Tayyip Bey neden 16 Nisan’da ısrarcı?

Tayyip Bey neden 16 Nisan’da ısrarcı?

 Ali Sirmen

Cumhuriyet, 08 Nisan 2017
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Türkiye’deki gelişmeleri izleyenlerin tam yanıtlayamadıkları soru şu:
-Tayyip Bey, bu anayasa değişikliğinde neden bu kadar ısrarcı?
İlk bakışta, 16 Nisan ile amaçlanan ve başka bir örneğine hiçbir yerde rastlanmayan
“Türk usulü başkanlık”
ile iktidarın bütün dizginlerinin Tayyip Bey’in eline geçmesi hedeflenmekte olduğuna göre, soru pek anlamlı değil gibi görünüyor.

Ama biraz düşününce pek de öyle olmadığı anlaşılacaktır.
Öyle ya, şu anda zaten yargının dizginleri Beştepe’nin elindedir. Beştepe yürütmenin de,
hem resmi hem fiili başıdır. Tayyip Bey, AKP üstündeki rakip tanımaz ağırlığı sayesinde TBMM çoğunluğunu da denetlemektedir. OHAL ve KHK’ler yoluyla da TBMM’nin yasama organının işlevi yürütmenin eline geçtiğine göre, 16 Nisan’da evet çıksa ne olur, hayır çıksa ne olur?
***
İrdeleme bu noktaya varınca Tayyip Bey’in muhalifleri ilk bakışta pek geçerli gibi görünen bir sav atıyorlar ortaya:
Tayyip Bey anayasa değişikliğiyle kendini, geleceğini güvenceye almayı amaçlıyor.
Bu yanıtın da geçerliliği şu argümanla sarsılıyor:
-İyi ama demokrasi dışı iktidarlar, zaten normal demokratik yollarla devrilmezler ki.
Tarihe bakın, bunların hangisi seçimle veya parlamento denetimiyle gittiler ki!

Doğrusu bu sav, insanı Tayip Bey’in 16 Nisan’da çıkacak olası bir “evet”e neden bu kadar
bel bağladığı konusunda düşündürüyor.

Özellikle, 16 Nisan ertesinde belirginleşecek olan, etnik terör, bölgesel çatışmalar,
ekonomik durum ve Tayyip Bey’in uluslararası arenadaki enterne edilmişliği göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’nin gittikçe yönetilemez hale gelmekte olduğu görülecektir.

Ortadoğu’da sınırlar, Türkiye’nin de toprak bütünlüğünü ilgilendirecek biçimde yeniden çizilirken, bölgede enterne edilmesi konusunda, ABD ile Rusya’nın görüş birliğine vardığı Tayyip Bey’in yalnızlığı, sakıncaları gittikçe daha barizleşen (AS: belirginleşen) bir kişisel kusur olarak göze batmaya başlayacaktır.
Bu konumdaki Tayyip Bey’in “yedi düvele meydan okuyan lider” olarak sunulup,
kabul ettirilmesi gittikçe olanaksız hale gelmekte.

Zaten şu sıralarda kamuoyunda esen rüzgârlar hiç de bu yönde değil.
Sosyal medyada dönüp duran şu ileti, durumun ne merkezde olduğunu çok güzel gösteriyor:
-Tarih böyle zafer görmedi! El Bab’ı almaya gittik. Kerkük’ü verdik. Döndük.
***
16 Nisan ertesinde Türkiye’nin müttefikleri ve bu arada Almanya ile ilişkilerinin daha da gerilmesi bekleniyor. Alman Der Spiegel dergisinde, 31 Mart günü çıkan bir yazı çok dikkat çekici. Türkiye’nin, Japonya’dan Afrika’ya, Ulan Batur’dan Dar üs Selam’a, Kopenhag’dan Berlin’e bütün dünyada kendi yurttaşlarını takip ettiğini, bu iş için diplomatik görevlilerini MİT’i ve Diyanet’in yurt dışındaki imamlarını ve örgütlerini kullandığı, Almanya ve Avusturya’da bunların bir kısmı hakkında soruşturma açıldığı söylenen yazıdaki şu ifade de
son derecede düşündürücü:

“...Açıkça belli oluyor ki Türkiye bu ülkelerdeki casusluk faaliyetini legal görüyor.”
Türkiye’de son zamanlarda, aralarında askerler, polisler ve öğretmenler de bulunmak üzere
130 bin kişinin işinden çıkarılıp takibata uğratıldığı da belirtilen yazıda Almanya’da Türk casusları tarafından takip edilenlerin, Türkiye’ye gitmeleri halinde kovuşturulacakları da yazılıyor.

Yazı, Türkiye ile Almanya arasında, 16 Nisan’ın hemen ertesinde patlak verecek ve tırmanabilecek yeni gerginliklerin habercisi. Buna bir de Türkiye’nin ülkelerindeki casusluk faaliyetlerine aracı olanları yargı önüne çıkaracaklarını söyleyen Avusturya Yeşiller Partisi’nin Güvenlik Sözcüsü Pils’in, Viyana ile de yeni bir gerginliğin ufukta olduğunu belirten açıklamaları eklediniz mi sandıktan evet de çıksa, Tayyip Bey için 17 Nisan’ın,
16 Nisan’dan daha kolay olmayacağı
görülüyor.

Öyleyse Tayyip Bey’in 16 Nisan’da bu kadar ısrarının hikmeti ne?
===================================
Dostlar,

Sayın SirmenCumhuriyet‘in en kıdemli ve seçkin yazarlarındandır. Engin bilgi deneyim birikiminin yanı sıra, us yürütme (muhakeme) yeteneği çok şaşırtıcıdır. Bu yazı da da izliyoruz. Biz yanıt vermeye çalışalım Sn. Sirmen’in zor sorusuna :

  • … sandıktan evet de çıksa, Tayyip Bey için 17 Nisan’ın, 16 Nisan’dan daha kolay olmayacağı görülüyor. Öyleyse Tayyip Bey’in 16 Nisan’da bu kadar ısrarının hikmeti ne?

Erdoğan için artık sular ısınmıştır, hem de epey.
O denli ki, olağan koşullarda 3 Kasım 2019 seçimlerine dek “idare etme” olanağının kalmadığını görmektedir. Gerek çok ağırlaşan iç koşullar, AKP örgütünün ve AKP’lilerin de Erdoğan’ı ve tutarsız – serüvenci – yanlış ve kibirli politikalarını – davranışlarını daha fazla taşıma gücünün iyice azalması; gerekse uluslararası konjonktürün artık Erdoğan ile devam etmenin olanaksızlığını dayatmasıdır.

İktidardan indirilen Erdoğan’ı yargılama bekliyor.
Erdoğan, teknik deyimle ağır biçimde “kriminalize edilmiştir”.
Açıkçası suça bulaştırılmış, kendisine suç işletilmiş ve belgelenmiştir. Batılı merkezler
bu hususu açık seçik dile getiriyor. Dolayısıyla tek seçenek “tek adam” yetkisini ne yapıp edip kotarmak ve yaklaşık 17 yıl daha Cumhurbaşkanı olarak iktidarda kalmaktır tabii yandaşlara iktidar olanaklarını olabildiğince sunma karşılığında.. Bu dönemde ömrü yeterse, 81 yaşına geleceğinden, ciddi bir yargılanma ve infaz ile karşılaşmayacağı hesaplanmaktadır.
Geriye kalan ise bir “Türkiye posası – enkazı” olacaktır her halde!

  • Erdoğan, ne pahasına olursa olsun, iktidarda kalmaya mahkumdur. 

Koza örülmüştür. Gemiler yakılmıştır ve geri dönüş olanağı yoktur. Zaten Erdoğan sıklıkla duygu sömürüsüne de hizmet eden söylemle, “kefenini giydiği” söylemini yinelemektedir ama son günlerde kendisini hep “yelekli” (can yeleği??) görüyoruz. Uzak olsun elbette ama, ABD Başkanı JF Kennedy 1963’te Teksas’ta uzak atışla dürbünlü silahla boynundan vurulmuştu.

