HİROŞİMA VE NAGAZAKİ`NİN 76. YILINDA NÜKLEER ACI DİNMEDİ!

NÜKLEER KARŞITI PLATFORM
BASIN AÇIKLAMASI : 

2. Dünya Savaşı sürerken ABD`nin Japonya`nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine attığı atom bombalarıyla yaptığı insanlık dışı saldırının üzerinden 76 yıl geçti. Büyük katliam insanlık tarihinde unutulmaz bir leke sürmüş, katliamla birlikte adım atılan atom çağında insanlık nükleer denemeler, santrallar ve silahların gölgesinde yaşamak zorunda kalmıştır. Canlıların ve çevrenin sonunu getiren ölüm teknolojilerinin faaliyetlerine ise hala çare bulunamamıştır.

Emperyalist kapitalizmin acımasız ve korkunç yüzüyle 6 Ağustos 1945 günü Hiroşima`da karşılaşan insanlık, kâr ve güç uğruna yok etme hırsının varacağı son noktayı atılan atom bombasıyla görmüş;  Hiroşima’da 140 bin kişi, 3 gün sonra Nagazaki`ye atılan atom bombası ile 80 bin kişi yaşamını yitirmiştir. Milyonlarca canlı maruz kaldığı radyasyon nedeniyle çeşitli sağlık sorunlarıyla mücadele etmek zorunda kalırken, kanser vakalarında inanılmaz artışın önüne geçilememiştir. ABD emperyalizmi, vahşi saldırısıyla amacının savaşı bitirmek değil, sürdüreceği sömürü savaşlarına bir adım önde başlamak olduğunu göstermiş, tüm dünyaya vermek istediği gözdağını attığı atom bombalarıyla fazlasıyla vermiştir.

Aradan geçen üç çeyrek asrı aşan zamanda uluslararası ilişkiler boyut değiştirirken, üstünlük kurma ve güvenlik stratejisinin bir aracı olan nükleer santrallar ve silah endüstrisi daha da yayılmıştır. Nükleer teknolojiye yönelik endişeler artmış, savaşsız bir dünyada, barış içinde yaşama arzusu ne yazık ki karşılıksız kalmıştır.

1968`de imzalanan ve 1970`de yürürlüğe giren BM Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) ile ABD, Sovyetler Birliği, İngiltere, Fransa ve Çin‘e nükleer silaha sahip olma hakkı tanınırken, küresel sistem nükleer silaha sahip olan ve olmayan ülkeler olarak ikiye ayrılmıştır.

Türkiye ise nükleer silahsızlanmanın temel dayanağını oluşturan ve 1968`te imzaya açılan bu anlaşmayı 17 Nisan 1980 tarihinde onaylamıştır. Türkiye, anlaşmaya taraf olarak nükleer silaha sahip olmayacağı taahhüdünü vermiş, bunun karşılığında nükleer enerjiyi barışçıl amaçlarla kullanma açısından bazı avantajlar da elde etmiştir. Ancak AKP hükümetinin iktidarda olduğu 19 yıllık süreçte nükleer santrallar ve nükleer silahlara olan ilgi artmış, Mersin Akkuyu’ da nükleer santralın temelleri atılmış, Sinop`ta kurulması planlanan nükleer santral için de tüm itirazlara rağmen hazırlıklara başlanmıştır.

Nükleer teknolojinin enerji açığını kapatma bahanesiyle, barışçıl amaçlar için kullanılacağı söylemlerine karşılık, partili Cumhurbaşkanının nükleer silahların gerekliliği konusunda yaptığı açıklamalar asıl niyetin ne olduğunu ortaya koymuştur.

Küresel emperyalizmin Ortadoğu`da yarattığı çıkar savaşları tehlikelerine aldırış etmeden, dış politikada izlediği çatışmacı, şiddeti körükleyen söylemlerinin yanı sıra nükleer santral kurma inadında direten siyasi iktidar, nükleer silahlara sahip olma hayallerini gün geçtikçe büyütürken, uluslararası anlaşmaları da ihlal etmiş, ülkemiz ve bölge insanlığını tehdit eden ABD-NATO nükleer silahlarını bağımlılık ilişkileriyle ülkemizde barındırmaktan çekinmemiştir. Halkımızın ve aynı coğrafyada yaşayan tüm canlıların güvenliğini tehlikeye atarak siyasi tercihini yapmıştır.

Hiroşima katliamının 76. yıldönümünde, nükleer santrallar ve nükleer silahların barındırdığı tehlikeyi görmezden gelmenin, bir kaza ya da saldırı anında yaşanacak kırımın insanlığa karşı işlenen en büyük suçlardan birini oluşturacağını, sadece o bölge canlıları ve doğası için değil tüm dünyada yıllarca geri döndürülemez bir tahribata neden olacağını hatırlatıyoruz. Ülkemiz ve tüm dünya hükümetlerini barış içinde silahsız ve nükleersiz bir dünyada yaşamak için sorumluluğa davet ediyoruz.

AKP hükümeti ve kalan tüm ülkelerin, 7 Temmuz 2017`de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu`nda ezici bir çoğunlukla kabul edilen ve 22 Ocak 2021`de 50 ülkenin parlamentolarında onaylamaları ile yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşmasını acilen imzalayarak meclislerinde onaylanmasının sağlamasını,

ABD-NATO nükleer silahlarının topraklarımızdan
derhal temizlenmesini istiyoruz.

