Naci BEŞTEPE : NEREYE KADAR HÜSEYİN MÜMTAZ ?


Dostlar,

Em. Tümg. Naci Beştepe Paşa çok haklı olarak epey “içerlemiş” halk deyimiyle..
Ve aşağıdaki epey uzun yazıyı yazmış..
Bir belgesel gibi.. Uzunca ama bir solukta olunuyor ve insana greçek tarih dersi veriyor.

Son gelişmeler gerçekten sabır zorlar dereceye ulaştı.
Ülkemizdeki önemli etnik kümelerden biri adına sözde etnik milliyetçilik yapan birilerinin artık frene basmaları ve hadlerini görmelerinin zamanı gelmiş ve geçmektedir.

Ülkenin hükümeti ve başbakanı, Batı güdümünde, bu etnik kümeye – kardeşlerimize, hiçbir ulus devlette görülmemiş ölçüde ödünler verdiler. Hazret yerel seçim kazansın, Cumhurbaşkanı olsun… diye %5 dolayındaki oy için ülkenin %95’inin geleceği
tehlikeye atılıyor.

Artık gerçekten yeter,, duyuyor musunuz, yeter, artık yeter!

Yazu zaten yeterince uzun.. Biz daha çok uzatmayalım..

Sevgi ve saygı ile.
7 Haziran 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===============================================

NEREYE KADAR HÜSEYİN MÜMTAZ ?

portresi_kucuk

 

 

Naci BEŞTEPE
4 Haziran 2014 

 

220px-KazimKarabekirPasha

15. Kolordu Kom. Kazım Karabekir Paşa

Belliydi..

2012 “Newroz”unda Van’da açılan “Bizi 7.2 yıkmadı, TC’nin ne haddine!” pankartı
kara saplı bir hançer gibi belleğimde saplıdır.
Oysa depremden sonra Türkiye’nin her köşesinden Türkler yardıma koşmuştu,
bakın depremin gazetelerine.

Türkiye’nin her köşesindeki o Türkler; 1999’da Türkiye’nin batısını yıkan depremde, doğudan otobüslere doluşup deprem bölgesine üşüşen yığınlara rağmen
bunu yapmıştı..

Bakın zamanın gazetelerine..

Demek “TC”, “Van’ı yıkmak” istiyordu ha?
Ama belliydi..
Kışlalardan Muğlalı’nın (AS. Org. Mustafa Muğlalı) adı kaldırıldığı zaman
yeteceğini mi zannetmiştiniz?
Dağlardan
“Ne Mutlu Türk’üm Diyene” yazısının kaldırıldığı zaman
yeteceğini mi zannetmiştiniz?
Memleketin bir köşesinde, devlet dairelerinde Türk Bayrağı asılıyor mu, asılamıyor mu?
Türk askerini kışlanın içine çekince yeteceğini mi zannetmiştiniz?

Sıra geldi anıtlara, heykellere..
Ağrı’nın yeni seçilen Belediye Başkanı Sakık (AS:
HDP’li Sırrı Sakık),
kentin merkezinde Cumhuriyet Caddesi üzerinde bulunan ve “Utanç abidesi” dediği pilotlar anıtını kaldıracaklarını; Kazım Karabekir’in adının yer aldığı mahalle, cadde
ve k,m, sokakların da adını değiştireceklerini söylemiş.

AĞRI MERKEZDEKİ ABİDE (Hava şehitliği anıtı)

Cumhuriyet Caddesi üzerinde bulunan hava şehitliğinin kaldırılacağını söyleyen Sakık, 1930’larda düşen ve içindeki iki pilotun öldüğü uçağın Kürtleri bombalamak için havalandığını savunmuş. Anıtın Kürtler arasında, “Utanç abidesi” olarak anıldığını belirten Sakık, “Bu kentte ilk gözüme batan bu utanç abidesidir. Sordum dediler ki, ‘Evet, bu 1930’larda Kürtleri bombalayan pilotların abidesidir. Kimileri övünç abidesi olarak alabilir, biz utanç abidesi olarak görüyoruz. Buralarda çok acılar yaşanmış. 1930’larda burada insanlar katledilmiş. Katliamı gerçekleştirenlerin anıtları,
uçakların pervaneleri bir abide olarak burada, Ağrı halkının her gün yüzleştiği ve
her gün Ağrı halkının gözünün içine batan o pervaneleri, o utanç abidelerini bu kentten kaldıracağız.” demiş.

“Mustafa Muğlalı Kışlası da parlamentodaki tepkiler, halkımızın tepkisi nedeniyle kaldırıldı. Mustafa Muğlalı’nın Muğla’da bir caddede hâlâ adı var. Biz, bunlara müsaade etmeyeceğiz. Kürt çocukları o abideleri gördüklerinde, ‘eğer çare yoksa yol çaredir’ diyerek kendilerini isyanın adresi olan dağlara atıyorlarsa, barışı inşa edeceksek, bunları bir an önce ortadan kaldırmalıyız. Bu konuda herkesin duyarlı olması gerekir. Herkes barışı büyütecek adımlar atmalıdır. Bu kentte buna benzer caddeler var. Kazım Karabekir gibi, onlarcası var. Bu coğrafyanın ruhu ile örtüşmeyen cadde ve sokaklardır, bu tür utanç abidelerinin kaldırılmaları gerekir.” diye de devam etmiş..

Önce Muğlalı, sonra Karabekir.. Sırada kim var?

“Coğrafyayı” ayırıyor, “Bu coğrafyanın ruhu ile örtüşmeyen cadde ve sokaklar,
utanç abideleri” diyor..

Muğla’daki caddenin adına bile karışıyor.
Bir buçuk yıla sıkışan Yerel, Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili seçimleri sürecinin;
içine sokulduğumuz bu duruma değeceğini mi düşünüyorsunuz?

