TTB’den 5 Haziran Dünya Çevre Günü açıklaması

TTB’den 5 Haziran Dünya Çevre Günü açıklaması

TTB olarak ülkemizdeki bu ciddi sağlık ve çevre sorununun çözümü için başta Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olmak üzere; tüm yetkilileri bir kez daha göreve çağırıyoruz ve bu krizin çözülmesi için önerilerimizi anımsatıyoruz:

      • Hava kalitesi ölçümlerinin iyileştirilmeli, tüm verilerin kamuoyu ile paylaşılmalı ve yeterli sayıda yeni istasyonlar kurulmalıdır.
      • Hava kirliliği için ulusal sınır değerlerimiz bir an önce DSÖ sınır değerleri ile uyumlu hale getirilmelidir.
      • Enerji politikalarımız gözden geçirilmeli ve kurulmasına çalışılan 82 adet kömürlü termik santralden derhal vazgeçilmelidir. Mevcut kömürlü termik santraller ise elektrik üretim ve tüketim miktarları göz önüne alınarak kademeli olarak kapatılmalıdır.
      • Tüm fosil yakıt teşvikleri derhal durdurulmalıdır,
      • Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreçlerinde projeler, hava kirliliği açısından özel olarak incelenmeli ve yoğun hava kirliliği yaratabilecek sanayi tesislerinden kaçınılmalıdır.
      • Kentlerde özellikle raylı toplu taşıma ve bisikletli ulaşım teşvik edilmelidir.
      • Yine kentlerde motorlu araç trafiğine kapalı alanlar yaratılmalı, kent ormanları korunmalı ve artırılmalıdır,

TTB olarak uyarmaya devam ediyoruz;

Çevre ve insan yaşamının, toplumun sağlığının, bir avuç insanın çıkarı uğruna yok sayılmasına, her yılın 5 Haziran’ında salt törenler ve basın açıklamaları ile sıradanlaşmış etkinliklere çevrilmesine izin vermeyeceğiz.

Türk Tabipleri Birliği olarak üzerimize düşenin toplum ve kamu yararından ayrılmamak olduğunun bilinci ile, yılın 365 gününü doğa ve çevre talanına karşı mücadele ederek, gerçek çevre ve insan sağlığı mücadelesinin içinde ve toplumun yanındayız; her zaman yanında olacağız.

TTB Merkez Konseyi
TTB Halk Sağlığı Kolu

 

Felaket üzerine saadet kuramayız

WWF Türkiye Doğa Koruma Direktörü:  
Felaket üzerine saadet kuramayız

Bu gün 5 Haziran Dünya Çevre günü. İklim kriziyle karşı karşıya kalan dünyada insan etkisinin de büyük rol oynadığı yok oluş sürüyor. Türkiye’de küresel ölçekte tehlike altında olan tür sayısı son 10 yılda dört katına çıkarak 400’e ulaştı. WWF-Türkiye Doğa Koruma Direktörü Aslı Pasinli ile iklim değişikliğini, nesli tükenmekte olan hayvanları, insanların çevre için bireysel olarak neler yapabileceğini ve hükümetlerin neler yapabileceğini konuştuk. (Cumhuriyet, 5.6.19)

[Haber görseli]Dünyanın şu an en büyük sorununun hızla yok oluş olduğuna dikkat çeken Pasinli

      • “Gezegenimizin felaketi üzerine saadet kuramayız” diyor.

        – Sizce dünyanın en büyük doğa sorunu nedir?

        Tek bir şey söylemek çok zor ama hızlı bir şekilde yok oluş diye düşünüyorum.

        – Türler yok oluyor.
        – Balıklarımız yok oluyor.
        – Ağaçlarımız yok oluyor.
        – Son 40 yılda dünyada yaşayan canlı popülasyonunun %60’ı yok oldu.
        – Sulak alanlarımız yok oluyor. Son 40 yılda salt Türkiye’de 3 Van Gölü büyüklüğünde sulak alanımızı yitirdik.
        – Son 10 yılda Türkiye’de tehlike altındaki tür sayısı 4 katına çıktı. Şu anda 400 tür tehlike altında… 

        Bunlar çok endişe verici.

      • “Bir başkasının felaketi üzerine saadet kurulmaz” diye bir laf vardır.
        Şu anda biz doğanın felaketi üzerine bir saadet kurmaya çalışıyoruz.
        Bunun hiçbir şekilde sürdürülebilir, devam edebilir bir yanı yok.
        Bu ülkemiz ve dünya için geçerli bir tablo.

        ‘Atığımızı azaltmalıyız’

        – Bireysel olarak ne yapabiliriz? 

        WWF 6 alanda çalışmalarını yoğunlaştırıyor. Denizler, tatlı sular, iklim-enerji, biten türler, yaban yaşam ve gıda… Her alanda herkese düşen çok ciddi görevler var. Örneğin son iki yıldır plastik konusu gündemde. Kullan-at kültürü nedeniyle 1950’lerde plastik diye bir şey yokken şu anda 8 milyon ton plastik denizlerimizde. Bu da şu demek, biz plastik yiyoruz.

      • Birey olarak tek kullanımlık plastikten vazgeçmemiz gerek.

        Evden çıkarken suyunuzu bir mataraya doldursanız, o gün kullanacağınız 3 pet şişeyi kullanmamış olacaksınız. Restoranlarda cam sürahiye geçilebilir. Pipet diye bir şey var mesala… Pipetten vazgeçemez miyiz? Tek kullanımlık şeker, ıslak mendil gibi şeylerle milyonlarca ton atık üretiyoruz.

      • Türkiye’nin atık üretimi Avrupa ve dünya üretiminin çok üzerinde.
        Atığımızı azaltmamız gerek. Burada kişilere önemli görev düşüyor.

        – Hükümetler ne yapabilir?

        Hükümetlerin de önlemler alması gerekiyor. Örneğin plastik poşetlerin ücretlendirilmesi bunlardan biri. 2021’de depozito sistemi geliyor. Bir pet şişeyi aldığınızda depozito ödeyip, o şişeyi bir yere götürüp iade ettiğinizde depozitosunu geri alacaksınız. Bu çok önemli bir adım. Çok destekliyoruz. Geri adım atılmaması için sonuna kadar çalışacağız. Avrupa’da tek kullanımlık plastik direktifi yürürlüğe giriyor. Tek kullanımlık plastiği tümden yasaklayacaklar. Buna Türkiye’nin de taraf olması konusunda çok olumlu görüş bildirildi.

      • Kurumlara da büyük görev düşüyor. Örneğin kimi kahve zincirleri orada oturduğunuz halde tek kullanımlık bir bardak veriyor. Siz kahvenizi içinde alıp bunları atıyorsunuz. Bir kupada da verilebilir. Çalıştığımız bir ofis tek kullanımlık bardakları kaldırdı, yılda 5 beş milyon atığı engelledi. Okullarda sebiller, sebillerin yanında bardak… Spor maçlarının ardından tonlarca plastik yerlerde…

        Bu işin yalnızca plastik boyutu. Örneğin akarsularımızın sanayi nedeniyle kirlenmesiyle ilgili çalışmalarımız var. Örneğin Menderes’te çok güzel sonuçlar aldık. Dünyada örnek proje olarak gösterildi. Daha işin başındayız. Çevre yatırımları hep ölü yatırım olarak gösterilir. Bunun böyle olmadığını gösterdik. Hem çevre yatırımı yapıp hem tasarruf edilebileceğini gösterdik. Tekstil üreticilerine yapacakları çevre yatırımının bir-iki yılda kendisini çıkaracağını anlattık. Büyük markalar, temiz olmayan üreticilerle çalışmayacaklarını söylediler. Biz dünyada rekabet gücümüzü koruyacaksak bu yatırımları yapmak zorundayız.

      • Kalkınma Ajansı da bir hibe programı açıkladı. İki yılda Denizli’de 6.5 milyon Avro’luk temiz üretim yatırımı gerçekleştirdi. Şimdi bir 3 milyon Avro’yu daha taahhüt etti üreticiler. Bu çok olumlu. Biz yalnızca bir STK olarak biraz farkındalığı artırıp teşvik ediyoruz ve güzel bir sonuç aldık. Her sektörün kendi içinde bu dönüşümü sağlaması gerek. Sosyal sorumluluk için dışarıda proje aramaya gerek yok. Kendi iş yapış şeklini dönüştürmesi lazım. Çünkü eninde sonunda bunlar tasarruf olarak dönecek.

– Biyoçeşitlilik Günü’nü geride bıraktık. Bir milyon tür yok oldu. Bununla ilgili ne söylemek istersiniz?

Bu gezegende birlikte yaşamak zorundayız. Bize bazen, “Bu kadar aç çocuk varken neden deniz kaplumbağalarıyla uğraşıyorsunuz” diyorlar. Bir türü korumak demek insan yaşamını korumak demek. Bunu anlamamız gerek. Bütün bu ekosistem birbirine bağımlı. Ağaçlarımıza, canlılarımıza bağımlıyız. Bu zinciri korumak zorundayız. Bizim koruduğumuz önünde sonunda insan yaşamı. Bir kaplumbağanın ekosistemdeki önemini anlayamıyoruz. Çok anlık düşünüyoruz, uzun dönemi göremiyoruz, dengeleri göremiyoruz. İnsan yaşamının öncelikli olduğunu, doğanın egemeni olduğunu düşünüyoruz. Yaban yaşamla ilişkimiz ya korku ya da öldürmek üzerine.

[Haber görseli]

‘HERKESE SORUMLULUK DÜŞÜYOR’

– Artık iklim değişikliği değil, iklim krizi diyoruz. Çünkü etkilerini yaşamaya başladık. Bununla ilgili ne demek istersiniz?

Biz iklim değişikliğini yaşayan ilk kuşağız. Bilim adamlarının kestirimleri gerçekleşiyor. Bundan sonraki öngörülerin de gerçekleşeceğini görüyoruz. İlerisi için öngörüler hiç parlak değil. Artık tayfunlar, büyük seller, hortumlar, Türkiye’de hiç olmayan şeyler görmeye başladık. Her şeyin aşırılaştığı bir dönemdeyiz. Bu da şu anlama geliyor: Biz ne yapıyorsak yeterli değil. Hepimizin rekabet üstü, partiler üstü, politika üstü bu gerçekle yüzleşmesi gerekiyor. Çok daha içten, çok daha köktenci ve çok daha büyük adımlar atmamız gerekiyor. Herkese büyük sorumluluk düşüyor. Özel sektörün,

  • “Biz artık sürdürülebilir olmayan, çevre dostu olmayan yatırımları yapmayacağız” duruşunu sergilemesi gerekiyor.

    Tüketilen değil, sürekli kaynaklar

    Gelecek ancak tüketilen kaynaklarla değil devamı olan kaynaklarla güvence altına alınabilir. Nedir devamı olan kaynak? Rüzgâr ve güneş… Özellikle bizim gibi ülkelerde. Bir enerji devrimi yaşamamız gerek. Bireylerin de bütün yaşam biçimini sorgulayıp çevresel etkilerini azaltacak çok çok adımlar atması gerekiyor. Çok daha fazla bisiklete binilebilir, toplu taşıma kullanılabilir. Tüketim kültüründen uzaklaşılabilir. Hükümetlere düşen de uluslararası sözleşmelerde gösterilen önlemleri almak ve bu önlemlerin arkasında içtenlikle durmak. Hükümetin bu kararlılığı göstermesi gerek. Çevre Bakanlığı ayrı bir bakanlık olmalı. Şehircilik konusun ayrılması gerekiyor.

5 HAZİRAN DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ

5 HAZİRAN DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

1972 yılında İsveç’in Stockholm kentinde yapılan Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı’nda alınan bir kararla, 5 Haziran günü Dünya Çevre Günü olarak kabul edilmiştir. 1973’ten bu yana her yıl ayrı bir ülkenin ev sahipliğinde ve belirlenen çevre temaları ile sürdürülen Dünya Çevre Günü etkinliklerinin bu yılki teması ise ‘plastik kirliliği ile mücadele’. Kanada’nın ev sahipliğinde yapılan etkinliklerle tüm hükümetlere, endüstriyel kuruluşlara, toplumlara ve bireylere çağrıda bulunulup plastik kullanımını azaltmak için bir araya gelmeleri ve plastiğin yerini alacak çevre dostu alternatifleri geliştirmeleri hedeflenmiştir. Bu çabaların sonucunda deniz ve okyanusları kirleten, sucul yaşama zarar veren ve insan sağlığını tehdit eden özellikle tek kullanımlık plastiğin kullanımının ve üretiminin azaltması amaçlanıyor.

Ancak bugüne dek Dünya Çevre Günlerinde yürütülen kampanyaların gerek dünyada gerekse ülkemizde olumlu sonuçlar verdiğini söylemek çok zor. Gösterilen tüm çaba ve girişimlere karşın dünyamızın geleceğini tehdit eden küresel iklim değişikliği bırakın durdurmayı; yavaşlatılamamıştır. Küresel iklim değişikliğinin en önemli nedeni olan fosil yakıtların kullanımından kaynaklı sera gazı emisyonları tüm uluslararası antlaşmalara ve uyarılara karşın yıldan yıla artmaktadır. Kuraklık, aşırı hava olayları, seller, kıtlık gibi küresel iklim değişikliğinin yıkıcı sonuçları dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi ülkemizde de  günden güne artan oranda görülmeye başlanmıştır. Sera gazı emisyonları ayrıca hava kirliliğinin de en önemli nedenidir ve Dünya Sağlık Örgütü geçtiğimiz haftalarda yaptığı açıklama ile dünya üzerindeki kentlerin büyük bir bölümünün havasının kirli olduğunu ve hava kirliliğinin dünya üzerinde yılda 7 milyon erken ölüme yol açtığını vurgulamıştır. Ülkemizde durum daha da kötüdür. Hemen hemen kentlerimizin tamamının havası Dünya Sağlık Örgütü’nün sınır değerleri dikkate alındığında kirlidir. Üstelik Dünya Sağlık Örgütü’nün bir parçası (AS: Birimi) olan Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC) hava kirliliğinin, başta akciğer ve mesane kanseri olmak üzere 1. grup kanser risk etkeni (kesinlikle kanser nedeni!) olduğunu açıklamıştır. Tüm bunlara karşın elektrik üretimi için ülkemizde kömürlü termik santrallerin kurulmasının teşvik edilmesinden vazgeçilmemiştir.

Bu tek örnek bile ülkemizde insan sağlığı hiçe sayılarak sürdürülen çevre sömürüsünün nasıl yıldan yıla arttığını göstermektedir. Başta kömür olmak üzere fosil yakıt, nükleer, maden lobileri günden güne artan aç gözlükleri ile doğal kaynaklarımızı sömürmekte; havamızı, suyumuzu ve toprağımızı kirletmektedir.

Ülkemizde bu yılın Dünya Çevre Günü temasına uygun olarak plastik kullanımını azaltacak önlemlerin yanı sıra;

  • Yeni kömürlü termik santral yapımına son verilmeli; mevcut santraller bir program içinde kapatılmalıdır.
  • Termik santrallerin kapatılmasına paralel olarak ülkemizdeki kömür madenleri de kapatılmalıdır.
  • Nükleer Santral yapımından derhal vazgeçilmelidir.
  • Endüstriyel tehlikeli atıklar tam anlamı ile denetim altına alınmalı; bu atıkların kaçak olarak doğaya verilmesi önlenmelidir.
  • Özellikle kentlerimizdeki hava kirliliğine karşı önlem alınmalı; hava kalitesi ölçüm istasyonlarının sayısı artırılmalı ve bu istasyonlar PM 2.5 ölçebilecek yeterliliğe ulaştırılmalıdır.
  • Ülkemizin ‘su sıkıntısı çeken ülkeler’ sınıfında olduğu da göz önünde tutularak su kaynaklarımızın korunmasına ve geleceğe taşınmasına ayrı bir önem verilmelidir.
  • Özellikle tarımda pestisit kullanımı sıkı bir şekilde izlenmelidir. Özellikle son dönemde tarımsal alanlardan geçen akarsularda görülen toplu balık ölümleri düşündürücüdür.
  • Her alanda olduğu gibi gıda güvenliği alanında çalışan akredite laboratuvar sayısı artırılmalı ve bu laboratuvarlarda yapılan analizlerin sonuçları kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Son dönemde kamuoyuna yansıyan deli dana hastalığı etlerin ithal edildiği, Kocaeli ve Trakya bölgemizde yapılan bitki ve toprak analizlerinde kanserojen ağır metaller ve pestisit rastlandığı haberleri tüm toplumun ‘vatandaşına sağlıklı gıda sağlanmasını denetlemekle yükümlü’  kamu kurumlarına karşı güveni sarsmıştır.

Dünya Çevre Gününde; 5 Haziran 2018’de bir kez daha uyarıyoruz;

  • çevre ve insan yaşamı bir avuç insanın sömürüsüne terk edilmemelidir.

Türk Tabipleri Birliği (TTB)  ve Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER) olarak üzerimize düşenin toplum ve kamu yararından ayrılmamak olduğunun bilinci ile dün olduğu gibi bugün de gerçek çevre ve insan sağlığı mücadelesinin içinde ve toplumun yanındayız; yarın da yanında olacağız.

TTB
HASUDER
==========================================
Dostlar,

Üyesi oluğumuz her 2 saygın – seçkin kurumun açıklamasına bütünüyle katılarak paylaşıyoruz..

Gelinen aşamada yenilenebilir enerji kaynakları olarak rüzgâr ve güneş enerjisi üretimi teknolojik yeterliğe,  maliyet-etkinlik, güvenilirlik ve sürekliliğe erişmiş görünüyor.

Küresel ısınmayı 2050’lere – biraz sonrasına dek yeterince sınırlayamazsak artık hiç başaramayacağız bu kritik ve stratejik zorunlu süreci..

O zaman ‘başka bir gezegen bulmamız gerekecek’ !

Stephan Hawking de uyarmıştı :

  • En geç bin yıl içinde bir başka gezegende koloni kurmak zorundayız… diye..

Abartılı bulanlara, Elysium filmini izlemelerini öneriyoruz..

Aşağıdaki yazımıza da bakılması dileğiyle yinelemelerden kaçınmak istiyoruz..

5 HAZİRAN 2018 DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ İÇİN…

Sevgi ve saygı ile. 06 Haziran 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

TMMOB – ÇMO : SAĞLIKLI VE DENGELİ BİR ÇEVREDE YAŞAMAK ANAYASAL BİR HAKTIR

Çevre Mühendisleri Odası ile ilgili görsel sonucu

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır…)

SAĞLIKLI VE DENGELİ BİR ÇEVREDE YAŞAMAK ANAYASAL BİR HAKTIR

5 Haziran1972 yılında, BM Stockholm Konferansı`nda insanların çevre ile ilişkisi üzerinde durulmuş ve 5 Haziran, Birleşmiş Milletler tarafından Dünya Çevre Günü olarak kabul edilmiştir. Dünya Çevre Günü “Sadece bir Dünya var.” sloganı temeline dayanmaktadır. 1970`lerden 1980`e dek Dünya Çevre Günü Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından çevre bilincinin artırılmasına yönelik olarak değerlendirilmiştir.
Ozon tabakasının incelmesi,
– toksik kimyasallar,
– çölleşme ve
– küresel ısınma vb. konular her yıl tema olarak belirlenmiştir.
Geçmişten günümüze, dünyamızın çevre sorunları daha çok artmış ve su kirliliği, toprak kirliliği, iklim değişikliği, nesli tükenmekte olan canlı türlerinin sayılarında artış vb. birçok konu ortaya çıkmıştır. İklim değişikliği gibi büyüyen çevre sorunları doğal kaynakları da kısıtlamaktadır. Örneğin sera gazlarının artışıyla birlikte gelen iklim değişikliği problemi su kaynaklarına etki etmekte, azalan su kaynakları tarımsal üretime etki etmekte ve biyolojik çeşitliliği azaltmaktadır.

  • 2018 yılı Dünya Çevre Günü`nün teması ise “plastik kirlilik ile mücadele” olarak belirlenmiştir.

Bu tema ile dünyada kullanılan plastik ürünlerin azaltılması da hedeflenmektedir.
Ülkemizde de plastik kullanımı her alanda yaygınlaşmış, plastik atıkların yönetiminde zorluklar oluşmuştur (UN Environment).

Belediyelerde toplanan atıkların, %30`u plastiktir. Türkiye`de farklı sektörlerde toplam
8 612 000 ton plastik tüketilmektedir. 1.800.000 ton plastik ambalaj piyasa sürülmekte ve bunun yalnızca 384.000 tonu toplanmaktadır. Plastik atıklarımızın toplanması, geri kazanılması sürecinin sağlıklı olmadığı sayılarla da ortaya çıkmaktadır. Bu plastikler topraklarımızda, derelerimizde, denizlerimizde birikmekte ve sağlığımızı tehdit etmekte, ekosisteme zarar vermektedir. Ambalaj plastiklerin kaynağında ayrı toplanması sağlanamamış, depozito yaklaşımı güçlendirilerek zorunlu hale getirilmemiştir.

2011 yılında 55 bin ton düzeyinde olan plastik atık ithalatı, 2017 yılında gelmiş geçmiş en yüksek miktar olan 205 bin tona ulaşmıştır. 2018’in ilk 2 ayında, geçen yılın neredeyse 1/3`ü kadar plastik ithalatı (dışalımı) yapılmıştır. Son 5 yılda salt atık plastik özelinde dış ticaret açığı toplamımız 128 milyon €`ya ulaşmıştır. İthal edilen karışık plastik atıkların %30-35`i ise geri dönüştürülebilecek nitelikte değildir..

Öte yandan, plastik kullanımını yaşamımızdan çıkarmamız gerekmektedir. Paketlenmiş su tüketimi, plastik pipet kullanımı, plastik çatal, bıçak, tabak gibi malzemelerin kullanımını azaltmak için her bir bireyin çaba harcaması gerekmektedir. Ambalaj Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği ile 2019’da süpermarketlerde plastik poşet (torba) kullanımı ücretli hale getirilecektir. Bu düzenleme kesinlikle ertelenmemelidir.

Atık sektörünün kamusal bir gereksinimi karşıladığı gerçeğinden hareketle; kar amacı güden değil kamusal bir anlayışın yaşama geçirilmesi gerektiği göz önüne alınarak sektörün ve çevresel hizmetlerin Devlet tarafından desteklenmesi sağlanmalıdır.

Ülkemizin özellikle Ege, Marmara ve İç Anadolu bölgelerindeki dere ve göllerin tamamı kirlenmiştir. Bu dere ve göller, mevzuatımızda belirtilen 1. sınıf temiz yüzey suyu özelliğini yitirmiştir. Yapılan arıtma tesisleri yeterince denetlenmemekte, işletmesi sağlıklı yapılmamaktadır.

  • Büyük Menderes, Kızılırmak, Sakarya, Susurluk, Küçük Menderes, Gediz, Bakırçayı, Ergene nehirleri açık kanalizasyon haline dönüşmüştür.
  • Ankara`nın içinden geçen Ankara Çayı tehlikeli ve evsel atık taşıyan bir hale dönüşmüştür.

Bunun temel nedeni atıksu arıtma tesislerinin işletmelerde olmaması, var olanlarının çalıştırılmaması, yanlış işletilmesi ve denetimlerin yetersizliğidir.

Kent nüfusunun artışını özendiren, kentler arası rekabete dayalı kamu yatırımlarından vazgeçilerek; kente göç ile kentler arası göçün önüne geçen temel politikalar benimsenmeli. Kentsel ve kırsal yaşamda kamusal anlayış egemen olmalıdır.

Ülkemizde, entegre çevre yönetimi yaklaşımı uygulanmalıdır. Yatırım yapan ile denetleyen, izin veren aynı kurum olmamalıdır. Örneğin DSİ hem HES yatırımı yapmakta hem de HES`lere izin vermektedir. Öte yandan, Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı`nın su yönetimi ve çevre yönetimi konusunda ortak çalışma alanları ve ortak görevleri bulunmaktadır. Bu çelişkili durum yerine tek başına, bilimsel ve teknik altyapısı güçlü, çevre mühendisi istihdam eden, çevre yönetiminin bütün temellerini ve ilkelerini barındıran bir Çevre Bakanlığı Kurulmalıdır.

Sularımızın kirlenmesi engellemek için ülkemizde ekosistem odaklı atıksu yönetimine odaklanılmalı, her alıcı ortamın (dere, göl, deniz) kendi özgün koşulları değerlendirilerek, havza bazlı su yönetimi ve  alıcı ortam esaslı deşarj standardına geçilmelidir.

İklim değişikliğine karşı kentlerimizin ve kırın hazırlıklı olması için uyum etkiliklerine başlanmalıdır. Uyum çalışmaları için kentlerde taşkınları önleyecek, sel felaketlerini önleyecek çalışmalar yapılmalıdır. 8 Eylül 2006 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 2006/27 sayılı Başbakanlık Genelgesinde aşağıda belirtilen hususların yaşama geçirilmediği görülmektedir. 12 yıldır yaşama geçirilmeyen bu düzenleme acilen uygulanmalıdır.

•       Madde 2: Çeşitli kullanım alanları oluşturmak maksadıyla derelerin üzeri, zaruri hallere münhasır olmak üzere DSİ Genel Müdürlüğünün izni alındıktan sonra gerçekleştirilecek işlemler hariç, kesinlikle kapatılmayacaktır. Bunun dışında dere yataklarında gerçekleştirilecek her türlü yapılar, ilgili kurum ve kuruluşlarca onaylı bir projeye dayandırılacaktır.

•       Madde 4: Kamu kurum ve kuruluşlarınca, köprü altındaki su akış kesitinin daralmasına neden olan ve su akışını engelleyen yapılar yapılmayacaktır. Özel ve tüzel kişilerce yapılmak ve yaptırılmak istenen bu tür yapılara da kesinlikle izin ve ruhsat verilmeyecektir. İlgili kurumlarca yapılan denetimler sonucunda su akış kesitinin daralmasına neden olduğu belirlenen yapılar, imar mevzuatına göre mülki amirlerin sorumluluğunda yetkili belediye veya özel idare tarafından derhal kaldırılacaktır.

•       Madde 13: 4373 sayılı «Taşkın Sulara ve Su Baskınlarına Karşı Korunma Kanunu» içinde gerek görülen tedbirler alınacak ve yasaklanan faaliyetlerin önlenmesi takip edilecektir.

10.05.1926’da yayınlanan Sular Hakkında Kanun ile ülkemizdeki su kaynaklarımız korunamaz, sürdürülebilir şekilde yönetilemez. Bu nedenle geçmişte başlayan taslak Su Kanunu, kamu yararı gözetir bir biçimde güncellenerek acilen yasalaştırılmalıdır.

Yeni Su Kanunu`nda iklim değişikliğinin etkilerini azaltmak ve uyumu sağlamak adına, “taşkın yönetim planlarında; önleme, koruma ve hazırlıklı olma ilkeleri gereğince, taşkın öncesi, esnası ve sonrasında alınması gereken yapısal ve yapısal olmayan tedbirlerin belirlenmesi, yerleşim yerlerinin imar planlarının hazırlanmasında taşkın tehlike haritalarını da içeren taşkın yönetim planları dikkate alınması; bu planlar ile belirlenen taşkın koruma alanlarının 3194 sayılı İmar Kanununda yer alan yeşil alan kullanımlarına ayrılması, taşkın koruma alanlarında, zorunlu sanat yapıları dışında hiçbir yapılaşmaya izin verilmemesi; bu alanlar ancak insanlar tarafından hızla ve kolaylıkla boşaltılabilen park, yeşil alan ve benzeri amaçlarla kullanılması, dere yataklarına doğal akışı veya akış yatağını olumsuz etkileyecek yapıların yapılmaması” koşulları getirilmelidir.

Koruma – kullanma anlayışının temel alınmadığı her yaklaşım ve proje çevrenin ve doğal yaşamın sürdürülebilirliğini olumsuz olarak etkileyecektir. Bu gerçekten hareketle; koruma-kullanma yaklaşımını temel alan, saydam, halkın katılımını sağlayan kanalların açık tutulduğu bir anlayışın kamu yönetiminde esas alınması tartışmasız olarak yaşama geçirilmelidir.

Doğal kaynak ve doğal yaşam alanlarının korunmasına, tarım ve orman alanlarının, mera, yaylak ve kışlakların  amaç dışı kullanımının önüne geçilmesi, için gereken özen gösterilmeli ve doğanın tüm bileşenleri ile yaşamın önceliklendirildiği bir anlayışın benimsenmesi sağlanmalıdır.

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası olarak, Genel Kurulumuzda alınan karar doğrultusunda, Dünya Çevre Günü, Ekolojik Yıkımla Mücadele Haftası olarak ele alınmakta, ekolojik yıkımın etkileri ve bu yıkıma karşı çözüm önerileri topluma aktarılmaktadır. Kuşkusuz, ülkemizde çevre yönetimi alanında güzel gelişmeler de yaşanmakta, düzenli depolama sahalarının, atıksu arıtma tesislerinin sayısı artmakta, altyapı güçlendirilmekte, ağaçlandırma faaliyetleri de yapılmaktadır. Ancak, bu gelişmelerin yanında, çevre kirliliği halen artmakta, mevcut orman dokusu yok edilmekte, çalışmayan atıksu arıtma ve içmesuyu arıtma tesisleri de bulunmakta; derelerimiz, havamız ve toprağımız kirlenmeye devam etmektedir.

Örneğin, Cumhuriyetin ilk yıllarında 44 milyon hektarla ülke yüzölçümünün yüzde %56`sını oluşturan mera ve çayır alanları, 2014 yılı verilerine göre 14,6 milyon hektara inerek %19`a gerilemiştir. Buna karşın çeşitli yasa önerileri ve mevzuat düzenlemeleri ile bu alanların da azaltılmasına neden olacak adımların önünün açılma potansiyeli yaratılmaktadır. Bizlere düşen görev, sorunları dile getirerek çözüme katkı vermek, toplumda ve kamu yönetiminde farkındalık yaratmaktır. Bu kapsamda, sorun alanlarına yönelik mevcut duruma ilişkin görüşlerimiz ve önerilerimizin bir bölümü bu Rapor ile derlenmiştir.

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası
14. Dönem Yönetim Kurulu

TMMOB ÇEVRE MÜHENDİSLERİ ODASI DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ – TÜRKİYE RAPORU YAYINLANMIŞTIR. Rapora ulaşmak için (31 sayfa):
TMMOB_CMO_2018_Cevre_Raporu

==========================================
Dostlar,

5 HAZİRAN 2018 DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ İÇİN…

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası’na bu önemli ve değerli bilimsel raporları için teşekkür ederiz.

Rapordan bir paragraf (syf. 15) :

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)‟nün 2018 yılı Dünya Sağlık İstatistikleri Raporunda iç ortam ve dış ortam hava kirliliğine bağlı ölümlerde yüz bin kişide 7 ölüm oranı ile en az ölüme sahip ülke Kanada‟dır. Türkiye ise iç ve dış ortam hava kirliliğine bağlı ölümlerde yüz bin kişide 47 ölüm oranı ile Avrupa Bölgesinde yer alan 53 ülke arasında en çok ölümün yaşandığı ülkeler arasında 22. sırada yer almaktadır. Avrupa Bölgesindeki ilk sırayı ise yüz bin kişide 7 ile Finlandiya ve İsveç almıştır. Bu sıralamada en son sırayı yüz bin kişide 129 ölüm ile Tacikistan almıştır (World Health Organization, 2018).

İşte örgütlü toplum budur!

Ülkemizin son derece ciddi birikimleri vardır. Sayıları yarım milyonu bulan ‘Mühendis’ insangücü önemli bir varsıllıktır; bundan gereğince yararlanmamak açık ihanettir.

Siyasal iktidarlar örgütlü toplumdan korkmamalı, yararlanmayı öğrenmelidir.

AKP’nin tersine yıkıcı düşünce ve eylemleri, demokratik toplum düzeni için acı vericidir.

Meslek örgütleri, sendikalar, dernekler, vakıflar, kooperatifler.. demokratik düzeni yok edici girişimlerde bulunmadıkları sürece özgürce varolmalı ve sorumlulukla toplum için üretmelidir.

Sitemizin manşetine de kimi temalar koyduk.. Orası sürekli güncellendiği için, sitemizde kalıcı olması için aşağıya da aktaralım :

UNEP : Happy World Environment Day!
We’re sharing the latest news on the day’s celebrations across the globe. Do you have something that you would like us to feature? Please do get in touch..
(https://www.unenvironment.org/)

Governance Affairs

http://ahmetsaltik.net/2018/06/03/bakan-veysel-eroglu-gordes-barajinda-2017-yilinda-suyu-tuttum/)

  • 2018 yılı Dünya Çevre Günü`nün teması “plastik kirlilik ile mücadele”

Not düşelim                            :
En büyük kirlilik insan onurunu hiçe sayma, onu yoksullaştırma, sömürü =  yabanıl (vahşi) kapitalizm ve günümüzdeki post-modern biçimi KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizmdir! AKP’nin misyonu tam da budur!
*******
Anayasa m. 56 : Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.
Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek
Devletin ve vatandaşların ödevidir…
(‘çevre‘ sözcüğü Anayasa’da 11 kez var..)

Ekleyelim :
– Dışımızdaki her şey Çevremizdir..
– Çevre kirliliği, bir bakıma, nesnelerin olmaması gereken yerde bulunmasıdır.. Örn. saçımızın başımızda durmak yerine çorbaya düşmesi çevre kirliliğidir!
– Çevre kirlenmesinin 1 numaralı etmeni VAHŞİ KAPİTALİZMİN TUNÇ YASASI ENÇOK KÂR HIRSIDIR!
– En temel önlemlerden biri en üst düzeyde tasarruflu yaşam alışkanlığı ve azgın nüfus artışının mutlaka ve hızla frenlenmesidir!

  • HER AİLEYE 1 ÇOCUK; başkaca yolu yok!

atık toplayan çocuk ile ilgili görsel sonucu

Bu dosyaya da bakılmasını öneririz : Çevre ve İnsan Sağlığı / Environment and Human Health

Sevgi ve saygı ile. 05 Haziran 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

IMF’nin İtirafları

IMF’nin İtirafları

PORTRESİ

Güray ÖZ

Cumhuriyet,
05.06.2016

(AS: Bizim katkılarımız yazının altındadır…)

Korkut Boratav Hoca aktardı, yorumladı. Neoliberalizmin içeriden eleştirisi ile karşı karşıyayız. IMF, dayattığı ekonomik politikayı büyüme, gelir dağılımı açılarından başarısız buluyormuş. Peki, IMF bu programı neden dayattı? Yine Korkut Hoca’nın tanımıyla; sermayenin sınırsız tahakkümünü gerçekleştirmek için.” Ama bu politika “büyüme ve gelir dağılımında iyileşme” olarak sunuldu. Şimdiki itiraf da bu nedenle programın tümüne yönelmiyor; gerçekleşmediği söylenen amaçlarla ve araçlarla sınırlıdır.
***
IMF uzmanları kurumun dergisinde üç imzayla yayımlanan makalede “sermayenin sınırsız serbestliğinden, piyasanın özgürlüğünden, kamu maliyesinin sıkı denetiminden, yani sıkı para politikalarından” yola çıkan neoliberal politikaların tökezlediğini anlatıyorlar. Vardıkları sonuç;

  • Büyümenin umdukları gibi olmadığı, eşitsizliklerin arttığı, bunun da büyümeyi iyice frenlediği. Yine de işin sosyal politik boyutlarına değinmekten doğal olarak kaçınıyorlar.
    Bu politikaların yarattığı tahribat umurlarında değildir
    .

***
Aslında 90’lı yılların sonunda benzer bir itirafı uzun yıllar Dünya Bankası Başekonomistliği yapmış (AS : 3,5 yıl yaptı..), Nobel ödüllü Josepf Stiglitz de yapmıştı: 

  • “Küreselleşme Büyük Hayal Kırıklığı” adlı kitabında “hükümetlerin ülkelerin büyümesini kolaylaştıran ancak aynı zamanda bu büyümenin daha adil bir şekilde bölüşülmesini de sağlayan politikalar benimsemesi gerekli ve mümkündür.” diye yazmıştı. Ama sistemin özü ile ilgili kaygılar taşımadığı için de araçların kullanımı ile ilgili bir eleştiriden öteye geçememişti.***
    Ama Stiglitz’in kitabındaki ilginç bir saptamayı burada yineleyelim. Şöyle diyordu Stiglitz:
  • İzlenecek politikalar konusunda tavsiyelerde bulunmaya başlayan akademisyenler
    politize oluyor ve kanıtlarını iktidardakilerin fikirlerine uyacak şekilde deforme etmeye başlıyorlar.”Bu bizim 12 Eylül öncesi 24 Ocak 1980 kararları, daha sonra Özal’ın Başbakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı döneminden iyi bildiğimiz durumdur. O yıllarda neoliberal politikalara
    destek çıkan akademisyenlerin ideolojik çerçevenin oluşturulmasındaki katkılarını unutmak olmaz.
    ***
    IMF’nin sınırlı itiraflarının büyük finans çevrelerini ürküttüğü anlaşılıyor.
    Korkut Hoca, mutlaka okunması gerekli makalesinde küresel finans kapitalin önemli gazetesinin IMF’yi uyardığına da dikkat çekiyor. Financial Times başyazısında, “IMF’nin bu saldırısı
    çok tehlikelidir..”
    diye adeta çığlık atılıyor. Gazete “Dünyanın çeşitli yörelerinde neoliberalizm karşıtı kampanyalara öncülük yapan baskıcı rejimlere destek sağlamakla” suçluyor IMF’yi.
    ***
    IMF uzmanlarının yazdıkları iflas etmiş bir politikanın itirafından ibaret değildir.
    Onlar konuyu genişletmiyorlar ama neoliberal politikalar salt teknik değil aynı zamanda
    büyük bir ideolojik saldırı eşliğinde uygulamaya konuldu.
  • Türkiye bu ideolojik, politik, ekonomik saldırıda büyük zarar gördü.

Konuyu tartışmak isteyen aydınlar çerçeveyi iyi çizmek, bu politikalara medyadan, akademiden gelen desteği iyi irdelemek, ayrıntıda, örneğin “yetmez ama evet”te takılıp kalmamak zorundadırlar.

Çünkü aymazlık ya da gönüllü destek daha kapsamlıdır.

===================================

Dostlar,

Gelişmeler umut verici..
Duvara dayanıldığını en fanatik sermaye yanlıları (hatta uşakları!) bile görüyor..
Biz de yıllardır yazıyoruz.. artık bu vahşi çelik kuşatmanın sürdürülemeyeceğini..

Umudu bırakmamak gerek..
Ama akılcı – bilimci – örgütlü savaşımı da..
20 yıldır Tıp Fakültesinde

– KüreselleşTİRme ve Halk(ın) Sağlığı
(http://ahmetsaltik.net/2016/02/11/autf-d5-dersi-kuresllestirme-ve-halkin-sagligi/)

– Sağlık Ekonomisi
(http://ahmetsaltik.net/2016/02/11/saglik-ekonomisi/)

derslerini sabırla, iğne ile kuyu kazarcasına bunun için veriyoruz..

Her 2 ders yansılarına sitemizde erişmek olanaklı..

İnsanlık onuru emperyalist – kapitalizmi de yenecek..

Bu daha başlangıç, savaşıma devam..
Bu bağlamda, Sn. Osman Ulagay’ın Cumhuriyet’te 3.6.16 günü yayımladığı makalenin de okunmasını öneriyoruz..
(http://ahmetsaltik.net/2016/06/05/7-hazirandaki-soku-zafere-cevirmeyi-basardi/)
*****

Bu gün, 5 Haziran Dünya Çevre Günü..

Yabanıl (Vahşi) kapitalizm çevreyi de kâr hırsına kurban etti..
Hala dönüşümsüz aşamada değiliz..
Onu da durdurmalıyız..

3-5 çocuk yapın, Müslüman aile aile planlaması yapmaz.. gibi

– insanlık düşmanı
– çağdışı
– akıl dışı
– bilim dışı
– ve de DİN DIŞI

saçmalıklara gülüp geçerek;

– HER AİLEYE 1 ÇOCUK
EN ÜST TASARRUFLA ÇAEVREYE SAYGILI YAŞAM 
ATALARIMIZDAN MİRAS DEĞİL EMANET ÇEVRE...
– Doğaya hükmetme değil, yasalarını öğrenerek barış içinde birlikte yaşama!
   (peacefull co-existence, co-existence pacifiqué)
…..

temel ilkeleriyle güzelim dünyada insanca yaşamı sürdüreceğiz..

Bizi var eden ÇEVREMİZE şükranla…

Sevgi ve saygı ile.
05 Haziran 2016, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com