Meclis ilk sınavda teslim: Kalıcı OHAL

Meclis ilk sınavda teslim: Kalıcı OHAL

02/08/2018, sol.org.tr 

(AS: Bizim çok kapsamlı katkımız yazının altındadır.)

OHAL’i kalıcı hale getiren yasa 31 Temmuz günü yürürlüğe girdi. Kimi hükümleri süresiz; meslekten çıkarmaya, meslek ad ve haklarını kullanmamaya, pasaport iptaline ilişkin kimi hükümleri de üç yıl süreli uygulanacak. Emekçiler üç yıl süreyle Demokles’in kılıcı gibi ensesinde hissedecek çalışma yaşamına müdahaleyi ve meslek kıyımını.

Üç yıl sonra mı?  Bu yasayı çıkaran Meclis ile direnme dışında her şey olanaklı. Düzen bildiğiniz düzen olunca seçim de bildiğiniz gibi oluyor, düzen muhalefeti de…

Geçmiş dönemde önüne geleni onaylayan, meşruiyetini yitirmiş AKP’yi yaşatan, düzenin önüne engel çıkarmadığı halde sorunların nedeni olarak gösterilerek Anayasa değişikliğiyle birlikte kenara itilen Meclis’in 24 Haziran’dan sonra daha aktif çalışması gerektiğine dair iddialı sözler söylenmese, böyle bir yazıya gerek olmazdı. Seçim bildiğiniz seçim olunca Meclis de bildiğiniz gibi oluyor: bolca konuş, geleni geçir…

“Parlamenter rejim işlemiyordu”ysa hiç de engel olmuyordu ki…
– Baskı yasaları oradan geçti,
– OHAL orada onaylanıp uzatıldı.
– OHAL KHK’leri hem de hukuksuzca orada onaylandı.
– Emeği ezen, sömürüyü rahatlatan, halkın olanı sermayeye peş keş çeken, teşvik üstüne teşvik veren, talanı ve keyfiliği hukuk diye yazan yasalar hep oradan geçti.
– Yurt dışına emperyalistler adına asker gönderen,
– Emperyalistleri tüm silahlarıyla yurt topraklarına yerleştiren kararlar da orada alındı.
– 2010’daki yargıyı teslim alma anayasası da Meclis’ten geçti, (AS: 12 Eylül 2010 halkoylaması)
– Parlamentoyu tali ve işlevsiz olmaya iten hükümranlık anayasası da…

“Ne yapalım çoğunluk” dediler seçimden seçime demokrasi nutukları çekenler. Burjuva demokrasisi içinde gelişen “çoğulculuk” bile unutuldu. Anayasaya aykırılık önergesi verilen yasa maddelerini parlamentolarından geçirmeyen Batı’yı anımsatınca “burası Türkiye” dediler.

AKP, Meclis çoğunluğunun altına düşünce, seçimden seçime yurttaşlık görevini yapanlar “acaba” dedi. Rejimi elleriyle teslim eden muhalefet de aktif çalışma hayalleri kurdu.

İlk sınavlarıydı. Hem de öylesine sıradan bir yasa teklifi değildi önlerine gelen. Öyle, eleştiri hakkıyla, İçtüzük konuşmalarıyla, parmak hesabıyla geçiştirilecek, masumiyet içinde görüşülmekle yetinilecek sıradan hükümler değildi. Meclis’ten geçti, CB onayladı, işlem tamam.

Kamu düzeni ve güvenliğinin olağan hayatı durduracak veya kesintiye uğratacak şekilde bozulduğu ya da bozulacağına ilişkin ciddi belirtilerin bulunması” gibi belirsiz ifadelerle başlayacak her şey. Kimin için bozuluyor, kime göre bozuluyor, ciddi belirtinin ölçüsü ne, kime göre ciddi belirti olacak, bozulma ne demek, bunlara kim nasıl karar verecek? Valiler arasında görüş farklılığı olursa ne olacak, iyi vali kötü vali oyunu mu oynanacak? Bu tür soruların karşılığı yasada yok.

Yasa, belirsiz ve öngörülemeyen durumları ya da belirtileri CB’ye bağlı il yöneticisinin keyfi takdirine bırakıyor. Haklar, hakların korunması ve sınırlandırılması, kısıtlamalar ve yasaklamalar kimi kişilerin iki dudağı arasında. Bireyler de toplum da herhangi bir mekanda ya da zaman diliminde neyle karşılaşacağını bilmiyor, öngöremiyor. 2015’te “kalıcı sıkıyönetim yasası” diye tanımladığımız iç güvenlik düzenlemeleri 2018’de “kalıcı OHAL” ile katmerleniyor.

OHAL KHK’lerindeki tanıdık ifadeleri yazmakla, “terör örgütlerine veya Millî Güvenlik Kurulunca Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen” demekle yasallık sağlanmış olmaz. OHAL’de çiğnenen masumiyet karinesi olağan dönemde nasıl yok sayılacak? Anayasa Mahkemesi bu kez denetimden kaçamayacak da, nasıl kulp bulup Anayasaya uygun diyecek bakalım. Ama bu hukuksuzlukları önüne yığmak şart.

Bir de, biz ısrarla

  • OHAL KHK’leri yasalaşsa bile hukuk devletinde OHAL sona erince uygulanamazlar

deyip duralım, kalıcı OHAL yasasıyla OHAL KHK’lerini onay yasalarında da ek ve değişiklik yapıldı. Aynı şekilde OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu ile de oynayarak hukuksal meşruiyet kazandırma yolu denendi. “Ben yaptım oldu”nun adına demokrasi deniyor.