Nükleer Karşıtı Platform (NKP) Bileşenleri olarak, ülkemizi ve komşularımızı açık hedef haline getirecek nükleer santral ve silahların ulusal itibarımızı artıracak teknolojiler olarak sunulmasını ve halkın yanıltılmasını kabul etmiyoruz. Küresel kapitalizm ve emperyalizme bağımlılık ilişkileri içinde ekonomik, sosyal, siyasal alanda yaşanan sıkıntıların arttığı, binlerce insanın yaşamını yitirmesine neden olan küresel salgın, iklim değişikliği, seller, yangınlar, terör, savaş ve göç felaketlerinin büyük acılarını yaşarken,

  • kaynakların kitle imha silahları yerine acilen kamusal ihtiyaçlar doğrultusunda kullanılmasını talep ediyoruz.

Barış içinde, tüm canlıların yaşam hakkının gözetildiği insanca yaşanacak bir çevrede, savaşsız, katliamsız, gelecek kuşaklara aktarılacak en büyük mirasın “Yurtta Barış Dünyada Barış” ilkesiyle nükleer santrallardan ve kitle kırım – çevre yıkım silahlarından arındırılmış bir dünya olduğunun altını çiziyoruz. Emek ve demokrasi güçleri olarak

  • sömürüsüz, eşit, özgür, adil bir dünya için mücadelemizi sürdüreceğiz.

Hiroşima ve Nagazaki saldırısını unutmadık, unutturmayacağız… Hiroşima ve Nagazaki`de yaşamını yitirenleri saygı ile anıyor; Japon halkının 76 yıldır dinmeyen acısını paylaşıyoruz. Başta ülke topraklarımızda muhafaza edilen nükleer silahlar olmak üzere, tüm dünyada var olan nükleer silahlar, nükleer santrallar ve insanlığın “yok etme” kültürüyle ürettiği bütün hayallerden vazgeçilmesi çağrımızı yineliyoruz.

  • Nükleere İnat, Yaşasın Hayat!

NÜKLEER KARŞITI PLATFORM
6 Ağustos 2021

http://portal.nukleerkarsitiplatform.org/hirosima-ve-nagazakinin-76-yilinda-nukleer-aci-dinmedi/
https://www.emo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=135462

HELALLİK

Suay Karaman 

Gündeme “kul hakkı” ve “helalleşme” gibi kavramları getirerek, bazı gerçekler örtülmeye çalışılmaktadır. Laik hukuk devletinde “kul hakkı” ve “helalleşme” gibi dinsel söylemlerin yeri yoktur, olamaz da. Dinsel yönden bir kimse, başka bir kimsenin hakkını yer, malını çalar, tecavüz eder, öldürür ise kul hakkı almış olur. Kullar arasında bir hak çalma söz konusu olduğunda kullanılan dinsel bir terim olan helalleşme, bir kulun, öbürünü cezadan affetmesi anlamına gelmektedir. Bu tür kavramlar çağdaş laik hukuk öncesi dönemlere aittir.

Laik ve demokratik hukuk devletinde kul değil yurttaş hakkı, helalleşme değil yargıda hesaplaşma vardır.

  • İktidar ve kamu çalışanları için halktan ‘helallik istemek’ değil, halka hesap vermek vardır.
  • Bu yapılan açıkça din sömürüsüdür, inanç sömürüsüdür.

Eğer bu mantıkla gidilirse zimmet suçu işleyen memur da, helallik isteyip suçundan aklanabilir!

AKP örgütleriyle çevrimiçi bayramlaşma programına katılan AKP genel başkanı Tayyip Erdoğan şunları söyledi:

  • “Kısıtlamalardan etkilenen esnaflarımızın bir kısmı ile turizm sektörümüze de bu zor dönemde ayakta kalabilmeleri için her türlü desteği vermenin gayreti içindeyiz. Buna rağmen sıkıntıya düşen insanlarımız, esnafımız, çalışanımız olduysa hepsinden helallik istiyoruz.”Küresel salgının başında yardım toplamak için halka IBAN numarası veren AKP genel başkanı, şimdi halktan helallik istemektedir.

Devleti yönetenler, yanlış uygulamalarıyla mağdur ettikleri halktan, esnaftan ve çalışanlardan helallik isteyemez. Devlet, kamu hizmetlerinin yürütülebilmesi için halkından, esnafından ve çalışanlarından vergi toplar, topladığı vergilerle de, öncelik sırasına göre topluma hizmet götürür, sosyal yardımda bulunur. 

Hazinede toplanan vergileri yanlış yatırımlarda ve harcamalarda kullanarak yok edenler, milletin 128 milyar dolarını buharlaştıranlar helallik isteyerek sorumluluktan kaçamazlar. Sosyal devlet, topladığı vergileri ve diğer gelirleri, gerekli yatırımlarda kullanmakla ve bir bölümünü de korunması gereken kesimlere aktarmakla görevlidir. Küresel salgın döneminde zor duruma düşen esnafa, çiftçiye, çalışana, emekliye destek olmak sosyal devletin yerine getirmesi gereken temel bir işlevdir.

