Etiket arşivi: Orhan Bursalı

İnsanın kökeni, nereden geldik sorusuna Nobel

Orhan Bursalı
Orhan Bursalı

obursali@cumhuriyet.com.tr 
04 Ekim 2022, Cumhuriyet

İnsanlığın en merak ettiği konuların başında kendi soyunun kökeni geliyor: Nereden geliyoruz, nasıl biz olduk, bizden önceki benzerlerimiz var mıydı, varsa onlar kimlerdi, bizlerle onlar arasında akrabalık ilişkileri neydi, peki onlar neden yok oldular, yoksa aramızda yaşayanları var mı, birbirimize ne kadar benziyoruz, onları biz mi yok ettik… Sonu gelmez sorular.

Bilim insanları bu soruları büyük ölçüde yanıtladılar. Afrika’da, Avrupa’da, Asya’da arkeolog ve eski canlı bilimcilerin yüzyıldan fazla süren fosil avcılığı sonucu, insanların yakın atalarının kemiklerini bulması ile ilk adımlar atılmıştı. Kafatası ve diğer iskelet kemikleriyle bugünkü insanların karşılaştırmalı çok derin çok yönlü çok disiplinli araştırmaları, farklılıkları ortaya koydu. Evet benzerlerimiz vardı, bunlar bize benziyordu adeta biz gibiydiler ama ‘homo sapiens’ten ayrıydılar.

KUZENLERİMİZİ BİZ Mİ YOK ETTİK?

Çok sayıda yakın akrabamız ortaya çıkarıldı. En yakın akrabamız ise Neandertal insanıydı. Bir akrabamız daha vardı: Denisovan insanı. (Daha çok var da şimdilik konu dışı)

Neandertal insanı Afrika dışında gelişmiş, Avrupa ve Batı Asya’ya yayılmıştı. 400.000 – 30.000 yılları arasında yaşadılar.

Homo sapiens, yani bizler ise Afrika’da ortaya çıktık, 300.000 yıl öncesinde.. 70.000 yıl önce Afrika’dan çıkıp Orta Doğu’ya göç etti, oradan Anadolu yollarından Avrupa’ya ve Asya’ya yayıldı. (Bugün yeryüzünü istila etmiş durumdayız.)

Yani bizler Neandertal soyuyla uzun yıllar benzer coğrafyayı demek ki ortalama 40 bin yıl paylaşmışız.

HAYATINI (YAŞAMINI) BUNA ADADI

Genç bir adam, İsveç kökenli Svante Pääbo daha doktora öğrencisiyken kim bu Neandertaller ve bizlerle ilişkisi nedir sorusunun peşine düştü.

Ömrünü buna harcadı denebilir.

Soyu tükenmiş Neandertallerin bulunan kemiklerinden genomunu, yani genetik yapısını çıkardı (2010). Bu on yıllar alan olağanüstü bir çalışmanın ürünüydü. Bunun için yeni analiz yöntemleri geliştirdi.

Bizlerle Neandertallerin genetik yapılarını karşılaştırdı: Karışmışız, beraber olmuşuz çocuklarımız olmuş…

Bugün çeşitli coğrafyalarda yaşayan çağdaş insanların genomunda, %1-4 arası Neandertal var!

Sonra bir büyük keşif daha yaptı: Sibirya’da bir mağarada kuzenimiz Denisova insanı! 40 bin yıllık parmak kemiğinden elde edilen DNA analizi, Denisovaların Neandertal ve bizlerden farklı olduğunu gösterdi. 

Denisovalarla Güneydoğu Asya’da yaşayan Homo sapiensler arasında da gen alışverişi olmuştu. Bu bölgelerdeki insanların genomunda Denisova kökeni ise %6’ya dek varıyordu.

EN İSTİLACI (Yayılmacı) TÜR BİZİZ

Nobel Ödül komitesi (kurulu) diyor ki:

  • “Svante Pääbo’nun keşifleri sayesinde artık soyu tükenmiş akrabalarımızdan gelen arkaik gen dizilerinin günümüz insanının fizyolojisini etkilediğini anlıyoruz. Mesela, yüksek irtifada hayatta kalma avantajı sağlayan ve günümüz Tibetlileri arasında yaygın olan EPAS1 geni, Denisova versiyonudur. Farklı enfeksiyon türlerine karşı bağışıklık tepkimiz Neandertal genleri sayesindedir.”

Tek başına Nobel’i alan bilimcimiz, tüm bu çalışmaları sonucu paleogenomik bilim disiplinini kurmuş oldu. Yani şimdi yaşamda olmayan kuzenlerimizin genlerini araştıran disiplin.

Neandertal ve Denisovaların neden ve nasıl yok oldukları ve homo sapiens’in nasıl ve neden yeryüzünde tek kaldığı, aralarındaki savaş ve birliktelikler apayrı bir maceradır (serüvendir).

Şüphesiz (kuşkusuz), akıl, beceri ve yetenek konusunda farklılıklar bizi en istilacı (yayılmacı) tür yaptı.

Homo sapiens’in nereye doğru evrildiği ve gelecek yüzyıllarda daha üstün bir türün çıkıp çıkmayacağı ise bilimin spekülatif yönünü oluşturur ve bilimkurgulara bol senaryolar sunar.

Evrimi beklemeden, bugün

  • Bilim, insan genomuyla istediği gibi oynayarak yeni insan tipleri yaratmaya doğru da gidiyor!

