Etiket arşivi: Hitler faşizmi

Türkiye’nin yarınını neler belirleyecek…

Erol ManisalıErol Manisalı
erolmanisa@yahoo.com
Cumhuriyet 30.11.21

– İktisadi ve siyasi olarak Türkiye “olağanüstü” sorunlarla karşı karşıya.
– Büyük krizden çıkmak için siyasi ve iktisadi olarak “yapılması gerekenler” bellidir. Ülkede %70’lik toplumsal destek (ve istekli) gerekenler ana hatları ile ortaya konmuştur. Sorunların hangi yollarla (ve araçlarla) çözüleceği konusunda % 70’in temsilcileri, “asgari müştereklerde”, temel noktalarda, ortak bir görüşte şimdilik “fikren” de olsa birleşmişlerdir.
– Öte yandan, çözüm için gereken araçları ve değişiklikleri kabul etmeyen iktidar ortakları da bellidir: Bir yanda krizden kurtuluş için gereken önlemler belli iken öte yanda bunların yapılmasının yolunu kesenler de bellidir.
– Yarın nasıl bir Türkiye olacağını, bugün ülkede “mevcut olan iç siyasi ve iktisadi dinamikler üretecektir”“Veri” olan, mevcut alan, var olan faktörler (AS: etmenler) doğrultusunda yarının Türkiye’si şekillenecektir.
– Şunu da kabul etmek gerekir: fiilen mevcut olan, iç siyasal ve iktisadi faktörler

a) Bir yandan değişken faktörlerdir.
b) Öte yandan bu değişim süreçleri kendi dışsallıklarını (externalities) her iki yönde de “besleyerek” değiştirebilirler; Almanya’da Hitler faşizminin “kendi dışsallıklarını da üretebilmesi” gibi.

– Sözün kısası yarının Türkiye’sini, bugün iç siyasal ve ekonomik dinamikleri belirleyeceklerdir: Ya güçlü parlamenter sistem ve demokrasi yönünde yol değiştirme: Ya da tek adam rejimi ile ray değiştiren ülkenin demokrasi istasyonundan daha da uzaklaşarak siyasal İslam odaklı, tümüyle otoriter bir yapıya dönüşmesi.

Halkın %70 dolayındaki güçlü çoğunluğuna rağmen, aynı oranda güçlü bir muhalefet “etkinliği” bulunmuyor. Bu konuda, her bir muhalefet partisinin “kendi öncelikleri” ile ulusal boyutta bütünleşmiş muhalefet cephesi arasında farklar var.

%70 dolayındaki “halk muhalefetine” karşın muhalefet cephesindeki siyasal partiler aynı oranda, organize başarı gösteremiyorlar.

Buna karşın Erdoğan ve AKP’nin kemikleşmiş %25’inin iki ayağı bulunuyor:

a) Tek adam iktidarında tüm ekonomik ulusal kaynaklar denetimsiz olarak rejimin elinde bulunduğundan “iktidar cephesine” aktarılan olağanüstü ekonomik güç söz konusu: bu kesim, iktidar ile kader birliği içinde,
b) Siyasal İslamcı düzeni savunan dinci örgütler de iktidarın en büyük destekçileri. Bunlara zaman zaman de olsa katılan kimi yabancı devletleri de katmak gerekiyor.

Türkiye kader seçimlerine, bu iki cephe arasındaki mücadele (ve kavga) ile gidiyor. Ayrıca “haksız rekabet” koşullarının büyük ölçüde geçerli olduğu bir ortamda yapılacak. İktidar cephesinin, “kaybettiği andan itibaren katlanacağı olağanüstü bedel” de göz önüne alındığında, “iktidarın ölçüyü ne oranda kaçıracağı” en çok sorgulanan sorun.

Kavga özünde, demokrasi ve siyasal İslam arasındadır.

Muhalefet partileri bu gerçeği ne oranda özümseyip değerlendirecekler?

İşin ilginç yanı halen %70 oranındaki bölümü bu gerçeği görmüş ve eğilimini buna göre belirlemiştir. Halkın bu eğilimine karşın muhalefet partileri ellerini taşın altına koyma konusunda, “sokaktaki insan kadar kararlı gözükmüyorlar”. Tabandaki, “demokratik örgütlenme yetersizlikleri” bu çelişkinin en önemli nedenidir.

