Bilkent Şehir Hastanesi’ne 23.4 milyar TL kira ödenecek!

Bilkent Şehir Hastanesi’ne 23.4 milyar TL kira ödenecek!

Çiğdem Toker
Cumhuriyet
, 13.9.17

(AS : Aynı konuda 2 ardışık makaleye katkımız yazıların altındadır..)

Ne vakit, şehir hastaneleri veya otoyol köprü projeleri dolayısıyla, Hazine’ye yüklenen borca değinsem, AKP’ye gönül verdiğini düşündüğüm güzide okurlardan, ya yakası açılmadık küfür, ya da “inşallah öl” kabilinden tepkiler alıyorum. 
Fakat bir de samimiyetle inanamayanlar var. Okuduğunuz yazı onlar için.
***
Uğruna ODTÜ ormanı, içindeki canlılarla birlikte katledilen Bilkent Şehir Hastanesi’ne (BŞH) Sağlık Bakanlığı’nca yılda 340.6 milyon TL kira ödeyeceğini yazdım dün.  Az yazmışım. 
Şehir hastanesi projelerinin tümünde (şimdilik 30) kira sözleşmelerinin 25 yıllık olduğu gerçeğinden hareketle bu tutar sabit olamazdı tabii. 
Sağ olsunlar; hekim Prof. Kayıhan Pala ile iktisatçı Prof. Dr. Uğur Emek ayrı ayrı dikkatimi çektiler. (Her iki isim de konuya uzman gözüyle bakan önemli yazılar kaleme almış bulunuyor. Prof. Pala bianet’te. Prof. Emek, kişisel blogunda.) 
Sözün özü: Dünkü yazıda paylaştığım 340.6 milyon TL’lik yıllık kira bedeli, BŞH ihalesinin yapıldığı 2011 yılı rakamını yansıtıyor. (Bu tutara şirketin, görüntüleme, otopark temizlik vs gibi alanların işletme geliri dahil değil.)
***
Evet: Bilkent Şehir Hastanesi için Dia Holding’e 25 yılda ödenecek kira bedeli 23.4 milyar TL. O da ŞİMDİLİK. 
Sağlık Bakanlığı’nın 2017 yılı bütçesi TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülürken, komisyon üyesi vekillere dağıtılan “Paranın Değeri -Analiz Yaklaşımı” belgesinde, bakanlığın BŞH müteahhidine ödeyeceği kiranın 2043 yılına dek uzanan projeksiyonu yer alıyor.

2019’da 419 milyon TL 
340.6 milyon TL başlangıç tutarı dedik. Ödemeler 2019 yılından başlayarak 419.2 milyon TL ile başlıyor. Bir sonraki yıl (2020) Sağlık Bakanlığı bütçesinden ödenecek kira tutarı 448.5 milyon TL’ye çıkıyor. Bizzat Sağlık Bakanlığında hazırlanmış bu belgede, yıllık kira tutarının, “kullanım bedeli” ve “hizmetler” diye iki ayrı bileşenden oluştuğu görünüyor. 
Fakat ilginçtir, 25 yıl boyunca artarak ödeneceğini gördüğümüz kira tablosunda dönem sonuna (2043) gelindiğinde 23.4 milyar TL yazması gereken toplam hanesinde 4 milyar 13 milyon TL yazıyor. Neden diye sorarsanız, cevap, “bugünkü değer”miş.

Hangi ülkenin enflasyonu 
Bakanlık analiz tablosunda, her yıl artan bir enflasyon hanesi de var. Fakat % 1’lik, 1.15’lik oranları görünce bunun Türkiye’deki enflasyon “olmadığı”nı anlıyorsunuz. 
Muhtemelen projeye kredi veren finansörlerin, küresel düzeyde aradığı standarda karşılık gelen bir enflasyon oranı bu. (Köprü projelerinde mesela, Hazine’ce şirkete ödenecek gelir farklarında ABD enflasyonu uygulanıyor.) Sonuçlardan  biri şudur:

– Şehir Hastaneleri’nin “bu milleti” nasıl borçlandırdığını parti medyasında okuyamazsınız
.
– Ne hastanelerin yapıldığı arazilerin müteahhide bedava verildiğini,
– ne Sağlık Bakanlığının o hastanede çeyrek yüzyıl kiracı olacağını,
– ne bu hastaneler açılınca şehirdeki hastanelerin kapanacağını. 


Sabah akşam gazetemiz için, 10.5 aydır tutuklu olup hâlâ tahliye edilmeyen arkadaşlarımız için duruşma sürerken dahi tetikçilik yapan parti bültenlerinde hiçbirini göremezsiniz bunların. 

Onlar size bu hastanelerde doktorların “ginger” ile hastasına gideceğini, odaların beş yıldız konforunda olacağını yazar da, hastanelerin kent merkezine 20 km uzakta olduğunu, doktorun ginger kullanmasının hastanenin, Hazine’den daha çok para çekmek için özellikle devasa planlanmasından kaynaklandığını söylemezler. 
Böyledir güzel ülkemizde 12 Eylül’ün yıldönümündeki “gazetecilik”.
================================

Şehir Hastanesi denilen…

Çiğdem Toker
Cumhuriyet
, 12.09.17

 

ODTÜ ormanı Ankara’nın akciğeri sayılırdı. İki gece önce -di’li geçmiş zaman oldu. Ankara’nın ciğerleri, “bu millet”e sağlık dağıtacak diye inşa edilen şehir hastaneleri uğruna katledildi. Yıkım, kesilen ağaçların sayısıyla ölçülemez. Melih Gökçek’in fotoğraflarını “yol açtık” diye gururla paylaştığı alanda biz taammüden öldürülmüş bir ekosistem görüyoruz. Varlığı, yaşamını sürdürmesi o ormanın varlığına bağlı binlerce canlıyı yani. Gökçek’in gülüşüne bu sonuç da dahil.
***
Siyasal İslamcıların ağaç sevgisizliğiyle yeni tanışmıyoruz. Bu sevgisizliği maskeleyen “hizmet” diye dikte ettikleri ama Hazine borcunu torunlara devredilen rant projeleriyle de. Denizli’de yaşadığım lise yıllarımda, önünden her gün geçtiğim ve Delikliçınar Meydanı’na adını veren çınarların, ne tesadüf ki yine bir gece kesilmesi AKP belediye dönemine rastlar. Denizlili Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci de iyi hatırlar.
***
Ormanı yok etme gerekçesi, Bilkent Şehir Hastanesi (BŞH) açılınca artacak trafiğe yol açmak diye açıklanıyor. Tabii bu yolun, sağında solunda yeni rantlara “yol olacağı” da herkesin bildiği sır. Yine de biz şimdi, görünürdeki “şehir hastanesi” gerekçesine bakalım. Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) modeliyle yaptırılan şehir hastanelerindeki “kamu”, sadece isimde. Ülkenin dört bir yanında açılan/inşa edilen şehir hastaneleri Hazine’yi tahminlerin ötesinde bir mali cendere altına soktu.
Bir kere Sağlık Bakanlığı bu projelerde kiracıDevletin, müteahhide tahsis ettiği arazinin sahibi olmasına rağmen bir de. Her biri 25’er yıllık, 30’a yakın şehir hastanesinde kimileri 2043 yılına kadar kadar sürecek bir kiracılıktan bahsediyoruz.
***
Ankara’ya birbirine yakın ölçekte iki şehir hastanesi yapılıyor. Biri Bilkent, diğeri Etlik’te. İsimlerini semtlerinden alıyor. Toplam yatak sayısı 7500 dolayında olacak 2 devasa hastane bittiğinde, -“şehir hastanesi” adını, konumlarıyla asıl hak eden- merkezdeki hastaneler kapatılacak. Bunu ben değil Etlik Şehir Hastanesi’nin ÇED Raporu (9. sayfa) söylüyor.

“Etlik ESK’nin faaliyete geçmesi ile
 kapanacak olan hastane sayısı 6 olarak öngörülmektedir (…) Dışkapı Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Dr. Abdurrahman Yurtasan Ankara Onkoloji, Sami Ulus Pediatri, Zekai Tahir Burak Kadın Hastalıkları, Ulucanlar Göz ve Ulus Devlet hastaneleri. Ayrıca proje sahasındaki 2 hastane de Etlik ESK işletmeye geçtiğinde kapanacaktır. Bu hastaneler, Zübeyde Hanım Kadın Doğum Hastanesi ile Dışkapı  Polikliniği”

340.6 milyon TL kira
Sağlık Bakanlığı’nın Türk Tabipleri Birliği ile bu yılın başındaki görüşmede paylaştığı bir belge var: “Paranın Değeri Analiz Yaklaşımı-Bilkent Şehir Hastane Örneği.
Belgeye göre BŞH’ye Sağlık Bakanlığı’nın ödeyeceği kira 340 milyon 616 bin 21 TL ile başlıyor. Enflasyona göre “güncellenecek” bu kira, hastaneyi yapan Dia Holding’e 25 yıl boyunca ödenecek. (Dia Holding, 3. köprüyü yapan iki ortaktan İbrahim Çeçen’in oğlu Murat Çeçen’in kurduğu şirket. Tek değil, eski röportajlarda Murat Çeçen’in “üniversite arkadaşı” olduğu belirtilen Azeri işadamı Hassan Gozal ile kurduğu bir holding. )
BŞH için hep “Avrupa’nın en büyüğü” deniyor. Kolay değil tabii en büyük olmak. Şehrin akciğeri ormanlar katlediliyor, başkent merkezinde ulaşımı çok daha kolay köklü hastaneler kapatılıyor, o bölgedeki canlılığı, ekonomiyi, esnafı, sosyal yaşamı bitirme pahasına.
Yer bitti. Sürdüreceğim.
================================
Evet dostlar,

Değerli yazar Çiğdem Toker, çooook önemli akçalı yazılar yazıyor ve sorguluyor..
Şehir hastanelerini de.. Biz de yakaladığımız ölçüde web sitemizde paylaşıyor ve yorumlarımızı ekliyoruz. Yukarıda 12 ve 13 Eylül 2017 günleri ardışık 2 yazısını paylaştık.
Bu site okurları konuyu artık iyi biliyorlar.
‘Şehir hastaneleri’ diye taratsalar, karşılarına 10’dan az yazı çıkacağını sanmıyoruz sitemizde..

  • ”Hazine borç stokunun bu yılın ilk yarısında 58 milyar TL artış gösterdiğini ve 817 milyar TL’ye ulaşarak rekor bir büyüme içerisinde olduğunu vurguluyor. Bu rakama Kredi Garanti Fonu (KGF); otoyollar, Sağlık Bakanlığı’nın garantili kiracı olduğu şehir hastaneleri gibi ahbap-çavuş kapitalizminin (crony capitalism) ana unsuru olan kaynak transferlerinin dahil olmadığını da hatırlatalım. Dolayısıyla, kamunun borçlanarak büyümesi devam ederken, TÜİK’e göre kamunun harcamaları düşüyor; yatırımlar artıyor ama artan şeyin teknolojiye, üretkenliğe olan yatırımlar değil, doğayı katleden inşaat ve konut yatırımlarına yöneldiğini izliyoruz. Bu tarz spekülatif büyüme ivmeleri istihdam yaratmadığı gibi, enflasyonist baskıların da sürmesine ve Türkiye’nin gerek işsizlik (özellikle genç işsizlik) ve enflasyon göstergelerinde OECD ülkeleri arasında en kötü göstergeleri sergilemesine neden oluyor.”

Yukarıdaki paragraf, şehir hastaneleri vb. büyük ölçekli (makro) rant projelerinin (talanların!) mali anatomisini ve fizyolojisini pek güzel açıklıyor.. Prof. Erinç Yeldan‘ın 13.9.17 günlü Cumhuriyet’teki ‘Milli Gelir Hesapları’ başlıklı makalesinden.

AKP = RTE nasıl durdurulacak? Bu çılgın bodoslama sürükleniş nereye varacak?
Özellikle AKP’li sağduyulu kesimlerin yıkımı görmeleri gerekiyor artık. AKP kesiminden yazar Ahmet Taşgetiren’in, Zafer Çağlayan’ın rüşvet kol saatinin ve yolsuzluğunun ‘‘milli mesele” kalkanıyla örlütmeye çalışılmasına isyanı hoştur ancak yeterli midir?

Unutulmasın, AKP = RTE ne denli kutuplaştırıp bölmeye çalışsa da aynı gemideyiz..
Biz soruyoruz çok net olarak :

  • Kamunun borcu olağanüstü artmayı sürdürüyor ancak kamu yatırımları azalıyor.. O zaman garip – gurebadan toplanan bu vergiler nereye gidiyor? Hangi legal ya da illegal işleri finanse ediyor ve nereye dek bu bezirgan düzeni sürdürülebilir?? Sistem çöktüğünde ilk altında kalacak AKP = RTE değil midir??

    Kamu – Özel ortaklığı, pek çok ülkede büyük kamusal zararlarla çöktü.. İngiltere, Brezilya, Meksika gibi.. Ama Batı Emperyalizmi AKP’yi acımasızca bu sınanmış süreçte kullanıyor. Çoook hazindir ama bir kez daha sorarak yazalım :

    – Devlet, kimin sopalı tahsildarı olmuştur halkının sırtında;
    AKP = RTE bu yaman tuzağın ayırdında mıdır, yoksa bilerek mi misyon üstlenmişlerdir??

Sevgi ve saygı ile. 14 Eylül 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Atatürk’ün mirası parsel parsel yağmalandı

AOÇ için Sayıştay’ı neden umursamadınız? Atatürk’ün mirası parsel parsel yağmalandı…

Çiğdem Toker
Cumhuriyet, 27.8.17

(AS :Bizim katılarımız yazının altındadır..)

AOÇ (Atatürk Orman Çiftliği) alanı, yıllardır mütecaviz bir talan altında.
Atatürk’ün, 80 yıl önce Hazine’ye halka hizmet koşuluyla bağışladığı AOÇ, iktidar iktidar, taksit taksit, parsel parsel, dolana dolana darmadağın edildi.

Sözcü’nün gündeme taşıdığı Balgat’taki arazinin ABD Büyükelçiliği’ne satışı, bir hukuk cinayeti.
yatay

Üzerinden dört yıl geçmiş bu satıştaki “hülle”, muvazaa, yasayı dolanma ve müteahhitlik firma ödemelerinin girdiği karmaşık bir tablo var ortada.

Şimdi; olayın peşine düştü, Gazi Üniversitesi ve TOKİ yetkilileri hakkında suç duyurusunda bulundu diye Mimarlar Odası hedefe konuluyor. Belki unutulmuştur. AKP’li bakanlara, yetkililere bir hatırlatma yapalım :

[Haber görseli]Bu ülkede TBMM adına devletin bütün kurumlarını denetleyen, daha açık bir anlatımla halkın vergilerinin nasıl harcandığının hesabını anayasal olarak soran bir kurum var. Adı Sayıştay.

İcraatınızı eleştiren herkesi hedef tahtasına koyup “algı operasyonu” ezberiyle mahkûm etmeden önce, hepimizin adına denetim yapan Sayıştay raporlarına neden kulak vermediğinizi açıklamalısınız.

2011 tarihli AOÇ raporunun 42 ve 43. sayfalarına mesela. Modern tıp eğitiminin gerçekleşmesi için Gazi Üniversitesi’ne 1983 yılında devredilmiş bu devasa (396 bin 312 metrekare) AOÇ arazisinin, TOKİ’ye hukuksuz satıldığını, bu satışta Kuzu İnşaat’ın ödemesinin ne anlama geldiğini, TOKİ’den geri alma işlemlerinin başlatılması gerektiğini taa yedi yıl önce (Çünkü 2010’da da yapılmış bu tespit) raporlayan Sayıştay’ın uyarılarını neden ciddiye almadığınızı bir açıklarsanız çok makbule geçer.

O arazinin ABD mülkiyetine geçmesinin nasıl hukuki, nasıl yasaya uygun olduğunu da açıklarsanız memnun oluruz. Ortada AOÇ kuruluş yasasının 9. maddesi dururken (devlet malı) TOKİ ile ABD Büyükelçiliği arasında imzalanan gayrimenkul satış protokolünün nasıl imzalandığını yani.

Atatürk’ün vasiyeti adına soruyoruz : Hazine’ye devretme koşulu olan halka hizmette bahsi geçen halk adına.

Sur’a kıymak

Sur bir kültürel miras. Yedi bin yıllık insanlık tarihi. Kürtlerin, Ermenilerin, Keldanilerin,
[Haber görseli]Süryanilerin kadim kenti. Bu topraklardaki ortak tarihimizin parçası. Sur’un çevresi bariyerlerle çevrili. Orada yaşayan aileler evlerinden zor kullanılarak çıkarılıyor. 
Sur’dan çığlıklar yükseliyor. İktidar buna kentsel dönüşüm diyor. Ama orada yaşayanlar istemiyor bu dönüşümü. İktidarın “dönüşüm” dediğinin Sur halkındaki karşılığı, evlerine 26 bin TL değer biçilmesi (BBC Türkçe), iş makineleriyle, greyderlerle binlerce yıllık sokaklara hoyratça girip yıkmak demek. Yeni konutlar ile hatıraların, hafızanın paramparça edilmesinin adıdır bugünkü kentsel dönüşüm.

Evlerinden çıkmaya direnen Sur sakinlerine zor kullanılışını, attıkları çığlıklara güvenlik güçlerinin “rahatlığını”, dahası eşyalarının ellerinden alındığı görüntüleri sosyal medyada izliyoruz. Yeni sahipleri, hesabı, milyonları, milyarları hakedişleri bugünden belli iktidar destekli bir inşaat katliamına “kıymayın” diye seslenmenin naifliği ise ortada.

Akın Olgun’un deyişiyle sesini bulamayan her çığlık, kendi kahrında tüketir kendini”.

Kızılırmak suyu zehirliyor mu?

Kamu yatırımları halkın vergileriyle yapılır. Yolu, yöntemi, yaptıranı farklı olsa da bu böyledir. Dolayısıyla Ankara’nın suyunun getirilmesi de öyle. Suyu getirenin Büyükşehir Belediyesi olması, içme suyu yatırımlarının toplanan vergilerle yapıldığı gerçeğini değiştirmiyor. 10 yıl önce başkentin gündemine büyük tartışmalarla giren Kızılırmak suyu, bugünlerde yeniden konuşuluyor.

Nasılsa Başkan Melih Gökçek, eleştirel her yazıda, haberde olduğu gibi bu satırları da kendi klişesine dönüşen “ideolojik yaklaşım” ön kabulüyle okumaya hazırdır. Biz yine de Onkoloji Hastanesi’ne son günlerde mide bulantısı, kusma ve ishal şikâyetleriyle giden hastalara doktorların “şehir suyunun” bile bu şikâyetlere yol açabileceği bilgisini verdiğini not düşelim. Çünkü şebeke suyu şüphesi başka şeye benzemez.

Adı bende saklı bir okurum, geçen hafta yukarıdaki şikâyetlerle gittiği hastanede, doktorun kendisine “pek çok hastanın benzer yakınmalarla geldiğini, bunun salgın olduğunu söylediğini” aktardı. Okurumdaki belirtiler enfeksiyona benzemesine karşın, kan tahlili sonuçlarında enfeksiyon bulgusuna rastlanmamış. Doktorlar, yemede içmede kullanılan tabak bardağın yıkandığı suyun bu rahatsızlığa sebep olabileceğini söylemiş. Ağustos içinde benzer şikâyetlerle pek çok hastanın geldiğini eklemiş. Okurum üç serum ve bir ağır kanser hastalarına verilen mide bulantısı ilacı ile hastaneden çıkabildiğini söylüyor.

Sözün özü; bileşiminde, insan sağlığını tehdit edecek birimler bulunduğu kaç kez raporlanan Kızılırmak suyunun halk sağlığına dönük tehdidi yeniden gündemde. Bu arada, ta 2007’de konuşulan can alıcı konu ve beraberindeki soru:

Kızılırmak’ın alternatifi olan Gerede suyunun getirilmesi gibi bir proje devlet envanterinde duruyorken yatırımı bunca yıldır neden hayata geçirilmez?
Paketlenmiş su piyasasının göz kamaştıran “dinamizmi” mi, DSİ’nin kusuru mu?

Köprüler yaptırdım

Boğaz Köprüsü ile Fatih Sultan Mehmet Köprüsü“eski Türkiye” zamanında kamu kaynaklarıyla yapılmıştı. Ne Yap-İşlet-Devret vardı o zamanlar, ne Hazine garantisi.
3. Köprü ile Osmangazi Köprüsü, AKP’nin “yeni Türkiye”sinde, “bu millete hediye” olarak yaptırıldı. 
Üstelik, “bu milletin cebinden beş kuruş çıkmadan”.

Önümüz Kurban Bayramı. Tatil uzun… Hangi Türkiye’nin köprülerinde “bedava geçiş” uygulanır? Küçümsenen “eski Türkiye”nin kamu kaynaklarıyla yaptırılan köprülerinde mi, “bu millete hediye” yeni Türkiye’nin köprülerinde mi?
=======================================
Dostlar,

Cumhuriyet‘in değerli yazarlarından Sayın Çiğdem Toker son derece önemli konuları işliyor köşesinde. Kendine göre naif  – zarif bir biçem (üslup) kullanıyor. Ancak muhataplara sorular ve kendisinin akıllı çıkarımları oldukça etkili oluyor.
Bu yazısında birkaç yakıcı konuyu işlemiş.

Bize geçmişte sitemizde değinilen sorunlara dönük yazılar yazdık web sitemizde.

Ankara’nın su sorununu işledik..
(Tıklayınız : Ankara Tabip Odası’ndan Su Hakkında Basın Açıklaması..)

AOÇ alanlarının utanılası yağmalanmasını da..
(Tıklayınız: 
ABD Büyükelçiliği inşaatı önünde protesto)

Köprüler, Boğaz geçişleri… nasıl yandaşlara peş keş çekildiğini ve birkaç kuşak zengin edilirken birkaç kuşağın da yoksullaştırıldığını.. Soyguna yine iktidarın araç olduğunu..
(Tıklayınız : 
Ey AKP’liler, bu yaptığınız alafranga irtikaptır. Osman Gazi Köprüsü büyük bir soygun eseridir. Sizler devleti soyuyorsunuz…

Sevgi ve saygı ile. 29 Ağustos 2017, Elazğ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Rıfat Serdaroğlu: BEN ERDOĞAN’A ÇOK GÜVENİYORUM

BEN ERDOĞAN’A ÇOK GÜVENİYORUM

portresi_kravatli

Rıfat Serdaroğlu
(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)
Ne yalan söyleyeyim, Pazar günü yapılan Yeni Türkiye’nin Yeni Kapısındaki mitingde Erdoğan’ı dinleyinceye kadar, kafam biraz karışıktı!
Erdoğan’a güvensem mi, güvenmesem mi bir türlü kesin kararımı verememiştim.
Ne zaman ki Erdoğan, önce Cübbeli Jet Skici Hoca ile Türk Ordusunun altını tutamayan Baş Komutanını bir araya getirdi, aha şimdi bizi bütünleştirecek, dedim!
Bir de kürsüden aşağıdaki muhteşem konuşmayı yapınca kendi kendime dedim ki; “Rifat Aga, yeter artık yahu! Herkes Hülya Koçyiğit ve Rifat Hisarcıklıoğlu gibi de, bir tek sen mi akıllısın yahu! Dünya dönüyor diye kimse dünyaya “Dönek” diyor mu? Sen de dön, gerçekleri gör ve Kurtulan Numan ve çıplak Soylu gibi Karun ol yahu…”
Dinlemeyenler için Erdoğan’ın konuşmasından benim ona güvenmemi sağlayan bazı başlıkları sizinle paylaşmak isterim; (Dinleyin Dünya Lideri Konuşuyor) :
-Kahraman Millet, bu günden sonra her kim ki;
Millet Anayasayı rafa kaldırdı, demokratik parlamenter rejim askıya alınmıştır, diyorsa, iyi bilin ki o artık şerrefsizdir!
Lâik Cumhuriyet, inanç ve ibadet özgürlüğümüzün teminatıdır.
Din istismarcılığı yapanlar, dini kullanıp Deniz Feneri e.V ve FETÖ benzeri dernekler kurup Müslümanları dolandıranlar, namussuzdurlar!
-Cumhuriyetimizin ve Devletimizin kurucusu Atatürk’ün fikirlerine saygı duyuyorum. Kim ki kurucumuza “Ayyaş” veya “Kefere Kemal” der, Allah onları çarpsın, sonra bir daha çarpsın!
(Alkışlamaktan Kılıçdaroğlu’nun elleri pespembe oldu)
-Türk Milliyetçiliğini ayaklar altına almaya kalkanlar, Türk Milletinin düşmanı olan alçaklardır. (Uykuya dalmış olan Bahçeli’yi dürttüler, Bahçeli ağlayarak alkışlamaya başladı. Az daha tıkanacaktı adamcağız)
-Kuvvetler Ayrılığı demokrasinin olmazsa olmazıdır. Buna “Ayak Bağı” diyenler ihanet içindedirler!
-Kadın-Erkek eşittir. Kadınlarımız, kızlarımız her dalda yer almalıdırlar.
“Kadın-Erkek eşitliği yaradılışa terstir” diyenler varsa iyi bilesiniz ki, bunlar geri zekâlıdırlar.
-Ben ve ailem tüm varlığımızı Türk Hazinesine bağışlayacağız. Karı-Koca maaşımızla geçineceğiz. Bilal ve Burak gemilerini Gölcük Donanma Üssüne verecekler. Bilal’e bir boyacı sandığı alıp ayakkabı boyacılığı yaptıracağız. Bakan Damat ise istifa edip, köfteci dükkânı açacak. Siyaset yapıp zenginleşenler mutlaka ve mutlaka hırsızdırlar! Hele hanlar-hamamlar-gökdelenler alanlar, kelimenin tam anlamıyla “Hırsızlar İmparatorudurlar.” (Bu noktada beyaz elbiseleri içinde Tansu Çiller, beyaz mendilini çıkarıp, gözyaşlarını sildi. Çiller çok istediği halde mallarını şehit ailelerine bağışlamasını Meral Akşener engellemişti! “Ben de bağışlayacağım” diye yanındaki Yıldırım Akbulut’a fısıldadı!)
PKK-IŞİD-El Nusra gibi terör örgütleriyle iş tutanlar, bunlara lojistik destek verenler, düpedüz vatan hainidirler. (Hakan Fidan, havaya bırakılan balonları saymakla meşguldü)
Başbakan Binali’nin oğlu, tövbe edecek ve bir daha kumarhanelere gitmeyecek!
Burhan Kuzu kafayı kırdığı için onu kovdum. Onun yerine Ertuğrul Özkök’ü aldım. Artık ben de ayağımda şıpıdak terlik, bermuda şort, kadın-sex-lezbiyenlik-transseksüellik gibi konularda ondan yardım alacağım.
-Darbeyi zamanında bildirmediği için Melih Gökçek’i Bülent Arınç’ın danışmanlığına gönderdim. Yerine Diyanet İşleri Başkanı Görmez Mehmet’i atadım! Hem Diyanet’i, hem de Ankara Belediyesini yönetecek!
-Egemen denen fırlamaya aldırmayın. Onu buraya ben çağırmadım. Beni “Yengemgiller davet etti” deyip aramıza sızmış! Onu ve boyunsuz Muammer’i en kısa zamanda, hayırsever Reza Zarrab’ın yanına göndereceğim…
Bundan sonraki konuşmasını not alamadım. Güvenebileceğim bir lider bulmanın sevinciyle, heeeyyyt diye bir nara atıp Harmandalı Zeybeği oynamaya başlamışım. Allahtan, çocuklar yarım saat sonra zorla oturtmuşlar da, sevindirik olup, dört kolluya binmekten kurtulmuşuz…
Tekrar ediyorum;
Cübbeli Jet Skici Hoca ile altını tutamayan Genelkurmay başkanı ona tapıyorsa,
Meral Akşener’in tek evladının nikâh şahidi, ablası Çiller ise “Yurt dışı yatırımlar danışmanlığını” yapıyorsa,
İlker Başbuğ 4 metrekarelik hücreye tıkılırken, kendisine özel tek kişilik cezaevi açılan Mehmet Ağar “Onun önünde durmak lazım” diyorsa,
Türkiye’nin tek özgür basın kuruluşu olan “Havuz Medyası” onun arkasında ise,
Eyy tanklara ve uçaklara karşı osurukla savaşıp galip gelen Kahraman Millet;
Ben de O’nun arkasındayım ve O’na çok ama çok güveniyorum…
Peki ya sizler? Gazete bile okumayan oğlak sanatçılar, sizler de güveniyor musunuz?

========================================

Dostlar,

Sayın Rifat Serdaroğlu yazdıkça açılıyor maaşallah ve de maazallah…
Tam bir hiciv ustası oldu!.. Yüreğine ve kalemine sağlık diyoruz..
Ne var ki, Atalar “.. can çıkmadıkça huy çıkmaz..” buyurmuşlar..
Hem daha 15 Temmuz darbe girişiminin içyüzünü henüz tam olarak bilmekten öyle uzağız ki!

3 OHAL Kararnamesi ile TSK bitirilmiştir..
 Neden?? Buna ne buyurulur??

15 Temmuz Darbe girişimi ile başetmenin reçetesi Ordu’yu darmadağın etmek midir???
Bu olay (15 Temmuz) olmasa idi RTE – AKP bunca yıkımı kaç onyılda yapabilirlerdi acaba??
Öte yandan, bunca muazzam ölçekte ve içerikte kitlesel algı yönetimi örneğini insanlık tarihinde göremiyoruz!

Neciiiiip mi necip (soylu) milletimiz mucizelere kolay inanır, 600 yıllık “Padişahın kulluğu” hücrelerine sinmiştir ve tapınacak yeryüzü tanrılarına bağımlılık derecesinde gereksinimlidir.

Büyük ATATÜRK boşuna mı şu sözleri söylemişti :

  • Ulusları özgür, bağımsız, şanlı ve yüce yapan ya da tutsaklığa ve yoksulluğa sürükleyen eğitimdir. En önemli, en temel nokta eğitim sorunudur. Eğitimdir ki bir ulusu ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum durumunda yaşatır; ya da bir ulusu tutsaklık ve düşkün­lüğe bırakır. Ulusal eğitim politikasının temel taşı, bilgisizliğin yok edilmesidir (1922).

Türkiye’nin geleceği; Mustafa Kemal’in asker – sivil çocuklarının yüksek yurtsever tarih bilincine emanettir ve her durumda mutlaka korunup – kollanacak ve sonsuza dek özgür ve başı dik – onurlu.. yaşatılacaktır..

Böyle biline; herkes özünü – sözünü – eylemini… bu kadim gerçeğe göre ayarlaya…

Sevgi ve saygı ile.
09 Ağustos  2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Rifat SERDAROĞLU : AKİL Mİ – SAKİL Mİ?

AKİL Mİ – SAKİL Mİ?

portresi_kravatli

 

 

 

 

Rifat SERDAROĞLU

(AS : Bizim katkılarımız yazının altındadır..)

Bildiklerimiz değil, doğru zannettiklerimiz başımızı belaya sokar!
Bizim ekonomistlerimizin çoğu tarih bilmez, tarihçilerimizin çoğu ekonomi bilmez,
ülke yönetimini teslim ettiğimiz siyasetçilerin çoğu ikisini de bilmez!

Ondan sonra kafamızı ellerimizin arasına alır “neden böyle oluyor” diye düşünmeye başlarız.
Neden böyle oluyor, bilir misiniz? Okumuyoruz, araştırmıyoruz, sorgulamıyoruz,
medeni bir şekilde tartışıp gerçeği aramıyoruz da ondan!

2002 yılından bu yana, yani tam 14 yıl “Üç üniversite bir de mastır süresi eder”
Erdoğan Türkiye’yi tek başına yönetiyor.
Hangimiz Erdoğan’ın bir televizyon programında siyasi muhatapları ile veya uzmanlıklarını dünyaya kabul ettirmiş hukukçularımız ile bir konuyu tartıştığını gördük? Yanıt; Hiçbirimiz!
Erdoğan niçin böyle bir fikir tartışmasından fellik-fellik kaçar?
Tabii ki bilmediğinden, okumadığından, cehaletinin iyice ortaya dökülmesinden korktuğu için…

Bir Japon senede ortalama 6 kitap okur ama 6 Türk yılda 1 (BİR) kitap okumaz!
1550’li yıllarda Avrupa’da sadece Kanuni Sultan Süleyman hakkında yüzden fazla
kitap yayınlandı.
Bizde matbaanın gelişinden sonraki 100 yılda toplam 50 kitap basıldı…

Dönüp kendimize bir kez daha soralım;
-Erdoğan gibi biri, normal bir Avrupa ülkesinde Başbakan-Cumhurbaşkanı olabilir mi?
-Berat Albayrak gibi biri, orada Enerji Bakanı olabilir mi?
-Bilal Erdoğan zekâsında biri, Avrupa’da tek seferde adı saklı birinden 100 milyon Dolar
bağış alacak bir vakıf kurabilir mi?

-Gelelim Özel Sektöre: Hisarcıklıoğlu gibi biri, Avrupa ülkelerinden herhangi birinde
Başkanlık yapabilir mi?
Değil Cumhurbaşkanı-Başbakan-Bakan-Odalar Birliği Başkanı olmak,
buraların kapılarından dahi geçemezlerdi.

Bugün Hisarcıklıoğlu’nu inceleyelim mi :

-Onu yönetimine alan Fuat Miras’ı bir iç darbe ile devirip TOBB Başkanı oldu.
-Sonraki seçimlerde 1300 delegeli Genel Kurullar hep O’nu seçti. (Aynen Melih Gökçek gibi)
-O’nu, TOBB’un parasını helikoptere- binalara harcamaktan, bu paralarla caka satmaktan başka, tarihe iz bırakacak demokratik bir eylemin, söylemin içinde gördünüz mü?
Görmediniz değil mi?
-İşte şimdi yanıldınız! O’nu Türk Devletini çökertecek ve adına “Çözüm Süreci” denen
ABD-İsrail projesini Türk Milletine kakalamak için kurulmuş olan “Akil İnsanlar” başkanlarından biri olarak gördüğümüzü nasıl unutursunuz?
TOBB’un parasıyla, şehir-şehir dolaşıp 5 yıldızlı otellerde yaptığı konuşmalarda
(Hepsinin kayıtları var) AKP’yi-Çözüm Sürecini-Kürtçü Bölücüleri nasıl savunduğunu
ne çabuk unuttunuz?
-Zaten 1300 TOBB delegesi O’nu, Lale Mansur-Tarık Çelenk-Kadir İnanır-Nihal Bengisu Karaca-Şükrü Karatepe-Muhsin Kızılkaya-Özgür Türkdoğan-Hüseyin Yayvan gibi
Türk düşmanları ile kolkola girip, ülkeyi bölsün diye seçmedi mi?
Eee bize de mübarek olsun demek düşer…

Fakat şu aralar Hisarcıklıoğlu ve ekibinden bu konuda hiç ses çıkmıyor!
Yoksa onları “Çözüm Sürecini” anlatın diye gönderen AKP ve Erdoğan,
süreci buzdolabına kaldırınca bu arkadaşları da Saraydaki derin dondurucuya mı koydu?

Hadi Hisarcıklıoğlu, lütfen konuş!
Ben yazıyorum, sen beni devamlı mahkemeye veriyor ve benden para istiyorsun!
Benim emekli maaşımda gözün mü var yahu?
Sana adam gibi soruyorum;
Akil adam olarak yaptıkların mı doğruydu, yoksa susup Sakil adam durumuna düşmen mi doğru?
Hadi Büyük Başkanlar Başkanı konuş…

Sağlık ve başarı dileklerimle 13 Haziran 2016
https://rifatserdaroglu.com/2016/06/13/akil-misakil-mi/

====================================

Dostlar,

Rifat Hisarcıklıoğlu’nun yalpalayan, tutarsız, özgüvensiz çizgisini üzüntüyle izliyoruz biz de..
Oysa Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin yıllardır (2001’den bu yana 4. kez) genel başkanıdır.
TOBB, 365 Oda ve Borsayı kapsayan, Türkiye’nin kâr amacı gütmeyen, 81 il ve 10 ilçede örgütlü en büyük iş kuruluşudur. Birkaç milyon esnaf – tüccar – sanayiciyi harekete geçirebilecek konumdadır. Ancak ülkemizdeki AKPnin perişan ekonomi yönetimi de dahil TOBB’un,
bir büyük STK olarak bellibaşlı politik – demokratik etkinliğini anımsamıyoruz.

Başkan Hisarcıklıoğlu da, O’nu 4 dönemdir bu çizgisi ve performansı ile seçen TOBB üyeleri de ağır vebal ve ülkemize  – halkımıza karşı sorumluluk altındadırlar..

TEKEL’in (hepimizin!) malı olan görkemli İkiz Kuleler TOBB’a 2005’te kelepir fiyatına (yüz milyon Dolar!) ikram edildi.. Ve TOBB bir bakıma, politik bağlamda evcilleştirilmiş mi oldu??

Yüksek siyaset böyle bir şey olmalı..

Sevgi ve saygı ile.
14 Haziran 2016, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

 

Mustafa BALBAY : ANKARA’nın SULARI… ve bizim katkılarımız..


ANKARA’nın SULARI… ve bizim katkılarımız..


Dostlar
,

Balbay dünkü yazısını Ankara’nın su sorununa ayırdı.
Doğallıkla teknik boyutların ayrıntılarına girmedi.
Bunları biz tamamlayalım..

Biz, doğrusu bu son kirlenme furyasına dek, kendimizi zorlayarak da olsa
musluk suyu içiyor ve soranlara da öneriyorduk.

“Halk Sağlığı” alanında uzman bir hekim olarak yıllarca
“Halk Sağlığı Bölge Laboratuvarı Müdürlüğü” yaptık..
Tüm su ve gıda örneklerinin laboratuvar çözümlemelerini (analiz) yasal resmi yetkili olarak yürüttük.

Suyun muayenesi “Organoleptik muayene” denen yöntemle başlar.
Adından da anlaşılacağı üzere, bu başlangıç muayenesinde başlıca duyu organları kullanılır.

Önce göz.. Bakılır, içme-kullanma suyu berrak – saydam olmalıdır.
Tortu ve yabancı cisim içermemelidir.
Ankara’nın suyu son zamanlarda beklenen ölçüde iç açıcı berrak değil..
Yer yer, zaman zaman boz bulanık, kahverengiye dek giden tonlar taşıyor..

Sıcaklık… Örnek alındığı cam kapta ya da ele değdiğinde bir sıcaklık sorunu yok.

Koku… Hoş olmayan metalik bir koku var..
İnsanı itiyor. İç huzuruyla kana kana içmeye engel bir koku. Çay da olmuyor..

Ve tad… Ağızda hiç de öyle huzurla içilebilecek tad bırakmıyor.
Ağır metal tadı var. Bu itici – rahatsız edici tadı apaçık ayrımsıyoruz.

Hele pet şişe sularıyla karşılaştırınca bu farklar iyice belirginleşiyor.

Ankara’nın 21. yıllık Belediye Başkanı Melih Gökçek ne denli savunursa savunsun, ortadaki veriler böyle. Kendisinin musluktan su içtiğine hiç ama hiç inanmıyoruz.

Ancak söylediklerinden ve yaptıklarının doğruluğuna inanıyorsa çağrımız şöyledir :

  • TTB Ankara Tabip Odası ve TMMOB Kimya Mühendisleri Odası yetkilileriyle
    Noter eşliğinde, basının izlediği biçimde yeterince su örneği bilimsel yönteme uygun olarak alınsın ve biri kamu biri özel 2 yetkili laboratuvarda incelensin..
    Bu işlem haftanın farklı günlerinde (Kızılırmak suyunun şebekeye verildiği ve verilmediği) yinelensin.. Sonuçları saydam olarak BİLME HAKKI bağlamında birlikte öğrenelim.

Gökçek dedikoduları aşmak istiyorsa yolu budur.
Başkaca bir inandırıcı ikna yöntemi yoktur.

Bizzat Sağlık Bakanı Dr. Mehmet Müezzinoğlu‘nun “Ben bu suyu içmem!” demesi Gökçek için “çok uyarıcı” olmalıdır. Ama Melih bey hep savunmacı iletişimde.

Gökçek son derece başarısız bir yerel yöneticidir. 3 dönemdir O’nu aday gösteren
AKP sorumluluğa ortaktır. Eryaman – Sincan Metro hattını yıllarca bitirememiş,
sonunda Ulaştırma Bakanlığı tamamlamıştır. Su sorununu da çözememiştir ama
Ankara Belediyesi merkezi yönetime en borçlu belediyelerin başındadır.

Sağlık Bakanı’nın “Ben bu suyu içmem!” demesi sorumluluğu bitirmez.
Yasalara göre son çözümlemede Halkın Sağlığından sorumlu olan Sağlık Bakanlığıdır :

5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Yasası,
13.6.10, RG : 27610; md. 27: 

“.. kaynak suları, içme suları, doğal mineralli sular ve tıbbi amaçlı suların üretimi, uygun şekilde ambalajlanması, satışı, ithalat ve ihracatına ilişkin ilke ve yöntemlerle içme – kullanma suların teknik ve hijyenik koşullara uygunluğu,
nitelik standartlarının sağlanması-izlenmesi ve denetimi ile ilgili ilke ve yöntemler Sağlık Bakanlığınca belirlenir.” demektedir.

Su-gıdaların son derece önemli bir bulaşma yolu oluşturduğu bilinmektedir.
Salgınların çıkmasını önlemek için, kişi ve topluma dönük koruyucu çevre sağlığı hizmetlerinin kamu eliyle sürekli ve etkin yürütülmesi gereği ortaya çıkmaktadır.

Beş milyonu aşkın büyük bir kitlenin sağlığı söz konusudur. Konunun şakaya gelir yanı yoktur. Sağlık Bakanı, sorunu Bakanlar Kurulu’na taşımalı ve İçişleri Bakanlığı mülkiye denetçisi (müfettişi) görevlendirerek Gökçek’in görev ihmali – kusuru araştırılmalı ve gerekirse Danıştay kararı ile görevden alınmalıdır.

1992’de Peru’da çıkan kolera salgını 5 yıl sürmüş ve DSÖ’nün (Dünya Sağlık Örgütü) yoğun desteğiyle ancak yıllar içinde sönümlendirilmişti. 1971 İstanbul Sağmalcılar kolera salgını unutulmalaıdır. Halk ürkü (panik) içinde %30 koruyuculuğu olan Kolera aşısı olma için kuyruklara giriyor, Eminönü’de, Bakırköy’de, Üsküdar’da
3 kez aşı olarak koruyucu etkilerin birbirine ekleneceğini sanıyordu! Ne hazin!?

Başkent Ankara’da bu bağlamda bir bulaşıcı hastalık salgınının ekonomik boyutu sanıldığından çok büyük olacaktır. AKP’nin “Yeni Türkiye” si bu mudur??

Orman ve Su İşleri, Çevre ve Şehircilik, Sağlık Bakanlığı başta olmak üzere Hükümetce görevlendirilmeli ve TTB, TMMOB’den uzmanlar da katılarak soruna el konulmalıdır.

Son olarak, Türk Ceza Yasası‘nda yer alan 3. Bölüm “Kamunun Sağlığına Karşı Suçlar” başlığı altındaki maddeleri (185-196) Gökçek başta olmak üzere
ilgililere anımsatalım :

TCY Md. 185 : 
(1) Taksirle (kusurlu olarak, kasıt olmadan) bir insanın ölümüne neden olan kişi, 2 yıldan 6 yıla dek hapis ile cezalandırılır.

(2) Fiil, 1’den çok insanın ölümüne ya da 1 veya 1’den çok kişinin ölümü
ile birlikte 1 veya 2’den çok kişinin yaralanmasına neden olmuş ise,
kişi 3 yıldan
15 yıla dek hapis ile cezalandırılır.

Burada Ceza hukukunun “kusursuz sorumluluk” ilkesinin geçerli olacağını,
sorumluların kent suyunun sağlıksız olmasından kaynaklanan olumsuz sonuçlara karşı ileri sürecekleri gerekçelerin (def’i) dikkate alın(a)mayacağını vurgulamak isteriz.

Ayrıca, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı‘nın da yaşananları “ihbar” kabul ederek adli soruşturma başlatması yerinde olacaktır. Yukarıda da değinilen 5996 sayılı yasa md. 40 bunu gerektirmektedir..

Son söz                 :

  • Ankara’nın su sorunu çok ciddidir ve bu sorun Gökçek’i aşmıştır;
  • Hükümet ivedilikle duruma el koyarak hızlı ve güvenli – sağlıklı – kalıcı çözümler üretmelidir.

Sevgi ve saygı ile.
19.9.2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Metnin pdf biçimi için : ANKARA’nin-SU_SORUNU

==============================================

Mustafa_Balbay_portresi_Ata_ile

 


 

 

Tam başkentte iç politikadan dışişlerine kadar her alanda işin suyu çıktı derken, Ankara’da ciddi bir su tartışması çıktı. 

Biz de kendimizi suyun içinde bulduk.

Sürekli konuk olarak katıldığım, Halk TV’de Şaban Sevinç’in hazırlayıp sunduğu
Basın Koridoru programında her Salı olduğu gibi bu hafta da öncelikle siyasal gelişmeleri konuşmak üzere hazırlanmıştım. Latif Şimşek’in de katıldığı program, Ankara’nın bir süredir tartışılan içme suyu ile başlayınca, Melih Gökçek yanıt hakkını kaçırmadı. Aramızda üslup farkı olsa da kentin içme suyunu konuşmamak olmazdı.

CHP Ankara milletvekilleri Aylin Nazlıaka ve Levent Gök bir süredir konuyu gündemde tutuyor. Nazlıaka ve Gök kentin değişik bölgelerinden gelen yakınmaları da dikkate alarak Ankaralıları uyardılar, Gökçek’i de kamuoyunu doğru bilgilendirmeye ve sorumluluğa çağırdılar.

Gökçek’in canlı yayında verdiği bilgilere bakılırsa Ankara suyunu elmas niyetine sat, dünyanın çok az ülkesinde bu kadar temiz, arındırılmış, damıtılmış su var.
Her gün 400 ayrı bölgeden alınan örneklerinin ölçümü de bunu kanıtlıyor.
Kaldı ki, Ankara’nın çeşmelerinden akan su Gökçek’in ağzından dökülen sözcükler kadar hızlı olsa başkent tropikal iklime dönerdi.

***

Gökçek’in rakamlarına karşın Ankara’daki hastanelerin acil servislerine özellikle son bir aydır normalin üzerinde sindirim yolu rahatsızlığına dayalı başvuru yapılıyor.
Doktorların genel anlatımla söylediği şu:

  • “Bu aralar Ankara’nın sularında bir şey var!”

İçme suyu bir kentin can damarıdır. En küçük bir kuşkunun bile dikkate alınması, toplumu doyurucu bilgi verilmesi gerekir. Gökçek bir yandan art arda sıraladığı rakamlarla bunu yaptığını söylerken bir yandan da Ankara’nın sularında sorun olduğunu söyleyen hekimler hakkında suç duyurusunda bulunacağını haykırıyor.
Bu yönde çok umudumuz yok ama, olması gereken, o hekimi can kulağıyla dinlemek.

Gökçek’in mantığıyla hareket edilirse, hastalıklara neden aramaya gerek yok;
başlıca suçlu, bunu saptayan doktor. Teşhis etmese, hastalık da ortaya çıkmış olmaz!

2000’li yılların başında Ankara’nın su gereksiniminin Bolu çevresinden mi yoksa Kızılırmak’tan mı sağlanması gerektiği ikilemi yaşanmıştı. Bolu pahalı ama temizdi, Kızılırmak ucuz ama ağır metallerle dolu idi. Gökçek ikincisini tercih etti.

Kızılırmak suyu çok değerlidir; madenciliğe ve kimya sektörüne birebirdir!
Gelinen noktanın özeti bu.

***

Konuşmalarda medya ile ilgili soru sorulduğunda şöyle başlardım:

Medya içme suyu gibidir.
Bir kentin içme suyu kirlendiğinde insan bedenine ne olursa,
medya kirlendiğinde de topluma o olur.


Ankara’nın içme suyunda yaşanan sorun bir bakıma her iki kirliliği de anımsatıyor.

Günlük tartışmaların içinde su sorunu basit bir konu gibi gelebilir. Ancak daha şimdiden 21. yüzyılın en ciddi konularından biri durumuna geldi.

Suda 3’lü kıskaç var                            : 

1. Dünya nüfusu artıyor,
2. Her bireyin kullandığı ortalama su miktarı artıyor,
3. Temiz su kaynakları azalıyor.

Örneğin 1900’lu yılların başında dünya nüfusu 1.5 milyar iken kişi başına yıllık su tüketimi 350 metreküp idi, nüfusun 7 milyarı aştığı günümüzde tüketim 750 metreküpü buluyor.

Türkiye sanıldığı gibi su zengini bir ülke de değil.

Bir ülkenin su zengini sayılabilmesi için kişi başına yılda 8 bin metreküp suyun düşmesi gerekiyor. Bizdeki rakam 1500 metreküpün altında.
Durum böyleyken barajlardan plansız kentleşmeye dek her yöntemle temiz su kaynaklarımızı kurutuyoruz, kirletiyoruz.

Başkentteki temiz su tartışmasının sorunun gerçek boyutlarını gündeme taşımasını dileyelim.