Dahası; idari yargılama, ceza ve hukuk usulü yasalarına (AS; sırasıyla İYUK, CMK ve HMK) ek yapılarak İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi önündeki başvurularda ihlal kararı verilmesinin önüne geçilmesi amaçlandı. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesine yapılan başvuru hakkında dostane çözüm ya da tek taraflı deklarasyon sonucunda düşme kararı verilmesi hali yargılamanın yenilenmesi nedenleri arasında sokularak kurnazlığın kurnazlığı yapıldı.

Aramalar, kontroller, önlemler… Halk yani kamu her an diken üstünde korkuyla yaşayacak; adına da kamu düzeni ve güvenliği, genel asayiş denilecek.

  • Kamuyu koruyacak olan, hukuksal güvenliğini sağlaması gereken yasalar, korku ve baskı yasaları haline geliyor. 

Açıkça Anayasa’ya ve hukuk devleti ilkelerine aykırı hak ve özgürlük sınırlaması söz konusu. Yasalar, Anayasayı tekrarlamakla yasallık ilkesini yerine getirmiş olmaz; Anayasada yazan sınırlama kavramlarını açmak, içini doldurmak, idarecinin keyfi uygulamalarını önlemek, belirli ve öngörülebilir olmak zorunda. “Kamu düzeni ve güvenliği” yazmakla, yöneticiye yetki vermekle yasa yapılmaz.

Kaldı ki hak ve özgürlüklerin sınırlanması yalnızca yasaya yazmayla olmaz; özlerine dokunulmayacak, yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı sınırlama yapılabilecek. Meslekten atma, kazanılan hakları geri alma öze dokunma değil de ne? Ancak yasayla yapılabilecek bu sınırlama Anayasada belirtilen sebeplerin tekrarı şeklinde de olmayacak. Bu kadar değil. Sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmayacak. (AS: Anayasa md. 13: Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması)

“Cumhuriyet”in nitelikleri içinde “demokratik hukuk devleti” olmanın en etkin kurumu olan parlamentoyla övünenler, bu devlete hükümet vermeseler de hiç olmazsa yasama görevi yapacaklardı. Ama bu düzen onlara yasama görevinin yasa çıkarmak, değiştirmek ya da kaldırmak olduğunu öğretmişti de anayasal düzene, cumhuriyetin niteliklerine uygun olmayan, hukuk devletinin ilkelerine uygun olmayan, baskı ve şiddeti meşru gösteren, düşman hukuku ve düşman ceza hukukunu dayatan, bireysel ve toplumsal hakları sınırlayan, budayan, durduran yasaları reddetmeyi, her halde o yasaları geri çevirmeyi unutturmuştu. Hükümetin, şimdi tek kişilik hükümetin önerdiği her şeyin kabul zorunluğu olmadığını, Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlara karşı direnme hakkını kullanmayı tümden unutturmuştu.

  • Direnmenin bir hak olduğu, direnme hakkının Anayasa’nın özünde olduğu hiç anımsanmadı.

Anımsanmaya anımsanmaya, şeklen Meclis İç Tüzük hükümlerine, esasen AKP’ye, özde de sömürücü ve gerici düzene teslim olundu ve o teslimiyet artık düzen içinde herhangi bir onarım bile yapılamayacak derecede kalıcılaştı.

Artık anayasal denetim yolları tıkalı. Tıkayanlar, halk egemenliğini Anayasanın koyduğu esaslara göre kullanan yetkili organların kendisi. Tıkayanlar, Anayasanın yalnızca organlar bölümünü var sayıp, cumhuriyetin niteliklerini, hak ve özgürlükleri, hukuku yok sayanlar. Tıkayanlar, halktan seçimden seçime oy isteyip kendi sınıfsal anayasalarının gereğini bile yerine getirmeyenler.

Gerçek tıkayıcı ise sömürü düzeninin kendisi

Şimdi de toplumsal denetim yollarını tıkamak, emekçi halkın sesini kesmek için seferber olundu.

Bu gerici ve piyasacı düzene mahkum değiliz, olmayacağız.
========================================
Dostlar,

TÜRKİYE’deki YANGINI NASIL SÖNDÜRMELİ??

Sayın Ali Rıza Aydın, yetkin bir Anayasa Mahkemesi Raportörüydü. Muhasebeci Başkan döneminde görevden ayrılması istendi ve en verimli yaşlarında Sn. Aydın emekliliğe zorlandı. (Sn. Aydın’ın bir söyleşide bize aktardıkları.. “kayıt dışı” çekincesi koymadığı için paylaştık..)

Anayasa hukuku alanındaki uzmanlığı nedeniyle, bu yazısı, 9 Temmuz 2018’den bu yana hızla başkalaştırılan (metamorfoza uğratılan) ve tanınmaz görünüme ulaşan 1982 Anayasası odaklı..

Dilimiz varmıyor söylemeye ama;

  • Anayasa’nın değiştirilmesinin önerilmesi bile yasaklanan ilk 3 maddesindeki Cumhuriyetin temel niteliklerine arkadan dolaşılarak “dokunulmuştur”!

81 milyon nüfuslu dev bir ülkede neredeyse her şeyin ama her şeyin tek bir adamın ağzına bakması utanç vericidir ve böylesi bir rejimin adı asla “demokratik cumhuriyet” olamaz!

  • “Kayıtsız koşulsuz halkın olan egemenlik yetkisi” milletten gaspedilmiştir.

Dolayısıyla, Cumhuriyet’in Anayasanın 2. maddesinde sayılan değiştirilemez  – dokunulamaz temel niteliklerini hukuka karşı hile ile, siyaset oyunları ile değiştirip yozlaştıranlar, açıkça ANAYASAYI İHLAL SUÇU işlemişlerdir.