Bir yandan da yapay zekâ insanları oluşturmaya çalışıyoruz!

Ama insan soyunun macerası (serüveni) her şeyi yok ederek sürüyor.

Yoksulluk – hastalık tuzağı

Orhan BursalıOrhan Bursalı
obursali@cumhuriyet.com.tr
Son Yazısı / Tüm Yazıları

Yoksulluk – hastalık tuzağı

Cumhuriyet, 01 Şubat 2022

Bugün sizlerle Özlem Kayım Yıldız’ın yoksulluk ve sağlıksızlığın kuşaklar boyunca derinleşerek aktarıldığını, yoksulluk-hastalık tuzağının kendiliğinden ortadan kalkmasının mümkün olmadığını anlattığı, bilimsel yazısını sunuyorum.
***
Yoksulluk ile sağlık arasındaki ilişki iki yönlüdür: Olumsuz sosyoekonomik, kültürel ve çevresel koşullar riskli sağlık davranışları, bulaşıcı olan ve olmayan akut – kronik hastalıklar ve erken ölümle ilişkilidir. Öte yandan hastalıklar daha fazla sağlık harcamalarına, engelliliğe, işgücü kaybına ve daha çok yoksullaşmaya yol açar.

Bu kısırdöngüye ek olarak yoksulların, koşulları değiştirebilecek politik ve sosyal gücü elde etmeleri zordur; yoksulluk ve sağlıksızlık, kuşaklar boyunca derinleşerek aktarılır. Bu yoksulluk-hastalık tuzağının kendiliğinden ortadan kalkması mümkün değildir.

HASTALIKLARI YOKSULLUK KAYNAKLI

Yoksullukla sağlık arasındaki bu çift yönlü ilişki hem düşük gelirli hem de yüksek gelirli ülkelerde mevcuttur. Gelişmekte olan ülkelerde yoksulluk, sağlık için en önemli sosyal belirleyicidir; bu ülkelerdeki hastalık yükünün neredeyse yarısı yoksulluk kaynaklıdır (https://doi.org/10.1098/rsos.211450).

Öte yandan, Avrupa ülkelerinde olumsuz barınma, yalıtım ve yetersiz ısınma koşulları kış aylarında ölüm oranında artışla ilişkilidir (Jonathan D. Healy, Housing, Fuel Poverty and Health: A Pan-European Analysis).

Amerika Birleşik Devletleri’nde ise gelir düzeyi ile yaşam beklentisi arasında doğrusal ters yönlü bir ilişki vardır: En zengin yüzde 1’lik dilimdekiler, en yoksul yüzde 1’lik dilimdekilere göre erkeklerde 14.6, kadınlarda ise 10.1 yıl daha uzun yaşamaktadırlar (https://doi.org/10.1001/jama.2016.4226). Ölüm oranlarındaki artışa ek olarak yoksulluk ile iyilik hali arasındaki ilişki değerlendirilirken başka verileri de dikkate almak gerekir: Yoksulluk, sağlıksızlık ve/veya engellilik hali, düşük yaşam kalitesi ve üretkenlik düzeyi ile de yakından ilişkilidir. 

COVID ÖLÜMLERİYLE İLİŞKİSİ

Olumsuz sosyoekonomik koşullar, yakın zamana dek büyük oranda tüberküloz, sıtma, HIV / AIDS gibi bulaşıcı hastalıklarla ilişkilendirilmiştir. Hijyen ve beslenme yetersizlikleri ve uygun olmayan çalışma ve barınma koşulları enfeksiyona yatkınlığı ve hastalığın ağır seyretmesi riskini artırır.

Düşük gelirli ülkeler, bulaşıcı hastalıkların toplum içinde yayılımının önlenmesi ve hastalık sıklığının azaltılması için daha az kaynağa sahiptirler; aşılara, test ve takip sistemlerine erişimleri kısıtlıdır.

Öte yandan, ülkenin gelir düzeyinden bağımsız olarak toplum içerisinde daha yoksul olanların da bulaşıcı hastalıklardan daha çok etkilenebileceklerine dair veriler vardır. Örneğin OECD ülkelerinde gelir eşitsizliği, tüm yaş gruplarında COVID-19 ölüm oranları ile ilişkilidir (https://doi.org/10.1016/j.ssmph.2021.100904). Meksika’da en yoksul çeyrekte, en varlıklı çeyreğe göre COVID-19 nedeniyle ölüm oranı beş kat daha yüksek olarak bildirilmiştir (https://doi.org/10.1016/j.lana.2021.100115). Yüksek bulaşıcı hastalık ve ölüm oranları yoksulluk-hastalık tuzağı ile daha fazla sağlık harcamasına, işgücü kaybına ve uzun dönem engelliliğe yol açmaktadır.

DÜZELTİLEBİLİR RİSK FAKTÖRÜ

Öte yandan yoksulluk, obezite, kalp damar hastalıkları, diyabet, kronik akciğer hastalıkları ve kanser gibi bulaşıcı olmayan kronik hastalıklar için de önemli bir risk faktörüdür ve bu hastalıklar en yoksul ülkelerde hastalık yükünün yaklaşık üçte birini oluşturmakta ve çoğu 40 yaşın altında olmak üzere yıllık 800 bin ölüme yol açmaktadır.

