Türkiye Ekonomisi Nereye ??

ŞEHRİBAN KIRAÇ
Cumhuriyet 
https://www.cumhuriyet.com.tr/ekonomi/kur-korumali-mevduatin-butceye-yillik-maliyeti-200-milyar-tlyi-asacak-1962381 24.07.2022

SORULAR ve YANITLAR

Prof. Dr. Oğuz Oyan: BİR OPERASYONLA BÜYÜK BİR SERVET TRANSFERİ YAPILDI! -  YouTube

Prof. Dr. Oğuz OYAN

(Cumhuriyet’te yayınlanmayan bölümleri kırmızıyla gösterdim).

SORU:  Türkiye’deki yüksek enflasyon ve hayat pahalılığının sonu nereye varacak?

Cumhurbaşkanı Erdoğan enflasyonu önemsizleştirmek için “hayat pahalılığı daha büyük sorundur” diyebiliyor ama bunun nereye varacağını kestiremiyor: Hayat pahalılığı olmasın istiyorsanız, o zaman gelirleri enflasyonun üzerinde artıracaksınız! Devlet, memurlarının / kamu işçilerinin ücretlerini, emekli maaşlarını, asgari ücreti doğrudan belirlerken, tüm ücret / gelir düzeylerini dolaylı etkilemektedir. Kaldı ki maliye politikalarıyla, tarımsal desteklemeyle bölüşüm ilişkilerine müdahale edebilmektedir.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı da, “sendikalaşma oranının düşüklüğünden” yakınırken, hangi “tehlikeli sulara” girdiğinin farkında değildir: Siyasal iktidar, sendikalaşmanın önünü açarak, grev yasaklarına başvurmayarak, daha önemlisi sermaye teşviklerini şirketlerdeki sendikalaşma oranına bağlayarak pekalâ özel sektördeki sendikalaşma ve ücret düzeylerini yükseltebilir.
Peki bir sermaye iktidarı bunu yapar mı? Hayır.

SORU: Ekonomi çok zor bir dönemden geçiyor, her gün yeni önlemler açıklanıyor,
bunlar sorunları çözmeye ne derece etki ediyor?

Saray ve ekonomi yönetiminin enflasyona karşı mücadeleyi öncelikli görmediğini Bakan Nebati veciz biçimde (!) itiraf etmişti. Gerçi AKP iktidarının ekonomik büyümeyi önceleyen politikaları bu denli fiyat ve kur çarpılmalarına meydan vermeden de başarılabilirdi. Şimdi artık bu tren kaçmıştır.

Para politikası araçları ters yönde kullanılınca, ekonomi yönetimi kendisine bırakılan sığ alanda
yan yollardan etkisiz ve maliyetli çareler üretmeye itildi. Ancak dışa açık bir ekonomide hem kur hem de faizleri birlikte belirlemek gibi “olmayacak duaya amin” denildiğinde, her türlü şoklara
açık olunacaktır. Bunu 1994 krizinden öğrenemediyseniz, 2018 sonrasında bizzat yarattığınız ve deneyimlediğiniz 3 döviz krizinden öğrenme aklına sahip olacaksınız.

SORU: Döviz kurunu düşürmek için atılan adımların hiçbir işe yaramadığını gördük,
kur tarafında ne tür riskler sözkonusu olacak?

Döviz kurunu düşürmekten çok, belirli ara platolarda bekletmek politikasının ne denli yüksek maliyetlere sahip olduğunu TCMB rezervlerinin hızla eritilmesinde gördük. Dışa açık bir ekonomide hiçbir rezerv büyüklüğü, kur şoklarını durdurmak için yeterli olamaz ve faiz aracını ikame edemez.

Kurları tutmak için getirilen KKM’nin Bütçeye yükü şimdiden 37,2 milyar TL ve bu harcama, yasal dayanağa sahip olmadan yapıldı. Ek Bütçe’ye konulan 40 milyar TL’lik ödenekse kesinlikle yetersiz; ayrıca kur farkları için Gelir ve Kurumlar Vergileri istisnaları, TCMB tarafından üstlenilen KKM maliyetleri de eklenirse, yıllık toplam maliyet 200 milyar TL’yi aşabilecektir.

Kurları tutmak yanında, döviz arzını artırmak için başvurulan kısmî kambiyo kontrollerinin (ihracat ve turizm gelirlerinin kısmen TL’ye çevrilmesi zorunluluğu; şirketlerin fazla döviz tutmasının TL krediye erişimlerini engellemesi…) sorunlara çare üretmesi zordur. Ancak Türkiye’nin tam sermaye kontrollerine zorunlu kalması şaşılacak bir durum olmayacaktır.

Ekonominin dış ticari ilişkilerinin beklenenin ötesinde açık üretme eğilimi de (ilk 6 ayda 51,4 milyar $ dış ticaret açığı; ilk 5 ayında 28,1 milyar $ cari açık) bu tabloyu karartmakta, kur risklerinin artışını körüklemektedir. Ekonominin döviz geliri yaratma kapasitesi aşınırken, ithalat başta olmak üzere gider cephesi büyümektedir. Bunun sonucunda yılın 2. yarısında büyüme ve ithalatın frenlenmesi kaçınılmaz görünmektedir.

SORU: Türkiye’nin risk CDS’leri 900 puanı aştı. Artık yabancı yatırımcının Türkiye’ye güveni olur mu? 

Türkiye ekonomisinin kırılganlık artışı kuşkusuz yabancı yatırımcının güvenini sarsar; nitekim, önceki yoğun çıkışlara karşın 2022’de yabancı sermaye çıkışı sürebilmiştir.

  • Daha önemli sorun ise, Türkiye’nin dış borçlarını ve cari açığı çevirme maliyetlerinin olağanüstü yükselmiş olmasıdır.

Bir yıl içinde vadesi gelen borçlar ile cari açık toplamının 230 milyar doları bulacağı hesaba katıldığında, libor + risk / temerrüd primi olarak $ bazında %12’lerde oluşan bir borçlanma faizinin, sürdürülebilmesi zordur.

İki not düşülebilir               :

  1. Bu maliyetlerde bir borçlanmanın bizzat kendisi ülkeyi / şirketleri temerrüde düşürecek niteliktedir;
  1. Eğer temerrüt durumu oluşursa, yüksek CDS’lere karşın (yani riskleri önceden Türkiye’ye ödetmiş olmalarına karşın) dış güçler alacaklarına şahin kesilip (Demirbank’ın batışında görüldüğü gibi), ülke yönetimini sorumlu tutar ve alacaklarını hiç risk yokmuş gibi tahsil etme kapasitesine sahip olurlar. Bu tür bir mali emperyalizme kafa tutabilecek bir siyasi irade görebiliyor musunuz?

SORU: Yıl sonu büyüme, işsizlik, faiz ile ilgili öngörüleriniz neler, bu alanlarda ne tür riskler var?

Kaynak sorunları nedeniyle, ilk çeyrekteki büyüme hızının sürdürülmesi zordur. Dünyadaki durgunluğun etkileri de büyümeyi sınırlayacaktır. Böyle bir ortamda iktidarın seçime giderken faizleri artırması –bir döviz şoku dışında– düşünülemez.
(Bu paragraf, metinde soru olarak düzenlenerek verilmiş!).

Ekonomik yavaşlamanın yüksek seyreden işsizlik üzerinde olumsuz etkileri olacaktır.
Ama sorun daha boyutludur:

  • Enflasyon, reel ücret erimesi, işsizlik, iç ticaret hadlerinin çiftçi aleyhine seyretmesi gibi nedenlerle tarihsel bir yoksullaşma yaşanırken,
  • sermayeye kapsamlı gelir / servet transferleri üzerinden derin ve hızlı bir bölüşüm şoku yaratılmaktadır.

Bunun toplumsal ve siyasal sonuçları şimdilik kısmen yaşanmaktadır.

SORU: Şu anda Türkiye ekonomisinin en can yakıcı sorunları nelerdir, çözüm için atılması gereken adımlar hangileridir?

Türkiye ekonomisinin yapısal sorunları:

AKP döneminde katmerlenen erken sanayisizleşme ve teknolojik gerilik; sanayide, tarımda ve enerjide büyüyen dış bağımlılık; düşük tasarruf ve yatırım kapasitesi; işgücünün ileri teknolojiye uyumunu sınırlayan vasatlıklardır.

AKP’nin plansız / hesapsız yönetimiyle yüksek ekonomik / mali kırılganlıkların oluşması, dış açık sorununun büyümesi; sermayeyi ve özel olarak parazit sermayeyi aşırı kayıran politikalarıyla gelir / servet dağılımındaki uçurumları ve sermaye kaçışlarını büyütmesi de cabasıdır.

Ancak bunlar o kadar da beklenmeyen sorunlar mıydı? 2000’leri düzenleyen IMF / DB politikaları farklı neyi öngörmüştü ki? Sermayenin ufku bunun ötesine gidiyor muydu?

Şimdi gelinen noktada, 3 “sistem-içi” seçenek bulunuyor:

1) 2000-2008 tarzı sert bir IMF programı

2) 2008-2015 tarzı IMF’siz IMF disiplini

3) Sermaye kontrolleri rejimine geçiş ve türevleri (dış borç konsolidasyonu da içerilebilir).

Bu sonuncusu sol bir program bile sayılmaz ama IMF’siz bir seçenek olarak değerlidir. Fakat Türkiye’nin sistem-içi siyasetlerinin bunu uygulama irade ve kapasiteleri sınırlıdır veya tartışmalıdır.

Her durumda, Türkiye’nin önünde bölüşüm ve üretim öncelikli bir kamuculuğu,
planlamayı,
yüksek teknolojiye dayalı bir sanayileşmeyi, enerjide ve tarımda atılımı,
ekonomik bağımsızlığı yeniden düşünmekten başka gerçek seçenek bulunmuyor.

Bunun için kamu ekonomik girişimciliğini yeniden canlandırmak; yüksek eğitimli, yüksek becerili ve yüksek ücretli bir işgücü oluşturmak; başta üniversiteler olmak üzere tüm eğitim sistemini yenilemek; her alanda vasatlığı ve dinsel bağnazlığı aşmak gerekecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.