Ülkemizde bu temel işlev yerine getirilmemektedir. Yıllardır yaşanan ekonomik krizin yanında küresel salgın da ortaya çıkınca, her şey daha kötüye gitmiştir. Alınan eksik ve yanlış önlemlerle, gerçek olmayan söylemlerle bu krizden kurtulmak olanaksızdır. Türkiye’de son on beş ay içinde binlerce çalışan, müzisyen, sanatçı işsiz kalmıştır;

  • Birçok insan açlıktan, yoksulluktan ve çaresizlikten intihar etmiştir.

Nisan ayında açıklanan IMF raporuna göre, Türkiye, Arnavutluk ve Meksika ile birlikte, salgın döneminde ulusal gelirine oranla halkına en az destek veren üç ülkeden biridir. Yanlış politika ve kararlar ile Türkiye, toplam ekonomik destekler içinde vatandaşına dönük harcama ve desteklerin en düşük olduğu ülke konumuna getirilmiştir.

Muhalefetin “erken seçime gidin, sandığı koyun helalleşelim” söyleminin de geçerliği yoktur, yanlıştır. Çünkü sandıkta helalleşme olmaz, sandıkta hesaplaşılır. Hesaplaşma da yasalarla yargı önünde yapılır. Ama “devri sabık yaratmayacağız” söylemindeki bir muhalefet, işbirlikçidir, yok hükmündedir. Doğru bir muhalefet bilgili, bilinçli olmalı, ülke gerçeklerini bilmeli, muhalefet etmek için tuzağa düşmemeli ve siyasal iktidara gollük pas vermemelidir. 

Eğer sosyal devlet bitirilmeseydi işini yitirenlere, işsizlere, düzenli kazancı olmayanlara, kapanan işyerlerine nakit desteği verilirdi. Zor duruma düşen esnafın vergi ve sigorta primleri, kira, elektrik, su, doğalgaz gibi giderleri ertelenirdi. Ama işin en kolay yolunu helalleşmek olarak görenler, bu sorumluluğun altında kalacaklar ve er ya da geç gerekli hesabı vereceklerdir. 

Azim ve Karar, 24 Mayıs 2021

TERÖR DEVLETİ

Suay Karaman

Elli yılı aşkın süredir devam eden Filistin ile İsrail arasındaki çatışmada, her iki taraftan on binlerce insanın yaşamını yitirdiği, yüz binlerce insanın yaralandığı, yaklaşık bir milyon insanın da evlerinden ve yurtlarından sürüldüğü bilinmektedir. Ramazan ayıyla birlikte İsrail polisi Kudüs’teki Şam Kapısı’nda akşamları iftar düzenlenmesini engellemek için bariyerler yerleştirmişti. Filistinliler bu durumu protesto ediyor ve İsrail polisi ile çatışıyordu. 7 Mayıs Cuma akşamı İsrail, işgal altındaki Doğu Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’ya baskın düzenledi. Camide namaz kılanlara ses bombaları ve plastik mermilerle saldırdı. Gazze ve diğer kentlere de sıçrayan olaylar halen devam etmektedir. İsrail’in havadan ve karadan vurmaya devam ettiği Gazze Şeridi‘nde tablo giderek ağırlaşmaktadır.

Arap ve Yahudi grupların sert çatışmalarında birçok ölüm ve yaralanma olayı meydana gelmiştir. Geceleri sürekli iki tarafın ateşlediği roketlerin kıvılcımlarıyla İsrail ve Filistin semaları aydınlanmaktadır. Bu durumda iç savaş uyarısı yapan İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin, “Sokaklarımızda savaş patlak verdi. Çoğunluk gördüklerine inanamıyor ve şok yaşadığı için hiçbir şey söyleyemiyor” dedi.

14 Mayıs 1948 tarihinde kurulan İsrail, kurulduğundan beri sürekli Araplarla savaşmış ve her savaştan topraklarını büyüterek çıkmıştır. ABD’nin stratejik müttefiki olan hatta Ortadoğu’ daki jandarması kabul edilen İsrail’in, sürekli yeni yerleşim birimleri kurup, Filistin halkını sürmesine ve katletmesine, ABD destek olmaktadır. Çünkü emperyalizm, siyonizmin işbirlikçisidir, destekçisidir.

Son iki yılda dört seçim gören İsrail’de iç siyaset hayli karışık bir durumdadır. Hakkındaki yolsuzluk iddiaları ile gündeme gelen Başbakan Binyamin Netanyahu, bu saldırılarla kendi durumunu unutturarak, iktidarda kalabilmek için yeni ve kanlı bir oyunun peşindedir. Açıkça bir terör devleti görünümündeki İsrail, bu yaptıkları nedeniyle tüm dünyada öfke yaratmıştır ve gelen tepkilere karşın saldırılarına devam etmektedir. Ama İsrail’e yaptırım uygulamak söz konusu değildir çünkü arkasında ABD ve Batının desteği bulunmaktadır.

