Ezan milli değildir

Örsan K. Öymen

10 Ağustos 2020, Cumhuriyet

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Ezanın milli bir unsur olduğu iddiası, muhafazakâr siyasetin yıllardır yaptığı bir propagandadır. Oysa ezan milli, yani ulusal bir şey değildir. Çünkü milli, yani ulusal unsurlar, tüm milleti, tüm ulusu kapsayan şeyler olabilir. Belli bir sınıfın, zümrenin, dinin, mezhebin, etnik kimliğin kültürel özellikleri, milli unsurlar olamaz. Milli olmayan şeylerin milli ilan edilmesi, onların milletin tümüne zorla dayatılması anlamına gelir. Bunun adı faşizmdir.

Ezan, namaza çağrıdır. Namaz da İslam dininin Sünni mezhebindeki bir gelenektir. Bu dinden ve mezhepten olan vatandaşlar, arzu ederlerse, camide namaz kılarlar.

Türkiye’de İslam dininin Sünni mezhebinden olan, ancak camiyi, namazı ve ezanı Müslümanlığın öncelikli unsuru olarak görmeyen, İslamı, Allah’ın varlığının ve Muhammed’in onun elçisi olduğunun kabul edilmesiyle ve Kuran’daki ahlak anlayışıyla ilişkilendiren, onlarca milyon vatandaş bulunmaktadır. Türkiye’deki 80 bini aşkın caminin doluluk oranlarının düşük olmasının nedenlerinden biri de budur.

İslam dininin Alevi mezhebinden olanların ibadet alanı ise cemevleridir, cami değildir. Aleviler namaz kılmazlar, geleneklerinde ezan yoktur. Türkiye’de on milyonu aşkın Alevi vatandaş yaşamaktadır.

Bunun dışında, Türkiye’de dindar olmayan, kendisini ateist, agnostik ve deist olarak tanımlayan beş milyonu aşkın vatandaş bulunmaktadır. Türkiye’de ayrıca on binlerce Hıristiyan ve Musevi vatandaş vardır.
***
Ay yıldızlı bayrak milli bir simgedir. Çünkü dini, mezhebi, etnik kökeni, geleneği, dünya görüşü ne olursa olsun, Türk bayrağı, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesin bayrağıdır. Bayrak ile ezanı aynı kefeye koymak, millilik kavramını çarpıtmaktır.

Millilik ilkesinin temelinde vatandaşlık kavramı bulunur. Vatandaşlıktan bağımsız olarak millilik bir anlam taşımaz. Bir vatanın paydaşı olan her birey bir vatandaştır. Söz konusu vatanın omurgası da anayasadır. Cami, namaz, ezan, cemevi, kilise, sinagog değildir; din, mezhep, etnik kimlik değildir. Milli olmayı belli bir dine, mezhebe, etnik kimliğe indirgemek bölücülüktür, başkalarını dışlamaktır, başkalarına kendi kültürünü dayatmaktır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün millilik anlayışının temelinde de vatandaşlık bulunmaktadır.

– Milletin yerine ümmetin,
– laikliğin yerine teokrasinin,
– cumhuriyetin yerine monarşinin konmasıyla,

milli bir bilinç geliştirmek olanaklı değildir. Bunun aksini savunan herkes, farkında olarak veya olmayarak, Türkiye’nin bölünüp parçalanmasını isteyen emperyalizmin işbirlikçilerine dönüşür.
***
Ezan milli bir simge olmadığı gibi, ezanın günümüzdeki biçimi dini bir unsur da değildir. İslam dininin temelini oluşturan Kuran’da namaza çağrıyla ilgili ifadeler vardır, ancak namaza çağrının somut olarak nasıl yapılacağına dair tek bir ayet yoktur. Müzikal bir makam eşliğinde Allah’ın yüce olduğu ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğu ifade edilerek namaza çağrının yapılması, Kuran’dan bağımsız oluşan bir gelenektir.

Megafondan veya hoparlörden ezan sesinin verilmesi ise zaten bu geleneğin oluştuğu yüzyıllarda uygulanan bir şey değildi. Çünkü o yüzyıllarda elektrik, megafon, hoparlör henüz icat edilmemişti. Elektrik pili 19. yüzyılda, megafon ve hoparlör 20. yüzyılda icat edilmiştir. Kuran ise 7. yüzyıla ait bir metindir. Kısacası, megafondan veya hoparlörden ezan sesini yüksek sesle herkese duyurmak yaklaşık 100 yıllık bir alışkanlıktır. Bunun İslam dini ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.

Çıplak ve doğal sesle ezan okumak, yani namaza çağrıda bulunmak, bu geleneğin ortaya çıktığı yüzyılda anlaşılır bir durumdu. Aynı şey kilise çanları için de geçerlidir. Çünkü o dönemde mekanik saat henüz icat edilmemişti ve insanları ibadet için aynı anda bir araya toplamak için bu gerekliydi. Mekanik saat 14. yüzyılda icat edilmiştir.

İşin özeti; bayrak inerse vatan kalmaz, ama ezanın susması, vatanı da dini de ortadan kaldırmaz.
========================================
Dostlar, 

Biz de kezlerce yazdık, ricacı olduk..

Minarelerin 4 bir yanına konan güçlü hoparlörlerle 100-120 dBA’yı aşan ses şiddetiyle ezan okumanın dinle bağdaşır yanı da, Kur’anda kaynağı da yoktur..
Bu bir tahakküm ve güç gösterisidir Sünni İslamın..
Yaşlılara, hastalara, çocuk – bebeklere, uyku bozukluğu olanlara hatta hayvanlara eziyettir.
İslamiyet inat ve dayatma dini de değildir; hüküm zamanla değişir.
İyi ahlak ve insanları hoş tutma, gönül kırmama önde gelir.
Bu çağrıyı duymak isteyenler cep telefonlarına yükleyebilir ve başkalarının haklarına da saygı duyarak, onları rahatsız etmeden, dayatma yapmadan inançlarının gereklerini yerine getirebilirler..

  • Çoğunluk, başkalarına zulüm yapma hakkı vermez; Sünni İslama da..
  • Uygarlığın gerekleriyle çatışarak İslamiyeti geleceğe taşıma olanağı da yoktur.

Veriler ortadadır, insanlar ve özellikle gençler İslamdan hızla soğumakta ve kopmaktadır. İHL’ler bu yıl çok az tercih almıştır ve türlü zorlamalarla da sonuç alınamamıştır, alınamaz. İslam / Kuran, yoğunlukla akla gönderme yapar ve aklı kullanmayı öğütler.

Erdoğan ve Diyanet‘in giderek büyüyen ve artık katlanılmaz kerteye varan bu soruna, kul hakkı yemekten özellikle kaçınarak, insan haklarına saygılı makul bir çözüm üretmesini istemek en doğal hakkımızdır. En pratik yol, ses şiddetini 55 dBA ile sınırlamaktır. Bu bağlamda Yönetmelikler de vardır..

Sevgi ve saygı ile. 12 Ağustos 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı,
Kamu Yönetimi Siyaset Bilimi (Mülkiye)

www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

‘Mesafe ölçer’ gazeteciler

Zafer Arapkirli
Cumhuriyet, 19.6.20

‘Mesafe ölçer’ gazeteciler

Mevzuya girmeden önce, tarihin en iyi bilinen ama muktedirlerin özenle ve ısrarla unutturmak istedikleri bir gerçeğini hatırlatmak gerek:

Faşizm, gezegenimizin tamamında insanlığın başına bela olmuş ve olabilecek en şiddetli ve en aşağılık terör yöntemidir. Hepimizin özellikle de medyanın aramıza “mesafe koymamızı” gerektirecek en tehlikeli şey de faşizmdir.

Bu gerçeği bir kenara koyduktan sonra devam edelim.

Geçen hafta içinde bir televizyon yayınında, konuklardan birinin sorusu üzerine gündeme gelen bir tartışmaya değinmek istiyorum. TV’lerin haber yayınlarında ya da tartışma programlarında “filanca ya da falanca partinin sözcülerine yer vermek, mikrofon tutmak, görüşlerini dile getirmelerine olanak sağlamak, tartışmalarda taraf olarak bulunmalarına izin vermek” için kıstasımız ne olmalı? Adını da koyalım. Halkların Demokratik Partisi (HDP) sözcülerinden söz ediyoruz.

Bunun yanıtını, sözünü ettiğim programın sunucusu ve başka ekran yüzleri (mealen) şöyle verdiler:

“Terörle aralarına mesafe koymadıkları için onları çağırmıyoruz. Buna da hakkımız var. Zaten biz kamu yayıncısı (TRT’yi kastediyor sanırım) değiliz. Özel sektörüz. İstediğimizi ekrana çıkarma, istemediğimizi uzak tutma hakkına sahibiz. Keyfimizin kâhyası değilsiniz…”

Bu savunmanın bir değil birden fazla sorunlu ve hatta “ayıplı” tarafı var.

  1. Bir siyasi partinin, üstelik 6 milyon civarında oy almış, bundan önceki seçimlerde de bir aşamada 80’e yakın milletvekili ile TBMM’ye girmiş, Meclis’in başkan vekilliklerinden birini elde etme hakkına sahip, komisyonlarda üyeleri bulunan yasal bir siyasi partinin“Kime, neye, nereye, ne kadar mesafeli, ne kadar mesafesiz olduğu”meselesi tartışmaya açıktır. Benim de zaman zaman “gereken mesafeyi koymakta yetersiz kaldıklarına inandığım” bu siyasi partiyi (HDP) bu nedenle “aforoz” etmek, yayınlara çıkarmama “cezası” vermek, seçmen kitlesi ile arasına girmek, gazetecilerin kendi başlarına karar verecekleri bir durum olamaz.

Üstelik program sunucularına (iyi kötü bu meslekte bu görevi yaparken epey kilometre yapmış bir gazeteci olarak yazıyorum bunu) hiç düşmez. Kanalın patronu, yayın politikasını belirleyen yöneticileri (Medya grup başkanı, genel müdürü, yayın kurulu vs.) buna karar verip kendileri duyurur, izleyici profilini (raiting, tiraj vb.) küçültme ve tecrit (ve belki rezil) olma riskini de alarak bu tür bir ayrımcılık yapabilirler.

  1. Siyasetçilerin bu konuda değerlendirmeleri olabilir. Bu konuda siyasi rakiplerini suçlayabilir hatta“teşhir”etmeye çalışabilirler. Ama gazeteci, herhangi bir partinin mensuplarına bu saikle davranma hakkına sahip değildir. Çünkü o zaman sorarlar adama (kuruma, şahsa, şirkete) “Faşizm ile aranıza ne kadar mesafe koyuyorsunuz?” Gerici, dinci terörist zihniyete sahip, çocuk tecavüzünü (siz erken yaşta evlilik mi diyorsunuz?) savunan örümcek beyinli (kendine hoca moca sıfatı yakıştıran soytarıları kastediyorum – anladın sen onu) hokkabazlar neden zırt pırt ekranına çıkıyor? Neden onları “adam” yerine koyup bir de kahkahalı esprili yılışık seanslar düzenliyorsunuz?

Sorarlar adama, HDP dediğin partinin “arasına mesafe koymadığını” savunduğun eli kanlı terör örgütünün lideri Abdullah Öcalan isimli “Baş terörist”in mektubunun, çok değil daha bir yıl önce, senin (ve herkesin) ekranlarından okutulma emrine (emirle okutulmadı diyebilir misin?) neden diren(e)medin?

Sorarlar adama, benim bile Twitter takipçimden daha az oy almış bir siyasi partinin lideri nasıl her gece senin ekranına çıkabiliyor?

  1. Bu ülkenin başına bela olmuş en azılı ve en ATATÜRK düşmanı, darbe kalkışmacısı, TSK budayıcısı, Cumhuriyet düşmanı, ihanet çetesi terör örgütüne ve liderine (FETO alçağından söz ettiğimi anladın değil mi?) ekranlarını boydan boya açarken, bu “mesafe koyma” kuralın niye işlemedi? Üstelik de yukarıda sözünü ettiğim bazı “ekran yüzü zevat”ın geçmiş sosyal medya paylaşımlarında hem FETÖ hem de Apo övgüleri dumanı üstünde duruyor, orada bir yerlerde.
  2. Faşizmin her türüne, dinci ve ırkçı şiddetin her türüne destek veren, hatta açık açık savunan, kendinden başkasına, başka millete, başka siyasi düşünceye tahammülü olmayan süzme faşistlere ekran kapılarını ardına kadar açarken, onları“kapıda”durdurup “mesafe ölçümü” yaptın mı hiç? Yapıyor musun? Yapacak mısın?
  3. Son olarak… Türkiye’nin siyaset ve demokrasi tarihindeki konjonktürel iniş – çıkışlar, öylesine tavır ve karar değişikliklerine gebe oldu ki, neden bunları unutmuş gibi rol yapıyorsunuz? Bunu da anlamak güç. Geçmişte, pekâlâ HDP’lileri en üst düzeyde ağırladığınız yılları inkâr edercesine böyle bir tavır içine giriyorsunuz. Bunu da kabul edelim… Yarın, yine gün olup devran döndüğünde, yukarılardan (en yukarılardan ve senin 11’inci katın üzerinden) emir gelip de “Akşam yayına filanca çıkacak, o masaya oturacak ve şu şu şu mevzularda sorular soracaksınız…” diye görev verildiğinde (Ya, evet, kimse sana öyle bir şey diyemez. Değil mi?) direnecek misin? Direndin mi? Biz mi duymadık? Kaç kere direnip, kaç kez, nerelerden kovuldun bu tavrın nedeniyle?

Kısacası…

Biz 40 kişiyiz. 40’ımız da birbirimizi biliriz canım kardeşlerim. Ve tabii, o kardeşlerimin muhterem yöneticileri ve patronları.

Öyle süslü püslü “Evrensel yayıncılık ilkeleri” gibi ağzınıza dilinize hiç yakışmayan kavramların arkasına gizlenip de demokratik düzlemde siyaset yapan insanlara kara çalmaya çalışmayın.

Sizlere oturup uzun uzun evrensel yayıncılık ilkeleri, terör, siyasi partiler onların terörle ilişkileri, aralarındaki mesafeler, IRA, Sinn Fein, Britanya, BBC, ITN, yazılı basın vesaire gibi başlıklarda ders anlatmaya vaktim ve enerjim yok şimdilik. Gerektiğinde onu da yaparız.

Ama öyle iddialı sözlerle kendinizi mahcup duruma düşürmeyin.

Gelin hep birlikte demokrasinin, demokratik düzlemlerde seçilmiş siyasetçilerin hukukuna saygı gösterip, teröre de faşizme de birlikte tavır alıp öyle gazetecilik yapmaya çalışalım.

Hani bu günlerde AVM’lerde kapılarda durup ateş ölçüyorlar ya. Sen de kapıda dikilip meşru siyasetçilere kendince abuk “Mesafe Ölçümü” yapma. Kendini zor durumda bırakma.

İşine gücüne konsantre ol.

Gerekirse stüdyoda, o siyasetçilere “evire çevire demokrasi ve mesafe” sorgusunu yap. Zaten işin bu.

Ama “kapı tutmak” yakışmaz gazeteciye.

GSS ÜZERİNDEN AKP’nin AYRIMCI – BASKICI DÜZENİ

GSS ÜZERİNDEN AKP’nin
AYRIMCI – BASKICI DÜZENİ

Sayın Mahmut Esen’e şükranlarımızı sunuyoruz bu çabası için (bkz. http://ahmetsaltik.net/2018/01/20/31-adet-khknin-cozumlemeli-ozeti-ile-gss-sistemi-konusunda-bilgi-notu/). Sayın Esen, 18 ay önce OHAL ilan edildiğinde (20 Temmuz 2015) başlayan Türkiye’nin iğneden ipliğe OHAL KHK’ları ile TEK ADAM tarafından yönetilmeye başlanması sürecini yakından izlemekte ve çok deneyimli – birikimli bir Mülkiye Başmüfettişi olarak çok yerinde saptamalar yapmakta, uyarılar sunmaktadır.

Gerçekten de bu tehlikeli sürecin daha başında 2 OHAL KHK’sı Anamuhalefet Partisi CHP tarafından AYM’ye Anayasaya aykırılık savıyla götürülmüş ancak AYM kendisini bu KHK’ları denetlemede yetkisiz sayarak görevsizlik kararı ile iptal istemini reddetmiştir. Oysa söz konusu 2 OHAL KHK’sı ve sonradan 1,5 yıl içinde gelen 29 KHK,

  • gerçekte OHAL ilanını gerektiren nedenlerle sınırlı olmadıkları gibi,
  • yasalarda değişiklikler yapmış
  • ayrıca OHAL süresi ile sınırlı kalmayacak “kalıcı” düzenlemeler de içermekteydi.
  • Bu gerekçelerle de OHAL KHK’sı olma niteliğini yitirerek olağan KHK durumuna geçmişti.
  • Bu yönüyle de, TBMM’den bir yetki yasasına dayanması gerektiğinden ve böyle bir yasa da olmadığından,
  • gerçekte OHAL KHK’ları Yasama yetkisinin Yürütme tarafından yetki gasbıyla salt Anayasaya aykırı olmakla kalmayıp bütünüyle hukuk dışındadır ve hatta YOK HÜKMÜNDEDİRLER!

Ancak AYM’nin yarattığı hukuk ve giderek rejim bunalımı derinleşerek ve uzayarak sür(dürül)mektedir. Geri alınması ya da OHAL bittiğinde durdurulması olanağı olmayan çok sayıda ve kapsamda mevzuat değişiklikleri ve düzenlemeleri bu KHK’ler ile yürürlüğe konmuştur. Bu metinlerin Resmi Gazetede yayımlanmalarının ardından derhal (aynı gün!) TBMM’ye sunulması (Anayasa md. 121/son) ve burada TBMM İçtüzüğü uyarınca (md. 128/1) ivedilikle ve en geç 30 gün içinde görüşülüp karara bağlanması gerekmektedir. Ancak öğrendiğimize göre burada sümen altında bekletilmektedir, TBMM Başkanı İ. Kahraman ağır sorumluluk altındadır. 2 OHAL KHK’sı TBMM’de onanmıştır. Anayasaya açıkça meydan okunmakta, ayak altına alınmaktadır. TBMM de kendisini yok hükmüne indirgemektedir AYM gibi.. Yargı da HSK üzerinden teslim alınmıştır. Bürokraside tüm su başları zaten tutulmuştur. Medyanın % 95’e yakını denetim altındadır..

Bu karmaşa ortamında

  • TEK ADAMIN AĞZINDAN ÇIKAN DA ÇIKMAYAN DA KANUN HÜKMÜNDEDİR!

Dolayısıyla ülkemizde demokrasinin kırıntısının kaldığını söylemek olanak dışıdır!

Böylesi yönetimler siyaset biliminde despotizm, baskıcı – otoriterlik, totaliterlik, diktatörlük, faşizm, yerine göre dinci faşizm.. gibi adlar almaktadır. Türkiye’de hangisi – hangileri geçerlidir?

Daha da çarpıcı olan, bu sürüklenişten sorumlu olan kişiye hangi sıfat takılacaktır?
AKP Genel Başkanı ve 12. CB Erdoğan bu tabloda 1 numaralı aktör ve sorumludur. Yukarıdaki rejime ilişin sıfatlardan hangisi Erdoğan için uygun düşmektedir? Yazılıp – söylendiğinde hemen Cumhurbaşkanına hakaret davası kapıdadır. Çok sayıda avukat, özel görevli, kendine iş çıkartmak isteyen savcı.. böylesi bir çaba içindedir ne yazık ki.. Mahkemeler bağımsız olmadığından yansız da olamamakta, bu davalar sıklıkla hapis cezası – maddi giderim (tazminat) ile bitirilmektedir. Eleştiri yolu da “hakaret davası” silahıyla tıkanmıştır.

Erdoğan bir parti başkanı olarak partisinin ilçe düzeyinde kadın – gençlik kolları toplantılarına da devlet olanağı – koruması ile katılmakta, muhalefete – herkese ağzına geleni söylemekte ancak sıra yanıta ve karşı eleştiriye gelince Cumhurbaşkanlığı zırhına bürünmektedir. Bu durum Hukukta silahların denkliği ilkesine aykırı düştüğü gibi, hakkaniyete –  adalete -siyaset etiğine de asla uygun değildir. Bu davranışları ile karşıtlarını adeta tahrik etmekte ve kendi nitelemesiyle de ”suça – hakarete” itmektedir. Sonra da gelsin Cumhurbaşkanına hakaret davaları ve gelsin TCK md. 299 :

  • Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Suçun alenen işlenmesi hâlinde, verilecek ceza altıda biri oranında artırılır. Bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır. (İzin verilmeyen var mı?)
  • Çıkış nasıl bulunacaktır meşruluk içinde??
  • Tüm meşru çıkış yolları kapatılırsa nereye varacağız?
  • Halkın, evrensel olarak kabul gören MEŞRU DİRENİŞ HAKKI’na mı sıra gelecektir;
    meşruluk dışına çıkan iktidara karşı?
  • Bu da ülkede iç kargaşa, çatışma, belki iç savaş ve kan dökülmesi demek değil midir??
  • AKP iktidarının bu gelişmeleri, olası sonuçlarını öngör(e)medikleri düşünülebilir mi? Bu sorunun yanıtı “hayır” ise ne olacak / ne yapılacaktır??Yönetimin yolsuzluklarını yazmak, araştırmak.. iyice olanaksız kılınmıştır.

    Örn. gazeteci Ahmet ŞIK, yazdıklarından dolayı 388 gündür hapistedir ve savunması mahkeme başkanını rahatsız etmiş “siyasi” olarak niteleyerek mahkeme salonundan dışarı çıkarılmıştır!
    Bu ne şiddet, bu ne celaldir Ya Rab! ?

    Ne demektir “siyasi savunma”!? Suçlama siyasi ise savunma bunun dışında kalabilir mi?
    Hem siyasal suçlama olur mu? Suçlamanın a’dan z’ye hukuk içinde olması zorunlu değil midir?
    *****
    GSS rejimi bağlamında yüksek yargıya tanınan ayrıcalıklar (AYM üyelerinden sonra Yargıtay ve Danıştay üyeeriyle bağımılarına) ve mevzuat düzenlemesinin TBMM Başkanlık Divanı üzerinden pamuk ipliğine bağlanması ne anlama gelmektedir? Görevi biten TBMM üyeleri ile bakmakla yükümlü oldukları kişilere tanınan sınırsız ayrıcalıkların sürmesi nasıl hukuk içinde olabilir?? Ve korkunç olanı, bu düzenlemenin bir OHAL KHK’sı içine konan torba – çorba maddelerle yapılması ve hukuka uygunluk denetiminin kapatılmasıdır.

Türkiye bu faşist iklimden bir biçimde ve hızla çıkmak zorundadır..
Her geçen günün bedeli çok ama çok ağır olarak yaşanmakta, bunalımdan çıkışı daha da zorlaştırmaktadır.
Bir yandan da iktidar kamuoyunda algı yönetimi için iç – dış ne denli sorun varsa istismar ediyorsa, gündemle oynuyorsa, ölçüsüz hamaset yapıyorsa hatta
ülke güvenliğini – barışını tehlikeye sokuyorsa??!!

Sevgi ve saygı ile. 22 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Büyük atılım yılı ve Türkiye için büyük boşluk

Büyük atılım yılı ve
Türkiye için büyük boşluk

Orhan Bursalı
Cumhuriyet, 01.01.2018
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

1 Ocak 2018 bu gün. Umarım yıl boyunca gündeminizi az çok hazırladınız. 
Bugün bilimden bahsedeceğim. 
2017 müthiş geçti. Bilimsel araştırmalar, buluşlar, tekno gelişmeler fırtına gibi esti. Başdöndürücü. Herkese Bilim Teknoloji, biliyorsunuz haftalık çıkıyor, geçen sayısında geniş bir toparlama yayımladı. Kaçırdıysanız, herkesebilimteknoloji.com sitesinden dijital tek sayı olarak da alabilirsiniz. Bu haftaki dergiyle birlikte geçen yılı toplam değerlendirdiğimde şu gözlemi yapıyorum: 
Bilgi birikimleri, belirli bir süre içinde önemli bir buluş ve tasarım sıçraması yapıyor ve olağanüstü bir bilgi ve teknolojik araç olarak karşımıza çıkıyor. 
İvmesi artarak. Geçen birkaç yılın birikimi, gelecek ve sonraki yıllarda daha kısa süreler içinde büyük patlamalarla karşımıza çıkacak. 
Atom altı düzeyde, kuantum araştırmaları, kuantum bilgisayarları olarak beş yıl içinde dünyanın kullanımına açılacak, tüm hesaplamalar olağanüstü bir hızla gerçekleşecek, bugünkü süper bilgisayarların aylar süresince yaptığını saatler – gün boyunca yapacak. İlk kuantum haberleşmesi Çin ile Viyana arasında gerçekleştirildi, kimsenin kıramayacağı -tek tek fotonların kullanımına dayanan- bir şifreleme ile. Temel bilim ile teknolojinin bu buluşmasında Çin bir adım önde.

Büyük atılım yılı 
Uzayda en büyük olay, iki nötron yıldızının 130 milyon ışık yılı uzaklıkta çarpışarak kaynaşmasıydı. Astrofizikçiler, gökbilimciler, türlü çeşitli teleskoplarıyla bu tür büyük olayları izleyebilme konusunda artık kılıçlarını kuşanmış hazır durumdalar. Bu olay, astrofiziğin en büyük atılım yılı olarak tarihe geçti. Evrenle ilgili bazı modellerin doğruluğu kanıtlandığı gibi, böyle büyük çarpışmaların pek çok ağır elementi doğurduğu ve uzaya saldığı da doğrulanmış oldu. Einstein’in Genel Görelilik teorisinin doğruluğu da bir kez daha test edildi. 
Nötron yıldızları büyük yıldız patlamalarından arta kalan maddenin kendi içine- üzerine çökmesiyle oluşan, evrenin en küçük ama en ağır / yoğun yıldızları, bir kaşığa bir milyar ton sığdırdığınızı düşünün. Kendi çevrelerinde de mesela saniyede defalarca dönerler. 
7 dünya benzeri gezegen de keşfedildi. Hepimiz birer uzaylı olarak, hey başka uzaylılar var mı arayışı sürüyor. Dahi adam Elon Muske uzaya gidip geri gelen roketleriyle, (SpaceX – Falcon 7) uzaya sivil geziler için yeni bir dönem başlattı.

Geninde bozukluk mu var? 
Biyolojide olağanüstü gelişmeler yaşandı. Gen makası (CrIspr yöntemi) ile canlıların genleri rahatça kesilip çıkartılmaya başlandı. Mesela nadir bir hastalık olan

  • Hunter sendromlu 44 yaşında bir hastanın genomu CrIspr kullanılarak başarıyla yeniden düzenlendi ve hastalık kayboldu!

Portland’da araştırmacılar, tek hücreden oluşan insan embriyosunu yeniden düzenlediler. Kalıtsal hastalıklar ve kusurlu genlerin ortadan kaldırılmasında büyük bir aşama. Ayrıca rahmi taklit eden bir yapay rahim, erken doğanlar için yepyeni ve sağlıklı bir umudu doğurdu… 

  • Türkiye bunların hiçbirine hazır değil, ilgisiz ve bilgisiz, olayın tamamen dışındayız. 

İnterneti bir ahlak bozukluğu olarak gören ve dünyanın bilgisini içeren Wikipedia özgür ansiklopedisini ülkemizde hâlâ yasaklı tutan bir anlayışla gidebileceğimiz yer koca bir boşluktur.
=========================================
Dostlar,

KURTULUŞ BİLİM ve TEKNOLOJİDE; TÜRKİYE’nin de!

Cumhuriyet gazetemizin saygın yazarlarından Orhan Bursalı, dostluğu ile övündüğümüz insanlardandır. 2018’in ilk yazısını Bilime ayırdı, hayranlık ve saygı uyandıran gelişmelere. Bize de bu dizeleri çağrıştırdı Sn. Bursalı andığımız makalesiyle. Köşesinde son derece nitelikli yazılar kaleme almakla kalmayıp, uzun yıllar bu gazetenin haftalık BİLİM ve TEKNİK ekinin editörlüğünü üstlendi. O dergiden çook şeyler öğrendik. Ne var ki Cumhuriyet bu dergiyi, başlıca akçalı (parasal, mali) sıkıntılar yüzünden sürdüremedi. Ancak Sayın Bursalı pes etmedi ve bu dergiyi çok değerli yazar dostlarıyla birlikte sanal ortama taşıdı :

  • herkesebilimteknoloji.com

Çok mütevazi ödemelerle sanal ortamda sürdürüm (abonelik) yapılabiliyor. Yeni yıl için sevdiklerimize armağan için indirim bile yapmışlar..

Geçtiğimiz günlerde Erdoğan’ın interneti “zehir” olarak nitelemesi ve “zehir evlere girdi” değerlendirmesi çok ürkütücüdür. Klasik görsel – yazılı basında mutlak iktidar tekeli her yola başvurularak sağlanmıştır. Sıra, toplumsal karşıtlığın (muhalefetin) nefes aldığı sosyal paylaşım ortamlarına (media) mı gelmiştir?

Zaten, –nasıl finanse ediliyorsa– yüzlerce – binlerce ücretli AK-Trol 7/24 “görev” başındadır; ispiyon, ihbar, şantaj, aşağılama, yıldırarak edilgin kılma, küfür, hakaret, linç, iftira, siber saldırılar… sıradan silahlar olmuştur.

Aba altından bu alana da sınırlama – sansür sopası gösterildiğine ilişkin ciddi kuşku uyandı bizde. Zehir olan internet olamaz; “internet bağımlılığı” denen bir davranış bozukluğu eleştirilebilir fakat internet olanakları asla. Böylesi ilkellik, çağdışılık hatta arkaiklik olurdu.

Youtube erişimi ülkemizde epey bir süre engellenmiştir.
Wikipedia erişimi neredeyse 1 yıldır yasaklıdır. Oysa bu ansiklopedik sitede son derece önemli – değerli bilgi hazinesi yüklüdür. Yasakçılık sorun çözmüyor. Eğer bu sitede ülkemiz aleyhine doğru olmayan içerikler varsa, uluslararası hukuk kuralları kapsamında uğraş verilmelidir. Uluslararası tahkim bu olanaklardan biridir. Son 1,5 yıldır OHAL altında inletilen toplumun Anayasal haberleşme gizliliği ve güvencesi de (md. 22) ciddi yara almıştır. Güvenlik birimleri yargı kararı olmadan iletişim içeriğine ulaşabilmektedir. Hatta geçen hafta “kuşkulu” (!?) gönderi zarflarını açma yetkisi de eklenmiştir buna!

Bütün bunları bir araya getirdiğinizde, o ülke rejiminin FAŞİZM olduğunu belirleyebilmek için gerek ve yeter koşulların fazlasıyla sağlandığı söylenebilir. Zaten tarihte hiçbir faşist ya da diktatör böylesi sıfatları kendisine yakıştırmamış hatta en tepkisel biçimde reddetmiştir.
Zihni, algıyı, ussalcılığı (akılcılık – rasyonalite) ortadan kaldıran “tuhaf” bir hal olan bu tablo, son derece trajik gelişmelerle ve ancak “zor” ile sonlandırılabilmektedir…
*****

Öte yandan; 1971’de Hacettepe’de başladığımız tıp eğitimimizin daha başlarında, Türkiye’de çağcıl Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği bilimlerinin – sisteminin kurucusu eşsiz Bilim ve Eylem insanı, Kalpaksız Kuvayı Milliyeci Prof. Dr. H. Nusret Fişek hocamız daha o yıllarda geleceğin tıbbının koruyucu hekimliğe dayanacağını, genetik sağaltım (tedavi) ve koru(n)ma ile
pek çok sağlık sorununun – hastalığın köktenci (radikal) biçimde iyileştirilebileceğini işliyordu. Ne denli derin bir öngörü değil mi??

Yaşamda en gerçek yol göstericinin “bilim ve fen” olduğunu, bunların dışında başkaca yol gösterici aramanın aymazlık – şaşkınlık – sapkınlık olacağını Büyük ATATÜRK boşuna mı söyledi ve bizlere tinsel kalıt (manevi miras) olarak salt bilimsel akılcılığı bıraktı??

Bu sözleri Sn. Bursalı, uzun yıllar Cumhuriyet Bilim Teknik Cumartesi ekinin başından hiç eksik etmedi sağolsun.. Berlin Teknik Üniversitesinde aldığı “sıkı” eğitim, zekasıyla birleşerek Saygın Orhan Bursalı’yı bizlere armağan etti. Bu dizgeselliğe (sistematiğe) dayalı Uygarlık öylesine bir ateştir ki; karşı çıkan yobazları, yarasaları, omurgasız sürüngenleri, insansıları., Platon’un mağara mitosu adamlarını… yakar, yok eder..

Türkiye bu zorunlu bilim kulvarından ayrılamaz, asla arkasını dönemez, kayıtsız kalamaz..
Böyle de olacaktır ve son yılların siyaset bilimi yazınında (literatüründe) tipik bir “anomali” olarak tanımlanabilecek AKP siyasal notasyonu, zamanın ruhunca deterministik paranteze alınarak etkisizleştirilecektir.

Sevgi ve saygı ile. 02 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

Emre KONGAR : Din; Siyaset ve Şiddet


Din; Siyaset ve Şiddet

 

portresi_resmi

Emre KONGAR
Cumhuriyet, 15.01.2015

Aslında her ideolojinin, ne denli yumuşak ve barışçı olursa olsun, şiddet eylemleri yapan taraftarları olabilir: 

“Sert” ideolojiler, emirleri ve yasakları net ve çok olan ideolojilerdir…

Tek tanrılı dinler, Faşizm gibi, Proletarya Diktatörlüğü gibi siyasal ideolojiler böyledir.

“Yumuşak” ideolojiler, emir ve yasaklardan çok, genel ve tek bir ilke çerçevesinde biçimlenmiş düşünce sistemleridir…

“İnsanlığa inanacaksın” gibi bir genel ilkeye dayalı olan Hümanizm böyledir.
Bu açıdan “sert” ideolojiler, şiddet eylemleri doğurmaya daha uygun bir yapıya sahiptirler, ama hiçbir ideolojinin şiddet eylemleri için araç olarak kullanılmaya karşı bağışıklığı yoktur…

Hiçbir ideoloji ve elbette İslam dini de, onu şiddet aracı olarak kullanan fanatik bireyler
veya siyasal örgütlerden dolayı mahkûm da edilemez.

***

Konu, dinler açısından ele alındığında, Hıristiyanlık ile Müslümanlık arasında, başlangıç aşamaları dışında, devletin ideolojisi olmak bakımından
temel bir fark yoktur:


Hıristiyanlık, ilk yayılma aşamasında barışçı bir yöntem izlemiş, ünlü “Sana bir tokat atana öteki yanağını uzat” anlayışını kullanmış, Müslümanlık ise dinle birlikte devlet kuruluşuna da temel oluşturduğundan, Hz. Muhammed ve sahabenin at üzerinde kılıçla savaşarak savunduğu ve yaydığı bir inanç olarak ortaya çıkmıştır.


Ama asıl belirleyici olan husus, Hıristiyanlığın da yöneticiler tarafından benimsenmesinden sonra, devletin egemen ideolojisi olarak kullanılması bakımından, Müslümanlık ile arasında bir fark kalmamış olmasıdır.

Bunun temel nedeni, dinin siyasette kullanılmaya başlanmasıdır:
Din siyasal ideoloji olarak kullanıldığında, ne yazık ki, egemenlerin baskı ve zulüm aracı da olmaktadır.

***

Dinlerin ve mezheplerin siyasette egemenlik aracı olarak kullanılmalarının şiddete ve zulme yol açtığını
bize tarih öğretmektedir: 

Hıristiyanlıktaki mezhep savaşları,  (AS: Yüz yıldan uzun sürmüştür!)
Avrupa tarihini biçimlendiren en önemli süreçlerden biridir…

Müslümanlıktaki mezhep savaşları ise Hz. Ali’nin katledilmesiyle başlamıştır…
Elbette Haçlı Seferleri gibi dinler arası savaşlar da bütün dünyayı etkilemiş ve biçimlendirmiş olan siyasal olaylar arasındadır.

***

Gerek El Kaide’nin, gerek Boko Haram’ın, gerekse IŞİD’in katliamlarında
ve elbette son Charlie Hebdo olayında, dinin bu siyasal egemenlik iddiası görülmezse,
konu her yönüyle anlaşılamaz…

Dinsel kaynaklı siyasal şiddetin ilacı,
bütün dinlere e
şit uzaklıkta duran ve
inanç özgürlü
ğünü güvence altına alan laiklik ilkesidir!

========================================

Dostlar,

Sayın Kongar‘ın yazdıklarını bütünüyle paylaşıyoruz.

Cumhuriyet gazetesine dönük hukuk dışı baskıları
ve uygulamaları
hiç doğru bulmuyor,
derhal son verilmesini diliyor ve kınıyoruz.

Herkesi hoşgörü ve sükunete davet ediyoruz.

Artık şiddetin hiçbir sorunu çözemeyeceğini öğrenmiş bir toplum olmalıyız..
Yeryüzünün belki de bu bağlamda en deneyimli uluslarının başında geliyoruz..

Lütfen sükunet, lütfen hoşgörü ve lütfen

TOPLUMSAL BARIŞIN SİGORTASI OLAN
LAİK TOPLUM VE SEKÜLER DEVLET DÜZENİNE HEP BİRLİKTE SAYGI..

Sevgi ve saygı ile.
15.01.2015, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net