Dileyelim “hayır” çıksın ve RTE – AKP de kurtulsun, ortam yumuşatılsın, dayatmalar
geri çekilsin ve Cumhuriyetin temel değerlerine bağlı olarak yola devam edilsin.. Erdoğan da 3 Kasım 2019 seçimlerinde sessizce kenara çekilsin, son 2,5 yılda Anayasal sınırlarına çekilerek insancıl yönetim sergilerse Türk kamuoyu kendisini bağışlayabilir, dış çevreler de bu uzlaşıya “evet” diyebilir belki de?! Ama BOP Eşbaşkanlığı misyonu, çatal kazık gibi orta yerde!

Anayasa değişikliğinde Cumhurbaşkanı, yardımcıları ve bakanların yargılanmaları neredeyse olanaksız kılınıyor.. Görevden ayrıldıktan sonra da sürecek dokunulmazlık kapsamı zırh gibi :

  • TBMM’de suçlanabilmek için 301/600 milletvekili önerge verecek, sonra 360/600 vekil “tamam, görüşelim” diyecek, ardından 401/600 vekil Yüce Divan’a yollayalım… diyecek..
  • Bitmedi, 12/15 üyesini doğrudan kendisinin seçtiği Anayasa Mahkemesinde yargılanacak (!)
  • Yetmedi, yargılanma sırasında  Cumhurbaşkanı sıfatını koruyacak!
  • Yetmez, Cumhurbaşkanı seçilme yeterliğine engel bir ceza alırsa görevinden düşürülebilecek.
  • O da yetmedi, görev süresi bittikten sonra da yaşam boyu bu koruma sürecek.

Allah aşkına söyler misiniz; TBMM’dek, parti grubunu da kendisinin belirlediği bir anayasa düzeninde (!?) hangi Meclis, çoğunluk partisinin başkanı ve de Cumhurbaşkanını Yüce Divan’a yollayabilir?

Sonuç; ölene dek geçmiş ve gelecek suçlardan peşinen aklanmak ya da af getirilmiş oluyor.

Tek başına bu gerekçe Erdoğan’ın varını – yoğunu bu halkoylamasına adama nedenidir.
Her ne denli, gerçekte, “kadir-i mutlak bir demir yumruklu ömür boyu yarı halife – sultan olma” gönlünde yatan aslan olsa da…

Sevgi ve saygı ile. 08 Nisan 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Kocasakal’dan Erdoğan’a sert yanıt

 

Kocasakal’dan Erdoğan’a sert yanıt

Nisan 8, 2015 |

İstanbul Barosu Başkanı
Av. Doç. Dr. Ümit Kocasakal,
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın muhtarlar toplantısında kendisine ve avukatlara yönelik sözlerine yanıt verdi

portesi_bayrakla
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan muhtarlarla buluşmasında İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal’a sert ifadelerle yüklendi. Kocasakal’ın sert yanıtı ise gecikmedi.
Kocasakal, bugün Baro Kültür Merkezi toplantı salonunda yaptığı basın toplantısında;
  • “Belirtmek isterim ki, bu tür hedef göstermeler, hedef saptırmalar, üstü kapalı tehditler beni ve İstanbul Barosunu, doğru bildiğini yapmaktan ve söylemekten, hukuk devleti ve demokrasi mücadelesinden alıkoyamaz.” dedi.Başkan Ümit Kocasakal’ın basın toplantısında Başkan Yardımcısı Av. Mehmet Durakoğlu, Genel Sekreter Av. Hüseyin Özbek, Yönetim Kurulu Sayman Üyesi
    Av. Aydeniz Alisbah Tuskan, Yönetim Kurulu Üyeleri Av. Necmi Şimşek,
    Av. Sevgi Barutçu, Av. Şahin Erol, Av. Süreyya Turan, Av. Hasan Kılıç da hazır bulundu.Erdoğan ne demişti?Cumhurbaşkanı Erdoğan, direkt İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal’ı hedef alan konuşması şöyle:

    – “Ey baro başkanı, sen de telefonla görüştün teröristlerle? Hangi neticeyi aldın?
    Hiçbir netice alamadın. Hani senin sözün çok dinleniyordu ya, alsaydın ya bir netice.
    Bu terörist terörist, bunu bileceksin, bunu göreceksin. Sen de bulunduğun makam sebebiyle gazetelere çarşaf çarşaf ilan vererek ürkütemezsin. Senin yaptığın hareketler eski Türkiye’deydi, artık yeni Türkiye var. Sen de bütün avukatları temsil etmiyorsun, yargı oylarının da üçte birini temsil ediyorsun. Adeta yargı adına konuşuyorum havasına da girme. Bunları milletçe çok iyi bilmemiz lazım.”

    Kocasakal’ın Erdoğan’a yanıtı şöyle              :

    “Anayasanın 8. maddesine göre, Bakanlar Kurulu ile birlikte yürütme görev ve yetkisine sahip Cumhurbaşkanı bugün gelenekselleştirdiği muhtarlara seslenişinde,
    şahsımla ve avukatlarla ilgili bazı sözler sarf etmiştir.

    Oysa öncelikle belirtmek gerekir ki, Anayasanın 103. maddesi uyarınca edilen tarafsızlık yemini ve 104. maddede belirtilen görev ve yetkiler karşısında, özellikle genel seçimlere gidildiği bir süreçte, muhtarlarla toplantı yapmak suretiyle ve bunu kullanarak,
    siyasal gündeme ilişkin taraflı değerlendirme ve siyasal propaganda yapmak, Cumhurbaşkanının anayasal görev ve yetkileri arasında bulunmamaktadır.
    Bu durum Anayasa’ya açıkça aykırıdır.

    “Ey” Cumhurbaşkanı, benim için iyi bir şey söylese zaten şaşırır ve kendimden
    şüphe ederdim. Kendisi her gün yaptığı açıklamalarla ülkeyi germeyi, toplumu parça parça bölerek kamplaştırmayı, kişileri ve kurumları hedef göstermeyi herhalde iyi bir şey zannediyor, ama ülkeye büyük zarar veriyor. Anayasayı, hukuku tanımıyor,
    kendisini her şeyin üzerinde görüyor ve zannediyor. Kartallar yüksek uçar ama çakılmaları da şiddetli olur… Sanırım kendisini halen başbakan zannediyor.
    Birilerinin kendisine artık başbakan olmadığını, ettiği yemin ışığında tarafsız olması gereken bir Cumhurbaşkanı olduğunu hatırlatmasında yarar bulunmaktadır.
    Sözlerine gelince; bilindiği gibi ben olay yerine kendiliğimden gitmedim. Faillerin
    bazı kişilerle birlikte beni talep ettikleri bilgisinin Başsavcılıkça tarafıma iletilerek
    yapılan davet ve rica üzerine, bir zorunluluğum bulunmadığı halde, insani ve vicdani bir görevi yerine getirmek üzere gittim, sonuçlarını da hiç düşünmedim. Nitekim konuşmada açıkça güvenlik güçlerinin her yola başvurarak baro başkanını ve babayı getirttiğini, görüştürdüğünü bizzat kendisi ifade ediyor. İnsan yaşamı söz konusuyken hesap yapılmaz. Bugün olsa yine yaparım. Vicdanen müsterihim. Çünkü bu süreçte gerek ben,
    gerekse avukat meslektaşlarım elimizden gelen her şeyi yaptık. Bunun tanıkları da var. Nitekim bu nedenle gerek Sayın İstanbul İl Emniyet Müdürü, gerekse Başsavcılık şahsıma teşekkür etmişlerdir. Teşekküre gerek olmamakla birlikte, ben de kendilerine
    teşekkür ediyorum. Elbette başarılı olmak, sonuç almak isterdim ama elimde sihirli bir değnek maalesef yok. Ancak emniyet görevlileri de görüştü, peki onlar netice aldılar mı? Netice almanın bir garantisi mi var? Benim suçu önleme, suçla mücadele gibi bir görev ve yetkim mi mevcut? Yoksa o görev siyasi iktidarlara, savcılara ve emniyet güçlerine mi ait? Kaldı ki benim sözlerim çok dinleniyor olsa, bugün ülkedeki bu hukuksuzluklar olmazdı… Saldırı ile ilgili yaklaşımımız ve açıklamalarımız ise ortadadır.
    Üstelik bizimkisi timsah gözyaşları da değildir.

    Benim bütün avukatları temsil etmediğim, yargı oylarının üçte birini temsil ettiğim iddiasına gelince; herhalde burada bir matematik hatası var. Kendisi, aldığı %52 oyla
    ne kadar milleti temsil ediyorsa, ben de aldığım %67 oyla o kadar İstanbul Barosu avukatlarını ve baroyu temsil ediyorum. Bu çerçevede yargı adına değil, şerefli cübbem vesilesiyle yargının kurucu unsurlarından birisi olan savunma adına konuşuyorum ve konuşmaya da devam edeceğim. Hesap vereceğim tek yer de avukatlardan oluşan İstanbul Barosu Genel Kuruludur. Türkiye’de sorun cübbelilerin ülke gündemi ile ilgili olarak konuşması değil, cübbesiz olanların ve asla giyemeyecek olanların cübbe giymeye,
    yargı rolüne soyunmalarıdır.

    Yeni Türkiye’ye gelince; Anayasanın ve hukukun askıya alındığı,
    toplumun ayrıştırılarak birbirine düşman edildiği, yalan, talan, gerginlik ve kaosun hüküm sürdüğü, dış politikada bataklığa saplanıldığı, gelecekten endişe duyulan 13 yılda açık bütçeler yaparak, Türk Milletinin cebinden 345 katrilyonu gasp eden Yeni Türkiye’niz alın sizin olsun. Bana eski denk bütçeli Türkiye’mi geri verin.

    Kimse, avukatların hiçbir payı olmadığı, avukatlarla ilgisi olmayan bir olayı avukatların üzerine yıkamaz, tekil örneklerden hareketle onları birer potansiyel suçlu gibi göremez. Bundaki amaç bir yandan hedef saptırarak sorumluluğun gizlenmesi çabası, öte yandan da hukuk devletinin en önemli güvencesi, hukuksuzlukların önünde de en büyük engel olan savunmayı, avukatları ve baroları yıpratmaktır. Yaşanan elim olayın sorumluluğu, cübbenin altına gizlenemez. Esasen bu denli büyük bir cübbe de bulunmamaktadır.
    Bugün bu olaydan hareketle bilinçaltlarında gizledikleri avukat düşmanlığını
    ortaya koyanlar, yarın bir gün kendilerine de savunma ve adil yargılanma hakkı, dolayısıyla avukat gerekeceğini bilmelidir. Yakın geçmişte ve günümüzde bunun
    pek çok örneği bulunmaktadır.

    Bunun yanı sıra, kimse sarayları birbirine karıştırmasın. Ak-saray ile adalet sarayı birbirinden farklıdır. Adalet saraylarının gerçek sahibi avukat, yargıç ve savcıdan oluşan yargı camiasıdır. Dünyanın her demokratik ülkesinde avukatların adliyelere girişlerinde
    birtakım ayrıcalıkları ve güvenceleri vardır. Evrensel düzenlemelere dayanan bu güvenceler, avukatlar için değil, haklarını savundukları müvekkilleri, yani yurttaşlar için gereklidir.

    Cumhurbaşkanı bu tarz konuşma ve yaklaşımları ile insanları tahrik, hukuku
    tahrif ve tağyir etmektedir. Ancak bilinmesini isterim ki bu tür hedef göstermeler,
    hedef saptırmalar, üstü kapalı tehditler beni ve İstanbul Barosu’nu, doğru bildiğini yapmaktan ve söylemekten, hukuk devleti ve demokrasi mücadelesinden alıkoyamaz. Bizler bir yemin ettik ki dönemeyiz, dönmeyiz. Ettiğimiz yemini çiğnemeyiz.
    Bunun için gerekirse her türlü bedel ödemeye hazırız.

    Tarih herkesi hak ettiği yere koyacaktır.

    Kamuoyuna saygı ile sunarım.”

    Av. Doç. Dr. Ümit KOCASAKAL
    İstanbul Barosu Başkanı

    ==================================

Dostlar,

Bir Cumhurbaşkanı’nın üstelik de sokak söylemiyle, ülkesinin en büyük (Dünyanın da!)
baro başkanı, akademik ünvanlı bir hukukçu ile böylesine yersiz bir polemiğe girdiği
hangi uygar ülkede görülmüştür??

Erdoğan hızla kendini ve makamı tüketmektedir.
Erdoğan Cumhurbaşkanı olduğunu unutmuş mudur acaba?
Kendi itirafıyla “öfke de bir hitabet yöntemidir” ancak artık zıvanadan çıkmıştır.

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı makamını işgal etmesine karşın, kendi kişiliğine yönelik saygı erozyonunun çok ciddi boyutlara eriştiği, açıkçası kimsenin kendisine saygısının kalmayışı ağır bir sonuçtur. Ancak makamın saygınlığının zedelenmesi çok daha ürkünçtür (vahimdir). Erdoğan bütün bunları hesap edebilmekte midir?

Doğrusu çok emin değiliz..

10 Nisan 2015 günü polislere seslenirken İç Güvenlik Yasasını önce imzalayacağını söylemesi, birkaç dakika sonra da “imzaladım” demesi ne anlama gelmektedir?
(Doğrusu bu 2. bildirimdir..)

Türk Tabipleri Birliği, Türk Psikiyatri ve Nöroloji Dernekleri, Dünya Sağlık Örgütü ve Dünya Hekimler Birliği (World Medical Federation) bu kritik durumu değerlendirmelidir.

Erdoğan’ın zaman ve mekan algısında sorun mu vardır?
12. CB Bay Erdoğan’ın belleğinde kopmalar ve düşünce akışında kesinti mi vardır?
Bunlar birer dissosiyatif sendrom ögeleri midir?

Bu durumların kapsamlı bir tıbbi gözlem ve muayene ile ortaya konması gereklidir
Söz konusu kişi, 78 milyon insanımızın yazgısını ellerinde tutmaktadır.
Alacağı kararların ve kritik durumda vereceği buyrukların yüksek ülke güvenliği ve çıkarları açısından tartışılmaz ve hatasız, en iyi – en doğru kararlar olması gereği
kesin olarak tartışma dışıdır.

Ancak kamuoyunda bu bağlamda ciddi bir kuşku ve endişe haklı olarak doğmuştur.

Erdoğan hem kendisinin hem de ülkemizin geleceği için, o muazzam kibirini aşmalı
ve bir resmi tıbbi kurula muayene olmalıdır. Sağlığının ülkemizi yönetmeye elverişli olduğunu kanıtlamalıdır. Bu, boynunun borcudur ve yurttaşlar olarak bizlerin de en doğal demokratik hakkıdır, bilme hakkıdır. Kamuda veya özelde bir çalışanın
ruhsal / bedensel sağlığından kuşku duyulduğunda kişinin hekime başvurarak
rapor getirmesi istenebildiği gibi; kurumu tarafından doğrudan sağlık kurumlarına
sevkleri de yapılabilmektedir. Kimi kritik görevlerde, örn. askerlikte düzenli aralıklarla tıbbi raporun kişinin özlük dosyasına konması zorunludur.

Bu arada, TBMM Başkanı Sayın Cemil Çiçek‘i göreve çağırsak;
Erdoğan’ı kamuoyu önünde sağlık muayenesine davet eder mi acaba?
Ya da etmez / buna cesaret edemez, ağır bir tarihsel sorumluluğun altına O da girer mi?

Hey talihsiz ülkemiz, bunca zulmü hak edecek ne yaptın??

Ancak hiç kuşku yok, ülkemiz bu AKP parantezini de kapayacak ve
Büyük ATATÜRK’ün AYDINLIK yolunda ilerlemesini sürdürecektir..
Hukuk dışına çıkan her-kes yargı önünde hesabını verecektir.

İstanbul Barosu Başkanı saygın ve yürekli kişilik
Sayın Av. Doç. Dr. Ümit Kocasakal‘ı bu çıkışında bütünüyle onaylıyoruz.
Erdoğan’a kesin olarak teenni öneriyoruz..
Çevresindeki ağır topların ağır kritik sorumluluklarını bir kez daha anımsatıyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
13 Nisan 2015, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

TAYYİP’in YALANLARI


TAYYİP’in YALANLARI

İşte Köşk sürecinde ekonomide başarı masalları anlatıldığı ‘Tayyip yalanları’
+ Nüfus çoğalıyor, Esnaf ve tüccar sayısı azalıyor..

