Etiket arşivi: vatana ihanet

HOŞGELDİN 2022

Suay Karaman 

Büyük sıkıntılarla 2021 yılını geride bıraktık, 2022 yılının umutlarımızın tazelendiği bir yıl olmasını diliyoruz. Ancak yaşanan günlerde yapılanları gördükçe bu dileğimizin gerçekleşmesinin çok zor olduğunu da biliyoruz.

2020 yılında başlayan koronavirüs salgını devam etmektedir. 2020 yılında gerçekliği tartışılan resmi verilere göre ülkemizde 20.881 kişi bu hastalıktan yaşamını yitirmişti. 2021 yılında ise aşı bulunmasına karşın yine gerçekliği tartışılan resmi verilere göre ülkemizde 61.027 kişi Kovit-19‘dan yaşamını yitirmiştir. Küresel salgın tüm hızıyla devam ederken, siyasal iktidarın aldığı önlemlerin yetersizliği görülmektedir.

Salgının da etkisiyle ekonomi iyice dibe vurmuştur. Birçok fabrika ve işyerleri kapanmış; işsizlik, açlık, yoksulluk büyük boyutlara ulaşmıştır. En az on beş milyon yurttaşımız yoksulluk sınırının altında yaşamak zorunda bırakılmıştır. Tarım ve hayvancılık bitirilmiş, sanayi durma noktasına gelmiştir. Laik ve demokratik eğitim yerine dinci eğitime geçilmiştir. Demokratik ve laik hukuk devleti olmaktan çıkılarak, ülkemiz dinsel hükümlerle yönetilmeye başlanmıştır. Kirli siyasetin bütün pislikleri ve yolsuzlukları ortaya saçılmaktadır. Yıllardır Ege Denizi’ndeki adalarımız Yunanistan’ın işgali altındadır ama ne siyasal iktidardan ne de muhalefetten ses yoktur. Vatana ihanet son düzeye gelmiştir.

Bunların yanında Kasım ve Aralık aylarında Türk Lirası’nın değer yitirtilmesiyle, yine büyük vurgunlar yapılmıştır. Buharlaşan 128 milyar Doların yanına, döviz vurgununda uçurulan 7 milyar Dolar daha eklenmiştir.

  • Bu düzenle zengin daha zenginleşirken, yoksullar iyice yoksullaştırılmıştır.

Türk Lirası bir yıl içinde yaklaşık %100 oranında değer yitirmiştir. Dış borcumuz 448 milyar Doları aşmıştır. Ekonomik dengeler bozulurken, halk sürekli yapılan zamlarla ezilmektedir. İşte bu kirli düzen, sözde ekonominin kitabını yazanlara kapak olmalıdır.

9 Aralık 2021’de TBMM’deki bütçe görüşmeleri sırasında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu; “İstanbul Anakent Belediyesi’ne 33 bin personel alımı yapıldığını, 557 kişinin terör örgütüyle bağlantısı olduğunu” ifade etti. 27 Aralık 2021’de de İçişleri Bakanı, İstanbul Anakent Belediyesi hakkında PKK ve KCK ile bağlantılı, özellikle dağda bulunmuş kişilerin işe alındığı yönünde ihbarlar olduğunu söyledi. Gerçekten böyle bir durum varsa, işe alınanlardan istenen adli sicil kaydını Adalet Bakanlığı’nın verdiği anımsanmalıdır.

AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş; “Belediye kadrolarında terör örgütleri ile bağlantılı birtakım isimler olabilir. Buradan belediye başkanına sorumluluk çıkarılmaz” derken, aynı şekilde terör örgütleriyle bağlantılı güvenlik güçlerinin olması da, İçişleri Bakanına sorumluluk çıkarmaz. Ama AKP iktidarı işine geldiği gibi söylemlerde bulunmaktadır.

Terör örgütüyle bağlantılı birileri varsa, bu kişileri kanıtlarıyla belirleyip, yasal süreç başlatmak siyasal iktidarın görevidir. Çıkıp kürsüde “557 kişi terör örgütüyle bağlantılı” demek iftiradır, aymazlıktır, sapkınlıktır. Görevini yapamamanın ezikliğidir. Bu eziklik Oslo’da PKK terör örgütüyle görüşenlerin ezikliğidir, ihanetidir.

