Etiket arşivi: Orhan Bursalı

Yoksulluk – hastalık tuzağı

Orhan BursalıOrhan Bursalı
obursali@cumhuriyet.com.tr
Son Yazısı / Tüm Yazıları

Yoksulluk – hastalık tuzağı

Cumhuriyet, 01 Şubat 2022

Bugün sizlerle Özlem Kayım Yıldız’ın yoksulluk ve sağlıksızlığın kuşaklar boyunca derinleşerek aktarıldığını, yoksulluk-hastalık tuzağının kendiliğinden ortadan kalkmasının mümkün olmadığını anlattığı, bilimsel yazısını sunuyorum.
***
Yoksulluk ile sağlık arasındaki ilişki iki yönlüdür: Olumsuz sosyoekonomik, kültürel ve çevresel koşullar riskli sağlık davranışları, bulaşıcı olan ve olmayan akut – kronik hastalıklar ve erken ölümle ilişkilidir. Öte yandan hastalıklar daha fazla sağlık harcamalarına, engelliliğe, işgücü kaybına ve daha çok yoksullaşmaya yol açar.

Bu kısırdöngüye ek olarak yoksulların, koşulları değiştirebilecek politik ve sosyal gücü elde etmeleri zordur; yoksulluk ve sağlıksızlık, kuşaklar boyunca derinleşerek aktarılır. Bu yoksulluk-hastalık tuzağının kendiliğinden ortadan kalkması mümkün değildir.

HASTALIKLARI YOKSULLUK KAYNAKLI

Yoksullukla sağlık arasındaki bu çift yönlü ilişki hem düşük gelirli hem de yüksek gelirli ülkelerde mevcuttur. Gelişmekte olan ülkelerde yoksulluk, sağlık için en önemli sosyal belirleyicidir; bu ülkelerdeki hastalık yükünün neredeyse yarısı yoksulluk kaynaklıdır (https://doi.org/10.1098/rsos.211450).

Öte yandan, Avrupa ülkelerinde olumsuz barınma, yalıtım ve yetersiz ısınma koşulları kış aylarında ölüm oranında artışla ilişkilidir (Jonathan D. Healy, Housing, Fuel Poverty and Health: A Pan-European Analysis).

Amerika Birleşik Devletleri’nde ise gelir düzeyi ile yaşam beklentisi arasında doğrusal ters yönlü bir ilişki vardır: En zengin yüzde 1’lik dilimdekiler, en yoksul yüzde 1’lik dilimdekilere göre erkeklerde 14.6, kadınlarda ise 10.1 yıl daha uzun yaşamaktadırlar (https://doi.org/10.1001/jama.2016.4226). Ölüm oranlarındaki artışa ek olarak yoksulluk ile iyilik hali arasındaki ilişki değerlendirilirken başka verileri de dikkate almak gerekir: Yoksulluk, sağlıksızlık ve/veya engellilik hali, düşük yaşam kalitesi ve üretkenlik düzeyi ile de yakından ilişkilidir. 

COVID ÖLÜMLERİYLE İLİŞKİSİ

Olumsuz sosyoekonomik koşullar, yakın zamana dek büyük oranda tüberküloz, sıtma, HIV / AIDS gibi bulaşıcı hastalıklarla ilişkilendirilmiştir. Hijyen ve beslenme yetersizlikleri ve uygun olmayan çalışma ve barınma koşulları enfeksiyona yatkınlığı ve hastalığın ağır seyretmesi riskini artırır.

Düşük gelirli ülkeler, bulaşıcı hastalıkların toplum içinde yayılımının önlenmesi ve hastalık sıklığının azaltılması için daha az kaynağa sahiptirler; aşılara, test ve takip sistemlerine erişimleri kısıtlıdır.

Öte yandan, ülkenin gelir düzeyinden bağımsız olarak toplum içerisinde daha yoksul olanların da bulaşıcı hastalıklardan daha çok etkilenebileceklerine dair veriler vardır. Örneğin OECD ülkelerinde gelir eşitsizliği, tüm yaş gruplarında COVID-19 ölüm oranları ile ilişkilidir (https://doi.org/10.1016/j.ssmph.2021.100904). Meksika’da en yoksul çeyrekte, en varlıklı çeyreğe göre COVID-19 nedeniyle ölüm oranı beş kat daha yüksek olarak bildirilmiştir (https://doi.org/10.1016/j.lana.2021.100115). Yüksek bulaşıcı hastalık ve ölüm oranları yoksulluk-hastalık tuzağı ile daha fazla sağlık harcamasına, işgücü kaybına ve uzun dönem engelliliğe yol açmaktadır.

DÜZELTİLEBİLİR RİSK FAKTÖRÜ

Öte yandan yoksulluk, obezite, kalp damar hastalıkları, diyabet, kronik akciğer hastalıkları ve kanser gibi bulaşıcı olmayan kronik hastalıklar için de önemli bir risk faktörüdür ve bu hastalıklar en yoksul ülkelerde hastalık yükünün yaklaşık üçte birini oluşturmakta ve çoğu 40 yaşın altında olmak üzere yıllık 800 bin ölüme yol açmaktadır.

The Lancet NCDI Poverty Commission (Lancet Bulaşıcı Olmayan Hastalıklar ve Yaralanmalar Yoksulluk Komisyonu), küresel politikaların gözden geçirilmesini ve eşitliği sağlamaya yönelik bir sağlık ajandası oluşturmak üzere 2015 yılında kurulmuştur ve en yoksul ülkelerde sürdürülebilir, yüksek kaliteli sağlık sistemleri kurulmasını ve barınma, enerji, gıdaya erişim, eğitim gibi sağlığın sosyal belirleyicilerinin iyileştirilmesini sağlamayı hedeflemektedir (https://doi.org/10.1016/S0140-6736(20)31907-3).

Tüm bu veriler, yoksulluğun hastalık ve erken ölüm için düzeltilebilir bir risk faktörü (AS: etmeni) olduğuna işaret etmektedir.

  • Yoksulluk-hastalık tuzağını ortadan kaldırmayı hedeflemeyen bir tıp yaklaşımının toplumun sağlıklı olmasını sağlaması olası görünmemektedir.

Bir bilim insanı liderin ardından.. Merkel…

Orhan BursalıOrhan Bursalı
obursali@cumhuriyet.com.tr

Son Yazısı / Tüm Yazıları
Cumhuriyet, 13 Aralık 2021

 

Siyasette bir bilim insanının ülkeye liderlik yapması çok ender görülür. Hele bir de kadınsa, tarihte belki de tektir (Almanya’da ilk, liderlik derken ben bilimsel liderliğini de ekliyorum). Üst üste dört seçim kazanıp 16 yıl Almanya’yı yöneten, ülkeyi Avrupa Birliği’nin de temel direği ve kendini de lideri haline getiren, Sanayi 4.0’a geçişle sanayisine çağ atlatan ve ülkeyi bilimde de müthiş yerlere getiren Angela Dorothea Merkel’den bahsediyorum.

Üstelik parti koltuğunu da hiç tereddütsüz bı-raktığını, seçimlere artık girmeyeceğini aylar önceden ilan ederek partisini ve ülkesini hazır-layan bir liderden… Büyük bir askeri törenle ve en büyük askeri nişanları alarak, askeri bandonun çaldığı, sevdiği şarkıları dinleyerek, 16 yıl boyunca hükümetinde yer alan 52 bakanın da katıldığı törenle 30 yıllık siyaset yaşamını da noktaladı. Beethoven ve Frank Sinatra da vardı seçtiği müzikler arasında.
Az kişinin katıldığı toplantı, Savunma Bakanlığı avlusunda yapıldı. Burası 1944’te, bir grup Alman subayın, Hitler’e karşı düzenlediği başarısız suikast sonrası idam edildikleri yerdi.
ALMANLARA VASİYETİ: BİRBİRİNİZE GÜVENİN
Konuşması önemliydi. Pandemi sürecinde karşılaşılan bilim karşıtı her şeye tavır aldı. Özetle:
  • Demokrasi, gerçeklere olan güven de dahil olmak üzere dayanışma ve güvene bağlı-dır. Politika bilim ve toplumsal tartışmada güvenin ne kadar önemli ve aynı zamanda ne kadar kırılgan olduğunu gördük.. Bilimsel olguların reddedildiği her yerde, komplo kuramlarına ve yayılan nefrete karşı direnmeliyiz… Siyasal zorlama aracı olarak ortaya çıkan nefret ve şid-dete karşı demokrasimizi, hoşgörümüzü koruyarak karşı çıkmalıyız.. dedi.

Şu sözler de O’nun:

  • Demokrasimiz kritik tartışmalarla ve yanlışları düzeltmelerle yaşar. 

(Bizim iktidar söylemlerine ne denli uzak anlayış! Almanya-Türkiye farklılığının temeli.)

Ve: Artık önümüzde uzanan ve geleceğimizi biçimlendiren zorluklara yanıt bulmak, bir sonraki hükümetin görevi… Bunun için sana sevgili Olaf Scholz ve yöneteceğin hükümete, en iyisini, bol başarılar diliyorum.

KUVANTUM KİMYASINDA DOKTORA

Merkel, Leibzig’de Karl Marks Üniversitesi’nde fizik okudu. Sonra Berlin’de (Doğu) Bilimler Akademisi’nin Fiziksel Kimya Merkezi Enstitüsü’nde kuvantum kimyası üzerine doktorasını verdi. Ve siyasete girmeden önce, “Prag laboratuvarında gaz-parçacık çarpışmalarının ku-vantum mekaniği üzerinde” araştırmalara imza attı.

Çok önemli kararlara imza attı, atom santrallarının belirli bir sürede kapatılması, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelinmesi, bilimde liderlik, iklim değişikliğine karşı sert önlemler…

Merkel’in ardından bilim dünyasındaki hüznü görüyorum.


Kaynaklar:

Merkel’in konuşması, Almanca görüntülü: https://www.youtube.com/watch?v=7tGYAEabLpA 

Metin: www.bundeskanzler.de/bk-de/aktuelles/rede-von-bundeskanzlerin-merkel-anlaesslich-des-grossen-zapfenstreichs-am-2-dezember-2021-in-berlin-1987276 

Bilimsel veriler ve Merkel üzerine bir değerlendirme: www.nature.com/articles/d41586-021-02479-6

Merkel ve bilim üzerine Herkese Bilim Teknoloji Dergisi’nde yayımlanan iki makale: 1) Müfit Akyos “Merkel ve Bilim”, sayı 291, 21 Ekim 2021; Celal Şengör, “Doğayı tanıyan kişilerden lider seçme zamanı gelmedi mi?” Sayı 290, 14 Ekim 2021.

Saray’ın seçim stratejisi: Her şeye reddiye… Biz tertemiziz

Orhan Bursalı
Orhan Bursalı
obursali@cumhuriyet.com.tr 
Cumhuriyet, 10 Haziran 2021

 

Cumhurbaşkanı’nın dünkü konuşması iki yıllık seçim propagandasının ana hatlarını içeriyordu. Tüm suçlamalara reddiye ve muhalefete, tabii esas CHP’ye cepheden saldırı. Reis, esas bildiğini uyguluyor: Kamplaştırma ile AKP’ye oy verecek seçmeni konsolide etme.

Neden böyle derseniz, sanırım çaresizlikten ve başka bir stratejinin kendi ideolojisine, anlayışına, iktidar pratiğine uymaması.

Tüm suçlamalara reddiye!

Saray ve partisi bir saflık abidesidir ve ruhani olarak arınmıştır. Kendisi ve arkadaşları Allah’ın yolunda iman etmiş bir İslami partidir. Böyle bir partinin yolsuzluk, rüşvet, milletin hazinesini ve belediye kaynaklarını iç etmesi mümkün değildir. Kendisine, partisine ve yakın çevresine, arkadaşlarına yöneltilecek her türlü suçlama, AKP’ye değmez, yalandır, iftiradır…

BİLDİĞİMİZİ OKURUZ

Bir aydır ortalık suçlamalardan kan revan. Hepsini dinledi, seyretti, suçlamaların doğrudan kendisine de yöneldiğini gördü ve karşı saldırıya geçme kararı aldı.

Bir suç örgütünün, mafya liderinin iftiralarına boyun mu eğilecekmiş? Muhalefetin bu iddiaları Meclis’e taşıması üzüntü vericiymiş… Biz bu iftiralarla mı uğraşacakmışız?

CHP belediyeleri ortalığı mahvetmişmiş. Buna göz yumamayacaklarmış (Hepsine kayyum mu atayacaklar, belediyeleri tamamen işlevsiz mi kılacaklar, bilinmiyor! Ama seçimlere giderken böyle bir girişim beklenir (mi)?)

Lider, 17-25 Aralık 2013’te ortalığa dökülen rüşvet ve yolsuzluk hikâyelerini de silip süpürmüştü. O FETÖ’nün işiydi, uydurmasıydı, ama olayın içindeki dört bakanını da harcamıştı…

AKP’li belediyelerde dönen olayların da hepsi yalandı. Belediyelerin kırk parası peş keş çekilmemişti. İhaleler bildik şirketlere, eşe dosta verilmiyordu, kim bunları dile getiriyorsa belki de kâfirdi, dış düşmanlarla işbirliği halinde ülkenin yerli ve milli hükümetini yıkma girişimleriydi.

GÖRMEM, İŞİTMEM, BİLMEM

Peki, bir lider olan biten karşısında bu kadar mı gözlerini kapar ve bildiğini okur?

Ne yani, gençlik arkadaşının, Sedat Peker ile mafiyöz işbirlikleri yaptı, para aldı, seçim kampanyalarında yenildi içildi diye, ipini mi çeksindi? Ne yaptıysa AKP için yapmamış mıydı, arada sırada kendi çıkarlarını da ön plana çektiyse de… O zaman seçmen kendisine güveni yitirmez, bu adamları nasıl en yakınlarına kadar yükselttin demez miydi?

2007 seçimlerinde kendisine en büyük yardımı yapmış, iki sağ partinin birleşmesini ve bir güç odağı olmasını engelleyerek oyların AKP’ye akmasını sağlamış Mehmet Ağar’ı şimdi arenada aslanların ağzına mı atsındı?

“Eski Türkiye”nin elemanlarının şimdi iktidarın elemanlarına dönüşmesi kötü bir şey olur muymuş.

ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK Mİ?

Her neyse… İlgileneceğimiz nokta, AKP liderinin, her şey bu kadar ayan beyan ortalığa serilmişken, neden stratejisini tüm bunları yok sayma, görmeme, reddetme ve iftira kabul etme noktasına geldiğidir.

Artık yerine koyacağı başka bir yol haritası koyamamaktan mı, yoksa ben tüm bunların yalan olduğunu seçmenime kabul ettiririm, gibi kendine olan Himalaya güveni mi; veya ne?!

  • Öyle bir güven ve kibir ki, eskiden AKP’ye oy vermiş herkesin oyunu alarak yeniden cumhurbaşkanı seçilecek ve Meclis’te çoğunluğu elde edecek havasında…
  • Öyle bir güven ki, insanların yoksullaştığını yadsıyacak, aç gezenin olmadığını söyleyebilecek kadar adeta siyasi olarak kendinden geçmiş bir siyasi lider.

Kızgınlığından mı böyle söyledi, kısa çalışmada evde oturan işçilere İşsizlik Fonu’ndan ödenen ayda önce 1100 sonra 1500 TL ile geçinebileceğini mi sandı, esnafa, bir kısmına verdiği 1500 – 3 bin TL ile gözlerini ve karnını doyurduğunu mu düşündü, TÜİK’in, yoksulluk sınırının altındaki halkın %27 olduğuna ilişkin bilgisinin yalan mı olduğunu düşündü…

Bilmiyoruz. Ama bildiğimiz siyaseti dişe diş noktasına sürükleme kararlılığı içinde olduğu. Ve söylediği şeyler arasında reddiyeden başka iler tutar bir bilgi kırıntısının bulunmadığı…

Yoksa öğrenilmiş çaresizlikten mi böyle?

NEDEN SUSTULAR, ANLADIK…

Günlerdir yazıp çiziliyordu yargı neden harekete geçmedi diye. Geçti, ama iddialara karşı değil, bu iddiaları dillendiren Cumhuriyet’e karşı. Bir de tabii ki Sedat Peker’e karşı. Tehlikesiz işler…

Çünkü Cumhuriyet’e dava açmanın hiçbir siyasi sakıncası bulunmuyor, hatta getirisi var: Terfian daha önemli yerlere atanmak gibi.

Açamazlardı, çünkü siyasi iradeden bir işaret gelmemişti. Açsalardı başlarına gelebilecekleri, RTE’nin bu konudaki tutumunu dünkü açıklamasıyla anlayacaklardı.

  • Yaşadığımız bir ay, nasıl büyük ve total bir vesayet altına girildiğinin yeni belgesidir.

Tüm ülke, tüm Cumhuriyet, tüm devlet…

Bakanlık ve Covid için neler yapılıyor?.. Bir hastane sonuçları

Orhan BursalıOrhan Bursalı
obursali@cumhuriyet.com.tr
Cumhuriyet, 11 Mayıs 2021

 

İki gündür sürdürdüğüm, Covid vakalarında hastalara verilen iki ilaç üzerine yazılarıma çeşitli tepkiler geliyor. Şüphesiz ki gelecek, antibiyotik vermeyin diyorum, streoid vermeyin diyorum, doktorlardan tepki geliyor. Ama koruyucu olarak kullandıklarını hâlâ yazan doktorlar var, Sağlık Bakanlığı’nın tedavi protokollerinden kaldırdığı hidroksiklorokin için.. Aman neler neler… Birçok ülke kullanıyor da bir gerekçe. Tıp bakımından gelişmiş hiçbir ülkede neden kullanılmadığını açıklayan yok…

Bugün KLİMİK’e sordum, Türkiye’nin nasıl bir tedavi protokolü uygulaması gerektiğini. Bu konuda kısa sürede bir öneride bulunacaklarını açıkladılar, hazırlıyorlar.

Ben gelişmiş ülkelerdeki tedavi protokolleri üzerinde uzman bilim insanlarının önerilerinden yola çıkacağım.

Önce bazı saptamalar:

– Sağlık Bakanlığı pek çok uzmanı şüphesiz ki dinliyor ama bildiğini okuyor. Acı olan budur.

– Türkiye’nin akli bir tedavi programı oluşturması gerekir.. Fakat nasıl oluşturacak? Birincisi, en gelişmiş ülkelerin yaptıklarına bakılacak. Neden diyeceksiniz: Biz tüm Covid konusunda yeni bilgilerin hemen hepsini bu ülkelerde yapılan araştırmalardan ediniyoruz. Herkese Bilim Teknoloji dergisi her hafta Covid üzerine edinilen yeni bilgileri yayımlarken, aralarında neden Türkiye’den en azından arada sırada bir araştırma sonucu bilgisi haberi yok diye dizini dövüyor insan.

– İkincisi, akli bir tedavi programını geliştirebilmemiz için, şüphesiz kendi deneyimlerimizi 1.5 yıldır yapılan tedavi vb. sonuçlarını da buna katmamız gerekir. Peki, bu nasıl olacak? Biz, Sağlık Bakanlığı’nın elindeki tüm bilgileri tüm bilim dünyasına açıklamasını yazıp çiziyoruz. Doğrusu ben ne kadar dişe dokunur ciddi sayılabilecek ve bir tedavi protokolü oluşturulmasına yardımcı olacak bilgi olduğunu bilmiyorum ve varlığından da şüphe etmeye başladım… Evet, vakaların yaş hastalık dağılımları vb. olabilir… Bunları bile açıklamıyorlar. Bir protokol oluşturulması için bu bilgilerin yeterli olabileceğini ise düşünmüyorum.

– Covid vakalarında filyasyon ekipleri hemen evlere Bakanlığın emriyle bildiğiniz ilaçları dağıtıyor. Fakat şu yok: İlaçların etkilerini sonuçlarını izleyecek bir mekanizma sıfır. Bir okur, “Ya, bizim millet aldığı ilacı hiçbir zaman tam kullanmaz, atar, şükür ki!” demez mi!

– İlaçları verdiniz, bunları kullanın, ateşinizi ölçün, ağırlaşırsanız hastaneye gelin, dediniz. Bu ilaçların hastanelik olmayan insanların üzerinde iyileştirici etkisi olduğunu mu sanıyorsunuz? İyileşen hastalar verdiğiniz ilaçlar sayesinde mi vartayı atlatıyor?

YÜZDE 80-90’ı ZATEN İYİLEŞİYOR

Evet, kendiliğinden. İlaç vermeseniz de! Bu oranda hasta hastalığı hafif geçiriyor. Peki, gelişmiş ülkelerde ne yapıyorlar, testi pozitif çıkanlarda? Eğer ağır bir hastalık durumu yoksa, oksimetre ile kanda oksijen doygunluğunu parmak ucundan düzenli ölçmesini istiyorlar. Termometre ile düzenli ateş ölçümü yaptırıyorlar. Ateşin yükselirse parasetamol al, diyorlar. Kanda oksijen %93’ün altına düşerse hastaneye çağırıyorlar. Bu arada en önemli risk obezite ve yüksek tansiyon, zaten bu vakalar daha sıkı kontrole alınıyor.

Oksijen için solunum desteği veriliyor hastanede.. O aşamada steroid veriyorlar. ABD’de Remdesivir devreye giriyor. Daha ciddiye giderse hastaya özellikle sitokin frtınasını engellemek için monoklonal antikor olan Tosilizumab veriyorlar… Kan sulandırıcı yalnızca hastaneye yatınca söz konusu… antibiyotik yok!

Vakanın sonrası entübe – yoğun bakım durumu.

Yukarıda yazdıklarım hastaya yönelik bir uygulama önerisi değil, sadece bir genel bilgi amaçlıdır.

Şimdi bizde gelişmiş ülkelerle eşadım giden bir hastaneden aldığım bilgi: Covid kapanların % 15-20’sini yatırmışlar. Yatanların da %20’si entübe olmuş. Entübe olan hastalar arasında ise ölüm oranı % 10. Yoğun bakımda yatanların oranı %30. Her yoğun bakımlık hasta entübe olmuyor. Ciddi hastaların % 30’u kaybedilmiş. (AS: yitirilmiş)

Peki, öbür normal hastanelerde bu tablo nasıldır, bilen var mı?

Covid’de sıtma ilacı.. Peki, Favipiravir’in etkisi var mı?

Orhan Bursalı
Orhan Bursalı
obursali@cumhuriyet.com.tr 
Cumhuriyet, 10 Mayıs 2021

 

Dünkü yazımda Covid hastalarının tedavi protokolünde öncelikli bir ilaç olarak en azından dört milyon hasta / vakada kullanılan hidroksiklorokin sıtma ilacının artık ilaç / tedavi protokolünden çıkarıldığını belirtmiş, ancak Sağlık Bakanlığı’nın, bilimi kılavuz almadığı için bir yıl boşu boşuna bu ilacı kullandırttığını yazmıştım.

Üstelik profilaktik (hastalıktan koruyucu) olarak.

Bu yazıda şimdi tedavi protokolünde Sağlık Bakanlığı’nın her hastaya verilen diğer gözde ilacı Favipiravir’i ele alacağım, ama şu hidroksiklorokin veya Plaquenil ile ilgili birkaç yeni notu daha paylaşmadan edemeyeceğim.

Bir okurum yazdı: “Hidroksiklorokin diğer kinin türevlerinde olduğu gibi çok uzun bir plazma eliminasyon yarı ömrüne sahiptir. Yayınlarda 30-50 gün gibi sayılar var. Bu şu anlama gelir, bu ilacı kullanan kişilerin kanında tek doz ilaç verilmesinden 30-50 gün sonra bile ilacın yarısı hâlâ vücutta bulunmaktadır. Her gün vermeye devam ederseniz yüksek bir plazma konsantrasyonu oluşur ve ilaç kesildikten aylar sonra bile dokularda bulunur, özellikle gözlerde birikir ve retinaya geri dönüşümsüz hasar verir. Bu nedenle deneme yanılma işleri için iyi bir aday değildir..”

KORUYUCULUĞU YOK

Prof. Önder Ergönül de 21 Eylül’de şöyle diyordu:

“Çok önemli bir yan etkisi var. %10, hatta bazı çalışmalara göre %20’ye varan oranlarda kalpte ritim bozukluğuna yol açıyor. Bu da ani kalp yetmezliğine neden olarak bayılma ve ölümle son bulmakta. Ki bunlar oldu Türkiye’de. Pandeminin başlarında, mart-nisan aylarında pek çok meslektaşımız hastalığa yakalanmamak için profilaktik (koruyucu) olarak kullandı. Sırf bu nedenle yoğun bakıma alınan oldu. Koruyuculuğu da olmadığı kanıtlandı.”

Diğer bir uzman bilimcimiz Prof. Özlem Azap da aynı tarihte, “Bütün bilimsel veriler eşliğindeki önerimiz ve beklentimiz, hidroksiklorokinin Sağlık Bakanlığı’ndaki tedavi algoritmasından tümüyle çıkarılması” talebini dile getiriyordu.

Ayrıca dünya çapında etkili ve önemli Amerikan Enfeksiyon Hastalıkları Derneği (IDSA), güncellediği 25 Eylül tarihli “Covid-19’lu Hastaların Tedavisi ve Yönetimine İlişkin Kılavuzu” açıklamasında, Covid-19 ile hastanede yatan hastalar için hidroksiklorokin kullanılmasını tavsiye etmiyor ve tedavi protokolünden çıkarıyordu. Covid-19 tedavisinde yararının gösterilememesini ve ciddi yan etkilerini, neden olarak gösteriyordu.

İNANCIN KÖKENİ NE?

Ne araştırmaların sonuçlarına bakıldı, incelendi, tartışıldı ne bu konuda uzmanların söyledikleri ciddiye alındı, buna uygun olarak tedavi kılavuzları değiştirildi…

Neden? Verdiğiniz ilaca güveninizin, inancınızın kaynağı, dayanağı neydi? Bu ilacı her şey anlaşıldıktan sonra da bir yıl boyunca dört milyon kişiye sürü sepet içirttiniz! Hangi inançla, bilgiyle?!

Bu arada şunu merak ediyorum : İlacı Sağlık Bakanlığı’na veren / satan şirket, tüm bu bilgilerden haberdar olduğu halde, Sağlık Bakanlığı’na “ilacın Covid’e iyi geldiğine ilişkin bir kanıt bulunamadı ve üstelik ciddi yan etkilere sahip, biz üretici olarak bunu kullanmayın tavsiyesinde bulunuyoruz” dedi mi?

Bu şirketlerin böyle bir toplum sağlığı anlayışı olmalı mı, olmamalı mı?

Yoksa “Ticari bir şirketin malını satmaktan başka düşüncesi olabilir mi, durup dururken böyle bir tavsiyede neden bulunsun?” diyecek okurlar, böyle bir soru yönelttiğim için beni çok saf mı bulacaklar! Bilmiyorum, belki de aralarında bir görüşme geçmiş olabilir. O zaman şu soru gündeme gelir: Bakanlığın bu ilacı her şeye rağmen hastalara kullandırtmasının ticari bir yönü var mı?

FAVİPİRAVİR

Bakanlığın ilaç algoritmasında ana ilaç olarak Favipiravir var. Favipiravir’i bir Japon şirketi üretti. İlk başta Covid’e iyi gelebilir düşüncesiyle kullanıldı, fakat bunu kanıtlayan hiçbir ciddi araştırma elde yok. Japon hükümeti bile Covid vakalarında bunu kullanmıyor. Avrupa’da sıfır.

KLİMİK daha geçin yıl açıklamıştı: Ülkemiz dışında hiçbir ülkede ayakta hasta tedavisinde kullanılmıyor. Favipiravir ilacı, ayakta hastalarda yararına dair yeterli bilimsel kanıt elde edilmemişken neden ayakta hastalara rutin olarak dağıtılmakta?

Hükümet ve Bakanlık bu ilacın biyoeşdeğerinin ülkemizde üretildiğini büyük bir olay olarak duyurmuştu. İyi güzel, ama Covid’e karşı etkili olduğuna ilişkin kanıt yok!

Ne kadar ödeniyor kutu başına, toplam ne kadar ödendi? Peki, sıtma ilacına?

Bunların hepsi “devlet sırrı” biliyoruz.

Yarın: Tedavi protokolü nasıl olmalı?