Türkiye’de, siyasi iktidarın desteğiyle Filistinlilerin yaşadıkları karşısında Ankara, İstanbul, Adana, Kayseri başta olmak üzere bazı kentlerde mitingler düzenlendi. Küresel salgın nedeniyle sokağa çıkmanın yasak olduğu günlerde “tekbir” getirerek sokaklara dökülen tarikat artıklarının organizasyonu ilginçtir. Bunlar bir araya toplanırken güvenlik güçleri ne yapmıştır, hatta nerededir gibi sorular da yanıtsızdır. İstanbul’da binlerce kişi Türk ve Filistin bayraklarıyla Beşiktaş’taki İsrail Başkonsolosluğu önünde sloganlar atarak İsrail’e tepkilerini gösterdi. Vatan Caddesi’nde bir araya gelen vatandaşlar, Türk ve Filistin bayrakları asılı araçlarıyla konvoy yaparak İsrail’i protesto etti. “Kahrolsun İsrail” diye sloganlar atılarak, İsrail’in kahrolmadığı bilinmesine karşılık, sadece kendi bindirilmiş kıtaları alanlara çıktı. Ama bu bindirilmiş kıtalar Uygur Türklerine yapılanlara tepki vermedi. Bu bindirilmiş kıtaların, Yunanistan’ın işgal ettiği Ege adalarımız konusunda hiçbir tepki ve eylemi olmadığı gibi söylemi bile yoktur.

  • Siyasi iktidarın ülkemizin sorunlarını unutturmak için Filistin konusunda, küresel salgına karşın bindirilmiş kıtalarını sokaklara döktüğü anlaşılmaktadır.

12 Mayıs Çarşamba günü Suudi Arabistan ziyareti sonrasında Dışişleri Bakanının yaptığı açıklama şöyledir:

  • “Hep böyle kınıyoruz ama ümmet adım atmamızı bekliyor. Artık bu tür saldırıların durması gerekiyor. Elbette uluslararası hukuk çerçevesinde Filistinlilerin haklarını korumamız lazım.“

Ümmet sözcüğü ile ne anlatılmak istenmektedir; hangi ümmet nasıl bir adım atmamızı bekliyor? Müslüman Kardeşler mi, Taliban mı, Hizbullah mı, IŞİD mi, HAMAS mı? İsrail’e karşı ümmeti göreve çağırma girişimleri boşunadır, sonuç vermeyeceği bellidir. Ümmet değil ama Türk Milleti bu sorunu barış ile çözmelidir. Eşsiz önderimiz Atatürk’ün “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesi her zaman geçerliliğini korumaktadır. Günümüzde büyük bir insanlık dramı haline gelen Filistin sorunu, iki devletli şekilde çözülmelidir. Ancak ne yazık ki İsrail’in saldırgan tutumuna karşı şimdilik kısa vadede bir çözüm görünmemektedir.

Ülkemizin ovalarını, barajlarını İsrail’e peş keş çekerseniz, tohumlarınızı İsrail’den alırsanız, savaş uçaklarının teknolojik sistemleri İsrail tarafından yapılırsa, özelleştirme adı altında birçok şirketinizi İsrail’e satarsanız, İsrail ile ticari ilişkileriniz büyük boyutlara ulaşmışken İsrail’e karşı yalnızca kınama yaparsınız. Bu yüzden İsrail ile ilişkilerinizi donduramazsınız, büyükelçinizi çekemezsiniz çünkü elinizi vermişsiniz, kolunuz onlarda. Üstelik Tayyip Erdoğan’ın 29 Ocak 2004 tarihinde Yahudi Üstün Cesaret Madalyası aldığı düşünülünce, İsrail’e salt içi boş kınamalar yapılacağı bilinmelidir. İsrail’in yoğun saldırıları karşısında, 14 Mayıs Cuma günü Mescid-i Aksa’da toplanan kalabalığın “Biz buradayız, sen neredesin Erdoğan” sloganı atarak, protesto gösterilerinde bulunduğu da gözlerden kaçmamıştır. 

Azim ve Karar, 17 Mayıs 2021

DERHAL YÜZDE 95’LER DÜZEYİNDE TAM KAPANMAYA GİDİLMELİ!..

Dostlar,

SÖZCÜ Gazetesinin usta ve en çok okunan yazarlarından Sn. Uğur DÜNDAR, kendilerine sunduğumuz aşağıdaki makalemize kendi köşelerinde TAM SAYFA olarak yer verdiler. Daha önce de 2 kez lütfetmişlerdi köşelerini. İçten teşekkür borçluyuz kendilerine ve SÖZCÜ Gazetemize.. Erişkeler (linkler) tıklanarak bu makalelerimiz çağrılıp web sitemizde okunabilir.

UZAT KOLUNU TÜRKİYE! 

KORONA AŞILAMASINDA ÖNCELİKLER SORUNU

Bu kez,

KÜRESEL SALGININ BAŞINDAN BERİ HEP DOĞRULARI SÖYLEYEN
SAYGIN BİLİM İNSANI PROF. DR. AHMET SALTIK’TAN ACI TABLO :

DERHAL YÜZDE 95’LER DÜZEYİNDE TAM KAPANMAYA GİDİLMELİ!..

başlığı ile SÖZCÜ‘deki köşelerinde yine tam sayfa olarak yayınladılar. PDF biçimi aşağıda:

DERHAL YÜZDE 95’LER DÜZEYİNDE TAM KAPANMAYA GİDİLMELİ!..
***
Makalemizin tam metnini sunuyoruz..

SALGIN ve TIKANAN TÜRKİYE…
NE YAPMALI??

Bilindiği gibi 1 yılı aşkın zamandır salgına ilişkin hiçbir öngörümüz boşa çıkmadı ve tek 1 hecemiz yalanlanamadı. Bu sonucu, izlediğimiz bilimsel akılcılık – matematiksel düşünce – sayısal karar verme tekniklerini kullanmamıza borçluyuz. Halkımıza hep bilimsel gerçekleri sunduk. 2. açılım – saçılım kumarının başlatıldığı 1 Mart 2021’den 21 Nisan’a dek geçen 52 günde salgına ilişkin sayısal verilerden çıkarımlar yapmalıyız. 2. açılım – saçılım kumarı başlatılmadan, 28 Şubat 2021 verileri ile 21 Nisan 2021 verilerini karşılaştıralım ve yorumlayalım :

TEST POLİTİKASI ve UYARDIĞI SORULAR…

  • Toplam test sayısı 33,2 milyondan 44,7 milyona çıktı, 11.5 milyon ve 1/3’ten daha çok artarak. Ciddi bir artış, son 52 günde ortalama 221 bin, öncesinde ise 94 bin. Toplamda, hala, fiilen 90 milyon dolayında olan Türkiye nüfusunun yarısına bile erişilmiş değil. Oysa Dünya Sağlık Örgütü Türkiye ölçeğinde bir ülke için günlük 400 bin test önermişti. Yaygın test ile tüm taşıyıcıları erken bulmak, ayırmak, gerekenleri sağaltmak… yordam (strateji) buydu önerilen. Nüfusunu aşkın sayıda test yapan ülkeler az değil; ABD, Fransa, İngiltere, Çekya, Belçika, İsrail, BAE..
  • 21 Nisan 2021’de 318.839 test yapılmış ve 61.967 (+) olgu yakalanmış, oran %19.4. Kabaca, test yapılan her 5 kişiden 1’i (+). Bu çok yüksek bir oran, 28 Şubat’ta %7.7 idi. 52 günde neredeyse 3’e katlandı. O gün 109.639 olan test sayısı 21 Nisan’da 318.839’a yükseldi. Artan test sayısı ile yakalanan PCR (+) olgu sayısı arasında koşutluk var.
  • Ancak, 28 Şubat’ta 8424 olan test (+) olgu sayısı 21 Nisan’da 61.967’ye ulaştı. Günlük test sayısı yaklaşık 3’e katlanırken, günlük test (+) olgu sayısı 7,4 kata ulaşmış. Bu durum; testin duyarlığı (+ olguları yakalama yeteneği) sabit varsayılırsa, hatta yaygın mutasyonlar nedeniyle yeterince ve zamanında güncellenememiş olması nedeniyle azalmış bile olabileceğine göre, yakalanan + olgu sayısında bu patlama, Kovit-19’un toplum içindeki hızla artan yaygınlığının (prevalansının) göstergesidir. Bu verilerle DENETİMLİ NORMALLEŞME başlatılabilir miydi, sürdürülebilir mi? Yanıt çok net olarak HAYIR’dır! Hiçbir Epidemiyolojik ölçüt bu karar için uygun değildi.
  • Öte yandan, test sayılarının kişi mi, test sayısı mı olduğu belirsizdir. Bir süre önce Sağlık Bakanı “test sayısı” olarak bildirmişti. Bunu da geçelim, 318.839 test “kimlere” yapılmıştır? Sağlık kuruluşlarına başvuranlara ek olarak genel toplumda da “tarama”, erken taşıyıcı – temaslı bulma amaçlı yapıldı ise, topluma genellenebilir. Bu durumda, Türkiye’deki her 100 kişiden 19’unun PCR+ olabileceği öngörülebilir ki dehşet verici bir orandır. Bulaş zinciri toplum içinde kırılamamaktadır ve hastanelerin bu muazzam olgu yüküne yanıt verebilmesi olanak dışıdır. Yok hayır, “genel toplumda tarama yapılmadı” denirse, bu durumda da “neden yapmadınız?” sorusunu yanıtlamak gerekecektir. Kuşku yok, izlenmesi gereken bu 2. yoldur;

Aktif Sürveyans yöntemi ile genel toplumda tarama yapılması zorunludur.

HIZLA ARTAN OLGU (Vaka, hasta) SAYISI 

28 Şubat’ta havuzda olgu sayısı 100.785 idi. 52 günlük sözde denetimli normalleşme serüveninde bu sayı 565.274’e tırmandı, 5.6 kat büyüdü! Toplam olgu sayısı 2.702.588 iken 4.446.591’e fırladı %46 artışla. 1,745.003 olgu artışı oldu 52 günde, ortalama 33.558/gün ile. 28 Şubat’tan geriye 2.701.588 olguyu 355 günde kaydeden ülkemiz (ortalama 7610), son 52 günde ortalama 33.558 olgu / gün gibi anormal verilere ulaştı. 1 Mart açılım kumarı sonrası 52 günde ortalama 33.558 olgu, öncesi 355 günde 7610 olan ortalama sayının 4.4 katı. Tüm bu çarpıcı gelişmeler karşısında 2 soru sorulabilir, sorulmalıdır :
1. “Denetimli normalleşme” ile böylesine “anormal” yükselmeler neden öngörü(e)memiştir? Üstelik, Şubat başından beri, gevşeme için Epidemiyolojik verilerin asla elverişli olmadığı, Eylül – Aralık 2020’de yaşanan 2. dalgadan beter bir KASIRGA yaşanabileceği uyarımıza karşın! Örneğin okullar için “.. sakın haa, sakın haaa, aklınızdan bile geçirmeyin, bu dönem böyle gitsin, uzaktan eğitimle, ileride bir telafi yolu bulunur..” demiştik.

2. Roket hızıyla artan olgu ve ölüm sayıları karşısında bu 2. açılım – saçılım kumarı neden ısrarla sürdürülmekte ve işe yaramayacağı belli pansuman önlemlerle ülkemiz oyalanmaktadır??

Bunca masum insanın hastalanması ve ölmesinin hesabını kim verecektir?

Gerçek sorumlu nedir, kimdir? Salgın mıdır, izlenen akıl – bilim dışı AKP politikaları mıdır??

Üstelik veriler “resmi” sayılardır… Değişik nedenlerle gerçek verilerin çok daha yüksek olduğu tartışma dışıdır. Bu bağlamda Sağlık Bakanlığı suçüstü yakalanmıştır. Bakan, ulusal – uluslararası çıkarları korumak için gerçek sayıların saklandığını itiraf etmek zorunda kalmıştır, yakalanan bir bilgisayar ekranı yüzünden. O gün 1500 ilan edilen hasta sayısı ekranda 30 bin idi (10 Eylül 2020).. “Fahrettin katsayısı-1“, 20 idi! Daha sonra, biriken ve saklanan 1,7 milyon hasta turkuvaz tabloya eklenmek zorunda kalındı. Benzer kabul ve itiraf ölüm sayıları için hala gelmedi! Oysa Dünya ortalaması %2, bizde %1!!?? “Fahrettin katsayısı-2“, 2-3 arasında..

  • Ülkemizde her 2 ya da 3 korona ölümünden yalnızca 1’i kayda alınıyor!!??

Havuzda biriken 565.274 hasta, Türkiye resmi nüfusuna göre 83,6 m / 565.274 = 148!
Bu rakam 28 Şubat 2021’de 829 idi. Çarpan katsayı 5,6’dır! Bu tırmanış göz göre göre olmuş ve önlemlerde sıkılaştırmaya gidilmemiştir. Oysa salgının ilk tepesinde 11 Nisan 2020 günü 5138 olgu yakalanmış, ölüm sayısı ise 19 Nisan 2020’de 127’ye erişmişti. O zaman alınan önlemler, şimdikinden çok daha sıkı ve disiplinli idi.

  • Pekii, AKP iktidarı neden bu 3. dalgada gerekli Epidemiyolojik önlemlere, örneğin 4 haftalık sıkı bir kapanmaya gitmemektedir?? Bu kritik bir sorudur ve İktidar yanıtlamalıdır.

Ne yazık ki, çıplak tablo; Salgın yönetil(e)memekte, KULLANILMAKTADIR!

  • Ülkemizde her 148 kişiden 1’i, 21 Nisan 2021’de aktif olarak virüs taşıyıcısıdır, PCR (+) tir.
  • Bu muazzam bir hastalık yükü, ürkütücü bir prevalans hızıdır! Toplumda bulaş zinciri kırılmadan salgını sönümlendirme olanağı yok – tur.

AĞIR HASTA ve ZATÜRRE ORANLARI, Sui Generis Filyasyon Ekipleri

Zatürre oranları 28 Şubat’ta %4.2 iken, 21 Nisan’da %2.9’a inmiştir her nasıl oldu ise. Bir yandan mutasyonlar sayıca çeşitlenir ve oran olarak egemenleşirken. Örn. İngiliz mutantının %85’lere vardığını Sağlık Bakanı geçtiğimiz hafta açıkladı. Bu varyant tiple bulaşın (enfeksiyonun) daha ağır ve öldürücü olduğu bilinirken..

Öte yandan, 28 Şubat’ta havuzdaki 100.785 hastanın 1191’i ağır hasta iken, 21 Nisan’da havuzda biriken 565.274 hastanın 3398’i ağır hastadır (sırasıyla %1.2 ve %0.6!). Bu oranlar, son Dünya ortalaması olan %0.6 ile uyumlu olsa da açıklanma gereksinimlidir. Çünkü 21 Nisan 2021 verisiyle hastaların / olguların / vakaların filyasyon oranı %99.9 gibi olağanüstü yüksek düzeyde verilmekte, üstelik ortalama filyasyon süresi de 8 saat olarak ilan edilmektedir. Bu son 2 veri “olağanüstü yüksek bir başarı göstergesidir ve ağır hasta oranlarının daha da aşağılarda olmasını sağlayabilir. Ne var ki, Filyasyon ekipleri standartlara uygun olmaktan çok uzaktır. Örn. daha önce hiçbir Filyasyon eğitimi almayan bir Dişhekimi, yanı sıra herhangi bir memur, kamu çalışanı (çaycı, marangoz, kaportacı dahil!), kiralık bir araç ve şoförü ile ülkemizde Filyasyon (tanı konan kovit-19 hastasının hastalığı nereden – kimden aldığının saptanması, kaynağın bulunması) çalışmaları tıp tarihine geçecek biçimde özel, “Sui generis” (kendine özgü) yürütülmektedir!?

Bu çarpıcı olgu, Kamuda sağlık çalışanı eksikliğini nicel ve nitel boyutta çok açık biçimde sergilemektedir. Gerçekten 1,1 milyonu biraz aşkın sağlık çalışanı ile Türkiye, OECD ülkeleri içinde sonlardadır. 83,6 milyon / 1,1 milyon = 76 kişiye 1 sağlık çalışanı düşerken, ABD’de bu oran 332 milyon / 21 milyon = 16 kişidir. Atama bekleyen 400 bini aşkın sağlık emekçisinden, salgının başından bu yana Sağlık Bakanlığı salt 12.500 emekçi alma ilanı vermiştir.

Sağlık hizmetlerinin omurgası olan 1. Basamak Sağlık Hizmetleri son derece zayıf, dağınık ve salgına hazırlıksızdır. 27 bin dolayındaki Aile Hekimliği Biriminin yaklaşık 3500’ünde aile hekimi yoktur. 2 bin dolayında aile hekiminim aile sağlığı elemanı yoktur, yalnızdır ve bu çok cılız yapı, salgını göğüsleyip bulaş zincirini kıramamakta, hastaneler dolup taşmaktadır. Şehir hastaneleri de elbette yetmemektedir çünkü gerçek anlamda yatak sayısı artışı olmamıştır. 2010 öncesinde ülkemizde kurulu olan Sağlık Ocakları sistemi geçerli olsaydı, salgın yönetimi çok daha başarılı olurdu bu birimlerdeki deneyimli takımlarla.

İYİLEŞEN HASTALAR… NE ÇABUK, BU NE HIZ??

28 Şubat’ta havuzda 100.785 hasta varken, o gün iyileşen hasta sayısı 6511 (%6,4) olarak verilmişti. Buna göre havuzda kalma süresi ortalama 16 gündür. Ancak, son 52 günde havuzdaki hastalarda iyileşme oranı da her nasılsa, hızlı bir artışa geçmiştir. 21 Nisan’da havuzdaki 565.274 hastanın 52.213’ü iyileşmiştir (%9,2). Buna göre, hastaların havuzda kalma süresi ortalama 11 güne in(diril)miştir!? Sağlık Bakanlığı karantina süresini 14 günden aşağı çekerek, test yinelenmesine bile gerek duymaksızın, 9-10 günde hastaları otomatik olarak havuzdan çıkarmaya başlamıştır. Böylelikle hasta havuzundaki toplam sayının “şişkin” görünmesi sözde engellenerek bir algı yönetimine yönelinmektedir. Ancak bulaştırıcılık 14 gün sürebildiğinden, karantinanın erken sonlandırılması toplumda bulaş zincirinin kırılmasına engel oluşturmaktadır. Bu süre 14 gün olmalı ve PCR testi (-) kılınmadan karantina sonlandırılmamalıdır.

Ve ÖLÜMLER…

28 Şubat 2021’de, 11 Mart 2020 sonrası 355 günde 28.569 idi “resmi” ölüm sayısı. Ortalama 80 ölüm / gün. Bu sayı 2. açılım – saçılım kumarının oynandığı son 52 günde 36.975’e fırladı, 8406 artış ile. 355 günde saptanan 28.569 ölüm, %29 artış gösterdi. Son 52 günde ortalama 162 insanımız öldü, her gün. Önceki dönemde bu ortalama 80 idi ve 2’ye katlandı! 28 Şubat’ta 66 olan o günün resmi ölüm sayısı, 21 Nisan’da 362’ye çıkarak 5.5 kat büyüdü. Aynı sırayla 8424 olan günlük olgu/vaka/hasta sayısı ise 7.4 kat büyüyerek 61.967 oldu. Ağır hasta sayıları ise 1191’den 3398’e 2.9 kat arttı. Bu veriler de çelişkili.

Ölüm hızı Dünya ortalaması %3’lerden %2’lere gerilerken, Türkiye hep %1 ölüm oranı verdi, dünyanın 3’te 1’i ya da yarısı. Dünya ortalaması son zamanlarda %2, bizde hep %1!!?? “Fahrettin katsayısı-2“, 2-3 arasında. Ülkemizde her 2 ya da 3 korona ölümünden yalnızca 1’i kayda alınıyor!?

Havuzda biriken 565.274 hasta, Türkiye resmi nüfusuna göre 83,6 m / 565.274 = 148 olup, her 148 kişiden 1’inin PCR (+) olduğu yukarıda da vurgulanmıştı (21 Nisan 2021). Buna göre, ortalama 4 haftada sonucun belli olması verisinden kalkarak şu acı hesaplamayı yapmak zorundayız :

565.674 olgu/vaka/hasta X %3 ölüm hızı = 16.958 ölüm, 21 Nisan’ı izleyen 4 hafta içinde!!
Ya da daha “iyimser” (!),
565.674 olgu/vaka/hasta X %2 ölüm hızı = 11.305 ölüm, 21 Nisan’ı izleyen 4 hafta içinde!!

Ülkemizi bekleyen yürek yakıcı tablo budur. Salgın bu gün, büyülü biçimde durdurulsa bile! Üstelik, her gün 50 – 60 bin yeni hasta havuza eklenirse, 28 güne kalmadan erken ölümler de olabilecektir.

  • Bu durum dehşet vericidir ve hızla OLAĞANÜSTÜ ÖNLEMLER almayı zorunlu kılmaktadır.

DÜNYA VERİLERİYLE KARŞILAŞTIRMALAR

21 Nisan 2021’de :
ABD : 60.317 yeni olgu-vaka-hasta / 335 milyon; milyon nüfusta 180 insidens hızı
Hindistan : 294.290 yeni olgu-vaka-hasta / 1,4 milyar; milyon nüfusta 210 insidens hızı
Brezilya : 73.172 yeni olgu-vaka-hasta / 215 milyon; milyon nüfusta 344 insidens hızı
Fransa : 42.498 yeni olgu-vaka-hasta / 65 milyon; milyon nüfusta 644 insidens hızı

TÜRKİYE : 61.967 yeni olgu-vaka-hasta / 84 milyon; milyon nüfusta 738 insidens hızı

Görüldüğü gibi, 21 Nisan’dan geriye son 1-2 haftadır, Türkiye, milyon nüfus başına günlük yeni olgu sayısı (insidens hızı) bakımından açık ara ile DÜNYA ŞAMPİYONUDUR!

Üstelik, yine 21 Nisan 2021’de tüm dünyada tanı konan toplam Kovit-19 hasta sayısı 832.133 olup, bu toplamın % 7.4’ü, 61.967 hasta ile Türkiye kaynaklıdır. Oysa Türkiye nüfusu dünya nüfusunun %1,1’idir (7.8 milyar / 83.6 milyon). Ülkemiz, nüfusuna göre 7 kat dolayında yoğunlukla kovit-19 hastası barındırmaktadır!

  • Oysa AKP iktidarı, Erdoğan salgında destan yarattıkları propagandası yapmakta!!??

SONUÇ                                 :

Sayısal veriler, nesnel olarak dehşet vericidir. Salgın yönetiminde son derece başarısız bir tablo tartışmasız olarak ortadadır. Aynı yöntemler sürdürülerek farklı sonuçlar alınamaz. İktidar, Pandemi ortamını her tür muhalefeti baskılamak – engellemek – yasaklamak için kullanmaktadır. Bu yaklaşım etik dışıdır ve hiçbir biçimde kabul edilemez, sürdürülemez. Hukuka, ahlaka, insan haklarına apaçık aykırıdır ve derhal sonlandırılması zorunludur.

Masum insanların salgına kurban verilmesi temelli bir siyaset asla inşa edilemez.

  • Verileri Türkiye’den görece çok çok daha iyi olan Avrupa ülkeleri 3-4 kez çok sıkı
    ve 4 haftadan uzun süreli tam kapatmaya başvurmuştur.
  • AKP = Erdoğan, neden ısrar ve inatla bu yöntemden uzak durmaktadır? Üstelik aşılama oranları çok yetersiz, yavaş, aşı sağlama çok sorunlu iken.. Sağlık sistemi tıkanmak üzere iken!

Turizm sezonu yaklaşmıştır. Önümüzdeki 2 ayda, Mayıs – Haziran’da salgın sınırlanamazsa, bu yıl da turizm sektörü düş kırıklığı yaşatabilir ve bedeli çok ağır olur. Ayrıca genel ekonomi de uzayan salgın nedeniyle, “4 hafta kapatma”dan çok daha ağır bedel ödemektedir, bu da sürdürülemez.

Resmen ilan edilen ölümler 37 bindir ancak en az 2 katı olup 74 binden az değildir. Hatta 3 ile çarparak 110 bin ölümden söz edilebilir! TÜİK ölüm istatistiklerini açıkladığında tablo netleşecektir. Bu sayılara yarısı dolayında dolaylı – ikincil kovit ölümleri de eklenmelidir. Toplum ağır travmalıdır!

İktidarların en başta gelen görevi yurttaşlarının can güvenliğini / YAŞAM HAKKINI sağlamaktır.

Salgın politik beklentilerle değil, kesin olarak Epidemiyolojik ilkelerle yönetilmelidir.

  • Görünen o ki, salgından çok izlenen bu bilim dışı politikalar insanlarımızı öldürmektedir.

Bu politikaların özneleri, masum onbinlerce insanın ölümünün tartışmasız sorumlusudur.
Tarih asla bağışlamayacaktır bu sorumluları ve mutlaka yargılanacaklardır.

DERHAL                    ;

  • 4 HAFTA boyunca %95’ler düzeyinde tam kapanmaya gidilmelidir!

Olabildiğince aşı sağlanmalı (halen 10 aşı dünyada acil kullanım onayı aldı) ve 4 hafta kapanmada olağanüstü seferberlikle yaygın aşılama yapılmalıdır. Yine bu sürede yaygın aktif sürveyans uygulanarak burun sürüntü örnekleri alınmalı ve toplumda saklı – gizli taşıyıcılar bulunarak evlerinde değil KARANTİNA MEKANLARINDA gözetime alınmalıdır. Sahra hastaneleri açılmalı ve 1. Basamak hızla güçlendirilmelidir. Gereksinimli kitlelere sosyal devlet desteği mutlaka verilmelidir.

Sevgi ve saygı ile. 25 Nisan 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik

 

1. Yıl Biterken Küresel Salgından Öğrendiklerimiz : Eğitim ve Diğer Sorunlarımız

Dostlar,

20 Şubat 2021 Cumartesi günü saat 21:00’de, Başkan Sn. Özgür Aras öğretmenimiz ile,
bizim de üyesi olduğumuz EĞİTİM-İŞ Burhaniye Temsilciliği ile sanal ortamda konferans gerçekleştireceğiz. Konu :

“1. Yıl Biterken Küresel Salgından Öğrendiklerimiz : Eğitim ve Diğer Sorunlarımız”

Youtube’dan canlı yayın (bu gece saat 21:00’de tıklayın) :
https://www.youtube.com/watch?v=PAITjc14SQY

Kaçıranlar için erişke (link) aşağıda, tıklayınız lütfen..

 

İlgi ve bilginize sunarız. Sevgi ve saygı ile.
20 Şubat 2021


Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik