‘Hepimiz FETÖ’yüz abi!

‘Hepimiz FETÖ’yüz abi!

Ali Sirmen

Son günlerde hiçbir şeye şaşırmaz oldum. Artık en kızılacak şeylere bile, isyan edecek yerde gülüp geçiyorum. 
Basınımızın yürekli ve doğru iki yazarı Necati Doğru ve Emin Çölaşan’ın yanı sıra Sözcü’nün üç mensubu (Metin YılmazYücel Arı ve Mustafa Çetin) hakkında FETÖ’ye yardım suçlamasıyla 7.5 – 15 yıl hapis istemiyle dava açılmış. Duruşmalar İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nde önümüzdeki günlerde görülmeye başlanacakmış. 

  • Necati Doğru ve Emin Çölaşan’ın Fethullah Gülen Örgütü’ne yardım ettikleri iddiasının ciddiye alınmasını beklemek abes olurBu iddia bir garabet örneği olarak kabul edilip, gülünür geçilir. 

Ama burası Türkiye. Burada insanlar en olmayacak suçlamalarla, yıllarca tutukluluk yoluyla infaz edilmekte, kanıta, delile dayanmadan, yıllarca hapislerde çürütülebilmektedirler. 
Onun için olayı enine boyuna irdelemek gerek. 
İlk akla gelen husus, kriz dönemiyle iç içe girmiş seçim kampanyası sırasında, iktidarın bilgisi dahilinde, giderek isteği doğrultusunda açılan bu dava ile bir korku ve sindirme ortamı yaratılmasının amaçlanmış olmasıdır.
***
İddianameyi hazırlayan savcının 23 Kasım 2018 günü Emin Çölaşan’a takipsizlik kararı vermişken, üç gün sonra kendi verdiği kararın kaldırılmasını talep etmesi, dışarıdan ve de yukarıdan bir müdahale ihtimalini güçlendirmektedir. 
İktidarın, herkesin seçimden sonra daha da artacağına kesin gözüyle baktığı, baskı yöntemleriyle yaratmak istediği korku ortamını Fox TV. Haber editörü Fatih Portakal şöyle tanımlıyordu: 

  • Yok artık gündemine geldik. Herkes FETÖ’cü olarak alınabilir. Bu cümleyi kurduktan sonra yarın beni de alırlar, sizi de alırlar. 

Daha önce de, artık korktuğunu itiraf eden (ama bu korkusu işini gereğince yapmaktan alıkoymuyor onu) Fatih Portakal’ın tanımladığı korku, dehşet bir şey; artık insanlar her şeyden korkuyorlar, hatta korktuklarını söylemekten bile

Olayın ikinci açıklaması ise, FETÖ’ye ne istedilerse verdiklerini açık açık söyleyen ve Fethullah takımının devleti işgal etmesine müzahir, hatta müşevvik olan, 15 Temmuz soruşturmasını bile, egemen olduğu komisyonda alelacele kapattıran AKP’nin FETÖ ile yakın ilişkilerinin kamuoyu önünde ikide bir de hatırlatılmasından duyduğu öfke ve çaresizlikle, bu bağlantının anlatılmasını bağımlı yargısının da yardımıyla, suç haline getirerek gerçeğin ortaya serilmesini engelleme isteğidir. 

Bu yolun bundan sonra daha sık denenmesi ve “The Ortak” da bu ilişkiyi bütün çıplaklığıyla bir şamar gibi çarpan Aykut Küçükkaya gibilerinin de kapılarının çalınmaya başlaması şaşırtıcı olmayacaktır.
***
Üçüncü olasılık ise köşebaşlarını hâlâ elinde bulunduran FETÖ’nün iktidardan bağımsız olarak, bu girişimleri ile FETÖ soruşturma ve kovuşturmalarını garip iddialar ileri sürüp inanılırlıklarını zedeleyip sulandırmak, daha da ilerisi, herkesin FETÖ’ye yardım ettiğini, FETÖ’nün her yerde hazır ve nazır olduğunu zihinlere kazımak amacıdır. 
Kamuoyunun en FETÖ karşıtı olarak bildiği kişilerin bile FETÖ’ye yardım etmesi, onu çekici hale getirmekte etken olabilecektir. 
Bu subliminal olmasına bile gerek bulunmayan yolla verilmek istenen mesaj şudur:

-Toplu olarak hepimiz FETÖ’yüz abi!

FETÖ propagandasının bundan daha âlâsı olabilir mi?

‘Hukuk bizi bağlamaz’

‘Hukuk bizi bağlamaz’

Ali Sirmen

 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Selahattin Demirtaş ile ilgili olan son kararında bazı yeni hususları da içeren ilginç saptamalar var. 
Dilerseniz Demirtaş’ın başvurusunda reddedilen hususlardan başlayalım. Her şeyden önce, mahkeme davacının dosyaya erişimde sorun yaşadığı yolundaki şikâyetini inceleyerek reddetmiş ve burada bir ihlal bulunmadığına hükmetmiştir. 
Aynı şekilde, Demirtaş’ın tutuklanmasına itirazını da reddetmiş, tutuklama için makul şüpheler bulunduğundan, tutuklamaların da bir ihlal oluşturmadığı kararına varmıştır. 
Ama bu karara karşın, Demirtaş’ın ilk tutuklamada makul şüpheler olsa bile sonrasında tutuksuz yargılanması gerektiğine hükmetmiştir
Ülkemizde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesinden hareketle, “katolog suçlardan olduğu” klişesine dayandırılarak verilen tutukluluk halinin devamı kararlarını AİHM birçok kez ele almış ve bu tutumun bir ihlal oluşturduğuna hükmetmiştir. 
Son karar bu açıdan bir yenilik getirmiyor. 
Yeni olan husus, ülkedeki gergin siyasi iklimin özellikle olağanüstü hal rejimi altında, ulusal mahkemelerin bazı kararlarını etkileyecek bir ortam yarattığını ve bu bağlamda yargı makamlarınca Demirtaş ve genelde muhalif seslere karşı sert bir tutuma yönelindiğinin kararda ileri sürülmesidir.
***
Avrupa İnsan Hakları komiserinin gözlemlerine dayandırılan bu saptamada ilk kez AİHM Türkiye’de yargının bağımsız ve tarafsızlığını bu kadar ciddi bir biçimde sorgulamış oluyor
Yine yeni olan bir husus, geçerli gerekçelere dayanmadan uzatılmış ve infaza dönüştürülmüş olan tutuklamanın sürmesi sonucunda, seçilme ve seçme haklarının ihlal edilmiş olduğu saptamasıdır. 
Demirtaş’ın keyfi olarak uzatılan tutukluluk hali yüzünden milli irade tarafından seçilmiş olduğu parlamentonun etkinliklerine katılmasının engellenmesiyle, seçilme hakkı ihlal edilmiş olduğu gibi, seçtiği kişinin keyfi tutuklamayla yasama çalışmalarına katılamamasıyla, ona oy vermiş olan vatandaşın seçme hakkı da ihlal edilmiş olmaktadır
Bu durumda, infaza dönüştürülen tutukluluk milli iradeyi de zedelemiş oluyor
AİHM kararının iktidar kanadında bir bomba etkisi yarattığı söylenebilir. Öyle ya! Adalet BakanıAİHM iç hukukun bir parçasıdır derken, Cumhurbaşkanı Erdoğan gayet açık ve net konuşmuştur: 
AİHM kararı bizi bağlamaz! 
Türkiye’yi kıyısından bucağından birazcık olsun tanıyanlar, bu iki açıklamadan geçerli olanın Tayyip Bey’inki olduğunu bilirler. 
AİHM kararı bizi bağlamaz!” ne demektir diye soracak olursanız, bunun anlamının hukuk bizi bağlamaz olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. 
Evet, Türkiye Sayın Tayyip Erdoğan’ın iktidarı döneminde AİHM kararlarının kendini bağlayacağını belirten metne imza koymuş ve buna uygun olarak anayasada düzenleme yapmak yolunu tutmuştur.
***
Bu durumda AİHM kararları beni bağlamaz demek, hukuk beni bağlamaz demekle aynı kapıya çıkmaktadır. 
Devlet, bireyler ve kurumlar üzerinde yaptırım uygulayan, güç kullanan bir aygıttır. Bu gücün korkutan, sindiren, susturan, içeri tıkan, öldüren bir terör girişiminden farklı olmasını sağlayan tek etken ise, onun, temel hak ve özgürlüklerin özüne saldırmadan kullanılmasının, yönteminin ve sınırlarının hukuk ile çizilmiş olmasıdır. 
Bu öğeyi ortadan kaldırırsanız devletin yaptırımları terör eylemi, devletin kendisi de terör örgütü olur. 
Devletin gücü hukuk ile sınırlı olunca, hukuk herkesi olduğu gibi devleti de bağlar ve kimse hukuka karşı hamle yaparak işi bitiremez! 
Aman dikkat!

Mesut Özil ve ulus devlet

Mesut Özil ve ulus devlet

Ali Sirmen

Mesut Özil’in ırkçı sataşmalar ve bunlara karşı, Alman Futbol Federasyonu’nun kendisine sahip çıkmaması gerekçesiyle Alman Milli Takımı’ndan ayrılma kararına ünlü yazar Paolo Coelho’nun ta Amerika’dan beri destek çıkması, uluslararası sorunu evrensel boyuta ulaştırdı. Sorun olayla ilgilenenlerin kapsamı kadar içeriği dolayısıyla da gerçekten evrensel. 
Son dünya kupasında, şampiyon Fransa örneğinde olduğu gibi birçok başka ulusal takım bağlamında da gündeme gelen sorun, aslında ulus devlet ve ulus kavramının kendisinden kaynaklanmakta. 
Ama oraya gelmeden önce, olayın özeli ile ilgili bir noktaya değinmek gerek.
Mesut Özil’in tepki çekmesine neden olan Türkiye’deki seçimler öncesinde, Tayyip Erdoğan ile fotoğraf vererek, siyasal propagandaya alet olması. Alman kamuoyunun yakınlık duymadığı AKP iktidarının Türkiye’nin çarpık sorunlarını kendi ülkelerine de bulaştırmaları konusundaki alerjilerini anlayışla karşılamamak olanaksız. 
Ama kabul etmek gerekir ki Alman kamuoyundaki Tayyip Erdoğan antipatisinin etnik kökeni dolayısıyla Özil’e de bulaştırılmasındaki ırkçı dürtü de görmezden gelinemez.
***
Gelişmiş sanayi ülkelerinin ulusal takımlarındaki yabancı kökenli oyuncu çokluğu son dünya kupasına özgü bir olgu değil. 20. yüzyılın son dünya şampiyonu Fransa’nın milli takımındaki yabancı kökenli oyuncu sayısı tıpkı bugünkü gibiydi. Olay göç alan tüm ülkeler için geçerli. 
Bu durum, tüm insanların aynı markaları tükettiği, aynı maçları, aynı filmleri izlediği, ulusal sandıkları birçok ürünü, yabancı veya çokuluslu olduğunu bilmeden kullandığı bir dünyada doğal karşılanmalıdır. 
Küreselleşen dünyada artık insanların davranış biçimleri de yerel özelliklerini yitirerek, evrensel nitelik kazanmaktadır.  Ulaşımın, iletişimin bu denli geliştiği, düşüncelerin, insanların ama özellikle sermayenin bu denli kolaylıkla sınır tanımazcasına dolaştığı, göçün bu denli yoğunlaştığı bir dünyada bu olguyu yadırgamamak gerek. 
Küreselleşen dünyanın bu yapısı, kurumları ve temel kavramları da etkilemekte, geçmişin kimi kavramları bugünün kurumlarını, kimi yanıtları bugünün sorunlarını karşılamakta yetersiz kalmaktadır. Hâlâ geçerliliğini yitirmemiş ve yerine yenisi henüz konamamış olan ulus devlet kavramı da eski kurumlarıyla, günümüz sorunlarına yanıt getirememektedir.
***
Çağdaş, ırkçı olmayan, subjektivist ulus kavramında temel ölçüt, birlikte yaşama ve ortak bir geleceğe yönelme iradesi olduğundan insanın kendini ne hissetiği önem kazanmaktadır. 
Ne var ki günümüzde bu ölçüt de kimi neo-rasistler (AS: yeni ırkçılar) tarafından çarpıtılmakta ve yeterli görülmeyerek, değişik etnik kökenlilere hemen şu soru dayatılmaktadır: 
-Karar ver, hangisini seçiyorsun! Kendini ne hissediyorsun? O musun, yoksa bu mu? Tercihini yap! 
Oysa, Almanya’da okumuş, Almanya’da yetişmiş, Almanya’da yaşamını kazanmış, insanca yaşamış Hasan’ın tercihini, Almanya’da yaşama ve Hans ile ortak bir geleceğe ulaşma yönünde yapması, Hasan’ın her şeyi bir kalemde silip, Hans olmasını gerektirmez. 
O, yeni yurduna uyum sağlarken yine, kökeninden gelen kimi değerlere, özelliklere bağlı kalacaktır. 
Ondan istenmesi gereken entegre olmasıdır, asimile olması değil
Ecdadının geldiği ülkenin Cumhurbaşkanı’nın çağrısına olumlu yanıt veren Mesut’a Alman’ın yaptığı yanlış budur. Bu yanlışı vurgularken, keşke kendi bu yöndeki yanlışlarımızı da görsek. 
Bizim siyasetimizde, toplumsal davranışımızda da aynı temel yanlış yok mu? 
Biz de Kürt kökenli yurttaşlarımızı köşeye sıkıştırıp, hep aynı şeyi söylemiyor muyuz: 
-Birlikte yaşamak istiyorsan, karar ver! Kürt müsün, yoksa Türk müsün? 
Oysa pek de âlâ, o bir Türk Kürdü veya Kürt Türk’ü olarak birlikte yaşama tercihinde bulunabilir. 
Bu olgunun, çağımızda bir ülkeyi daha kırılgan değil, tam tersine daha zengin, güçlü kıldığını bir anlasak…

Tayyip Bey’in B ve C planları ne? 

Tayyip Bey’in B ve C planları ne?

Cumhuriyet, 29 Mayıs 2018
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

İlk bakışta inanılmaz olsa da yaptığım küçük araştırma sonunda gördüm ki sandığa gitmeye dört haftadan bile az zaman kaldığı şu günlerde dahi 24 Haziran günü, Cumhurbaşkanlığı’nın yanı sıra bir de yasama seçimleri yapılacağını çoğu kişi hâlâ bilmiyor. Aynı anda başlayacak olan bu iki seçimin “yürütmenin başı” Cumhurbaşkanı ile artık ne kadar yasama yetkisi kalmış ise Meclis’in ayrı çoğunluklardan oluşmasıyla çelişkili sonuçlar vermesi mümkündür. 
Cumhurbaşkanı Tayyip Bey, büyük tepkilere yol açan ünlü Londra gezisi sırasında, Bloomberg TV’den Guy Johnson’un, cumhurbaşkanı seçilmesi halinde, kendisine muhalif bir Meclis ile karşı karşıya kalması halinde ne yapacağı sorusu üzerine şu yanıtı vermiş: 
Yani A planı, B planı, C planı bütün bunlar tabii ki olacaktır
Önce bir noktayı vurgulayalım. Benzer durumla, klasik başkanlık rejiminin uygulandığı ABD’de çok karşılaşılmıştır. Kongre ile ayrı çoğunluktan olan “Başkan”lara bu durumda “Topal Ördek” denir. Daha değişik “Başkancı” sistemin uygulandığı şu andaki Fransız sisteminde de yürütme yetkisini paylaşan cumhurbaşkanı ile başbakanın ayrı çoğunlukta olmaları durumu, iki kez ülkenin olgun demokrasi geleneği sayesinde “cohabitation” diye adlandırılan uygulama ile çözülmüştü. 
Tabii bizim kendine özgü Reis sistemimiz ne ABD ne Fransa’daki duruma benzer. 
Zaten bizim “Reis”imiz de “topal ördek”liğe asla rıza göstermez.
***
Aslında, bizim kendine özgü “Reis sistemi”mizde Cumhurbaşkanı lehine yasama ve yürütmeyi denetleme yetkisi hepten elinden alınmış olan, Meclis karşısında, anayasanın 104. maddesinde öngörülen Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle iktidarın sürdürülmesi mümkündür. 
Ama bizim ne ABD’ye ne de Fransa’ya tam olarak benzeyen kendine özgü Reis sistemimiz dizayn edilirken yine 104. maddeye şöyle bir hüküm konulmuştur: 

  • “Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde kanun hükümleri uygulanır.” 

Sınır tanımayan iktidar algısı böyle bir kısıtlanmayı kabul edemeyeceğine göre, doğrusu Tayyip Bey’in bu durumda B ve C planlarının ne olduğu kadar öbür Cumhurbaşkanı adaylarının da bu konuyu kendisine neden sormadıklarını çok merak ediyorum. Gerçekten de şimdiye dek soruyu soran olmadı. 
Benzer durum 2015 seçimlerinde olmuş ve Tayyip Bey Cumhurbaşkanı iken o yılın haziran ayında yapılan parlamento seçimlerinde AKP çoğunluğu yitirmişti. Kendisini cumhurbaşkanı seçen milli iradeye fevkalade saygısı olan Tayyip Bey, bu kez kendi istediği çoğunluğu seçmeyen milli iradeyi, “ben milli iradeye milli irade demem, istediğimi seçmeyince” diyerek o zamanki anayasanın bugün değişmiş olan 116. maddesini zorlayarak, yeniden seçime gidilmesine ön ayak olmuştu.
***
Yalnız Tayyip Bey’in, çocukların saklambaç oyununda yaptıkları gibi, bu kez de “çanak çömlek patladı!” diyerek beğenmediği Meclis çoğunluğunu değiştirmek için sandıkları yeni baştan kurdurması halinde, yine anayasanın 104. maddesinde öngörüldüğü üzere, Cumhurbaşkanlığı seçiminin de yenilenmesi gerekmektedir. 
Bu durumda seçmenin “çanak çömlek patladı(!)”ya, “sayım suyum yok arkadaş(!)” cevabını vererek Meclis yerine, Cumhurbaşkanı’nı değiştirmeye kalkması ve “yürütmenin başı”nın Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olması da hiç olasılık dışı değildir. 
Bütün bu hususları da düşününce, sayın adayların, içinden hiç değilse birinin çıkıp da Tayyip Bey’e “gerçekten, B ve C planlarınız nedir” diye neden sormadığını doğrusu çok merak ediyorum.
======================================
Dostlar,

Demokrasilerde hiçbir parti sürgit iktidarda kalamaz

Sayın Ali Sirmen Cumhriyet‘in en seçkin ve en kıdemli yazarlarındandır.
Kendisinin ufuk açıcı, nitelikli yazılarından hep öğrenmekteyiz.

Biz de Erdoğan’ın bu planlarının ne olduğunun Erdoğan’a sorulmasının yerinde olacağı kanısındayız; ancak yararlı olacağı kanısında değiliz. Nedeni açık, Erdoğan bu soruyu açıklıkla yanıtlamayacaktır. Dahası, açıklama zorunluğu yoktur.

Ne var ki, gerçekten demokratik değerleri özümsemiş bir siyasetçinin böylesine gizemli ve yaygın deyimiyle “dosta güven düşmana korku salan” iki ucu açık söylemler yerine net – saydam – tutarlı ve her durumda demokratik hukuk içinde olması – kalması beklenir.

Dolayısıyla Erdoğan kamuoyunu tedirgin edip ikirciklendirecek söylemler kullanmamalıdır. Londra’da Bloomberg TV’de kurduğu bu tümce için de bir açıklama getirmeli ve kamuoyuna güvence vererek;

  • …Elbette her ne planımız varsa hepsi hukuk, demokrasi, hakkaniyet, adalet, dürüstlük, erdem… içindedir… içerikli bir tümce kurmalıdır.

Artık bu sözcükler – değerler kendisi ve partisi ile ne denli yakın olabiliyor ise; son 15,5 yıllık yaşananların ışığında / karanlığında – deneyiminde…

Sanırız – umarız bu açıklanmayan planlar, 24 Haziran gecesi ve / veya 8 Temmuz gece yarısı bir seçim hilesi yapılırsa, doğacak ortamın “dehşet dengesi“ne dayandırılmıyor olsun..

Bu kez 16 Nisan kirli halkoylaması gibi olmaz, olamaz!

Bu kez 2015 Haziran seçimlerinin beğenilmeyip araya bir kanlı terör parantezi açılarak “Varanki kurgularıylakara propaganda yöntemleriyle halkın korkutulmasıyla yitirilen oyları geri toplamaya benzemez..

Ülke yangın yeridir ve insanlar 15,5 yıldır artık deneme – yanılma ile, görüp – yaşayarak bu partinin içyüzünü öğrenmişlerdir. En küçük bir hileye toplumun zerrece tahammülü yoktur ve buna vargücüyle engel olmaya çabalayacaktır. Bu yalınkat gerçek, AKP = RTE‘yi gerçek anlamda “cay – dır – ma – lı – dır“.. İçtenlikle ve serinkanlılıkla sonuçları içlerine sindirmeye hazırlanmalı örgütlerini de bu doğrultuda yönlendirmelidir. Herkes için “en hayırlı” davranış budur.

Dolayısıyla başta AKP, hiçbir kurum – kesim – örgüt – devlet…. 24 Haziran ve / veya 8 Temmuz oylamalarına HİLE KATMAYA ASLA NİYET ETMEMELİDİR!

Halkın istencine saygı duyulmalıdır. AKP ve Erdoğan, sonuçları içlerine sindirmeye hazırlanmalıdır. AKP’nin muhalefete düşmesi bu parti için de uygun olur. Demok-rasi terbiyesi edinilir. Erdoğan bir süre dinlenerek kendini toparlar. İçine sürük-lendiğimiz çok yönlü ağır bunalımı onarmaya çalışan siyasal kadrolar kaçınılmaz olarak yıpranır. AKP = RTE de muhalefet eder ve gelecek seçimleri kazanabilir.

  • Demokrasilerde hiçbir parti sürgit iktidarda kalamaz;
    bu çok temel bir “oyun” kuralıdır.

AKP = RTE iyi – kötü seçimle gelmişlerdir ve seçimle gitmelidirler.. İleride gene seçim kazanabilirler.. Başka hiçbir zorlama seçenek hiç kimsenin B, C, D… planlarında yer almamalıdır. Türkiye, birilerinin siyasal hırslarına kurban edilemez. Suç işleyenler ise mutlaka bağımsız – yansız yargıda elbette hesap vermelidir. AKP = RTE‘nin bu yönde korkusu – kaygısı yok ise bu ne telaş!?

Son çözümlemede; önümüzdeki seçimler son derece önemli olmak üzere, Türkiye için bir ölüm – kalım sorunu değildir. Türkiye kaç bin yılın kadim devletidir, son derece ciddi birikimi – özgücü (potansiyeli) vardır. Seller akar, kayalar ve kumlar kalır, ülkemiz ve ulusumuz yoluna devam eder;

  • Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek payidar kalır..

Çoooook iyi bilindiği gibi Büyük ATATÜRK‘ün hedefe atılmış asla şaşmaz ve asla geri döndürülemez hedefidir bu.. Ve Türk ulusunun ezici çoğunluğu bu gerçeğin bilincindedir; yeri ve zamanı geldiğinde gereği ne ise kesinkes yapar, yapacaktır.

Sevgi ve saygı ile. 29 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

‘Kudüs kırmızı çizgimizdir’

‘Kudüs kırmızı çizgimizdir’

Ali Sirmen
(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Nükleer dehşet dengesinin dorukta olduğu bir dönemde çekilen bu kara komedide işlenen tema o dönemde uzmanların gerçekten de tüylerini diken diken eden ciddi bir olasılıktı. 
Aradan yarım yüzyıldan fazla zaman geçti. Sanal bir kahraman olan General Jack D. Ripper değil de başka bir gerçek delinin ateşlediği bomba dünyayı sonu nereye varacağı henüz bilinmeyen bir kargaşanın içine atıverdi. 
Kanlı canlı çılgın ABD Başkanı Trump’ın ateşlediği bomba, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğunu tanıma ve ülkesinin büyükelçiliğini oraya taşıma kararıydı. 
Böylelikle, nükleer dehşet dengesinin geride kalmış olmasına rağmen, insanlığın kaderinin hâlâ delilerin elinde olmasının sürdüğünü herkes gördü. 
Gırtlağına kadar popülizm batağına batmış Trump’ın dünya kamuoyunun büyük çoğunluğu tarafından olumsuz karşılanan son kararının mantıklı bir açıklamasını yapmaya uğraşanlar fena halde zorlandılar.
***
Türkiye’nin siyaset arenasında oybirliği ile kınanan Trump’ın kararına gerekçe ararken ileri sürülenler içinde üzerinde en titizlikle durulması gerekeni, eski Güvenlik Danışmanı Michael Flynn’in Rusya’nın son başkanlık seçimlerine müdahalesi konusunda yalan söylediğini kabul edip mahkeme ile işbirliği yapmaya karar vermesi üzerine, içeride başı daha da sıkışan Başkan’ın basın ve kamuoyunda etkisi olan çevrelerde kendisine destek sağlayacak, dikkatlerin başka noktaya çekilmesine yol açacak bir girişime ihtiyacı olduğu savıdır. 
İçeride sıkışmış olan Trump, Kudüs kozunu oynarken İslam dünyasında oluşacak tepkiler ve tırmanması beklenen terörün sansasyonel girişimleriyle bir düşman hayaleti de yaratmayı tasarlayarak, bütün popülist politikacıların tuttuğu yola girmiştir. 
ABD Başkanı, Kudüs politikasının getireceği rantın kendisini rahatlatacağını düşünüyor. 
Kudüs rantına bel bağlayan ikinci kişi yine içeride yolsuzluk suçlamalarıyla durumu sarsılan İsral Başbakanı Benyamin Netanyahu’dur. 
Trump’ın kararı ve hele hele onu izleyerek kimi ülkelerin büyükelçiliklerini Kudüs’e taşımaları halinde oluşacak olumlu havanın yaratacağı Kudüs rantı, Netanyahu’ya da rahat bir nefes alma imkânı sağlayabilir.
***
Bu iki lider gibi, kendi ülkesinde başı sıkışık durumda olan Türkiye’nin hâkimi Tayyip Erdoğan’ın da Kudüs rantına can kurtaran simidi gibi sarılacağı belli olmuştur. 
Nitekim daha ilk dakikadan, “Ey Trump!..” seslenişleri Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarını süsler olmuştur. Bunları “Ey Netanyahu!..”ların izleyeceğinden kimse kuşku duymasın! 
Bu doğrultuda Ankara “Kudüs’ün Türkiye’nin kırmızı çizgisi” olduğunu açıklarken Kudüs rantına ne kadar bel bağladığını bir kez daha ortaya koyuyor ama bu arada ciddiyetinin sorgulanmasına neden olacak bir hata yapmakta olduğunu fark etmiyordu. Gerçekten de son birkaç yıldır uygulanan dış politika, artık Türkiye’nin kırmızı çizgilerinin kof bir blöf olduğunu göstererek, bu tür açıklamaların kimse tarafından ciddiye alınmaması sonucunu doğurmuştur. 
Yakında, uluslararası diplomasi sözlüğüne ciddiye alınmaması gereken boş tehdit anlamına gelen bir deyim olarak “Türkiye’nin kırmızı çizgileri” deyişi girerse kimse şaşırmasın! 
Keşke devletlularımız “Kudüs kırmızı çizgimiz” demeselerdi. Belki o zaman bizi ciddiye alanlar çıkardı.
==========================================
Dostlar,

Usta ve birikimli yazar Sayın Ali Sirmen, deyim yerinde ise taşı gediğine koymuş bu irdelemesi ile. Biz de ilk günden başlayarak benzer değerlendirmeler yaptık. Sitemizin manşetinde aşağıdaki içeriğe yer verdik :

Siyonizmin ve maşalarının son Kudüs girişimi, tasarlanmış bir misyondur..

Bu misyon, Ortadoğu’da “sürekli istikrarsızlık” tır (de-stabilizasyon). Oyun öylesine görünür oynanmaktadır ki; 2011 ilkyazında Suriye’nin bölünmesinde Türkiye neredeyse Batı emperyalizmi adına gönüllü taşeronluk üstlenmiş, gırtlağına dek batağa – kana saplandığını geç de olsa ayrımsayınca bu kez 180 derece dönüşle tersine politikalar izlemek zorunda kalmıştır. Bereket Devlet aklı, siyasal iktidarı doğal sağkalım (beka) refleksi ile yoluna sokmuştur.
…….
Erdoğan gündem oyunu peşinde. İçeride yolsuzluklar ve azan enflasyon…. bunalttı kendisini..

Sevgi ve saygı ile. 10 Aralık 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com