Yoksa, dincilerden uluslararası mafya ve emperyalizme “olağan şüpheliler” ortaklığı kasıp kavurur. Son aylarda Diyanet İşleri Başkanı’nı, Sedat Peker’leri ve Biden’ları konuşmuyor muyuz… Sahneyi işgal edenler bu “üç ayak”

Stefan Zweig’a yazık oldu!

Stefan Zweig’a yazık oldu!
Selçuk Erez
Cumhuriyet, 05 Temmuz 2018
Stefan Zweig, 1942’de -eşi ileberaber- intihar ettiğinde 61 yaşındaydı. Bu önemli yazarın eserleri, ülkemizde eski harfler geçerli olduğu zaman okunmaya başlanmış (Korku 1905, Satranç 1917 vb.), günümüze dek kezlerce yeniden basılmıştır. 

Canına kıymasa muhtemelen 20-25 yıl daha yaşar, edebiyata katkılarını sürdürürdü. 
Zweig neden intihar etti? 
İntiharı, Hitler faşizminin Avrupa’yı kaplayıp, Asya’ya, Afrika’ya yayılmaya başlamasıyla ilgilidir: 
Nazi faşizmi, Zweig’in memleketi Avusturya’da 1930’larda yayılmaya başladı.Özellikle Yahudileri hedef alan saldırılardan biri Zweig’a yöneldi: 1934’te evi basıldı. Oralarda barınamayacağını anlayan Zweig, İngiltere’ye göç etti. 
1934’ten 1940’a kadar İngiltere’de kaldı: Cephelerden gelen kötü haberler moralini bozuyordu: 1938’de ülkesi Nazi Almanyası’na katıldı, 1939’da Çekoslovakya ve Polonya Hitler kuvvetleri tarafından işgal edildi. Zweig, Avrupa’daki felaketten biraz daha uzaklaşmak için New York’a göç etti. 
New York, Avrupa’dan gelmiş sığınmacılarla doluydu: Her gün birkaçıyla görüşüyordu. Bu insanlar, onun, kaçıp geldiği Avrupa’nın felaketini her boyutuyla anımsamasına yol açıyorlardı. 
Almanlar, 1940’ta Danimarka’yı, Norveç’i, Hollanda’yı, Belçika’yı işgal ettiler. Müttefikler Dunkirk’ten gemilere binip kaçtıktan sonra İngiltere de bombalanmaya başlandı. Hitler, 1941’de Rusya’ya saldırdı. 
Zveig, bu durumda New York’ta fazla kalamadı, 1943’te Brezilya’ya göçtü
Brezilya’nın diktatörü G. Vargas Yahudileri sevmezdi, ancak Zweig’ın gelişini, dünya çapında önemli bir yazarın ülkesinde yaşamayı yeğlemesinin yararına inandığından kabul etti. 
Zweig, Petropolis kentinde küçük bir eve yerleşti, özyaşam öyküsünü gözden geçirmeye başladı. Kısa zamanda Avrupa’dan gelen haberler ümitsizliğini pekiştirdi, 

  • “Şimdi elim kolum bağlıyken hiçbir şey yapamadan, insanlığın barbarlığa dönüştüğünü izlemek zorundayım” diyordu.

Uygarlığın yok olduğuna, bu durumun artık düzelmeyeceğine inanıyordu: 22 Şubat 1942’de eşi ile birlikte intihar etti. 
Zweig’ın (ve eşinin) kendilerine kıymaları ne acı ve aynı zamanda ne isabetsiz bir davranıştı! 
Savaşın gidişi, onlar öldükten çok kısa bir zaman sonra dönmeye başladı: Zweig’in intiharından yaklaşık sekiz ay sonra Müttefik Kuvvetleri El Alameyn’de Nazi ordularını yendi. Bundan bir ay sonra Stalingrad savaşında Ruslar, Almanları alt etti; savaşın, faşizmin zaferiyle son bulmayacağı kavranmaya başlandı.

Düşünmek gerekir                    :

  • Tarih, bize faşizmin en güçlüsünün bile er geç sona ereceğini, gümbürdeyip gideceğini kezlerce öğretmişken, bunu unutup direnmek yerine çökkünlüğe yönelmenin ne vahim bir yanlış olduğunu kavramamız için daha kaç Zweig’ın yitmesi gerekir?

FAŞİZMİN YÜKSELİŞ SESLERİ

FAŞİZMİN YÜKSELİŞ SESLERİ

Özgür MUMCU
Cumhuriyet, 23.02.17

(AS: Bizim katkımız yazını altındadır..)