Bu bağlamda yapılıp edilenler, çıkarılan mevzuat… bütünüyle anayasaya aykırıdır, hukuk dışıdır ve geçersizdir. Şekil olarak Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi olsa da, TBMM’den yasa olarak geçirilmiş olsa bile..

Türkiye bir akıl tutulması yaşıyor..
TEK ADAMA hücrelerine dek teslim olduğundan bu yana, ekonomisinde yangın dinmiyor.

Tam bir olağanüstü durum – alarm durumu yaşıyoruz..

1 Dolar 5,42 TL. Oysa AKP Kasım 2002’de iktidar olduğunda 1,61 TL idi. 5,42 / 1,61 = 3,37 çıkıyor..15,5 yılda TL, Dolar karşısında 3.37 kat değersizleşti, 18,5 $ cent = 1 TL oldu.. Bakar mısınız AKP Gn. Bşk. Yrd. Cevdet Yılmaz’ın talihsiz sözlerine :

  •  “Türkiye siyasi istikrarı ve geleceğe dönük somut hedefleri olan bir ülkedir. Son dönemlerde finansal piyasalarda yaşanan ve ekonomik temellerle izah edilemeyecek dalgalanmalar er geç durulacaktır… Hükümetimizin ve kurumlarımızın serinkanlı ve akılcı politikaları,
    bütçe disiplinimiz, reform programlarımız ve moral değerlerimizi koruma yoluyla dönemsel dalgalanmaları aşacağız” diyen Yılmaz, “İthalatı ikame edici projelerin yanı sıra daha çok
    mal ve hizmet ihracatı ile cari açığı azaltarak sürdürülebilir büyümeyi destekleyecek,
    kaynak çeşitlendirmesine de giderek finansal spekülasyonlara karşı bünyemizi güçlendireceğiz” ifadelerini kullandı.”

Halkla alay ediliyor açıkçası.. Aczini – çaresizliğini itiraf ediyor AKP. Bu durum kabul edilemez. Tek kişilik hükümetin artık hiçbir bahanesinin kalmadığını Erdoğan kendi ağzıyla açıkladı. O halde bu kahreden yangının hesabı verilmelidir. Neden verilmiyor, çünkü sorulamıyor!

Hem olağanüstü yetkili olacaksınız hem de sorumluluğunuz olmayacak! Bu keyfilik değil mi?

TBMM’de Cumhurbaşkanına soru sormak yok!

Yağma ve talana belli ölçülerde ortak edilen yığınlar, seçimlerde milyonlarca oy boca etmeyi sürdürüyor.. Karunlar gibi zengin edilen yandaşlar ise soygun siyasetini finanse ediyor..

Basın kör – sağır – dilsiz kılınmış durumda.. Geçelim iktidarı denetlemeyi, sorgulamayı, haber bile yap(a)mıyor! Bu muazzam baskı düzeninin neresi Anayasaya uygun??

AKP’nin son 15,5 yılda ağır hasta ettiği, aşırı borçlandırdığı, betona gömdüğü, yandaşlara yağma – talan peş keşi çektiği, yolsuzluklara boğulan ekonomi daha çok dayanamadı ve çöktü. Üstelik milli burjuvazi ve sermayeyi de hasım hatta düşman görerek, tasfiyeye çalışarak.. Ülkeden kaçan kaçana.. elbette serveti olanlar ve dışarı götürebilenler.. Erdoğan, “biletinizi de biz alalım, gidin..” demedi mi?? Böyle ayrımcılıkla – bölücülükle devlet yönetilir mi??

Bu sitede yıllardır yazıyoruz.. AKP’yi ve Erdoğan’ı eleştirip öneriler sunuyoruz. Özellikle AKP içindeki aklıbaşında ve yurtsever insanlarımıza sesleniyoruz sağduyu için..

TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ??
FARKINDA MISINIZ TEHLİKENİN??

Türkiye’de toplum – halk ayrışma ve ülke dağılma sınırına sürüklendi!
Artık kıyametten önceki son metreler..
Gene uyarıyoruz.. Bu gidiş gidiş değil.. Ülke çöktü – çökecek ve altında kalacağız.

Çare                       :

Muhalefet partileri her şeyi ertelemeli ve ortak, yapıcı muhalefet yürütmelidir.
Halka her şeyi açıklamalı ve çözüm önerileri üretmelidirler.

Yargımız, biraz sert  eleştirileri hemen “hakaret” kapsamında değerlendirmemelidir.
Konuştuğumuz konular gömleğin rengi, çayın demi değil; ülkenin – milletin geleceği!
Haliyle gergin ve sert olunabilir. Ülkeyi göz göre göre yangına sürükleyen siyasetçilere gül atılacak değildir. Elbette en ağır biçimde eleştirilecektir hesap sorulacaktır siyasette, yargıda.

Bu salt ifade özgürlüğü ile de kalmayıp, yurttaşlık  görevi ve ödevidir.
Anayasanın, anayasa metnine dahil olan Başlangıç bölümünde (3. paragraf) şu metin var .

  • “Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;”

    Son tümce ise şöyle :

  • “TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye aşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.
    Cumhuriyet yurttaşın vatan – millet sevgisine kutsal emanettir.

    Şu kesitte yazıp çizmek – konuşup anlatmak suç değil, vazgeçilmez görevdir.
    Tersi suç, hatta vatana ihanettir.
    Türk yargısı da kuşkusuz yaşanan yıkımın – yangının ayrımındadır ve o da vargücüyle Cumhuriyete kol kanat gerecektir. Feryat eden yurtseverlerin çığlıklarını bir tür “zaruret hali” hatta “meşru savunma” sayacak ve engel olmayıp kolaylaştıracaktır..

20 Temmuz 2015’te ilan edilen OHAL rejimi geçen ay sözde kaldırılmış ancak Türkiye ne yazık ki kendisini gerçek bir “olağanüstü durum” içinde bulmuştur..

Durum gerçekten “olağanüstü” dür ve herkes, ne söyleyecekse bugünlerde, yüksek sesle, içtenlikle ve yüreklilikle söylemek zorundadır..

AKP = RTE, ivedilikle sorunların TBMM’de tartışılmasını sağlamalı, öbür partilerle uzlaşarak ortak ulusal çözümlere yönelmelidir.

  • AKP = RTE‘nin tek başına bu çok ağır bunalımı yönetemeyeceği son derece nettir.
    Krizi yaratanlardan onu çözmesini beklemek akıl dışıdır.

Söz konusu vatandır, dolayısıyla geri kalan ayrıntıdır, anlaşıldı mı AKP = RTE, TBMM ve bütün Türkiye!?

Sevgi, saygı ve derin kaygı ile. 08 Ağustos 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

2019 seçimi başlangıç mı son mu?

2019 seçimi başlangıç mı son mu?

Kemal Can
Cumhuriyet
, 26.03.2018
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

– 2019’da veya ne zaman olacaksa, yapılacak seçimle ne değişecek?

Bir yıl önce anayasa referandumu sırasında çok tartışıldı. Tam olarak başkanlık sistemi bile denemeyecek tuhaf bir tek adam iktidarı yürürlüğe girecek. Zaten bir süredir kimsenin fark etmediği başbakan artık olmayacak. Noter ofisinden fazla bir işlevi kalmayan Meclis iyice unutulacak. Kuvvetler birliğini temsil eden Cumhurbaşkanı söyleyecek, sadece “memurları” değil herkes buna harfiyen uyacak. Seçim de, bu durumun “genel tescili”, imza altına alınması olacak.

Fiili olarak uygulananlara, bir süredir içinde yaşadığımız koşullara bakıldığında pek büyük bir değişiklik olmayacak aslında. Hem de sadece 16 Nisan sonrasında değil, daha öncesinden başlayan yönetme biçimi ve bunun kabul edilme düzeyi hemen hemen aynı kalacak. Bu nedenle, seçimlerle geçilecek olan kapı, yeni bir yere açılmayacak, arkada bırakılanın üzerine kapanacak. “Arkada kalan çok matah mı” sorusuna da, olanı değil olasılığı düşünerek cevap vermek gerekir.

– Erdoğan seçimle gelecekleri değil, elvada denilecekleri mi anlatıyor?

Cumhurbaşkanı Erdoğan,

  • “Beyoğlu sokaklarında da zaman zaman arzı endam eden marjinaller edepleriyle durdukları sürece bu ülkenin renklerinden biri olabilirler. Ama işi şiddete, baskıya vardırırlarsa kulaklarından tutar ait oldukları yere fırlatırız.” dedi.

Bunun anlamı, bu ülkede yaşamaya devam etmenin koşulu “edepli durmak”; edebin sınırlarına karar verecek olanın kim olacağının da tartışılmaması. “Kulağından tutularak atılacakların ait oldukları yer” neresi acaba?

8 Mart’ta Beyoğlu sokaklarındaki binlerce “edepsiz” kadın, gelecek tehlikeden çok, yaşadıklarına itirazı dile getiriyorlardı. Yüksel Caddesi’nde neredeyse bir buçuk yıldır süren “işimi istiyorum” eyleminde olduğu gibi; hapishaneden çıktığı gün, “Sevinçli değilim, öfkeliyim” diyen Ahmet Şık gibi. Erdoğan için adalet istemek, işini talep etmek, özgürlüğünü savunmak, ‘baskı’ demek, edepsizlik demek. Geçilecek kapı kapandığında “edepsizliğe” veda edilmesi, baskıdan da sadece iktidarın azade olması isteniyor.

– Özgürlükler, haklarını kaybedenler yanında başka kayıp yok mu?

Erdoğan,

  • Komünist, vatan haini, terörist gençlere üniversitelerde okuma hakkı vermeyeceğiz dedi.

Cumhurbaşkanı, sıraladığı sıfatları gönlünce belirleme ve dağıtma hakkı yanında, bunlara ilişkin hukuki sonuçlara, hatta yaşamsal kararlara da yetkili olduğuna, “hakları” alıp verecek bir merci olduğuna inanıyor. Daha başka konularda da örneklerini gördüğümüz üzere, böyle karar ve talimatları 2019 seçim sonuçlarını hiç beklemeden veriyor, geciktirilmeden de uygulanıyor.

İnsanların işlerini, paralarını, iradelerini, özgürlüklerini ellerinden alırken hukuki gerekçe arama gereği duymayan uygulamalar yeni değil. Üstelik sadece OHAL bahaneli KHK’lerle sınırlı da değil. Ama bu uygulamaların mağdurlarının kaybettikleri kadar, bu haksızlığın ortaklarının ve ülkenin insani sermayesinin yitirdikleri de az sayılmaz. Mesela, bu dönemin yargı mensuplarının, bürokratlarının ve gazetecilerinin çocukları ilerde babalarının, analarının mesleklerini saklama gereği duyacaklar.

– Tek ses için mi seçim zaferi, yoksa zafer için mi tek ses gerekli?

Doğan Medya Grubu’nun satışı epey tartışıldı. Çok genel olarak iki kanat var. Birinci grup, “zaten ana akım medya kalmamıştı, dolayısıyla bu satış bizi ilgilendirmez.” diyor. İkinci grup ise, “işini yapmadığı için eleştiriyor olsak bile, tümüyle ele geçirilmesi önemli bir sonuçtur ve bizi de etkiler.” diyor. Soruna, bu işi yapan ve yaptıranlar tarafından bakınca resim daha net: “Nereden girdim bu işe?” diye telefonda Erdoğan’a ağlayan birini medya devi yapmak, “zaten olanın” gerekli ve yeterli olmadığını gösterir.

