2019 seçimi başlangıç mı son mu?

2019 seçimi başlangıç mı son mu?

Kemal Can
Cumhuriyet
, 26.03.2018
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

– 2019’da veya ne zaman olacaksa, yapılacak seçimle ne değişecek?

Bir yıl önce anayasa referandumu sırasında çok tartışıldı. Tam olarak başkanlık sistemi bile denemeyecek tuhaf bir tek adam iktidarı yürürlüğe girecek. Zaten bir süredir kimsenin fark etmediği başbakan artık olmayacak. Noter ofisinden fazla bir işlevi kalmayan Meclis iyice unutulacak. Kuvvetler birliğini temsil eden Cumhurbaşkanı söyleyecek, sadece “memurları” değil herkes buna harfiyen uyacak. Seçim de, bu durumun “genel tescili”, imza altına alınması olacak.

Fiili olarak uygulananlara, bir süredir içinde yaşadığımız koşullara bakıldığında pek büyük bir değişiklik olmayacak aslında. Hem de sadece 16 Nisan sonrasında değil, daha öncesinden başlayan yönetme biçimi ve bunun kabul edilme düzeyi hemen hemen aynı kalacak. Bu nedenle, seçimlerle geçilecek olan kapı, yeni bir yere açılmayacak, arkada bırakılanın üzerine kapanacak. “Arkada kalan çok matah mı” sorusuna da, olanı değil olasılığı düşünerek cevap vermek gerekir.

– Erdoğan seçimle gelecekleri değil, elvada denilecekleri mi anlatıyor?

Cumhurbaşkanı Erdoğan,

  • “Beyoğlu sokaklarında da zaman zaman arzı endam eden marjinaller edepleriyle durdukları sürece bu ülkenin renklerinden biri olabilirler. Ama işi şiddete, baskıya vardırırlarsa kulaklarından tutar ait oldukları yere fırlatırız.” dedi.

Bunun anlamı, bu ülkede yaşamaya devam etmenin koşulu “edepli durmak”; edebin sınırlarına karar verecek olanın kim olacağının da tartışılmaması. “Kulağından tutularak atılacakların ait oldukları yer” neresi acaba?

8 Mart’ta Beyoğlu sokaklarındaki binlerce “edepsiz” kadın, gelecek tehlikeden çok, yaşadıklarına itirazı dile getiriyorlardı. Yüksel Caddesi’nde neredeyse bir buçuk yıldır süren “işimi istiyorum” eyleminde olduğu gibi; hapishaneden çıktığı gün, “Sevinçli değilim, öfkeliyim” diyen Ahmet Şık gibi. Erdoğan için adalet istemek, işini talep etmek, özgürlüğünü savunmak, ‘baskı’ demek, edepsizlik demek. Geçilecek kapı kapandığında “edepsizliğe” veda edilmesi, baskıdan da sadece iktidarın azade olması isteniyor.

– Özgürlükler, haklarını kaybedenler yanında başka kayıp yok mu?

Erdoğan,

  • Komünist, vatan haini, terörist gençlere üniversitelerde okuma hakkı vermeyeceğiz dedi.

Cumhurbaşkanı, sıraladığı sıfatları gönlünce belirleme ve dağıtma hakkı yanında, bunlara ilişkin hukuki sonuçlara, hatta yaşamsal kararlara da yetkili olduğuna, “hakları” alıp verecek bir merci olduğuna inanıyor. Daha başka konularda da örneklerini gördüğümüz üzere, böyle karar ve talimatları 2019 seçim sonuçlarını hiç beklemeden veriyor, geciktirilmeden de uygulanıyor.

İnsanların işlerini, paralarını, iradelerini, özgürlüklerini ellerinden alırken hukuki gerekçe arama gereği duymayan uygulamalar yeni değil. Üstelik sadece OHAL bahaneli KHK’lerle sınırlı da değil. Ama bu uygulamaların mağdurlarının kaybettikleri kadar, bu haksızlığın ortaklarının ve ülkenin insani sermayesinin yitirdikleri de az sayılmaz. Mesela, bu dönemin yargı mensuplarının, bürokratlarının ve gazetecilerinin çocukları ilerde babalarının, analarının mesleklerini saklama gereği duyacaklar.