Sayın Numan Kurtulmuş’u bilirsiniz. Hükümet sözcüsü. Has Parti’nin eski genel başkanı. AKP’nin sağı yutma operasyonunun bir örneği. Bir zamanlar en sıkı iktidar karşıtlarının dahi etmeyeceği, yenir yutulur olmayan sözleri AKP’ye yöneltmesiyle meşhurdu. Harun-Karun meselesiyle Ali-Muaviye benzetmeleri literatüre geçmiştir.
Partisini kapatıp AKP’ye geçerken “Numan Kurtulmuş ve arkadaşları makam, mevki, servet, şan ve şöhret peşinde koşan insanlardan değildir” demişti. Eski Has Parti’li yeni AKP’lilerden kendisi hükümet sözcüsü, Ahmet Demircan milletvekili, Abdülhamit Gül ise hem milletvekili hem de başkanlık rejimini öngören anayasa değişikliğinin mimarlarından.
AKP’ye katılmayı reddeden Has Parti kurucularından Prof. Cihangir İslam ise son
OHAL KHK’si ile ihraç edilen akademisyenler arasında.

Neyse, şimdilik bunu not etmekle yetinelim. Bu geçmişle her sabah uyanıp aynaya bakmak zorunda olan biz değiliz, kendi bilir.
İşte sayın Numan Kurtulmuş geçen gün şunu söyledi:

  • “Avrupa için en büyük tehlike, Avrupa’da artık ayak seslerini duyduğumuz
    yeni faşizmin yükseliş sesleridir. Buna karşı herkesin uyanık olması lazım.”

Senelerdir bu köşe de dahil olmak üzere çok yerde tartışılan bu konuyu geç de olsa fark etmesi pek güzel. Gerçi artık yükselen aşırı sağ, popülist dalgadan bahsetmeyen kalmadı. Ama yine de geç olsun güç olmasın. Gelgelelim bu hadise hakkındaki neredeyse tüm incelemelerde sözcülüğünü yaptığı hükümetin siyasi çizgisi de yer alıyor. Trump, Brexit, Putin ve Erdoğan aynı yükselen popülist dalganın parçaları olarak değerlendiriliyor. Kaldı ki karşı karşıya olduğumuz sadece Batı’nın sorunu değil.
Filipin Devlet Başkanı Duterte’den Hindistan başbakanı Modi’ye kadar uzanan küresel bir hadise bu. Mesela Macaristan başbakanı Viktor Orban bu durumu özgürlükçü olmayan
demokrasi
olarak yüceltiyor. Dahası bu otoriter, popülist yönetim biçimine överek verdiği örnekler arasında Erdoğan rejimi de var.

Yeni Türkiye” sloganını çağrıştıran “Yeni Hindistan”, Gandi’nin mirasına bayrak açmış Hindu milliyetçisi Modi’nin sevip kullandığı bir kavram mesela. Erdoğan’ın Modi’nin ardından hologramla nutuk attığını da hatırlamakta fayda var.
Avrupa’da aşırı sağ akımlar, Putin Rusya’sından destek alıyor. ABD’de Trump’ın seçim zaferinde Rusya’nın parmağı olduğu çok konuşuldu. Hatta Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı Michael Flynn, Rusya ile izah edemediği görüşmeleri sebebiyle istifa etmek zorunda kaldı. Flynn aynı zamanda Türkiye için lobi yapmasıyla da gündemdeydi. İslamcı mizah dergileri, ABD başkanlık seçim sonuçlarını Rabia işareti yapan bir Donald Trump karikatürü ve Erdoğan’ın sıklıkla dile getirdiği bir şiire göndermeyle “Ne yapsalar boş, Clinton’ın ötesinde bir Trump vardır” diye kutladı.
Doğrudur. Dünya bir kırılma safhasında. Aşırı sağ, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hiç olmadığı kadar kuvvetli ve daha da kuvvetleniyor. Fakat ve maalesef bizim bugünkü iktidarımız da bu kuvvetlenen akımla beraber değerlendiriliyor. Sayın Kurtulmuş’a bu mesele hakkında daha çok okumasını tavsiye ederiz. Kendisi akademisyendir. Biraz çalışırsa hızla öğrenir. Ya da dilerse üniversiteden ihraç ettikleri siyaset bilimcilere sorsun, eminim kendisini aydınlatırlar.
===============================
Teşekkürler sevgili Özgür Mumcu…

