birikimleri yok edilmeğe çalışılmıştır.
Genel kamu hukuku alanının geçmişten gelen ve yaşanan olayların yarattığı birikimlerden yararlanan zengin içeriği görmezden gelinirken, dıştan kumandalı emperyalizm, kendine uygun yeni bir kamusal alan yaratabilmenin arayışı içine girmiştir.Kamu kavramı, etimolojik olarak incelendiği zaman; bir tek insanın ötesinde var olan bir insan topluluğuna olan açıklığı ifade etmektedir.Özel hukukun temelinde var olan özellik, her zaman için kişilere özgün bir özel durumu yansıtırken, kamusallık herkese ve bütün topluma olan açıklığı dile getirmektedir.  Ne var ki, içinde bulunulan ortama göre kamusallığın boyutları değişiklik göstermektedir.  Kamu denilince, önceden sadece topluma ya da herkese olan bir açıklık ifade edilirken, küreselleşme aşamasından sonra kamusallık olgusu da hem yapı hem de görüntü değişikliğine uğramıştır. Bugün gelinen aşamada kamu denilince beraberinde
“hangi” sorusu da gündeme gelmekte ve kamusallık

  1. küresel,
  2. ulusal,
  3. yerel,
  4. dinsel,
  5. etnik ve
  6. ekonomik

olarak 6 ayrı türde öne çıkmaktadır.

Küresel kamu ile evrensel alan belirtilirken,

Ulusal kamu
ile bir milli devletin sınırlarının içinde kalan kendi ülkesi ve milleti vurgulanmakta, yerel kamu ile kentler ve öbür yerleşim bölgelerindeki açıklık
ortaya konulmaktadır.

Dinsel kamu ile cemaatler ve öbür din grupları arasındaki toplumsal ilişkiler ve yaşam düzeni,

Etnik kamu ile ulusal toplumlar içinde yaşamakta olan etnik kümelerin oluşturduğu sosyal alan belirtilmeğe çalışılmaktadır.

Küresel kamusallık ulusal kamusallığın yerini alarak ulus devletleri bitirirken,

  • yerel kamusallık, dinsel kamusallık ya da etnik kamusallık
    ulusal toplumların tasfiyesinde kullanılmaktadır. 
Hukuk bilimi, her türlü karışıklığı önlemek, güçlüye karşı güçsüzleri savunmak,
var olan yaşam düzenlerini her türlü tehlikeye karşı koruyarak güvenlik içinde sürekliliği sağlamak gibi önemli görevlere sahip bulunduğu için, küresel güçlerin kendi imparatorluklarını kurabilme uğruna bir kaotik gidişe karşı çıkmak zorundadır.
Bir başörtüsü meselesi ile kamusal alanı daraltmağa çalışan,
– alt kimlikli gruplara devlet kurma hakkı getirerek ulusal yapıları
  tasfiyeye yönelen
,– tekelci şirketlerin önünü açarak kendi
ulusal ekonomisini iflasa götüren, – bir avuç azınlık fazlasıyla zenginleşirken,
halk kitlelerinin çoğunluğunun yoksulluğa sürüklendiği bir süreçte,
artık kamu hukuku adınauluslararası emperyal atraksiyonların benimsenmesiyle bir yerlere gidilemeyeceği anlaşılmağa başlanmıştır. Küresel kamu anlayışına öncelik tanınmasıyla
dünya yeni bir düzensizlik dönemine sürüklenmiştir.

  • Çeyrek yüzyıllık saldırılara karşın yıkılmayan ve halen ayakta kalan
    ulus devletlerin varlıklarını iç ve dış tehditlere karşı koruyabilme doğrultusunda yeni bir milli kamu hukukuna gereksinmeleri vardır.
Finans kapitalin dünya imparatorluğu için ulus devlet düzenleri bozulurken,
devletlerin kendi kamu hukuku birikimleri doğrultusunda düzenlerini ve çıkarlarını korumalarına izin verilmeyerek, küresel imparatorluk için gerekli olan adımlar,
yeni kamu hukuku görünümünde empoze edilmeğe çalışılmıştır.
Son yıllarda birbiri ardı sıra atılan adımlar ile küresel bir kamusallığa doğru geçiş yaşanırken, ulusal kamusal alanların bu doğrultuda tasfiye sürecine doğru sürüklendikleri açıkça görülmektedir. Ulus devletleri geri kalmış düzenler olarak ilan eden tekelci şirketlerin patronları, küresel imparatorluk doğrultusunda atılan adımları
ileri gelişmeler olarak görmüşler ve bu doğrultuda olayları zorlayarak bir an önce hedeflerine ulaşabilmenin yollarını aramışlardır. Ulusal içerikli kamu hukuklarını kendileri için engel gördükleri için, bunların kaldırılmasını ya da tasfiye edilerek yerlerine
yeni bir tür kamu hukukunu küreselci çizgide monte etmeğe çalışmışlardır.
Ulus devletlerin içine düşmüş olduğu çıkmazdan kurtulabilmek üzere,
her türlü küresel, yerel, etnik, dinsel ya ekonomik yaklaşımın ötesine giderek
yeni bir milli kamu hukuku oluşturmak gibi görevi yeniden gündeme gelmektedir.

  • Çeyrek asırlık zorlama döneminden sonra, dünyadaki bütün ulus devletlerin
    güç yitirdikleri görülmektedir. Yarı yarıya güç yitiren ulus devletler,
    bütünüyle Yugoslavya gibi tarih sahnesinden çekilmedikleri için,
    yeniden kendilerini toparlayacak bir milli kamu hukukuna gereksinimleri
    her geçen gün daha da artmaktadır.
Özellikle kamusal alanda ortaya çıkan çelişkili durumların zaman içsinde karışıklığa
yol açması her yönü ile düşündürücü bir ortam yaratmıştır. Kamusal alanda hukuk adına düzen ya da istikrar yerine karışıklıkların belirmesi, bir daha kolay kolay görülemeyecek kritik durumları öne çıkarabilmiştir.

  • Ekonomi daha fazla kazanç uğruna patronlara yol gösterirken,
    hukuk da böylesine bir durumu dengeleyerek hak ve adalet içinde bir gelişmeyi sağlamak durumundadır.

İşte bu noktada, ekonominin sarstığı denge ve düzenlerin yeniden kurulabilmesi için genel kamu hukuku disiplinine gereksinme bulunmaktadır. Genel kamu hukuku,
ulus devletler çatısı altında böylesine bir dengeyi sağlayabilmek üzere, yeni dönemde milli kamu hukuku olarak ekonomik kamu hukukuna karşı dengeleri yeniden sağlayabilecektir. Kamusallığın odak noktasına ulus kavramı yerleştirilebilirse,
o zaman milli kamu hukuku ile sorunlar daha kolay çözülebilecektir.

Ekonomik kamu hukuku olamaz ama,
milli kamu hukuku genel ilkeler doğrultusunda olabilir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
(Bu yazının daha geniş metninee; http://www.kemalistyaklasim.info/ adresinden erişebilirsiniz.)