– Tek ses için mi seçim zaferi, yoksa zafer için mi tek ses gerekli?

Doğan Medya Grubu’nun satışı epey tartışıldı. Çok genel olarak iki kanat var. Birinci grup, “zaten ana akım medya kalmamıştı, dolayısıyla bu satış bizi ilgilendirmez.” diyor. İkinci grup ise, “işini yapmadığı için eleştiriyor olsak bile, tümüyle ele geçirilmesi önemli bir sonuçtur ve bizi de etkiler.” diyor. Soruna, bu işi yapan ve yaptıranlar tarafından bakınca resim daha net: “Nereden girdim bu işe?” diye telefonda Erdoğan’a ağlayan birini medya devi yapmak, “zaten olanın” gerekli ve yeterli olmadığını gösterir.

Eğer, göstermelik de olsa bağımsız taklidi yapan, işini yapmasa bile bu konudaki eleştirilere duyarlıymış gibi yapan “ana akım medya” artık iktidar için gerekli değilse, meşruiyet ihtiyacı (derdi) kalmamış demektir. Eğer “ana akım” üzerindeki kontrol ve “Alo Fatih” pratiği yetersiz bulunuyorsa, bu daha sert baskı dalgasının geldiğinin habercisidir. Yani ikisi de birbirinden beter. Ve galiba 2019 beklenmeden yürürlüğe giren bu medya düzeni için ikisi birden geçerli.

– Seçim neyin başlangıcı ve neyin sonu olacak?

2019’un olası sonuçları üzerine kafa yorarken; yaşananların, hayat tasavvurunun o seçimin sonuçları beklenmeden nasıl yürürlüğe girdiğini, uluorta söylendiğini görmek gerekiyor. Bu fiili uygulamaların sanki seçim büyük bir zaferle sonuçlanmışçasına fütursuzlaştığını izliyoruz. Bir kez daha atı almış da Üsküdar’ı geçmiş gibi davrananların elinde tuttuğu yüzde elli ile nasıl yüzde doksan gibi davranabildiğini seyrediyoruz. Yaşadıklarımız, daha seçim yapılmadan galibin ilanı ve kabul ettirilmesi. İş “imzaya” kalsın isteniyor.

Yüzde elli ile bütün ülkenin sahibi, milletin efendisi gibi davranabilmek,
diğer yüzde ellinin kendisini çaresiz küçük bir azınlık gibi hissetmesini sağlamakla mümkün. Geri kalanları “kulağından tutup atabileceğini”, “okullarda okutmayabileceğini” düşünebilmek, buna muktedir olmaktan çok kabul ettirmekle oluyor. Bu yüzden, açılacak bir kapıyı engellemeye değil kapıyı açık tutacak umuda ve özgüvene ihtiyaç var.
=======================================
Dostlar,

ERDOĞAN 2019 SONRASINI DAVUL ÇALARAK İLAN EDİYOR!

Erdoğan’ın “Boğaziçi Üniversitesi’nde fetih lokumu dağıtma”  girişimi üzerinden başlattığı sınır tanımayan salvo ile ilgili olarak, Cumhuriyet‘ten Sn. Engin AYDIN’IN “Ya bir de diktatör olsaydı…” başlıklı yazısını dün (26.3.18) sitemizde paylaşmış ve altında kapsamlı bir yorum yazmıştık (http://ahmetsaltik.net/2018/03/26/ya-bir-de-diktator-olsaydi/). Bir sorumuz vardı :

  • BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ ÜZERİNDEN
    NE YAPILMAK İSTENİYOR??

    Görüldüğü gibi “vukuat” bitmiyor.. İnsanların yaşam biçimleri – tercihlerinin bedeli, kendi ülkelerinde yaşama haklarından olmak derecesinde ağır, orantısız, ölçüsüz, kabul edilemez, hukuk – akıl – vicdan – insanlık dışı…
  • “…kulaklarından tutar ait oldukları yere fırlatırız.” 

– Bu T.C. yurtaşlarının ait oldukları yer neresidir?
– “Kulaklarından tutarak fırlatmak” Türk Ceza Yasası’nın hangi maddesinde yaptırım – ceza olarak öngörülmüştür?
– Böylesine “insanlık onuru ile bağdaşmayan bir ceza” yasalarımızda varsa bile (ki yok; anayasal engel var) “de facto” infaza kim yetkilidir?
– Bu olağandışı ceza “sürgün” anlamına gelmekte ise -ki geliyor!- Anayasa’da yasaklanmış değil midir?
*****
Anayasa md. 17/2 : Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.