The Lancet NCDI Poverty Commission (Lancet Bulaşıcı Olmayan Hastalıklar ve Yaralanmalar Yoksulluk Komisyonu), küresel politikaların gözden geçirilmesini ve eşitliği sağlamaya yönelik bir sağlık ajandası oluşturmak üzere 2015 yılında kurulmuştur ve en yoksul ülkelerde sürdürülebilir, yüksek kaliteli sağlık sistemleri kurulmasını ve barınma, enerji, gıdaya erişim, eğitim gibi sağlığın sosyal belirleyicilerinin iyileştirilmesini sağlamayı hedeflemektedir (https://doi.org/10.1016/S0140-6736(20)31907-3).

Tüm bu veriler, yoksulluğun hastalık ve erken ölüm için düzeltilebilir bir risk faktörü (AS: etmeni) olduğuna işaret etmektedir.

  • Yoksulluk-hastalık tuzağını ortadan kaldırmayı hedeflemeyen bir tıp yaklaşımının toplumun sağlıklı olmasını sağlaması olası görünmemektedir.

Bir bilim insanı liderin ardından.. Merkel…

Orhan BursalıOrhan Bursalı
obursali@cumhuriyet.com.tr

Son Yazısı / Tüm Yazıları
Cumhuriyet, 13 Aralık 2021

 

Siyasette bir bilim insanının ülkeye liderlik yapması çok ender görülür. Hele bir de kadınsa, tarihte belki de tektir (Almanya’da ilk, liderlik derken ben bilimsel liderliğini de ekliyorum). Üst üste dört seçim kazanıp 16 yıl Almanya’yı yöneten, ülkeyi Avrupa Birliği’nin de temel direği ve kendini de lideri haline getiren, Sanayi 4.0’a geçişle sanayisine çağ atlatan ve ülkeyi bilimde de müthiş yerlere getiren Angela Dorothea Merkel’den bahsediyorum.

Üstelik parti koltuğunu da hiç tereddütsüz bı-raktığını, seçimlere artık girmeyeceğini aylar önceden ilan ederek partisini ve ülkesini hazır-layan bir liderden… Büyük bir askeri törenle ve en büyük askeri nişanları alarak, askeri bandonun çaldığı, sevdiği şarkıları dinleyerek, 16 yıl boyunca hükümetinde yer alan 52 bakanın da katıldığı törenle 30 yıllık siyaset yaşamını da noktaladı. Beethoven ve Frank Sinatra da vardı seçtiği müzikler arasında.
Az kişinin katıldığı toplantı, Savunma Bakanlığı avlusunda yapıldı. Burası 1944’te, bir grup Alman subayın, Hitler’e karşı düzenlediği başarısız suikast sonrası idam edildikleri yerdi.
ALMANLARA VASİYETİ: BİRBİRİNİZE GÜVENİN
Konuşması önemliydi. Pandemi sürecinde karşılaşılan bilim karşıtı her şeye tavır aldı. Özetle:
  • Demokrasi, gerçeklere olan güven de dahil olmak üzere dayanışma ve güvene bağlı-dır. Politika bilim ve toplumsal tartışmada güvenin ne kadar önemli ve aynı zamanda ne kadar kırılgan olduğunu gördük.. Bilimsel olguların reddedildiği her yerde, komplo kuramlarına ve yayılan nefrete karşı direnmeliyiz… Siyasal zorlama aracı olarak ortaya çıkan nefret ve şid-dete karşı demokrasimizi, hoşgörümüzü koruyarak karşı çıkmalıyız.. dedi.

Şu sözler de O’nun:

  • Demokrasimiz kritik tartışmalarla ve yanlışları düzeltmelerle yaşar. 

(Bizim iktidar söylemlerine ne denli uzak anlayış! Almanya-Türkiye farklılığının temeli.)

Ve: Artık önümüzde uzanan ve geleceğimizi biçimlendiren zorluklara yanıt bulmak, bir sonraki hükümetin görevi… Bunun için sana sevgili Olaf Scholz ve yöneteceğin hükümete, en iyisini, bol başarılar diliyorum.

KUVANTUM KİMYASINDA DOKTORA

Merkel, Leibzig’de Karl Marks Üniversitesi’nde fizik okudu. Sonra Berlin’de (Doğu) Bilimler Akademisi’nin Fiziksel Kimya Merkezi Enstitüsü’nde kuvantum kimyası üzerine doktorasını verdi. Ve siyasete girmeden önce, “Prag laboratuvarında gaz-parçacık çarpışmalarının ku-vantum mekaniği üzerinde” araştırmalara imza attı.

Çok önemli kararlara imza attı, atom santrallarının belirli bir sürede kapatılması, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelinmesi, bilimde liderlik, iklim değişikliğine karşı sert önlemler…

Merkel’in ardından bilim dünyasındaki hüznü görüyorum.


Kaynaklar:

Merkel’in konuşması, Almanca görüntülü: https://www.youtube.com/watch?v=7tGYAEabLpA 

Metin: www.bundeskanzler.de/bk-de/aktuelles/rede-von-bundeskanzlerin-merkel-anlaesslich-des-grossen-zapfenstreichs-am-2-dezember-2021-in-berlin-1987276 

Bilimsel veriler ve Merkel üzerine bir değerlendirme: www.nature.com/articles/d41586-021-02479-6

Merkel ve bilim üzerine Herkese Bilim Teknoloji Dergisi’nde yayımlanan iki makale: 1) Müfit Akyos “Merkel ve Bilim”, sayı 291, 21 Ekim 2021; Celal Şengör, “Doğayı tanıyan kişilerden lider seçme zamanı gelmedi mi?” Sayı 290, 14 Ekim 2021.

Saray’ın seçim stratejisi: Her şeye reddiye… Biz tertemiziz

Orhan Bursalı
Orhan Bursalı
obursali@cumhuriyet.com.tr 
Cumhuriyet, 10 Haziran 2021

 

Cumhurbaşkanı’nın dünkü konuşması iki yıllık seçim propagandasının ana hatlarını içeriyordu. Tüm suçlamalara reddiye ve muhalefete, tabii esas CHP’ye cepheden saldırı. Reis, esas bildiğini uyguluyor: Kamplaştırma ile AKP’ye oy verecek seçmeni konsolide etme.

Neden böyle derseniz, sanırım çaresizlikten ve başka bir stratejinin kendi ideolojisine, anlayışına, iktidar pratiğine uymaması.

Tüm suçlamalara reddiye!

Saray ve partisi bir saflık abidesidir ve ruhani olarak arınmıştır. Kendisi ve arkadaşları Allah’ın yolunda iman etmiş bir İslami partidir. Böyle bir partinin yolsuzluk, rüşvet, milletin hazinesini ve belediye kaynaklarını iç etmesi mümkün değildir. Kendisine, partisine ve yakın çevresine, arkadaşlarına yöneltilecek her türlü suçlama, AKP’ye değmez, yalandır, iftiradır…

BİLDİĞİMİZİ OKURUZ

Bir aydır ortalık suçlamalardan kan revan. Hepsini dinledi, seyretti, suçlamaların doğrudan kendisine de yöneldiğini gördü ve karşı saldırıya geçme kararı aldı.

Bir suç örgütünün, mafya liderinin iftiralarına boyun mu eğilecekmiş? Muhalefetin bu iddiaları Meclis’e taşıması üzüntü vericiymiş… Biz bu iftiralarla mı uğraşacakmışız?

CHP belediyeleri ortalığı mahvetmişmiş. Buna göz yumamayacaklarmış (Hepsine kayyum mu atayacaklar, belediyeleri tamamen işlevsiz mi kılacaklar, bilinmiyor! Ama seçimlere giderken böyle bir girişim beklenir (mi)?)

Lider, 17-25 Aralık 2013’te ortalığa dökülen rüşvet ve yolsuzluk hikâyelerini de silip süpürmüştü. O FETÖ’nün işiydi, uydurmasıydı, ama olayın içindeki dört bakanını da harcamıştı…

AKP’li belediyelerde dönen olayların da hepsi yalandı. Belediyelerin kırk parası peş keş çekilmemişti. İhaleler bildik şirketlere, eşe dosta verilmiyordu, kim bunları dile getiriyorsa belki de kâfirdi, dış düşmanlarla işbirliği halinde ülkenin yerli ve milli hükümetini yıkma girişimleriydi.

GÖRMEM, İŞİTMEM, BİLMEM

Peki, bir lider olan biten karşısında bu kadar mı gözlerini kapar ve bildiğini okur?

Ne yani, gençlik arkadaşının, Sedat Peker ile mafiyöz işbirlikleri yaptı, para aldı, seçim kampanyalarında yenildi içildi diye, ipini mi çeksindi? Ne yaptıysa AKP için yapmamış mıydı, arada sırada kendi çıkarlarını da ön plana çektiyse de… O zaman seçmen kendisine güveni yitirmez, bu adamları nasıl en yakınlarına kadar yükselttin demez miydi?

2007 seçimlerinde kendisine en büyük yardımı yapmış, iki sağ partinin birleşmesini ve bir güç odağı olmasını engelleyerek oyların AKP’ye akmasını sağlamış Mehmet Ağar’ı şimdi arenada aslanların ağzına mı atsındı?

“Eski Türkiye”nin elemanlarının şimdi iktidarın elemanlarına dönüşmesi kötü bir şey olur muymuş.

ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK Mİ?

Her neyse… İlgileneceğimiz nokta, AKP liderinin, her şey bu kadar ayan beyan ortalığa serilmişken, neden stratejisini tüm bunları yok sayma, görmeme, reddetme ve iftira kabul etme noktasına geldiğidir.

Artık yerine koyacağı başka bir yol haritası koyamamaktan mı, yoksa ben tüm bunların yalan olduğunu seçmenime kabul ettiririm, gibi kendine olan Himalaya güveni mi; veya ne?!

  • Öyle bir güven ve kibir ki, eskiden AKP’ye oy vermiş herkesin oyunu alarak yeniden cumhurbaşkanı seçilecek ve Meclis’te çoğunluğu elde edecek havasında…
  • Öyle bir güven ki, insanların yoksullaştığını yadsıyacak, aç gezenin olmadığını söyleyebilecek kadar adeta siyasi olarak kendinden geçmiş bir siyasi lider.

Kızgınlığından mı böyle söyledi, kısa çalışmada evde oturan işçilere İşsizlik Fonu’ndan ödenen ayda önce 1100 sonra 1500 TL ile geçinebileceğini mi sandı, esnafa, bir kısmına verdiği 1500 – 3 bin TL ile gözlerini ve karnını doyurduğunu mu düşündü, TÜİK’in, yoksulluk sınırının altındaki halkın %27 olduğuna ilişkin bilgisinin yalan mı olduğunu düşündü…

Bilmiyoruz. Ama bildiğimiz siyaseti dişe diş noktasına sürükleme kararlılığı içinde olduğu. Ve söylediği şeyler arasında reddiyeden başka iler tutar bir bilgi kırıntısının bulunmadığı…

Yoksa öğrenilmiş çaresizlikten mi böyle?

NEDEN SUSTULAR, ANLADIK…

Günlerdir yazıp çiziliyordu yargı neden harekete geçmedi diye. Geçti, ama iddialara karşı değil, bu iddiaları dillendiren Cumhuriyet’e karşı. Bir de tabii ki Sedat Peker’e karşı. Tehlikesiz işler…

Çünkü Cumhuriyet’e dava açmanın hiçbir siyasi sakıncası bulunmuyor, hatta getirisi var: Terfian daha önemli yerlere atanmak gibi.

Açamazlardı, çünkü siyasi iradeden bir işaret gelmemişti. Açsalardı başlarına gelebilecekleri, RTE’nin bu konudaki tutumunu dünkü açıklamasıyla anlayacaklardı.

  • Yaşadığımız bir ay, nasıl büyük ve total bir vesayet altına girildiğinin yeni belgesidir.

Tüm ülke, tüm Cumhuriyet, tüm devlet…

Bakanlık ve Covid için neler yapılıyor?.. Bir hastane sonuçları

Orhan BursalıOrhan Bursalı
obursali@cumhuriyet.com.tr
Cumhuriyet, 11 Mayıs 2021

 

İki gündür sürdürdüğüm, Covid vakalarında hastalara verilen iki ilaç üzerine yazılarıma çeşitli tepkiler geliyor. Şüphesiz ki gelecek, antibiyotik vermeyin diyorum, streoid vermeyin diyorum, doktorlardan tepki geliyor. Ama koruyucu olarak kullandıklarını hâlâ yazan doktorlar var, Sağlık Bakanlığı’nın tedavi protokollerinden kaldırdığı hidroksiklorokin için.. Aman neler neler… Birçok ülke kullanıyor da bir gerekçe. Tıp bakımından gelişmiş hiçbir ülkede neden kullanılmadığını açıklayan yok…

Bugün KLİMİK’e sordum, Türkiye’nin nasıl bir tedavi protokolü uygulaması gerektiğini. Bu konuda kısa sürede bir öneride bulunacaklarını açıkladılar, hazırlıyorlar.

Ben gelişmiş ülkelerdeki tedavi protokolleri üzerinde uzman bilim insanlarının önerilerinden yola çıkacağım.

Önce bazı saptamalar:

– Sağlık Bakanlığı pek çok uzmanı şüphesiz ki dinliyor ama bildiğini okuyor. Acı olan budur.

– Türkiye’nin akli bir tedavi programı oluşturması gerekir.. Fakat nasıl oluşturacak? Birincisi, en gelişmiş ülkelerin yaptıklarına bakılacak. Neden diyeceksiniz: Biz tüm Covid konusunda yeni bilgilerin hemen hepsini bu ülkelerde yapılan araştırmalardan ediniyoruz. Herkese Bilim Teknoloji dergisi her hafta Covid üzerine edinilen yeni bilgileri yayımlarken, aralarında neden Türkiye’den en azından arada sırada bir araştırma sonucu bilgisi haberi yok diye dizini dövüyor insan.

– İkincisi, akli bir tedavi programını geliştirebilmemiz için, şüphesiz kendi deneyimlerimizi 1.5 yıldır yapılan tedavi vb. sonuçlarını da buna katmamız gerekir. Peki, bu nasıl olacak? Biz, Sağlık Bakanlığı’nın elindeki tüm bilgileri tüm bilim dünyasına açıklamasını yazıp çiziyoruz. Doğrusu ben ne kadar dişe dokunur ciddi sayılabilecek ve bir tedavi protokolü oluşturulmasına yardımcı olacak bilgi olduğunu bilmiyorum ve varlığından da şüphe etmeye başladım… Evet, vakaların yaş hastalık dağılımları vb. olabilir… Bunları bile açıklamıyorlar. Bir protokol oluşturulması için bu bilgilerin yeterli olabileceğini ise düşünmüyorum.

– Covid vakalarında filyasyon ekipleri hemen evlere Bakanlığın emriyle bildiğiniz ilaçları dağıtıyor. Fakat şu yok: İlaçların etkilerini sonuçlarını izleyecek bir mekanizma sıfır. Bir okur, “Ya, bizim millet aldığı ilacı hiçbir zaman tam kullanmaz, atar, şükür ki!” demez mi!

– İlaçları verdiniz, bunları kullanın, ateşinizi ölçün, ağırlaşırsanız hastaneye gelin, dediniz. Bu ilaçların hastanelik olmayan insanların üzerinde iyileştirici etkisi olduğunu mu sanıyorsunuz? İyileşen hastalar verdiğiniz ilaçlar sayesinde mi vartayı atlatıyor?

YÜZDE 80-90’ı ZATEN İYİLEŞİYOR

Evet, kendiliğinden. İlaç vermeseniz de! Bu oranda hasta hastalığı hafif geçiriyor. Peki, gelişmiş ülkelerde ne yapıyorlar, testi pozitif çıkanlarda? Eğer ağır bir hastalık durumu yoksa, oksimetre ile kanda oksijen doygunluğunu parmak ucundan düzenli ölçmesini istiyorlar. Termometre ile düzenli ateş ölçümü yaptırıyorlar. Ateşin yükselirse parasetamol al, diyorlar. Kanda oksijen %93’ün altına düşerse hastaneye çağırıyorlar. Bu arada en önemli risk obezite ve yüksek tansiyon, zaten bu vakalar daha sıkı kontrole alınıyor.

Oksijen için solunum desteği veriliyor hastanede.. O aşamada steroid veriyorlar. ABD’de Remdesivir devreye giriyor. Daha ciddiye giderse hastaya özellikle sitokin frtınasını engellemek için monoklonal antikor olan Tosilizumab veriyorlar… Kan sulandırıcı yalnızca hastaneye yatınca söz konusu… antibiyotik yok!

Vakanın sonrası entübe – yoğun bakım durumu.

Yukarıda yazdıklarım hastaya yönelik bir uygulama önerisi değil, sadece bir genel bilgi amaçlıdır.

Şimdi bizde gelişmiş ülkelerle eşadım giden bir hastaneden aldığım bilgi: Covid kapanların % 15-20’sini yatırmışlar. Yatanların da %20’si entübe olmuş. Entübe olan hastalar arasında ise ölüm oranı % 10. Yoğun bakımda yatanların oranı %30. Her yoğun bakımlık hasta entübe olmuyor. Ciddi hastaların % 30’u kaybedilmiş. (AS: yitirilmiş)

Peki, öbür normal hastanelerde bu tablo nasıldır, bilen var mı?

Covid’de sıtma ilacı.. Peki, Favipiravir’in etkisi var mı?

Orhan Bursalı
Orhan Bursalı
obursali@cumhuriyet.com.tr 
Cumhuriyet, 10 Mayıs 2021

 

Dünkü yazımda Covid hastalarının tedavi protokolünde öncelikli bir ilaç olarak en azından dört milyon hasta / vakada kullanılan hidroksiklorokin sıtma ilacının artık ilaç / tedavi protokolünden çıkarıldığını belirtmiş, ancak Sağlık Bakanlığı’nın, bilimi kılavuz almadığı için bir yıl boşu boşuna bu ilacı kullandırttığını yazmıştım.

Üstelik profilaktik (hastalıktan koruyucu) olarak.

Bu yazıda şimdi tedavi protokolünde Sağlık Bakanlığı’nın her hastaya verilen diğer gözde ilacı Favipiravir’i ele alacağım, ama şu hidroksiklorokin veya Plaquenil ile ilgili birkaç yeni notu daha paylaşmadan edemeyeceğim.

Bir okurum yazdı: “Hidroksiklorokin diğer kinin türevlerinde olduğu gibi çok uzun bir plazma eliminasyon yarı ömrüne sahiptir. Yayınlarda 30-50 gün gibi sayılar var. Bu şu anlama gelir, bu ilacı kullanan kişilerin kanında tek doz ilaç verilmesinden 30-50 gün sonra bile ilacın yarısı hâlâ vücutta bulunmaktadır. Her gün vermeye devam ederseniz yüksek bir plazma konsantrasyonu oluşur ve ilaç kesildikten aylar sonra bile dokularda bulunur, özellikle gözlerde birikir ve retinaya geri dönüşümsüz hasar verir. Bu nedenle deneme yanılma işleri için iyi bir aday değildir..”

KORUYUCULUĞU YOK

Prof. Önder Ergönül de 21 Eylül’de şöyle diyordu:

“Çok önemli bir yan etkisi var. %10, hatta bazı çalışmalara göre %20’ye varan oranlarda kalpte ritim bozukluğuna yol açıyor. Bu da ani kalp yetmezliğine neden olarak bayılma ve ölümle son bulmakta. Ki bunlar oldu Türkiye’de. Pandeminin başlarında, mart-nisan aylarında pek çok meslektaşımız hastalığa yakalanmamak için profilaktik (koruyucu) olarak kullandı. Sırf bu nedenle yoğun bakıma alınan oldu. Koruyuculuğu da olmadığı kanıtlandı.”

Diğer bir uzman bilimcimiz Prof. Özlem Azap da aynı tarihte, “Bütün bilimsel veriler eşliğindeki önerimiz ve beklentimiz, hidroksiklorokinin Sağlık Bakanlığı’ndaki tedavi algoritmasından tümüyle çıkarılması” talebini dile getiriyordu.

Ayrıca dünya çapında etkili ve önemli Amerikan Enfeksiyon Hastalıkları Derneği (IDSA), güncellediği 25 Eylül tarihli “Covid-19’lu Hastaların Tedavisi ve Yönetimine İlişkin Kılavuzu” açıklamasında, Covid-19 ile hastanede yatan hastalar için hidroksiklorokin kullanılmasını tavsiye etmiyor ve tedavi protokolünden çıkarıyordu. Covid-19 tedavisinde yararının gösterilememesini ve ciddi yan etkilerini, neden olarak gösteriyordu.

İNANCIN KÖKENİ NE?

Ne araştırmaların sonuçlarına bakıldı, incelendi, tartışıldı ne bu konuda uzmanların söyledikleri ciddiye alındı, buna uygun olarak tedavi kılavuzları değiştirildi…

Neden? Verdiğiniz ilaca güveninizin, inancınızın kaynağı, dayanağı neydi? Bu ilacı her şey anlaşıldıktan sonra da bir yıl boyunca dört milyon kişiye sürü sepet içirttiniz! Hangi inançla, bilgiyle?!

Bu arada şunu merak ediyorum : İlacı Sağlık Bakanlığı’na veren / satan şirket, tüm bu bilgilerden haberdar olduğu halde, Sağlık Bakanlığı’na “ilacın Covid’e iyi geldiğine ilişkin bir kanıt bulunamadı ve üstelik ciddi yan etkilere sahip, biz üretici olarak bunu kullanmayın tavsiyesinde bulunuyoruz” dedi mi?

Bu şirketlerin böyle bir toplum sağlığı anlayışı olmalı mı, olmamalı mı?

Yoksa “Ticari bir şirketin malını satmaktan başka düşüncesi olabilir mi, durup dururken böyle bir tavsiyede neden bulunsun?” diyecek okurlar, böyle bir soru yönelttiğim için beni çok saf mı bulacaklar! Bilmiyorum, belki de aralarında bir görüşme geçmiş olabilir. O zaman şu soru gündeme gelir: Bakanlığın bu ilacı her şeye rağmen hastalara kullandırtmasının ticari bir yönü var mı?

FAVİPİRAVİR

Bakanlığın ilaç algoritmasında ana ilaç olarak Favipiravir var. Favipiravir’i bir Japon şirketi üretti. İlk başta Covid’e iyi gelebilir düşüncesiyle kullanıldı, fakat bunu kanıtlayan hiçbir ciddi araştırma elde yok. Japon hükümeti bile Covid vakalarında bunu kullanmıyor. Avrupa’da sıfır.

KLİMİK daha geçin yıl açıklamıştı: Ülkemiz dışında hiçbir ülkede ayakta hasta tedavisinde kullanılmıyor. Favipiravir ilacı, ayakta hastalarda yararına dair yeterli bilimsel kanıt elde edilmemişken neden ayakta hastalara rutin olarak dağıtılmakta?

Hükümet ve Bakanlık bu ilacın biyoeşdeğerinin ülkemizde üretildiğini büyük bir olay olarak duyurmuştu. İyi güzel, ama Covid’e karşı etkili olduğuna ilişkin kanıt yok!

Ne kadar ödeniyor kutu başına, toplam ne kadar ödendi? Peki, sıtma ilacına?

Bunların hepsi “devlet sırrı” biliyoruz.

Yarın: Tedavi protokolü nasıl olmalı?

‘Önce zarar ver’, Sağlık Bakanlığı’nın ilkesi mi?

Orhan BursalıOrhan Bursalı
Cumhuriyet, 09 Mayıs 2021
Şüphesiz ki değildir, öyle davrandıklarını hiç düşünmem ama bilimden uzaklaşırsanız, doktor da olsanız sağlık bakanı da insanları çok da sevseniz ve gözyaşı da dökseniz, insanlara zarar verirsiniz. Tıbbın temel ilkesi “önce zarar verme!yi (AS: Latince primum non necere!) unutursunuz, zarar vermeye dönüşür her şey.

Müjdeyi duyurdu Sağlık Bakanlığı, sıtma ilacı hidroksiklorokin, Covid hastalarının tedavi protokolünden çıkarıldı! Bu ilaç neredeyse bir yıldır hiçbir aklı başında ülkede kullanılmıyor. En azından 2020 sonuna doğru bu ilaca kapılar kapatıldı.

Bakanlık ve çevresindeki pek çok hastanedeki doktorlar bu ilacın Covid’e iyi geldiğine o kadar inanmışlardı ki Bakan Koca ve ekibi, geçen yıl Almanya’ya gittiklerinde bu sıtma ilacının çok iyi sonuçlar verdiğini söyleyip Avrupa’ya yol yordam öğretmeye bile kalktılar.

Tıp okumuş Bakan Koca, büyük bir övünçle, 15 Nisan 2020 tarihli basın toplantısında hidroksiklorokini dünyada en yaygın kullanan ülkenin Türkiye olduğunu gururla açıklıyordu “Türkiye, tedavide farklı bir yaklaşıma sahip. Hiçbir ülke pozitif, şüpheli tüm vakalarda hidroksiklorokin ilacını erken dönemde kullanmadı. Biz bu ilaçtan daha vaka görülmeden 1 milyon kutu alıp depoladık. Çin’den getirilen Favipiravir’i de bizdeki yaklaşımla kullanan ülke yok” demişti. Sözde, bu ilaçlarla başarı kazanmışlar!

Fransız ve Amerikalı şarlatan

Evet, bir Fransız şarlatan doktorla başladı ilaç. (Sonra diğer bir şarlatan Trump, övdü övdü bitiremedi, bu adam çamaşır suyu bile içilmesini istemişti.) Fakat klinik araştırmalarının yanlış olduğu kısa sürede ortaya çıktı. Hiçbir araştırma, bu ilacın Covid’e iyi geldiğine ilişkin bir bulguya ulaşamıyordu. Yüzlerce araştırma yapıldı, sonuç sıfır.