Prof. Numan Kurtulmuş
 kemiksiz dilinin ettiği bu büyük laflardan ne zaman kurtulacak? Sanırız hiç kurtulmuş olmayacak.. Arşivler unutmaz,, yakılsalar da.. Bir yerlerden sürgün verir.
Kurtulmuş’u kim kurtaracak? İnişe geçen ve dağılma sürecine giren AKP mi??
Hadi canım sen de…

Bir de hakkını yemeyelim, bizimkiler Nazi faşizminin akıl edemediklerini de başarıyor!
OHAL KHK’ları ile binlerce kamu çalışanını içeren blok blok ihraçlar ile SİVİL ÖLÜME
(Post-modern Türk usulü idama!?)
mahkum edilenlerin pasaportlarına da el konarak
gurbet ellere sığınmaları da engelleniyor..

Büyük Latin atasözüdür : Homo homini lupus! (İnsan insanın kurdudur)
Dolayısıyla kendinin de kurdudur ve de o kurtlar şimdilerde AKP’yi kemirmektedir..
Kim saldı bu kurtları AKP’nin üzerine??
Hacamatçılar?
Sülükçüler??
Cin çıkarma hastanesi açanlar ve ona ruhsat verenler??
Bahçeli devlet??
Hangisi, hangisi??
1933’te Alman Parlamentosu Reichstag yandı, buna dayalı Hitler faşizmi geldi ülkeye.
Yıllar sonra, Alman Parlamentosu Reichstag’ı kundaklayanların Naziler olduğu kanıtlandı.
Bizde TBMM hain FETÖ’cüler tarafından bombalandı; Türk tipi / usulü OHAL!li faşizm
de jure ve de facto olarak gelip kuruldu.

HAYIR” lara vesile olur ve de necip milletimiz “HAYIR” ile amel eyler inşallah!

Sevgi ve saygı ile. 23 Şubat 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Alman Papazın Hikayesi Var da Türk İmamın Hikayesi Olmaz mı?


Dostlar.

ADD Genel Başkan Yardımcısı sevgili dotumuzSayın Prof. Dr. Ayhan FİLAZİ,
adeta bir bayram armağanı yollamış! “Nedir?” denilecekse, yanıtımız,
“Aşağıdaki yazı!” dır.

Bu site okurlarının da Sayın Filazi’nin aşağıdaki düşündürücü makalesini okuduklarında,
bizim gibi bir duyumsama (hissetme) ve duygudurum (mood) içine gireceklerini umuyoruz. Ayhan hocayı usta klavyesi (kalemi!) için kutluyor,
“Bayram’da da” ülkemizin ağır sorunlarına çözüm aranışının sürmesini diliyoruz..

Papazın / İmamın hazin öykülerine ek olarak;

– örneğin 3-4 günde, 1 yıl içindeki toplam hayvan kesiminin 1/4’ünü (yaklaşık 3 milyon) kesmenin anlamını ve sonuçlarını..
– Hayvan stokumuzun buna elverip vermediğini,
– Kesilen hayvan dokularının tümüyle değerlendirilip değerlendiril(e)mediğini
– değerlendiril(e)meyeceğini, yüz milyonlarca dolarlık kaçınılmaz israfı
– muazzam çevre kirliliğini, zoonozları
(hayvanlardan insanlara geçebilen 200 hastalığı)
– kesimleri neden kesimevlerinde (mezbahalarda) yapmadığımızı,
– “Kurban” ın ille de bir hayvan kesmek anlamında olup olmadığını,
bu anlamda edimin salt Hacca gidenlere yükümlendiğini,
– Geniş anlamda “her tür hayır – iyilik -bağış” ın da “kurban” olduğunu..
– Diyanet’in hurafe üretmeyi bırakıp (Prof. İ. Arsel’in ünlü sözü)
  halka gerçek İslamı neden analatıp / anlatmadığını..

(Lütfen, “Kurban” gerçekte nedir? Hayvan kesmek dince zorunlu mu??
başlıklı yazımıza bakılması.. 16.10.12;
http://ahmetsaltik.net/s=kurban%C4%B1n+ger%C3%A7ek+anlam%C4%B1&submit=Ara)

Listeyi daha çok uzatıp korteksinizi ısıtmayalım – keyfinizi kaçırmayalım..

“Bayram” da

1. Hapisaneleri,
2. Yaşlı Huzurevlerini
3. Çocuk Esirgeme Kurumu çocuk yuvaları

ziyaret edelim.. Sonra “küresel ısınma”nın cömert (!?) sonbahar doğasını
ve şehitlikleri – mezarlıkları..

Kolay gele..

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 14.10.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

========================================

Alman Papazın Hikayesi Var da Türk İmamın Hikayesi Olmaz mı?

ayhan filazi

Prof. Dr. Ayhan FİLAZİ
ADD Genel Başkan Yardımcısı

Son günlerde özellikle de “demokratikleşme paketi” (!) adı altında kadınların pakete sokulduğu yeni ileri demokrasi (!) önlemlerini gördüğümde aklıma hemen
Alman Papaz Martin Niemöller’in öyküsü geldi.

Hitler faşizmini çok güzel özetleyen ve artık klişeleşen Papazın yküsünü hemen herkes biliyor. Hani “Naziler önce komünistleri tutukladılar; komünist değilim diye ses çıkarmadım. Sonra Yahudileri tutukladılar, Yahudi değilim dedim, sesimi çıkarmadım. Sosyal demokratları tutukladılar, savunmak bana mı kaldı dedim, sesimi çıkarmadım. Sıra bana geldiğinde çevrede tutuklanmama ses çıkaracak kimse kalmamıştı..” diyen papaz.

Aslında bir iç hesaplaşma ve pişmanlığı yansıtan bu sözler, sonraki kuşaklat için kulağa küpe niteliğinde ama insanoğlu başına gelmeden bilemiyor. Bir musibet bin nasihatten iyidir örneğii!

İleride Alman Papazın bir benzeri bizde de çıkar mı diye düşündüm. Elbette %99’unun Müslüman olarak ileri sürüldüğü Türkiye Cumhuriyeti’nde böylesi bir papaz çıkma olasılığı çok zayıf olacağından, belki bunun yerine bir Türk İmam çıkıp şöyle dese :

“Önce devrimcilik ruhunu yok ettiler, ses çıkarmadım. Çünkü devrim o dönemde Stalin’in komünizmiyle eşdeğerdi ve ben komünist değildim. Sonra halkçılığı öldürdüler. Varsın ölsün dedim. Nasılsa her mahallede bir milyoner yaratacaklar, mahallenin ağası olur bize de bakar dedim. Sonra devletçilik ortadan yitti.
Doğal, yok olur dedim. Modası geçti, devir rekabet ve neo-liberal ekonomi devri, komünizm bile bundan dolayı çöktü dedim. Sonra laiklik “faili meşhur” kişilerce
suikaste kurban edildi. Varsın olsun, dedim. Benim başörtülü bacımın da örtünmeye hakkı var, ufacık bir bez parçasıyla niye uğraşırlar, zaten dinimiz de bunu öyle emrediyormuş.. dedim. Sonra ulusalcılığı götürdüler. Yine ses çıkarmadım.
Varsın gitsin yoluna ne o ırkçılık ayakları falan, her gün “Türk’üm” diye bağırmalar..
Hem bu ülkede başka halklar da yaşamıyor muydu? Zorla kimseyi Türk yapamazsınız zaten. En son Cumhuriyeti alıp götürdüklerinde de sustum. Ama susmam yetmedi, benden onun aleyhine yalancı tanıklık yapmamı istediler. “Din adamıyım yalan söyleyemem” dediğimde ise beni de alıp götürdüler. Beni savunacak hiçbir kurum da kalmayınca anladım ki, Kemalist devrim bizim özgür ibadet yapmamızı ve
barış içinde yaşamamızı sağlayan gerçek bir rejimmiş
ve bunlar bizi kandırıyormuş.”

Biliyorum ki, buna karşı çıkacak kimi arkadaşlarımız, “O sözü söyleyecek en son kişiler imamlardır..” diyecek. Ancak Dolmabahçe Valide Sultan Camisinin müezzinine neler olduğunu anımsatırım.

Yukarıda duruma geldik mi gelmedik mi elbette tartışılır. Ama Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu istencinin (iradesinin) ortaya koyduğu Kemalist ilkeler bir bütün olarak değerlendirilmedikçe ve bir bölümünü alıp öbürlerini özümsemezsek,
sonucun ne olacağı belli. O nedenle Kemalizm’i bir bütün olarak algılamalı
ve ideolojisine saygı duyduğumuz kişiler yargılanırken yaptığımız itirazları,
hoşumuza gitmeyen kişiler yargılanırken de göstermeli ve odak nokta “Herkes için adalet” olmalıdır. Kimi hukuk kurumlarına herhangi bir davadan dolayı “lanet okurken”, başka davalarda “sonuna dek gidilmelidir” diyen kişinin sonu, yukarıda söz ettiğimiz Papazın veya imamın sonundan farklı olmayacaktır.

Böyle giderse ve Gezi olaylarından sonra gençlerin verdiği ileti,
alması gereken kişiler – kurumlar tarafından alınmazsa,
en sonunda iş o noktaya gelecektir.
Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.
Uyarması bizden. (14.10.13)

Prof. Dr. Ayhan FİLAZİ
ADD Genel Başkan Yardımcısı

DÜNYA BARIŞ GÜNÜ

Dostlar,

Sn. Prof. Dr. D. Ali Ercan hocamız yine çook hoş bir derleme göndermiş..

DÜNYA BARIŞ GÜNÜ.. 

Paylaşalım ve yepyeni bilgiler edinelim.

Sn. Ercan’a da teşekkürlerimizle..

Değerli yazısına bir tümce ile katkı vermek isteriz :

  • “Kalıcı ve evrensel bir barış, ancak sosyal adalet temelinde kurulabilir.”
    Filadelfiya Bildirgesi -1944

Sevgi ve saygı ile.
25.8.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

======================================

DÜNYA BARIŞ GÜNÜ
Ali_Ercan_portresi
Prof. Dr. D. Ali Ercan
Satır içi resim 1

Hitler faşizminin 1939 yılında Polonya’yı işgal ederek 2. Dünya Paylaşım Savaşını başlattığı tarih olan 1 Eylül “dünya barış günü” olarak kutlanıyordu; ancak SSCB’nin ve Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra BM kararı ile Birleşmiş Milletler
Genel Kurulunun açılış günü olan 21 Eylül “Uluslararası Barış Günü” ilan edildi.
Her 21 Eylül’de, Birleşmiş Milletler Merkezinde, Savaşlardaki insani kıyımın anısına Japonya tarafından yaptırılmış olan “Barış Çanı”, 21 Eylül “Uluslararası
Barış Günü”
 çalınıyor. Bu çan, dünyanın tüm ülkelerinden çocukların bağışladıkları
bozuk paralardan üretilmiş.

Çanın üzerine, 世界絶対平和萬歳 (“Çok Yaşa Mutlak Barış”) sözleri var..

New York’ta Birleşmiş Milletler binası önündeki Barış çanı

Satır içi resim 2

1 Eylül ya da  21 Eylül, fark etmez, yılda yalnızca bir gün bile olsa, barışı anmak
insanlık için bir gelişim sayılmalı; çünkü başta su, hava ve toprak olmak üzere yaşamın tüm gerekli altyapısı geriye dönüşsüz bir bozulum içinde. Sınırlı dünya nimetlerinin
adil olmayan paylaşımı da insanlar arasında sürekli artan bir gerilim yaratmaya ve gizli/açık mücadele veya savaş nedeni olmaya devam ediyor. Öte yandan müthiş bir hızla üremeye devam eden insanlık, gezegeni yalnızca kendi türü için değil, öbür bütün canlı türleri için de yaşanamaz duruma getiren olumsuz davranışlarını pervasızca, sorumsuzca sürdürüyor.

Özetle; bu gezegen üzerinde yaşam savaşımı gittikçe zorlaşıyor.
Peki bu durumda Japon Çanının üzerinde yazılı  “mutlak barış” nasıl gerçekleşecek?

Pek net olarak tasarlanamayan “Barış” kavramı çok daha somut görüntüsüyle “Savaş” diye bildiğimiz olgunun antitezidir. Bir başka anlatım ile (iki sistem (örn. iki ulus) arasındaki çıkar dengesinin kurulduğu, korunduğu duruma “barış durumu” diyoruz.  Dengesizliğin sürdüğü, çıkarlar çatışmasının öldürücü silahlarla sürdürülmesi ise “savaş durumunu” temsil ediyor. Ancak, uluslararası “şerefli ve adil barış” “her ne pahasına olursa olsun, yeter ki çatışma olmasın” mantığı ile, bireysel özgürlükler ve
ulusal bağımsızlıktan ödün verilerek oluşturulacak yapay bir sessizlik ortamı da değildir.

Tarihte savaşlar, devletlerin veya siyasal örgütlenmelerin aralarında çözümleyemedikleri anlaşmazlıkları güce ve şiddete dayanarak çözmek girişimleri olarak karşımıza çıkıyor. Savaş ve Politika arasındaki ilişkiye de­ğinen ve savaşı “siyasal bir araç” olarak gören  Prusyalı devlet adamı General Karl von Clausewitz‘e göre, “savaş, (uluslararası)
politikanın  bir başka biçimde sürmesidir.” 

İnsanlık tarihi boyunca savaş, top­lumlar arasındaki bunalımlarda sonuç ala­bilmek için
“en son başvurulan yol” olmuştur. Ancak  çağımızın yönetsel paradigması olan “Demokrasi”nin (kötü) ürünü birtakım yeteneksiz, aferist (işgüzar, işbirlikçi), opportünist (fırsatçı), egoist (bencil), popülist (halk yalakası) sıradan insanların hemen bütün ülkelerde politik güçleri ellerine geçirmesiyle, anlaşmazlıkların çözümünde
kaba güç kullanımı, yani “savaş” neredeyse ilk seçenek haline gelmeye başlamıştır.

İster lanetlensin, ister kutsansın, Savaş bir ölüm makinesidir. 1. Dünya Paylaşım Savaşında yaklaşık 10 milyon,  2. Dünya Paylaşım Savaşında 50 milyon insan yaşamını yitirmiştir. Bunların yarısı sivil insanlardı. Çanakkale Savunmasında İngiliz ve Fransız   Donanmalarının 2-3 nükleer bomba eşdeğerindeki bombardımanları altında ölen askerlerimizin sayısı 200 bin dolayındadır. Osmanlı ordusunun 1913-18 arası bütün cephelerde yitirdiği asker sayısı 1 milyona yakındır. O zamanlar toplam nüfusun 12 milyon olduğunu düşünecek olursak, Anadolu’da 18-28 yaş arası erkeklerin 6’da 1’i savaşlarda ölmüş demektir. Büyük Atatürk,

  • “Ülkeyi ve Ulusu Savunmak zorunlu olmadıkça savaş bir cinayettir.”
    demiştir.

Tarihte doğrudan askerlerin ve orduların hedef olduğu savaşlar, günümüzde daha çok sivil halkı ve çocukları hedef almaktadır. Askerden çok siviller ölmekte, çevre ve yaşam kaynakları büyük yıkıma uğramaktadır. ABD’nin Irak seferinde ölen yaklaşık 10 bin Amerikan askerine ve 50 bin Iraklı askere karşın, ölen Iraklı sivillerin sayısı 200 binin üzerindedir. Bundan sonra da nerede ve nasıl olursa olsun meydana gelecek
“sıcak” savaşlarda askerlerin 5-10 katı sayıda siviller ölecektir.

  • Yani çağımızın Savaşları, gerçekten masum insanları hedef alan bir cinayettir.

Doğada tüm canlıların yaşam savaşımında (mücadelesinde) sınırlı yaşam kaynaklarına sahip olmak, yarışın temel gerekçesidir.*

Bunların başında yaşam alanı olan topraklar, ardından sular geliyor.. Çağımızda bunlara enerji kaynakları, ve endüstrinin temel girdileri olan madenler de eklendi. Her ne olursa olsun çıkar çatışmalarının temel nedeni aşırı nüfustur. Dünya nüfusu bugün 7 milyarı aşmış ve her gün 200 bin kişi artmaktadır. (Doğanların ve ölenlerin farkı. Kara bir mizah ama, teşbihte hata olmaz, günde 2 atom bombası atılsa insanlığın nüfusu ancak sabit kalacak) Türkiye’nin nüfusu da her gün 3 bin artmaktadır.

Yalnızca nüfus artmakla kalmıyor, aynı zamanda dünyaya egemen serbest piyasa ekonomisinin dayatması ve yönlendirmesiyle savurganlık ve adam başına tüketim oranları da artıyor. Öte yandan, yaklaşık 1 milyar insan açlık çekiyor, her 10 kişiden biri yeterli temiz suya erişemiyor. Türkiye’de resmi rakamlara göre nüfusun %5’i
(benim hesaplarıma göre bunun iki katı!) açlık sınırında yaşıyor.
Tüm bu olumsuzlukları gidermenin yolu, yani

  • gerçek barışa giden yol; öncelikle nüfusun azaltılmasından geçiyor.

Bugün Çin’de olduğu gibi tüm dünyada ciddi olarak,

  • “Kadın başına bir çocuk!”

uygulamasına geçilse, belki 22. yüzyılın ortalarında, bu gezegenin gerçekten taşıyabileceği bir düzeye, 1-2 milyar düzeyine inilmiş olur. Aksi takdirde doğa kendi dayatmasını zaten acımasızca uygulayacak, olumsuz iklim koşullarından kaynaklanan kuraklıklar, susuzluk, açlık ve salgın hastalıklar nedeniyle insanlığın çok büyük bir bölümü kıyıma uğrayacaktır.

İnsanların kendi aralarında olması gereken barıştan çok daha önemlisi,
doğa ile barışık yaşamanın gerekliliği de acı bir ders olarak öğrenilecektir.

Eğer insanlık, hem kendi türünün ve de öbür canlı türlerinin sonunu bir an önce getirmek istemiyorsa, aptalca üretim, haksız paylaşım ve savurgan tüketim sarmalından (şeytan üçgeninden) kurtulmalı, kulaklara çok hoş gelen bir saçmalığı, kapitalizmin uydurması olan “sürdürülebilir kalkınmak” saçmalığını terk ederek, ortak gezegenimiz üzerinde “sürdürülebilir yaşam biçimi” aranışında olmalıdır ve bu temel üzerinde
yeni bir ortak kültürü mutlaka geliştirmelidir; Amaç her şeyden önce

  • mutfak ve lavabo arasında biyolojik atık borusu halinden kurtulmak,

doğayla, evrenle barışık ve tüm insanlıkla uyumlu yaşamın yollarını bulmak olmalı,
amaç “insani gelişim” olmalıdır.

Birleşmiş Milletler tarafından Gelir, gelir dağılımı, eğitim, bilim, teknoloji ve sanatsal üretim ve sağlık etmenleri göz önüne alınarak yapılan bir değerlendirmeye göre ortalama insani gelişmişlik sıralamasında Türkiye maalesef  (HDI 0,70) puvanıyla dünyada 90.. sıradadır.
(90-100 arasında değişiyor)
 

Dünyada şimdiye dek hep “si vis pacem para bellum” felsefesiyle hareket edildi;
yani “barış istiyorsan savaşa hazır ol” dendi.  Ancak “si vis pacem, para justitiam” demek yani “Barış istiyorsan adalete, adil olmaya hazır ol” demek,
bence
çok daha yerinde olurdu; ama, bunun için de bir paradigma değişikliği gerekli; egemenlerin hukuku yerine küresel adaleti ve küresel barışı sağlayacak evrensel akılcı hukukun egemenliğine geçiş gereklidir. İnsanlık, her şey çok geç olmadan,
bunu becerecek olgunluğa erişebilir mi? temel soru(n) budur.

Tarih boyunca bilimin ve bilge kişilerin uyarıları ve yönlendirmelerine karşın ilkel içgüdüsel davranışları sergilemeyi sürdüren insanlığın genel gidişatına ve gelinen noktaya bakılırsa, savaş maalesef bir realite barış ise bir hayal olarak düşünülebilir; ancak gerçek insanlık idealini yaşatmak isteyenler her şeye karşın bu hayalin gerçekleşmesi için, gerçek barış için, mutlak barış için aydınlatmaya, uyarmaya, ve “barışçıl mücadele”ye devam etmeliler.

“Yurtta barış, Dünyada barış” diyen “Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir” diyen büyük önder  Atatürk’ün yolundan gidenlere de bu yaraşır. æ
_______________________________

Thomas Malthus.jpg

T.R. Malthus 

Çarpıcı bilimsel düşünceleriyle çağının entellektüellerini etkileyen ingiliz ekonomisti Thomas R. Malthus’un (1766-1834) doğada aritmetik dizi ile artan besin kaynaklarının geometrik dizi ile artan tüketici nüfusuyla aynı oranda çoğalmadığı
ve bu nedenle “besin kaynakları için sürekli ve acımasız bir kavganın doğal olduğu” yönündeki tezi, özellikle Charles Darwin (1809-1882) ve Alfred Russel Wallace
(1823-1913) gibi 
“evrim” biyologlarının geliştirdiği “doğal seçilim kuramı
 için esin kaynağı olmuştur.

C. Darwin  ve  A. R. Wallace 

  Dosya:Alfred Russel Wallace.jpg