Anayasa md. 66/4 : Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz.

…………………
Uzatmayalım… Erdoğan bunları bilmez mi?? Konuşmalarının tümüyle metinden bağımsız olmadığını biliyoruz. Bu metinleri gözden geçiren uzman danışmanlar hiç uyarmaz mı?

AKP genel başkanı Erdoğan, 2019 seçimleri sonrası eğer seçilirse, “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” denen ucube sistemde daha neleer neler olabileceğini haber veriyor aslında.. Davul çalarak duyuruyor adeta.. Bilmem, duyuluyor mu?

Erdoğan bir şey daha yapıyor : Açıkça ve çok ağır suç işliyor… Türk Ceza Yasası’nın peeeeek çok maddesini –korkarız bilmediğinden de değil, bilerek ve tasarlayarak– fütursuzca çiğniyor. Öte yandan TCY md. 4, yasayı bilmemenin özür sayılamayacağını, ceza – yaptırım bağışıklığı sağlamayacağını da belirtiyor.

Erdoğan, gerek milletvekili gerek Cumhurbaşkanı olduğunda ettiği yemini de bütünüyle ayaklarının altına almış durumda.. Bu hem anayasayı ihlal suçu hem de ahde vefasızlık.

Bu gidiş gidiş değildir. Bu sitede belki yüzlerce kez yazarak sağduyuya, insafa, vicdana çağırdık. Anayasaya, hukuka uyun, adil olun, Cumhuriyet’in temel değerleri ile oynamayın…. içerikli uyarılar yaptık, rica ettik, minnet ettik, ülkemizin esenliği adına “yalvardık”!

Ne yazık ve ne acı ki; hemen hemen hiç – bir işe yaramadı yaramıyor!!??

Ülkemize dönük AKP = Erdoğan kuşatması giderek yoğunlaşıyor, koyulaşıyor, ağırlaşıyor ve kararıyor. Gerçekte kendini de yok olmaya sürüklüyor; ipek böceği gibi!

Seçimi yitirme telaşı korkusu – paniği ve bunun doğal sonuçları Erdoğan’ı tutsak almış durumda. Bu yoğun ve yaman korku nedendir? Neden ölüm  – kalım sorunu edilmektedir seçimler?
Olağan demokratik rejimlerde siyasal kadrolar seçimle gelir ve son derece olağan koşullarda seçimle de giderler.

Acaba, seçim yitirilirse işlenen suçların hesabının sorulması kaygısı mıdır bacayı saran ateş?? Pekiii, bari şu aşamada suç işlemeyi kesmek daha akıllıca değil mi?
Yeni yeni ve daha ağı suçlar işleyerek seçim kazanma şansı artırılabilir mi?
Üstelik; her yeni açık hatalı adım kendini daha çok ele verirken; 15+ yıldır tek başına iktidarın tüm yorgunluğu, olumsuzluğu tükenmişliği, bıkkınlığı, moda terimle ağıııır mı ağır metal yorgunluğu başta Erdoğan olmak üzere AKP kadrolarını bir kanser gibi sarmış ve yayılmışken!?
*****

– Efendim, yapmayınız – etmeyiniz.. güzelim ülkemize kıymayınız..
– Her şeyden vaz geçtik; biraz ADİL ve VİCDANLI olunuz.. İnsaf ediniz artık..
– Bu acımasız ve bunaltan baskıyı kaldırınız; mutlaka geri tepecektir, asla unutmayınız!
– Bu halkı aptal yerine koymayınız; siz gidersiniz Türkiye gene baki kalır ama çok ağır hasar veriyorsunuz..

İçinizdeki kavgayı-öfkeyi bastırınız; SEVGİYİ yeşertiniz; İNSANLIĞI anımsayınız. 

