‘Lütuf düzeni’ ve kriz

‘Lütuf düzeni’ ve kriz

sol.org.tr, 24/08/2018

 

(AS : Bizim kısa katkımız yazının altındadir..)

Siyaset dünyasını yakından izleyen bir gazeteci, Kemal Can, Türkiye’deki son gelişmeleri “lütuf düzeni” olarak nitelendiriyor (Cumhuriyet, 20 Ağustos). Önemli gözlemlere dayanıyor. Bazılarını aktarıyorum:

“Uzun bir süredir AKP bir siyasi parti değil. Erdoğan’ın seçim işleri dairesi olarak kullandığı bir hizmet birimi. Partide görev alacaklar ve görevlerin nasıl yapılacağına bizzat Erdoğan karar veriyor.”

“Bütün Türkiye için uygulanan ‘lütuf düzeni’ en mükemmel şekilde AKP’de icra ediliyor. Herkes mücadele ederek, hak ederek değil, ‘Reis’ lütfettiği için göreve geliyor, görevde kalıyor.”

“Ekonomik paylaşım bir lütuf filtresi ile birlikte uygulanıyor. Lütuf düzeni, krizlere hem ihtiyaç duyuyor; hem de krizleri kullanmayı biliyor; zorluk anlarında çok daha etkili oluyor. Hakların bir lütuf haline getirilmesini eleştirmek yerine, krizler, lütuftan faydalanmayı, dışlanmamayı daha önemli hale getiriyor.”

“Bir insanın özgürlüğü, bir TV dizisinin devam etmesi, bir ihalenin alınması, bir şehrin kaderi lütfa bağlı olabiliyor. Bu düzeni devam ettiren şey, otoritenin gücünden çok, bu işleyişin kabul edilmesiyle ilgili.” 

“Düzen iki koldan işliyor. İlki, çözülmez gibi görünen bir meselenin sıradan olmayan bir yöntemle hemen halledilebilmesi. İkincisi, normal yollarla çözülebilecek bir meselenin lütfedilmedikçe asla hal yoluna gidilmemesi. ‘O derse olur; o demezse olmaz’ inancı anahtar. Milyarlarca liralık borçların bir kalemde silinivermesi veya delil olmadan insanların hapiste tutulması gibi…”

“Bu çemberin dışında kalan kalabalık bir seyirci grubu da bu düzene bilmeden destek veriyor. Çarpıklıklara bir düzen meselesi olarak karşı çıkmak yerine, ‘her şey onun yüzünden oldu’ fikri, ‘her şeyi ancak o düzeltebilir’ efsanesini de besliyor.”

***

Kemal Can’ın betimlediği çarpıklıkların evveliyatını, kapkaççı, vurguncu kapitalizm terimleri ile incelemeyi yeğlemiştim. Kayırma ekonomisi diye adlandıranlar da oldu. Sermaye çevreleri ile AKP iktidar kadroları arasındaki bölüşüm ilişkileri, paylaşım süreçleri, çok sayıda çalışmanın konusu oldu. Devlet yatırımlarının, harcamalarının dağılımında ve servet değerlerini (“rantlarını”) etkileyen işlemlerde, kayırma, dışlama, cezalandırma yöntemlerinin rolleri, bu çerçeve içinde incelendi; hatta hesaplandı. Lütuf düzeni yakıştırması da, faşizme geçiş ortamının yozlaşmasına ışık tutuyor.

Parlamenter düzenin AKP iktidarı, sermaye çevrelerinin paylaşım kavgasına odaklanmış; katılmıştı. “Yeni rejim” ise, artık AKP’ye değil, doğrudan doğruya iktidarın zirvesine çok daha geniş bir müdahale alanı getirmiştir. Paylaşım kavgaları ötesinde, güncel, sıradan kaynak tahsisi kararları, hatta kişisel özgürlük, mülkiyet hakkı gibi alanlar dahi zirveye, lidere taşınmış; büyük ölçüde kişiselleşmiştir. Kemal Can’ın “lütuf düzeni”, kapkaççı kapitalizmin ötesine taşmış; günlük hayatımıza bulaşmış; hepimizin sorunu olmuştur.

Ekonomik krize de bu ortamda girdik. İletişim araçları ve medya üzerindeki yoğun denetim sayesinde, kriz tartışmalarının çerçevesi de Reis tarafından belirlendi. Bunalımla yakından-uzaktan ilgisi olmayan “ekonomik savaş”, “ABD komplosu” türü söylemler, gündeme hâkim oldu.

Değerli arkadaşlarımız dahi bu gündeme mahkûm oluyorlar; örneğin “AKP’nin anti-emperyalist olmadığını” açıklama çabalarına savruluyorlar.

***

Bence, sol çevreler kriz ortamında politika alternatifleri önermekten dahi uzak durmalı; sadece ve sadece AKP’nin ağır sorumluluğunu teşhir etmekle yetinmelidir.

AKP’nin sorumluluk sicili açıktır: Kemal Derviş’in 2001 programına, serbest sermaye hareketlerine, merkez bankası bağımsızlığına, sıcak para girişine, IMF patentli neoliberal reçeteye teslimiyetten oluşur. On üç yıl boyunca istisnasız bir teslimiyetten söz ediyorum. Nicel bulguları, ekonomik kanıtları ortadadır.

  • Bugünkü krizin kökenini itinayla araştıran herkes tek bir adrese ulaşmaktadır: AKP’nin finans kapitale tam teslimiyeti

İktidar çevrelerinin bunalıma karşı attığı ve atmadığı adımların serinkanlılıkla tartışılacağı durumda değiliz. Faşizme geçiş aşamasının lütuf düzeni içinde bu tür tartışmaların sakıncalarını bir-iki örnekle göstermek istiyorum.

Döviz fiyatlarının tırmanması, borçları dolarla, gelirleri TL ile olan çok sayıda şirketi bunalıma sürükledi; banka kredileri takibe alındı.

15 Ağustos 2018’de Resmî Gazete’de Finansal Sektöre Olan Borçların Yeniden Yapılandırılması başlıklı bir yönetmelik yayımlandı. Bu yönetmelik, iki yıl boyunca şirketlerin banka borçlarının yapılandırılmasını, indirilmesini, hatta tümüyle silinmesini mümkün kılmaktadır. Sürecin nasıl yürütüleceği, Türkiye Bankalar Birliği’nin hazırlayacağı bir çerçeve anlaşma ile belirlenecektir.

Krize sürüklenen şirketlerin kurtarılmasını hedefleyen bir operasyonla karşı karşıyayız. Ve bu operasyon, bildiğimiz, “normal” siyaset ve hukuk ortamında değil, Kemal Can’ın betimlediği lütuf düzeni içinde gündeme gelmektedir.

Temsilî, parlamenter düzenin olağan koşullarında krizle karşılaşsaydık bu tür önlemleri ciddiyetle tartışır; iktidarı eleştirir; değişiklikler önerir; böylece sol muhalefetin bir sonraki seçim platformunu beslerdik: Şirket kurtarma operasyonları, kriz sırasında ilkesel olarak yapılmalı mı? Önerilen yönetmelik, banka yöneticilerine ağır (hatta kişisel) sorumluluklar içeren Bankalar Kanunu ile uyumlu mudur? Maliyeti nasıl karşılanacak? Ne türden nesnel ölçütler uygulanmalı?

2001 krizinde benzeri bir “banka kredilerinin yapılandırılma düzenlemesi” gündeme geldi; uygulandı. O tarihte “normal” bir rejimde olduğumuz için tartışılması gerekliydi ve IMF programının öğeleriyle birlikte eleştirildi; tartışıldı. Krize karşı uygulanan ekonomik program da 2002 seçimlerinin ana gündemlerinden biri oldu.

  • Bu tür tartışmalar, iktidarın değişmesini fiilen imkânsız kılmış olan faşizmin lütuf düzeni içinde abestir.

Kemal Can, lütuf dağıtma iradesinin “Reis”e bağlı olduğunu anlatıyor. Önümüze çıkarılan yönetmeliği, çerçeve taslağını tartışmanın anlamı yoktur. Şirket kurtarma süreçleri de “kayırma, dışlama” ayrımları içinde yürütülecektir.

  • “Sözde yetkili” tüm kurumlar, Reis’in iradesini hayata geçirmekle görevlendirilmiştir.

  • Sayıştay ve parlamento devre dışıdır; tüm denetim, denetleme organları, yargı Reis’e bağlıdır.

Peşinen hüküm verilmiştir: Uygun görülen şirketler (“yarenler”) kurtarılacaktır…

Bizlere de, izleyebildiğimiz kadar sorumlulukları, yozlaşmaları teşhis, teşhir ve eleştirme yükümlülüğü düşmektedir.

***

Bir başka örnek, kriz ortamında iktidarın alternatif dış finansman arayışlarıyla ilgilidir. Katar Emiri, Türkiye’ye 15 milyar dolarlık doğrudan yatırım yapma kararını açıkladı. Bu toplamın 3 milyar dolarının Katar Merkez Bankası ile TCMB arasındaki bir takas (“swap”) anlaşması ile ödeneceği daha sonra belirlendi.

Çin’in de ulaşım ve enerji sektörlerine 3,6 milyar dolarlık bir kredi sağlayacağını damat açıkladı.

IMF kredisi mi? Faizleri artırıp hızla sıcak para çekmek mi? Rusya, Çin, ve Körfez parası mı? Lütuf düzeni geçerliyse bu sorular da abestir.

  • IMF programı batık özel kredileri T.C. Hazinesi’ne yıkar; devleti borçlandırır. Emekçiler ve kamu maliyesi kemer sıkar; ekonomi ve cari açık küçülür. 

Körfez ülkelerinden doğrudan yatırım, fabrika kurmak, maden açmak değil, arsa-arazi almak demektir. Katar parasının nereye gideceği “lütuf ihsan eden” makama aittir. İzini herhalde süremeyiz. Tuhaf bir “rastlantı” da var: Son on iki ayda Türkiye’ye giren “kayıt dışı” (karanlık) para da tam tamına 15 milyar dolardır. Kaynağını iktisatçılar belirleyemedi; “lütuf” öğeleri içinde yer alsa gerektir.

Çin yatırımlarına gelince, bu ülkenin, dış açığın veya borçların döndürülmesi için kredi açması beklenmez. Buna karşılık, Çin’den Atlas Okyanusu’na kadar uzanan Kemer ve Yol programındaki yatırım zincirleri içinde Türkiye de önemli bir yer kaplamaktadır. Yunanistan krizinde özelleştirilen Pire Limanı’nı Çin aldı. Türkiye’ye açılan ulaşım/enerji kredilerinin de, mülkiyetin el değiştirmesiyle sonuçlanması beklenebilir.

  • Krize karşı tüm dış finansman yolları Roma’ya, yani Türkiye’de servet mülkiyetinin daha fazla yabancılaşmasına gidecektir

Değil mi ki 2017 sonunda “yerli ve millî AKP”, yabancıların Türkiye’deki sabit ve finansal varlıklarının toplamını 700 milyar dolara, GSYH’nin % 82’sine ulaştırmıştır. Krizde de (yöntem fark etmez); bu yola devam…

Bizlerden de eleştiriye, teşhire devam… Kendi aramızda yakınmak dahi tümüyle susturulmaktan evlâdır. Faşizme geçiş henüz tamamlanmadı.
========================================

Dostlar,

Üstad Sayın Prof. Dr. Korkut Boratav’ın tarihe not düşen – düşecek olan nitelikteki bu çok  önemli yazısını paylaşmak istiyoruz sitemizde..

Çok iyi okunmalı, paylaşılmalı ve gerekli dersler tüm ilgililerince hızla çıkarılmalı.

81 milyonluk bir ülkenin – halkın bugünü ve geleceğidir söz konusu olan…

Çok önemli 4 saptamayı öne çıkararak yinelemek istiyoruz :

  • Sayıştay ve parlamento devre dışıdır; tüm denetim, denetleme organları, yargı Reis’e bağlıdır.

  • Bugünkü krizin kökenini itinayla araştıran herkes tek bir adrese ulaşmaktadır:
    AKP’nin finans kapitale tam teslimiyeti

  • Krize karşı tüm dış finansman yolları Roma’ya, yani Türkiye’de servet mülkiyetinin daha fazla yabancılaşmasına gidecektir

Ve;

  • Değil mi ki 2017 sonunda “yerli ve millî AKP”, yabancıların Türkiye’deki sabit ve finansal varlıklarının toplamını 700 milyar dolara, GSYH’nin % 82’sine ulaştırmıştır. Krizde de (yöntem fark etmez); bu yola devam… 

    Söylenecek söz bulmak ne denli güç.. Yazıklar olsun AKP iktidarına, anlayışına ve yalakalarına.. Mazlum ülke Türkiye’ye nasıl bunca ağır kötülük, bunca vicdansızlık ve insafsızlıkla yapılır!?

    Kendi ülkemizde sürgün oluyoruz giderek..
    Bu topraklardaki varlıkların sahibi giderek yabancılar olmakta ise, bu işin sonu nereye varır!?
    Bunu yapanlar gerçekten öngöremedikleri için mi böyle oluyor??
    Bir an için ”öngörerek” yaptıklarını düşünsek!?
    Eeee. sonrası!?

    Sevgi ve saygı ile. 29 Ağustos 2018, Tekirdağ

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Metal paslanması

Metal paslanması

Kemal Can
Cumhuriyet, 07 Haziran 2018
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)
Son günlerin en hareketli siyasi gündem başlıkları,
Muharrem İnce ile Erdoğan arasındaki polemikler. Meydanlarda gösterilen videolar eşliğinde devam eden atışma sosyal medyada da büyük trafik alıyor. Ancak İnce’nin başarılı çıkışları kadar Erdoğan’ın gafları ve bilinçli olup olmadığı tartışmalı çarpıtmaları giderek daha öne çıkmaya başladı. Erdoğan’ın muhalefete “tamam” sloganını hediye etmesinden sonra, iktidar medyasındaki yorumcular bunun gaf değil, bilinçli bir ifade olduğunu iddia etmişti. Kampanya süresince hemen her konuşmasına benzer bir “kullanışlı açıklar” vererek devam eden Erdoğan için, bahane bulmak giderek zorlaşıyor.
– Adıyaman’da 1998’de açılan havaalanını,
– 1992’de Isparta’da kurulan üniversiteyi AKP’nin yaptığını, üstelik de başka yerde değil bunu yakından bilenlerin önünde söyleyen Erdoğan,
– Mersin-Silifke arasında olmayan tren yolunu hızlı tren hattına bağlama vaadinde de bulundu.
– Diyarbakır’da prompter arızalanınca kürsüyü terk eden,
– Zonguldak demekte zorlanan, kendi partisinin kongre salonunu kürsüden verdiği talimatlarla ve meydanları tribünden transferlerle heyecanlandırabilen Erdoğan
alışılmadık bir resim veriyor.


Komünizm dersleri
 

Erdoğan, son olarak Tarsus’ta yaptığı konuşmada muhalefetin AKP’nin yaptıklarını yıkmak istediği söyledikten sonra, hızını alamadı yeni bir zirveye daha imza attı: 

  • “Hatırlayın birinci köprüyü Süleyman Demirel yapmıştı. O zamanki komünistler ne diyordu: Biz köprüyü satacağız diyordu. Rahmetli Özal da satamazsınız diyordu. Ne oldu? Neyi satıyorsun? Bu millet sizi mezara gömer.” 

Ahmet Kaya’nın sözleriyle söylersek “nereden baksan tutarsızlık, nereden baksan … ” Ayrıca, meseleye başka uzmanlık alanlarının da el atmasını gerektirecek kadar da tuhaf.

Erdoğan’ın,
– ahır yapılan camiler,
– olmayan saat kulesini yıkan teröristler,
– camide içki içen Geziciler,
– başörtülü dövenleri gösteren kasetler gibi

doğrulanması zor iddialarına herkes alışık. Fakat bu son çıkış, sadece suçladıkları insanlar açısından değil savunduğu isimler için de fazlasıyla sorunlu.

  • Köprü satmaya çalışan komünistleri tespit etmesi imkânsız olan Erdoğan,

kongre salonlarına resmini astığı Özal’a da “devletçiliği” nasıl yapıştıracak. Üstelik, yapılmış köprülerin yanında,

  • daha yapılmamış hastanelerin hastalarını satarken,
  • kurulmamış havaalanının henüz yola çıkmamış yolcularını bile satarken.

    Yaşananları “tarihsel gerçekleri çarpıtma” tanımlamasıyla açıklamak bu aşamadan sonra artık çok güç.

    Erdoğan ya çok ciddi bir prompter komplosuyla karşı karşıya,

  • ya da Erdoğan gerçeklik algısını tamamen kaybetmiş durumda
    ya da girilen seçim anaforu bütün ayarları bozdu.

    Çünkü eğer yapılan bir çarpıtma olsa, çarpıtmanın kime ve neye hizmet ettiği son derece belirsiz. Birincisi, biz köprüyü satacağız diyen komünistler kimdir? Sattırmam diyen Özal neyi temsil etmektedir? Muhalefetin köprüyü satma tehlikesine karşı, AKP’ye oy verecek seçmen nerededir? Erdoğan’ın anlattığı tarihe göre, Özal sıkı bir komünist, o dönem komünistleri her kimse fena halde neoliberal olmalı.

Reis zorlanıyor 
Koca bir parti teşkilatını metal yorgunluğu ile itham eden, vatandaşlık hakkını kullanarak sandıkta mesaj vermeye niyet edenleri münafıklıkla suçlayan Erdoğan, performansıyla muhalefete koz vermeye devam etmekle kalmıyor, kendi seçmenini de hayrete düşürüyor. Söylediği her sözle bütün siyasi aktörleri peşine takan, sadece onun söyledikleri konuşulan, korkutan, caydıran, sindiren “Reis”, şimdi yine gündemde, yine söyledikleri günlerce konuşuluyor. Ama bu kez, vurduğu yerden ses getirdiği için değil, elindekileri yere düşürüp kırıp dökerek yarattığı gürültüyle gündem oluyor
Berat Albayrak’ın söylediği gibi Ay’a duble yol yapacağını söylese bile alkışlanacak, inanılacak bir lider olabilir ama Erdoğan’ın bu halleri aşırı medya görünürlüğü nedeniyle herkese ulaşıyor. Ve “Ay’a yol” konusuna biraz kuşkucu yaklaşma olasılığı olan iktidar seçmeninde de bu durumun bir karşılığı olacak. Herkesi metal yorgunluğuyla suçlayan liderde iyice açığa çıkan paslanma, performans zafiyeti ve savunma telaşı, muhalefet cephesinde yarattığı eğlence imkânından çok, iktidar cephesinde oluşturduğu endişeyle sonuç doğurmaya aday.
Ortaya çıkan anketlerin çoğunda iktidar oy oranında bütün bu gelişmelerin karşılığı olacak bir gerileme görülememesinden doğan yoğun şaşkınlık görülüyor. Hem ülkenin içinde bulunduğu koşullar, hem de başta Erdoğan olmak üzere iktidar sözcülerinin yaşadığı çaresizlik karşısında hâlâ fazla yüksek bir oy desteği olduğu görüşü baskın. Fakat soruna bir de şu açıdan bakılabilir: Yüksekten düşmek için yeterince yükseğe çıkmak gerekir. Ve çok yüksekte oksijen düzeyi fazlaca düşer.
=====================================
Dostlar,

03 Haziran’da -ve önceleri- bu sitede epey yazmıştık (http://ahmetsaltik.net/2018/06/03/ankarada-havalimani-yoktu-gecerken-parasutle-atliyorduk/)
******
AKP = Erdoğan 24 Haziran seçimlerini de alırsa, bu kez sıra ‘Kadir-i Mutlak Tek Adam” lığa terfi edecektir. Bir yurttaş, bir hekim, çok kıdemli bir öğretim üyesi olarak görevimizi yapmaya çabalıyoruz; 28.05.2018 günü bu sitede yazdık (http://ahmetsaltik.net/2018/05/28/diktatorler-icin-rehabilitasyon/) :

  • Erdoğan, tam donanımlı bir özerk – yansız üniversite hastanesinden veya TTB’nin
    (Türk Tabipleri Birliği) kuracağı bağımsız uzmanlar kurulundan sağlık raporu alabilir mi?
  • “Kamu görevine uygundur” raporu alabilir mi?
  • “Cumhurbaşkanlığı yapmaya sağlığı elverişlidir” raporu alabilir mi??
  • Alsa ve malvarlığı gibi düzenli olarak her yıl, Batı’da olduğu gibi kamuoyuna açıklasa
    ne olur?
    ….
    Diploma” dan sonra ‘‘sağlık raporu’‘ da artık AKP = Erdoğan‘ın 2. yumuşak karnıdır..

Tablo giderek ”daha da sürdürülmez” oluyor, oldu..Erdoğan siyaseti bırakıp artık köşesine ”dinlenmeye” çekilse belki de yaşamının en doğru kararı olacak. Üstelik salt kendisi için değil Türkiye ve bölge için de ”çoooook hayırlı’ olacak..
*******

Kendi parti kadrolarını ‘metal yorgunluğu‘ gerekçesiyle tasfiye eden, milyonlarca oy ile seçilmiş büyükşehir belediye başkanlarını apaçık istifaya zorlayan ama yasal işlem de yaptırmayan lider, çok net görülüyor ki, daha ağır bir tablo içindedir.. Oysa Türkiye’nin sorunları bu kadro ile olağanüstü ağırlaşmıştır ve zinde – yeni kadrolara gereksinim vardır..

Sorunları yaratanlardan onları çözmesi beklenebilir mi?

Yazar Kemal Can, çok kritik bir saptamada bulunuyor :

  • …ya da Erdoğan gerçeklik algısını tamamen kaybetmiş durumda…

Ve ekliyor yüreklilikle – açıklıkla :

  • ..Ayrıca, meseleye başka uzmanlık alanlarının da el atmasını gerektirecek kadar da tuhaf.

Türkiye bunları hak etmiyor.. Erdoğan da belki.. Yaşamıyla kumar oynuyor bile denebilir. Hala çok geç değil.. Erdoğan, kendisi ve ülkemiz için çok sağlık riskleri barındıran bu yarıştan çekilebilir.. Hiç zor değil.. Hayırlı olur kendisi için de Türkiye için de.. Öneririz içtenlikle.

Sevgi ve saygı ile. 09 Haziran 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

2019 seçimi başlangıç mı son mu?

2019 seçimi başlangıç mı son mu?

Kemal Can
Cumhuriyet
, 26.03.2018
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

– 2019’da veya ne zaman olacaksa, yapılacak seçimle ne değişecek?

Bir yıl önce anayasa referandumu sırasında çok tartışıldı. Tam olarak başkanlık sistemi bile denemeyecek tuhaf bir tek adam iktidarı yürürlüğe girecek. Zaten bir süredir kimsenin fark etmediği başbakan artık olmayacak. Noter ofisinden fazla bir işlevi kalmayan Meclis iyice unutulacak. Kuvvetler birliğini temsil eden Cumhurbaşkanı söyleyecek, sadece “memurları” değil herkes buna harfiyen uyacak. Seçim de, bu durumun “genel tescili”, imza altına alınması olacak.

Fiili olarak uygulananlara, bir süredir içinde yaşadığımız koşullara bakıldığında pek büyük bir değişiklik olmayacak aslında. Hem de sadece 16 Nisan sonrasında değil, daha öncesinden başlayan yönetme biçimi ve bunun kabul edilme düzeyi hemen hemen aynı kalacak. Bu nedenle, seçimlerle geçilecek olan kapı, yeni bir yere açılmayacak, arkada bırakılanın üzerine kapanacak. “Arkada kalan çok matah mı” sorusuna da, olanı değil olasılığı düşünerek cevap vermek gerekir.

– Erdoğan seçimle gelecekleri değil, elvada denilecekleri mi anlatıyor?

Cumhurbaşkanı Erdoğan,

  • “Beyoğlu sokaklarında da zaman zaman arzı endam eden marjinaller edepleriyle durdukları sürece bu ülkenin renklerinden biri olabilirler. Ama işi şiddete, baskıya vardırırlarsa kulaklarından tutar ait oldukları yere fırlatırız.” dedi.

Bunun anlamı, bu ülkede yaşamaya devam etmenin koşulu “edepli durmak”; edebin sınırlarına karar verecek olanın kim olacağının da tartışılmaması. “Kulağından tutularak atılacakların ait oldukları yer” neresi acaba?

8 Mart’ta Beyoğlu sokaklarındaki binlerce “edepsiz” kadın, gelecek tehlikeden çok, yaşadıklarına itirazı dile getiriyorlardı. Yüksel Caddesi’nde neredeyse bir buçuk yıldır süren “işimi istiyorum” eyleminde olduğu gibi; hapishaneden çıktığı gün, “Sevinçli değilim, öfkeliyim” diyen Ahmet Şık gibi. Erdoğan için adalet istemek, işini talep etmek, özgürlüğünü savunmak, ‘baskı’ demek, edepsizlik demek. Geçilecek kapı kapandığında “edepsizliğe” veda edilmesi, baskıdan da sadece iktidarın azade olması isteniyor.

– Özgürlükler, haklarını kaybedenler yanında başka kayıp yok mu?

Erdoğan,

  • Komünist, vatan haini, terörist gençlere üniversitelerde okuma hakkı vermeyeceğiz dedi.

Cumhurbaşkanı, sıraladığı sıfatları gönlünce belirleme ve dağıtma hakkı yanında, bunlara ilişkin hukuki sonuçlara, hatta yaşamsal kararlara da yetkili olduğuna, “hakları” alıp verecek bir merci olduğuna inanıyor. Daha başka konularda da örneklerini gördüğümüz üzere, böyle karar ve talimatları 2019 seçim sonuçlarını hiç beklemeden veriyor, geciktirilmeden de uygulanıyor.