Bakan övünürken, 2020 Mayıs’ında Dünya Sağlık Örgütü yaptırdığı araştırmayı açıklıyor ve hidroksiklorokini durduruyordu. Üstelik yan etkilerini de açıklayarak. Ülkemizin en gözde enfeksiyon hastalıkları uzmanlarının bulunduğu KLİMİK Derneği, 21 Eylül’de şu açıklamayı yapıyordu:

“Güncel in vitro / in vivo ve randomize kontrollü klinik çalışmalar, ayaktan veya yatan, hafif / orta / ağır seyirli Covid-19 olgularının tedavisinde hidroksiklorokinin etkili olmadığını göstermiştir. Hidroksiklorokin, aksini bildiren yeni randomize kontrollü klinik çalışma sonuçları olmadıkça Covid-19’un asemptomatik, hafif, orta, ağır formlarının tedavisinde veya profilaksisinde (önleyici olarak) kullanılmamalıdır.”

Ayrıca ilacın pek çok hastada, kalpte sonu ölümle sonuçlanabilecek ritm bozukluklarına yol açtığı da saptanmıştı. Hem dünyadan hem de ülkemizden araştırmalarla. (https://www.idcmjournal.org/adverse-events-of-hydroxychloroquine-in-covid-19)

Primum non nocere!

Yani “önce zarar verme!” ilkesini topyekûn bir çiğneme var. Dr. Bakan dahil. Çünkü bu ilacın tedavi edici olduğuna ilişkin ellerinde hiçbir kanıt yoktu. Mayıs ayında DSÖ bu ilacı kullanmayın demiş olmasına rağmen, mayıstan mayısa bir yıl boyunca bu ilacı kullandılar.

Bu ilacın tedavi edici yönü üzerine ülkemizde tek bir ciddi araştırma bile yaptırmadı Sağlık Bakanlığı. Yani bilime kulak vermedi! Bilimi kılavuz edinmedi. Kanıt aramadı, tüm hastalara dayattı ilacı.. Acaba bu ilacı aldıktan sonra aritmiye uğrayan kaç hastayı kaybettik, bilmiyoruz. Çünkü hastanelerimizde böyle bir kayıt kuyut tutulmadığı gibi, Sağlık Bakanlığı toplanan verilerin tam üzerine oturmuş durumda. Özgür, bilimsel araştırma ortamının oluşturulmasını kendi iznine bağladı ve elindeki verileri araştırmacılara açmadı.

Böylece ülkemizde bilimsel verilere, araştırmalara dayalı bilgi birikimi sağlanamadı. Bu hem böyle büyük bir pandemide insan sağlığı için bir suçtur hem de bilimi baltalama açısından bir suçtur.

Stokta kalmadı mı yoksa?

Ellerinin altında tuttukları Bilim Kurulu da kendilerine bile ulaştırılmayan bilgilerden yoksun olarak nasıl bir “danışmanlık görevi” yerine getirdi, bilinmez. Ayrıca bu kurulda çok az sayıda üye sıtma ilacının kaldırılmasını gündeme getirmiş ama Bakanlık kulak asmamıştı.

Şunu da belirteyim: Hastanelerimizde çok sayıda doktor bu ilacın yararlarına sonuna kadar inanıyordu. Şimdi hastalara verilmemesini şaşkınlıkla karşılıyor olabilirler.. Aslında Bakan ve destekleyici arkadaşları hâlâ inanıyor olabilirler.

  • Ortadan kaldırılmasının nedenini kestiriyorum: Stokları bitmiştir!

Sağlık Bakanı ve arkadaşları çok kötü bir süreç yönettiler ve yönetmeye devam ediyorlar.

Çünkü hastalara bu kez Favipiravir adında, Avrupa ve ABD tedavi protokollerinde olmayan başka bir sözde ilaçları var.

Yarına…

Şahin ve Türeci’nin aşı devrimi sürüyor: Sırada MS tedavisi var

Şahin ve Türeci’nin aşı devrimi sürüyor: Sırada MS tedavisi var

Orhan BursalıOrhan Bursalı
obursali@cumhuriyet.com.tr

Science dergisinde yayımlanan araştırmalarında, koronavirüs aşı teknolojisi mRNA ile ürettikleri yeni aşının, MS fare modellerinde hastalığı durdurucu, engelleyici ve iyileştirici olduğunu gösterdiler. Klinik araştırmalarda da benzer sonuçlar elde edilirse, MS’in ötesinde, diğer otoimmün hastalıklar için de büyük bir umut ışığı yanmış olacak.

mRNA teknolojisine, kanser aşısı geliştirmek için sarılmışlardı büyük bir inanç ve azimle. O da sırada! Aşıda 2020 yılı ile birlikte yeni bir çağa girdik!

Toplumsal büyük karmaşa

Kadir Has Üniversitesi Türkiye Araştırmalar Grubu-Global Akademi ortaklığında gerçekleştirilen “Türkiye Eğilimleri Araştırması”nda bir dizi ilginç bulgu var. Prof. Mustafa Aydın ile yapılan dijital toplantıda veriler tabii ki ağırlıklı ekonominin kötüye gittiği ile dolu.

Araştırmanın siyaset ve yönetimle ilgili bazı verilerini epey tartışmalı bulsam da en ilgi çekici bir sonucu, en güvendiği kurumlar sıralamasında ilk üç sırada Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), jandarma ve polisin olmasının yanı sıra, iktidarın iki de bir defterlerini dürmek istediği Türk Tabipleri Birliği, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği, en güvenilen kurumlar listesinin üst sıralarında yer aldı. RTