Rıfat Serdaroğlu : SEN DE TÜRKSÜN OGLİİİM!


SEN DE TÜRKSÜN OGLİİİM !

portresi_gulen


Rıfat Serdaroğlu
 

Bak Keko;

Irkçılıktan- ve Etnik Kökene göre Milliyetçilik yapılmasından nefret ederim.
“Popülasyon Genetiği” adlı bilim dalı, ırkçılığın ve etnik milliyetçiliğin
bilimsel anlamda hiçbir dayanağının bulunmadığını kanıtlıyor.


Hele hele türümüz olan Homo Sapiens’in, 200 bin yıllık uzun yürüyüşünün belki de
en önemli geçiş yolunu oluşturan ve dünyanın en melez coğrafyası olan Anadolu ve Ortadoğu’da etnik milliyetçiliğe kalkışmak, içinde yaşadığınız vatana ve

  • “TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ KURAN TÜRKİYE HALKINA TÜRK MİLLETİ DENİR. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!” 

gibi herkesi kucaklayan bir anlayışı bizlere armağan eden Atatürk’e ve akla ihanettir.

(Not : Serdaroğlu burada “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkına..” diye yazmış. Doğrusu “Türkiye halkına..” olacak; düzelterek yazdık..)

Sana bu gerçekleri anlatmanın bir yararı olacak mı bilmiyorum ama ben yine de yazayım ki, ileride “Bilmiyordum abi, bilsem yapar mıydım?” demeyesin!

Delinin şeyine tutunduğu gibi sen de “Kürt Halkı – Kürdistan” diye tutturmuş gidiyorsun.

Kendine de Beşir Atalay – Davutoğlu ve Erdoğan gibi kafa dengi arkadaşlar bulmuşsun.

  • Aklın sıra, vatanımızı bölüp, bölgede ikinci İsrail olarak konumlanacak
    “Kürdistan Devletini” kuracaksın!?

Sırtını da PKK denen uyuşturucu kaçakçısı örgüte ve Peşmergelerin başı olan Barzani’ye dayamışsın. PKK ve Barzani’nin arkasına geçip, onlara arkadan
destek veren İsrail ve Amerika’yı görmezden gelirsin.

Sırtını dayadığın Barzani ve Peşmergeleri ile PKK militanlarının tüm güçleri ile savaşmalarına karşın, IŞİD militanları karşısında nasıl perişan olduklarını
görmedin mi?

ABD havadan bombaladı, İngilizler para-silah yardımı yaptı, yine de IŞİD militanları Barzani’nin çok güvendiği Peşmergeleri tekme-tokat kovaladı.

Bak Keko;


Seni dolduruşa getirenlere kanıp,
Amerikalının – İngiliz’in piyonu olmaktan vazgeç
.

Sana Türkiye’den ve Türklerden başkası yar olmaz.
Aklını başına topla.
Sana kimi tarihi gerçekleri anlatayım; ister inan, ister inanma!

Sayın Arslan Bulut’un köşesinde yazdığına göre (AS: Yeniçağ),

Antropolog ve Sosyolog Dr. Mustafa Aksoy, Kürtçe yayın yapan Nur Cemaati’ne yakın Kürtçü-İslamcı “Nûbihar Dergisi” (İlkbahar Dergisi) kapağında çok güzel ve otantik bir halı-kilim damgası görür. Derginin yazı işleri müdürünü arar ve kendisine o damganın, Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan Kürtler arasında en çok kullanılan bir damga olduğu söylenir.

Daha sonra, bir davet üzerine Taşkent üzerinden Kazakistan’a gider. Daha Taşkent Havaalanından çıktığında sokaktaki bir elektrik direğinde Nûbihar Dergisi kapağındaki damgayı görür. Aynı damga ve benzerlerini Taşkent’ten Çimkent’e (Kazakistan’a) giden yol boyunca çok yerde görür.

Öyle ki, insan elinin değdiği her yerde o damga vardır. Çok geçmeden Nûbihar Dergisinin Yazı İşleri Müdürünün “Kürtlere ait dediği damganın” Kazak Türklerinin
Milli Damgası olduğunu öğrenir…


Değerli araştırmacı Rahmetli Servet Somuncuoğlu da, Hakkâri’nin Gevaruk Yaylasına çıkıp kaya resimlerini fotoğraflamış, görüntülemiş, oradaki damgalarla Kazakistan’daki damgaların birliğini ortaya çıkarmıştı.

Dr. Mustafa Aksoy ise halı ve kilimlerden yaşamın her alanındaki sanat eserlerine dek
bugün de yaşayan o damgaları fotoğrafladı ve bilimsel olarak yorumladı.
Böylelikle farklı bir yoldan giderek yalnızca Türklerin şifrelerini değil,
Kürtlerin şifrelerini de çözmüş oldu.

Dr. Aksoy şöyle diyor :

Bilindiği gibi Kürt Tarihi konusunda çalışan Kürtçü araştırmacılar, dilden hareketle Kürtleri Farsların bir boyu olarak kabul ederler. O zaman şu sorulara yanıt vermeliler :

-Kürtler, halı ve kilimlerde neden Farsların kullandığı damgaları ve düğümü değil de, hep Türklerin damgaları ve düğümleri kullanmışlardır?

-Kürtlerde Koçbaşlı mezar taşları ve balballar (Orta Asya Türklerinde mezarların üzerine, ölen kişinin yaşamda iken öldürdüğü düşman sayısı kadar konan taştan heykeller) varken, Farslarda neden yoktur?


-Tunceli ve Hakkâri’deki halı ve kilimlerde kullanılan damgaların, Sibirya’ya dek olan Türk Kültür Coğrafyasında birebir aynılarının kullanılması çok önemlidir.

Türk Düğümü denen “Çift Düğümün” ayrılmaz bir kardeşliği ifade ettiği ise,
birlikte yaşamanın en güzel kanıtıdır.


Anladın mı Keko?


Kuşaklar boyu birlikte yaşadığın kardeşlerini, yalnızca Amerika-İngiltere gibi
emperyalist devletlerin petrol çıkarı için satma be kardeşim.

Beyni, yıllarca kullandığı eroin yüzünden erimiş olan Öcalan denen caniyi de, dedesinden-babasından bu yana Kürtleri köle gibi kullanan Barzani adlı çete reisini de kopart ensenden be kardeşim!

Bugün “Kürtçü Hareketin” önderliğini yapan çoğu Toprak Ağası-Aşiret Reisi-Şeyh olan BDP Milletvekillerini iyi tanı. Bunların birinin ağzından

“Toprak Reformu”,
“Kadın-Erkek Eşitliği”,
“Kalkınma-İmar”,
“İş-istihdam”…

gibi sözleri duydun mu?

Bunlar yıllardır TBMM’de bulunurlar. Bunlardan bölgeye, Allah rızası için bir çeşme yaptıranı gördün mü? Göremezsin, çünkü seni esas sömürenler bunlardır.
Bunlar kendi ceplerinden başka bir şey düşünmezler!


Uyan be Keko;


Gerçek düşmanını gör.
Sana binlerce yıldır gönlünü açan kardeşlerini daha fazla kırma yahu!

Bak binlerce yılın öncesinden bakan tarih sana ne diyor :

SEN DE TÜRKSÜN OGLİİİM…

===================================================

Dostlar,

Sayın Rifat Serdaroğlu’nun kalemi ve yazıları artık yam anlamıyla “dem aldı”!

Ustalaştı.. Türkiye’nin zor koşulları usta bir yazar yonttu..

İşte çarpıcı bir diyalektik örnek..

Zekası ve birikimi, deneyimi, yurtseverliği..
O’nu keskin ama aklıcı, sert belki ama gerçekçi ve sevecen bir biçeme taşıdı.

İçerik olarak Türk – Kürt kardeşliği bağlamında söyleyecek çok şey ve verilecek onlarca, belki de yüzlerce örnek var ama biz Sn. Serdaroğlu’nun yazısının tadına bir şey katmayalım. O’na çooook teşekkür ederken, büyük ATATÜRK‘ün bu bağlamda
son derece önemli bir sözünü ekleyelim hoşgörünüzle :

  • “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir. Bugünkü Türk milleti siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerine
    Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve millettaşlarımız vardır.
    Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış adlandırmalar,
    -birkaç, düşman âleti mürteci, beyinsizden başka- hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntüden başka bir tesir yapmamıştır. Çünkü bu millet
    fertleri de umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe,
    ahlâka, hukuka sahip bulunuyorlar.”

NEDEN SÜRDÜRÜLEBİLİR YAŞAM ?


NEDEN SÜRDÜRÜLEBİLİR  YAŞAM?

