Etiket arşivi: küresel ısınma

Güvercin kuş mudur, felsefe şart mıdır?

Üstün DökmenÜstün Dökmen
29 Ocak 2023, CumhuriyetPazar eki

Aşağıdaki üç cümleyi okumanızı ve “doğru/yanlış” diyerek bu cümlelerde bir mantık hatası olup olmadığına karar vermenizi rica ediyorum.

1. Bütün kuşlar uçar, güvercin de uçar, o halde güvercin bir kuştur.
2. Kapı açılırsa çıkacağım, pencere açıldı çıktım.
3. 6×6, 36 eder. Bu durum evrensel bir gerçektir, her ortamda, her durumda 6×6=36’dır.

Değerli dostlarım, eğer birinci ve üçüncü cümlelerdeki ifadelerin doğru, ikinci cümledeki ifadenin ise yanlış olduğunu düşünüyorsanız durumunuz vahimdir. Çünkü sırasıyla verdiğiniz “doğru, yanlış, doğru” cevapları doğru dürüst felsefe ve mantık okumadığınız, okuduysanız bile geçer not almayı hak etmediğiniz anlamına gelir. En iyi ihtimalle eğitim sistemimizin kurbanı olduğunuzu düşünebilirsiniz. Şimdi bu cümleleri tek tek ele alalım:

Birinci cümlede güvercinin kuş olduğu yolunda bir mantıksal çıkarım yapılmıştır, bu çıkarımın sonucu doğrudur ancak çıkarım şekli yanlıştır. Bazen yanlış bir yolla doğru sonuca ulaşabiliriz. Bu cümlede de öyle olmuştur. Bütün kuşlar uçar, ancak güvercinin de uçuyor olması onun kuş olmasını zorunlu kılmaz, çünkü kuş olmayan bazı (kimi) şeyler de, örneğin uçak da uçar. “Bütün kuşlar uçar, uçak da uçar, o halde uçak bir kuştur” diyemeyiz. Öyleyse ilk çıkarım yanlıştır.

İkinci cümlede ise herhangi bir hata yoktur. Açılması halinde kapıdan çıkacağımı söyledim ancak pencereden söz etmedim, bu durumda pencereden çıkmam bir çelişki değildir. Eğer kapı açıldığında çıkmasaydım yanlış davranmış olurdum. Olaydaki mantığı kavramamış bir kişi, ikinci cümlede hata olduğunu düşünecektir.

Gelelim üçüncü cümleye. 6×6, 36 eder ancak bu durum evrensel geçerlilik taşımaz. Çünkü 6×6 sadece ondalık sistemde 36 eder. Sonsuz sayı, dolayısıyla da sonsuz matematik sistemi vardır, tüm matematik sistemlerinde 6×6, 36 etmez. Ondalık sistem matematikteki tek sistem değildir, sadece (yalnızca) en tanınmış sistemdir. Dünyada ayak parmaklarını da işe katıp yirmilik sistem kullanan kabile var. Vigesimal denilen yirmilik sistemde 6×6, 36 etmez.

Eğitimde Düşünme Becerisi

Bir eğitim sistemi eğer ezber ağırlıklı ise o sistem, yeterince düşünemeyen, icatta bulunamayan ve birilerine tabi olan bağımlı insanlar yetiştirir. Öncelikle ezberden uzaklaşmak gereklidir ancak bu yeterli değildir, günümüz eğitim sistemlerinin düşünme becerisini (muhakeme becerisini) geliştirecek biçimde düzenlenmesi, anaokulundan itibaren (başlayarak) felsefenin ve mantığın tüm konuların içine sindirilmesi ve siyasetçilerin ve atanmış rektörlerin, “Bana cahil vatandaş gerekli” dememesi gereklidir. (Ay’a cahiller gitmedi.)

Çocuğun düşünerek, sorgulayarak doğru cevabı (yanıtı) keşfetmesini bekleyemeyen, “Doğrusunu söyleyeyim de öğrensin” telaşıyla doğruyu söyleyen öğretmen veya anne baba, hiç farkında olmadan çocuğun öğrenme sürecindeki ibresini ezbere kaydırır. Kekeme çocukları bekleyen önemli bir sıkıntı, bir kelimeye takıldıklarında yetişkinlerin o kelimeyi onların yerine söyleyivermeleridir. Bu engelleyici tavrı aşabilmek için Batı’da bazı (kimi) eğitimciler, kekeme çocuğun karşısına oturup sıkılmadan onu dinleyecek (daha doğrusu yüzüne bakacak) köpekler eğitmektedirler. Sonuçta çocukların sorgulayarak ve yaparak öğrenmelerine izin veren, müdahaleci olmayan, temelde bilimsel laikliğe önem veren, müfredatı (yetişek) bilim dışı görüşlerle biçimlendirmeyen bir eğitim sistemine ihtiyaç (gereksinim) vardır.

  • Felsefe, sorgulamayı ve merakı teşvik eder, bu yüzden müfredatta felsefenin yerinin azaltılmaması gerekir.

Ülkemizde uzun yıllar lisede “felsefe” adı altında okutulan felsefe ve mantık dersleri, geç kalınmış bir gayretin (çabanın) ürünüydü, öğrenciyi sadece (yalnızca) felsefe tarihini ezberlemeye itiyordu. Felsefe, anaokulundan itibaren (başlayarak) çocuklarımızın yaşantısına girmelidir. Felsefeye, sorgulamanın önemini vurgulayarak ve sorgulamaya izin vererek başlayabiliriz. Ortaya koyduğum adlı yaklaşım, her yaştaki insanın felsefi sorgulamayı ve pozitif bilimin mantığını bir yaşam tarzı haline (biçimi durumuna) getirmesini önermektedir.

Belki de yapılması gereken ilk iş müfredatların arkasındaki siyasilerin felsefeye, mantığa ve pozitif bilime ilişkin kaygılarının giderilmesi, bu konularla tanıştırılmalarıdır. Bir süre önce üst düzey bir devlet yetkilisi gençlerin satranç oynayabileceklerini ancak aşırı oynamamaları gerektiğini belirtti. Felsefeye, mantığa, satranca, Evrim kanununa (yasasına) ilişkin kaygı kokan birtakım temelsiz görüşleri, yani çağdaş eğitimi engelleyen tavrı (tutumu), yine eğitimle aşmak zorundayız.

Günlük Yaşamda Düşünme Becerisi

Düşünme becerisi sadece (yalnızca) bozulan bir arabayı tamir etmek (onarmak) için gerekmez, yaşamın her alanında işlevseldir. Küresel ısınmayı, düşünme becerisi gelişmemiş insanlarla önleyemeyiz.

Günlük yaşamda düşünme becerisi eksikliği, uzun yıllar basında mizah konusu olmuştur. Üniversite mezunu (bitiren) olan pek çok kişi, ehliyet için başvurduğunda ilkokul diploması ibraz edemediği için geri çevrilmiştir. Bir üniversite mezununun ilkokulu kesin olarak bitirmiş olacağını düşünebilmek, basit bir düşünme becerisidir, başvuru formunda yazıyor diye ille de ilkokul diploması istemek ise bir mantık hatasıdır.

Düşünme becerisi eksikliği daha pek çok yerde karşımıza çıkar. Örneğin nice apartman sakini, “Biliyorum bu yönetici iyi değil ama ne yapabiliriz başka aday yok, mecburen (zorunlu olarak) onu seçeceğiz.” der.  Bu ifadede (anlatımda) hem bir mantık hatası hem de öğrenilmiş çaresizlik vardır. Mantıklı düşünemeyen ve çaresizlik (çözümsüzlük) hisseden (duyumsayan) kişiler eleştirdikleri kişilere mahkûm olurlar. Bir dizi izleyicisinin oğlunu öldürttüğü için Kanuni hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunması ya da bir vatandaşın röportajda “Atatürk zeki değildi çünkü bilgisayar kullanmayı bilmiyordu” demesi birer düşünme becerisi eksikliğidir. Atatürk’ü eleştiren kişi satrançta iki hamle ötesini görememektir. Çünkü bilgisayar kullanmadı diye Atatürk’ün zeki olmadığını iddia ettiğinizde, O’nunla aynı durumda olan Fatih’in, Abdülhamit’in, Platon’un, Einstein’ın da zeki olmadıklarını iddia etmiş olursunuz.

Eğitim sisteminde eksiklikler olsa da anne babalar (anababalar) öncelikle kendi düşünme becerilerini geliştirerek çocuklarına örnek olabilirler, ardından da onların eline düşünme becerilerini, sorgulama tarzlarını (biçimlerini) geliştirecek kaynaklar verebilirler. Söz konusu kaynaklardan şimdilik iki tane önereceğim.*

* White, D. (2022). Çocuklar İçin Felsefe: Her şey hakkında merak uyandıracak 40 eğlenceli soru, ODTÜ Yayıncılık.
Piquemal, M. ve Bass, T. (2022). Pikolo ile Felsefe Öğreniyorum, ODTÜ Yayıncılık.

Seller ve LEPTOSPİROZİS Hastalığı

logo

Seller ve LEPTOSPİROZİS  Hastalığı


Kas
 ve karın ağrısı, yüksek ateş, ishal…

  • Atılım Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Saltık, Kurban Bayramı sebebiyle kesilecek hayvanlardan leptospira hastalığı bulaşabileceğini belirterek, vatandaşları dikkatli olmaya davet etti.

ANKARA- Atılım Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Saltık, son dönemde yağışlarla artan su baskınlarına bağlı olarak gündeme gelen “leptospira” hastalığına işaret ederek, “Hastalık; ateş, kas ağrıları, karın ağrıları, yüksek ateş, ishal, deride sarılık, göz akında  sarılık, karaciğer ve dalakta büyüme, böbrek işlevlerinde bozukluk, gözde kızarıklıkla birlikte kanlanma ve deri altında kanamalı döküntü belirtileri gösteriyor. Tanı koymak kolay olmuyor. O yüzden özellikle hastalığın sık görüldüğü yerlerde ve dönemlerde hekimlerin bu hastalıktan kuşku duyması gerek.” dedi.

Saltık, “leptospira” hastalığı hakkında GAZETE DURUM’un sorularını şöyle yanıtladı:

“Leptospira” bakteriyel bir hastalık: Leptospira hastalığı bir bakteriyel hastalık. Bu bakterilerle insanlara geçiyor. Koyunlar, keçiler, sığırlar, domuzlar, evcil ve vahşi kemiriciler, geyikler, tavşanlar gibi hayvanlarda ve sıklıkla köpeklerde bu hastalığı görüyoruz. Leptospira, hayvanlardan insanlara geçen (zoonotik) bir hastalık, bir zoonoz. Bunun tipik örneklerden birisi kuduz. Dr. Weil, bu hastalığı 1886’da tanımladı. Dolayısıyla O’nun adıyla da biliniyor (Weil hastalığı). Hastalığın farklı adları var. Üreticilerin pirinç tarlalarında çıplak ayakla çalışmaları yüzünden, “pirinç tarlası hastalığı” olarak da tanınıyor. Hastalık, toprakta, çamurda, durgun sularda.. çıplak ayakla dolaşanların ayaklarındaki zedelenmiş deriden bu bakterilerin girmesiyle ortaya çıkabiliyor.

Kurban Bayramı’nda risk arttı : Kurban Bayramı içindeyiz. Belki de 3 milyonu aşkın hayvan kesilecek. Bu nedenle “leptospira” hastalığı riskinin arttığından söz edebiliriz. Son günlerde ülkemizde ve dünyada küresel ısınmaya (iklim felaketine, climate disaster) bağlı olarak ardışık sel afetleri var. Bunlar leptospira hastalığı ataklarını artırıyor, dolayısıyla hasta hayvanlardan, çevreden rahatlıkla insanlara geçebiliyor. Hasta hayvanların idrarları, beden sıvıları, plasentaları, dokuları hastalığı bulaştırıyor.

  • Kesilecek bütün hayvanların veteriner hekim denetiminden geçmesi ve kesimin kesimevi (mezbaha) koşullarında yapılması zorunlu.

Çıplak elle hayvan dokularına dokunmamak gerekiyor. Leptospira etmeni bakterilerin gözlere sıçramaması ve solunum yoluyla alınmaması için yüz siperi takılması, eldiven kullanılması ve çizme giyilmesi gibi kişisel koruyucu önlemler alınmalı. Hayvanların, özellikle köpeklerin yavruyken 2 kez aşılanması gerekiyor.

Yağmur mevsimlerinde hastalık artış gösteriyor : Ellerimizde, bedenimizde özellikle çıplak ayakta yaralanma, kesik varsa, çamur haline gelmiş topraktaki ve kirlenmiş sulardaki, tarla ve bahçelerde, ahırlarda.. bu bakteriler vücuda girebiliyor. Özellikle pirinç tarlalarında ve çiftliklerde çalışanların kişisel koruyucu giymesi gerekiyor. Gözden de bulaşabildiği için yüz siperi, uygun koruyucu gözlük takılması gerek. Kesimevi (Mezbaha) işçilerinin, veteriner hekimlerin, avcıların, balıkçıların, kanalizasyon ve tunel işçilerinin, yeraltı madencilerin, komando askerlerin çok dikkat etmesi gerekiyor.

Mutfaklarda da fareye karşı önlemler alınmalı. Özellikle yağmur mevsimlerinde yaz sonunda, ilkbaharda hastalığın tırmanma gösterdiğini biliyoruz. Dünya genelinde ciddi bir hastalık olarak biliniyor. Türkiye için elimizde net rakamlar yok. Yer yer leptospira olguları bildiriliyor. Hastalığın henüz etkili ve güvenilir yaygın bir aşısı yok.

Çeşme suyu ve denizlere dikkat : Bakterinin bulaşma riskine karşı kent şebeke sularının ya da toplu kullanıma açılan içme – kullanma sularının mutlaka uygun bir biçimde klor ve çözeltileriyle veya başkaca kimyasallarla dezenfekte edilmesi gerekli. Bakteri, kirli nehir sularında 5-6 gün, deniz suyunda 18-20 saat yaşayabiliyor. Dolayısıyla sel afetlerinden sonra nehirlerin, akarsuların denize ulaştığı yerlerde eğer bir dalgalanma yoksa, o durgun alanlarda bakterinin yaşamı 1 gün sürebiliyor. Bu bölgelerde denize girilmemeli. Bakteri doğal koşullarda 50-55 derecede yarım saatte ölüyor.

Tanı koymak kolay olmuyor : Hastalık; ateş, kas ağrıları, karın ağrıları, yüksek ateş, ishal, deride sarılık ve derialtı kanamalı döküntü, göz akında sarılık, karaciğer ve dalakta büyüme, böbrek işlevlerinde bozukluk, gözde kızarıklıkla birlikte kanlanma.. belirtileri gösteriyor. Tanı koymak kolay olmuyor. O yüzden özellikle hastalığın sık görüldüğü yerlerde ve dönemlerde hekimlerin bu hastalıktan kuşku duyması gerek. Öbür hastalıklardan ayırt edilmesi için kanamalı deri döküntüleri, sarılık ve ateşin birlikte görülüp görülmediğine bakılmalı. Sağaltımda (Tedavide) geç kalınmamalı, doksisiklin ve penisilinler gibi antibiyotikler kullanılıyor. Eğer erken sağaltım yapılmazsa (tedavi edilmezse), başta böbrek işlevlerinin bozulması, karaciğer yetmezliği, solunum güçlükleri ve menenjit görülebiliyor ve ölüme dek götürebiliyor.

Nüfus artışını mutlaka ve hızla frenlemek ve çevreye saygılı yaşamı öğrenmek zorundayız.

ARTI TV konuşmamız : Maymun Çiçeği Hastalığı, Ne Yapmalı??

Dostlar,

23 Mayıs 2022 Pazartesi günü saat 16:30’da ARTI TV‘de Sn. Fuat Ateş’in konuğu olduk.


Sn. Ateş’in sorularını yanıtladık..
Ürküye (paniğe) gerek yok ancak bilimsel özenlilik ilkesinden ödün vermek de yok.

Sağlık Bakanı Dr. Koca’nın 22.5.22 günkü tweet iletisindeki 2 yanılgıya dikkat çektik.

Ne yazık ki, çevreye son derece saldırgan kapitalizmin politikaları ve aşırı nüfus (8 miyarı geçtik!) yüzünden İNSAN ELİYLE YARATILAN “doğa afetleri” (DOĞAL AFETLER DEĞİL!) yakamızı bırakmıyor.. Özellikle son 1 yıldır vurgulaya gelmekteyiz :

  • Ardışık afetler kaçınılmaz gözüküyor, yalnızca bir zaman sorunu…

Köktenci küresel politika değişiklikleri ivedi olarak uygulanmak zorunda. Özellikle COP-26 kararları… Yarın çok geç olacak, küresel ısınma ivedilikle sınırlandırılmak zorunda.

İzlemek için lütfen tıklayınız (15 dk.)

Paylaşılması ve yararlı olması dileğiyle..

Sevgi ve saygı ile. 24 Mayıs 2022, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
A​tılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı ​AbD
​Sağlık Hukuku Uzmanı, ​Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (​Mülkiye​)​
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik

ORMAN YANGINLARI ÜZERİNE

Dr. Ceyhun BALCI
ORMAN YANGINLARI ÜZERİNE – cumhuriyetciyorum (wordpress.com) 

Türkiye’nin onlarca ilinde çok sayıda yerde neredeyse eş zamanlı başlayan yangınların her birimizde yarattığı dehşeti sözcüklerle anlatmak zor. Bir zorluk da bu yangınlar üzerine yapılan kimi yorumlarla ilgili. İletişim olanaklarının yaygınlaşmasının yol açtığı acınası sonuçlardan birisini bu olay üzerine yazılanlar ve söylenenler üzerinden yaşıyoruz. Televizyonlarda uzman etiketiyle yer alanlardan ve sosyal medyada paylaşılanlardan bir demet!

  • Küresel ısınma sınırları aşma noktasına erişmiş. Böyle durumlarda yangınları doğal karşılamak gerekir gibi bir algı yaratılıyor.
  • Özensiz piknikçiler, arabasından dışarı izmarit atanlar da unutulmadı bu arada.
  • Tarla açmak için orman yakanlar ilkokul kitaplarımızın bilgisiydi diye düşünenler yanıldılar. Tarımı unutan ülkemizde çiftçiliği anımsayanlar birden bire harekete geçip kendilerine tarla açmaya giriştiler desek güldürmez miyiz herkesi?
  • Ülkemizin başının en büyük derdi olan betonlaşma görmezden gelinebilir mi? Orman yakmak bu betonlaşmanın ilk adımıdır ne de olsa.

Bu arada, bir önemli noktaya değinmemek olmaz. Cumhuriyet düşmanlığıTürk Hava Kurumu üzerinden eyleme dönüştüren iktidar, ihale şartnamesi üzerinden yürüttüğü aymazlığı sürdürmekte zorlanır oldu. Geçtiğimiz haftalarda yabancı şirketlere ödeme yapılmadığı için yangın uçaklarının işbaşı yapmadığı ve yangınlara uçakla söndürme yapılamadığı haberleri basına yansımıştı.

  • Bir yanda kullanılmayan THK uçakları diğer yanda parası ödenmediği için havalanmayan kiralık uçaklar.

Daha da kötüsü bu durumun basına yansımasıydı. Orman kundaklama için fırsat kollayanları harekete geçirmiş olması bile olasıdır bu haberlerin.

Sonuç olarak: bir terör eylemi olduğu kuşkusuz olan son orman yangınlarının denetim altına alınamamasında hükümetin önlemsizliği ve hazırlıksızlığı son derece açıktır.

Yazının başındaki başlıklara dönersek!

Türkiye’de hatırı sayılır bir kesim orman kundaklamaları karşısında dilini yutmuş gibidir. Dil ucuyla da olsa bu güçlü olasılığı seslendirene rastlamak neredeyse olanaksızdır. Oysa öznesiz eylem, dilbilgisi kurallarına da toplumbilim yasalarına da aykırıdır.

Onlarca ilde onlarca noktada aynı anda orman yangını çıkacak ve bunları tekil orman yangını olgusu gibi algılayacağız! Öyle mi?

Yakın ve uzak geçmişte ayrılıkçı terör örgütü PKK’nin eylemcilerinin de döpiyesli, kravatlı sözde siyasilerinin de bu konuyla ilgili epeyce açıklaması olduğu arşivlerde yapılacak kısa bir gezintiyle ortaya çıkartılabilir. Durum bu denli açık ve ortadayken dilini yutmuş gibi yapanlara ne demeli?

VİCDANSIZ ve AHLÂKSIZ, bu davranış biçimi karşısındaki sessizliği niteleyebilecek sıfatlardan ikisidir. Niteleme sayılarının okurların imgelem gücüyle daha da artırılabileceğinden  hiç kuşkum yok.

  • İktidarın Cumhuriyetle hesaplaşma uğruna ormanlarımızı tehlikeye attığı gün gibi ortada.

Buna karşılık, yaşanan yangınları terör eylemi değilmiş gibi niteleme çabaları da! Teröristlerin kod adlarını kitaplarına ad yapanların sözde siyasetinin orman yakmaya varmasına kimseler şaşırmamalı!

Türkiye beceri yoksunu bir iktidarla emperyal maşa terör örgütü ve sözde siyasetinin arasında sıkışmayacak kadar
önemli ve değerli bir ülkedir.

Bu önemli noktaya dikkat!

Orman

Örsan K. ÖymenÖrsan K. Öymen
02 Ağustos 2021, Cumhuriyet

 

Şair Nâzım Hikmet“Davet” adlı şiirinde şöyle yazar:

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu davet bizim…
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim…

Özgürlüğün ağaç, kardeşliğin orman ile anlatıldığı bu şiirde vurgulanan, insanın insana kulluğu sona ermediği için, dünyada ve Türkiye’de çevre ve doğa sorunları da son bulmamaktadır.

Kapitalizm adı verilen, insan ve doğa düşmanı ahlaksız düzenin, para ve kâr hırsı nedeniyle, doğanın dengesi yıkılmakta; dereler, nehirler, göller, denizler, topraklar, hava ve atmosfer kirlenmekte; karbon dioksit ve metan gazı üreten atıkların, kömür, petrol, doğalgaz gibi fosil yakıtların kullanımının neden olduğu küresel ısınmayla, orman yangınları da yaygınlaşmaktadır.
***
Kapitalizmin bir sonucu olarak gelişen ulaşım ve yapılaşma teknolojisiyle birlikte, insanların doğanın neredeyse tüm alanlarını kuşatması da bu süreci tetiklemektedir. Özellikle son yüzyılda yapılan yollar, yapılaşmalar, binalar ve kurulan yerleşim birimleri, binlerce yıl ulaşılmaz olan doğanın birçok bölgesini, insan tarafından ulaşılabilir hale getirmiştir.

İnsan, potansiyellik özelliğine sahip bir varlık olduğu için ve bu nedenle iyiye de kötüye de evrilebildiği için, insanın ulaştığı her yerde, canlılara, hayvanlara, doğaya bir zararın verilmesi olasılığı yüksektir. Bu nedenle doğanın her alanının insana ulaşılabilir kılınması, başlı başına bir ekolojik sorundur.

Bu ekolojik sorunun temel nedenlerinden bir tanesi, insan tarafından kurulan kapitalist düzendir.

  • Kapitalizm sorunu çözülmeden ekoloji sorunu çözülemez.

Çünkü insanı ahlaksızlaştıran, erdemsizleştiren, her şeyi para, kâr ve sermaye sınıfının zenginleşmesi ölçütüyle değerlendiren, böylece insanı, canlıları ve doğayı koruma altına alan değerleri yok eden kapitalizmdir. 19. yüzyıldaki sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkan kapitalizm, günümüzde halen geçerli olan düzendir. Feodalizm ve kölelik gibi 19. yüzyıldan önce var olan sömürü düzenlerinde, insan zarar görmüş olsa da doğa ve doğadaki canlılar bu kadar zarar görmemişti.
***
Özel sektörün ve kapitalizmin temsilcisi konumundaki devletlerin, doğa felaketlerini önlemeye yönelik yatırım yapmamaları, bu yatırımları kâr getirmeyen yatırımlar olarak görmeleri, bu alana yapılan yatırımları, sermaye sınıfının kasasını doldurmayan ölü yatırımlar olarak görmeleri nedeniyle, ekolojik facialar önlenememektedir. Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde ortaya çıkan orman yangınları da bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Olası yangınlara karşı ormanların korunması için gerekli yatırımlar zamanında yapılsaydı, Tarım ve Orman Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve ilgili diğer bakanlıklar ve kurumlar, koordineli (AS: eşgüdümlü) bir biçimde gerekli önlemleri alsalardı, bu yangınlar çıksa bile yayılmaları ve ortaya çıkan zararlar büyük ölçüde önlenebilirdi.

Türkiye’nin, söz konusu yangınların söndürülmesinde etkili bir rol oynayan yangın söndürme uçaklarına yeterli bir sayıda sahip olmaması bile hükümetlerin önceliklerinin neler olduğunu ortaya koymaktadır.

Kapitalist paradigma içinde, bu soruna kalıcı ve küresel bir çözüm bulunamasa da Türkiye’de bu soruna geçici ve yerel bir çözüm de bulunabilirdi. Örneğin “Cumhurbaşkanlığı”nın ve “Diyanet İşleri Başkanlığı”nın yıllık bütçesinden %10 oranında bir kısıntı yapılsaydı ve devletin ihalelerini tekeli altına alan beş şirket kâr oranlarından %10 oranında feragat etselerdi, günlerdir yaşanan orman yangınları, yayılmadan, 24 saat içinde kontrol (AS: denetim) altına alınırdı.

Ama öncelikle ağacı sevmek gerekir. Ağacı sevmeyenlerin, ormanı sevmesini beklemek, boş bir çabadır.

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 28 Temmuz 2021

Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE

TALİBAN

RTE, Taliban’la ilgili “Türkiye’nin onun inancıyla alakalı ters bir yanı yok” dedi.

AKP Genel Başkanı veya şahsı adına konuşmuş olmalı.

Medeniyet düşmanı, insanlıktan yoksun anlayış bize ters…

RANT

Yargının “dur” dediği Zekeriyaköy’deki 11167 konutluk lüks villa projesi durmuyor.

Yargı bir kısmıyla AKP’ye kuyruk olmuş, kalan kısmını da güç sahipleri takmıyor…

ÇAKMAK

Mareşal Çakmak adını taşıyan cami yeniden yapılınca adı da değiştirildi.

Cumhuriyet tarihini sevmezler de, Mareşalin dindarlığını da mı bilmezler?..

KORUNMA

FETÖ’den hapis istemiyle yargılanan eski YÖK (AS: ÖSYM) Başkanı Ali Demir hem göreve hem lojmanda oturmaya devam ediyor.

Montrö konusundaki açıklamaya imza atan amiraller lojmandan derhal çıkarıldı.

Önemli olan neymiş?…

VATAN

Türkiye’de 5.3 milyon Suriyeli bulunduğu raporuyla ilgili AKP Gen. Bşk. Yrd. Mustafa Şen, “Suriye’den gelenlere sordum. Diyorlar ki: İlk olarak bizden önce gelenler geldikleri yere gitseler, biz de yol yordam öğrensek, sonra biz gitsek’’ dedi.

Olur. Biz Orta Asya’ya döneriz. AKP Suriyelileri idare eder. Öptüm..

KOMUTAN

Liboş Atilla Yayla, Atatürk’ün Çanakkale Savaşı’nda söylediği

“Ben size taarruz emretmiyorum. Ölmeyi emrediyorum” şeklindeki sözlerine atıfta bulunarak, “Emrindekilere ölmeyi emreden bir komutan en başta kendisi gitmelidir. Durum böyle değilse bir problem var demektir.” paylaşımında bulundu.

Atilla bey hangi birliğe komutanlık yaptı? Hangi savaşa katıldı?…

ALTIN

Doğu Perinçek, Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Aslan’ın terör örgütü PKK’nın siyasi uzantısı HDP’nin kapatılması davası sürecindeki tavrını eleştirdi ve “Hakkında istifa kampanyası başlatıyorum. Türk Milleti adına yargı yapamaz.” dedi.

Yargının “altın çağı” nda yapılacak iş mi?..

SARAY

RTE, “Kıbrıs Türk Devletinin en kısa zamanda geniş bir tanınırlığa sahip olması için her türlü gayreti sergileyeceğiz.” dedi.

İlk adım; saray yapılarak Cumhurbaşkanın itibarı sağlanacak…

SÖMÜRGECİ

ABD Dışişleri görevlisi Nuland, Maraş’ın açılması kararını “provokatif” ve “kabul edilemez” bulduklarını ve kararın geri alınması çağrısını Türk yetkililere de bizzat ilettiğini söyledi.

Hasss!..

İLAHİ 

RTE, “Allah, dünyayı bir ölçü ve denge üzerine yaratmıştır… Son yıllarda artan küresel ısınmayla beraber dünyadaki ilahi dengenin bozulmaya başladığına şahit oluyoruz” dedi.

RTE, Allah’tan daha büyük güç olduğunun kabul etmiş olmuyor mu? Bu nasıl inanç?..

RAHMET

Gerici Yeni Akit gazetesi, hayatını kaybeden (AS: yaşamını yitiren) tiyatro sanatçısı Turgay Yıldız‘a ‘Allah’tan rahmet diledi’ diye Ali Babacan’a sert çıktı.

İnsancıklar…

BEKLEME

Merkel, Ankara ile iyi ilişkiler istediğini söyledi ama Türkiye’nin AB üyesi olmasını beklemediğinin altını çizdi.

Olsun, bizimkiler bekler…

HÜR

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Başkanlığı (RTÜK) Türkiye’de ileri demokrasi bulunduğunu iddia etti, medya kuruluşlarının bağımsız ve hür olduğunu öne sürdü.

İddia işte…

KEYİF

Sel felaketinin ardından Rize’ye giden RTE vatandaşlara çay fırlattı.

Rizeliler çay bulamıyordu. Ölümlü felaketin ardından ne keyifle içilir o çaylar!…

ABARTI

“MasterChef” jüri üyesi Somer Sivrioğlu, Bodrum ve Alaçatı’daki fiyatların abartı olmadığını öne sürdü.

Acun’dan paraları alınca fiyatlar öyle görülür…

BURUN

İlahiyatçı İhsan Şenocak, kadın voleybol milli takımımıza seslenerek yaptıkları işin yanlışlığına değindi ve “Sen burnunu göstermekten utanan anaların evladısın” dedi.

Sen ve senin gibi örümcekleşmişler Türk kadınına dilini uzatmaktan utansa…

DESTEK

Yobaz Şenocak’a yobaz dostları Cüppeli ve Boynukalın’dan destek geldi.

Tencere kapak…

UÇUŞ

Türkiye, 36 OECD Ülkesi içinde adalete güvende 29, eğitimden memnuniyette 36.sırada.

Hollanda Bankası değerlendirmesine göre en kırılgan ekonomi sıralamasında beşinciyiz.

Altı ayda 47 bin 572 esnaf ve KOBİ battı.

OECD de, Hollanda da, tüm dünya bizi kıskanıyor. Başkanlık sisteminde uçuyoruz biz…

ÇÖP

AKP’li Samsun 19 Mayıs Belediyesi, “Çöpünü yere atma” yazan kamyonlarla çöpleri ormanlık alana döküyor.

Orman göktedir!..

UYKU

RTE, AKP’lilere hitap ettiği çekim sırasında uyudu.

Uyuyan topluma uyanık hitaba ne gerek?..

ÇÖZÜM

AKP Gen. Bşk. Yrd. Özhaseki, birçok ilde sanayiyi mültecilerin ayakta tuttuğunu söyledi.

AKP’den çözüm, kördüğüm…

DARBECİ

Tunus Cumhurbaşkanı Başbakanı görevden aldı, Meclisi (AS: geçici) kapattı, darbecilikle suçlanıyor.

Bizde; başbakan kendi isteğiyle görevi bıraktı, Meclis kapatılmadan işlevsizleştirildi.

Adam “dünya lideri” diye omuzlarda taşınıyor…

SORUYORUM                                        :  

  1. 128 milyar dolar nerede?
  2. Sarıklı amiralin soruşturması kaç yıl sonra bitecek? Sessizce YAŞ ‘da emekli mi edilecek?
  3. Ruhsar Pekcan ve devlete mal satan diğer bakanların soruşturulması neden engelleniyor?
  4. Sedat Peker’in iddiaları neden araştırılmıyor? Kayıp silahlar toplumun güvenliği için tehdit değil midir?..

2100 DÜNYA SICAKLIK HARİTASI

2100 DÜNYA SICAKLIK HARİTASI

Prof. Dr. D. Ali ERCAN
(Nükleer Fizik, Çekirdek Fiziği Uzmanı)

Değerli arkadaşlar,

58 üye ülkenin (ABD üye değil; Türkiye’nin sürekli temsilciliği var) oluşturduğu Birleşmiş Milletler Çevre Programı‘nın (UNEP) “Gezegenin Geleceği” kapsamında hazırladığı Küresel Sıcaklık Artış Haritasını görüyorsunuz.

“Tüm Dünya ülkelerinin 2000 yılındaki Sosyo-Ekonomik yaşam koşullarını, Çevre lehine özverili değişiklikler yapmadan sürdürmesi durumunda” ortalama sıcaklık artışının süper bilgisayarlarla (benzetim – simülasyon) hesaplanmış sonucu dehşet vericidir…

Buna göre Türkiye’de sıcaklıklar, hemen tüm çevre olduğu gibi, 2000 yılında “mevsim normali” sayılan düzeyin yaklaşık 5 derece üzerinde olacaktır !! Yani yaz ortasında 2 ay süreyle tüm Türkiye’de sıcaklık 40 derecenin üzerinde seyredecek demektir. Şu anda 15 C derece olan Dünya ortalaması, 20 C dereceye dek yükselecektir…

İnsanların serinlemek için kullanacağı devasa miktardaki Fosil Enerji –iki ucu b.lu değnek örneği!– küresel sıcaklığın daha da yükselmesini tetikleyecektir… Velhasıl gidiş çok tehlikeli

Küresel ısınmanın tetiklediği, “neden veya sonuç” olduğu daha birçok felaket var …

Su baskınları, yükselen deniz suları yüzünden yitirilen topraklar, birçok canlı türün ölümü, kuraklık, mikrobik patlama, yeni viral hastalıklar,

Açlık!

Ülkeler, hatta kentlerarası su savaşları, terör, zoraki göçler, ekonomisi zayıf ülkelerin yıkılışı,

  • Bölgesel karmaşa ve olası bir nükleer savaş!?

…. sonucunda Dünya nüfusunun, 2060’tan sonra 40-50 yıl içinde, 10 milyardan yüzyılın sonunda 2-3 milyara düşebileceğini düşünüyorum.

  • İnsanlık belki 75 bin yıl önceki Toba felaketinden çok daha büyük bir kıyım yaşayacak demektir.

Gelecekte Dünyamız, Venüs’te olduğu gibi, geri dönüşü olmayan ve tüm yaşamı sonlandırabilecek bir “Isı Sarmalı“na mı girecek, yoksa?

Küresel durum bu denli ürkünç (vahim), ama insanlık umursamaz yaşamını sürdürüyor; daha çok ürüyor, daha çok üretiyor, daha çok tüketiyor, daha çok israf ediyor, daha çok kirletiyor, daha çok tahrip ediyor…

Ve Doğanın tokadını daha çok hak ediyor…æ (20.02.2019)

Fotoğraf açıklaması yok.

TMMOB – ÇMO : SAĞLIKLI VE DENGELİ BİR ÇEVREDE YAŞAMAK ANAYASAL BİR HAKTIR

Çevre Mühendisleri Odası ile ilgili görsel sonucu

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır…)

SAĞLIKLI VE DENGELİ BİR ÇEVREDE YAŞAMAK ANAYASAL BİR HAKTIR

5 Haziran1972 yılında, BM Stockholm Konferansı`nda insanların çevre ile ilişkisi üzerinde durulmuş ve 5 Haziran, Birleşmiş Milletler tarafından Dünya Çevre Günü olarak kabul edilmiştir. Dünya Çevre Günü “Sadece bir Dünya var.” sloganı temeline dayanmaktadır. 1970`lerden 1980`e dek Dünya Çevre Günü Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından çevre bilincinin artırılmasına yönelik olarak değerlendirilmiştir.
Ozon tabakasının incelmesi,
– toksik kimyasallar,
– çölleşme ve
– küresel ısınma vb. konular her yıl tema olarak belirlenmiştir.
Geçmişten günümüze, dünyamızın çevre sorunları daha çok artmış ve su kirliliği, toprak kirliliği, iklim değişikliği, nesli tükenmekte olan canlı türlerinin sayılarında artış vb. birçok konu ortaya çıkmıştır. İklim değişikliği gibi büyüyen çevre sorunları doğal kaynakları da kısıtlamaktadır. Örneğin sera gazlarının artışıyla birlikte gelen iklim değişikliği problemi su kaynaklarına etki etmekte, azalan su kaynakları tarımsal üretime etki etmekte ve biyolojik çeşitliliği azaltmaktadır.

  • 2018 yılı Dünya Çevre Günü`nün teması ise “plastik kirlilik ile mücadele” olarak belirlenmiştir.

Bu tema ile dünyada kullanılan plastik ürünlerin azaltılması da hedeflenmektedir.
Ülkemizde de plastik kullanımı her alanda yaygınlaşmış, plastik atıkların yönetiminde zorluklar oluşmuştur (UN Environment).

Belediyelerde toplanan atıkların, %30`u plastiktir. Türkiye`de farklı sektörlerde toplam
8 612 000 ton plastik tüketilmektedir. 1.800.000 ton plastik ambalaj piyasa sürülmekte ve bunun yalnızca 384.000 tonu toplanmaktadır. Plastik atıklarımızın toplanması, geri kazanılması sürecinin sağlıklı olmadığı sayılarla da ortaya çıkmaktadır. Bu plastikler topraklarımızda, derelerimizde, denizlerimizde birikmekte ve sağlığımızı tehdit etmekte, ekosisteme zarar vermektedir. Ambalaj plastiklerin kaynağında ayrı toplanması sağlanamamış, depozito yaklaşımı güçlendirilerek zorunlu hale getirilmemiştir.

2011 yılında 55 bin ton düzeyinde olan plastik atık ithalatı, 2017 yılında gelmiş geçmiş en yüksek miktar olan 205 bin tona ulaşmıştır. 2018’in ilk 2 ayında, geçen yılın neredeyse 1/3`ü kadar plastik ithalatı (dışalımı) yapılmıştır. Son 5 yılda salt atık plastik özelinde dış ticaret açığı toplamımız 128 milyon €`ya ulaşmıştır. İthal edilen karışık plastik atıkların %30-35`i ise geri dönüştürülebilecek nitelikte değildir..

Öte yandan, plastik kullanımını yaşamımızdan çıkarmamız gerekmektedir. Paketlenmiş su tüketimi, plastik pipet kullanımı, plastik çatal, bıçak, tabak gibi malzemelerin kullanımını azaltmak için her bir bireyin çaba harcaması gerekmektedir. Ambalaj Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği ile 2019’da süpermarketlerde plastik poşet (torba) kullanımı ücretli hale getirilecektir. Bu düzenleme kesinlikle ertelenmemelidir.

Atık sektörünün kamusal bir gereksinimi karşıladığı gerçeğinden hareketle; kar amacı güden değil kamusal bir anlayışın yaşama geçirilmesi gerektiği göz önüne alınarak sektörün ve çevresel hizmetlerin Devlet tarafından desteklenmesi sağlanmalıdır.

Ülkemizin özellikle Ege, Marmara ve İç Anadolu bölgelerindeki dere ve göllerin tamamı kirlenmiştir. Bu dere ve göller, mevzuatımızda belirtilen 1. sınıf temiz yüzey suyu özelliğini yitirmiştir. Yapılan arıtma tesisleri yeterince denetlenmemekte, işletmesi sağlıklı yapılmamaktadır.

  • Büyük Menderes, Kızılırmak, Sakarya, Susurluk, Küçük Menderes, Gediz, Bakırçayı, Ergene nehirleri açık kanalizasyon haline dönüşmüştür.
  • Ankara`nın içinden geçen Ankara Çayı tehlikeli ve evsel atık taşıyan bir hale dönüşmüştür.

Bunun temel nedeni atıksu arıtma tesislerinin işletmelerde olmaması, var olanlarının çalıştırılmaması, yanlış işletilmesi ve denetimlerin yetersizliğidir.

Kent nüfusunun artışını özendiren, kentler arası rekabete dayalı kamu yatırımlarından vazgeçilerek; kente göç ile kentler arası göçün önüne geçen temel politikalar benimsenmeli. Kentsel ve kırsal yaşamda kamusal anlayış egemen olmalıdır.

Ülkemizde, entegre çevre yönetimi yaklaşımı uygulanmalıdır. Yatırım yapan ile denetleyen, izin veren aynı kurum olmamalıdır. Örneğin DSİ hem HES yatırımı yapmakta hem de HES`lere izin vermektedir. Öte yandan, Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı`nın su yönetimi ve çevre yönetimi konusunda ortak çalışma alanları ve ortak görevleri bulunmaktadır. Bu çelişkili durum yerine tek başına, bilimsel ve teknik altyapısı güçlü, çevre mühendisi istihdam eden, çevre yönetiminin bütün temellerini ve ilkelerini barındıran bir Çevre Bakanlığı Kurulmalıdır.

Sularımızın kirlenmesi engellemek için ülkemizde ekosistem odaklı atıksu yönetimine odaklanılmalı, her alıcı ortamın (dere, göl, deniz) kendi özgün koşulları değerlendirilerek, havza bazlı su yönetimi ve  alıcı ortam esaslı deşarj standardına geçilmelidir.

İklim değişikliğine karşı kentlerimizin ve kırın hazırlıklı olması için uyum etkiliklerine başlanmalıdır. Uyum çalışmaları için kentlerde taşkınları önleyecek, sel felaketlerini önleyecek çalışmalar yapılmalıdır. 8 Eylül 2006 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 2006/27 sayılı Başbakanlık Genelgesinde aşağıda belirtilen hususların yaşama geçirilmediği görülmektedir. 12 yıldır yaşama geçirilmeyen bu düzenleme acilen uygulanmalıdır.

•       Madde 2: Çeşitli kullanım alanları oluşturmak maksadıyla derelerin üzeri, zaruri hallere münhasır olmak üzere DSİ Genel Müdürlüğünün izni alındıktan sonra gerçekleştirilecek işlemler hariç, kesinlikle kapatılmayacaktır. Bunun dışında dere yataklarında gerçekleştirilecek her türlü yapılar, ilgili kurum ve kuruluşlarca onaylı bir projeye dayandırılacaktır.

•       Madde 4: Kamu kurum ve kuruluşlarınca, köprü altındaki su akış kesitinin daralmasına neden olan ve su akışını engelleyen yapılar yapılmayacaktır. Özel ve tüzel kişilerce yapılmak ve yaptırılmak istenen bu tür yapılara da kesinlikle izin ve ruhsat verilmeyecektir. İlgili kurumlarca yapılan denetimler sonucunda su akış kesitinin daralmasına neden olduğu belirlenen yapılar, imar mevzuatına göre mülki amirlerin sorumluluğunda yetkili belediye veya özel idare tarafından derhal kaldırılacaktır.

•       Madde 13: 4373 sayılı «Taşkın Sulara ve Su Baskınlarına Karşı Korunma Kanunu» içinde gerek görülen tedbirler alınacak ve yasaklanan faaliyetlerin önlenmesi takip edilecektir.

10.05.1926’da yayınlanan Sular Hakkında Kanun ile ülkemizdeki su kaynaklarımız korunamaz, sürdürülebilir şekilde yönetilemez. Bu nedenle geçmişte başlayan taslak Su Kanunu, kamu yararı gözetir bir biçimde güncellenerek acilen yasalaştırılmalıdır.

Yeni Su Kanunu`nda iklim değişikliğinin etkilerini azaltmak ve uyumu sağlamak adına, “taşkın yönetim planlarında; önleme, koruma ve hazırlıklı olma ilkeleri gereğince, taşkın öncesi, esnası ve sonrasında alınması gereken yapısal ve yapısal olmayan tedbirlerin belirlenmesi, yerleşim yerlerinin imar planlarının hazırlanmasında taşkın tehlike haritalarını da içeren taşkın yönetim planları dikkate alınması; bu planlar ile belirlenen taşkın koruma alanlarının 3194 sayılı İmar Kanununda yer alan yeşil alan kullanımlarına ayrılması, taşkın koruma alanlarında, zorunlu sanat yapıları dışında hiçbir yapılaşmaya izin verilmemesi; bu alanlar ancak insanlar tarafından hızla ve kolaylıkla boşaltılabilen park, yeşil alan ve benzeri amaçlarla kullanılması, dere yataklarına doğal akışı veya akış yatağını olumsuz etkileyecek yapıların yapılmaması” koşulları getirilmelidir.

Koruma – kullanma anlayışının temel alınmadığı her yaklaşım ve proje çevrenin ve doğal yaşamın sürdürülebilirliğini olumsuz olarak etkileyecektir. Bu gerçekten hareketle; koruma-kullanma yaklaşımını temel alan, saydam, halkın katılımını sağlayan kanalların açık tutulduğu bir anlayışın kamu yönetiminde esas alınması tartışmasız olarak yaşama geçirilmelidir.

Doğal kaynak ve doğal yaşam alanlarının korunmasına, tarım ve orman alanlarının, mera, yaylak ve kışlakların  amaç dışı kullanımının önüne geçilmesi, için gereken özen gösterilmeli ve doğanın tüm bileşenleri ile yaşamın önceliklendirildiği bir anlayışın benimsenmesi sağlanmalıdır.

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası olarak, Genel Kurulumuzda alınan karar doğrultusunda, Dünya Çevre Günü, Ekolojik Yıkımla Mücadele Haftası olarak ele alınmakta, ekolojik yıkımın etkileri ve bu yıkıma karşı çözüm önerileri topluma aktarılmaktadır. Kuşkusuz, ülkemizde çevre yönetimi alanında güzel gelişmeler de yaşanmakta, düzenli depolama sahalarının, atıksu arıtma tesislerinin sayısı artmakta, altyapı güçlendirilmekte, ağaçlandırma faaliyetleri de yapılmaktadır. Ancak, bu gelişmelerin yanında, çevre kirliliği halen artmakta, mevcut orman dokusu yok edilmekte, çalışmayan atıksu arıtma ve içmesuyu arıtma tesisleri de bulunmakta; derelerimiz, havamız ve toprağımız kirlenmeye devam etmektedir.

Örneğin, Cumhuriyetin ilk yıllarında 44 milyon hektarla ülke yüzölçümünün yüzde %56`sını oluşturan mera ve çayır alanları, 2014 yılı verilerine göre 14,6 milyon hektara inerek %19`a gerilemiştir. Buna karşın çeşitli yasa önerileri ve mevzuat düzenlemeleri ile bu alanların da azaltılmasına neden olacak adımların önünün açılma potansiyeli yaratılmaktadır. Bizlere düşen görev, sorunları dile getirerek çözüme katkı vermek, toplumda ve kamu yönetiminde farkındalık yaratmaktır. Bu kapsamda, sorun alanlarına yönelik mevcut duruma ilişkin görüşlerimiz ve önerilerimizin bir bölümü bu Rapor ile derlenmiştir.

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası
14. Dönem Yönetim Kurulu

TMMOB ÇEVRE MÜHENDİSLERİ ODASI DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ – TÜRKİYE RAPORU YAYINLANMIŞTIR. Rapora ulaşmak için (31 sayfa):
TMMOB_CMO_2018_Cevre_Raporu

==========================================
Dostlar,

5 HAZİRAN 2018 DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ İÇİN…

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası’na bu önemli ve değerli bilimsel raporları için teşekkür ederiz.

Rapordan bir paragraf (syf. 15) :

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)‟nün 2018 yılı Dünya Sağlık İstatistikleri Raporunda iç ortam ve dış ortam hava kirliliğine bağlı ölümlerde yüz bin kişide 7 ölüm oranı ile en az ölüme sahip ülke Kanada‟dır. Türkiye ise iç ve dış ortam hava kirliliğine bağlı ölümlerde yüz bin kişide 47 ölüm oranı ile Avrupa Bölgesinde yer alan 53 ülke arasında en çok ölümün yaşandığı ülkeler arasında 22. sırada yer almaktadır. Avrupa Bölgesindeki ilk sırayı ise yüz bin kişide 7 ile Finlandiya ve İsveç almıştır. Bu sıralamada en son sırayı yüz bin kişide 129 ölüm ile Tacikistan almıştır (World Health Organization, 2018).

İşte örgütlü toplum budur!

Ülkemizin son derece ciddi birikimleri vardır. Sayıları yarım milyonu bulan ‘Mühendis’ insangücü önemli bir varsıllıktır; bundan gereğince yararlanmamak açık ihanettir.

Siyasal iktidarlar örgütlü toplumdan korkmamalı, yararlanmayı öğrenmelidir.

AKP’nin tersine yıkıcı düşünce ve eylemleri, demokratik toplum düzeni için acı vericidir.

Meslek örgütleri, sendikalar, dernekler, vakıflar, kooperatifler.. demokratik düzeni yok edici girişimlerde bulunmadıkları sürece özgürce varolmalı ve sorumlulukla toplum için üretmelidir.

Sitemizin manşetine de kimi temalar koyduk.. Orası sürekli güncellendiği için, sitemizde kalıcı olması için aşağıya da aktaralım :

UNEP : Happy World Environment Day!
We’re sharing the latest news on the day’s celebrations across the globe. Do you have something that you would like us to feature? Please do get in touch..
(https://www.unenvironment.org/)

Governance Affairs

http://ahmetsaltik.net/2018/06/03/bakan-veysel-eroglu-gordes-barajinda-2017-yilinda-suyu-tuttum/)

  • 2018 yılı Dünya Çevre Günü`nün teması “plastik kirlilik ile mücadele”

Not düşelim                            :
En büyük kirlilik insan onurunu hiçe sayma, onu yoksullaştırma, sömürü =  yabanıl (vahşi) kapitalizm ve günümüzdeki post-modern biçimi KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizmdir! AKP’nin misyonu tam da budur!
*******
Anayasa m. 56 : Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.
Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek
Devletin ve vatandaşların ödevidir…
(‘çevre‘ sözcüğü Anayasa’da 11 kez var..)

Ekleyelim :
– Dışımızdaki her şey Çevremizdir..
– Çevre kirliliği, bir bakıma, nesnelerin olmaması gereken yerde bulunmasıdır.. Örn. saçımızın başımızda durmak yerine çorbaya düşmesi çevre kirliliğidir!
– Çevre kirlenmesinin 1 numaralı etmeni VAHŞİ KAPİTALİZMİN TUNÇ YASASI ENÇOK KÂR HIRSIDIR!
– En temel önlemlerden biri en üst düzeyde tasarruflu yaşam alışkanlığı ve azgın nüfus artışının mutlaka ve hızla frenlenmesidir!

  • HER AİLEYE 1 ÇOCUK; başkaca yolu yok!

atık toplayan çocuk ile ilgili görsel sonucu

Bu dosyaya da bakılmasını öneririz : Çevre ve İnsan Sağlığı / Environment and Human Health

Sevgi ve saygı ile. 05 Haziran 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

7 Haziran’daki şoku zafere çevirmeyi başardı!

7 Haziran’daki şoku zafere çevirmeyi başardı!

portresi


Osman ULAGAY

Cumhuriyet, 03.06.2016

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Erdoğan’ın zaferine herkes katkıda bulundu

Türkiye’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı eleştiren herkesin bir gerçeği teslim etmesi gerekiyor. Erdoğan son bir yıl içinde müthiş bir siyasetçi olduğunu kanıtladı ve büyük bir zafer kazandı. Muhalifleri ise seçmenin sunduğu fırsatı kullanamadı ve hezimete uğradı.

7 Haziran 2015 günü yapılan seçimde Erdoğan’ın “tarafsız cumhurbaşkanı” olarak büyük destek verdiği AKP’nin TBMM’deki sandalye çoğunluğunu kaybetmesi büyük bir şoktu başkanlık hayalleri kuran Erdoğan için. Çoğunluğu ele geçiren muhalefet partileri için ise büyük bir fırsattı. Ama onlar seçmenin onlara sunduğu Türkiye’nin gündemini değiştirme fırsatını kullanamadılar çünkü gündemi değiştirmeye hazır değildiler. Erdoğan seçim şokunu atlatınca hemen kendi senaryosunu yazdı ve rolleri dağıttı. Deniz Baykal, CHP, MHP, HDP, Kandil ve PKK bu rolleri hemen benimseyip oynamaya başladı ve bugünlere gelindi. 7 Haziran hiç olmamıştı sanki. 8 Haziran 2015 sabahı suya düşmüş görünen Erdoğan’ın “sınırsız yetkili başkan” olma hayali şimdi gündemin birinci sırasında.

Şanlı geçmişi pazarlama modası

Türkiye’nin gündemini tek başına Erdoğan belirliyor. Erdoğan’ın gündeminde tantanalı fetih kutlamaları vardı geçen hafta. Erdoğan törende yaptığı konuşmada Batı dünyasına ders vermeye devam etti, Batı’nın “Fetih”in intikamını almak için Türkiye ile uğraşmaya devam ettiğini söyledi. Kutlama sırasında iktidara yakın TV kanallarında yapılan röportajlarda da her mikrofonu eline alan kişi bütün fenalıkların Batı’dan geldiğini ama AKP iktidarı sayesinde yeniden dirilen Türkiye’nin Batı’nın cezasını vereceğini vurguladı. Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı olan Türkiye güçlüydü, lideri kararlıydı, O’nun bütün yetkileri elinde topladığı bir Türkiye, Allah’ın izniyle herkese kafa tutabilirdi.

Erdoğan küresel trendleri iyi izleyen bir lider. Şanlı geçmişi geri getireceğini vaat ederek halkı avutmak moda haline geldi şimdi. ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı olmaya hazırlanan ünlü işadamı Donald Trump da aynı şeyi yapıyor. “Amerika’yı yeniden dünyanın lideri yapacağım, ABD’nin gücünü herkese göstereceğim” diyor. Nasıl yapacağını söylemiyor ama hoşnutsuz kitleyi peşinden sürükleyebiliyor. Rusya’da Putin, ülkesini yeniden dünyaya kafa tutabilen bir süper güç haline getireceğini söyleyerek, iki yıldır küçülen ekonominin yarattığı sıkıntılara karşın popülaritesini koruyabiliyor.

Erdoğan, Putin ve Trump gibi liderlerin, teknolojinin geleceği belirleyeceği bir dünyada ülkelerini iyi bir yere ulaştırması zor, yeni sorunlara sürükleme potansiyeli ise yüksek ama geçmişi geri getirme vaatleriyle kitleleri peşlerinden sürüklemeyi başarıyorlar.

Farklı gündemi kim oluşturabilir?

Bugün gelinen noktada, seven sevmeyen herkes Erdoğan’ın ne yapacağına odaklanmışken Türkiye’nin gündemini değiştirmek kolay değil. AKP dışındaki siyasi partilerin bugünkü yapılarıyla bunu başaramayacağı son bir yılda daha da netleşti. Onların dışında Türkiye’nin gündemini değiştirmek için, hiç değilse fikir üretme konusunda bir şeyler yapma kapasitesine sahip olanların da bu konuya öncelik verdiğini söylemek olanaksız. Türkiye’nin gidişatından memnun olmayan, dost ortamında Erdoğan’ı acımasızca eleştiren ve ülkenin geleceği konusunda kaygı duyan kişilerin bu yaz boyunca tatil programlarını bozarak, Türkiye’nin gündemini değiştirmek için çaba harcayacağını hiç sanmıyorum. Bu kişilerin dünyada olup biteni izlediğine, dünyadan kopmanın tehlikelerini gördüğüne, geçmişe odaklanmış bir gündemle ve tek adam yönetimiyle Türkiye’nin çıkmaza sürükleneceğini bildiğine eminim ama bu konuda bir şeyler yapmanın, bir şeyler düşünmenin, inisiyatif almanın başkalarının işi olduğunu düşünüyorlar herhalde.

Farklı bir dünya mümkün

Bu ortamda bir umut ışığı görmek istiyorsak geçmişe değil geleceğe bakmanın ve dünyadaki ilginç gelişmelere odaklanmanın bize bir çıkış yolu açabileceğini düşünebiliriz. Ekonomiden politikaya, küresel ısınmadan jeopolitik gerilimlere, bugün yaşanmakta olan sorunların ve teknolojideki atılımın dünyayı bir kırılma noktasına yaklaştırmakta olduğunu görenlerin sayısı giderek artıyor. Pek çok konuda “böyle gelmiş ama böyle gitmez” noktasına gelinmiş olması ve toplumsal tepkilerin siyasi tepkiye dönüşmeye başlaması dünya düzeninde köklü değişimin gerekli olduğunu düşünenlerin elini güçlendiriyor. Geçmişe dönüşün çıkış yolu olamayacağını görenler farklı bir geleceğin hayalini kurmaya çalışırken, gündeme gelen ve bize de esin kaynağı olabilecek olan kimi gelişmelere yandaki yazıda değineceğim.

Değişim rüzgarı neoliberal düzeni sarsıyor

Dünyada işler iyi gitmiyor….
– OECD’nin önceki gün açıklanan son raporunda da belirtildiği gibi, dünya ekonomisi düşük büyüme tuzağından bir türlü kurtulamıyor.
– Ekonomide büyüme yetersiz kalırken eşitsizlik hızla artıyor, özellikle gelişmiş ülkelerde geniş kesimin hayat standardı düşüyor, gelecek güvencesi kalmıyor.
Mülteci akını da buna eklenince mevcut hükümetler kitle desteğini kaybediyor ve popülist liderlere gün doğuyor.
– Latin Amerika’da başkanlık rejimiyle yönetilen ülkelerin çoğunda ekonominin yavaşladığı ya da küçüldüğü, yolsuzluk iddialarının gündeme geldiği görülüyor.
– “Tek adam” yönetiminin geçerli olduğu Rusya da benzer bir durumda.


Öte yandan teknolojideki değişimin yeni sorunlara yol açması kaçınılmaz görünüyor ve son 35-40 yıla damgasını vuran düzenin artık değişmesi gerektiğini savunanlar çoğalıyor. Bu bağlamda bazı ilginç gelişmelere tanık olunuyor.

Vatandaşlık geliri referandumu

Önümüzdeki pazar günü her İsviçre vatandaşına yılda 30.000 İsviçre Frangı tutarında “vatandaşlık geliri” bağlanması konusunda referandum yapılacak İsviçre’de. Önerinin kabul görmesi beklenmiyor ama böyle bir önerinin referanduma sunulmuş olması bile önemli bir gelişme. Konu Finlandiya ve Hollanda gibi ülkelerin de gündeminde. Belki daha da ilginç olan ise “vatandaşlık geliri” önerisinin ABD’de ve özellikle Silikon Vadisi’nde ilgi görmeye başlaması. 4. Sanayi Devrimi’ni gündeme getiren teknolojik dönüşümün milyonlarca çalışanı işsiz bırakması kaçınılmaz göründüğü için Silikon Vadisi’nin teorisyenleri de her vatandaşa koşulsuz olarak bir temel gelir sağlayacak olan “vatandaşlık geliri” uygulamasına sıcak bakmaya başladı.

IMF neoliberalizme karşı
Geçen hafta IMF’nin üç tanınmış ekonomistinin ortak imzasıyla kurumun yayın organı olan Finance & Development dergisinde yayımlanan makalede dünya ekonomisinde bugün yaşanmakta olan sorunların neoliberal politikalara aşırı değer verilmiş olmasından kaynaklandığı ileri sürüldü. Makalede

– eşitsizliğin artması ve
– küresel büyümenin tıkanmış görünmesi de

neoliberal politikalarla ilişkilendirildi. Çoğu kimsenin neoliberal politikaların kalesi olarak gördüğü IMF’nin böyle bir görüşe yer vermesi dikkate alınması gereken önemli bir gelişme.

Vergi cennetleri hedef tahtasında
Küresel şirketlerin kârlarının büyük bölümünü vergi cennetlerinde tutarak vergiden kurtulması ve toplamı 1.7 trilyonu bulan ABD şirketlerine ait nakit fazlasının ekonomiye katkıda bulunacak yatırımlara dönüşmemesi, giderek daha fazla göze batmaya başladı. Şimdi vergi cennetlerine karşı ne gibi yaptırımlar uygulanabileceği tartışılıyor.

==========================================

Dostlar,

Boğulmak üzereyiz KüreselleşTİRmecilerin dayattığı Yeni Dünya Düzeni’nde (!)

Özellikle 1980’den bu yana 35 yılı geçtik..

Büyüklerin deyimiyle “Dünyanın çivisi çıktı..”

Artık küresel – emperyal mekezlerde de bu derin – onmaz çelişme ve tıkanmaların
halının altına süprürülemediği izleniyor..

Kanada’dan Prof. Michelle Chossudovsky‘nin reçetesi yalındır :

* DİRENİŞİ KÜRESELLEŞTİRMEK..
Yoksulluğun Küreselleşmesi adlı görkemli yapıta önsöz yazan Prof. Noam Chomsky,
böyle not düşmüştü..

*****
KÜRESELLEŞME : İKİ YÜZE BİR MASKE

  • Küreselleşme adı verilen şeyin tarihsel gelişmenin kaçınılmaz olgusu değil,
    bir avuç dev tekeller topluluğunun politikası olduğu açığa çıktı. Sıradan politika,
    kendini evrensel ve kaçınılmaz olgu diye sunmuştu. Bu basit yolla insanlık, ateş denizinde
    mumdan gemilere dolduruldu
    Şimdi yeni, gerçek ve öncekilerden daha sağlam gemiler
    inşa etmek için çalışıyoruz.”
  • Başlangıçta buğulu cam ardına yerleşmiş bu şoförü seçmek belki güçtü; şimdilerdeyse
    buğu bir yana cam da ortadan kalkmıştır. Burun buruna geldiklerimiz yatırımcılar’(!), ‘reformcular’, ‘yapısal uyarlamacılar’, (!) ‘piyasalar’, ‘ulusötesi tekeller’dir.
    Bunlar, azgelişmiş ülkelerin yöneticilerine “reformları” (!) gerçekleştirdikleri sürece ‘demokrat‘, bundan cayacak olurlarsa ‘diktatör – zorba‘ etiketleri dağıtanlardır.
    (AS: Retorik tuzağa dikkat!)
    (Prof. KALDONE G. NWEIHED, Venezuela’nın Ankara Büyükelçisi,
    Çev. B.T. Gürel, Memleket Yay., ISBN: 978-9944-5435-1-4, 2006)

*****
Acaba Türkiye, boğuntuya getirildiği iç gündem ve sorunlar sarmalından ne ölçüde başını kaldırarak Küresel dinamiklere, konjonktüre bakacak ve stratejik konum alabilecek ??

Değerli yazar Ulagay, 28.09.2008’de Milliyet’te yazmıştı :

Ahlaksiz_piyasanin_cokusu_Ilhan_Ulagay

 

Türkiye, bu çok kötü yönetim sarmalından hızla kurtulmak zorunda..

Sevgi ve saygı ile.
05 Haziran 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Türkiye Nüfusu Hızla ve Tehlikeli Düzeyde Art(ırıl)maya Devam Ediyor!

Türkiye Nüfusu Hızla ve Tehlikeli Düzeyde Art(ırıl)maya Devam Ediyor!

TÜİK : 2015 SONU TÜRKİYE NÜFUS VERİLERİ AÇIKLANDI..

Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi Sonuçları – 2015

  • Türkiye nüfusu 31 Aralık 2015 tarihi itibarıyla 78 741 053 kişi oldu.
  • Türkiye’de ikamet eden nüfus 2015 yılında, bir önceki yıla göre 1 045 149 kişi arttı.
  • Erkek nüfusun oranı %50,2 (39 511 191 kişi), kadın nüfusun oranı ise %49,8 (39 229 862 kişi) olarak gerçekleşti.
  • Türkiye’nin yıllık nüfus artış hızı 2015 içinde binde 13,4 (%1,34) olarak gerçekleşti
    Yıllık nüfus artış hızı 2014 yılında ‰13,3 iken, 2015 yılında ‰13,4 oldu.
  • İl ve ilçe merkezlerinde yaşayanların oranı %92,1 oldu. İl ve ilçe merkezlerinde ikamet edenlerin oranı 2014 yılında %91,8 iken, bu oran 2015 yılında %92,1’e yükseldi.
    Belde ve köylerde yaşayanların oranı ise %7,9 olarak gerçekleşti.
  • İstanbul’da ikamet eden nüfus bir önceki yıla göre %2 artış gösterdi. Türkiye nüfusunun %18,6’sının ikamet ettiği İstanbul, 14 657 434 kişi ile en çok nüfusa sahip olan il oldu.
    Bunu sırasıyla %6,7 (5 270 575 kişi) ile Ankara, %5,3 (4 168 415 kişi) ile İzmir, %3,6 (2 842 547 kişi) ile Bursa ve %2,9 (2 288 456 kişi) ile Antalya illeri izledi. Bayburt ili ise 78 550 kişi ile en az nüfusa sahip il oldu.
  • Türkiye nüfusunun ortanca yaşı yükseldi. Ülkemizde 2014’te 30,7 olan ortanca yaş,
    2015’te önceki yıla göre 0,3 yıl artış göstererek 31 oldu. Ortanca yaş erkeklerde 30,4 iken,
    kadınlarda 31,6 olarak gerçekleşti. Ortanca yaşın en yüksek olduğu iller sırasıyla Sinop (39,3),
    Balıkesir (38,8) ve Kastamonu (38,3) iken, en düşük olduğu iller ise sırasıyla Şanlıurfa (19,3), Şırnak (19,5) ve Ağrı (20,3)’dır.

2015_nufus_piramidiÇalışma çağındaki nüfusun oranı bir önceki yıla göre değişmedi. Ülkemizde 15-64 yaş diliminde bulunan (çalışma çağındaki) nüfusun oranı 2015’te bir önceki yılda olduğu gibi %67,8 (53 359 594 kişi) olarak gerçekleşti.
– Çocuk yaş dilimindeki (0-14) nüfusun oranı ise %24’e (18 886 220 kişi) gerilerken, 65+ yaştaki nüfusun oranı %8,2’ye (6 495 239 kişi) yükseldi.
– Türkiye’de kilometrekareye düşen kişi sayısı arttı. Nüfus yoğunluğu olarak ifade edilen
“1 km2’ye düşen kişi sayısı”, Türkiye genelinde 2014’e göre 1 kişi artarak 102 kişi oldu. İstanbul, km2’ye düşen 2 821 kişi ile nüfus yoğunluğunun en yüksek olduğu ilimiz oldu.
Bunu sırasıyla; 493 kişi ile Kocaeli, 347 kişi ile İzmir ve 283 kişi ile Gaziantep izledi.
Nüfus yoğunluğu en az olan il ise bir önceki yılda olduğu gibi, km2’ye düşen 12 kişi ile
Tunceli oldu. Yüzölçümü bakımından ilk sırada yer alan Konya’nın nüfus yoğunluğu 55,
en küçük yüzölçümüne sahip Yalova’nın nüfus yoğunluğu ise 275 olarak gerçekleşti.

AÇIKLAMALAR

Yerleşim yeri nüfusları, İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü (NVİGM) tarafından güncellenen Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS)’nden alınan nüfusla birlikte, kurumsal yerlerde kalan nüfus dikkate alınarak hesaplanmıştır.
Kurumsal yerlerde (kışla, cezaevi, huzurevi, üniversite öğrenci yurtları vb.) kalanlar uluslararası tanım gereği ikamet adreslerinin bulunduğu yerleşim yeri nüfusuna değil, kurumsal yerlerin bulunduğu yerleşim yeri nüfusuna katılmıştır.

Ayrıca il, ilçe, belediye, köy ve mahallelere göre nüfuslar belirlenirken; NVİGM tarafından, ilgili mevzuat ve idari kayıtlar uyarınca Ulusal Adres Veri Tabanı (UAVT)’nda yerleşim yerlerine yönelik olarak yapılan idari bağlılık, tüzel kişilik ve isim değişiklikleri dikkate alınmıştır.

========================================

Dostlar,

TÜİK, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da 28 Ocak günü geçtiğimiz yılın nüfus verilerini yayımladı. Temel verileri yukarıda aktardık. Nüfus piramidinin altındaki açıklama ve hesaplama bize ait.. Yinelemek yersiz ama vurgulamak gerekir ki:

– Türkiye nüfusu 2015 yılı boyunca 1 milyon 45 bin kişi armıştır. Bu rakam geçen yıl 1 milyon 30 bin idi. Doğal Nüfus artış hızı (doğumlar – ölümler) önceki yıl % 1,33 iken, 2015’te % 0,1 puan artarak %1,34 veya %o (binde) 13,4 olmuştur. 2015 için büyüme hızı % 2,9 verilmiştir. Buna göre net büyüme hızı % 2,90 – % 1,34 = % 1,56’dır. Bu korkunç bir durumdur gelişmekte olan bir ülke için.. Karşılığı yoksullaşma ve işsizliktir. Nitekim her 2 veri de 2015 içinde kötüleşmiştir. AKP iktidarı ve RT Erdoğan bindikleri dalı kesmektedirler adeta.
Siyasal İktidarlar genellikle ekonomik sorunlara bağlı olarak düşerler.

Yine TÜİK verilerine göre;

Yoksulların yarısından çoğunu çocuk ve gençler oluşturuyor!

Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması 2014 sonuçlarına göre, eşdeğer hanehalkı kullanılabilir kişi medyan gelirinin %50’sinin altında gelire sahip kişilerin Türkiye’de oranı %15’tir (Yoksulluk!). TÜİK bu oranı daha önce %60 olarak alıyordu.  2015’te söz konusu ortanca gelir Dolar olarak gerilemekle birlikte, TÜİK bu rakanın %50’sinin altını “yoksulluk” olarak tanımlayarak gerçekte yoksul nüfus oranını rakam oyunuyla aşağı çekmeketedir.
Yine de bulunan rakam % 15’tir ve hehalde öncelikle TÜİK yetkilileri, bu veri karşısında
acı acı gülümsemektedirler. Siyasetçiler ise devekuşu tutumunu bırakıp kara kara düşünmelidir.

Yoksul hanelerin ortalama hanehalkı büyüklüğü 5,1 iken, yoksul olmayan hanelerin hanehalkı büyüklüğü 3,4’tür (Türkiye ortalaması 3,6). Bağımlı çocuğu olan hanehalkları yoksulların %91,2’si. Yoksulların %38,2’sini 0-14 yaş çocuklar, %18,5’ini ise 15-24 yaş gençler oluşturmaktadır. 0-14 yaşta her 5 çocuktan 2’si; 15-24 yaşta ise her 5 gençten 1’i yoksuldur,
bu rakamlar Türkiye ortalaması olarak verilen makyajşı rakam %15’in çok üstündedir ve
AKP – RTE hala hızlı nüfus artışını teşvik edebilmektedirler!
Bu politika en hafif deyimiyle gaflet ve dalalet değil midir?

Yoksul kişilerin %23,5’ini okuryazar olmayanlar, %14,7’sini bir okul bitirmeyenler oluşturmakta. Bu oranlar yoksul olmayan kişiler için sırasıyla %8,8 ve %6,2.
Yoksulların %52,7’si lise altı, %7,8’i lise düzeyindeki eğitimliler, %1,3’ü ise
yüksekokul bitirenler. Yoksul olmayan kişilerin içinde lise altı eğitimlilerin oranı %52,7,
lise bitirenlerin oranı %18,5, yüksekokul bitirenlerin oranı ise %13,8.
(http://www.tuik.gov.tr/basinOdasi/haberler/2016_9_20160121.pdf, 28.01.2016)

*****
1 milyon 45 bin kişiye daha yıl içinde iş bulunacaktır, konut sağlanacaktır, yiyecek – giyecek bulunacaktır.. Ayrıca 3 milyonu bulan – aşan yabancı nüfus da bu ülkede..

Türkiye’nin bu anormal ve gereksiz, akıl dışı nüfus artış hızını düşürmesi gerekir.

Tayyip bey ve AKP hükümeti stratejik hata yapmaktadır. Türkiye nüfusunun bunca hızlı artışını teşvik etmek ekonomi – politik açıdan bir siyasal kadro için intihar anlamındadır.

Bir kez daha uyarıyoruz :

Türkiye nüfusu çok gençtir. Ortanca yaş 31 yıl gibidir. 65+ yaş %8,2, 0-14 yaş %24 kadardır. Her 4 kişiden 1’i 0-14 yaşında çocuktur. 15-64 yaş dilimi işgücüne katılım oranı %68’e varmaktadır. Bırakalım “genç nüfusu”, Türkiye’de 18 yaş altındaki nüfus neredeyse nüfusun 1/3’üdür,

Türkiye nüfusu, -deyim yerinde ise- “çocuk” tur!

Nüfusun yaşlanması günümüz koşullarında olağan durumda kaçınılmazdır. Bundan kaçınılmaz.
Ancak önlemi, nüfus artışını teşvik değildir. Böyle yapılırsa çifte baskı altında kalınır.
Bir yandan yüksek doğurganlık yükü, bir yandan kaçınılmaz biçimde artan yaşlı nüfusun yükü..

Yapılması gereken nüfus artışına teşviki derhal kesmek ve aileleri 1 çocuk yapmaya yönlendirmektir. Bu takdirde “sandviç etkisi” nden korunmak olanaklı olur.

Unutulmasın; Türkiye altın değerinde bir fırsat sahibidir şu kesitte.
O, “Demografik fırsat penceresi” dir ve 1 kezliktir. Bir kez daha böylesi bir dönem yaşamak olanaklı değildir. Yani, %1,34’lük görece (hatta epey!) yüksek nüfus artış hızı ve çok genç nüfus bileşimi ile 35-50 yıl boyunca Türkiye “Demografik fırsat penceresi” (Demographic Opportunity Window) içinde olacaktır. Bunun anlamı, “yüksek” ama “çok anormal olmayan” bir nüfus artış hızıyla nüfus artışı baskısında ezilmeden, yaşlı da olmayan bir genç nüfus avantajı yakalamak demektir. Yukarıdaki verilere ek, Toplam Doğurganlık Hızı 2,26 olup (TNSA 2013) bu verilerle, dinamik bir denge durumu 3-4 on yıl yaşanacak demektir. “Nüfus yaşlanıyor” endişesini yersiz takıntı yapmaksızın, eldeki çook genç nüfusun niteliğine yatırım yapmak gerekmektedir.
Bu da başlıca sağlık ve eğitim yatırımlarıdır. İnsanımızı 4. Sanayi Devriminde tutunacak ve rekabet edebilecek nitelikte iyi eğitmektir.

Üstelik : Yukarıda verilen 2,26 düzeyinde Toplam Doğurganlık Hızı, 2013 TNSA verileriyle, çiftler doğurganlıklarını denetleyebilselerdi 0,6 puan daha eksik olarak 1,66 büyüklüğünde gerçekleşecekti. Pratik anlamda bu veri, 3 ve 4 çocuklu ailelerin son çocuklarını fazladan, istemeden, gebelikten korunamadıkları için edindikleri anlamına gelmektedir. Oysa çiftlerin doğurganlıklarını denetlemeleri temel bir insanlık hakkıdır.

Anayasa’nın 41. maddesi gereğince aile planlaması hizmetlerinin
Devlet tarafından verilmesi zorunludur.

AKP iktidarı, çarpık ve bilim dışı hatta iyi niyetli olmadığı söylenebilecek dinci – politik tercihleriyle nüfus artışını teşvik etmektedir.
Bu çok yanlış pro-natalist politika, ülkemize giderilmesi olanaksız yükler yüklemektedir.

AKP daha çok az eğitimli kitlelerden oy almaktadır kendi belirlemesine göre.

Çok çocuk alt ve yoksul katmanların belini bükmekte ve daha da yoksullaşmalarına
neden olmaktadır. Yoksulluk kısır döngüsünden çıkılamamakta, Aile Sigortası Kolu’nun özellikle kurulmadığı ülkemizde bu milyonlarca yoksul kitle, iktidar yandaşı tarikat – cemaat – parti üçgeninde tutsak edilmektedir. Bu kitleler kalabalık, niteliksiz bir “sürü”ye (Sosyolojik anlamda) dönüştürülmekte ve oy deposu kılınmaktadırlar.

  • Bu politika, en hafif deyimiyle ahlaksızlıktır!

AKP, Anayasa’nın ilgili buyruğuna (m. 41) aykırı davranarak anayasal suç işlemektedir.

Aile planlaması hizmetleri bilerek ve isteyerek tavsatılmaktadır (ihmal edilmektedir).
Hele 10 haftayı geçmeyen istenmeyen gebeliğin sonlandırılması hakkı (2827 sayılı
Nüfus Planlaması Yasası md. 5 gereği) fiilen engellenerek kullandırılMAmaktadır.
Hem kürtaja karşı olunmakta, hem de bu sorunun etkili ve gerçek çözümü olan modern kontraseptif (gebeliği önleyici) yöntemlerin etkin ve yaygın olarak kullanımı istenmemektedir. Bu politika hem suç, hem insan haklarına aykırı hem de son derece çelişkilidir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi AİHM, Mayıs 2012’de kürtaj (D&C) yasağının
kadın haklarının ihlali olduğuna karar vermiştir!

Yıllık nüfus artış hızı EU-28’de % yarımın altındadır. Türkiye’de bu hız EU-28 ortalamasının
3,5 katı dolayındadır. Dünya Yıllık nüfus artış hızı ortalaması %1,1 olup, Türkiye bu veriden de %0,24 puan ya da % 22 daha yüksek bir hıza sahip!

Geçelim Türkiye’yi; Dünyanın da 7,4 milyarı aşan muazzam insan kalabalığını kaldıramadığını, başta UNFPA (BM Nüfus Fonu) olmak üzere, her yandan gelen verilerle çarpıcı biçimde öğreniyor, küresel ısınma vb. sorunlarla da yüzleşerek yaşıyoruz.

Dünya ve özellikle Türkiye, hemen HER AİLEYE 1 ÇOCUK ilkesine sarılmalı ve
yaşama geçirmelidir.

(Bkz : http://ahmetsaltik.net/arsiv/2014/11/Nufus_sorunlari_-ve_-politikalari1.pdf)

Sevgi ve saygı ile.
28 Ocak 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com