Eğer, göstermelik de olsa bağımsız taklidi yapan, işini yapmasa bile bu konudaki eleştirilere duyarlıymış gibi yapan “ana akım medya” artık iktidar için gerekli değilse, meşruiyet ihtiyacı (derdi) kalmamış demektir. Eğer “ana akım” üzerindeki kontrol ve “Alo Fatih” pratiği yetersiz bulunuyorsa, bu daha sert baskı dalgasının geldiğinin habercisidir. Yani ikisi de birbirinden beter. Ve galiba 2019 beklenmeden yürürlüğe giren bu medya düzeni için ikisi birden geçerli.

– Seçim neyin başlangıcı ve neyin sonu olacak?

2019’un olası sonuçları üzerine kafa yorarken; yaşananların, hayat tasavvurunun o seçimin sonuçları beklenmeden nasıl yürürlüğe girdiğini, uluorta söylendiğini görmek gerekiyor. Bu fiili uygulamaların sanki seçim büyük bir zaferle sonuçlanmışçasına fütursuzlaştığını izliyoruz. Bir kez daha atı almış da Üsküdar’ı geçmiş gibi davrananların elinde tuttuğu yüzde elli ile nasıl yüzde doksan gibi davranabildiğini seyrediyoruz. Yaşadıklarımız, daha seçim yapılmadan galibin ilanı ve kabul ettirilmesi. İş “imzaya” kalsın isteniyor.

Yüzde elli ile bütün ülkenin sahibi, milletin efendisi gibi davranabilmek,
diğer yüzde ellinin kendisini çaresiz küçük bir azınlık gibi hissetmesini sağlamakla mümkün. Geri kalanları “kulağından tutup atabileceğini”, “okullarda okutmayabileceğini” düşünebilmek, buna muktedir olmaktan çok kabul ettirmekle oluyor. Bu yüzden, açılacak bir kapıyı engellemeye değil kapıyı açık tutacak umuda ve özgüvene ihtiyaç var.
=======================================
Dostlar,

ERDOĞAN 2019 SONRASINI DAVUL ÇALARAK İLAN EDİYOR!

Erdoğan’ın “Boğaziçi Üniversitesi’nde fetih lokumu dağıtma”  girişimi üzerinden başlattığı sınır tanımayan salvo ile ilgili olarak, Cumhuriyet‘ten Sn. Engin AYDIN’IN “Ya bir de diktatör olsaydı…” başlıklı yazısını dün (26.3.18) sitemizde paylaşmış ve altında kapsamlı bir yorum yazmıştık (http://ahmetsaltik.net/2018/03/26/ya-bir-de-diktator-olsaydi/). Bir sorumuz vardı :

  • BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ ÜZERİNDEN
    NE YAPILMAK İSTENİYOR??

    Görüldüğü gibi “vukuat” bitmiyor.. İnsanların yaşam biçimleri – tercihlerinin bedeli, kendi ülkelerinde yaşama haklarından olmak derecesinde ağır, orantısız, ölçüsüz, kabul edilemez, hukuk – akıl – vicdan – insanlık dışı…
  • “…kulaklarından tutar ait oldukları yere fırlatırız.” 

– Bu T.C. yurtaşlarının ait oldukları yer neresidir?
– “Kulaklarından tutarak fırlatmak” Türk Ceza Yasası’nın hangi maddesinde yaptırım – ceza olarak öngörülmüştür?
– Böylesine “insanlık onuru ile bağdaşmayan bir ceza” yasalarımızda varsa bile (ki yok; anayasal engel var) “de facto” infaza kim yetkilidir?
– Bu olağandışı ceza “sürgün” anlamına gelmekte ise -ki geliyor!- Anayasa’da yasaklanmış değil midir?
*****
Anayasa md. 17/2 : Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.

Anayasa md. 66/4 : Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz.

…………………
Uzatmayalım… Erdoğan bunları bilmez mi?? Konuşmalarının tümüyle metinden bağımsız olmadığını biliyoruz. Bu metinleri gözden geçiren uzman danışmanlar hiç uyarmaz mı?

AKP genel başkanı Erdoğan, 2019 seçimleri sonrası eğer seçilirse, “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” denen ucube sistemde daha neleer neler olabileceğini haber veriyor aslında.. Davul çalarak duyuruyor adeta.. Bilmem, duyuluyor mu?

Erdoğan bir şey daha yapıyor : Açıkça ve çok ağır suç işliyor… Türk Ceza Yasası’nın peeeeek çok maddesini –korkarız bilmediğinden de değil, bilerek ve tasarlayarak– fütursuzca çiğniyor. Öte yandan TCY md. 4, yasayı bilmemenin özür sayılamayacağını, ceza – yaptırım bağışıklığı sağlamayacağını da belirtiyor.

Erdoğan, gerek milletvekili gerek Cumhurbaşkanı olduğunda ettiği yemini de bütünüyle ayaklarının altına almış durumda.. Bu hem anayasayı ihlal suçu hem de ahde vefasızlık.

Bu gidiş gidiş değildir. Bu sitede belki yüzlerce kez yazarak sağduyuya, insafa, vicdana çağırdık. Anayasaya, hukuka uyun, adil olun, Cumhuriyet’in temel değerleri ile oynamayın…. içerikli uyarılar yaptık, rica ettik, minnet ettik, ülkemizin esenliği adına “yalvardık”!

Ne yazık ve ne acı ki; hemen hemen hiç – bir işe yaramadı yaramıyor!!??

Ülkemize dönük AKP = Erdoğan kuşatması giderek yoğunlaşıyor, koyulaşıyor, ağırlaşıyor ve kararıyor. Gerçekte kendini de yok olmaya sürüklüyor; ipek böceği gibi!

Seçimi yitirme telaşı korkusu – paniği ve bunun doğal sonuçları Erdoğan’ı tutsak almış durumda. Bu yoğun ve yaman korku nedendir? Neden ölüm  – kalım sorunu edilmektedir seçimler?
Olağan demokratik rejimlerde siyasal kadrolar seçimle gelir ve son derece olağan koşullarda seçimle de giderler.

Acaba, seçim yitirilirse işlenen suçların hesabının sorulması kaygısı mıdır bacayı saran ateş?? Pekiii, bari şu aşamada suç işlemeyi kesmek daha akıllıca değil mi?
Yeni yeni ve daha ağı suçlar işleyerek seçim kazanma şansı artırılabilir mi?
Üstelik; her yeni açık hatalı adım kendini daha çok ele verirken; 15+ yıldır tek başına iktidarın tüm yorgunluğu, olumsuzluğu tükenmişliği, bıkkınlığı, moda terimle ağıııır mı ağır metal yorgunluğu başta Erdoğan olmak üzere AKP kadrolarını bir kanser gibi sarmış ve yayılmışken!?
*****

– Efendim, yapmayınız – etmeyiniz.. güzelim ülkemize kıymayınız..
– Her şeyden vaz geçtik; biraz ADİL ve VİCDANLI olunuz.. İnsaf ediniz artık..
– Bu acımasız ve bunaltan baskıyı kaldırınız; mutlaka geri tepecektir, asla unutmayınız!
– Bu halkı aptal yerine koymayınız; siz gidersiniz Türkiye gene baki kalır ama çok ağır hasar veriyorsunuz..

İçinizdeki kavgayı-öfkeyi bastırınız; SEVGİYİ yeşertiniz; İNSANLIĞI anımsayınız. 

Sevgi ve saygı ile. 27 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’ı da BAĞLAR

ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’ı da BAĞLAR!

12. Cumhurbaşkanı Erdoğan, son derece ciddi bir gafa daha imza attı..
Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ile Ankara Sorumlusu
Erdem Gül‘ün İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesince tutuksuz yargılanmak üzere koşullu salıverilmelerine (tahliyelerine) köpürdü. Yerel İlk Derece Mahkemesi, 3 ayı aşkın bir süre önce Sulh Ceza Yargıçlığınca tutuklanan 2 sanığın tutuksuz yargılanma istemlerini birkaç kez geri çevirmişti. Bunun üzerine sanık avukatları, Anayasa Mahkemesi’ne 148. madde kapsamında bireysel başvuruda bulunarak ‘haklarının çiğnendiğini’ (hak ihlali) savladılar. Dündar ve Gül’ün görüşlerini bütünüyle paylaşmasak da salıverilmelerini adil buluyor, sevinçle karşılıyoruz. Eylemlerinin basın özgürlüğü kapsamında görevleri olduğuna inanıyoruz. Tayyip beyin mahkemeleri etkilemeye çalışma çabasını hukuk dışı buluyoruz!

Anayasa’nın, AKP iktidarınca RTE’nin Başbakanlığı döneminde halkoylaması ile paket olarak değişiklik gören 26 maddesinden biri 148. maddedir. Bu maddeye yapılan ekleme ile :

– (Ek fıkra: 7/5/2010-5982/18 md.) ‘Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir.denilmiştir.

Bu başvuru ‘Bireysel başvuru hakkı’ olup, Anayasa değişikliğinden 2 yıl sonra yürürlük almıştır ve başvuru usul ve esaslarını belirleyen yasaya göre yapılmaktadır. Söz konusu yasanın çıkarılmasını da Anayasa aynı maddede emretmektedir :

– ‘Bireysel başvuruya ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenir.’

İç hukuk yolları tükenince, ülkemizde yargı siteminin en üstünde yer alan Anayasa Mahkemesine başvuru yolu açılmıştır. Başvuruyu görüşen 5 üyeden oluşan Anayasa Mahkemesi ‘Bölüm’ü dosyayı Genel Kurula havale etmiş, bu Kurul da 15/17 üye ile karar vermiştir. Toplantıya katılan 15 üyeden 12’si Anayasa’nın 16, 17 ve 19. maddeleri bağlamında 2 sanığın yasal haklarının çiğnendiğine (ihlaline) karar vermiştir. 3 üye karşı oy kullanmış olup, bunlar RTE’nin ve TBMM’de AKP grubunun oylarıyla seçilenlerdir ve yargıç – yargı bağımsızlığı adına endişe vericidir.

Tayyip bey bu karara fena içerlemiştir. Dava açılmadan önce MİT TIR’larının Suriye’ye silah ve cephane taşıdığı fotoğraflarının Cumhuriyet’in ilk sayfasında yayımlanması üzerine gürlemiş ve yapılanın basın – yayın – haber alma özgürlüğü değil ‘casusluk – terör örgütüne destek’ anlamına geldiğini bildirerek suç duyurusunda bulunmuştu. Sanıklar, yaşam boyu hapis istemiyle ağır ceza mahkemesinde tutuklu yargılanmakta idiler 3 aydır..

Anayasa Mahkemesi’nin gerekçeli kararının UYAP‘a yüklenmesi üzerine, yerel mahkeme kaçınılmaz ve zorunlu olarak ‘salıverme’ kararı almıştır oybirliği ile. Çünkü :

– Madde 153 – Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir (1. fıkra)….
Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme
ve
yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar. (son fıkra)

12. CB Erdoğan, ağır ceza mahkemesinin kararında direnebileceğini belirtmiş, bu durumda sanıklara AİHM yolu açılacağını belirtmiştir. Erdoğan, Anayasa’nın en temel maddelerini bile bilmemekte ya da bilmez görünmektedir. Sanırız bilmemektedir. 153. maddenin yukarıya alınan içeriği çok nettir. Bu Yüksek Mahkemenin kararları kesindir ve herkesi bağlamaktadır. Yerel mahkemenin kararında direnme olanağı Anayasal olarak yoktur. Karar Yargıtay, Danıştay vb. öbür yüksek mahkemelerin Dairelerince verilse idi, yerel mahkeme direnebilirdi ve kural olarak ilgili Yüksek Mahkemelerde Dava Daireleri Genel Kurullarında dosya kesin karara bağlanırdı.

Erdoğan, en temel hukuk bilgisinden de yoksundur.

En temel hukuk bilgilerinden yoksun bir insan, R.T. Erdoğan, ne yazık ki Türkiye’nin
tepe yöneticisidir. Alelacele öfkeyle basına demeç vermiş, onlarca danışmanından görüş almamıştır.. Oysa Başdanışmanlarından Prof. Burhan Kuzu Anayasa Hukuku uzmanıdır.

Dahası; 12. CB Erdoğan, öfkesine yenilerek, gerçekte bilinçaltını ele vererek,
Anayasa Mahkemesi kararına ‘uymadığını‘ ve bu karara ‘saygı duymadığını’ da söylemiştir!

Bir kez Erdoğan’ın bu karara uyup uymaması söz konusu değildir. Erdoğan’ın bu kararın yürütülmesi için yapacağı bir şey yoktur. Bu anlatımın tersi de doğru olup,
Erdoğan’ın bu kararın gereğinin yerine getirilmesini engelleme gücü de yoktur.
Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin kararının gereği ‘geciktirilmeden’, derhal, saatler içinde yerine getirilmiştir.

Erdoğan çaresizdir!

Anayasa’nın 138/son maddesi çok net ve bağlayıcıdır (amir hükümdür) ve gereği doğallıkla derhal yerine getirilmiştir :

‘Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.’

Ürkünç (vahim) olan, Devletin başındaki insanın topluma kötü örnek olması ve hukuka –
hukuk devletine saygısının olmayışı; hukukun üstünlüğünü içine sindirmemiş olmasıdır.
Bu çıkışı dileriz pek çok insanın, fanatik AKP’linin de gözünü açmış olsun. Erdoğan Başkan olsa idi belki de Anayasa Mahkemesi bu kararı veremeyecek ya da ilgili mahkemeye baskı yaparak uygulanmasını engelleyecekti.. Öyle ya, Türk usulü Anayasadan ‘Güçlerin uyumunu’ kasdettiğini açıklamadı mı! Allah söyletti diyelim… Erdoğan kendini ele verdi ve suçüstü yakalandı. Bu anlayışta birine Türkiye çoook geniş Başkanlık yetkileriyle emanet edilebilir mi? Niçin edelim ki? En azından 1876 tarihli 1. Meşrutiyet’ten bu yana Parlamenter rejim içindeyiz ve demokrasiyi giderek daha çok doğrudan yapmalıyız.. Temsile dayalı demokrasi değil doğrudan demokrasi.. Cumhur, egemenliğini neden tek 1 kişiye devretsin ki?

Erdoğan Padişahlık yetkisi istiyor! Bu toplum artık gerçeği görmektedir.. 

Bırakalım da Ulus kendisi, egemenliğini en azından seçtiği Meclis eliyle kullansın.. Tayyip bey ham hayal içindedir, despotik özlemleri apaçık ortadadır ve kendi partisi içinden de çok sayıda aklı başında sağduyulu – yurtsever AKP’li milletvekili Başkanlık = Padişahlık düşlerine geçit vermeyecektir!

Geçtiğimiz aylarda İçişleri Bakanı Efgan Ala da TBMM kürsüsünde bas bas bağırarak ‘Tanımıyoruz bu anayasayı!!’ buyurmuştu. Oysa bu Anayasaya sadık kalmak üzere milletvekili yemini etmişlerdi. Hukukun evrensel kuralıdır, beğenmediğiniz – onaylamadığınız hukuk kuralları olabilir. Onları yasal yollardan değiştirmeye çabalamak da hakkınızdır. Ancak yürürlükte oldukları sürece onlara uymak ve saygılı olmak her yurttaşın boynunun borcudur, yasal yaptırımları vardır. Gün olur, bu dokunulmazlıklar biter, hukuksuzlukların hesabı sorulur.. İşlenen Anayasa suçudur ve halkı da bu yönde suça teşviktir! Ağır cezalıktır,
Ala’nın dokunulmazlığı kaldırılarak yargılanmalıdır

Bu çok tehlikeli ve hukuk dışı isyan Tayyip Beyin ilk çıkışı da değildir. Güç sarhoşluğu içinde görünüyor Erdoğan.. % 52 hezeyanı.. Ne var ki o rakam gerçekte %52 değil; 10 Ağustos 2014 günü yapılan seçimde kullanılan geçerli oyların %52’sidir. Milyonlarca seçmen, Kılıçdaroğlu’nun ‘Tıpış tıpış Ekmeleddin’e oy vereceksiniz..’ dayatmasına isyanla oy kullanmamıştır. Sandığa gitmeyenler Tayyip beye oy vermeyecek olanlardır. Dolayısıyla bu toplumun en azından % 62’si Bay RTE’ye hala karşıdır ve bu duygu giderek büyümekte, hatta nefrete dönüşmektedir.