Perihan AYSAL, PhD
Gıda Bilimleri Uzmanı

Yerküre ve Ülkemiz Türkiye’nin Gerçekleri:

1.     Hava, su, deniz, toprak kirliliği
2.     Orman, dere, nitelikli tarım arazisi katliamı
3.     Küresel ısınım (AS: Küresel İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ terimi kullanılıyor..) nedeniyle
buzulların erimesi, iklim değişikliği
4.     İnsan sayısının dünyanın bakabileceğinin çok üstünde bir sayıya ulaşmış olması
(2050’lerde 10 milyar olması bekleniyor!)
        (AS: Dünyanın kaldırabileceğinin en az 2 katı!)
5.     Anlamsız, gereksiz üretim; adil olmayan paylaşım; savurgan,
        çılgınca tüketim çarkı
6.     Petrolün 2050’lerde eko-teknik anlamda bitecek olması
7.     Türkiye’nin dünya nüfusunun binde 11.5’ine, ancak toprak ve su kaynaklarının
binde 6.2’si ve enerjinin binde 2.0’sine sahip olması.
8.     İnsansal gelişmişlik, gelir dağılımı, demokrasi gibi ölçütler bakımından
100 üzerinden ancak 60’lık bir ülke olması.
9.     Silahlanma yarışı; radikalizm, fanatizm; despot yönetimler; terör; iç savaşlar;
küresel kargaşa

Her şey böyle giderse beklenen sonuç: “BÜYÜK ÇÖKÜŞ”

21. yüzyılı esenlikle geçirebilmek için çare: “SÜRDÜRÜLEBİLİR YAŞAM”
Sürdürülebilir yaşam, kişilerin ve toplumun yeryüzünün doğal kaynaklarını ve
kendi kişisel / toplumsal kaynaklarını tutumlu kullanmaya; doğaya ve insan-doğa simbiyotik (AS: dayanışmacı ortak) yaşamına saygılı olmaya yönelik bir yaşam biçimidir. Kapsadığı konular şunlardır:

1.      Nüfus artışını (AS : Gereksiz ve hızlı!) durdurmak ya da geriye çevirmek:
“Kadın başına 1 çocuk”
2.      Sürdürülebilir enerji kullanımı : Güneş, rüzgar, jeotermal, biyokütle
3.      Sürdürülebilir su kullanımı
4.      Sürdürülebilir tarım: Yerel, mevsimsel gıda tüketimi, et tüketimini düşürmek,
organik tarım, kent bahçeleri, gıda koruma ve tarımsal üretimde her adımda
yitiklerin önlenmesi
5.      Sürdürülebilir yerleşimler / evler
6.      Sürdürülebilir ulaşım
7.      Atık değerlendirme / geri dönüşümü
8.      TUTUMLU OLMAK..

=======================================

Çoook teşekkürler Sayın Dr. Aysal..

Ne güzel özetlemişsiniz..

Ernst Hemingway’in ünlü romanı “ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR??”
canlanıyor gözümde..

Yanıtı belli : Tüm Dünyalılar için;
Evrim’in narin ve çok değerli emeği, milyonlarca yılın ürünü HOMO SAPIENS için..

Çok hazin ve o ölçüde de us dışı..

Ama biz ümitliyiz; insan aklı ve sorumluluğu öne çıkacak diye umuyor
(wishfull thinking??) ve buna çabalıyoruz…

Sevgi ve saygıyla
31.7.2014, Kozlar Yaylası (Mut / Mersin)

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

 

Pisa ve Irk


Pisa ve Irk

Portresi_gulumseyen

 

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

 

 

Değerli arkadaşlar,

Her 3 yılda bir OECD bünyesinde 3 dalda (Matematik, Fen, kendi dilinde okumak/anlamak) yapılan PISA Uluslararası öğrenci değerlendirme sınavı
2012 sonuçları açıklandı.

OECD Ülkeleri ve bunun dışındaki katılımcılarla birlikte 65 ülkeden yaklaşık 500 bin öğrencinin girdiği sınav sonucunda, Türkiye 65 ülke arasında 45. ve 34 OECD ülkesi içinde 31. sırada. Özellikle Matematikte, Çin açık ara ile 1. konumda. Arkasından Singapur, Kore ve Japonya geliyor. OECD içinde başı İsviçre ve Finlandiya çekiyor.
Bizde de MEB “Bulgaristanı geçtik, Yunanistan’la aramızdaki farkı kapattık” diye teselli buluyor. Bu yaşamsal konu tartışılacağı yerde Türkiye kafayı “IRK” sorununa takmış..

ae05122013-3

Çin 613 puanla eşelin (skalanın) dışında !

http://www.oecd.org/pisa/

ae05122013-4ae05122013-5ae05122013-6

“IRK” üzerine tartışmaların gündemde olduğu bir dönemde serinkanlı düşünceye belki yardımcı olur diye Glasgow Üniversitesi Psikoloji Bölümü tarafından yapılan ilginç bir araştırmayı iletime alıyorum. 40 Ülkenin genç kadınlarından alınan yüz fotoğraflarının bilgisayar ortalamasını çıkarmışlar. Binlerce yüz fotoğrafından alınan bilgilerin ortalamasında, Ülkeyi temsilen anonim bir yüz ortaya çıkmış. Ben Batı ve Doğu komşularımızla kıyaslamak üzere Yunanistan ve İran kadın yüzünü Türk kadın yüzüyle
yan yana aldım; Resimler arasında çok belirgin bir fark olmadığını söyleyebiliriz.
(Metrik orantılar ±%3 aynı değerde) *

Dünyadaki insanları dış görünümlerine göre kabaca Afrikalılar, Asyalılar ve Avrupalılar diye “3 ırk grubu” na ayıran 19. yüzyıl antropologları, bu ‘Irk’ ları 60’tan çok alt kümeye böldüler; alt kümeler o denli çoğaldı ki; sonunda işin içinden çıkamadılar.
Bereket, Genetik Bilimi imdada yetişti ve anlaşıldı ki, bu tip bir sınıflandırmanın bilimsel bir anlamı yok. Homo sapienslerin ardılları olarak Dünyadaki tüm insanların genomunun %99,9 aynı oluşu Irk saçmalığına son noktayı koymuştur.

Irk, içi boş bir kavram durumuna dönüşmüştür.
Böylece dış görünümün aldatıcı olduğu da ortaya çıktı.

Örneğin, ülkemizde mavi gözlü olan insanların oranı % 4 kadardır. Mavi göz geninin çekinik olduğunu biliyoruz. Ancak hem anadan hem de babadan alındığı zaman mavi göz meydana gelebiliyor. Küçük bir hesap yapalım; K ve m Kara göz, mavi göz gen olasılıkları olsun. K+m=1’dir. Ana ve babadan alınan genlerin toplam olasılığı da (K+m) x (K+m) = 1 olacaktır. KK+2Km+mm=1. Eğer toplumda (mm) geni taşıyanlar yani mavi gözlü olanlar 0,04 ise m=0,2 ve K=0,8 demektir. Mavi göz geni taşıyan kara gözlülerin toplumdaki oranı 2Km= 2×0,2×0,8= 0,32 olur; Yani Türk toplumundaki tüm kara gözlülerin 32/96=1/3’ü
aynı zamanda mavi göz geni taşıyan kişilerdir. Bu örnekten de anlaşılıyor ki; insanları
dış görüntü temelinde sınıflandırmak, Genetik bilimi açısından çok kaba bir yaklaşımdan başka bir şey değildir.

Özetleyecek olursak, değerli arkadaşlar,

  • “IRK” diye bir şey yoktur.

Büyük Atatürk’ün Millet tanımı çok açıktır :

  • “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”

Bu tanımda ırk kelimesi geçmez. Türklük, bir ırka ait olma (aidiyet), bir kan sorunu değil, bir millete bağlılık (mensubiyet) ve bir kültür meselesidir. æ

___________
* Rh+ kan grubu orantısına bakıldığında Anadolu insanının yaklaşık 1/3 oranında Asyalı ve 2/3 oranında Avrupalı kavimlerin genetik karışımı olduğunu biliyoruz.
“Irk” sözcüğünün  aslı Uruk’tur.. Kök, köken, soy anlamına gelir.

http://onedio.com/haber/farkli-ulke-kadinlarinin-yuzlerinin-ortalamalari

DÜNYA NÜFUSU

Dostlar,
Dünya ve Türkiye Nüfusu hakkında Sn. Prof. Dr. D. Ali Ercan hocamızdan
nefis bir derleme daha..Özenle okunması ve gereklerinin yerine getirilmesi dileğiyle..

Sn. Ercan’a da kafa yorduğu, çoook nitelikli emeğini paylaştığı için şükranla..Sevgi ve saygı ile.
1.12.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

=======================================

  • Bu yazı, en az 3 çocuk isteyen politikacılara ithaf olunur. æ
DÜNYA NÜFUSU

Portresi_gulumseyen

 

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

 

 

Değerli arkadaşlar,

Dünya Nüfusu beklenenden çok daha hızlı artıyor!
Bu gidişle 2050’de 10 milyar sınırına (Türkiye nüfusu 115 milyona) dayanacak. 

Dünyada Ortalama İnsan ömrü de son elli yılda 48’den, 68’e çıktı; 2050’ye dek 75’e ve hattâ 2100’de 85’e çıkabileceği kestiriliyor.

Bugünkü Dünya nüfus artış hızı binde 11 (% 1,1) dolayında, yani günde 210 bin kişi artıyor Dünyadaki insan sayısı. (Türkiye’deki artış günde ~3 bin, yıllık artış ~1 milyon; ortalama yaşam süresi 66 yıl.)

Nüfus artışını dizginlemek konusunda hiçbir ciddi girişim yok!

Dünya Devlet yöneticilerinde sanki “elle gelen düğün bayram” yaklaşımı egemen.

Bu dizginlenemeyen nüfus ve tüketim ve çevre yıkımı, bu pervasız gidiş 2050-2100 arasında önlenemez afetler zincirini harekete geçirecek, sonuçta Dünya nüfusunu
10 milyardan 2 milyar düzeyine indirgeyecektir…

50 yıl gibi kısa bir sürede 8 milyar insanın yeryüzünden silinişi demek, açlık, susuzluk, salgın hastalıklar, terör vb. nedenlerle her gün ortalama 440 bin kişinin ölümü demektir. Bu kıyımda Türkiye’nin de payına günde ortalama 5 bin ölüm düşecektir (şimdiki ölüm sayısının 3 katı veya ölüm oranının 2 katı!)

Son 200 milyon yıllık evrede, yani sıcakkanlı canlıların yaşama geçtiği dönemde atmosferdeki CO2 derişimi 300 ppm (% 0,03) düzeyini ve ortalama sıcaklık 17 C dereceyi hiç aşmamıştı. Bilinçli(?) sandığımız İnsanoğlu bu kırmızı çizgiyi aşmayı becerdi. Şu anda CO2 derişimi 400 ppm oldu; ortalama sıcaklık 16 dereceye doğru tırmanıyor. 2100 yılına dek 2 derecelik bir artış geriye dönüşü olanaklı olmayan bir
sera etkisini tetikleyebilir ve Dünyamız uzun erimde Venüs gibi “Yaşam düşmanı bir Gezegen”e dönüşebilir.

Milyonlarca yıl önce ortalama yüzey sıcaklığı ~60 derece olduğu ve sera etkisi sarmalına girdiği düşünülen Venüs’ün yüzeyinde, bugün kurşun, kalay, çinko gibi madenleri bile eritecek yükseklikte (460 derece) sıcaklık var; yani mutlak yaşam düşmanı bir ortam.

İnsansı atalarımızın evrimi her ne denli 2 milyon yıl önceye gitse de, gerçek atalarımız, taksonomik adıyla Homo Sapienslerin, yani ateşi denetleyen, alet yapan akıllı insanların sahneye çıkışı 200 bin yıl önceye dayanıyor. Son 200 bin yılda toplam 120 milyar insanın bu gezegen üzerinde yaşamış olabileceğini hesaplıyoruz. Takvim başlangıcı olarak alınan Milat noktasında (İsa’nın Doğumu) Dünya nüfusu yaklaşık 100 milyon yordanıyor. 1 milyon sınırı da herhalde MÖ 5000’lerde aşılmıştır. Başlangıçta
belki birkaç yüz bin olan Homo sapienslerin 200 bin yılda ancak 100 milyon rakamına erişebilmesi ortalama yıllık nüfus artış hızının “neredeyse sıfır” (milattan önceki son
5 bin yılda ~ binde 0,9)
 olduğunu gösteriyor.

Bir başka anlatım ile insanlar on binlerce yıl boyunca çok zor koşullar altında,
adeta bıçak sırtında yaşayarak, türün sürmesini sağlayabilmiştir. Ortalama yaşam süresinin 30 yıl dolayında olduğu bu uzun dönemlerde kadın başına ortalama çocuk sayısı herhalde 2,1’i geçememiştir (Doğan çocukların belki yarısı 1 yaşına gelmeden ölüyordu!) Bu bakımdan, Dinlerin olabildiğince çok çocuk doğurmayı öğütlemesi, kutsallaştırması, türün sürmesi bakımından yerinde (makul) bir davranıştı;
ama çağımızda “2’den çok çocuk” geçerliliğini çoktan yitirmiş,
üstelik İnsan yaşamını tehlikeye sokacak bir davranış biçimi olmaya başlamıştır.

DUNYA_NUFUSU

Son 2 bin yıl içinde Dünyada yaşamış toplam insan sayısını da yaklaşık 20 milyar olarak hesaplıyoruz. Önceki dönemlere kıyasla, 20 kez daha yüksek oranda bir nüfusun varlığı, yaşam koşullarının insan yararına çok değişmiş olduğunu gösteriyor.
Bu dönemde ortalama yaşam süresi de 30 yıldan 40’a doğru yükselmiştir. Gerçekten de ateşin kullanımı (besinlerin pişirilmesi), hayvanların (köpek, at, koyun, sığır…) ehlileştirilmesi, tarım, tekerlekli arabalar kullanılarak uzak noktalara erişim (kitlelerin birbirinden uzakta bulunuşu, salgın hastalıklarda bir kezde büyük ölçekli kıyımı önlemiştir) olanağı, sabunun bulunması, güvenli barınaklar, vs. vs. yaşam koşullarını iyileştirmiş, dolayısıyla nüfusun belirgin artışına neden olmuştur. Milat’ta ~100 milyon olan nüfus, 1800’lerde 1 milyar sınırını aştı. Ortalama yaşam süresinin yaklaşık 40 yıl olduğu bu dönemde yıllık nüfus artış hızı binde 1-2 oldu; çok yüksek değil, ama yine de Milat öncesine kıyasla oldukça yüksek bir rakam sayılır.

14. yüzyıldaki büyük veba salgını Anadolu’da ve Avrupa’da önemli bir kırım
yarattıysa da, nüfus gelişimi sürebildi. 1800’ler sonrası “Endüstri Çağı” denen bir furya dönemine girdi insanlık ve nüfusta “patlama” başladı…1800-1950 arası
yıllık nüfus artış hızı binde 6 ve “Elektronik Çağ” denen 1950-2000 arasında da ortalama binde 19 oldu. 2000 sonrası Nüfus artış hızında bir azalma olduğu görülüyor. Bugün için “Robotik Çağda” Dünya Nüfus artış hızı binde 11’e doğru gerilemiş durumda.

Nufus_artis_hizi

Türkiye genelinde yıllık nüfus artış hızı, 2013’te binde 13 ama Doğu Anadolu’da yaşayan belli bir halk kesiminde hâlâ binde 20’lerde bir nüfus artış hızı sürüyor. Bu bölgede
k
adın başına çocuk sayısı 3’ten büyük. Öte yandan Türkiye’nin orta ve batı bölgelerindeki nüfus artış hızı binde 11, yani Dünya ortalamasına eşittir. (%22×20+%78×11=13) 

Bugün Dünya nüfusu 7,2 milyarı aşmış durumda; yani Gezegen üzerinde 200 bin yıldan bu yana yaşamış olan tüm insanların % 6’sı (16’da biri) şu an yaşıyor durumda.
Ancak Gezegenimize etki derecesine bakacak olursak, şimdiki insan, kaynakları tüketmek ve çevreyi yıkıma uğratk bakımından, 50 yıl önceki insana göre 2 kat,
100 yıl önceki insana göre 4 kat, 200 yıl önceki insana göre 8 kat ve hatta 2 bin yıl önceki insana göre 16 kat daha ağırlıklıdır. 2 bin yıl önceki yaşam koşullarıyla 120 milyar insan yaşıyormuş gibi, sanki bu gezegen üzerinde gelmiş geçmiş tüm insanlar
hâlâ yaşıyorlarmış gibi, onların geçmişteki ağırlıklarını bugün sürdürüyoruz.

Dünya buna çok dayanamayacak ve er ya da geç sırtındaki yükü atacaktır.

22. yüzyılı yaşayanların anılarında, “öngörüleri yanlış çıkmış olmak” dileğimle
ve Sevgilerimle. æ (1.12.13)

Dünya Ortalama Nüfus artış hızı (binde):

MÖ 5000 – M…0,9

M -1800………..1,3

1800 -1950……6,0

1950 – 2000..19,0

2000 – 2013…15,0

2013 – 2050… 9,0

2050 – 2100… -32  (büyük kıyım!?)