YALAN 1: İSTİKRARIN VE BÜYÜMENİN GÜVENCESİ

YALAN 2: REFAH HALKA YAYILDI, ADİL PAYLAŞIMIN ÖNDERİ OLDU
YALAN 3: İNSANI MERKEZE ALDI
YALAN 4: DEMOKRASİYLE BİRLİKTE EKONOMİ DE GÜÇLENDİ
YALAN 5: İHRACAT REKORLAR KIRDI
YALAN 6: KİŞİ BAŞINA GELİR ARTARAK 10 BİN DOLARI GEÇTİ
YALAN 7: TCMB REZERVLERİ 28 MİLYAR DOLARDAN 136 MİLYAR DOLARA ÇIKTI
YALAN 8: IMF’YE BORCUMUZ KALMADI, ŞİMDİ IMF’YE BORÇ VERİYORUZ
YALAN 9: EKONOMİ AYAĞA KALKTI
YALAN 10: “BÜYÜME İSTİKRAR KAZANDI”
YALAN 11: 2023 HEDEFİMİZ EN BÜYÜK 10 EKONOMİDEN BİRİ OLMAK
YALAN 12: DEĞİŞİMİN LİDERİ ERDOĞAN

“ERDOĞAN, TÜRKİYE’NİN SIRTINA YÜK”

İşte ‘Tayyip yalanları’

CHP, Erdoğan’ın Köşk seçim süreci için hazırladığı ve ekonomide başarı masalları anlattığı gazete ilanlarına kapsamlı bir raporla yanıt verdi.

CHP Ekonomi Politikaları Genel Başkan Yardımcılığı’nın Genel Başkan Yardımcısı
Prof. Faik Öztrak’ın eşgüdümünde hazırladığı 101. Ekonomik Görünüm Raporu’nda, Cumhurbaşkanı adayı Erdoğan’ın seçim sürecinde gazetelere ekonomideki genel durumla ilgili verdiği ilanlarda yer alan iddialar değerlendirildi.

Cumhurbaşkanı adayı Erdoğan’ın iktidarın tüm imkanlarını kullanarak adaletsiz bir yarış yürüttüğüne dikkat çekilen raporda, Erdoğan’ın 12 yıllık iktidarın etkisiyle statükonun
ta kendisi haline geldiği ifade edildi. Cumhurbaşkanı seçim sürecinde Erdoğan’ın ekonomiyle ilgili verdiği ilanlarda, ilan başlığı dışında yer alan 15 cümlenin neredeyse tamamının yanlış ya da eksik bilgi içerdiğinin belirtildiği raporda, “Yanlış bir kez olursa bunun adı hatadır. Ancak aynı metinde yanlışlar arka arkaya tekrarlanırsa bunun adı katmerli yalandır.” denildi.

Rapora göre Erdoğan’ın ilanlarında yer alan 12 iddiaya karşı ekonomideki durumu ortaya koyan 12 gerçek şöyle:

YALAN 1: İSTİKRARIN VE BÜYÜMENİN GÜVENCESİ

Gazete ilanlarında Cumhurbaşkanı adayı Erdoğan’ın “Ekonomik istikrarın ve hızlı büyümenin güvencesi olduğu” iddia ediliyor. Oysa, AKP iktidarlarında büyüme hızı sürekli geriledi. AKP, 2003-2007 yıllarını kapsayan ilk iktidar döneminde bir önceki iktidarın 2001 krizi sonrasında ekonomide siyasi bedelini göze alarak yaptığı mıntıka temizliğinin meyvesini yedi. Ekonomi ilk 4 yılda adeta otomatik pilotla idare edildi.
Ta ki 2008 yılına kadar… 2008’de küresel iklimde sıkıntıların başlamasıyla büyüme hızı bu tarihten başlayarak sürekli gerilemeye başladı. AKP’nin 2008-2011 yıllarını kapsayan 2. kinci döneminde ve 2012-2013’ü kapsayan 3. döneminde büyüme hızı % 3’lere kadar düştü. Tüm AKP iktidarları döneminde elde edilen büyüme hızı ise Türkiye’nin geçmişteki büyüme hızlarının gerisinde kaldı. Türkiye’nin çok partili yaşama geçtiği 1946 yılı ile AKP’nin göreve geldiği 2002 arasında ortalama büyüme hızı yüzde 5,1 idi; AKP’nin iktidarda olduğu 2003‐2013 döneminde ortalama büyüme hızı ise yüzde 4,9 oldu.

AKP’nin üniversite sevdası gençleri perişan etti
AKP’nin üniversite sevdası gençleri perişan etti


YALAN 2: REFAH HALKA YAYILDI, ADİL PAYLAŞIMIN ÖNDERİ OLDU

Refahın halka yayıldığı bir ülkede vatandaşların karnının tok sırtının pek olması gerekir. Buna karşın TÜİK rakamlarına göre Türkiye’de nüfusun %56’sı (41,3 milyon kişi) sofrasına iki günde bir, tek bir kap et yemeği koyamıyor; %35’i (25,8 milyon kişi) eskiyen elbisesini değiştiremiyor; %37’si (27,4 milyon kişi) evini kış gününde ısıtamıyor; %57’si (42,2 milyon kişi) borçlarının altında eziliyor; %86’sı (63,2 milyon kişi) bir haftalık tatile çıkamıyor. İlandaki iddiaların aksine “adil paylaşım” konusunda da Türkiye sonlarda. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) verilerine göre Türkiye, 34 OECD üyesi ülke içinde “geliri en adaletsiz dağılan 3. ekonomi.”

YALAN 3: İNSANI MERKEZE ALDI

AKP elinde geçen son 11 yılda uygulanan ekonomi politikalarının merkezinde vatandaş değil “rantiyeciler, faiz lobileri ve sıcak paracılar” var. AKP döneminde vatandaş borca battı, en insani taleplere bile TOMA’larla, biber gazlarıyla cevap verildi, toplum oy uğruna etnik ve inanç kimliği temelinde ayrıştırıldı. Kamu kaynakları millete kaşıkla; faizciye, rantçıya ve sıcak paracıya kepçeyle aktarıldı. AKP göreve gelmeden önceki 27 yılda devletin faiz ödemesi 251 milyar dolardı; son 11 yılda devletin ödediği faiz 367 milyar dolara ulaştı. Yalnızca devletin değil, ailelerin faiz ödemesi de son 11 yılda katlandı. AKP’nin göreve geldiği 2002 yılında ailelerin faiz ödemesi 1,6 milyar dolardı; 11 yılda %1073 artarak 2013’te 19,2 milyar dolara çıktı. Sıcak paracılar da bu dönemde karına kar kattı. 2002’de borsaya 1 milyon dolar getiren Londralı bankacının parası yaklaşık 11,5 yılda 6,3’e katlanarak 6 milyon 341 bin 281 dolar oldu.
Faiz lobileri ve sıcak paracılar köşeyi döndü.

Kocaeli'nde fabrikaları yıkıp konut yapacaklarKocaeli’nde fabrikaları yıkıp konut yapacaklar

YALAN 4: DEMOKRASİYLE BİRLİKTE EKONOMİ DE GÜÇLENDİ

Türkiye AKP döneminde giderek otoriter bir yönetim tarzına doğru ilerledi, Türkiye demokrasisi “hibrit” veya “kısmi demokrasi” şeklinde tanımlanır oldu. Ekonomi, kurum ve kuralların yok sayıldığı keyfi bir anlayışla yönetildi. Ekonomide kırılganlıklar arttı. ABD Merkez Bankası’nın para musluklarını kısma sinyalini verdiği 2013 yılının Mayıs ayından bu yana Türkiye en kırılgan ekonomiler arasında sayılır hale geldi. Türkiye’nin üyesi olduğu OECD, Dünya Bankası, Uluslararası Finans Enstitüsü gibi uluslararası kuruluşlar, Türkiye’yi en kırılgan ekonomi listelerinde başa koymaya başladı. Son olarak ABD Merkez Bankası, “Türkiye’yi yeni küresel konjonktürün en kırılgan ekonomisi” ilan etti.

YALAN 5: İHRACAT REKORLAR KIRDI

Son 11 yılda ihracat 4 kat artarken; ithalat aynı dönemde 5’e katlandı. Türkiye’nin ithalata bağımlılığı olağanüstü arttı. 2002’de her 100 dolarlık ihracat için 143 dolarlık ithalat yapılırken; 2013’de her 100 dolarlık ihracat için 166 dolarlık ithalat yapılır oldu. Ekonomide artan “ithalat bağımlılığının” faturası rekor dış ticaret açığı ve cari açıklar olarak kesildi. Cumhuriyetin kurulduğu 1923’den 2002’ye kadar Türkiye ekonomisinin verdiği toplam dış ticaret açığı 247 milyar dolarken; 11 yılda verilen toplam dış ticaret açığı 687 milyar dolara ulaştı. 2002 yılında Türkiye dünyanın en yüksek cari açığına sahip 40. ekonomisiydi; 2011’de üçüncülüğe yükseldi, 2013 itibariyle Türkiye dünyanın en yüksek cari açığını veren 4. ekonomisi oldu. Türkiye en yüksek cari açık veren ülkeler sıralamasında ilk beşe yerleşti.


YALAN 6: KİŞİ BAŞINA GELİR ARTARAK 10 BİN DOLARI GEÇTİ

Türkiye’de kişi başına gelir “ucuz döviz kuru” ve “enflasyon” ile hormonlanarak 2008’de 10 bin doları aştı. O tarihten bu yana ise 10 bin dolar tuzağına takıldı, kaldı. Döviz kuru ve fiyat hareketlerinin arındırıldığı gerçek kişi başına milli gelir ise aslında çok daha sınırlı bir artış gösterdi. 2002’deki 3 bin 492 dolar olan gerçek kişi başına milli gelir, fiyat ve kur etkilerinden arındırıldığında 2013’te ancak 5 bin 115 dolar seviyesine gelebildi.

YALAN 7: TCMB REZERVLERİ 28 MİLYAR DOLARDAN 136 MİLYAR DOLARA ÇIKTI

Merkez Bankası’nın kasasında tuttuğu döviz rezervi dış finansman koşulları bozulduğunda ekonomiyi koruyacak bir tampon vazifesi görür. Bu nedenle Merkez Bankası rezervlerinin vadesi bir yıldan önce gelen kısa vadeli dış borçlar ile ülkenin bir yıllık cari açığı karşılayabilecek bir seviyede olması bu amaca hizmet edecek bir rezerv düzeyi olarak kabul edilir. Şu an TCMB kasasındaki rezerv yalnızca kısa vadeli dış borca yetiyor. Oysa bir de dışarıdan finanse edilmesi gereken cari açık var. 2002 yılında her 100 dolarlık kısa vadeli dış borç ve cari açık için TCMB kasasında 166 dolar rezerv varken, 2014 Mayıs ayı itibariyle her 100 dolarlık kısa vadeli dış borç ve cari açık için TCMB kasasında yalnızca 71 dolar döviz rezervi var. Türkiye’nin dünyanın en kırılgan ekonomilerinden biri kabul edilmesinin ardında büyük ölçüde bu tablo yatıyor.


YALAN 8: IMF’YE BORCUMUZ KALMADI, ŞİMDİ IMF’YE BORÇ VERİYORUZ

Ekonomisi Türkiye’ye benzeyen Brezilya, Arjantin gibi ülkeler IMF ile kredi anlaşmalarını
2005 ve öncesinde sonlandırdı. Türkiye ise bu iktidar döneminde (2005 yılının Mayıs ayında) IMF ile 19. stand-by anlaşmasını imzaladı. Yaklaşık 10 milyar dolarlık bu anlaşmanın kredi taksitleri 2008 yılına kadar kullanıldı, borcu ise 2013’te bitti. Dolayısıyla IMF’ye ödenen borç AKP’nin kendi kullandığı kredinin borcu. Bunun yanında önceki iktidar döneminden kalan yaklaşık 5 milyar dolarlık kredi de yine bu iktidar döneminde kullanıldı. Büyük ölçüde kendi kullandığı krediyi ödemekle övünen bir iktidar olsa, olsa “yüzsüz” bir iktidardır.

IMF’ye borç veriyoruz ifadesi de iktidarın bir başka yalanı. IMF’ye verilen “borç” değil “söz”dür. IMF’nin kaynaklarını artırmak ve çeşitlendirmek üzere 2012’de başlayan çalışmalar neticesinde G-20 üyesi ülkelerden IMF’ye 456 milyar dolarlık kaynak taahhüdünde bulunuldu. Bunun 5 milyar dolarlık bölümü Türkiye tarafından taahhüt edildi. IMF bu tutarı ancak ihtiyaç duyması durumunda kullanacak. Dolayısıyla IMF’ye verilen tek sent borç bulunmadığı gibi, bu tutar IMF tarafından kullanılsa bile TCMB rezervlerinde de görünmeye devam edecek. AKP, IMF borcunu ödedik deyip ülkenin çığ gibi büyüyen dış borcunu ve özelleştirmelerle elden çıkan kamu varlıklarını gözlerden saklıyor. 22 milyar dolarlık IMF borcunu ödemekle övünen statükonun adayı, Türkiye’nin dış borcunu üçe katladığını söylemiyor.

2002’de 130 milyar dolar olan Türkiye’nin dış borcu 2014 Mart ayı itibariyle 387 milyar dolara çıktı. 2002’de her bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına düşen dış borç 1.963 dolar iken; 2013 sonunda her bir vatandaşın sırtına yüklenen dış borç 5 bin 103 dolara yükseldi. Dolayısıyla IMF borcu devletin sırtından alınıp katmerli bir şekilde dış borç olarak milletin sırtına yüklendi.

YALAN 9: EKONOMİ AYAĞA KALKTI

AKP ekonomi için kritik önemdeki 12 yılı heba etti. Küresel ekonominin çok elverişli bir döneminde Türkiye ekonomisinin rekabet gücünü artıracak ikinci nesil reformlar yapılmadı, 2001 krizinin ardından ekonomide şeffaflık ve öngörülebilirlik adına yapılmış ne kadar birinci nesil reform varsa bunlardan da geri dönüş başladı. Ekonominin başındaki Başbakan Yardımcısı’nın son açıklamaları AKP döneminde geçen yılların nasıl heba olduğunu ortaya koyuyor. Başbakan Yardımcısına göre Türkiye’nin, “işgücü piyasası, eğitim, enerji, hukuk, iç tasarrufların artırılması” gibi alanlarda reform ihtiyacı var. Bu açıklama bile AKP’nin 12 yılı Ağustos böceği gibi geçirdiğinin itirafı gibi.

YALAN 10: “BÜYÜME İSTİKRAR KAZANDI”

(Gerçek eşittir “Yalan 1.”)

YALAN 11: 2023 HEDEFİMİZ EN BÜYÜK 10 EKONOMİDEN BİRİ OLMAK

Türkiye ekonomisi 1980’den bu yana dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biridir. Bu nedenle Türkiye 1999’da G-20′ye kabul edildi. Son dönemde yüzde 3’lere gerileyen büyüme hızı ile Türkiye ilk 10 ekonomi arasına giremez. Mevcut statüko “üretimi” değil “tüketimi”; “sanayi ve tarımı” değil “AVM’leri”; “geliri artıran” değil “borcu artıran” ekonomi politikalarını devam ettirdiği sürece ilk 10 ekonomi arasına giremeyiz.

YALAN 12: DEĞİŞİMİN LİDERİ ERDOĞAN

Bu iktidar 12 yıllık görev süresinde devletin her köşesine sindi. İktidar “statüko”, iktidarın lideri de “statükonun lideri” haline geldi. Yönetimde artan otoriterleşme Türkiye’nin sosyal ve ekonomik dengelerini tehdit eder durumda. Statükonun lideri, şimdi de demokrasinin olmazsa olmazı olan denge-fren mekanizmalarını tamamen yok ederek, güç ve yetkinin tek elde yoğunlaştığı bir başkanlık sistemiyle otoriterleşen yönetimini taçlandırmanın peşinde. Statükonun Cumhurbaşkanı adayı parlamenter demokrasiye adeta savaş açtı. Oysa Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyada ve tüm İslam dünyasında göreli bir huzura sahip tek ülke parlamenter demokrasiyle yönetilen Türkiye Cumhuriyeti, “statükonun” özendiği başkanlık ya da yarı başkanlık sistemiyle yönetilen çevre ülkeler ise yangın yeri.

