‘Kudüs kırmızı çizgimizdir’

‘Kudüs kırmızı çizgimizdir’

Ali Sirmen
(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Nükleer dehşet dengesinin dorukta olduğu bir dönemde çekilen bu kara komedide işlenen tema o dönemde uzmanların gerçekten de tüylerini diken diken eden ciddi bir olasılıktı. 
Aradan yarım yüzyıldan fazla zaman geçti. Sanal bir kahraman olan General Jack D. Ripper değil de başka bir gerçek delinin ateşlediği bomba dünyayı sonu nereye varacağı henüz bilinmeyen bir kargaşanın içine atıverdi. 
Kanlı canlı çılgın ABD Başkanı Trump’ın ateşlediği bomba, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğunu tanıma ve ülkesinin büyükelçiliğini oraya taşıma kararıydı. 
Böylelikle, nükleer dehşet dengesinin geride kalmış olmasına rağmen, insanlığın kaderinin hâlâ delilerin elinde olmasının sürdüğünü herkes gördü. 
Gırtlağına kadar popülizm batağına batmış Trump’ın dünya kamuoyunun büyük çoğunluğu tarafından olumsuz karşılanan son kararının mantıklı bir açıklamasını yapmaya uğraşanlar fena halde zorlandılar.
***
Türkiye’nin siyaset arenasında oybirliği ile kınanan Trump’ın kararına gerekçe ararken ileri sürülenler içinde üzerinde en titizlikle durulması gerekeni, eski Güvenlik Danışmanı Michael Flynn’in Rusya’nın son başkanlık seçimlerine müdahalesi konusunda yalan söylediğini kabul edip mahkeme ile işbirliği yapmaya karar vermesi üzerine, içeride başı daha da sıkışan Başkan’ın basın ve kamuoyunda etkisi olan çevrelerde kendisine destek sağlayacak, dikkatlerin başka noktaya çekilmesine yol açacak bir girişime ihtiyacı olduğu savıdır. 
İçeride sıkışmış olan Trump, Kudüs kozunu oynarken İslam dünyasında oluşacak tepkiler ve tırmanması beklenen terörün sansasyonel girişimleriyle bir düşman hayaleti de yaratmayı tasarlayarak, bütün popülist politikacıların tuttuğu yola girmiştir. 
ABD Başkanı, Kudüs politikasının getireceği rantın kendisini rahatlatacağını düşünüyor. 
Kudüs rantına bel bağlayan ikinci kişi yine içeride yolsuzluk suçlamalarıyla durumu sarsılan İsral Başbakanı Benyamin Netanyahu’dur. 
Trump’ın kararı ve hele hele onu izleyerek kimi ülkelerin büyükelçiliklerini Kudüs’e taşımaları halinde oluşacak olumlu havanın yaratacağı Kudüs rantı, Netanyahu’ya da rahat bir nefes alma imkânı sağlayabilir.
***
Bu iki lider gibi, kendi ülkesinde başı sıkışık durumda olan Türkiye’nin hâkimi Tayyip Erdoğan’ın da Kudüs rantına can kurtaran simidi gibi sarılacağı belli olmuştur. 
Nitekim daha ilk dakikadan, “Ey Trump!..” seslenişleri Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarını süsler olmuştur. Bunları “Ey Netanyahu!..”ların izleyeceğinden kimse kuşku duymasın! 
Bu doğrultuda Ankara “Kudüs’ün Türkiye’nin kırmızı çizgisi” olduğunu açıklarken Kudüs rantına ne kadar bel bağladığını bir kez daha ortaya koyuyor ama bu arada ciddiyetinin sorgulanmasına neden olacak bir hata yapmakta olduğunu fark etmiyordu. Gerçekten de son birkaç yıldır uygulanan dış politika, artık Türkiye’nin kırmızı çizgilerinin kof bir blöf olduğunu göstererek, bu tür açıklamaların kimse tarafından ciddiye alınmaması sonucunu doğurmuştur. 
Yakında, uluslararası diplomasi sözlüğüne ciddiye alınmaması gereken boş tehdit anlamına gelen bir deyim olarak “Türkiye’nin kırmızı çizgileri” deyişi girerse kimse şaşırmasın! 
Keşke devletlularımız “Kudüs kırmızı çizgimiz” demeselerdi. Belki o zaman bizi ciddiye alanlar çıkardı.
==========================================
Dostlar,