Sevgi ve saygı ile. 27 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

GSS ÜZERİNDEN AKP’nin AYRIMCI – BASKICI DÜZENİ

GSS ÜZERİNDEN AKP’nin
AYRIMCI – BASKICI DÜZENİ

Sayın Mahmut Esen’e şükranlarımızı sunuyoruz bu çabası için (bkz. http://ahmetsaltik.net/2018/01/20/31-adet-khknin-cozumlemeli-ozeti-ile-gss-sistemi-konusunda-bilgi-notu/). Sayın Esen, 18 ay önce OHAL ilan edildiğinde (20 Temmuz 2015) başlayan Türkiye’nin iğneden ipliğe OHAL KHK’ları ile TEK ADAM tarafından yönetilmeye başlanması sürecini yakından izlemekte ve çok deneyimli – birikimli bir Mülkiye Başmüfettişi olarak çok yerinde saptamalar yapmakta, uyarılar sunmaktadır.

Gerçekten de bu tehlikeli sürecin daha başında 2 OHAL KHK’sı Anamuhalefet Partisi CHP tarafından AYM’ye Anayasaya aykırılık savıyla götürülmüş ancak AYM kendisini bu KHK’ları denetlemede yetkisiz sayarak görevsizlik kararı ile iptal istemini reddetmiştir. Oysa söz konusu 2 OHAL KHK’sı ve sonradan 1,5 yıl içinde gelen 29 KHK,

  • gerçekte OHAL ilanını gerektiren nedenlerle sınırlı olmadıkları gibi,
  • yasalarda değişiklikler yapmış
  • ayrıca OHAL süresi ile sınırlı kalmayacak “kalıcı” düzenlemeler de içermekteydi.
  • Bu gerekçelerle de OHAL KHK’sı olma niteliğini yitirerek olağan KHK durumuna geçmişti.
  • Bu yönüyle de, TBMM’den bir yetki yasasına dayanması gerektiğinden ve böyle bir yasa da olmadığından,
  • gerçekte OHAL KHK’ları Yasama yetkisinin Yürütme tarafından yetki gasbıyla salt Anayasaya aykırı olmakla kalmayıp bütünüyle hukuk dışındadır ve hatta YOK HÜKMÜNDEDİRLER!

Ancak AYM’nin yarattığı hukuk ve giderek rejim bunalımı derinleşerek ve uzayarak sür(dürül)mektedir. Geri alınması ya da OHAL bittiğinde durdurulması olanağı olmayan çok sayıda ve kapsamda mevzuat değişiklikleri ve düzenlemeleri bu KHK’ler ile yürürlüğe konmuştur. Bu metinlerin Resmi Gazetede yayımlanmalarının ardından derhal (aynı gün!) TBMM’ye sunulması (Anayasa md. 121/son) ve burada TBMM İçtüzüğü uyarınca (md. 128/1) ivedilikle ve en geç 30 gün içinde görüşülüp karara bağlanması gerekmektedir. Ancak öğrendiğimize göre burada sümen altında bekletilmektedir, TBMM Başkanı İ. Kahraman ağır sorumluluk altındadır. 2 OHAL KHK’sı TBMM’de onanmıştır. Anayasaya açıkça meydan okunmakta, ayak altına alınmaktadır. TBMM de kendisini yok hükmüne indirgemektedir AYM gibi.. Yargı da HSK üzerinden teslim alınmıştır. Bürokraside tüm su başları zaten tutulmuştur. Medyanın % 95’e yakını denetim altındadır..

Bu karmaşa ortamında

  • TEK ADAMIN AĞZINDAN ÇIKAN DA ÇIKMAYAN DA KANUN HÜKMÜNDEDİR!

Dolayısıyla ülkemizde demokrasinin kırıntısının kaldığını söylemek olanak dışıdır!

Böylesi yönetimler siyaset biliminde despotizm, baskıcı – otoriterlik, totaliterlik, diktatörlük, faşizm, yerine göre dinci faşizm.. gibi adlar almaktadır. Türkiye’de hangisi – hangileri geçerlidir?

Daha da çarpıcı olan, bu sürüklenişten sorumlu olan kişiye hangi sıfat takılacaktır?
AKP Genel Başkanı ve 12. CB Erdoğan bu tabloda 1 numaralı aktör ve sorumludur. Yukarıdaki rejime ilişin sıfatlardan hangisi Erdoğan için uygun düşmektedir? Yazılıp – söylendiğinde hemen Cumhurbaşkanına hakaret davası kapıdadır. Çok sayıda avukat, özel görevli, kendine iş çıkartmak isteyen savcı.. böylesi bir çaba içindedir ne yazık ki.. Mahkemeler bağımsız olmadığından yansız da olamamakta, bu davalar sıklıkla hapis cezası – maddi giderim (tazminat) ile bitirilmektedir. Eleştiri yolu da “hakaret davası” silahıyla tıkanmıştır.

Erdoğan bir parti başkanı olarak partisinin ilçe düzeyinde kadın – gençlik kolları toplantılarına da devlet olanağı – koruması ile katılmakta, muhalefete – herkese ağzına geleni söylemekte ancak sıra yanıta ve karşı eleştiriye gelince Cumhurbaşkanlığı zırhına bürünmektedir. Bu durum Hukukta silahların denkliği ilkesine aykırı düştüğü gibi, hakkaniyete –  adalete -siyaset etiğine de asla uygun değildir. Bu davranışları ile karşıtlarını adeta tahrik etmekte ve kendi nitelemesiyle de ”suça – hakarete” itmektedir. Sonra da gelsin Cumhurbaşkanına hakaret davaları ve gelsin TCK md. 299 :

  • Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Suçun alenen işlenmesi hâlinde, verilecek ceza altıda biri oranında artırılır. Bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır. (İzin verilmeyen var mı?)
  • Çıkış nasıl bulunacaktır meşruluk içinde??
  • Tüm meşru çıkış yolları kapatılırsa nereye varacağız?
  • Halkın, evrensel olarak kabul gören MEŞRU DİRENİŞ HAKKI’na mı sıra gelecektir;
    meşruluk dışına çıkan iktidara karşı?
  • Bu da ülkede iç kargaşa, çatışma, belki iç savaş ve kan dökülmesi demek değil midir??
  • AKP iktidarının bu gelişmeleri, olası sonuçlarını öngör(e)medikleri düşünülebilir mi? Bu sorunun yanıtı “hayır” ise ne olacak / ne yapılacaktır??Yönetimin yolsuzluklarını yazmak, araştırmak.. iyice olanaksız kılınmıştır.

    Örn. gazeteci Ahmet ŞIK, yazdıklarından dolayı 388 gündür hapistedir ve savunması mahkeme başkanını rahatsız etmiş “siyasi” olarak niteleyerek mahkeme salonundan dışarı çıkarılmıştır!
    Bu ne şiddet, bu ne celaldir Ya Rab! ?

    Ne demektir “siyasi savunma”!? Suçlama siyasi ise savunma bunun dışında kalabilir mi?
    Hem siyasal suçlama olur mu? Suçlamanın a’dan z’ye hukuk içinde olması zorunlu değil midir?
    *****
    GSS rejimi bağlamında yüksek yargıya tanınan ayrıcalıklar (AYM üyelerinden sonra Yargıtay ve Danıştay üyeeriyle bağımılarına) ve mevzuat düzenlemesinin TBMM Başkanlık Divanı üzerinden pamuk ipliğine bağlanması ne anlama gelmektedir? Görevi biten TBMM üyeleri ile bakmakla yükümlü oldukları kişilere tanınan sınırsız ayrıcalıkların sürmesi nasıl hukuk içinde olabilir?? Ve korkunç olanı, bu düzenlemenin bir OHAL KHK’sı içine konan torba – çorba maddelerle yapılması ve hukuka uygunluk denetiminin kapatılmasıdır.

Türkiye bu faşist iklimden bir biçimde ve hızla çıkmak zorundadır..
Her geçen günün bedeli çok ama çok ağır olarak yaşanmakta, bunalımdan çıkışı daha da zorlaştırmaktadır.
Bir yandan da iktidar kamuoyunda algı yönetimi için iç – dış ne denli sorun varsa istismar ediyorsa, gündemle oynuyorsa, ölçüsüz hamaset yapıyorsa hatta
ülke güvenliğini – barışını tehlikeye sokuyorsa??!!

Sevgi ve saygı ile. 22 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Oda TV Davasında Tüm Sanıklar Beraat Etti

ODA TV DAVASI

14 Kişiye Toplamda 262,5 Yıl İstendi;
14 Yıl 7 Ay Yattılar, Beraat Ettiler

Yargılanın tüm sanıkların isnat edilen suçların sanıklar tarafından işlendiğinin sabit olmaması nedeniyle beraat ettiği Oda TV davası sürecinde gözaltı ve tutuklama süreci nasıl işleri?
Sanıklar için ne kadar ceza istenmişti? Kim ne kadar cezaevinde kaldı?

  • Oda TV Davasında Tüm Sanıklar Beraat Etti

    Haberin İngilizcesi için tıklayın

    * Fotoğraf: Tansu Pişkin

    Gazeteciler Soner Yalçın, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Ayhan Bozkurt, Ahmet Şık, Nedim Şener, Müyesser Yıldız, Doğan Yurdakul, Coşkun Musluk, Sait Çakır, Yalçın Küçük, İklim Bayraktar ve eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı‘nın yargılandığı Oda TV Davası’nın bu gün karar duruşması görüldü.

    İstanbul 18. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada sanıkların sonsözleri alındı. Sanıkların konuşmalarının ardından kararın değerlendirilmesi için mahkeme heyeti duruşmaya ara verdi.

    Aranın ardından kararını açıklayan Yener Yıldırım başkanlığındaki, Abdülkadir Ungan ve Kudret Karslı’nın üye olduğu mahkeme heyeti, isnat edilen suçların sanıklar tarafından işlendiğinin sabit olmaması gerekçesiyle 13 sanığın hepsinin beraatine karar verdi.

    Ahmet Şık: Bu adliye adaletin mezarı

    * Çizim: Zeynep Özatalay

    Oda TV Davası nedeniyle 6 Mart 2011’de tutuklanan, bir yıl cezaevinde kaldıktan sonra 12 Mart 2012’de tahliye edilen, beş yılın ardından bu kez “FETÖ ve PKK propagandası yaptığı” iddiasıyla tutuklanan gazeteci Ahmet Şık, duruşmaya Silivri Cezaevi’nden getirildi.

    Ahmet Şık şunları söyledi:

    “Söyleyecek çok şeyim var ama aklımdan geçenleri söylersem yeni bir yargı konusu olur.
    “Bu adliye, adaletin mezarı haline geldi. Çok acıdır ki, mezar kazıcılığını yapanlar ise savcılar ve hakimler.
    “Adliyenin girişindeki Themis heykelinin bir kefesinde haysiyet ve şeref, diğerinde haysiyetsizlik ve şerefsizlik var. Ve maalesef bu siyasi iddianamelere imza atan savcı ve hakimler için terazinin kötülük olan kefesi ağır basıyor.”

    Savcı ve hakimlerden şikayetçi oldular

    Gazeteci Soner Yalçın, “Yedi yılda her şeyi söyledik. Bize bu kumpası kuran FETÖ’den şikâyetçiyim” dedi.

    Gazeteci sanıklardan Barış Pehlivan da “Bu sanık sandalyesine kumpası kuranların oturmasını istiyorum” dedi.

    Barış Terkoğlu “Bu davada hakim savcı olmaktansa sanık olmayı tercih ederdim. Öyle de oldu” diye konuştu.

    Sait Çakır ve Coşkun Musluk, “Önceki savunmalarımı tekrarlıyorum ve beraatımı istiyorum” dedi.

    Yalçın Küçük de son savunmasında Ergenekon ve OdaTV süreçlerini anlattı, “Kararı hakimlere bırakıyorum” dedi.

    Eski Emniyet Müdürü sanık Hanefi Avcı, “Savunmalarım geçerlidir. Beraatımı istiyorum. Sahte belgelerle bizim sanık sandalyesine oturmamıza neden olanlar hakkında suç duyurusunda bulunuyorum” dedi.

    Nedim Şener de “Son sözüm ilk savunmamdır. 3 Mart 2011’de gözaltına alınırken ‘Hrant için adalet için’ demiştim. FETÖ’nün en büyük suçlarından biri Hrant cinayetidir. Tekrarlıyorum: Hrant için, adalet için” dedi.

    Duruşmaya katılmayan sanıklar Doğan Yurdakul, Müyesser Uğur ve Ahmet Mümtaz İdil’in avukatları da yargılama süresince yaptıkları savunmaları tekrarladıklarını belirterek müvekkillerinin beraatını talep ettiler.

    AHMET ŞIK: GAZETECİLİK YARGILANIYOR

    TIKLAYIN – ODA TV DAVASINDA SAVCI SANIKLARA BERAAT İSTEDİ
    ==========================================
    Dostlar,

    Her şeye karşı sevinçliyiz.
    Bir devletin en temel 4 kamusal görevi SAĞLIK – EĞİTİM – ADALET – GÜVENLİK tir.

    15. yılına giren AKP – RTE iktidarın da bu 4 temel hizmetin yerlerde süründüğü çok açıktır.
    Bu ülkede kimi örgütler, hatta kamu görevlileri… insanlara kumpas kurmakta ve sahte belgelerle yıllarca hapiste tutabilmektedir. Bu durum yeryüzünde ortalama hiçbir demokratik hukuk devletinde görülemez ve kabul edilemez. Ne yazık ki ülkemizde yaşanmıştır.

    Acaba siyasal iktidarın bu komploları önlemeye gücünün yetmediği düşünülebilir mi?
    Türkiye’de devlet içinde devlet mi vardır örneğin dış destekli ve daha güçlü!?
    Soruya hemen hayır denmelidir, çünkü dönemin

    Başbakanı R.T. Erdoğan “Ben bu davanın savcısıyım!” diye haykırarak meydan okuyabilmiştir. (15.07.2008, http://www.gazetevatan.com/-evet-ergenekon-un-savcisiyim–189246-siyaset/)

    Dolayısıyla bu kumpaslar iktidara karşın, onu da aşarak, iktidarın engelleyemediği biçimde değil; iktidarla birlikte hatta iktidar eliyle yapılmıştır.. Bu kadro 16 Nisan 2017’de
    Anayasa değişikliği ile TEK ADAM MUTLAKİYETİ İSTİYOR!

    Bu halk hala aklını kaçırmadı herhalde 16 Nisan halkoylamasında kendi idam fermanına EVET demek için..

    Yargılanması gerekenler salt bu insanlık suçuna teknik düzeyde alet ve maşa olanlar mıdır??

    Mahkeme kuruluna teşekkür ederiz bu AKLAMA kararı için..
    Kumpas suçuna karışan – katılan kamu görevlileri hakkında suç duyurusunda bulunmasına da! Şimdi sıra TERTEMİZ BİR SEÇİM VE TBMM İLE SİYASAL HESAP SORMADA..

    Bu da olacak elbet.. tarih örnekleriyle dolu..

    Haydi Türk Ulusu.. Senin adını bile anmayan saçma sapan biçimde “TEK MİLLET” diyerek Kürt kardeşlerimizin – Kandil’in – İmralı’nın – PKK’nın oylarına göz kırpan ama bir yandan da ikiyüzlülükle “Kandil – İmralı – PKK HAYIR DİYOR” diye yalan propaganda yapanlara
    16 Nisan 2017 Pazar günü halkoylamasında (Dikkat; seçim değil bu; seçim 2019’da!) kesin bir kararlılıkla  on milyonlarca HAYIR de! En az 30 milyon HAYIR oyu.. Başka kurtuluşun yok!

    Sevgi ve saygı ile. 12 Nisan 2017, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Emre Kongar : 2017’nin ilk gününde

2017’nin ilk gününde

 