“ERDOĞAN, TÜRKİYE’NİN SIRTINA YÜK”

CHP’nin raporunda Türkiye’nin daha kucaklayıcı, vatandaşına hesap veren, şeffaf bir Yürütme organına, yürütme organını gerçek manada dengeleyen ve denetleyen yasamaya; etkin ve adil çalışan bir yargı sistemine ihtiyacı olduğu vurgulandı. Raporda, Türkiye’de aşı ve işi artırmanın yolunun yıpranan kurumların, esnetilen kuralların tamir edilmesinden geçtiği vurgulanarak şu ifadelere yer verildi:

“10 Ağustos’taki Cumhurbaşkanlığı seçimi bu yolda önemli bir fırsattır. Hukukun üstünlüğünü koruyup, kollayacak; kurumlar arasında eş güdüm ve uyumu sağlayıp, gözetecek, parlamenter demokrasiyi savunan ve sistemin eksikliklerini gidermeye yardımcı bir Cumhurbaşkanı bu topraklara yatırım ve iş ekip, “ekmek” hasat edilmesine önemli katkı sunacaktır. Aday Erdoğan Türkiye’nin sırtında artık bir yüktür. Türkiye bu yükten kurtulma fırsatını 10 Ağustos’ta kullanmalıdır.” (ANKA)

=====================================

Emek verip hazırlayanlara teşekkür ederiz..

Sevgi ve saygıyla
28.7.2014, Adrassan

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

Soner YALÇIN : Erdoğan’ın kaçak günleri

Erdoğan’ın kaçak günleri

portresi_kasketli
Soner YALÇIN
SÖZCÜ
http://sozcu.com.tr/2014/gundem/erdoganin-kacak-gunleri-482032/, 6.4.14

 

Başbakan Erdoğan, yerel seçim sonuçlarına itiraz eden muhalefeti “yenilgiye doymayan pehlivan”a benzetti. Erdoğan, 25 yıl önce Beyoğlu’nda neler yaşadığını anımsıyor mu? İçki masasına oturan, kumarhanecilerle sohbet eden Erdoğan, neden hapse girdiğini unuttu mu? Kendini hapisten bir birahaneci kurtarmadı mı?

Erdoğan kayıplara karıştığı geçmişini unutturabilir mi?
Biz unutmadık. Bakın neler yaşadı neler…

Yerel se­çim so­nuç­la­rı­na iti­raz eden mu­ha­le­fe­ti Er­zu­rum­lu Tey­yo Peh­li­va­n‘­a ben­ze­ten Baş­ba­kan Er­do­ğan “ye­nil­me­ye doy­maz­mış, bun­la­rın du­ru­mu böy­le­” de­di. Tey­yo, peh­li­van­lı­ğıy­la de­ğil pa­lav­ra­cı­lı­ğıy­la meş­hur­dur ama şim­di Er­do­ğa­n’­ın gaf­la­rı­na gir­me­ye­lim… Er­do­ğa­n’­a gö­re se­çim­le­re iti­raz et­mek “mil­li ira­de­ye ta­ham­mül­süz­lü­k”.
Pe­ki… Ge­lin si­zi 25 yıl ön­ce­si­ne gö­tü­re­yim…
Yıl 1989… Er­do­ğan, Re­fah Par­ti­si­’n­den Be­yoğ­lu Be­le­di­ye Baş­kan ada­yı ol­du. Hem de par­ti yö­ne­ti­mi­nin iti­raz­la­rı­na rağ­men. İs­tan­bul İl Baş­ka­nı ve Mer­kez Ka­rar Yö­ne­tim Ku­ru­lu Üye­si olan Er­do­ğa­n’­ın bir il­çe aday­lı­ğın­da ıs­rar et­me­si du­dak­la­rın bü­kül­me­si­ne ne­den ol­muş­tu.
Hat­ta ki­mi par­ti­li­ler, Er­do­ğa­n’­ın kos­ko­ca il baş­kan­lı­ğı­nı bı­ra­kıp Be­yoğ­lu­’n­dan aday ol­ma­sı­nı “rant ge­lir­le­ri­ne­” bağ­la­mış­tı!
Er­do­ğan ise “Ka­sım­pa­şa ço­cu­ğu­” ola­rak Be­yoğ­lu­’na hiz­met et­mek is­te­di­ği­ni söy­lü­yor­du. So­nun­da il baş­ka­nı Er­do­ğan, Be­yoğ­lu­’n­dan aday ol­du!..

Ağır abi­ler kı­zı­yor
Ki­mi par­ti­li­le­rin iti­raz­la­rı­na rağ­men “Be­yoğ­lu Be­le­di­ye Baş­kan­lı­ğı­’na ben aday ol­du­m” di­yen Er­do­ğan, se­çim sü­re­cin­de fark­lı pro­pa­gan­da tak­tik­le­ri uy­gu­la­dı.
Ka­dın­la­rı se­çim ça­lış­ma­la­rın­da gö­rev­len­di­ren Er­do­ğan şöy­le an­lat­tı:

“Ok­mey­da­nı­’n­da fa­ali­yet gös­te­ren ve ba­şa­rı­lı olan çar­şaf­lı kar­deş­le­ri­mi­zin, İs­tik­lal Cad­de­si­’n­de ya da Ci­han­gir, Top­ha­ne gi­bi semt­ler­de ay­nı öl­çü­de ba­şa­rı­lı ol­ma­sı müm­kün de­ğil. Do­la­yı­sıy­la o böl­ge­ler­de ba­şı açık kar­deş­le­ri­mi­zi gö­rev­len­dir­dik. Ke­za ay­nı dü­şün­ce­ler­le, sa­kal­lı şal­var­lı kar­deş­le­ri­mi­zin mez­kür böl­ge­le­re çı­ka­ra­ca­ğı­mız kon­voy­lar­da yer al­ma­ma­sı­nı söy­le­dik.”
Er­do­ğa­n’­ın bu ta­ki­ye­ci üs­lu­bu Mil­li Gö­rü­ş’­ün Oğuz­han Asil­türk ya da Fe­him Adak gi­bi “a­ğır abi­le­r”­i ta­ra­fın­dan eleş­ti­ril­di. Er­do­ğan bil­di­ği­ne de­vam et­ti.
Öy­le ki, Ha­cı­hüs­re­v‘­den oy ala­bil­mek için Ba­ca­nak Bi­ra­ha­ne­si­‘nin sa­hi­bi Kud­ret Be­y‘­den yar­dım is­te­di. “Ku­mar­ha­ne iş­le­ri­ne fa­lan ba­kar­mış; ama mu­hi­tin­de se­vi­lip sa­yı­lan bir adam­mı­ş” di­yen Er­do­ğan, AKP Mil­let­ve­ki­li Hü­se­yin Bes­li ile Ömer Öz­ba­y’­ın bir­lik­te ka­le­me al­dı­ğı “R. Tay­yip Er­do­ğan – Bir Li­de­rin Do­ğu­şu­” ki­ta­bın­da Kud­ret Be­y’­le ra­kı ma­sa­sın­da et­ti­ği soh­bet­ten bah­se­di­yor.
Oy al­mak için ku­mar­ha­ne­ci­ler ve mey­ha­ne­ci­ler­le soh­bet et­me­si Er­do­ğa­n’­ın ki­mi par­ti­ler ta­ra­fın­dan “ka­fi­r” ola­rak de­ğer­len­di­ril­me­le­ri­ne ne­den olu­yor.

Ha­ki­me ha­ka­ret

27 Mart 1989 ye­rel se­çim­le­ri bit­ti. San­dık­lar açıl­dı.
Er­do­ğan, Be­yoğ­lu­’n­da kay­bet­ti. He­men so­nuç­la­ra iti­raz et­ti. Hi­le ya­pıl­dı­ğı­nı, “so­nuç bir­leş­tir­me tu­ta­nak­la­rın­da usul­süz­lük ya­pıl­dı­ğı­nı­” söy­le­di. Kız­gın­dı.
İl­çe Se­çim Ku­ru­lu­’nun kar­şı­sı­na çı­kan Er­do­ğan, Ku­rul Baş­ka­nı 2. As­li­ye Ce­za Mah­ke­me­si Ha­ki­mi Naz­mi Öz­ca­n‘­a ha­ka­ret et­ti. İl­çe Se­çim Ku­ru­lu Bü­ro Şe­fi So­ner Kal­kan, o gün Er­do­ğa­n’­ın ağ­zın­dan çı­kan­la­rı ifa­de­sin­de şöy­le an­lat­tı:

“İ­ti­raz edil­miş­ti. Sa­yım yap­tık. Sa­at 04.00 sı­ra­la­rı idi. Ka­rar ya­zı­yor­dum. Bu ara­da Tay­yip Er­do­ğan isim­li şa­hıs ya­nın­da bir­kaç ki­şi ol­du­ğu hal­de içe­ri­ye gir­di. Se­çim Ku­ru­lu Baş­ka­nı­’na ‘Şu ha­li­ne bak sar­hoş adam. Şu ada­le­te bak. Kim­le­re kal­mış. Se­ni ya­ka­ca­ğım. He­pi­ni­zi ad­li tıb­ba gön­de­re­ce­ğim, (ha­ki­me hi­ta­ben) se­ni sü­rün­dü­re­ce­ğim. Ya­ka­ca­ğı­m’ şek­lin­de teh­dit­te bu­lun­du.”

Er­do­ğan kay­bol­du
Er­do­ğa­n’­ın ha­ka­ret et­ti­ği Ha­kim Öz­ca­n’­ın avu­ka­tı Ali Rı­za Diz­da­r‘­dı. “Rah­met­li Naz­mi Bey, son de­re­ce iyi bir ce­za yar­gı­cıy­dı. Ana­do­lu­’nun pek çok ye­rin­de gö­rev yap­mış­tı. Se­çim Ku­ru­lu Baş­ka­nı iken Er­do­ğa­n’­ın ken­di­si­ne sal­dı­rıp küf­ret­me­sin­den ren­ci­de ol­muş­tu. Mes­lek ha­ya­tın­da ilk kez bi­ri hak­kın­da da­va aç­tı.”
Ha­kim Naz­mi Öz­ca­n’­ın şi­ka­ye­ti üze­ri­ne Er­do­ğan hak­kın­da 18 ay­dan 2 yı­la ka­dar ha­pis ce­za­sı is­te­miy­le da­va açıl­dı. Be­yoğ­lu 1. As­li­ye Ce­za Mah­ke­me­si­’n­de gö­rü­len da­va­da 31 Mart 1989 ta­ri­hin­de sav­cı­ya ifa­de ve­ren

  • Er­do­ğan, tu­tuk­lan­ma­sı ta­le­biy­le mah­ke­me­ye sevk edil­di­ği­ni öğ­re­nin­ce mah­ke­me­nin bek­le­me sa­lo­nun­dan ka­yıp­la­ra ka­rış­tı. Er­do­ğan hak­kın­da gı­ya­bi tu­tuk­la­ma ka­ra­rı çı­ka­rıl­dı.

O gün Er­do­ğa­n’­a, “Re­is! He­men git­me­miz la­zım bu­ra­da­n” di­yen avu­kat kim­di der­si­niz?
Ze­yid As­lan… TBMM’­de ga­ze­te­ci­le­re “ba­cak ara­nı­zı çek­ti­rip ga­ze­te­ye bas­tır­sa­m”;
mil­let­ve­kil­le­ri­ne “ter­bi­ye­siz, se­nin kı…. si..eri­m” di­yen ve TBMM Ada­let Ko­mis­yo­nu­’n­da Yar­gıç Ömer Fa­ruk Emi­na­ğa­oğ­lu­’na uçan tek­me atan AKP mil­let­ve­ki­li…

Bir ay kaç­tı

Ye­rel se­çim mağ­lu­bu Er­do­ğan bir ay ka­çak ha­yat sür­dü; or­ta­lık­ta hiç gö­rün­me­di.
Kur­tu­luş ça­re­le­ri ara­dı. So­nun­da bul­du…
Ha­ki­me “sar­ho­ş” di­yen Er­do­ğan, kar­de­şi Mus­ta­fa Er­do­ğan ara­cı­lı­ğıy­la “bi­ra­ha­ne sa­hi­bi ve ku­mar iş­le­riy­le il­gi­le­ne­n” Kud­ret Be­y’­e ha­ber gön­der­di.
Kud­ret Bey, Ad­li­ye Bi­na­sı­’n­da­ki ya­kın dost­la­rıy­la gö­rüş­tük­ten son­ra Er­do­ğa­n’­a “or­ta­ya çı­ka­bi­lir­si­n” de­di.
Ve 27 Ni­san 1989’da Er­do­ğan tu­tuk­lan­dı. Avu­ka­tı par­ti­den “a­ğır abi­si­”
Şev­ket Ka­za­n’­dı. Du­ruş­ma­da tu­tuk­lu­luk ka­ra­rı yü­zü­ne oku­nan, Er­do­ğan Bay­ram­pa­şa Ce­za­evi’­ne gön­de­ril­di. Faz­la yat­ma­dı. Ko­ğu­şa bi­le git­me­di.
Sa­de­ce bir haf­ta ce­za­evi­nin re­vi­rin­de kal­dı. 500 bin TL ke­fa­let­le ser­best bı­ra­kıl­dı.
Ar­dın­dan… Mah­ke­me Er­do­ğa­n’­ı ha­ki­me ha­ka­ret su­çuy­la 6 ay ha­pis ve 20 bin TL pa­ra ce­za­sı­na çarp­tır­dı. Ha­pis ce­za­sı, Türk Ce­za Ka­nu­nu­’nun 72. mad­de­si ge­re­ğin­ce 920 bin TL pa­ra ce­za­sı­na çev­ri­le­rek te­cil edil­di.
Bu­gün san­dık­la­ra iti­raz eden­le­ri aşa­ğı­la­ma­ya ça­lı­şan Er­do­ğan, 25 yıl ön­ce ya­şa­dık­la­rı­nı unut­mu­şa ben­zi­yor! Ta­rih unut­maz ama…

Erdoğan bayıldı

27 Mart 1989 yerel seçimi Erdoğan’ın kaybettiği ilk seçim değildi.
1986 yılında milletvekilliği ara seçiminde aday oldu, ancak kazanamadı.
Ve keza… “Yenilen pehlivan” gibi…

20 Ekim 1991 genel seçiminde Refah Partisi’nin İstanbul milletvekili adayı oldu. Artık seçilmesine kesin gözüyle bakıyordu. Sahiden de…Seçim sonuçları açıklandığında Erdoğan sevinen isim oldu. İl Seçim Kurulu Erdoğan’ı milletvekili ilan etti.
Hatta Erdoğan milletvekili mazbatasını aldı. Ancak…
Erdoğan’ın milletvekilliği saadeti sadece 11 gün sürdü.
Evet, seçimi aslında kazanmıştı. Fakat 20 Ekim 1991 seçiminde ilk kez tercihli oy sistemi uygulandı. Seçmen parti milletvekillerini sıralamaya bakmadan tercih edebiliyordu. Refah Partisi seçmeni Erdoğan’ı tercih etmedi.
Refah Partili seçmen tercihini Mustafa Baş’tan yana kullandı.
Sandıktan Erdoğan’a 9 bin tercihli oy çıkarken, Mustafa Baş’a 13 bin oy çıktı!
Erdoğan sandalyesini, Refah Partisi’nin bir alt sıradaki adayı, Mustafa Baş’a vermek zorunda kaldı.  Erdoğan ve Baş hemşehriydi; aynı köylüydüler. Aynı partidendiler.
Ama dostluk başka, milletvekilliği başkaydı.
Mustafa Baş, Yüksek Seçim Kurulu’na itiraz etti ve Erdoğan’ın milletvekilliğini düşürtüp TBMM’ye girdi. Erdoğan istemeye istemeye mazbatasını Mustafa Baş’a verdi. Milletvekilliğini kaybetmesine neden olan tercihli oyu “zulüm sistemi” diyerek eleştirdi.

Dergahlar savaşı
Peki…Refah Partisi seçmeni neden Erdoğan’ı değil de özellikle Mustafa Baş’ı seçti? Bu konuda hâlâ bir sürü iddia var.
Kimine göre, teşkilatta Mustafa Baş daha çok seviliyordu.
Kimine göre, partinin “ağır ağabeyleri” Mustafa Baş’a yakın durdu, ona oy verilmesini telkin etti. Ancak en çok kabul gören dergahlar savaşı teziydi:
Nakşibendi ağırlıklı Refah Partisi’nde Nakşiler arasında da gizli bir mücadele vardı.
Erdoğan’ı Nakşibendi İskenderpaşa dergahı desteklerken, Mustafa Baş’a Nakşibendi İsmailağa dergahı sahip çıkıyordu.
Emine Hanım’ın İskender Paşacılar gibi pardösü, Mustafa Baş’ın eşi ise İsmailağacılar gibi çarşaf giyiyordu!
Sonunda aynı partiye oy veren iki Nakşibendi grup seferber oldu; Mustafa Baş, Erdoğan’ın elinden vekilliği almıştı.

Tanık Metiner
Erdoğan, seçimi kaybettiğini öğrenince ne yaptı dersiniz? Bayıldı!..
O gün yaşananları bugünün AKP Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’den dinleyelim: “Tayyip Erdoğan tercih oylarıyla Mustafa Baş’ın seçildiğini öğrendiğinde -yanında olduğum için biliyorum- sinirinden düşüp bayılmıştı. Çünkü bu teşkilat disiplinine ve Milli Görüş geleneğine aykırı bir durumdu ve kabul edilemezdi. İl teşkilatının sayıma itirazı üzerine İl Seçim Kurulu milletvekilliği mazbatasını Erdoğan’a takdim eder. Bu arada il teşkilatı aracılığıyla genel merkeze durumun düzeltilmesi ve Mustafa Baş’a hiçbir itiraz yoluna gitmeden bu yeni durumu kabullenmesi için baskıda bulunulması talebinde bulunulur. Başta Erbakan olmak üzere genel merkezdeki yetkililere yapılan bu talepler, baskı düzeyine kadar ulaşır. Ama genel merkez bu olayda Erdoğan’ın yerine Mustafa Baş’a arka çıkar ve Baş’ın yaptığı itirazdan sonra Erdoğan’ın mazbatası geri alınır.”
O gün bayılan Erdoğan’ın yerinde, bugün siz olsanız seçimlere itiraz edildiğini duyunca tansiyonunuz yükselmez mi?
Bir de…Yakın tarihten bir örnek var.
Erdoğan’ın siyaset yasağının kaldırılıp Siirt milletvekili yapılmasının “hikayesini” biliyorsunuzdur. 2 Aralık 2002’de genel seçimler yapıldı. Yeni kurulan AKP yüzde 34 ile birinci parti oldu. Fakat partinin genel başkanı siyasi yasaklı olduğu için milletvekili olamamıştı. Sonra ne oldu dersiniz?
AKP, Siirt’in Pervari ilçesinde üç sandık kurulunun oluşturulmadığını ve bir sandığın kırıldığını öne sürerek bu ildeki seçimlerin iptali istemiyle Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) başvuruda bulundu. YSK bu başvuruyu kabul etti ve 2 Aralık 2002’de Siirt seçimleri iptal edildi. Böylece TBMM’ye Siirt’ten giren 3 milletvekilinin (AKP’den Mervan Gül, CHP’den Ekrem Bilek ve bağımsız milletvekili Fadıl Akgündüz) milletvekillikleri düştü. Siirt seçimleri 9 Mart 2003 günü tekrar edildi.
Siirt milletvekili adayları arasında ilk sırada yasağı kalkan Erdoğan vardı!
Ve seçildi. Şimdi… Bugün…
Siyasi hayatında bunları yaşayan Erdoğan, bugün sandık sonuçlarına itiraz edenleri küçümsüyor!
Evet, yenemeyen pehlivan kim mi acaba?

Küresel mafya ekonomik tetiği çekti!


Küresel mafya ekonomik tetiği çekti!

Bulent_Esinoglu_yurduma_can_feda

Bülent ESİNOĞLU

 

 

 

Küresel mafya tetiği neden çekti derseniz, sayılacak birçok neden var.

Küresel mafyanın bir ülkeyi soyması için,
o ülkede demokrasi olup olmaması umurunda değildir…

Onun asıl derdi sermaye ihraç etmek, sermayesine yüksek getiri sağlamaktır.

Bunu gerçekleştirmek için, sermaye ihraç ettiği ülkenin her işine karışır.
Kimin Başbakan olacağına, kimin Cumhurbaşkanı olacağına o karar verir.

Bu karışma siyasal, ekonomik, askeri ve hatta kültürel düzeyde olur.

Bunu kendi sermayesinin getirisi ve ana sermayesini güvence altında tutmak için yapar.

Diyeceksiniz ki, küresel sermaye Türkiye’ye 11 yıldır, düzenli sermaye
ihraç ederken, ne oldu da bu türbülansı yaratıyor?

Erdoğan, gerek iç nedenlerden, gerekse, ülkedeki işsizliğin ve sosyal direnişin yükselmesinden dolayı; yüksek faiz istemine direndi. Ya da öyle izlenim verdi.

Küresel sermaye Erdoğan’a diyor ki; hem hesapsız harcama yapacaksın, borçlanacaksın, bu da yetmiyormuş gibi, bu işleri düşük faizle yapacağım diye diretiyorsun.

Ekonomik kıyamet buradan kopuyor.

Merkez Bankası‘nın faizleri %12’ye çıkarmasının piyasalar için yeterli olmadığı anlaşılıyor. (Küresel mafyanın emperyal dünyadaki adı; “piyasalar” dır)

Dolar ve Euro’nun ateşi düşmedi.

Anlayacağımız; kedinin fare ile oynadığı gibi oynuyorlar.

Paçanızı küresel mafyaya kaptırırsanız, tıpkı bankalara paçayı kaptırmaya benzer. Faiz sizi önünde sonunda yutar. Elinizde avucunuzda ne varsa alır.

Küresel mafya AKP iktidarından alacağını aldı.

Erdoğan, Cumhuriyetin dişinden tırnağından artırdığı tüm varlıklarını,
özelleştirmelerle, bu küresel mafyaya sattı.

Ama bunlar doymazlar.

Bir soruyu yanıtlamadan geçmeyelim :

ABD de zor durumda, para basmasında güçlükler çıktı.
Ayda 85 milyar $ basıyorlardı. Bu durum ABD’yi krizden çıkaramadı.
Hatta kimi başka sorunlar yarattı.

Dolar basmayı azalttılar. Faizler artı.

Artık ucuz para bulma dönemi kapandı.

Zamanında ülke insanını tasarrufa yöneltmeyenler, tüketimi pompalayarak
ülkeyi borçlandıranlar, gelip duvara tosladılar.

Faizler arttı ama küresel mafyanın yerli ortakları bu miktarlardan memnun değil.

Ancak bu faizler bile, ülkedeki işsizliği daha da içinden çıkılmaz hale getirir.

Zaten işsizliğin tavan yaptığı yerde,
Suriyeli dilencilerin yanına Türk dilencilerde de eklenecektir.

Bu denli işsizlik olacak da, egemen sınıflar,
bu işsizlerin arasında nasıl güvende yaşayacaklar?

Davos’ta buna da çare üretmişler.

İşsizleri ve yoksulları, egemen sınıfların yaşam alanlarının dışına sürmek.

Bizdeki, “kentsel dönüşüm”, “Kanal İstanbul” nereden çıktı diye düşünürdük!

Küresel mafya için AKP’nin kullanılma ömrünün tamamlanmış olduğu anlaşılıyor.

Yeni bir “Türk Baharı” hazırlama peşindeler.
Ancak, Türk halkı da Suriye halkı gibi direnirse,
ne olacak diye hesap yapıyorlar.

29.1.2014, bulentesinoglu@gmail.com