Erdoğan’ın ‘Anayasa Mahkemesi’nin kararına saygı duymuyorum’ deme hakkı olabilir. Gerekçelerini bir Devlet Başkanına yakışır ağırbaşlılık ve bilimsellikle açıklar.
‘Saygı duyuyorum ancak katılmıyorum.’ söylemi ise demokrasi terbiyesinin gereğidir.
Ancak ‘uymuyorum‘ sözcüğünü kullanması Türk Ceza Yasası’nın 309. maddesine göre Anayasayı ihlal suçudur, Anayasal düzene saygısızlıktır ve halkı bu yönde suç işlemeye
teşvik anlamındadır. Son derece tehlikelidir.. Vatana ihanet suçu kapsamına dek uzanır..

Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı uygun bir yöntemle Erdoğan’ı uyarmalı, 2. si fezleke hazırlayarak TBMM’ye sunmalı ve Yüce Divan‘da yargılanma yolunu açmaya çalışmalıdır. Devlet başkanı Erdoğan, yineleyerek, ‘Anayasayı fiilen tağyir, tebdil ve ilgaya kalkışmıştır.’ Geçmişte gençlerimiz – aydınlarımız bu suçlama (Türk Ceza Yasası 141-142 ve 146. maddeler..) ile yargılanıp idam edilmişlerdir! Muhalefet de gereken çıkışı en yüksek perdeden hemen ve ısrarla yapmalıdır ve TBMM’de bu konuda görüşme açılmasını sağlayarak bir uyarı – frenleme kararı çıkarılmasına çalışmalıdır. TBMM Başkanı da sesini yükseltmeli ve Erdoğan’ı hukuka ve Anayasaya mutlak saygılı olmaya çağırmalıdır.

Bu durum böyle sürdürülemez. Erdoğan, yetkisiz – sorumsuz Cumhurbaşkanı olduğu halde Başbakan’ın yetkilerini gasp ederek, fiilen Başkan gibi davranarak… Türkiye için iç ve dış politikada sorun çözen değil, ciddi sorunların kaynağı durumuna gelmiştir. Ortadoğu bölgesi için uluslararası düzlemde de 1 numaralı sorun durumundadır. Geçtiğimiz yıl yapılan G-20 toplantısında pek çok ülke yöneticisi kendisinin elini sıkmamıştır!. Obama ile son telefon görüşmeleri topluma tersine yansıtılmaktadır. Her yönü ile ülke güvenliği açısından ciddi sorunla yüz yüzeyiz. Erdoğan neden böyle gergindir? Geçtiğimiz ay da Kaymakamlara hukuku bir yana bırakma – görmezden gelme talimatı verebilmişti sarayında!?..  Bu da açıkça suçtur ve Anayasa’nın 137. maddesini çiğneyerek kanunsuz emir vermiştir Erdoğan ülkemizin kaymakamlarına. Oysa terörle mücadelede de Devlet hep hukuk içinde kalmak zorundadır.
Tersi durumda uluslararası müdahale görebiliriz!

Erdoğan son derece yorulmuştur. Ağır sürmenaj içinde olduğu izlenimi yaygındır.

Tam donanımlı bir hastaneden sağlık raporu alması gerektiğine yaygın olarak inanılmaktadır.

Rusya’nın kendisi ve ailesi hakkında IŞİD petrolünü pazarlaması açısından ciddi iddiaları vardır.
Suriye’de iç savaşı kışkırtma ve çok sayıda insanın ölümünden de sorumludur, dava edilmiştir.
Ülkemize gelen 3 milyon sığınmacı muazzam bir yüktür ve Erdoğan’ın baştan sona çok hatalı – güdümlü dış politikasının ürünüdür. Bir yönetici ülkesinin başına bunca sorun – bela getirebilir mi? Getiriyor ise ruh ve beden sağlığı ve başkaca kuşkular sorgulanmaz mı doğal olarak?

Cerattepe’de en temel insan haklarını savunan, Anayasa md. 56’da verilen yurttaşlık görevini yerine getiren masum insanları ‘yavru gezici’ diye nitelemek normal bir davranış sayılabilir mi? Halkı aşağılamak ve kutuplaştırmak değil midir? Suçlu ilan ederek yargıyı etkilemek değil midir? Yüzlerce yurttaş hakkında Erdoğan’ın bizzat hakaret vb. gerekçelerle dava açtırması olağan mıdır, hangi ülkede benzeri vardır?

Atlantik ötesine zırhlı aracını uçakla taşıtarak 200 bin Dolar masrafa yol açmak hangi duygudurumun (mood) dışavurumudur? Bu soruların sorulması ve yanıtının alınması engellenemez.

Erdoğan, tüm bu davranışları ile apaçık ve hızla meşruiyetini yitirmektedir.

Anayasayı açıkça çiğneyerek Anayasa suçu işleyen, bunu bilerek ve isteyerek yineleyen bir insanı halkın ve devletimizin de ‘tanımama’ hakkı vardır..

Erdoğan bir anda kendini boşlukta bulabilir..

Bu arada Hukukun da bu ciddi ve derin açmaza yepyeni – yaratıcı çözümler üretmesini bekliyoruz. Hukuk çaresizlik kurumu değildir. Herkes hukuk içinde kalmak zorundadır.

Son sözü, şanlı Fransız Devrimi‘nin düşünsel mimarlarından kadim
Aydınlanma Bilgesi Denis Diderot‘a bırakalım…

Diderot_halkin_dusmani

Sevgi, saygı ve derin kaygı ile.
29 Şubat 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yazının pdf biçimi :
ANAYASA_MAHKEMESI_KARARLARI_CUMHURBASKANI_ERDOGAN’i_da_BAGLAR