İnsanların işlerini, paralarını, iradelerini, özgürlüklerini ellerinden alırken hukuki gerekçe arama gereği duymayan uygulamalar yeni değil. Üstelik sadece OHAL bahaneli KHK’lerle sınırlı da değil. Ama bu uygulamaların mağdurlarının kaybettikleri kadar, bu haksızlığın ortaklarının ve ülkenin insani sermayesinin yitirdikleri de az sayılmaz. Mesela, bu dönemin yargı mensuplarının, bürokratlarının ve gazetecilerinin çocukları ilerde babalarının, analarının mesleklerini saklama gereği duyacaklar.

– Tek ses için mi seçim zaferi, yoksa zafer için mi tek ses gerekli?

Doğan Medya Grubu’nun satışı epey tartışıldı. Çok genel olarak iki kanat var. Birinci grup, “zaten ana akım medya kalmamıştı, dolayısıyla bu satış bizi ilgilendirmez.” diyor. İkinci grup ise, “işini yapmadığı için eleştiriyor olsak bile, tümüyle ele geçirilmesi önemli bir sonuçtur ve bizi de etkiler.” diyor. Soruna, bu işi yapan ve yaptıranlar tarafından bakınca resim daha net: “Nereden girdim bu işe?” diye telefonda Erdoğan’a ağlayan birini medya devi yapmak, “zaten olanın” gerekli ve yeterli olmadığını gösterir.

Eğer, göstermelik de olsa bağımsız taklidi yapan, işini yapmasa bile bu konudaki eleştirilere duyarlıymış gibi yapan “ana akım medya” artık iktidar için gerekli değilse, meşruiyet ihtiyacı (derdi) kalmamış demektir. Eğer “ana akım” üzerindeki kontrol ve “Alo Fatih” pratiği yetersiz bulunuyorsa, bu daha sert baskı dalgasının geldiğinin habercisidir. Yani ikisi de birbirinden beter. Ve galiba 2019 beklenmeden yürürlüğe giren bu medya düzeni için ikisi birden geçerli.

– Seçim neyin başlangıcı ve neyin sonu olacak?

2019’un olası sonuçları üzerine kafa yorarken; yaşananların, hayat tasavvurunun o seçimin sonuçları beklenmeden nasıl yürürlüğe girdiğini, uluorta söylendiğini görmek gerekiyor. Bu fiili uygulamaların sanki seçim büyük bir zaferle sonuçlanmışçasına fütursuzlaştığını izliyoruz. Bir kez daha atı almış da Üsküdar’ı geçmiş gibi davrananların elinde tuttuğu yüzde elli ile nasıl yüzde doksan gibi davranabildiğini seyrediyoruz. Yaşadıklarımız, daha seçim yapılmadan galibin ilanı ve kabul ettirilmesi. İş “imzaya” kalsın isteniyor.

Yüzde elli ile bütün ülkenin sahibi, milletin efendisi gibi davranabilmek,
diğer yüzde ellinin kendisini çaresiz küçük bir azınlık gibi hissetmesini sağlamakla mümkün. Geri kalanları “kulağından tutup atabileceğini”, “okullarda okutmayabileceğini” düşünebilmek, buna muktedir olmaktan çok kabul ettirmekle oluyor. Bu yüzden, açılacak bir kapıyı engellemeye değil kapıyı açık tutacak umuda ve özgüvene ihtiyaç var.
=======================================
Dostlar,

ERDOĞAN 2019 SONRASINI DAVUL ÇALARAK İLAN EDİYOR!

Erdoğan’ın “Boğaziçi Üniversitesi’nde fetih lokumu dağıtma”  girişimi üzerinden başlattığı sınır tanımayan salvo ile ilgili olarak, Cumhuriyet‘ten Sn. Engin AYDIN’IN “Ya bir de diktatör olsaydı…” başlıklı yazısını dün (26.3.18) sitemizde paylaşmış ve altında kapsamlı bir yorum yazmıştık (http://ahmetsaltik.net/2018/03/26/ya-bir-de-diktator-olsaydi/). Bir sorumuz vardı :

  • BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ ÜZERİNDEN
    NE YAPILMAK İSTENİYOR??

    Görüldüğü gibi “vukuat” bitmiyor.. İnsanların yaşam biçimleri – tercihlerinin bedeli, kendi ülkelerinde yaşama haklarından olmak derecesinde ağır, orantısız, ölçüsüz, kabul edilemez, hukuk – akıl – vicdan – insanlık dışı…
  • “…kulaklarından tutar ait oldukları yere fırlatırız.” 

– Bu T.C. yurtaşlarının ait oldukları yer neresidir?
– “Kulaklarından tutarak fırlatmak” Türk Ceza Yasası’nın hangi maddesinde yaptırım – ceza olarak öngörülmüştür?
– Böylesine “insanlık onuru ile bağdaşmayan bir ceza” yasalarımızda varsa bile (ki yok; anayasal engel var) “de facto” infaza kim yetkilidir?
– Bu olağandışı ceza “sürgün” anlamına gelmekte ise -ki geliyor!- Anayasa’da yasaklanmış değil midir?
*****
Anayasa md. 17/2 : Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.

Anayasa md. 66/4 : Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz.

…………………
Uzatmayalım… Erdoğan bunları bilmez mi?? Konuşmalarının tümüyle metinden bağımsız olmadığını biliyoruz. Bu metinleri gözden geçiren uzman danışmanlar hiç uyarmaz mı?

AKP genel başkanı Erdoğan, 2019 seçimleri sonrası eğer seçilirse, “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” denen ucube sistemde daha neleer neler olabileceğini haber veriyor aslında.. Davul çalarak duyuruyor adeta.. Bilmem, duyuluyor mu?

Erdoğan bir şey daha yapıyor : Açıkça ve çok ağır suç işliyor… Türk Ceza Yasası’nın peeeeek çok maddesini –korkarız bilmediğinden de değil, bilerek ve tasarlayarak– fütursuzca çiğniyor. Öte yandan TCY md. 4, yasayı bilmemenin özür sayılamayacağını, ceza – yaptırım bağışıklığı sağlamayacağını da belirtiyor.

Erdoğan, gerek milletvekili gerek Cumhurbaşkanı olduğunda ettiği yemini de bütünüyle ayaklarının altına almış durumda.. Bu hem anayasayı ihlal suçu hem de ahde vefasızlık.

Bu gidiş gidiş değildir. Bu sitede belki yüzlerce kez yazarak sağduyuya, insafa, vicdana çağırdık. Anayasaya, hukuka uyun, adil olun, Cumhuriyet’in temel değerleri ile oynamayın…. içerikli uyarılar yaptık, rica ettik, minnet ettik, ülkemizin esenliği adına “yalvardık”!

Ne yazık ve ne acı ki; hemen hemen hiç – bir işe yaramadı yaramıyor!!??

Ülkemize dönük AKP = Erdoğan kuşatması giderek yoğunlaşıyor, koyulaşıyor, ağırlaşıyor ve kararıyor. Gerçekte kendini de yok olmaya sürüklüyor; ipek böceği gibi!

Seçimi yitirme telaşı korkusu – paniği ve bunun doğal sonuçları Erdoğan’ı tutsak almış durumda. Bu yoğun ve yaman korku nedendir? Neden ölüm  – kalım sorunu edilmektedir seçimler?
Olağan demokratik rejimlerde siyasal kadrolar seçimle gelir ve son derece olağan koşullarda seçimle de giderler.

Acaba, seçim yitirilirse işlenen suçların hesabının sorulması kaygısı mıdır bacayı saran ateş?? Pekiii, bari şu aşamada suç işlemeyi kesmek daha akıllıca değil mi?
Yeni yeni ve daha ağı suçlar işleyerek seçim kazanma şansı artırılabilir mi?
Üstelik; her yeni açık hatalı adım kendini daha çok ele verirken; 15+ yıldır tek başına iktidarın tüm yorgunluğu, olumsuzluğu tükenmişliği, bıkkınlığı, moda terimle ağıııır mı ağır metal yorgunluğu başta Erdoğan olmak üzere AKP kadrolarını bir kanser gibi sarmış ve yayılmışken!?
*****

– Efendim, yapmayınız – etmeyiniz.. güzelim ülkemize kıymayınız..
– Her şeyden vaz geçtik; biraz ADİL ve VİCDANLI olunuz.. İnsaf ediniz artık..
– Bu acımasız ve bunaltan baskıyı kaldırınız; mutlaka geri tepecektir, asla unutmayınız!
– Bu halkı aptal yerine koymayınız; siz gidersiniz Türkiye gene baki kalır ama çok ağır hasar veriyorsunuz..

İçinizdeki kavgayı-öfkeyi bastırınız; SEVGİYİ yeşertiniz; İNSANLIĞI anımsayınız. 

Sevgi ve saygı ile. 27 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com