Nasıl besleneceğiz? Krizler çağında gıda güvencemiz

Nasıl besleneceğiz?
Krizler çağında gıda güvencemiz

Ceyhan Temürcü

ODTÜ Enformatik Enstitüsü, Bilişsel Bilimler bölümünde öğretim görevlisi. Agroekolojik tarım gönüllüsü. Dört Mevsim Ekolojik Yaşam Derneği

https://yetkinreport.com/2020/04/11/nasil-beslenecegiz-krizler-caginda-gida-guvencemiz/ 16.4.20

Salgının öncesi, sonrası

Covid-19 salgını, ulusal sınırlar üzerinde yükselen küresel sistemlerimizin ne kadar kırılgan olduğunu ve bu kırılmaların yaşamlarımızı ne kadar derinden etkileyebildiğini hepimize gösterdi. Şu anki zorluk ve endişe ortamında genel konulara odaklanmak kolay olmasa da, ekonomik ve toplumsal sistemlerimizin yapısal sorunlarını, bunların çözüm yollarını ve daha iyi bir gelecek için yapabileceğimiz şeyleri düşünmemiz gerekiyor. Bu yazıda, mevcut gıda sistemlerimizi ve sorunlarını özetleyecek ve gıda güvencemizi temin edecek çözümlere ilişkin önerilerimi paylaşacağım.

Küresel Covid-19 salgını ve beraberinde gelen sarsıntı tümüyle beklenmedik değildi. Aralarında H1N1, H5N2 ve H5Nx, Ebola, Zika, SARS ve MERS-Cov’un da bulunduğu zoonoz (hayvanlardan insana bulaşan) hastalık salgınları son yirmi yıldır daha fazla görülmeye başlanmıştı. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) dahil, pek çok kuruluş ve araştırmacı yıllardır yeni pandemilerin ortaya çıkabileceğini ve büyük ekonomik hasarlara yol açabileceğini öngörüyor ve uyarılar yapıyorlardı. Covid-19 sonrası dönemde de yeni salgınlarla veya ekolojik/siyasi kaynaklı krizlerle karşılaşma olasılığımız yüksek.

Kriz tanımı neden önemli?

Küresel ve yerel düzlemlerde yaşanan sorunları betimlerken, pek çok kişiyi rahatsız etme riskini de göze alarak “kriz” tanımlamasını kullanıyorum. Zira milyonlarca insanı öldüren, sakat bırakan, evlerinden ve yurtlarından eden bitmek bilmez çatışmalar küresel, bölgesel ve yerel düzlemlerde siyasal krizlere işaret ediyor. Siyasal etkenlerle de bağlantılı olarak, büyük kitleleri işsizlik, açlık ve yoksulluğa mahkum eden ekonomik ve sosyal krizler yaşıyoruz. Bir yandan da türlerin yok oluşu, habitat kaybı, çevre kirliliği ve iklim değişikliği gibi çeşitli veçheleri olan bir ekolojik krizin tam ortasındayız. Özellikle iklim değişikliği, gezegendeki bütün yaşam formlarıyla birlikte insanlığın bekasını tehdit ediyor. Bunların hepsinin ötesinde kendimizle, birbirimizle ve doğayla ilişkilenme biçimimizi, düşünüş, davranış ve üretim kalıplarımızı kapsayan bir “uygarlık krizi”nden bahsetmek de giderek daha anlamlı hale geliyor.

Gıda konusu insan yaşamının bireysel, sosyal, kültürel, ekonomik ve ekolojik alanlarının tümüyle yakından ilişkili. Nitelikli gıdaya erişim, biyolojik ve toplumsal yaşamlarımızın sürmesi için en temel ihtiyaçlarımız arasında. Tarımsal üretim ve tedarik sistemleri birçok insan için geçim kaynağı ve anlamlı çalışma alanları sağlıyor. Gıdanın üretim, dağıtım, tüketim ve atık süreçleri doğal çevreyle en büyük etkileşim cephemizi oluşturuyor. Dolayısıyla, özellikle de bu krizler çağında, gıda sistemlerimizin yapısal sorunlarını anlamamız ve sürdürülebilir çözümler geliştirmemiz hayati önem taşıyor.

Doğa-dostu tarımla yetişmiş sebzeler

Gıda zincirleri, hayvancılık, hastalıklar

Mevcut durumun anlaşılması için küresel düzlemde etkin olan iki üretim-dağıtım paradigmasını anlamamız ve karşılaştırmamız yararlı olacaktır: (1) küçük ölçekli üretim birimlerinin ve yerel pazarların ağırlıkta olduğu köylü gıda ağı ve (2) büyük şirketlerin denetiminde gerçekleşen tek tip tarımsal üretim, yoğun gıda işleme ve yaygın dağıtım kanallarıyla tanımlı endüstriyel gıda zinciri.

Bağımsız bir izleme kuruluşu olan ETC Group’un, çok sayıda araştırmanın kapsamlı bir değerlendirmesine dayalı, 2017 tarihli “Who Will Feed Us?”¹ (Bizi Kim Besleyecek?) başlıklı raporu, bu iki sistemle ilgili olarak şu çarpıcı olguları gözler önüne seriyor:

  • ‘Köylü gıda ağı’ dünya nüfusunun %70’inden fazlasını beslerken tarım arazilerinin %25’inden daha azını, tarım için harcanan suyun %20’sinden daha azını ve fosil yakıtların yaklaşık %10’unu kullanıyor. Endüstriyel gıda zinciri ise dünya nüfusunun %30’undan azına yiyecek sağlamasına karşın, tarım arazilerinin %75’ini, tarımsal suyun en az %80’ini ve fosil yakıtların yaklaşık %90’ını kullanıyor.
  • Endüstriyel gıda zinciri her yıl 75 milyar ton yüzey toprağının ve 7,5 milyon hektar ormanın yok olmasına neden oluyor. Oysa köylü gıda ağı toprağa ve ormanlara çok daha az zarar veriyor, ayrıca bitkilerden hayvanlara, balıklardan ormanlara kadar biyolojik çeşitliliği, endüstriyel zincire kıyasla 9 ila 100 kat daha fazla destekliyor.
  • Endüstriyel gıda zinciri tarımsal kaynaklı sera gazı salımlarının yaklaşık %90’ını gerçekleştirerek iklim değişikliğine büyük ölçüde etki ediyor.
  • Tüketicilerin endüstriyel zincirdeki ürünlere ödedikleri her 1 dolara karşılık toplum, zincirin yarattığı sağlık ve çevre zararları için 2 dolar daha ödüyor. Zincirin doğrudan ve dolaylı maliyetleri, dünya hükümetlerin yıllık askeri harcamalarının 5 katına karşılık geliyor.
  • Zoonoz (hayvanlardan insanlara geçen) salgınlarının son yıllarda artış göstermesinde endüstriyel hayvancılığın dünya genelinde yaygınlaşmasının önemli bir rolü var: “[Zoonoz] hastalıklar, yaban hayvanları da dahil çeşitli hayvanlardan genetik yönden tek tip olan çiftlik hayvanlarına geçer ya da gıdalar yoluyla yayılır. UNEP’e (Birleşmiş Milletler Çevre Programı) göre, eğer küresel bir salgın başlarsa bu trilyonlarca dolara mal olacaktır.” (sayfa 31)

Doğru politika ne olabilir?

Salgın hastalıkların artmasında endüstriyel şirket tarımının etkisi birçok başka çalışmada da ortaya konuyor. Big Farms Make Big Flue (Büyük Çiftlikler Büyük Gripler Yaratır, 2016) kitabının yazarı evrimsel biyolog Rob Wallace gibi pek çok bilim insanı, yüksek yoğunluklu endüstriyel hayvan çiftliklerinin bu tür hastalıkların gelişmesi ve yayılması için ideal ortamlar sağladığını söylüyor. Wallace ayrıca, endüstriyel tarıma yer açmak için ormanların ve yabanıl yaşam alanlarının daraltılmasının, daha önce yalıtılmış durumda olan patojenlerle etkileşimimizi artırdığı tespitini yapıyor. Wallace’ın sözleriyle “virüslerin artması gıda üretimiyle ve çok uluslu şirketlerin kârlılığı ile yakından bağlantılıdır. Virüslerin neden daha tehlikeli hale geldiğini anlamayı hedefleyen herkes, endüstriyel tarım modelini ve özelde endüstriyel hayvancılığı araştırmalıdır.”²

Sonuç olarak endüstriyel gıda zinciri, 70 yıldır büyük teşviklerle uygulanmasına rağmen, en az 3.9 milyar insanın aç kalmasına ya da yetersiz beslenmesine engel olamıyor. Üstelik doğaya ve toplumlara olan maliyetleri gezegendeki yaşamı büyük krizlerin eşiğine getirmiş bulunuyor. Uzun tedarik zincirlerine bağımlı olan yapısıyla, kriz zamanlarında insanların gıda ihtiyacına etkin yanıt verme yeteneğinden yoksun olduğu da belli.

İklim değişikliği dahil önümüzdeki potansiyel krizler karşısında en gerçekçi seçeneğimizin, doğa-dostu tarımı ve yerel tedarik ağlarını önceleyen köylü gıda ağının geliştirilmesi olduğunu görüyoruz. “Who will feed us?” raporunda ifade edildiği gibi: “Doğru politikalarla, doğru toprak kullanımıyla ve köylülere tanınan haklarla, köylülerin öncülük ettiği agroekolojik stratejiler kırsal istihdamı ikiye hatta üçe katlayabilir, şehirlere göç baskısını ciddi şekilde azaltabilir, gıdaların kalitesini ve erişilebilirliğini önemli ölçüde geliştirebilir ve tarımsal kaynaklı sera gazı salımlarını %90 oranında azaltırken, açlığı da ortadan kaldırabilir.”

Tarımsal üretimle ilgili sıkça karşılaştığımız iki yaygın kanı var: (1) Küçük ölçekli köylü tarımının doğası gereği geri ve yeniliklere kapalı bir üretim tarzı olduğu ve (2) bu nedenle dünya nüfusunun ancak kimyasal girdilere ve biyoteknolojiye dayalı endüstriyel tarım yöntemleriyle beslenebileceği. Oysa dünya çapında yapılmış olan birçok araştırma bu varsayımların yanlış olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Örneğin Birleşmiş Milletler özel raportörü Olivier De Schutter’in, gelişmekte olan 57 ülkede yürütülen agroekoloji projelerinin sonuçlarını incelediği 2010 tarihli “Agroekoloji ve Gıda Hakkı“³ raporu, agroekoloji uygulamalarının üretimde %80 verim artışı sağladığı ortaya koyuyor. Örneğin 20 Afrika ülkesinde yürütülen yeni agroekoloji projelerinde 3 ila 10 yılda verimin ikiye katlandığı gözlenmiş. De Schutter raporunda şu kritik tespiti yapıyor: “Büyük ekim alanlarıyla, endüstriyel çiftliklerle açlık sorununu durduramayacağız. Çözüm, küçük ölçekli çiftçilerin bilgi ve çabalarını desteklemekte ve küçük çiftçilerin gelirlerini artırarak kırsal kalkınmaya katkı vermekte yatmaktadır.”

Ankara Güdül İlçesinde bir agroekoloji uygulama bahçesi

Agroekoloji: iyiye gidebilir miyiz?

Burada sözü geçen agroekoloji kavramını açmakta yarar var. Agroekoloji, endüstriyel gıda sistemlerinin karşısında ekolojik yönden duyarlı, sosyal ve ekonomik yönlerden adil olan, düşük maliyetli ve uygulanabilir üretim ve dağıtım modelleri geliştiren bir yaklaşımı ve bir sosyal hareketi anlatır. Tarımsal uygulamalar yönüyle, toprağa ve insan sağlığına zarar veren sistemik kimyasallardan uzak, toprağı, suyu, diğer tarımsal kaynakları ve biyolojik/tarımsal çeşitliliği koruyan ve geliştiren teknikler içerir. Onarıcı tarım, permakültür, organik tarım ve doğal tarım gibi yaklaşımlarla ve yenilikçi uygulamalarla uyumlu olan agroekolojik üretim yöntemleri, çiftçilerin girdi maliyetlerini düşürmenin yanı sıra, orta ve uzun vadede verim artışını ve hasat istikrarını da beraberinde getirir.

Dünya Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) yıllardır agroekolojinin ve bunun bir bileşeni olarak aile çiftçiliğinin önemini vurguluyor. FAO’nun 2019 verilerine göre dünyadaki çiftliklerin %90’ından fazlası bireylere veya ailelere ait. Bu çiftlikler dünyanın gıdasının yaklaşık %80’ini üretiyor ve ürün çeşitlilikleriyle gezegenin gıda güvenliğine en büyük katkıyı veriyor. FAO’ya göre aile çiftçiliği, (1) sosyoekonomik, çevresel ve kültürel bakımdan stratejik öneme sahiptir, (2) küresel gıda güvenliği ile bağlantılıdır, (3) geleneksel gıdaların ve tarımsal çeşitliliğin korunmasına ve doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımına katkıda bulunur ve (4) yerel ekonomilerin canlanmasına imkan verir. Ülkemizde henüz yeterince yankı bulamamış olan önemli bir bilgi de, Birleşmiş Milletler’in 2019-2028 arasını “Aile Çiftçiliği On Yılı” ilan etmiş olması.⁴

Bu veri ve olguları ortaya koyarken, köylü gıda ağı ve endüstriyel gıda zinciri olarak nitelenen üretim ve dağıtım tarzlarının görece ağırlıklarının ülkeden ülkeye farklılık gösterdiğini, Güney Yarımküre’de birincisinin, sanayileşmiş ülkelerde ikincisinin daha ağırlıkta olduğunu ifade etmek istiyorum. Bu üretim ve dağıtım modellerinin birçok yerde birbirine eklemlenmiş ve iç içe geçmiş olduğunu da, özel durumların bunların ortasında bir yerde durabileceğini de göz ardı etmiyorum. Ancak ne istediğimiz ve nereye yöneleceğimiz söz konusu olduğunda, küçük ölçekli üretim ve aracısız satış modelinin temelde kapitalizm dışı bir model olduğunu görmemiz yararlı olacaktır.⁵ Benzer şekilde, köylülüğü kültürel özellikler yerine, ekonomik özerklik ve yeni koşullara uyum arayışı ile tanımlı sosyoekonomik bir kategori olarak görmek verimli bir algı sunacaktır.⁶

Türkiye’de durum

Türkiye’de tarımın ve gıda güvenliğinin iyiye gitmediğine yönelik pek çok veri var. 1980’lerde ve 2000’lerde iki büyük dalga halinde gelen, 2010 sonrasında da devam eden neoliberal dönüşüm uygulamaları, kırsal nüfusun azalmasına yönelik  politikalar ve yasal düzenlemeler ülke genelinde sürdürülebilir üretimin gerilemesine ve dış girdilere bağımlı endüstriyel tarımın payının artmasına sebep oldu.⁷

Ancak bulunduğumuz noktada “köylü kalmadı, tarım bitti” gibi hazır değerlendirmelerin ötesine geçmemiz, mevcut kapasite ve potansiyelin değerini bilmemiz ve bunları büyütmeye odaklanmamız gerekiyor. Zira, Batı ülkelerinin çoğundan farklı olarak, Türkiye’de hâlâ sağlıklı ekosistemler, kadim üretim havzaları, geleneksel üretime ilişkin bilgi ve becerileri yaşatan insanlar var. Genç nüfusun fazlalığı ve son yıllarda kırsala dönüş eğiliminin artmış olması da avantaja dönüşebilir.

Merada otlayan sığırlar, Ankara, Güdül İlçesi, Tahtacıörencik Köyü

Etkin değişimin parçası olmak

Türkiye’de ve dünyada kırsalın mevcut koşullarını ve potansiyelini değerlendirirken, köylülüğün tarih boyunca feodal, emperyal ve son olarak kapitalist baskılar altında sosyal, ekonomik ve kültürel yönlerden zayıflatılmış olduğunu da göz önünde bulundurmamız gerekir. Köylü gıda ağına dayalı yeni bir gıda sistemi derken ‘alışıldık köylülük’ kalıplarının ötesinde, değişen iklim ve toplum koşullarına uyum sağlayan, yeniliklere açık, emek sömürüsünden uzak ve doğa dostu bir üretim tarzından ve yerel ekonomileri önceleyen kısa tedarik ağlarından, yani agroekolojik bir gıda sisteminden söz ediyoruz.

Geldiğimiz bu yaşamsal dönemeçte, şirketlerin kazancını önceleyen endüstriyel tarım ve kitlesel dağıtım zincirlerine güç vermeyi bırakıp agroekolojik gıda ağlarımızı örmeye başlamalıyız. Burada öncelikli hedefin küçük üreticilerin ekonomik ve sosyal yönden güçlenmeleri olması gerektiğini düşünüyorum. Üreticilerin toplumla etkileşimlerini artırarak bu temeli güçlendirdiğimizde, üretim kooperatifleri gibi daha kapsamlı ve yapılandırılmış araçlar da sağlıklı şekilde gelişecek ve çoğalacaktır.

Bu noktada hepimizin yapabileceği şeyler var. Öncelikle, bütün çözümleri bizi temsil ettiğini düşündüğümüz yapılardan beklemenin ve istediğimiz şeyleri yapmadıklarında kızıp söylenmenin ötesine geçmemiz gerekiyor. Kişisel ve kamusal alanlar arasında bir süreklilik ve etkileşim olduğunun bilinciyle, değişimin etkin bir parçası olmalıyız. Temsil yapılarını yönlendirmek ve yenilerini kurgulamak da dahil, her türlü yolla yaşama “etki etmeyi” öncelemeliyiz.