Hüseyin Çelik, Milli Eğitim Bakanlığı döneminde Van’a önemli eğitim yatırımları yaptı. Yörede sevilen bir isimdi. Geçen hafta Van Ticaret Odası’nın öncülüğünde,
rekorlar kitabına girecek “Van kahvaltısı” planlandı.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu ile birlikte alana kalabalık bir koruma ordusuyla geldi. Çelik, konuşma yapması için kürsüye davet edildi. Davet edilişi, konuşması ve oradan ayrılışı 6 dakika bile sürmedi.
Çünkü, Çelik konuşurken, yuhalanıyor, taşlanıyor, PKK’nın başı Abdullah Öcalan lehine sloganlar atılıyor, zafer işaretleri yapılıyordu.

Kahvaltı için gelenlere kumanya dağıtıldı. Orada, adeta BDP’nin mitingi yapılıyordu.

Hüseyin Çelik; zamanında “yöre halkının duygularına tercüman olarak” Muğlalı’nın adını askerin kışlasından kaldırtan isimdir. Şimdi o da “çözüm süreci” diyor.
Diyor ama bir zamanlar törenlerle karşılandığı, halkın arasında rahatlıkla dolaşabildiği Van’da; şimdiki “çözüm süreci”nde maruz kaldığı muamele budur.

Geliyoruz “sürecin” Ulu Hakan Abdülhamit Han versiyonuna,
çağdaş
“Hamidiye Alayları” paragrafına..

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, 1 Haziran’da yenilenecek belediye başkanlığı seçimlerinde partisinin adayına destek vermek için Bitlis’in Güroymak İlçesi’ne gitmişti.

Muş’tan karayoluyla Güroymak’a gelen Davutoğlu, önce bir kahvede partililerle kahvaltı yaptı. Daha sonra İlçe Başkanlığı balkonundan konuşarak; Güroymak’ın kendileri için çok önemli olduğunu belirtip seçimi kazandıkları gün şükür secdesine kapanacaklarını söyledi.

Güroymak’ın Kürtçe adı Norşin’i kullanan Bakan Davutoğlu, Güroymak’ın ilim irfan diyarı olduğunu belirterek, “Norşin bizim kalbimizin mübarek diyarıdır. Burayı kaybetmeye tahammülümüz olamaz.” dedi.

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de benzer nedenlerden dolayı bölgede idi.

Seçim bölgesi ve memleketi Batman’da incelemelerde bulunan Maliye Bakanı
Mehmet Şimşek, Seyit Bilal Türbesi’nin bulunduğu Gercüş’ün Vergili Köyü’ne
eski adının verildiği tabela takma törenine katıldı. Şimşek, törende şöyle dedi:

“Türkiye’nin farklılıklarını zenginlik görüyoruz. Temel, hak ve özgürlüklerin genişletilmesi ve demokratik hakların genişletilmesi konusunda mesafe katettiğimize de inanıyorum. Bugün sembolik bir adım atıyoruz. Hükümetimizin Meclis’te kabul ettiği demokratikleşme paketinde isimleri zamanla değiştirilen ve Türkleştirilen köylerimize eski isimlerin iadesini sağladık.

Yâni “zamanla Türkleştirilen” köylerimiz tekrar “Kürtleştiriliyor”..

Maliye Bakanı Şimşek, Kürtçe’de “Vergisiz” anlamına gelen Becirman köyüne
uzun yıllar büyük haksızlık yapıldığını da belirterek, şöyle konuştu:

“Osmanlı döneminde Becirman vergiden muaf tutulan bir yerdi. Ancak, bu isim daha sonra Türkçe olarak Vergili diye değiştirilmiş. Orjinal ismiyle ters bir anlam taşıyordu. Köylülerin verdiği kararla, Bakanlar Kurulunda bu ismin onaylanmasıyla bu köy
tekrar orjinal ismine kavuştu.”

“Haksızlık” nerede? Köyün Osmanlı döneminde vergiden muaf tutulması mı, Cumhuriyet döneminde Türkçe tabela asılması mı, Türkçe isminin “vergili” olması mı?
Elin değmişken Sayın Bakan, köyü “eskisi” gibi şimdi de vergiden muaf tutsaydın ya!

Lâfı hiç dolandırmayalım.

Bakan kendi eliyle Kürtçe tabela asarken; başka bir bakan bambaşka bir terminoloji
ve düşünce örgüsü içinde “Norşin’i kaybetmeye tahammülünün olmadığını”
ifade ederken…

Neyin mücadelesini, tartışmasını, kavgasını yapıyoruz?

Peki; Türkiye’nin Erbil Başkonsolosu Mehmet Akif İnam’ın, Erbil’de düzenlenen
Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin lideri olduğu Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin 39’uncu kuruluş yıldönümü törenine katıldığını;

Aynı “törene” KCK’nın Kandil’deki lider kadrosunda yer alan isimlerden
Zeki Şengali’nin de katılmış olduğunu…
.

..biliyor muydunuz?

Biz daha neyin ve nasıl mücadelesini, tartışmasını, kavgasını yapıyoruz?
Dün Muğlalı, bugün Karabekir..
Duracaklarını mı zannediyorsunuz?
Yarın kim bilir sıra kimde ve nerede?

Karabekir neden önemlidir ve Karabekir’in “en büyük suçu/yanlışı” nedir,
biliyor musunuz?

Mustafa Kemal; “Kurtuluş Savaşı-TBMM Hükümeti-Türkiye Cumhuriyeti” amacıyla çıktığı kutlu yolun Erzurum durağından önce “Padişah Fermanı” ile 9’uncu Ordu Müfettişliği’nden azledilir.
Artık “sivil”dir.
Erzurum Kolordu Komutanı Karabekir’e; “Mustafa Kemal Paşa’yı tutuklaması”nı emreden bir telgraf çekilir.
Karabekir, “sivil” Mustafa Kemal’i üniformasıyla karşılar, “dimdik ve asla eğilmeden,
tam bir asker gibi” selamlayarak;

“Kumandamda bulunan zabitin ve efradın hürmet ve tâzimlerini arza geldim. Siz bundan evvel olduğu gibi bundan böyle de bizim muhterem kumandanımızsınız. Emrinizdeyim Paşam.”

der ve Erzurum Kongresi’nin düzen ve askeri güvenini sağlar.

Cumhuriyet’e giden yol açılmıştır.. Karabekir’in “suçu” işte budur.

Kars İstasyonu’nda bir vagon sergilenir.
Rusya ile 13 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Kars Antlaşması’nın ardından
Rus heyetince dönemin 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa’ya hediye edilmiş “Beyaz Vagon”dur, o vagon.

1878′de “93 Harbi” sırasında Rus Çarlığına kaybettiğimiz Sarıkamış, Kars, Ardahan, Artvin ve Batum’u Eylül 1920′de kurtarıp, Türkiye’nin doğu sınırlarında Misak-ı Milli’yi gerçekleştirdikten sonra kendisine TBMM tarafından 31 Ekim 1920′de Ferik (Korgeneral) rütbesi verilmiştir.

Mustafa Kemal Paşa,

“Kâzım Karabekir Paşa ve adamları Kurtuluş Savaşı’nda
canları pahasına savaşarak galip geldiler. Bu galibiyet sadece onların değil,
bütün Türk milletinin galibiyetidir” demiştir.

Doğu’da, halk arasında adı “Doğu Fatihi”dir.

Bu satırların yazarı, ortaokul öğrencisi iken Erzincan ve Erzurum’da “sâde vatandaşın” evlerinde duvarlara asılı Karabekir fotoğrafları görmüştür.

İşte Sakık’ın; Karabekir’i “coğrafyanın ruhu ile örtüştürememesinin” asıl nedeni budur.

Hâlbuki Karabekir, “Sarıkamış, Kars, Ardahan, Artvin ve Batum’u Eylül 1920′de” Cumhuriyet coğrafyası ile bütünleştirmiştir.

Karabekir’in, “son durak” mı olduğunu zannediyorsunuz?

Dün Muğlalı, bugün Karabekir; yarın sırada kim var? 

4 Haziran 2014

57’İNCİ ALAY HER YERDE! HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ!

 

İlhan TAŞÇI : YSK Başkanı’nı tanıyalım

YSK Başkanı’nı tanıyalım

PORTRESI

İlhan TAŞÇI
http://www.karsigazete.com/ysk-baskanini-taniyalim-makale,301.html, 11.4.14

 

 

30 Mart’ta (2014) gerçekleştirilen seçim sonuçları hemen hemen bütün bölgelerde kesinleşti. En son kesinleşen büyükşehir ise Ankara. Elektrik kesintisinin, gece yarısı bakanların YSK’yı ziyaret etmelerinin gölgelediği seçim sonuçlarına itirazlar için
YSK Başkanı Sadi Güven, “kimsenin tedirgin olmaması” çağrısı yaparak,
kendilerine güvenilmesini istemişti.

Sonuç, CHP’nin yaptığı tüm itirazları YSK reddederek, kendi açısından
son noktayı koydu. CHP’liler de YSK’yi “siyasal etkiyle” karar vermekle suçladı.
Eleştirilerin hedefındeki YSK’nın Başkanı Sadi Güven, TBMM Başkanı Cemil Çiçek ile AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin‘in Adalet Bakanlığı dönemlerinde müsteşar yardımcılığını yapan ad.

Yaklaşık üç yıl boyunca Adalet Bakanlığı bürokrasisinde görev alan Sadi Güven,
2008’de Yargıtay üyeliğine seçildi. Ardından da Yargıtay kontenjanından YSK üyeliğine seçilen bir yargı bürokratı O.

Sadi Güven’in meslek kariyerindeki sıçramalann AKP dönemine rast gelmesi, başkanlığını yaptığı kurulun “siyasal etki altında” kaldığı anlamına elbette gelmez.

Yalnızca “Acaba mı?”, sorusunun çengelini sallandınp durur.

Aman Türkiye bilmesin! Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile Genelkurmay 2. Başkanı Yaşar Güler arasında gerçekleşen Suriye’ye yönelik olası bir müdahale ve savaş senaryosuna ilişkin görüşme YouTubedan yayına sokulmuştu.

Bunun üzerine Gölbaşı Sulh Ceza Mahkemesi de “devlet sırlarının ifşasının önlenmesi” gerekçesiyle YouTube‘a erişimin yasaklanmasına karar verdi.
Aynı mahkemelerin yasak kararlarını kaldırmasının ardından Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu (TİB) gece yarısı yazılı bir açıklama yaptı.

Medeni, YouTube’a erişimi kestik ama hele bir sorun niye kestik. Sonra da sordukları soruya yazılı açıklamalarında kendileri yanıt verdi: “…Söz konusu içeriklerin bir kısmı hâlâ ilgili internet sitesinde yayımlanmaya devam ettiğinden…” Yani, yasağa devam kararının nedeni devlet sırlarının hâlâ sitede yer alması. Tüm dünyanın YouTube’da rahatlıkla ulaşabildiği, izlediği, dinlediği ve duyduğu ortada.
Dünya âlem Türkiye’nin ulusal güvenliğine ilişkin meseleyi bilsin,
erişsin ama Türkiye’de kimseler duymasın.