12 Aralık 2021 Pazar günü HDP İstanbul kongresinde bebek katili terörist başı Abdullah Öcalan lehine slogan atıldı, PKK marşı okunup, ant içildi. Şimdi sormak gerekir; bundan daha açık PKK ile bağlantılı bir durum olabilir mi? Bütün bunlar ortadayken İstanbul Anakent Belediyesi’ne yapılanın apaçık bir siyasal algı operasyonu olduğu bellidir. İçişleri Bakanının bu durum karşısında söyleyeceği söz yok mudur?

Bir İçişleri bakanı şurada terörist var, burada terörist var diyemez. Bakanlığın emrinde polis ve jandarma var, teröristi yakalamak görevleri arasındadır. “Terörist var” diye bağırarak, propaganda çığlıklarıyla bakanlık yapılamaz.

  • Yaklaşık 20 yıldır ülkeye ihaneti onaylanmış bir siyasal iktidar ile böyle bir iktidarı ayakta tutmaya çalışan muhalefetin, ülkemizin sorunlarını çözemeyeceği bellidir.

Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin ekonomik ve siyasaş olarak en sıkıntılı günlerini yaşamaktadır. Böyle bir siyasal iktidardan her şey beklenir. Bu iktidarın kendilerini sınırladığı hukuk kuralı da, etik kuralı da yoktur. Siyasallaşan yargı, hukuku ortadan kaldırmıştır. Ama ne olursa olsun, yolun sonu gelmiştir.

  • Şimdi Atatürk ilke ve devrimleri ışığında, tam bağımsızlık ve emperyalizm karşıtlığında birleşerek, örgütlü mücadele yapmanın zamanıdır.

Ülkemizin üzerindeki kara bulutları dağıtmanın başka yolu yoktur.

2022 yılının sağlık, mutluluk ve aydınlık getirmesi için hep birlikte demokrasiye sahip çıkarak, laikliğe sarılarak ülkemize güzel günler gelmesi için görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmenin zamanıdır. 

Azim ve Karar, 3 Ocak 2022

Ekonominin kitabı ve sonuç

Alev CoşkunAlev Coşkun
21 Kasım 2021, Cumhuriyet
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Son haftanın en önemli konusu kuşkusuz doların yükselişi ve Türkiye ekonomisidir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Biz bu noktada ekonominin kitabını yazdık” diyor.

Ancak yurtdışı ve yurtiçindeki yansız ekonomistler, Türkiye’de yazılan ekonomi kitabının parlak olmadığı noktasında birleşmiş bulunuyorlar. 2020’nin son aylarından bugüne kadar yazdığımız Pazar Yazıları’nın önemli bir bölümü ekonomi ile ilgilidir… “Politika, Ekonomi ve Duvara Toslama” (26.11.2020), “128 Milyar Dolar Nerede?” (25.4.2021), “Erdoğan Artık Gündemi Belirleyemiyor” (25.7.2021), “Ekonomi Sarsıntıda” (26.9.2021), “Yönetemeyen Demokrasi” (17.10.2021)… Bu yazılarda ekonominin kötüye doğru yol aldığı belirtiliyordu.

Erdoğan, ekonomi ile ilgili görüşünü her platformda, her toplantıda açıklıyor. “Faizle ve faiz artırımı ile mücadeleye devam edeceğiz. Faiz sebep, enflasyon neticedir” diyor. Her ortamda yapılan bu konuşmalardan sonra Merkez Bankası’nın (MB) farklı bir karar vermesi beklenemezdi. Nitekim MB Para Politikası Kurulu geçen hafta faiz oranını %15’e indirdi… O noktadan sonra zaten hassas ve kırılgan olan ekonomi kendisini Doların yükselişiyle gösterdi.

1 Kasım 2021’de 9.5 TL olan Dolar 17 günde 11 TL’yi geçti. Bunun anlamı, Dolar iki haftada 1.5 TL arttı, buna karşı TL de iki haftada %15’ten fazla değer kaybetti. Böyle bir durum, 15 günde bu derece yüksek değer kaybı daha önce Türk ekonomi tarihinde görülmemiştir. Yukarıdaki çok basit ancak anlamlı tablo, son üç yılda Dolar ve altının seyrini göstermektedir. Çok çarpıcı olan bu tablo, 2018 yılında cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş ve Erdoğan’ ın Cumhurbaşkanı olduğundan bugüne Doların değeri yüzde yüz (%100) ve altının değeri yüzde iki yüz (%200) artmış bulunuyor… Sonuçta TL’nin değeri de o oranda azalmış bulunuyor…

Bu tablonun ekonomik ve politik değerlendirmesi ve karşı karşıya olduğumuz durum şöyledir:

1. Değeri düşmüş olan Türk lirası,
2. Değeri yükselmiş olan dolar ve altın,
3. Bunun sonucunda yüksek enflasyon düzeyi (%49),
4. Bağımsızlığını kaybeden Merkez Bankası,
5. Dünya ekonomi ve mali piyasalarında itibarı tartışılan Türkiye ekonomisi,
6. Giderek yoksullaşan halk ve giderek artan hayat pahalılığı…

En çarpıcı sonuç şudur: Halkın satın alma gücü düştü, gelir dağılımı adaleti bozuldu. 

Bu genel ekonomik tablonun bir de borç bölümü var. Dövizle borçlu olan özel sektör, borçları ödeyemeyecek duruma gelmiş bulunuyor. Öte yandan yap işlet devret modeline göre (köprüler, yollar, şehir hastaneleri gibi…) dolar üzerinden iş yapan müteahhitler, kur artıkça zenginleşiyorlar.

İktidarın gerekçeleri

AKP iktidarı, MB faiz indirimi nedeniyle döviz, enflasyon yükselmesini göremiyor mu? Neden bu derece inatla bu ekonomi politikalarını uyguluyor? Bu konuda AKP’nin ileriye sürdüğü politik gerekçeler şöyle özetlenmektedir:

1. Merkez Bankası’nın döviz rezervleri en alt düzeye inmiş bulunuyor. Doların değerini artırarak ihracatı özendirip ve artırıp rezervlerde bir denge sağlanmak isteniyor. Bu nedenle doların yükselmesini doğru buluyorlar…

Buna karşı yanıt şöyle: Türk sanayi ihracatı ithalata dayalıdır. Bu nedenle rezerv dengesinde büyük bir değişim olmaz… (AS: 100 $ dışsatım için 70-80 $ dışalım girdi gerek!)

2. İktidar ayrıca ekonominin kötüye gittiği konusunu bir algı operasyonu olarak değerlendiriyor. Bu algı operasyonunun arkasında dış kaynaklar ve muhalefet vardır diyorlar ve ısrarla bu psikolojik eşik aşılacaktır savunmasını yapıyorlar.

Ancak Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan, geçen hafta yaptığı konuşmada, ekonominin “enflasyon, döviz, faiz sorunları” içinde bulunduğunu kabul etti.

Yurtiçi ve yurtdışındaki uzman maliyeci ve ekonomistler, AKP’nin “düşük politika faizi” ve genel ekonomi politikalarının TL’yi dolara karşı savunmasız bıraktığını ileriye sürüyorlar.

Döviz yükselmesinin yanında bir de dış borç sorunu var… 2002 yılında 129.6 milyar $ olan Türkiye’nin brüt dış borcu bugün 448 milyar doları aşmış bulunuyor. Buna ek olarak özel sektöre ait ve Hazine garantisine sahip milyarlarca dolarlık dış borç da ekonomi için ciddi bir risk oluşturuyor. Türkiye’nin kısa vadede ödeyeceği dış borcun 176 milyar $ dolayında olduğu belirtiliyor. Kısa dönemde AKP iktidarının bu parayı bulması gerekiyor.

Ne olacak?

Bu ekonomik durum, yüksek enflasyon, pahalılık, özellikle orta gelirli vatandaş için zorluklar yaratmaktadır. Ayrıca yüksek işsizlik vardır. Yazımızın başında Erdoğan’ın “Biz bu noktada ekonominin kitabını yazdık” dediğini belirtmiştik. Yazılan bu kitabın sonuç kısmı öyle anlaşılıyor ki AKP için hiç de olumlu bitmeyecek. AKP için iktidardan gidiş yolu kaygan bir zemin olarak artık kesin olarak açılmıştır.
====================================
Dostlar,

Milli Piyango E. Demirören’e satıldığından beri Ziraat Bankasına 700 milyon $ borcunu Milli Piyango bileti vererek ödüyor, yani kağıt satarak! Ziraat Bankası krediyi tahsil edemediği için soyuluyor. Görev zararı vergilerle kapatılıyor. Cebimizden bu Holdinge kaynak akıyor. Bu ranta iktidar ortak, siyaset ahlaksızca finanse ediliyor.

“Ben ekonomistim” diyen ve tüm yetkileri kendinde toplayan Erdoğan’ın ülkemizi sürüklediği batak. Ya zerrece işten anlamayan zeka fukaraları ya da vatana ihanet.. 3. seçenek yok!
  • Uyan Türk Ulusu derin uykulardan uyan!
RT Erdoğan düşük faiz için,
  • Bu politika ile biz ne yaptığımızı, niçin yaptığımızı, nasıl yaptığımızı hangi risklerle karşı karşıya bulunduğumuzu, sonunda ne elde edeceğimizi gayet iyi biliyoruz.. süreç ‘ekonomik kurtuluş savaşı.’ ” dedi.

Doğru; Türkiye’yi kasten batırırken halka masal!

  • 1,5 Tr TL kestirilen 2022 bütçe gelirinin 240 milyarı, yani 6’da 1’i faiz!
  • Bu faiz oranı geçen yıl 1/7, önceki yıl 1/8 idi.
  • RTE = AKP nereye sürüklüyor Türkiye’yi?
  • İzlenen politika kurgudur ve hedefi Türkiye’yi İFLAS ETTİRMEKTİR!
  • Buna asla izin verilmemelidir.
  • Türkiye ayağa kalk!

Sevgi ve saygı ile. 24 Kasım 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik

Şiraze ‘fena halde’ kaydı…

Çünkü, Cumhurbaşkanı bir iki gündür ortalıkta yoktu ve hiçbir konuda hiçbir söz söylememişti. Çünkü, o hiçbir konuda hiçbir söz söylemediğinde, kimse ne yapacağını bilemiyor ve söylediğinde de, hiç tartışılmadan ya da muhakeme edilmeden, sadece onun dediği oluyor.

TRT haberlerinde (doğal olarak) ilk haber, diğer medya mecralarında olduğu gibi Türkiye’yi kasıp kavuran orman yangınlarıydı. Bu yangınları tabii ki iktidar çıkarmadı. Ama birinci derecede sorumlusu, bu ülkeyi yönetirken aldıkları yanlış kararlarla, sadece ülkenin on milyonlarca insanının değil, belki on milyonlarca ağacının da canını riske atan bu iktidardır. En basit ve somut örneği de, 20-25 milyon hektara varan bir orman varlığnı koruyabilmek için yeterli önlemlerin olmamasıdır. Türk Hava Kurumu’nun (THK) uçaklarına yangın söndürme görevini kasten vermemek için 100 litrelik bir farkla ihale düzenleyen, 4,900 litre kapasitesi olan THK uçaklarını, ihale şartını 5,000 litre olarak koyarak atıl durumda bırakmak, düpedüz vatana ihanettir.

Kıbrıs’a anma-kutlama ziyaretlerine, neredeyse devlet ricalinin her bir ferdinin “altına” bir makam uçağı tahsis edebilecek zenginlikte bir devlet, sarayın VİP filosu kadar bile yangın söndünme uçağına sahip değildir.

  • Bu ağır bir ayıp, gaflet, dalalet ve ihanettir. Yangınlara davetiyedir.

Bu kararlara imza atanlar, bu kararları destekleyenler, bu kararları uygulayanlar, adeta “bırakınız yansınlar” diyerek, bugün yaşamakta olan ağır felaketin baş sorumlularıdırlar.

Şu anda on binlerce insanın canla başla savaşmasına rağmen bir türlü tam olarak kontrol altına alınamayan yangınları, “teröristler mı çıkardı acaba?” diye abuk sabuk teorilerle uğraşanlar, öncelikle bu ihaneti görmek zorundadırlar.

Cumhurbaşkanı, sonunda ortaya çıkıp cuma namazı çıkışında “THK uçakları zaten bu yangınları söndüremez” diye akıl almaz açıklamasını yaptıktan sonra TRT haberlerinde yine “ilk cümlenin ilk sözcüklerindeki” yerini alacaktır belki. Ama soruna çare olmayacağı kesindir.

Tam da bu saatlerde, İstanbul Valiliği aldığı komik bir kararla “1 ay boyunca (30 Ağustos’a kadar) İstanbul ormanlarına giriş yasağı” koymuştur. Tam bir rezalet anlamına gelen bu karar, “Ben bu felaketleri önleme ve başgösterdiğinde de üstesinden gelebilme kapasitesine sahip değilim” demektir. Bir itiraftır.

Aynı zamanda da bir haksızlıktır. Yani, insanlara “ormanda davranma bilincini, gerektiğinde zorlayıcı önlem ve denetimlerle” aşılayarak pekala orman pikniklerine devam edilebilecekken, “girmesinler, dolayısıyla çözmüş oluruz” demektir bu. Akıl dışıdır. Çaresizliğin ve basiretsizliğin, iktidarsızlığın tipik bir örneğidir.

Daha da ilginci, bendeniz bu kararı eleştiren bir tweet attığımda bu tepkime karşı çıkanların, “girmesinler tabii ki” diye alkış tutmasıdır. Umarım bu alkışı tutanlar, Ege ya da Güney sahillerindeki otellerinden veya yazlık evlerinin sitelerinin havuz başlarındaki şezlonglarından tutmamıştır bu alkışı. Çünkü, İstanbul’da ormana giderek serinlemek veya piknik yapmak durumunda olanlar, bu toplumun “Ege-Güney-Yazlık-Havuz-Şezlong” nimetlerine uzak kitlelerdir. Fatura onlara mı çıkmaktadır?

Peki ya ormanlık alanların tam ortasında inşa edilmesine sorumsuzca izin verilen “zengin ghettolarının” sakinlerine nasıl bir yasak gelecektir? Onların bisiklet gezilerine, golf turnuvalarına, “barbecue partylerine de müdahale edilecek midir?

Şiraze iyice kaymıştır. Hem de fena halde.

Bir yandan pandeminin en azgın olduğu bir dönemde, bilim insanlarının tüm uyarılarına ve verilerdeki alarm verici gelişmelere rağmen “açılalım, saçılalım, turist gelsin, Ruble gelsin, Euro gelsin Dolar gelsin, esnafın gazını alalım, bize öfkesini yumuşatalım” diye Covid-19’un yayılmasına neden olacak kadar pervasız davranacaksın, bir yandan da, “Manavgat’ta orman yanıyor, söndüremiyoruz, o zaman İstanbul’un ormanını da kapatalım” demek, iyice yönünü pusulasını kaybetmektir.

  • Covid salgınının vardığı nokta ortadadır. Bunu yaratan da aynı “ne yaptığını bilmeyen, pusulası bozulmuş” iktidardır.

Aynı, göçmen sorununda yaptıkları hatalarla ülkeyi yol geçen hanına çeviren, sınırları delik deşik eden, bir büyük milli güvenlik sorunu yaratan, toplumsal ve ekonomik sorunların üzerine benzin döken, toplumsal barışı imha etmeye yol açan politikalarda olduğu gibi.

Türkiye, bu iktidarın elinde adeta haylaz bir çocuğun hassas oyuncaklara davrandığı bir ortama sürüklenmiştir. Sürekli kırılıp dökülmektedir. Oysaki, bu ülke bir “oyuncak” durumuna sokulmayacak kadar kutsal bir emanettir bizler için. Atalarımızın, kurucularının kutsal emaneti. İnsanı ile, doğası ile ağacı ile.

Bu pervasızlığa bir dur demek artık şarttır.

Canım ülkemin her bir yurttaşının, her metrekare toprağının ve ağacının korunması ve bekası için bu iktidarın değişmesi şarttır.

Sandık, bir an önce ortaya gelmelidir. Bunun yolu da bir erken seçimi zorlamaktır.

Muhalfetin elinde bunu yapabilecek anayasal araçlar vardır. Sadece oturduğu yerden, ve hatta çarşı pazar gezerek, “gidin artık” demekle olmaz bu iş.

Sadece “2023’ü beklemeyin” diye sızlanmakla olmaz.

Sandık… Hemen şimdi!..

Otopsiden direnmeye

 

authorİBRAHİM Ö. KABOĞLU
ibrahimkaboglu@yahoo.fr
BİRGÜN, 2021.06.17

Ülkenin bölünmez bütünlüğü ve Kanal İstanbul”, geçen yılın ilk yazı başlığı idi (2 Ocak).

Dünya çevre günü vesilesiyle yazdığım yazı başlığı şuydu: “İnsanlığın ortak mirası ve demokratik toplum” (4 Haziran).

Bu yıl, Haziranı, çevresel otopsi ile karşıladık: Marmara Denizi’ndeki Müsilaj Sorunu Hakkındaki Komisyon Toplantısı (TBMM, 9 Haziran).

MARMARA DENİZİ’NE OTOPSİ

Marmara Denizi’ni nasıl öldürdük? Musibetlerin gerisinde genellikle “dış güçler” parmağı aranır. Neyse ki, Marmara’nın katilleri, böyle bir kozdan yoksunlar.

Soruna, dün-bugün-yarın bakış açısıyla yaklaştığımızda, düne dair ölümün nedenlerini, “düzenleme-denetim-yaptırım” zincirinde araştırabiliriz.

Bu üçlü halkanın her birinde ciddi sorunlar bulunduğu biliniyor. Düzenleme aşamasında, Marmara Denizi kıyılarının nasıl yağmalandığı belli: tarım arazilerinin yok edilmesi, düzensiz aşırı yapılaşma ve sınai tesisler, Marmara Denizi’nin kirletilmesi için zaten yeterliydi. Etkili bir düzenleme yapılmayınca, denetim ve yaptırım aşamalarının işe yaramayacağı açık.

Marmara Bölgesi, Türkiye’nin “sanayileşme havzası” olarak nitelense de, gerçekte, Bölge’nin bir yağma ve/veya kaptı kaçtı ekonomisine dayandığı açık.

Marmara’da kesin olan şu: Geride kalmış olan düne dair yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Otopsi, başarılı uzmanlarca yapılsa da, artık hiçbir zaman Marmara Denizi eskisi gibi olmayacak.

KANAL İSTANBUL VE MARMARA BÖLGESİ

Ama Kanal İstanbul için durum tamamen (AS: tümüyle) tersi:
Bugün, Kanal’ın ne denli büyük bir doğal ve kentsel çevre katliamı olacağını, ekolojik suç, ülkenin bölünmez bütünlüğü ilkesinin ihlali veya vatana ihanet olduğunu söylesek de, katliama giden her eylem, geriye dönülmesi olanaksız bir tahribat yaratır.

“Ülkenin bölünmez bütünlüğü ve Kanal İstanbul” yazısını şöyle noktalamıştım:

“Üç kişisel proje, 2010’lu yıllara damgasını vurdu: Anayasa, Külliye ve Kanal.

Başbakanlık için yapımına başlanılan Saray, CB seçilince kendi konutu oldu. FETÖ’cü darbe girişimi ardından Bahçeli’nin fitilini ateşlediği Anayasa, Erdoğan için kişisel proje oldu.

Kaçak Saray” ve “meşru olmayan Anayasa” gölgesinde “Kanal dayatması” ile 2020’ye giren Türkiye, “çılgın ülke” olarak çok zorlu bir ikilem karşısında: Saray-Anayasa-Kanal, monokratik yönetimi temellendirir; tersi ise, demokratik hukuk devleti yolunu açar…”.

Ne var ki bu yazıyı COVID-19 öncesi dönemde yazmıştım.

“İnsanlığın ortak mirası…” yazısı ise, şu cümlelerle sona eriyordu:

  • Covid-19, sadece büyük hastaneler inşasıyla üstesinden gelinecek bir sorun değil, koruyucu hekimlikten sağlıkta kamulaştırmaya, bölgesel ölçekteki çevre sözleşmelerine saygıdan İklim Sözleşmesi’nin gereklerine kadar geniş yelpazeyi kapsamına alan görev ve sorumluluklar bütünüdür. Özetle, çevre ve sağlık hakkı birlikteliği ötesinde bütüncü bakış açılarıyla oluşturulacak uzun erimli planlama politikalarının yaşamsal olduğu bir çağa giriyoruz.”.

COVID-19’un ilk aylarında yazılan bu yazının üzerinden geçen bir yıllık zaman diliminde, çevresel koşullarla bağlantılı bu salgın hastalığın neden olduğu kitlesel kıyımlara çok acı bir biçimde tanık olduk. Yerküreyi sarsan salgın felaketleri dizisine karşın, bir “inat” uğruna Kanal İstanbul ısrarı, “doğaya karşı ısrar sökmez” deyişi ile geçiştirilemez.

Kanal; İstanbul’u öldürür, Trakya’yı böler, hatta Anadolu ve Trakya’dan oluşan Türkiye ülkesinin bütünlüğünü ve kimliğini bozar.

Öyle ki, artık, “dün-bugün ve yarın” ayrımının hiçbir anlamı kalmaz.

Peki, bugün ne yapılabilir? Bu sorunun yanıtı açık: Direnme.

ÇEVRESEL ADALET VE DİRENME

  • Kanal İstanbul; ekoloji, kentbilim ve çevre hukuku kuralları bir yana bırakılarak,
    bir kişinin inadı ile dayatılan bir yıkım projesi.
  • Bunun karşısında tek ve son çare, direnme hakkını kullanmak.
  • Bunun doğrudan anayasal temeli var:

“Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.” (Anayasa md.56)

Dayanağını, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nden alan “direnme hakkı”, jus cogens (bağlayıcı kural) niteliğinde.

Hak/hukuk/adalet” için uzun Haziran yürüyüşünü gerçekleştiren CHP, çevresel adalet için Kanal İstanbul’a karşı direnişi de örgütleyecektir.

Nekstfilikstz dizisi gibi

*Nekstfilikstz dizisi gibi

Zafer ArapkirliZafer Arapkirli
Cumhuriyet, 04 Aralık 2020

Bizim memleket gündeminin her ne kadar tatsız, sevimsiz, vahim, ölümcül, iç karartıcı bir muhtevası ve münderecatı varsa da bir yandan da hem haber peşinde koşan gazeteciler hem de yorumcular ve hatta kitap yazarları için (ironik biçimde) “tadından yenmez” bir özelliği vardır.

Her şey o kadar iç içe ve sanki “kurnaz bir kurgu yazarı” ustalığında “bestelenmiş” gibi duruyor ki uğraşsan bu kadar mevzuyu üst üste yazıp bir senaryoya dönüştüremezsin.

İzah etmeye çalışayım…

Bir bakıyorsun, iktidarın başındaki “Şahsım” öyle bir laf ediyor ki normalde sokakta yürüyen herhangi bir başka “Şahıs” veya başka bir siyasetçi bu lafı etse, mahkemelerde sürüm sürüm süründürürler adamı.

Mesela ülkenin menkul, gayrimenkul her türlü varlığının satışını savunurken, “Para paradır kardeşim. Rengi, dini, imanı, kaynağı sorgulanmadan başımızın tacıdır” mealinde beyin devrelerimizi yakıyor. “Milli ve yerli ve ümmi” kavramlarını gece-gündüz gözümüze, beynimize sokan, attığımız adımı, aldığımız nefesi, uhrevi standartlarda düzenlemeye çalışan, yaşamımızı dapdaracık çerçevelere hapseden birinden, bu denli “ultra, hiper, süper, uber liberal” bir söz yüreklerimizi hoplatıyor.

Ama, onun tartışmasız – kayıtsız – koşulsuz dokunulmazlığı olduğu için, sadece o lafın üzerinde konuşulabiliyor veya yüreği yeten eleştirebiliyor.

O laf üzerinden başlayan tartışma sırasında muhalif birilerinin hatta ana muhalefetin başının ettiği herhangi bir laf ise anında “Vatana ihanet” etiketini yiyerek, mahkeme mevzuu yapılabiliyor. Bu kavga gürültü ve vaveyla esnasında ise “mesele” neydi ve “hadise” nereden çıktı, anında unutuluyor. Bir de üstüne üstlük, “Şahsım”ın ilk lafı hangi şapkası ile (devletin başı mı? AKAPE’nin başı mı?) söylediği de birbirine girdiğinden, adeta bir “psikolojik korku filmi – psychological thriller” film senaryosu tadında bütün sahneler birbirine karışıyor.

Bir Katar olayını, elin “Emir”ine memleketin varlıklarının “haraç mezat” kapı arkasında satışı konusunu düşünün. Satışı eleştiren, “Niye sattınız? Yani bu askeri üretim tesisinin satışı, silahlı kuvvetlerin satılması anlamına gelir” mealinde konuşan bir milletvekili, neredeyse “duvar dibine gözleri bağlı dikilip” kurşuna diziliyor.

Tam bu mesele konuşulurken, bu kez bir eski iktidar milletvekili “Katar bu memleketi besliyor” mealinde (ulusa ve ülkeye ağır bir hakaret ve aşağılama içeren) bir laf etmesine rağmen, gözlerden kaçıveriyor.

İktidar partisinin bir mensubuna toz konduramayan yandaş yalaka, yılışık yalancı ve besleme medya ve üç kuruşa kiralık “bilmem ne böceği” kılıklı troller de toplu linç için ellerinde adeta yağlı urganla dolaşırken, ana muhalefet liderine “kazığa oturtma” tehdidinde bulunan mafya çetesi liderine “çıt” çıkaramıyorlar. Yemiyor tabii. Güçleri sıradan ve tabii muhalif Twitter kullanıcısına yetiyor.

Tüm bunlar yaşanırken, ana muhalefet partisinin bir yerel örgütünde yaşandığı belirtilen bir taciz-tecavüz hadisesi, yine aynı partiden bir eski milletvekili tarafından seslendirilip eleştirilmesine rağmen, “Bak, bizim cenahta Kuran kurslarında, vakıflarda olunca kıyameti koparıyorsunuz. Sizin partide olunca ses etmiyorsunuz” gibilerden bir sahtekârlıkla ortalık velveleye veriliyor.

İstanbul Belediye Başkanı’na suikast girişimi ihbarı haberinin üzeri örtülmeye çalışılırken, üstelik de ihbar, üstü kapalı doğrulanmışken yalaka-besleme medya “Durun yahu. Sizin partideki taciz skandalını unutturmak için bunu uydurdunuz. Tam da ne güzel, ağız tadıyla CHP’yi dövüyorduk…” gibilerden feryada başlıyor.

Bir bakıyorsun, “Tank-Palet-Ordu-Satış” lafları ile kavga çıkaran CHP’li milletvekili yüzünden, tartışma programının yayımlandığı bir TV kanalına RTÜK’ten haksız bir ceza geliyor. Cezanın amacı sadece iktidara destek ve bu laflara tavır almak değil tabii. Aynı zamanda o kanala ve medyanın tümüne, “Hoşa gitmeyecek sözleri söyleyecek ve hatta en ufak bir muhalif söylemde bulunacak birilerini ekranlara çıkarmayın. Bizden (Şahsım Cumhuriyeti tepe noktalarından) işaret ve icazet almadan konuk seçmeyin” mesajı verilmek isteniyor. Açıkça “otosansür görünümlü sansür” (bu kavramın copyright’ını isterim) uygulaması devreye sokuluyor.

Nasıl?..

Çok mu karıştı kafanız?

Dizinin sonuna hatta sezon finaline filan kafayı yormaya bile mecali kalmıyor insanın değil mi?

Zaten yok ki sonu.

Emin olun. Ben yarım asrı bir hayli geçkin bir süredir izliyorum aynı *“Nekstfilikstz” (Copyright-Şahsım) dizisini. Her bir bölüm ayrı bir heyecan ve (dilim varmıyor ama) lezzette.

Hani şu (neredeyse) Sultan 1. Mahmud döneminden beri sürmekte olan “Arka Sokaklar” dizisi gibi.

“Rıza Baba”ya (Zafer Ergin) saygılar.