Bireyin rolü

Salt birey olarak bile çok şey yapabiliriz. Gıdamızı seçerken, fiyatının yanı sıra, nereden geldiğini, üretiminin nelere mal olduğunu ve ödediğimiz paranın nereye gittiğini de ölçüt olarak aklımızda tutabiliriz. Organik sertifikalı ürünler önemli bir seçenek olmakla birlikte, bazılarının üreticiyi ve doğal çevreyi yeterince gözetmeyen kanallardan gelme olasılığını da göz önünde bulundurmalıyız. Ekolojik pazarlar, üretici pazarları, gıda toplulukları, kooperatifler veya küçük işletmeler yoluyla tanıdığımız üreticilerin ürünlerini tercih edebiliriz. Bu üreticilerle temas kurabilir, onları, ailelerini, çevrelerini yakından tanıyabilir, üretim alanlarını ziyaret edebilir, karşılıklı yardımlaşma ve destek içine girebiliriz. Bu bizi zaman içinde daha fazla üretici ile tanıştıracak, sosyal yaşantımızı geliştirecek, köylerde ve çiftliklerde zaman geçirme imkanlarımızı da artıracaktır.

Keyif almak dahil ihtiyaçlarımızı ihmal etmeden, daha az ve öz yemeye çalışabiliriz. Uzun mesafelerden gelen, mevsim dışı ürünler yerine yerel ve mevsiminde ürünleri tercih edebiliriz. Endüstriyel et ve süt ürünlerinin ve kimyasal katkılarla işlenmiş ürünlerin tüketimini sınırlandırabilir, böylece sağlıklı ürünlere erişmenin getirebileceği ek maliyetleri de telafi edebiliriz. Uzun vadede sağlığımızın korunması ve gelişmesi ile sağlık maliyetlerimiz de büyük olasılıkla azalacaktır.

İmkanlarımız dahilinde kendi gıdalarımızı üretebilir ve işleyebiliriz. Bu bir balkonda, bir ev veya site bahçesinde veya bir çatıda küçük ölçekte sebze yetiştirmek olabileceği gibi, evde yoğurt, ekmek, turşu, sirke, sos yapmak da olabilir. Eğer kırsala yerleşme imkanımız varsa, doğayla uyumlu yaşam ve üretim alanları oluşturmak için agroekoloji, permakültür gibi konularda bilgi ve becerilerimizi artırabiliriz. Yakın çevremizdeki yenebilir yabani otları tanıyabilir, sorumlu toplayıcılık becerilerimizi geliştirebiliriz.

Gıda topluluklarına ve tüketim kooperatiflerine katılabilir, yenilerini kurabiliriz. Kolektif mahalle bostanlarına katılabilir, yenilerini oluşturmak için harekete geçebiliriz. En basitinden komşularımız, akrabalarımız, dostlarımız veya iş arkadaşlarımızla küçük gruplar oluşturup güvendiğimiz üreticilerden toplu alımlar yapabilir, böylece nakliye maliyetlerini de azaltabiliriz. Güvendiğimiz üreticilerle sezonluk anlaşmalar yaparak topluluk destekli tarım uygulamaları başlatabiliriz.

Tahtacıörencik Köyü’nde bir üreticinin serasına yapılan bir tüketici grubu ziyareti

Kurumlar ne yapabilir?

Doğa ve insan dostu gıda üretimi ve aracısız erişim ile ilgili bilgiler sunan kaynakları derleyebilir, birebir iletişim veya sosyal medya yoluyla bunları paylaşabilir, iyi uygulamaların yayılmasına katkı verebiliriz. Farkındalık ve değişim için çalışan sivil toplum kuruluşlarına, gruplara, kooperatiflere katılabilir, çalışmalarına destek verebiliriz.

Yerel yönetimlerde veya kamuda çalışıyorsak ve kırsal alan, tarım ve gıda ile ilgili kararlara etki edebilecek bir konumdaysak, agroekolojik üretimi desteklemek ve endüstriyel tarım yatırımlarına verilen destekleri sınırlamak için çalışabiliriz. Konumumuzun resmi sınırlarına takılmadan, sırf insani etkileşimlerimizle bile kurum içindeki politika ve kararlara etki edebiliriz.

Bu noktada yerel yönetimlerin üretici pazarları açması ve bunları tüketiciler ve sivil toplumun katılımıyla yönetmesi acil bir öncelik olarak ortaya çıkıyor. Üretici pazarları küçük üreticilerin sahip olduğu muafiyetlerin avantajını kullanır ve diğer satış araçlarında söz konusu olabilen ek bürokratik ve mali yükleri içermez. Ayrıca, üreticiler ve tüketiciler arasında yakın temas ve dayanışma ilişkileri kurulması için uygun koşullar yaratırlar. Covid-19 salgını gibi yaygın ekonomik düzenin ve uzak tedarik zincirlerinin işleyişinin riske girdiği durumlarda, yerel üretici pazarları gıda güvenliğinin sağlanmasının önde gelen araçlarından biri olacaktır.

Kalkınma ajansları ve fon sağlayıcılar agroekolojik üretim ve dağıtım sistemlerini destekleyen strateji ve programlar geliştirebilir, bu yöndeki çalışmaları teşvik edebilirler. Tarım ve gıda alanında çalışan STK’lar küçük üreticilerin ekonomik, sosyal ve teknik yönden güçlenmesini hedefleyen projeler yürütebilirler. Tüketim kooperatifleri (pek çok yeni nesil kooperatifin yaptığı gibi) doğaya ve insan sağlığına duyarlı üreticilerle çalışabilirler. Tedarik ettikleri her ürün için üreticinin iletişim bilgilerini herkese açık hale getirebilirler. Üreticilere bu şekilde görünürlük sağlanması, ürünleri ve fiyatlarıyla ilgili kendilerini anlatabilmelerine ve tüketicilerle temas edip dayanışma içine girmelerine imkan tanır.

Yiyecek hizmeti veren lokantalar, oteller, okullar ve benzeri işletmeler mutfak girdilerini olabildiğince yerel kaynaklardan ve küçük üreticilerden temin edebilirler. “Ekolojik menüler” hazırlayabilir, sunulan yemeklerle birlikte içindekilerin kaynağıyla ilgili bilgileri de sunabilirler.

Değişim adımları

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de, bu yöndeki çabalarda sıfır noktasında değiliz. Onlarca yıldır süregelen topluluk destekli tarım, gıda topluluğu, ekolojik pazar, üretici pazarı, katılımcı güvence sistemi ve tüketici kooperatifi deneyimlerimiz var.⁸

Bu deneyimler bize, gıda üzerinden başlayan etkileşimlerin üreticiler, tüketiciler, araştırmacılar, akademisyenler, sivil toplum mensupları, gıda topluluğu gönüllüleri ve karar vericiler arasında dayanışma ağlarının oluşmasına katkı verdiğini gösterdi. Tabandan beslenen bu hareketler artık uluslararası kurumlara de etki ediyor. BM İnsan Hakları Konseyi’nin Aralık 2018’de ‘Köylüler ve Kırsal Alanda Çalışan Diğer Kişilerin Hakları Bildirgesi’ni kabul etmesi, FAO’nun aile çiftçiliğini ve agroekolojiyi giderek daha fazla destekler hale gelmesi bunun göstergelerinden birkaçı.

Güncel Covid-19 kriziyle birlikte yerel gıda sistemlerine ve üretici-tüketici temasına dayalı çözümlerin giderek daha önemli hale geleceğini öngörebiliyoruz. Çin’in salgın nedeniyle önlemlerini sıkılaştırdığı 24 Ocak 2020 tarihini izleyen bir aylık süre zarfında, ülkedeki konvansiyonel çiftliklerin satışları büyük oranda düşerken topluluk destekli tarım faaliyetleri büyük artış gösterdi. Bu dönemde örneğin Pekin’deki Shared Harvest CSA Farm’dan yapılan siparişler %300 oranında arttı.⁹

Bu kritik dönemde hepimiz, yalnız olmadığımızı ve kurumsal yapıların da biz insanlardan oluştuğunu unutmadan, gıda sistemimizde tabandan bir değişim yaratmak için yaşam tarzımızı ve ilişkilerimizi yeniden kurgulamalıyız. Önümüzdeki süreçte zorlukları atlatmamızı sağlayacak ve bize yeni dünyaların kapılarını açacak olan çözümleri bizden başka kimse yaşamageçirmeyecek.
————–
¹ Rapora ulaşmak için:
https://www.etcgroup.org/sites/www.etcgroup.org/files/files/etc-whowillfeedus-english-webshare.pdf 

² Rob Wallace’ın Marx21 dergisi için 11 Mart 2020 tarihinde verdiği röportajdan: https://climateandcapitalism.com/2020/03/11/capitalist-agriculture-and-covid-19-a-deadly-combination/. Türkçe çevirisi: https://ceyhantemurcu.blogspot.com/2020/03/endustriyel-sirket-tarimi-oldurur.html

³ https://www2.ohchr.org/english/issues/food/docs/a-hrc-16-49.pdf

⁴ http://www.fao.org/family-farming-decade/en/

⁵ Bkz. Boratav, Korkut (1980). Tarımsal Yapılar ve Kapitalizm. İmge Yayınları.

⁶ Örneğin bkz. van der Ploeg, Jan Dauwe (2009). The New Paesantries. Earthscan.

⁷ Türkiye’de tarımın dönüşüm ile ilgili detaylı bir çalışma için bkz. Keyder, Çağlar ve Yenal, Zafer (2013). Bildiğimiz Tarımın Sonu. İletişim Yayınları.

⁸ Konuyla ilgili bilgilere ve mevcut girişimlere ulaşmak için bazı kaynaklar:

Gıda Toplulukları Web sitesi: http://gidatopluluklari.org/ Ekoharita: https://www.ekoharita.org/ekoloji-haritasi/ Çiftçi-Sen: http://www.ciftcisen.org/ Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği: http://www.bugday.org/blog/  Dört Mevsim Ekolojik Yaşam Derneği: https://www.dortmevsimekoloji.org/ Doğal Besin, Bilinçli Beslenme Katılımcı Onay Ağı: https://dogalbilinclibeslenme.wordpress.com/ Uluslararası Topluluk Destekli Tarım Ağı (Urgenci): http://urgenci.net/ La Via Campesina: https://viacampesina.org/en/

Dünya Gıda Günü ve ‘sıfır açlık’ çağrısı

Dünya Gıda Günü ve ‘sıfır açlık’ çağrısı


Prof. Dr. Murat ARSLAN

İstanbul Veteriner Hekimler OdasıYönetim Kurulu Başkanı
Cumhuriyet, 16.10.19

  • Küresel güçler, artan dünya nüfusunu ve açlık tehlikesini bahane ederek endüstriyel tarımı kuralsız ve acımasız bir şekilde dayatmışlardır.

Dünya Gıda Günü bu yıl Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) kuruluşunun 74. yıldönümünde kutlanacaktır. Her yıl bir tema ile kutlanan günün bu yılki teması “sıfır açlık” olarak belirlenmiş ve bu amaca ulaşmak için eylemlerin artırılmasına yönelik çağrıda bulunulmuştur.

FAO’un küresel bir açlık ve sağlık sorununu işaret ederek dikkat çektiği konular değerlendirildiğinde, özet olarak giderek azalan ürün çeşitliliğine ve işlenmiş gıda, et ve öbür ürünlerin tüketiminde görülen artışa dikkat çekilmektedir. FAO’nun bu belirlemeleri çok doğru olmakla birlikte eksikleri bulunmaktadır. Yani azalan ve bozulan bitkisel ve hayvansal gıdaların sebepleri ya da sorumluları konusuna hiç girilmemiştir. Yalnızca yorum yapılırken “Tarımsal üretimden işlemeye ve perakende satışa kadar, gıda sistemlerimizin şu anki işleyişinde tahıllar gibi ana tarım ürünlerine öncelik verildiğinden, taze ve yerel gıdalar için yeterli alan kalmamaktadır. Gıda üretimindeki artış, iklim değişikliğiyle de birleştiğinde biyolojik çeşitliliğin hızlı bir şekilde yitirilmesine neden olmaktadır.” denilmektedir.

Hep aynı isimler
Oysa bu yorumun açıklaması “önceliği kâr olan uluslararası gıda firmaları getirisi yüksek birkaç ürüne yönelmekte, öbür ürünlerin yok olmasına neden olmaktadırlar” şeklinde daha gerçekçi durmaktadır. Gerçekten de günümüzdeki yemek alışkanlıkları hızla değişmekte ayaküstü atıştırılan birkaç besin çeşidini geçmemektedir. Bu besin maddelerinin üreten ve ya pazarlayan firmalara bakıldığında ise bütün dünya da aynı isimler karşınıza çıkmaktadır. Yani daha çok üretim daha fazla tüketim ve sonuç olarak daha fazla kâr her zaman öncelik olmaktadır. Oysa ki, ürün çeşitliliği sağlıklı beslenme ve çevrenin korunması açısından hayati önem taşımaktadır.
Küresel güçler, artan dünya nüfusunu ve açlık tehlikesini bahane ederek endüstriyel tarımı kuralsız ve acımasız bir şekilde dayatmışlardır. Farklı stratejilerle ülkelere dayatılan bu tarım sistemi gelenekseli, yereli hedef almış, binlerce yıllık üretim alışkanlıklarını hızlı bir şekilde tahrip etmiştir. Dayatılan bu politikaların getirdiği tehlikeleri ilk görenlerden biri ilk gıda uzmanlarından olan veteriner hekim Osman Nuri Koçtürk’tür. Koçtürk, zeytinyağı yerine soya yağını, süt yerine süt tozunu özendiren politikaların geleceği noktayı o günlerde görmüş ve her türlü baskıya karşın yetkilileri sürekli uyarmıştır. Ancak her türlü dirence karşı hazırlıklı olan uluslararası gıda kartelleri öyle görünüyor ki, kesintisiz planlarını uygulamaya devam etmektedirler. Bu durum tüm dünyada eşzamanlı sürmektedir.

Yöntem olarak, pazar olarak hedefledikleri ülkelerde yerli üreticilerin üretimi terk ederek göçe zorlanması, meraların amacı dışında kullanımına izin verilmesi, ithalat, yerel bitkisel ve hayvansal ürünlerin yok edilmesi ve sonrasında dışa bağımlı bir pazar oluşturulması klasiği kullanılmaktadır. Son on yıllardır benzer süreçler ülkemizde de yaşanmakta, geleneksel üretim kültürümüz daralmış, ithalat giderek yaygınlaşmıştır. Kırsaldan kente göç artmış, bunun sonucu olarak da özellikle büyük kentlerde sosyal, sağlık ve ekonomik sorunlar artmıştır. Sorunun çözümü için en etkili yol, merkezi hükümetin uzun soluklu tarım, hayvancılık ve gıda politikaları uygulamalarından geçmektedir. Vatandaşı sağlıklı ve yeterli gıdaya ulaştırmak anayasal olarak devletin ve uygulayıcı olarak da merkezi hükümetlerin görevi olmasına karşın halk ekmek, halk süt gibi kimi uygulamalarla yerel yönetimler de bu konuda inisiyatif almaya başlamışlardır. Yerel yönetimlerin sosyal belediyecilik anlayışında son yıllarda hizmet çeşitliliği oluşmuş, temel altyapı, sosyal ve kültürel hizmetler yanında özellikle güvenilir ve yeterli gıdaya ulaşmada aracılık yapması vatandaşa dokunmanın en önemli yolu olmuştur. Bu refleks, artan gıda fiyatları ve güvenli gıda konusunda yaşanan sorunlar nedeniyle halkta önemli karşılık bulmaktadır. Yerel yönetimler bu işlevleriyle günümüzde kalkınma süreçlerinde de anahtar aktörler haline gelmişlerdir. Bu rolleri sayesinde yerel yönetimler bir yandan üretimin artmasına katkıda bulunarak yerli üreticiyi güçlendirmekte, bir yandan da kaynakların ve çevrenin korunmasına katkı sağlamaktadırr. Bu yönüyle bakıldığında merkezi otoritenin yerel yönetimlerle işbirliği yapmasının güvenli ve yeterli gıda konusunda elini güçlendireceği açıktır.

En stratejik konu
Sonuç olarak; yaşadığımız coğrafya hayvansal ve bitkisel gıdaların üretimi konusunda gerekli koşulları taşıyan avantajlı bir konuma sahiptir. Geleceğin en stratejik konusu olduğu değerlendirilen yeterli ve sağlıklı gıda konusunda, sürdürülebilir bir gıda politikası oluşturmaları, başta obesite olmak üzere, yaşattığı sosyal, sağlık ve ekonomik sorunlar konusunda önlemler alınması artık ertelenemez bir gerekliliktir. Dünya Gıda Günü ruhuna uygun olarak sıfır açlık ve sağlıklı gıda temini için tüm kurum ve kuruluşların eylem içinde olması toplumda önemli bir beklentidir. Bu çerçevede seçim sürecinde de sürekli dile getirilen vatandaşa yeterli ve ucuz gıda sağlanması konusunda yerel yönetimlerin inisiyatif alması için gereksinim varsa mevzuat ve kurum içi düzenlemeler geciktirilmeden yapılmalıdır.

Tarımın çökertilişi

Tarımın çökertilişi

Erinç Yeldan

TMMOB Makina Mühendisleri Odası (MMO), “Sanayinin Sorunları” bülteninin şubat sayısını, tarımda yaşanan sert düşüşlerin imalat sanayisi alt dallarına etkisine ayırdı. İktisatçı- yazar Mustafa Sönmez’in katkılarıyla hazırlanan Rapor, tarımı çökerten politikaların sonuçta katı bir gıda enflasyonu sorunu yarattığını vurgulayarak, başta gıda-içecek sanayisi olmak üzere tarımla ilişkili sanayi dallarının da olumsuz etkilendiğine dikkat çekmekte. Bugünkü yazımda söz konusu raporun bulgularını sizlerle paylaşmak arzusundayım.

Bilindiği üzere, TÜİK’in verilerine göre ocak ayında (2019) yıllık enflasyon oranı tüketici fiyatlarında %20.4’e, üretici fiyatlarında ise %32.9’a ulaştı. Ocak ayında enflasyonda en yüksek artış aylık bazda %6.4’lük artış ile gıda sektöründe gerçekleşti. Bu artış, ocak ayında 2003 yılından bu yana, yani son 16 yıldaki en yüksek düzey olarak gözlenmekte. Fiyatı en çok artan 25 ürün sıralamasında ilk 9 sırada yaş sebze ve meyve ürünleri yer aldı. İlk 15 ürünün 12’si sebze ve meyve ürünleri oldu.

Gıda enflasyonundaki artış kuşkusuz son bir iki ayın değil yıllardan beri tarımda biriken ve kronikleşen sorunların doğrudan sonucu. Önemli bir tarım ve hayvancılık potansiyeli olan Türkiye’de tarımın gerilemesi, AKP döneminde hızlandı. Tarıma önemli destekleri olan kamu kuruluşlarının Hazine’ye yük oluşturduğu gerekçesiyle özelleştirilmesi, tarımı önemli bir destekten mahrum bıraktı. Bunun yanında, hemen bütün Avrupa Birliği ülkelerinde tarıma destekler korunur ve yer yer artırılırken Türkiye’de, kamu maliyesinde mali disiplin sağlamak adına destekler azaltıldı. Desteklerin azalması ile birlikte, Kürt sorununa barışçı çözümler üretmek yerine “güvenlikçi” politikalardaki ısrar, bunun devamı olarak Güneydoğu-daki birçok köy ve mezrada zorunlu göç uygulamasına geçilmesi, can ve mal korkusu ile köylerin terki, tarımsal potansiyelin de körelmesi sonucunu yarattı. Tarım ve sanayide yatırımlarla beslenecek verimlilik artışlarına dayalı bir üretim planlaması yerine İstanbul kent rantı iştahına öncelik tanınması sonucunda tarım üreticisinin üretim motivasyonu da azaldı. Tarımsal faaliyetler önemli bir nüfus için geçim alanı olmaktan çıkarken, kırsal nüfus yaşlandı.
Tarımda yaşanan üretim gerilemeleri, bitkisel ve hayvansal ürünleri işleyen gıda ve içecek sanayisi başta olmak üzere, tarımsal sanayileri de olumsuz etkiledi. Bunların yanı sıra tarıma girdi veren yem, tarımsal ilaç, gübre, traktör gibi sektörler de tarımdaki gerilemeden olumsuz etkilendi.

Bu sorunlar T.C. Merkez Bankası’nın 2018 Üçüncü Çeyrek Enflasyon Raporu’nda da dile getirilmekteydi. TCMB Raporu, “rkiye’de işlenmemiş gıda ürünlerinde zaman zaman ortaya çıkan arz açıklarının ani ve yüksek fiyat artışlarına sebebiyet vermesi esas olarak yapısal faktörlerden kaynaklanmaktadır. Bu noktada, etkin ve dinamik bir tarımsal üretim planlaması yapılamaması önemli bir yapısal sorun olarak görülmektedir.” biçimindeki yorumuyla tarımda süregelen yapısal sorunların özüne değinmekteydi.

2000’den bu yana tarım sektörünün milli gelirden aldığı pay %10.1’den, %5.7’ye; tarımda çalışan sayısı ise 7.7 milyon kişiden, 5.3 milyona geriledi. Tarım alanları toplamı ise 2003’teki 26 milyon hektardan, 2017’ye gelindiğinde 23.4 milyon hektara gerilemiş idi. Bu dönüşümler, emeğin tarımsal üretime katkısını artıracak daha yüksek katma değerli sermaye yatırımları veya teknolojik inovasyona dayalı verimlilik artışları aracılığıyla değil, doğrudan doğruya tarımsal üretimin çökertilmesi yoluyla yaşandı.

Makina Mühendisleri Odası’nın raporu yapılması gereken ilk adımın tarladan sofraya sorunları bir bütün olarak ele almak olduğunun altını çiziyor. Bu sorunların en başında yüksek girdi fiyatları, çiftçinin üretim iştahının kaybolması ve üretimi terk etmesi, pazarlama zincirindeki sorunlar nedeniyle ürünün tüketiciye pahalı ulaşması geliyor. Ürün kayıpları, iklim değişikliğine bağlı afetler, yıkıcı ithalatın yarattığı tahribat, üretici kooperatiflerinin yetersizliği konuları üstünde de durulması gerekiyor.

Bu sorunların tümünü kucaklayan bütüncül bir tarım ve sanayi politikasının oluşturulması ve kararlılıkla uygulanması ise, kuşkusuz, tarımın yanı sıra onunla ilişkili sanayi alt sektörlerini yeniden ayağa kaldırmanın da ön koşulları. (Cumhuriyet, 27.2.19)
===============================
Dostlar,

Köy biberi teröristliğini ısrarla ve şiddetini artırarak sürdürmekte (!)..
Bu gün bir büyük zincir markette kg’ı 16.90 TL idi..
İktidarın gözünden kaçtı korkarız. Meydanlarda dile getirilmiyor son günlerde nedense..
Oysa AKP için gündem oyunları bakımından bulunmaz bir fırsat..

İki noktayı paylaşmak uygun olacak :
İlki, azalmasına karşın, tarımsal nüfusun düştüğü son oranla %5,3’lük kesim, toplam ulusal gelirin %5,7’sini alabilmektedir; bu küçük de olsa tarımcılar lehine bir avantajdır..

İkincisi 6360 sayılı ve 31 Mart 2014’te yürürlüğe giren ve 14 yeni Büyükşehir kuran yasadır. Bu yasa ile 35 bin dolayındaki köy sayısı yarılanarak 18 bine yakın köy mahalleye dönüştürülmüştür. 2018 sonu TÜİK ADNKS verileriyle kentsel nüfus %92’3e fırlamıştır. Bu oran Singapur, Honkong gibi kent (şehir) devletleri bir yana bırakılırsa, dünyada en yüksek oranlardandır. Ancak gerçek sosyo-demografik durum böyle olmayıp, 18 bine yakın köy nüfusu, yasa ile “1 gecede kentli” kılınmıştır!? Dolayısıyla, tarımda makineleşme ve öteki girdilerde iyileşme nedeniyle yaşanan bir tarım sektörü çalışanı azalması söz konusu değildir; Sayın Yeldan’ın da vurguladığı üzere;

  • …Bu dönüşümler, emeğin tarımsal üretime katkısını artırcaak daha yüksek katma değerli sermaye yatırımları veya teknolojik inovasyona (AS: yenilik) dayalı verimlilik artışları aracılığıyla değil, doğrudan doğruya tarımsal üretimin çökertilmesi yoluyla yaşanmıştır…

Bir önceki yerel seçimleri izleyen gün 31 Mart 2014’te yürürlüğe sokulan bu yasanın, AKP iktidarınca Türkiye’ye dönük en büyük operasyon sayılabileceğini bu sitede birkaç kez yazdık daha önce. 18 bine yakın köyün tüzel kişiliğinin kaldırıldığını, dolayısıyla taşınmaz mülk edinme ehliyetlerinin kalmadığını ve bunların büyük ölçüde ilgili belediye ve kamu kurumlarına dağıtıldığını… mera – otlak – yaylak – su kaynaklarının köylünün elinden alındığını.. yazmıştık.

İşte 5 yıl içinde kısa – orta erimde, 6360 sayılı kökü dışarıda yasanın Türkiye’ye yaşattığı yıkıma bir örnek..

Türkiye’nin, başta AKP = Erdoğan olmak üzere geriye doğru çok ciddi bir muhasebe yapması kaçınılmaz.. Sözü edilen bu ciddi yasa vb. adımlarla toplumsal – ekonomik – kültürel – mali yaşamın adeta terörize edilmesinin kaçınılamaz acı sonuçlarıdır günümüzde yaşadıklarımız. Hiçbir biçimde halk üzerindeki olumsuz – yıkıcı ve somut sonuçlarını silmek olanaklı değildir.

  • AKP = Erdoğan, yıllardır kör gözüm parmağına inatla sürdürdükleri ağır ve zincirleme stratejik hatalarla ülkemize çok ağır ve bir bölümü dönüşümsüz bedel ödetmekteler kendilerinin de ödediği ve mutlaka ödeyeceği üzere.. Yeter ki “hilesiz” bir seçim olsun 3 hafta sonra..
  • İlk koşul da parmak boyama.. YSK mutlaka bu uygulamayı getirmelidir seçimlerde.

Sevgi ve saygı ile. 09 Mart 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

TMMOB – ÇMO : SAĞLIKLI VE DENGELİ BİR ÇEVREDE YAŞAMAK ANAYASAL BİR HAKTIR

Çevre Mühendisleri Odası ile ilgili görsel sonucu

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır…)

SAĞLIKLI VE DENGELİ BİR ÇEVREDE YAŞAMAK ANAYASAL BİR HAKTIR

5 Haziran1972 yılında, BM Stockholm Konferansı`nda insanların çevre ile ilişkisi üzerinde durulmuş ve 5 Haziran, Birleşmiş Milletler tarafından Dünya Çevre Günü olarak kabul edilmiştir. Dünya Çevre Günü “Sadece bir Dünya var.” sloganı temeline dayanmaktadır. 1970`lerden 1980`e dek Dünya Çevre Günü Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından çevre bilincinin artırılmasına yönelik olarak değerlendirilmiştir.
Ozon tabakasının incelmesi,
– toksik kimyasallar,
– çölleşme ve
– küresel ısınma vb. konular her yıl tema olarak belirlenmiştir.
Geçmişten günümüze, dünyamızın çevre sorunları daha çok artmış ve su kirliliği, toprak kirliliği, iklim değişikliği, nesli tükenmekte olan canlı türlerinin sayılarında artış vb. birçok konu ortaya çıkmıştır. İklim değişikliği gibi büyüyen çevre sorunları doğal kaynakları da kısıtlamaktadır. Örneğin sera gazlarının artışıyla birlikte gelen iklim değişikliği problemi su kaynaklarına etki etmekte, azalan su kaynakları tarımsal üretime etki etmekte ve biyolojik çeşitliliği azaltmaktadır.

  • 2018 yılı Dünya Çevre Günü`nün teması ise “plastik kirlilik ile mücadele” olarak belirlenmiştir.

Bu tema ile dünyada kullanılan plastik ürünlerin azaltılması da hedeflenmektedir.
Ülkemizde de plastik kullanımı her alanda yaygınlaşmış, plastik atıkların yönetiminde zorluklar oluşmuştur (UN Environment).

Belediyelerde toplanan atıkların, %30`u plastiktir. Türkiye`de farklı sektörlerde toplam
8 612 000 ton plastik tüketilmektedir. 1.800.000 ton plastik ambalaj piyasa sürülmekte ve bunun yalnızca 384.000 tonu toplanmaktadır. Plastik atıklarımızın toplanması, geri kazanılması sürecinin sağlıklı olmadığı sayılarla da ortaya çıkmaktadır. Bu plastikler topraklarımızda, derelerimizde, denizlerimizde birikmekte ve sağlığımızı tehdit etmekte, ekosisteme zarar vermektedir. Ambalaj plastiklerin kaynağında ayrı toplanması sağlanamamış, depozito yaklaşımı güçlendirilerek zorunlu hale getirilmemiştir.

2011 yılında 55 bin ton düzeyinde olan plastik atık ithalatı, 2017 yılında gelmiş geçmiş en yüksek miktar olan 205 bin tona ulaşmıştır. 2018’in ilk 2 ayında, geçen yılın neredeyse 1/3`ü kadar plastik ithalatı (dışalımı) yapılmıştır. Son 5 yılda salt atık plastik özelinde dış ticaret açığı toplamımız 128 milyon €`ya ulaşmıştır. İthal edilen karışık plastik atıkların %30-35`i ise geri dönüştürülebilecek nitelikte değildir..

Öte yandan, plastik kullanımını yaşamımızdan çıkarmamız gerekmektedir. Paketlenmiş su tüketimi, plastik pipet kullanımı, plastik çatal, bıçak, tabak gibi malzemelerin kullanımını azaltmak için her bir bireyin çaba harcaması gerekmektedir. Ambalaj Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği ile 2019’da süpermarketlerde plastik poşet (torba) kullanımı ücretli hale getirilecektir. Bu düzenleme kesinlikle ertelenmemelidir.

Atık sektörünün kamusal bir gereksinimi karşıladığı gerçeğinden hareketle; kar amacı güden değil kamusal bir anlayışın yaşama geçirilmesi gerektiği göz önüne alınarak sektörün ve çevresel hizmetlerin Devlet tarafından desteklenmesi sağlanmalıdır.

Ülkemizin özellikle Ege, Marmara ve İç Anadolu bölgelerindeki dere ve göllerin tamamı kirlenmiştir. Bu dere ve göller, mevzuatımızda belirtilen 1. sınıf temiz yüzey suyu özelliğini yitirmiştir. Yapılan arıtma tesisleri yeterince denetlenmemekte, işletmesi sağlıklı yapılmamaktadır.

  • Büyük Menderes, Kızılırmak, Sakarya, Susurluk, Küçük Menderes, Gediz, Bakırçayı, Ergene nehirleri açık kanalizasyon haline dönüşmüştür.
  • Ankara`nın içinden geçen Ankara Çayı tehlikeli ve evsel atık taşıyan bir hale dönüşmüştür.

Bunun temel nedeni atıksu arıtma tesislerinin işletmelerde olmaması, var olanlarının çalıştırılmaması, yanlış işletilmesi ve denetimlerin yetersizliğidir.

Kent nüfusunun artışını özendiren, kentler arası rekabete dayalı kamu yatırımlarından vazgeçilerek; kente göç ile kentler arası göçün önüne geçen temel politikalar benimsenmeli. Kentsel ve kırsal yaşamda kamusal anlayış egemen olmalıdır.

Ülkemizde, entegre çevre yönetimi yaklaşımı uygulanmalıdır. Yatırım yapan ile denetleyen, izin veren aynı kurum olmamalıdır. Örneğin DSİ hem HES yatırımı yapmakta hem de HES`lere izin vermektedir. Öte yandan, Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı`nın su yönetimi ve çevre yönetimi konusunda ortak çalışma alanları ve ortak görevleri bulunmaktadır. Bu çelişkili durum yerine tek başına, bilimsel ve teknik altyapısı güçlü, çevre mühendisi istihdam eden, çevre yönetiminin bütün temellerini ve ilkelerini barındıran bir Çevre Bakanlığı Kurulmalıdır.

Sularımızın kirlenmesi engellemek için ülkemizde ekosistem odaklı atıksu yönetimine odaklanılmalı, her alıcı ortamın (dere, göl, deniz) kendi özgün koşulları değerlendirilerek, havza bazlı su yönetimi ve  alıcı ortam esaslı deşarj standardına geçilmelidir.

İklim değişikliğine karşı kentlerimizin ve kırın hazırlıklı olması için uyum etkiliklerine başlanmalıdır. Uyum çalışmaları için kentlerde taşkınları önleyecek, sel felaketlerini önleyecek çalışmalar yapılmalıdır. 8 Eylül 2006 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 2006/27 sayılı Başbakanlık Genelgesinde aşağıda belirtilen hususların yaşama geçirilmediği görülmektedir. 12 yıldır yaşama geçirilmeyen bu düzenleme acilen uygulanmalıdır.

•       Madde 2: Çeşitli kullanım alanları oluşturmak maksadıyla derelerin üzeri, zaruri hallere münhasır olmak üzere DSİ Genel Müdürlüğünün izni alındıktan sonra gerçekleştirilecek işlemler hariç, kesinlikle kapatılmayacaktır. Bunun dışında dere yataklarında gerçekleştirilecek her türlü yapılar, ilgili kurum ve kuruluşlarca onaylı bir projeye dayandırılacaktır.

•       Madde 4: Kamu kurum ve kuruluşlarınca, köprü altındaki su akış kesitinin daralmasına neden olan ve su akışını engelleyen yapılar yapılmayacaktır. Özel ve tüzel kişilerce yapılmak ve yaptırılmak istenen bu tür yapılara da kesinlikle izin ve ruhsat verilmeyecektir. İlgili kurumlarca yapılan denetimler sonucunda su akış kesitinin daralmasına neden olduğu belirlenen yapılar, imar mevzuatına göre mülki amirlerin sorumluluğunda yetkili belediye veya özel idare tarafından derhal kaldırılacaktır.

•       Madde 13: 4373 sayılı «Taşkın Sulara ve Su Baskınlarına Karşı Korunma Kanunu» içinde gerek görülen tedbirler alınacak ve yasaklanan faaliyetlerin önlenmesi takip edilecektir.

10.05.1926’da yayınlanan Sular Hakkında Kanun ile ülkemizdeki su kaynaklarımız korunamaz, sürdürülebilir şekilde yönetilemez. Bu nedenle geçmişte başlayan taslak Su Kanunu, kamu yararı gözetir bir biçimde güncellenerek acilen yasalaştırılmalıdır.

Yeni Su Kanunu`nda iklim değişikliğinin etkilerini azaltmak ve uyumu sağlamak adına, “taşkın yönetim planlarında; önleme, koruma ve hazırlıklı olma ilkeleri gereğince, taşkın öncesi, esnası ve sonrasında alınması gereken yapısal ve yapısal olmayan tedbirlerin belirlenmesi, yerleşim yerlerinin imar planlarının hazırlanmasında taşkın tehlike haritalarını da içeren taşkın yönetim planları dikkate alınması; bu planlar ile belirlenen taşkın koruma alanlarının 3194 sayılı İmar Kanununda yer alan yeşil alan kullanımlarına ayrılması, taşkın koruma alanlarında, zorunlu sanat yapıları dışında hiçbir yapılaşmaya izin verilmemesi; bu alanlar ancak insanlar tarafından hızla ve kolaylıkla boşaltılabilen park, yeşil alan ve benzeri amaçlarla kullanılması, dere yataklarına doğal akışı veya akış yatağını olumsuz etkileyecek yapıların yapılmaması” koşulları getirilmelidir.

Koruma – kullanma anlayışının temel alınmadığı her yaklaşım ve proje çevrenin ve doğal yaşamın sürdürülebilirliğini olumsuz olarak etkileyecektir. Bu gerçekten hareketle; koruma-kullanma yaklaşımını temel alan, saydam, halkın katılımını sağlayan kanalların açık tutulduğu bir anlayışın kamu yönetiminde esas alınması tartışmasız olarak yaşama geçirilmelidir.

Doğal kaynak ve doğal yaşam alanlarının korunmasına, tarım ve orman alanlarının, mera, yaylak ve kışlakların  amaç dışı kullanımının önüne geçilmesi, için gereken özen gösterilmeli ve doğanın tüm bileşenleri ile yaşamın önceliklendirildiği bir anlayışın benimsenmesi sağlanmalıdır.

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası olarak, Genel Kurulumuzda alınan karar doğrultusunda, Dünya Çevre Günü, Ekolojik Yıkımla Mücadele Haftası olarak ele alınmakta, ekolojik yıkımın etkileri ve bu yıkıma karşı çözüm önerileri topluma aktarılmaktadır. Kuşkusuz, ülkemizde çevre yönetimi alanında güzel gelişmeler de yaşanmakta, düzenli depolama sahalarının, atıksu arıtma tesislerinin sayısı artmakta, altyapı güçlendirilmekte, ağaçlandırma faaliyetleri de yapılmaktadır. Ancak, bu gelişmelerin yanında, çevre kirliliği halen artmakta, mevcut orman dokusu yok edilmekte, çalışmayan atıksu arıtma ve içmesuyu arıtma tesisleri de bulunmakta; derelerimiz, havamız ve toprağımız kirlenmeye devam etmektedir.

Örneğin, Cumhuriyetin ilk yıllarında 44 milyon hektarla ülke yüzölçümünün yüzde %56`sını oluşturan mera ve çayır alanları, 2014 yılı verilerine göre 14,6 milyon hektara inerek %19`a gerilemiştir. Buna karşın çeşitli yasa önerileri ve mevzuat düzenlemeleri ile bu alanların da azaltılmasına neden olacak adımların önünün açılma potansiyeli yaratılmaktadır. Bizlere düşen görev, sorunları dile getirerek çözüme katkı vermek, toplumda ve kamu yönetiminde farkındalık yaratmaktır. Bu kapsamda, sorun alanlarına yönelik mevcut duruma ilişkin görüşlerimiz ve önerilerimizin bir bölümü bu Rapor ile derlenmiştir.

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası
14. Dönem Yönetim Kurulu

TMMOB ÇEVRE MÜHENDİSLERİ ODASI DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ – TÜRKİYE RAPORU YAYINLANMIŞTIR. Rapora ulaşmak için (31 sayfa):
TMMOB_CMO_2018_Cevre_Raporu

==========================================
Dostlar,

5 HAZİRAN 2018 DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ İÇİN…

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası’na bu önemli ve değerli bilimsel raporları için teşekkür ederiz.

Rapordan bir paragraf (syf. 15) :

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)‟nün 2018 yılı Dünya Sağlık İstatistikleri Raporunda iç ortam ve dış ortam hava kirliliğine bağlı ölümlerde yüz bin kişide 7 ölüm oranı ile en az ölüme sahip ülke Kanada‟dır. Türkiye ise iç ve dış ortam hava kirliliğine bağlı ölümlerde yüz bin kişide 47 ölüm oranı ile Avrupa Bölgesinde yer alan 53 ülke arasında en çok ölümün yaşandığı ülkeler arasında 22. sırada yer almaktadır. Avrupa Bölgesindeki ilk sırayı ise yüz bin kişide 7 ile Finlandiya ve İsveç almıştır. Bu sıralamada en son sırayı yüz bin kişide 129 ölüm ile Tacikistan almıştır (World Health Organization, 2018).

İşte örgütlü toplum budur!

Ülkemizin son derece ciddi birikimleri vardır. Sayıları yarım milyonu bulan ‘Mühendis’ insangücü önemli bir varsıllıktır; bundan gereğince yararlanmamak açık ihanettir.

Siyasal iktidarlar örgütlü toplumdan korkmamalı, yararlanmayı öğrenmelidir.

AKP’nin tersine yıkıcı düşünce ve eylemleri, demokratik toplum düzeni için acı vericidir.

Meslek örgütleri, sendikalar, dernekler, vakıflar, kooperatifler.. demokratik düzeni yok edici girişimlerde bulunmadıkları sürece özgürce varolmalı ve sorumlulukla toplum için üretmelidir.

Sitemizin manşetine de kimi temalar koyduk.. Orası sürekli güncellendiği için, sitemizde kalıcı olması için aşağıya da aktaralım :

UNEP : Happy World Environment Day!
We’re sharing the latest news on the day’s celebrations across the globe. Do you have something that you would like us to feature? Please do get in touch..
(https://www.unenvironment.org/)

Governance Affairs

http://ahmetsaltik.net/2018/06/03/bakan-veysel-eroglu-gordes-barajinda-2017-yilinda-suyu-tuttum/)

  • 2018 yılı Dünya Çevre Günü`nün teması “plastik kirlilik ile mücadele”

Not düşelim                            :
En büyük kirlilik insan onurunu hiçe sayma, onu yoksullaştırma, sömürü =  yabanıl (vahşi) kapitalizm ve günümüzdeki post-modern biçimi KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizmdir! AKP’nin misyonu tam da budur!
*******
Anayasa m. 56 : Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.
Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek
Devletin ve vatandaşların ödevidir…
(‘çevre‘ sözcüğü Anayasa’da 11 kez var..)

Ekleyelim :
– Dışımızdaki her şey Çevremizdir..
– Çevre kirliliği, bir bakıma, nesnelerin olmaması gereken yerde bulunmasıdır.. Örn. saçımızın başımızda durmak yerine çorbaya düşmesi çevre kirliliğidir!
– Çevre kirlenmesinin 1 numaralı etmeni VAHŞİ KAPİTALİZMİN TUNÇ YASASI ENÇOK KÂR HIRSIDIR!
– En temel önlemlerden biri en üst düzeyde tasarruflu yaşam alışkanlığı ve azgın nüfus artışının mutlaka ve hızla frenlenmesidir!

  • HER AİLEYE 1 ÇOCUK; başkaca yolu yok!

atık toplayan çocuk ile ilgili görsel sonucu

Bu dosyaya da bakılmasını öneririz : Çevre ve İnsan Sağlığı / Environment and Human Health

Sevgi ve saygı ile. 05 Haziran 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

18. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi SONUÇ BİLDİRGESİ

..HASUDER logosu

18. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi
SONUÇ BİLDİRGESİ

18. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi “Olağan Dışı Durumlar ve Halk Sağlığı” ana temasıyla
05-09 Ekim 2015 tarihleri arasında 486 kişinin katılımıyla Konya’da gerçekleştirilmiştir. Kongre’de 16 panel ve 2 kurs düzenlenmiş; toplam olarak 498 bildiri (60’ı sözel,
69’u tartışmalı poster ve 369’u poster) sunulmuştur.

Kongre’nin temasının “Olağan Dışı Durumlar ve Halk Sağlığı” olarak seçilmesinin
temel nedeni, Türkiye’de, gerek ülkemiz dışındaki savaştan etkilenen çok sayıda insanın ülkemize sığınmış olması, gerekse ülkemizin özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde yaşanan çatışma ortamı nedeniyle ortaya çıkan olağandışı durumlardır. Halk Sağlığı camiası
bu tema ile ülkemizin içinde bulunduğu olağandışı durumlara ilişkin duyarlılık göstermiş ve konuyu bilimsel bir platformda tartışarak; olağandışı durumlardan olumsuz etkilenmenin önlenmesine katkıda bulunmaya çalışmıştır. Olağan dışı durumlardan korunmak ve
olumsuz etkilerini sınırlayabilmek mümkündür.

Afetler yerel olanaklarla üstesinden gelinemeyen, dış yardım gerektiren, günlük insan etkinliklerini aksatan ağır yıkımlar, felaketlerdir. Afetler “doğal” ve “insan kaynaklı” olarak ikiye ayrılırlar. Doğal olanlar içinde iklim değişikliğine bağlı olarak artan sel, fırtına, kuraklık gibi olayların zararları giderek artmaktadır. İnsan kaynaklı olanlar ise hem yurdumuzda hem de dünyada en çok olumsuz etki yapan olaylar haline gelmiştir. Savaş, iç çatışma gibi nedenlerle milyonlarca insan ölmüş, milyonlarcası evsiz kalmış, aç kalmış, horlanmış,
bugünleri ve gelecekleri çalınmıştır.

Olağandışı durumlara sosyal, ekonomik ve siyasal olgular, güç ve iktidar ilişkileri neden olur. Bu nedenle ülkeler, temelde yatan açlık, yoksulluk, eşitsizlik, sömürü, yolsuzluk ve savaşı önlemeden olağandışı durumların yıkıcı etkisinden korunamazlar. Afetlerin dünyada ve ülkemizde azaltılmasının yolu barış ve adaletin, eşitliğin sağlanması,
yoksulluk ve açlıkla mücadele edilmesi, çevreye özen, sorumlu tüketim gibi
temel etmenlerin gerçekleşmesine bağlıdır.

Toplumların olağandışı durumlar öncesindeki yapısı, olağandışı durumların yıkıcılığını belirleyen temel etmenlerden biridir. Afetle beraber toplumda olağandışı durumlardan önce
var olan sorunlar iki-üç kat artar, eşitsizlikler derinleşir. Bu nedenle “re-aktif” (AS: tepkisel) değil olağandışı durumlar öncesinde “pro-aktif” (AS: ön gelen) yaklaşımla, toplumun ve
olası risklerin tanınması, ayrıntılı bilgi sahibi olunması, önleme – zararı azaltma yönündeki eylemlerin önceliklendirilmesi ve ön planlamalar ile olağandışı durumlara hazırlanma
çok değerlidir. Bu konuda Halk Sağlıkçılarına önemli bir işlev düşmektedir. Ancak günümüz Türkiye’sinde ne yazık ki sağlık alanında gereksinim duyulan verilere ulaşmakla ilgili büyük sorun yaşanmaktadır. Gereksinim duyulduğu ölçüde geçerli-güvenilir veriye ulaşılamaması, olağandışı durumlar öncesinde toplumla ilgili sağlıklı bir değerlendirme yapmanın önündeki
en önemli engeli oluşturmaktadır. Saydamlık ve hesap verme demokrasinin olmazsa olmaz koşulları olmasına karşın, ülkemizde resmi verilerin paylaşılmasına ilişkin olarak saydamlıkla örtüşmeyen bir tutum karşımıza çıkmaktadır. Başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere,
Devletin tüm kurumları resmi verileri toplum ile paylaşmalıdır.

Olağandışı durumlar toplumun tüm kesimlerini etkilemekle birlikte yoksullar, yaşlılar, çocuklar, engelliler gibi risk kümelerini daha çok etkiler. Bu risk kümelerinin sorunlarla başetme becerisinden de yoksun olmaları, olumsuz etkiyi güçlendirmektedir. Bu nedenle,
olağandışı durumlarla mücadele sırasında risk kümeleri öncelenmelidir.

Kongrede, olağandışı durumlardan korunmaya ve yıkıcı etkisini en aza indirmeye odaklanmanın gereği vurgulanmıştır. Bu nedenle olağandışı durumlardan önce planlama ve hazırlıklar,
çok paydaşlı olarak merkezi ve yerel otoriteyle ve Akademia ile birlikte yürütülmelidir.

Olağandışı durumlarda çevreden yardım gelene dek geçen zaman, en çok yitiğin yaşandığı dönemdir. Bu nedenle DSÖ Avrupa Ofisi tarafından önemli bir politika belgesi olarak sunulan “Dirençli Toplum” hedefi kabul edilerek, toplumun kendi sorunları ile
başetme becerisi desteklenmelidir.

Türkiye’de hava kirliliği ve ekolojik yıkımın etkileri gün geçtikçe daha çok gözlenmeye başlanmıştır. Kongre, yeraltından çıkarılarak yakılana dek önemli sorunlara neden olan kömürün, hem çalışanların hem de toplumun sağlığını olumsuz etkilediğini bildirmekte,
başta Hükümet olmak üzere, tüm karar vericileri temiz ve sürdürülebilir enerji kaynaklarının enerji üretimi içindeki payını artırmaya ve kömürden enerji üretiminin giderek azaltılması konusunda eylemliliğe çağırmaktadır. Bu bağlamda, ülkemizde yeni kömürlü termik santrallerin açılmasına karşı yürütülen mücadele kararlılıkla sürdürülmelidir.

Kongre, gelecekte başta iklim değişikliği olmak üzere, insan eliyle yapılan değişiklikler nedeniyle önemli sorunlar yaşanacağını öngörmekte ve küresel iklim değişikliğine karşı
hemen önlem alınması için eyleme geçmenin zorunluğunu dile getirmektedir.

Günümüzde hem dünyada hem de ülkemizde şiddet her boyutu ile yaşanmaktadır.
Bir yandan toplumun hemen her kesiminde şiddet daha gözle görülür olarak ortaya çıkarken, özellikle kadına ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olaylarındaki artış dikkat çekicidir. Şiddete yol açan temel etmenin, güç ve iktidar ilişkileri olduğu bilinmelidir.

Sağlık kuruluşlarında meydana gelen şiddet olaylarındaki artışın temel nedeni sağlık sisteminde “insan”ı öteleyen, sermaye lehine yapılan değişikliklerdir. Bilindiği gibi Sağlıkta Dönüşüm Programı hastaların beklentilerinde bugünkü olanaklarla karşılanması olanaklı olmayan
büyük bir artışa yol açmış ve beklentileri karşılanamayan hasta ve yakınları bunun sorumlusu olarak sağlık çalışanlarını görmeye yöneltilmiştir. Sağlık kuruluşlarındaki şiddeti azaltmanın -önlemenin yolu, sağlık politikalarının kâr odaklı olmak yerine, insan odaklı olarak dönüştürülmesidir. Hükümeti, sağlığı ticarileştiren uygulamalardan vazgeçmeye ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti önlemek için taraflarla birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.

Uluslararası güçlerin isteyerek ve bilinçli oluşturdukları bir savaşın mağduru olan iki milyonu geçen sığınmacılar nedeniyle bir yandan çok önemli sosyal sorunlar yaşanırken; öbür yandan da hem sığınmacıların hem de Türkiye’de yaşayanların sağlığını olumsuz etkileyebilecek
sağlık sorunlarının yaşanması gündemdedir. Özellikle kızamık ve çocuk felci konusunda
riskin ortaya çıkmış olması nedeniyle, bağışıklama başta olmak üzere temel sağlık hizmetlerinin eksiksiz olarak sunulmasının sağlanması ve olası sağlık risklerinin ortaya çıkarılması,
denetim altına alınması ve önlenmesi için alan araştırmalarının – müdahalelerinin yapılması büyük önem taşımaktadır. Bu konuda başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere,
ulusal ve uluslararası yetkilileri göreve çağırıyoruz.

Sonuç olarak           : 
Ülkemizde ve dünyada doğal ya da insan eliyle ortaya çıkan olağan dışı durumlar giderek artmaktadır. Olağan dışı durumlarda ortaya çıkan mal ve can yitikleri ve sonrasında yaşanan sosyal sorunlar, ülkelerin bu sorunlara önceden hazırlıksız olmasıyla doğrudan ilişkilidir.
Halk Sağlığı bakış açısıyla insan eliyle oluşturulan olağan dışı durumların önlenmesi, oluşabilecek olağan dışı durumlara karşı çok sektörlü bir anlayışla sağlıklı kamu politikalarının geliştirilmesi, toplumun olağan dışı durumlara karşı dirençli duruma getirilmesi,
örgütlenme ve alt yapı çalışmalarına ağırlık verilmesi önerilmektedir.
Türkiye’nin dört bir yanında bulunan Halk Sağlıkçıları bu sürece katkıda bulunmaya hazırdır.

18. UHSK Katılımcıları
Konya, 27 Ekim 2015

===============================

Dostlar,

Bilindiği gibi Dünyada ve Türkiye’de Tıp Uzmanlık Dalları, ulusal ölçekte
UZMANLIK DERNEKLERİ olarak örgütlenmektedir.
Bu dernekler Kıta ve Küre ölçeğinde üst örgütlenmelere de gitmektedir.

HASUDER (Halk Sağlığı Uzmanları Derneği), Türkiye’de Halk Sağlığı / Toplum Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanlarının Ülkemiz düzeyinde Dernek örgütlenmesidir.
Her yıl Halk Sağlığı Kongreleri düzenlemektedir.
Sonki, 05-09 Ekim 2015 tarihleri arasında Konya’da gerçekleştirildi.
Katılımcı sayısı 500 dolayında.. İlgi giderek büyüyor..
İlki 1979’da Bursa Kirazlıyayla’da idi..
Son Kongremizin SONUÇ BİLDİRGESİ’ni sitemiz okurlarıyla paylaşmak istedik.
Toplantıya ve sonuç bildirgesine emek veren herkese,
başta HASUDER olmak üzere teşekkür ediyoruz.
Bildiri içeriğinin Sağlık Bakanlığı ve ilgili kişi – kurumlarca dikkate alınmasını dileriz.

Sevgi ve saygı ile.
31 Ekim 2015, Ankara


Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com