Peki, duymasın da, Ziya Paşa’nın ünlü terkib-i bendiyle sormazlar mı?

  • “Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?”

MİT fırının karşısına taşındı! MİT’in yeniden yapılandırılmasını içeren yasa teklifi, TBMM Genel Kurulunda kavga gürültü arasında görüşülmeye devam ediyor.

Teklifin bu denli tepki çekmesinin öncelikli nedeni, teşkilatın başındaki ad
Hakan Fidan’ın devletin ulusal güvenliği konusunda Başbakan Tayyip Erdoğan ile paralel bir anlayışı yürütüyor olması.

  • Teklifin içeriğine bakıldığında MİT’e olağanüstü hatta Gestapo dönemini andırır türden yetkiler tanındığı açık!

Örnek mi? MİT, dış güvenlik, terörle mücadele ve ulusal güvenliğe ilişkin konularda Bakanlar Kurulunca verilen altını çizelim “her türlü” görevi yerine getirecek!
Denilebilir ki, Bakanlar Kurulu kanunsuz emir mi verecek?
Hukuk devletinde kişiler ve niyetlerle değil, kurallarla ilerlenir.

Hele ki o Bakanlar Kurulunun üyelerinden birisi emrindeki valiye bir gazeteci için “Mahkeme kararına gerek yok. Kapısını kırın, o adamı alın” diyebiliyorsa,
hızını alamayıp, buna savcının direnmesi durumunda, “Savcıyı da alın” talimatı verebiliyorsa…

Orada bir durmakta yarar var. Zira verilebilecek olası öbür talimatları düşünmek bile ürkütücü.

Türkiye, bir istihbarat devletine dönüşme riskiyle karşı karşıya…

Suriye ile Savaş Çıkartma Kumpasını Planlayan “4’lü” nün Konuşma Tutanağı Üzerine..


Suriye ile Savaş Çıkartma Kumpasını Planlayan
“4’lü” nün Konuşma Tutanağı Üzerine..

Dostlar,

Yerel (genel!) seçim öyle ya da böyle geride kaldı.
Gündemde kimi yaşamsal maddelerin unutturulmaması gerek.

– İlki, korkunç boyutlardaki yolsuzluğun hesabı sorulmalı; seçimle aklanma olmaz!
– İkincisi Balyoz vb. tertip davalarda tutsak alınanların salıverilmesi; sözde paralel yapının tasfiyesi,
– 3. sü gümbür gümbür geliyorun diyen “ağır ekonomik bunalım”a etkin önlem  alınması
– Ve 4. sü de Dışişleri Bakanlığı makamında Suriye ile savaş çıkartma iğrenç planlarının sorgulanması.

*****

13 Mart 2014 günü Dışişleri Bakanı’nın makam odasında geçen çok tehlikeli konuşmalar sorunu, gündem oyunları içinde gözden kaçırılmamalıdır.
(Aydınlık; 28.03.2014, http://aydinlikgazete.com/ mansetler/36682-savas-baronlari-turkiyeye-8-fuze-attiririz-iste-o-ses-kaydi.html)

Bu konuşmaları basit bir plan egzersizi olarak kabul etmek olanaklı değildir. Zaten Dışişleri Bakanı Davutoğlu da, Başbakan da içeriği kabullendi!
Balyoz kumpasında 1. Ordu’nun rutin plan semineri “Hükümete darbe girişimi” olarak tanımlanarak yüzlerce subay “Darbecilikle” suçlanmış; yıllarca hatta bir bölümü yaşam boyu hapis cezasına çarptırılmışlardır. Fatih camisinin bombalanacağı suçlaması
temel dayanak alınmıştır. Şimdi ise MİT Müsteşarı Süleyman Şah Türbesi’nin
bizzat MİT tarafından kundaklanarak Suriye’nin sorumlu tutulmasını önermektedir.
Hatta ülkemiz Suriye’den füze ile bombalanarak Suriye’ye savaş ilan edilecektir!
Bunlar en azından “iftira” suçudur ve çatışmalarda yitirilecek insanların  –
Mehmetçiğin de kurban edilmesi senaryosudur, katil planıdır!

Balyoz vd. Tertip davalarda hiçbir somut kanıt bulunamamış, onlarca – yüzlercesi sanal ortamda uydurulmuştur. CD ve sabit disklerde suç yaratma, bilirkişi raporlarıyla kezlerce kanıtlanmasına karşın, yargıda lehte olarak değerlendirilmemiş;
çürütülen sözde, üretilmiş kanıtlara dayalı ağır ceza hükümleri kurulmuştur.
Ergenekon cezalarının gerekçesi bile 8 ayda yazıl(a)mamıştır!?

Bu 4’lünün lanetli planı ise bir düşünsel egzersiz olmayıp, ciddi ciddi tasarlanmıştır.
Düşünsel olarak egzersiz düzeyinde dillendirilmesi bile, insanlığa karşı suç tasarımıdır.

Hiçbir hukuksal sonucu olmayacak mıdır bu ciddi ciddi savaş çıkarma ve
katil planlamasının?

En azından “teşebbüs aşamasında suç” olarak değerlendirilmeyecek midir??
Olay apaçık suçüstüdür, uluslararası ve iç hukuka karşı suçtur, Anayasa çiğnemidir!

Başbakan, bu dinlemeyi “ahlaksızlık” olarak nitelemiştir. Ya planlanan savaş senaryosu; ahlak içi midir??

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının derhal olaya el koyması gerekir.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın inceleme başlatması salt dinlemeyi yapanlarla
sınırlı tutulabilir mi? Ya bu planları yapanlar ??

Siyasal sorumluluk açısından TBMM’de Meclis Araştırması – Soruşturması
hatta gensoru gündeme getirilmelidir.

  • Ülkenin güvenliğini sağlayamayan hükümet istifa etmelidir.

Basın, ciddi biçimde bu mide bulandıran tehlikeli, sorumsuz, hukuk dışı siyaseti sorgulamalıdır.

Muhalefet mutlaka TBMM’ye taşımalıdır..

*****

Bu konuşma kayıtlarının dökümünü bir kez daha paylaşmak istiyoruz :

http://aydinlikgazete.com/mansetler/36682-savas-baronlari-turkiyeye-8-fuze-attiririz-iste-o-ses-kaydi.html

Türkiye’de Twitter’i ve Youtube’u yasakladınız,
bir bölüm halk bu konuşmaları izleyemedi..  Ya dünya kamuouyu??
Dünya alem ve yurt dışındaki 5 milyona yakın yurttaşımız izledi, arşivledi..
Dünya aleme ülkemiz rezil edildi.. Dileriz Türkiye “Terörist ülke” ilan edilmez
ve Başbakan RTE de savaş suçlusu olarak Uluslararası Ceza Mahkemesinde yargılanmak istenmez..

Ülkemiz ekonomik – ticari – diplomatik – askeri.. ambargolarla yıkıma uğratılmaz, saygınlığı yıkılmaz!

AKP hükümeti, Türkiye ve Dünya kamuoyuna, Suriye halkı ve hükümetine doyurucu bir açıklama yaparak –zırva tevil götürmez ama!– apaçık özür dilemeli ve uluslararası hukuka bağlı kalacağına ilişkin güvence vermelidir. 2 müsteşar hemen görevden alınmalıdır. Gn. Kurmay 2. Başkanı da istifa et(tiril)meli, TSK da Türkiye kamuoyundan özür dilemelidir. İktidarın bu tür politik oyunlarına asla alet olmamalıdır. Eski Genel Kurmay Başkanı rahmetli Org. Necip Torumtay’ın, dönemin Cumhurbaşkanı
Turgut Özal’a direnerek Irak’a kanlı serüven savaşını engellemesi örnek alınmalıdır. (Bkz. “Onurlu Komutan Necip Torumtay Paşa” başlıklı makalemiz. (30.8.2011,
http://www.odatv.com/n.php?n=onurlu-komutan-necip-torumtay-pasa-3008111200)

Türkiye, ATATÜRK‘ün kurduğu bir ülke olarak
YURTTA BARIŞ – DÜNYADA BARIŞ!” ilkesine sıkı sıkıya bağlı kalmalıdır.

Türkiye, yine büyük komutan Gazi Mustafa Kemal Paşa‘nın şu uyarı ve öğüdünü de
aklından hiç ama hiç çıkarmadan uygulamalıdır :

  • Ulusun yaşamı tehlikeye girmedikçe savaş bir cinayettir!

Türkiye Cumhuriyeti asla bir “haydut devlet” değildir!

Mevcut yönetim, ne yazık ki ülkemiz için uluslararası toplum ve uluslararası hukuk katında böylesi tehlikeli bir izlenim doğurmaktadır. Bu yüz kızartıcı suçlamayı
masum Türk halkının ezici çoğunluğu hak etmemektedir. Sorun salt ülkemizin
içişleri olmaktan çıkmıştır. AKP hükümeti, Ortadoğu’da ciddi sıcak çatışmalara
yol açabilecek gelişmelere yol açabilecek kertede kumar oynayarak gözü kara politikalar sürdürmektedir. Kimsenin içişlerimize karışmasını istemeyiz ancak
bu sorunun, uluslararsı hukuk çerçevesinde salt Türkiye’nin iç işi olup olmadığını da
uluslararası kamuoyuna sormak isteriz..

Sevgi ve saygı ile.
31 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

İktidarın çeteleşmesi ve kurtuluşun yolu


Dostlar,

Sayın Merdan Yanardağ’ın YURT Gezetesi genel yayın yönetmeni olarak bu gazetede yazdığı başyazılar, gerekse SOKAK TV’deki yorumları tam anlamıyla 4 – 4’lük!
Tam bir yetkinlik ve derinlikle üstelik yüreklilik ve yurtseverlikle kalema alınmakta.

Aşağıdaki yazısında TSK’ya dönük eleştirilerini daha kısa ve daha diplomatik olarak
biz de sitemizde yazmış (
AKP’nin SURİYE İLE SAVAŞ ÇIKARMA OYUNLARI;
http://ahmetsaltik.net/2014/03/29/akpnin-suriye-ile-savas-cikarma-oyunlari/, 29.3.14)
ve 29 Mart 2014 günü 79. Ankara SESSİZ ÇIĞLIK eyleminde konuşmamızda da
dile getirmiştik..

Evet, TSK çok ama çok özenli omak zorunda.
Mustafa Kemal Paşa’nın ocağı, Peygamber Ocağı TSK, 2200 yıla varan
kadim geçmişiyle “önemli” hatalar yapma lüksüne hiç mi hiç sahip değil.
12 Mart, 12 Eylül kamburları ve ek olarak Ergenekon – Balyoz ve öbür kumpas davalardaki kabul edilemeyecek sinik tutumlarının kamburu gözler önünde ve belleklerde çok taze iken..

Türkiye’nin politik yönetimi, ülkemizi, uluslararası hukuk deyimiyle “Haydut Devlet” tanımına sürüklemektedir ne yazık ki.

TSK bu süreçte nerede duracaktır?

Eleştirileri kategorik olarak ve “in toto” (toptan!) reddetmek, yanıt yetiştirmek..
TSK’ya ne kazandırır ve de acı gerçekleri zerrece değiştirir mi?

TSK’nın önünde, bir bölüm personeli ve geniş halk yığınları olmak üzere,
değinilen nedenlerle “oluşan” güven bunalımını onarmak başlıca gündem – tasa olmak gerekirken…

Sevgi ve saygı ile.
31 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=========================================

İktidarın çeteleşmesi ve kurtuluşun yolu

portresi_olgun

 

 

Merdan Yanardağ
merdan.yanardag@yurtgazetesi.com.tr

YURT Gazetesi, 30 Mart 2014

Bir Suriye savaş uçağının, geçen hafta sınır ihlali yaptığı gerekçesiyle Türkiye tarafından vurularak düşürülmesi üzerine, 25 Mart 2014 tarihli Yurt Gazetesi’nde yazdığım yazıya, Genelkurmay Başkanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) adına yaptığı bir açıklama ile yanıt verdi. Ancak TSK’nın bu resmi açıklaması, gerçekte benim eleştirilerimi doğrulamaktan başka bir anlam taşımıyordu. Genelkurmay açıklamasında özetle, benim yazıma yanıt vermeye çalışırken, önceki gün ortaya çıkan ve yalanlanmayan yeni ses kayıtları, eleştirilerimin hafif kaldığını ortaya koydu.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun makamında yapılan bir toplantının kayıtlarından oluşan bu ses bandı, devletin adeta bir çete tarafından ele geçirildiğini gösteriyordu.

Türkiye’nin 5. sınıf bir provokasyonla Suriye ile savaşa sokularak,
Türkiye’nin bir olağanüstü hal (AS: OHAL) rejimine sürüklenmek istendiği anlaşılıyordu. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Bakanlık Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Yaşar Güler arasındaki konuşmada;

  • Suriye’ye 4 kişi gönderilerek oradan Türkiye’ye 8 füze atttırma yoluyla
    bu ülke ile savaş çıkarılabileceği konuşuluyor.

Deyim uygunsa bu konuda neredeyse “geyik” yapılıyor.

Bu tabloda en vahim olanı ise, TSK komuta kademesini elinde tutan kadronun da
bu “halk ve cumhuriyet düşmanı” siyasal ekibin bir parçasına dönüşmeye başladığını dramatik biçimde ortaya çıkarıyor.

Bu ülkenin çocuklarının yaşamları üzerinden kumar oynanıyor.

Bölgeyi kan gölüne çevirecek bir tertibin nasıl kurulacağı konuşuluyor ve
böylece hem iç hukuk hem de uluslararası hukuk çiğneniyor. Suç işleniyor.

Ben de adı geçen yazımda tam da bu konuyu, TSK’nın iktidar partisinin iç politik gereksinimlerinin bir aracı durumuna gelmesinin yaratacağı sonuçları gündeme getirdim. Ancak, bu kışkırtma (provokasyon) hazırlığı yalnızca benim tezlerimi doğrulamakla kalmadı, deyim uygunsa her şeyin üstüne bir de tüy dikti.

İsterseniz önce adı geçen yazımdan bir bölümü özetleyerek buraya alıp,
ne söylemiştim onu anımsayalım:

Cumhuriyetin ordusu !..

  • “TSK, Suriye’de Esad’a karşı El Kaide’ye destek veren Erdoğan Hükümeti’nin yanlış ve gerici politikalarına alet olmamalı. Suriye jetini düşürmek bu oyuna alet olmaktır. Erdoğan’ın bu tür komploları TSK’nin zaten yıpranmış olan saygınlığını (itibarını) daha da zedeler.“

AKP Hükümeti ve Başbakan Erdoğan kirli bir oyun oynuyor.

İktidar meşruiyetini yitiren, Türkiye’yi eskisi gibi yönetemeyen Erdoğan Hükümeti, sindirdiği ve teslim aldığı Türk Silahlı Kuvvetleri’ni, kendi siyasal geleceğini kurtarmak için bir araç olarak kullanıyor.

“Hızla yalnızlaşan, daha açık bir ifadeyle içeride ve dışarıda kendisini destekleyen güçlerde büyük bir daralmayla karşı karşıya kalan AKP, bir çıkış arıyor.
Bu nedenle AKP Hükümeti, Türkiye’yi karanlık operasyonlarla bir “olağanüstü hal rejimi” yönetimine doğru sürüklemeyi planlıyor.

“İşte AKP’yi bu yönetme krizi ve tecrit durumundan çıkaracak gelişmelerden biri de ülkeyi Ortadoğu’da sürükleyebileceği bir macera olacaktır. Daha somut bir anlatımla, düşük yoğunluklu olsa da Suriye ile girişilecek bir savaş, AKP’ye hem bir olağanüstü hal ilan etme olanağı sağlayacak hem de bu gerekçeye ve hukuka yaslanarak cumhurbaşkanlığı ve genel seçimleri erteleme olanağı sunacak.

“Bu kirli senaryonun yaşama geçirilebilmesi için Erdoğan’ın elindeki tek araç
Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Yani komutanlarını ve en parlak personelinin bir bölümünü sahte kanıtlar ve darbe suçlamalarıyla tutukladığı, dolayısıyla saygınlığını
beş paralık ettiği TSK, Erdoğan’ın elindeki tek araçtır.

“Görüldüğü kadarıyla TSK’nın verili (mevcut) komuta kademesi AKP Hükümeti ve Erdoğan’ın bu kirli planının bir parçası durumuna geliyor. Suriye’de dinci gericilere ve emperyalist saldırganlığa karşı, deyim uygunsa bir ‘nefsi müdafaa’ savaşı veren Esad kuvvetlerine karşı TSK’nın haksız bir operasyon düzenleyerek bir uçağı düşürmesinin başka bir anlamı bulunmuyor.

“Suriye uçağını düşüren TSK, gerçekte kendi değerlerine, geleneklerine ve bağlı olduğu Cumhuriyetin ilkelerine aykırı hareket ediyor. Siyasal İslamcı teröristlere karşı savaşan Baas rejimine karşı pratikte dinci gericilerle aynı çizgiye savruluyor.

Suriye’de kirli savaşın bir parçası olmak TSK’ya onur kazandırmayacaktır.

“TSK’nın 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 gibi Amerikancı, gerici ve faşist darbelerle sicili zaten yeterince kirliydi. Suriye’de içine sürükleneceği bir haksız savaş,
daha da bozacaktır. Onu Ortadoğu’nun kıytırık bir hurma cumhuriyeti ordusuna çevirecektir.

“Erdoğan’ın bölgede El Kaide’ye ve Esad’a karşı savaşan her türlü cihadçı güce
destek veren politikalarına alet olmak TSK’nın işi değildir.

“TSK ya Cumhuriyet’in ve Ulusun Ordusu olacaktır ya da AKP’nin ve dinci gericiliğin silahlı gücü…”

Yukarıya geniş bir özetini aldığım bu yazıya 26 Mart 2014 tarihli Genelkurmay Başkanlığı açıklamasıyla verilen yanıtta ise, “TSK’nın siyasete çekilmek istendiği” belirtilerek bu girişime izin verilmeyeceği vurgulanıyor. Açıklamada ayrıca, TSK’nın
ilan edilen “angajman kuralları” nın gereğini yaptığı ve Suriye uçağını düşürmekten “mutluluk duymadığı” da özellikle belirtiliyor.

Öncelikle şunun altını çizelim :
TSK eğer angajman kuralları ve sınır ihlalleri konusunda bu denli duyarlı ise,
ayda ortalama 3-4 Yunanistan uçağını düşürmesi gerekiyordu. Yüksek hız yeteneğine sahip bir jetin bir ülke sınırını birkaç dakika süreyle 1-1,5 kilometre geçmesi sınır ihlali diye değerlendirilemez. Dinci militanlara karşı kendi sınırlarında meşru bir operasyon yapan Suriye uçağını uyarmak yeterliydi. Kaldı ki, uçak Suriye topraklarında düşürüldü.

Şimdi sormak gerekiyor : Genelkurmay 2. Başkanı Yaşar Güler’in de dahil olduğu “provokasyon toplantısı” ile uluslararası hukuk çiğnenerek düşürülen bu uçak arasında bir ilişki var mı?

Ayrıca altını çizelim : TSK doğrudan mevcut siyasal iktidar tarafından siyasetin içine çekilmiş durumda, hem de kirli bir siyasetin. ..

Öte yandan dünyanın bütün orduları gibi TSK da dar anlamda “partici” olmasa bile
son çözümlemede siyasal bir kurumdur. Öyle de olmak zorundadır.

BİR KEZ DAHA ‘YARATICI YIKICILIK’ ÜZERİNE

Türkiye’de herhangi bir iktidar değişikliği, on yıllara yayılan, tarihin akışını ve toplumun genetiğini deforme eden bozulmayı ortadan kaldıramaz.

Köklü bir dönüşümü yapacak, toplumu yeniden tarihin aktığı yatağa taşıyacak
bir iktidar değişikliğine gerek var.

Eski rejime, zihniyet dünyasına, ortaçağ değerlerine ait olan bütün kurumları ve değerleri bir kez daha ve bu kez köklü biçimde yıkmadan yeni bir gelecek kurmak olanaksızdır. Gereksinimimiz olan şey; felsefi bir atılım, yenilenme ve yıkıcılıktır.

Yalnızca özgürlükçü, eşitlikçi ve toplumcu değil;
temiz, aydınlık ve modern bir gelecek kurmak, insan aklını ve onurunu
yeniden iade etmek için bile bütün karşı devrim kurumlarını yıkmak,
başta dinci yobazlık olmak üzere her türden gericiliği tasfiye etmek gereklidir.

Dolayısıyla, bugünlerde çokça sözü edilen “uzlaşma” kavramının, içinde taşıdığı
bütün iyi niyete karşın bir anlamı bulunmuyor.

Vergi kaçırmadan çıkarılacak bir tarihsel ara bilanço olmadan,
insanlığın bütün ilerici birikimine karşı savaşan gericilikle kesin bir hesaplaşmaya gitmeden ve bu defteri kapatmadan, Türkiye’nin huzura kavuşması olanaklı değil.

Başka bir anlatımla Osmanlı-Türk modernleşmesi ve Aydınlanma atılımıyla gericiliğin giriştiği yüz yıllık tarihsel hesaplaşma tamamlanmadan Türkiye’nin 21. yüzyılda
yoluna devam etmesi çok zor.

İkiyüzlü bir toplum ve ülkenin daha çok ayakta kalması neredeyse olanaksız.

İşte bu büyük tarihsel eylemin ve insan etkinliğinin adı yaratıcı yıkıcılıktır.

Türkiye ya bu hesaplaşmayı yaşayacak ya da ufalanacak…
Ya dinci bir karanlığın içine gömülerek içine kapanacak ya da yeni bir tarihsel atılım yapacak. Ya acı çekerek kıytırık bir Ortadoğu hurma cumhuriyetine dönüşecek
ya da yaratıcı bir yıkıcılıkla yeni ve aydınlık bir gelecek kuracak.

İşte Türkiye böyle bir tarihsel koridorun içinden geçiyor.
Tarih bizi yeni bir yaratıcı yıkıcılığa çağırıyor.

(http://www.yurtgazetesi.com.tr/iktidarin-cetelesmesi-ve-kurtulusun-yolu-makale,7617.html)

Dışişleri binasındaki o “casus”un adını açıklıyoruz


Dışişleri binasındaki o “casus”un adını açıklıyoruz

Baris_Terkoglu

Barış Terkoğlu
Odatv.com, 28.3.14
http://odatv.com/n.php?n=disisleri-binasindaki-o-casusun-adini-acikliyoruz-2803141200

 

Türkiye, dün gündeme bomba gibi düşen ses kaydını tartışıyor.

Dışişleri Binası’nda Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ve Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler‘in biraraya gelerek Suriye’ye savaş planlarını görüştüğü
ses kaydı “paralel örgüt“leri daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Devletin içindeki 1. örgüt, gerektiğinde vatandaşlarını ölüme gönderen
bir “savaş örgütü“.

İkincisi ise öbürünü kaydeden bir tür “casusluk örgütü“.
Geçmişte “paralel” çalışan bu iki örgüt şimdi birbirini dik kesiyor.
Birbirlerine söyledikleri “hain“, “casus“, “katil” sözleri havada uçuşurken,
gelin biz Dışişleri’ndeki o “casus“un peşine düşelim…

Elbette sizi 2. iddianameyle birlikte 491 sanığa ulaşan İzmir’deki Türkiye tarihinin
en büyük “sözde casusluk davası“na götüreceğiz.

Yeni Şafak’tan Zaman’a, Star’dan Taraf’a hükümet ve Cemaat medyasının
günlerce sanıkları fuhuş karşılığı casusluk yapmakla suçladıkları bu davanın
yüzlerce hatta binlerce potansiyel sanığı var.

İçlerinde dikkat çekici bir ad var.

KİM O KUMPAS MAĞDURU

Adı: Tanju Bilgiç.
Kim mi Bilgiç?
Dışişleri Bakanlığı Basın Sözcüsü.
İddianameye yansıyan belgelerde Bilgiç için ağır suçlamalar var.
Örgüte belge sağlayan yüzlerce bürokratın arasında Tanju Bilgiç’in karşısında
şu ifadeler yer alıyor: -“Bekar dullardan.. Kadınlardan bıkmış bir hali var, ilgi istiyor”.

” Kıbrısla ilgili gizli 5-6 belge”

Adına açılmış bir klasörün olduğunun görüldüğü iddianamede Bilgiç,
örgüte 5 belge sağlamakla suçlanıyor.
Bunlar Ali Babacan adıyla hazırlanan iki belge, Recep Tayyip Erdoğan adıyla hazırlanan iki belge, Prof.Jochen Frovein adına hazırlanan bir belgeden oluşuyor.

Söylemek istediğimiz şu :
Elbette Tanju Bilgiç’in savcıların iddia ettiği gibi “casus” olduğunu iddia etmiyoruz.
Aksine daha önceki davalarda olduğu gibi nedense mutfakta ve buzdolabı arkasında siyah torbada bulunan, hiçbir sanığın parmak izinin olmadığı bir hardiskte yer alan
o sanal (dijital) dosyalar öbür sanıklar için ne denli uydurmaysa Bilgiç için de öyle.

Kısacası davanın öbür sanıkları gibi Bilgiç de bir kumpas mağduru.

YASAK AŞKIN İKİ YÜZLÜ POLİTİKASI

Ama bir dakika…
Burada AKP’nin bir iki yüzlü politikası saklı.
Şöyle ki :
Madem bu belgelerin sahte olduğunun farkında, öyleyse Türkiye’nin en önemli yetişmiş gücü olan yüzlerce askerin tutuklanmasını neden izledi? Neden AKP medyası günlerce bu insanlarla fuhuş karşılığı devlet belgeleri satan insanlar olarak lanse etti?
Bu davanın sanığı olan onlarca askeri geçen hafta neden tasfiye etti?

Yok hayır, bu belgelerin gerçek olduğunu düşünüyorsa, neden Tanju Bilgiç’i devletin
en kritik merkezlerinden birine, Dışişleri Basın Sözcülüğü’ne atadı? Dünkü toplantının yapıldığı odanın birkaç metre ötesinde bir oda verdi? Hakkındaki “casus” suçlamasına karşın O’onu Dışişleri’nin doruğuna yerleştirdi?

Bu soruların tek bir yanıtı var.
Bu belgelerin sahte olduğunu bile bile, bu kirli Cemaat’e kendi ülkesinin subaylarını tasfiye etme olanağı veren AKP hükümetinden başkası değildi. Dedikleri gibi
ne istedilerse verdi“. Kozmik odaya girdiklerinde de, Karargah’ı dinlediklerinde de
bunu sonuna dek kullandı. Sıra kendisine geldiğinde, kendi kirli ilişkileri dinlendiğinde
bir anda “gerçek casus“u keşfetti.

Sorun başkalarının kadınlarını pazarlayan muhabbet tellalının,
kendi kadınına dokunulunca namustan, ahlaktan söz etmesini anımsatıyor.

Balyoz davasında yüzlerce subay yalnızca adı bir dijital dosyada geçiyor diye
“camiyi bombalayacaklardı” palavrasıyla içerde tutuluyor.

Bu sırada siz (AS : Suriye’deki Süleyman Şah) “türbeyi bombalamayı” konuşuyor, “kendi topraklarınıza füze atmak”tan bahsediyorsunuz.

Yüzlerce subay bir dijital not nedeniyle “casusluk“tan sanıkken,
siz devletin merkezinde güzel güzel dinleniyorsunuz.

Başkalarına “casus” derken, yaptığınız toplantının basın açıklamalarını
onların “casus” ilan ettirdiği bürokrata yaptırıyorsunuz.
Paralelmiş, dikmiş, örgütmüş, casusmuş…
İşte tüm bunların sırrı, “savaş örgütü” ile “casusluk örgütü“nün yasak aşkında gizli.
Siz ettiniz, siz buluyorsunuz.
Sonuçtaysa hep biz eziliyoruz.