Usta ve birikimli yazar Sayın Ali Sirmen, deyim yerinde ise taşı gediğine koymuş bu irdelemesi ile. Biz de ilk günden başlayarak benzer değerlendirmeler yaptık. Sitemizin manşetinde aşağıdaki içeriğe yer verdik :

Siyonizmin ve maşalarının son Kudüs girişimi, tasarlanmış bir misyondur..

Bu misyon, Ortadoğu’da “sürekli istikrarsızlık” tır (de-stabilizasyon). Oyun öylesine görünür oynanmaktadır ki; 2011 ilkyazında Suriye’nin bölünmesinde Türkiye neredeyse Batı emperyalizmi adına gönüllü taşeronluk üstlenmiş, gırtlağına dek batağa – kana saplandığını geç de olsa ayrımsayınca bu kez 180 derece dönüşle tersine politikalar izlemek zorunda kalmıştır. Bereket Devlet aklı, siyasal iktidarı doğal sağkalım (beka) refleksi ile yoluna sokmuştur.
…….
Erdoğan gündem oyunu peşinde. İçeride yolsuzluklar ve azan enflasyon…. bunalttı kendisini..

Sevgi ve saygı ile. 10 Aralık 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Tayyip Bey neden 16 Nisan’da ısrarcı?

Tayyip Bey neden 16 Nisan’da ısrarcı?

 Ali Sirmen

Cumhuriyet, 08 Nisan 2017
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Türkiye’deki gelişmeleri izleyenlerin tam yanıtlayamadıkları soru şu:
-Tayyip Bey, bu anayasa değişikliğinde neden bu kadar ısrarcı?
İlk bakışta, 16 Nisan ile amaçlanan ve başka bir örneğine hiçbir yerde rastlanmayan
“Türk usulü başkanlık”
ile iktidarın bütün dizginlerinin Tayyip Bey’in eline geçmesi hedeflenmekte olduğuna göre, soru pek anlamlı değil gibi görünüyor.

Ama biraz düşününce pek de öyle olmadığı anlaşılacaktır.
Öyle ya, şu anda zaten yargının dizginleri Beştepe’nin elindedir. Beştepe yürütmenin de,
hem resmi hem fiili başıdır. Tayyip Bey, AKP üstündeki rakip tanımaz ağırlığı sayesinde TBMM çoğunluğunu da denetlemektedir. OHAL ve KHK’ler yoluyla da TBMM’nin yasama organının işlevi yürütmenin eline geçtiğine göre, 16 Nisan’da evet çıksa ne olur, hayır çıksa ne olur?
***
İrdeleme bu noktaya varınca Tayyip Bey’in muhalifleri ilk bakışta pek geçerli gibi görünen bir sav atıyorlar ortaya:
Tayyip Bey anayasa değişikliğiyle kendini, geleceğini güvenceye almayı amaçlıyor.
Bu yanıtın da geçerliliği şu argümanla sarsılıyor:
-İyi ama demokrasi dışı iktidarlar, zaten normal demokratik yollarla devrilmezler ki.
Tarihe bakın, bunların hangisi seçimle veya parlamento denetimiyle gittiler ki!

Doğrusu bu sav, insanı Tayip Bey’in 16 Nisan’da çıkacak olası bir “evet”e neden bu kadar
bel bağladığı konusunda düşündürüyor.

Özellikle, 16 Nisan ertesinde belirginleşecek olan, etnik terör, bölgesel çatışmalar,
ekonomik durum ve Tayyip Bey’in uluslararası arenadaki enterne edilmişliği göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’nin gittikçe yönetilemez hale gelmekte olduğu görülecektir.

Ortadoğu’da sınırlar, Türkiye’nin de toprak bütünlüğünü ilgilendirecek biçimde yeniden çizilirken, bölgede enterne edilmesi konusunda, ABD ile Rusya’nın görüş birliğine vardığı Tayyip Bey’in yalnızlığı, sakıncaları gittikçe daha barizleşen (AS: belirginleşen) bir kişisel kusur olarak göze batmaya başlayacaktır.
Bu konumdaki Tayyip Bey’in “yedi düvele meydan okuyan lider” olarak sunulup,
kabul ettirilmesi gittikçe olanaksız hale gelmekte.

Zaten şu sıralarda kamuoyunda esen rüzgârlar hiç de bu yönde değil.
Sosyal medyada dönüp duran şu ileti, durumun ne merkezde olduğunu çok güzel gösteriyor:
-Tarih böyle zafer görmedi! El Bab’ı almaya gittik. Kerkük’ü verdik. Döndük.
***
16 Nisan ertesinde Türkiye’nin müttefikleri ve bu arada Almanya ile ilişkilerinin daha da gerilmesi bekleniyor. Alman Der Spiegel dergisinde, 31 Mart günü çıkan bir yazı çok dikkat çekici. Türkiye’nin, Japonya’dan Afrika’ya, Ulan Batur’dan Dar üs Selam’a, Kopenhag’dan Berlin’e bütün dünyada kendi yurttaşlarını takip ettiğini, bu iş için diplomatik görevlilerini MİT’i ve Diyanet’in yurt dışındaki imamlarını ve örgütlerini kullandığı, Almanya ve Avusturya’da bunların bir kısmı hakkında soruşturma açıldığı söylenen yazıdaki şu ifade de
son derecede düşündürücü:

“...Açıkça belli oluyor ki Türkiye bu ülkelerdeki casusluk faaliyetini legal görüyor.”
Türkiye’de son zamanlarda, aralarında askerler, polisler ve öğretmenler de bulunmak üzere
130 bin kişinin işinden çıkarılıp takibata uğratıldığı da belirtilen yazıda Almanya’da Türk casusları tarafından takip edilenlerin, Türkiye’ye gitmeleri halinde kovuşturulacakları da yazılıyor.

Yazı, Türkiye ile Almanya arasında, 16 Nisan’ın hemen ertesinde patlak verecek ve tırmanabilecek yeni gerginliklerin habercisi. Buna bir de Türkiye’nin ülkelerindeki casusluk faaliyetlerine aracı olanları yargı önüne çıkaracaklarını söyleyen Avusturya Yeşiller Partisi’nin Güvenlik Sözcüsü Pils’in, Viyana ile de yeni bir gerginliğin ufukta olduğunu belirten açıklamaları eklediniz mi sandıktan evet de çıksa, Tayyip Bey için 17 Nisan’ın,
16 Nisan’dan daha kolay olmayacağı
görülüyor.

Öyleyse Tayyip Bey’in 16 Nisan’da bu kadar ısrarının hikmeti ne?
===================================
Dostlar,

Sayın SirmenCumhuriyet‘in en kıdemli ve seçkin yazarlarındandır. Engin bilgi deneyim birikiminin yanı sıra, us yürütme (muhakeme) yeteneği çok şaşırtıcıdır. Bu yazı da da izliyoruz. Biz yanıt vermeye çalışalım Sn. Sirmen’in zor sorusuna :

  • … sandıktan evet de çıksa, Tayyip Bey için 17 Nisan’ın, 16 Nisan’dan daha kolay olmayacağı görülüyor. Öyleyse Tayyip Bey’in 16 Nisan’da bu kadar ısrarının hikmeti ne?

Erdoğan için artık sular ısınmıştır, hem de epey.
O denli ki, olağan koşullarda 3 Kasım 2019 seçimlerine dek “idare etme” olanağının kalmadığını görmektedir. Gerek çok ağırlaşan iç koşullar, AKP örgütünün ve AKP’lilerin de Erdoğan’ı ve tutarsız – serüvenci – yanlış ve kibirli politikalarını – davranışlarını daha fazla taşıma gücünün iyice azalması; gerekse uluslararası konjonktürün artık Erdoğan ile devam etmenin olanaksızlığını dayatmasıdır.

İktidardan indirilen Erdoğan’ı yargılama bekliyor.
Erdoğan, teknik deyimle ağır biçimde “kriminalize edilmiştir”.
Açıkçası suça bulaştırılmış, kendisine suç işletilmiş ve belgelenmiştir. Batılı merkezler
bu hususu açık seçik dile getiriyor. Dolayısıyla tek seçenek “tek adam” yetkisini ne yapıp edip kotarmak ve yaklaşık 17 yıl daha Cumhurbaşkanı olarak iktidarda kalmaktır tabii yandaşlara iktidar olanaklarını olabildiğince sunma karşılığında.. Bu dönemde ömrü yeterse, 81 yaşına geleceğinden, ciddi bir yargılanma ve infaz ile karşılaşmayacağı hesaplanmaktadır.
Geriye kalan ise bir “Türkiye posası – enkazı” olacaktır her halde!

  • Erdoğan, ne pahasına olursa olsun, iktidarda kalmaya mahkumdur. 

Koza örülmüştür. Gemiler yakılmıştır ve geri dönüş olanağı yoktur. Zaten Erdoğan sıklıkla duygu sömürüsüne de hizmet eden söylemle, “kefenini giydiği” söylemini yinelemektedir ama son günlerde kendisini hep “yelekli” (can yeleği??) görüyoruz. Uzak olsun elbette ama, ABD Başkanı JF Kennedy 1963’te Teksas’ta uzak atışla dürbünlü silahla boynundan vurulmuştu.

Dileyelim “hayır” çıksın ve RTE – AKP de kurtulsun, ortam yumuşatılsın, dayatmalar
geri çekilsin ve Cumhuriyetin temel değerlerine bağlı olarak yola devam edilsin.. Erdoğan da 3 Kasım 2019 seçimlerinde sessizce kenara çekilsin, son 2,5 yılda Anayasal sınırlarına çekilerek insancıl yönetim sergilerse Türk kamuoyu kendisini bağışlayabilir, dış çevreler de bu uzlaşıya “evet” diyebilir belki de?! Ama BOP Eşbaşkanlığı misyonu, çatal kazık gibi orta yerde!

Anayasa değişikliğinde Cumhurbaşkanı, yardımcıları ve bakanların yargılanmaları neredeyse olanaksız kılınıyor.. Görevden ayrıldıktan sonra da sürecek dokunulmazlık kapsamı zırh gibi :

  • TBMM’de suçlanabilmek için 301/600 milletvekili önerge verecek, sonra 360/600 vekil “tamam, görüşelim” diyecek, ardından 401/600 vekil Yüce Divan’a yollayalım… diyecek..
  • Bitmedi, 12/15 üyesini doğrudan kendisinin seçtiği Anayasa Mahkemesinde yargılanacak (!)
  • Yetmedi, yargılanma sırasında  Cumhurbaşkanı sıfatını koruyacak!
  • Yetmez, Cumhurbaşkanı seçilme yeterliğine engel bir ceza alırsa görevinden düşürülebilecek.
  • O da yetmedi, görev süresi bittikten sonra da yaşam boyu bu koruma sürecek.

Allah aşkına söyler misiniz; TBMM’dek, parti grubunu da kendisinin belirlediği bir anayasa düzeninde (!?) hangi Meclis, çoğunluk partisinin başkanı ve de Cumhurbaşkanını Yüce Divan’a yollayabilir?

Sonuç; ölene dek geçmiş ve gelecek suçlardan peşinen aklanmak ya da af getirilmiş oluyor.

Tek başına bu gerekçe Erdoğan’ın varını – yoğunu bu halkoylamasına adama nedenidir.
Her ne denli, gerçekte, “kadir-i mutlak bir demir yumruklu ömür boyu yarı halife – sultan olma” gönlünde yatan aslan olsa da…

Sevgi ve saygı ile. 08 Nisan 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Önce içindeki FETÖ’cülere bak!

Önce içindeki FETÖ’cülere bak!
 

Ali Sirmen

***
Hakan ile Arif hakkında henüz kesinleşmiş bir yargı kararı yoktur. Var olan, bir zamanlar (o sırada da Fethullahçı idiler) onları bağırlarına basan AKP iktidarının henüz yargı kararına bağlanmamış ithamlarıdır. Hakan ve Arif’in, yurt dışına kaçmış olmalarını da, Türkiye’de bağımsız yargı olmadığı için adaletin tecelli etmeyeceğine inanmalarıyla gerekçelendirilmesi de, son zamanlarda yaşadığımız olaylar ışığında çok da aykırı gelmiyor. Onların, bir zamanlar adaleti zulme tebdil eden bir cemaatin mensupları olmalarının da adil yargıdan mahrum edilmelerini haklı kılamayacağı da ortadadır.
Bu durumda, Galatasaraylıların Hakan ve Arif için, haklarında kesinleşmiş bir yargı kararı olmadıkça yapılan baskılara direnmeleri doğal ve Galatasaray’a can veren ilkelere uygundu. Hakan ve Arif’in baş tacı edildikleri sırada, takım içinde yaymaya çalıştıkları cemaatçi yapılanmanın kulübün ilkeleriyle bağdaşmadığı gerekçesiyle, Galatasaray ile yollarını ayırmamış olan kurulların, şimdi siyasi iktidarın baskısıyla onları atmalarını haklı görmeye imkân yoktur. Tıpkı Hakan Şükür’ün FETÖ’nün sembol ismi olduğunu söyleyen Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak’ı çıkışında haklı bulmaya imkân olmadığı gibi.
Evet, Hakan Şükür FETÖ’nün sembol ismiydi. Ama FETÖ’nün sembol ismi olan Hakan, Tayyip Erdoğan tarafından elinden tutulup parlamentoya sokulup milletvekili yapılmış ve AKP’nin de sembol isimlerinden biri haline getirilmişti.
***
Fethullahçılar ile AKP’lilerin el ele “beraber yürüdük biz bu yollarda…” türküsünü çığırdıkları dönemde muteber kişi olan Hakan Şükür’ün, kâbesini Pennsilvanya’dan Aksaray’a çevirmeyi kabul etmemesinden sonra kendisini elinden tutup milletvekili yapanlar karşısında hain konuma düşmesini anlamak mümkündür, ama aynı nedenle, neden Galatasaray için de hain konumuna düşeceğini anlamaya imkân yoktur.
Hakan ve Arif’in FETÖ’cü oldukları gerekçesiyle Galatasaray’dan ihraç edilmesini isteyen ve kulüp üzerinde büyük bir baskı oluşturan AKP kodamanlarına tok bir sesle
şu söylenmelidir:

Siz önce kendi içinizdeki FETÖ’cüleri temizlemeye bakın!
Gerçekten de yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada FETÖ’cü avına çıkmış olan

  • AKP’nin, kendi içinde tek FETÖ’cü bile bulamamış olması şaşırtıcı olmanın da ötesinde dehşet vericidir. Bu durumda biri çıkıp,
  • FETÖ’nün asıl kökü AKP içindedir,
  • Ona dokunulmadığı sürece yapıldığı ileri sürülen mücadele palavradır ve
  • FETÖ’cüleri kollamaktan başka bir sonuç vermeyecektir”

    dese, hazretler acaba buna ne cevap verebilirler?
    ==================================
    Evet dostlar,

    Nerdeyse 2 aydır web sitemizin manşetinden çekmediğimiz foto ve notlarımız aşağıda..

  • fg_ve_akpli_vekiller_ayni_karede

    FETÖ yapılanmasının AKP içindeki üst düzey siyasal köklerine ne zaman inilecek??
    AKP neden önce evinin içini ve önünü temizlemiyor??
    Anayasa değişikliğinde (md. 17) seçim tarihinin 3 Kasım 2019 olması ne anlama geliyor? Dünyanın neresinde Anayasa’da seçim tarihi var?
    FETÖ’cü AKP’li vekillere şantaj ve öbürlerine rüşvetten başka anlamı var mı??

    *****
    Türkiye’ye dayatılan bu deli gömleğine halkımız kesin bir kararlılıkla HAYIR diyecek!

    Sevgi ve saygı ile. 30 Mart 2017, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Coşkun Özdemir : CUMHURİYET ve CUMHURİYETÇİLER

CUMHURİYET VE CUMHURİYETÇİLER 

portresi

Prof.Dr. Coşkun Özdemir

92 yıllık Cumhuriyet Gazetesine iktidar yargısı tarafından bir baskın bir saldırı gerçekleştirildi.
13 kişi göz altına alındı ve dün sabah 9 gazetecinin tutuklandığını öğrendik.
İlk günden başlayarak yüzlerce Cumhuriyet okuyucusu gazetenin avlusunu doldurdu ve bu hukuk dışı icraatı protesto ettiler.
Destekçiler eylemlerini 24 saat sürdürdüler ve gece nöbeti gerçekleştirdiler.

Bende en az 60 yıllık bir Cumhuriyet okuyucusu ve 35 yıl yazarlığını yaptığım gazetedeki kalabalığa katıldım.
Dün bir konuşma yaparak aydınlanmacıları birliğe çağırdım. Orada olmayanları sordum niçin bizimle değiller dedim. Bu sorgulama değil nedenleri araştırma çağrısı idi…

Gazetedeki değişimden rahatsız olabilirsiniz, eleştirecek çok şey bulabilirsiniz ve birçokları gibi artık okumayabilirsiniz.
Ama düşünün ki orada Türkiye’nin yüz akı yazar arkadaşlarımız var. Okumazsanız çok şey kaybedersiniz.
Orhan Bursalı, Erdal Atabek, Ataol Behramoğlu, Ali Sirmen, Zeynep Oral, Mine Kırıkkanat, Işıl Özgentürk, Erol Manisalı, Yakup Kepenek, Meriç Velidedeoğlu ve unuttuklarım sağlam ilkeli cumhuriyetçiler.
Hele yıllardır Bursalı’nın yönetimindeki Bilim Teknik‘i okumuyorsanız kaybınız çok büyük. Şimdi onu bağımsız çıkarıyor Orhan..

Gazetede ADD yoktu, 68’ler de öyle ÇYDD’den kimseyi göremedim. Üyesi olduğum TÜMOD yoktu ve TGB …
TGB’li gençlerle sık sık buluşuyorum ve yürüyüşlerine katılıyorum. Pırıl pırıl, Cumhuriyetçi, Aydınlanmacı Atatürkçü heyecanlı coşkulu çocuklar.
Cumhuriyet niçin onlara uzak durur, bunu anlamış değilim.

Evet, Gazeteyi eleştirmek çok doğal ama asıl çabamız Gazeteyi bizim Cumhuriyetimiz haline getirmek için çaba göstermektir.
Cumhuriyetçi ve Aydınlanmacı güçleri bir araya getirmek onları bir dayanışma içinde aydınlık bir Türkiye için savaşan yurtseverler niteliğine kavuşturmaktır.
Bugünkü ayrışma ve cumhuriyetçilerin en azından bir asgari müşterekte buluşamaması Cumhuriyeti çökertmek isteyen iktidarın yararına oluyor.
Bu aymazlıktan çıkmalıyız hiç gecikmeden; Cumhuriyet altımızdan kayıyor!

hoca.jpg========================================

Çooook teşekkürler değerli hocam Sayın Prof. Dr. Coşkun ÖZDEMİR…
Sizi İstanbul Tıp Fakültesindeki öğrencilik yıllarımdan beri 40+ yıldır tanımanın onurunu yaşıyorum.. Evet hocam,

  • …aymazlıktan çıkmalıyız hiç gecikmeden; Cumhuriyet altımızdan kayıyor!

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

F. Gülen yerli üründür

F. Gülen yerli üründür

ALI SIRMEN ( YAZAR ) VEDAT ARIK 20.09.2007
ALİ SİRMEN

Cumhuriyet, 06.10.16

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Eski başbakanlardan Mesut Yılmaz, 15 Temmuz darbe girişimini, dünyaya anlatmak misyonunu yüklendi son günlerde. Konumu gereği, girişiminin dünyada yankı yapması beklenir ama iktidarın uygulamaları ona ne derece yardımcı olur bilemem. Mesut Bey, Hürriyet’ten Cansu Çambel ile yaptığı söyleşide ise global görevi olduğunu belirttiği Fethullah Gülen hakkında şunları söylemiş:
– Bana göre Gülen milli değil, uluslararası bir projedir. 170 ülkeye el atması kendisine verilen global görevin gereğidir.
Fethullah Gülen’in, dünyanın dört bir yanına dağılmış okulları, Mesut Yılmaz’ın yukarıda ileri sürdüğü görüşlerin birçok kişi ve çevre tarafından da paylaşılmasına neden olmakta, Fethullah Gülen – CIA ilişkileri uzunca bir süredir dillendirilmiş bulunmakta.
Dünyanın neresinde “ılımlı İslam” etiketli bir hareket baş gösterse, ABD’nin CIA aracılığıyla, bunlarla ilgilenip ilişkiye girmesi, Fethullah Gülen’in kendisine Pensilvanya’yı ikametgâh seçmesi ve nihayet cemaatin evrensel emelleri, Gülen Hareketi’nin uluslararası proje olduğu savını güçlendiriyor.
***
Gerçekten de, Washington’ın, bütün dünyada ve özellikle ülkemizdeki “ılmlı İslam”akımları ile içli dışlı ilişkileri yukarıdaki savı destekler niteliktedir. 2. Dünya Savaşı ertesinde ABD, Truman Doktrini ile Türkiye’yi kendi etki alanı içine alırken dinci akımlarla da, özellikle komünizm ile mücadele dernekleri aracılığıyla yakın ilişkiye girmiştir. 40 yıl içinde bir cemaatten bir imparatorluğa dönüşmüş olan Fethullah Gülen Hareketi’nin de ABD’nin bu ilgi ve desteği dışında kalması beklenemezdi.
Ancak Gülen Hareketi’nin filizlenip boyatmasında Türkiye’deki iç siyasal ortamın ılımlı İslamın (ılımlı İslam yazılır, ama uyumlu İslam olarak okunur) elverişli yapısını da görmezden gelmemekte yarar var.
Başka bir deyişle, Türkiye’nin, Stalin’in 2. Dünya Savaşı öncesi ve ertesinde Ankara’ya ilettiği taleplerinin de tetiklediği iç dinamiklerin itişi olmasaydı, salt ABD’nin ilgi ve desteği ne özelde Fethullah Gülen Hareketi’nin ne de genelde “ılımlı İslam”ın bu kadar gelişmesini sağlayabilirdi.
İç dinamiğin, İslamcı akımları güçlendiren etkenlerinin başında, yapısı gereği tutucu Anadolu sermayesi ile mahcup laik İstanbul sermayesi gelmekte.
Bunların siyasal arenadaki yansımalarının başında ise, laikliğin önemini asla kavrayamamış, laik düzeni, laik eğitimi bir türlü özümseyememiş, başlangıçta dinci siyaseti, kendine dayanak olarak görürken zamanla kendisi siyasal İslamın dayanak asası (AS: payandası!) haline düşmüş sağ partiler gelmektedir.
Laikliği kendi varlık nedeni olarak görmek ve bu ilkeye inanmakla birlikte, çeşitli nedenlerin etkisiyle, “daha dindar görünmek” zorunluluğunu duyan 1947 sonrası CHP’si ve onun türevi mahcup laik siyasi partiler de, laik siyasetin, politik alanda sesini yeterince yükseltememesine neden olmuştur.
Cumhuriyetin ve laikliğin önemini bir türlü kavrayamayan bir kısım yeminli Mustafa Kemal karşıtı “sol” da dinci hareketleri ideolojik destekleriyle meşrulaştırma yolunu tutmuşlardır.
Genelde başlangıçtaki ılımlı görünme kaygısından hızla vazgeçen “ılımlı İslam” da, özelde Gülen Hareketi ile benzerleri de, iktidarı kimse adına değil, bütünüyle kendileri için istemektedirler ve kendilerini var eden koşullar sürdükçe de var olacaklardır.
Ve herkesin görmesi gerekir ki; Gülen Hareketi’ne can veren koşullar hâlâ canlılıklarını korumaktadırlar, her türlü “ılımlı İslam” hareketi sürdükçe de, kendi içinden Gülen benzeri hareketleri doğurmaya adaydır.
Gülen Hareketi’yle ne ılımlı İslam, ne siyasal İslamı baston olarak görüp sonra da kendisi onun bastonu haline gelen anti-laik sağ, ne mahcup laikler, ne de baş hedefleri Cumhuriyetin kazanımları olan yeminli Mustafa Kemal karşıtı “sol!” mücadele edebilir. Bu ancak laik siyasetin başarabileceği bir iştir ve kabul de etmek gerekir ki, bu ortamda onların da işi çok zordur.

====================================

Doğrudur Sayın Sirmen, 

Sorun çoooook çetrefillidir.. Ancak eytişim (diyalektik) bizlere çok değerli veriler ve deneyimler sunuyor aynı zamanada..  İmparatorluklar büyüdü, büyüdü, büyüdüler.. “En büyük” aşamaya geldiklerinde merkezi yetkeyi (otoriteyi) sürdürme zorlukları belirdi ve inişe geçtiler.. Kilise’nin en güçlü zamanlarında bilimsel buluşlar imdada yetişti; Kopernikler, Gelileler, Martin Luterler Ortaçağ Avrupasında zıvanadan çıkan Kiliseye karşı halkı harekete geçirebildiler. Balon, en şişkin – görkemli olduğu aşamada patlamaya da en yakın ve yatkın değil midir??

HOMO HOMINI LUPUS…  (İnsan insanın kurdudur..) galatı asla boşuna değildir..

Türk Ulusu olup biteni ibretle gözlemekte, yaşamakta ve muazzam deneyim depolamaktadır. Kuşku yok bu potansiyel enerji mutlaka kinetik enerjiye dönerek boşal(tıl)acaktır.
İnsan aklının – idrakinin sonsuza dek tutsak alınabildiğinin örneği insanlık tarihinde yoktur!

Şairin dediği gibi (Ataol Behramoğlu); “Çaresi isyan olmuştur….” böylesine yıldıran zulümlerin. İnsanlık onuru, aykırı tüm zorbaları, makamları, kurumları.. yıka yıka ilerleyecektir. Tarihin zor – sıkıştığı – yoğunlaştığı ve hızlandığı dönemlerdeyiz..

Gerçek AYDINLAR, asla yılgınlığa düşmeden topluma önderlik için çırpınmalıdır..
Kimse korkmasın; Mustafa Kemal’in devrimci aydınlığının şavkı bu topraklarda sonsuzdur..

Sevgi ve saygı ile.
07 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com