Emre KONGAR
Cumhuriyet, 01.01.2017

15 yaşımda ağabeyimi, 17 yaşımda babamı yitirdim…
Tam çocukluktan kurtulurken, önce ideal aldığım örnek insanımı, idolümü, sonra da hayatıma yön veren öğretmenimi, pusulamı kaybetmiştim.
Bu erken ve beklenmedik ölümlerden dolayı olsa gerek, kendime 30 yaşıma kadar ömür biçmiştim… O nedenle de hep, “yarın ölecekmiş” gibi çok çalıştım.
Çok çalışmakla da yetinmedim, “yarın ölecekmiş” gibi yaşadım:
Kimseye kötülük etmemeye, sevdiklerime yeterince zaman ayırmaya, ülkeme, insanlarıma hizmet etmeye, meslek ahlakına ve insan haysiyetine uygun davranmaya çalıştım…
Ölümü erken tatmış olmaktan kaynaklanan bu yaşam biçimim çok kişi tarafından anlaşılmadı:
Çok çalıştığım ve iyi insan olmaya özen gösterdiğim için, küçük hesaplara alışık olan ve küçük hesaplar peşinde koşan insanlarla dolu bir toplumda hep “Bu adam neyin peşinde?” sorusu soruldu!
Bu soruyu akademik meslektaşlarım da sordu; müsteşarlık dönemimde politikacılar da, bürokratlar da… Büyüklerim de, küçüklerim de, yaşıtlarım da…
Bir türlü benim, “sadece kendime saygı duyduğum bir yaşam biçimi peşinde olduğumu” anlayamadılar. Bir tek Erdal İnönü “Neyin peşinde olduğumu” sormadı:
O anlamıştı benim “Yarın ölecekmiş gibi”, kendim için yaşadığımı.
Sanıyorum, o da Başbakan ve Cumhurbaşkanı çocuğu olarak doğduğu ve büyüdüğü için her türlü tatmini tatmıştı. Sonradan Cumhuriyeti Demokrasiyle taçlandırmak isteyen babasının, bu uğurda her türlü zillete katlandığını gördüğü için o da, “Yarın ölecekmiş gibi”, kendisi için, kendi idealleri için yaşıyordu… Başka koşullarda ve başka nedenlerle de olsa, benimle aynı duygu ve düşünce dünyasını paylaşıyor ve beni anlıyordu.
***
Bugünler, İsmet İnönü’nün Tek Adam Yönetimi’nden Çok Partili Demokrasi’ye geçtiği günlerden sonra çeşitli kez yaşanan sivil ve askeri baskı dönemlerinden çok daha kötü:
Sanki 1946 yılından beri ödenen bedeller ödenmemiş, 1950 yılından sonra yaşananlar yaşanmamış, 70 yıllık deneyim çöpe gitmiş gibi, demokrasiden vazgeçme, otoriter bir yönetim kurma çılgınlığı içindeyiz…
Üstelik de Cumhuriyeti kuran ve Tek adam Yönetimi’nden Çok Partili Düzen’e geçerek kendilerine bu koltukları veren liderleri kötüleyip muhalifleri hapse atarak ve herkesin yaşam biçimini tehdit eden mahalle baskısını da yoğunlaştırarak!
***
Ben bu güne kadar, kendi ömür beklentimin iki katını yaşadım; çok darbe yedim, çok savruldum ama, bir faninin elde edebileceği bütün tatminleri de fazlasıyla tattım:
Kendim için, 2017’den de, çekmeden ve çektirmeden ani bir ölümle yaşamımı noktalamaktan başka hiçbir beklentim yok:
Sadece zindanların soğuk duvarları arasında sevdiklerinden ayrı olarak, onlara duydukları özlemle yeni yıla yalnız girenlere üzülüyorum…
Sadece ve sadece, aynı gazete mensubu olduğumuz için başta

Akın Atalay, Önder Çelik, Turhan Günay, Mustafa Kemal Güngör, Kadri Gürsel, Hakan Kara, Musa Kart, Güray Öz, Murat Sabuncu, Bülent Utku

olmak üzere, adlarını yazmaya kalksam sütunların yetmeyeceği birçok gazetecinin ve politikacının bence haksız ve hukuksuz olarak hapis yatmalarına üzülüyorum, onlar için adaletin bir an önce tecelli etmesini bekliyorum.
En son örnekler oldukları için,

  • Cumhuriyet Gazetesi’nin çay ocağı işletmeci Şenol Buran’ın ve
    muhabiri gazeteci Ahmet
    Şık’ın şahıslarında,

tanıdığım, tanımadığım, bütün içeride yatan gazetecilerin, gazete yöneticilerinin, politikacıların yeni yıllarını kutluyorum ve bir an önce özgürlüklerine kavuşmalarını diliyorum…

HERKESİN İNSANCA YAŞAYACAĞI AYDINLIK GÜNLERİN
MUTLAKA GELECEĞİNE
İNANIYORUM!

Darbeciler Birbirini Sattı; Darbe Tehlikesi Daha Atlatılamadı

Darbeciler Birbirini Sattı; 
Darbe Tehlikesi Daha Atlatılamadı

“DARBE ENGELLENDİ
AMA CUNTA İKTİDARDA”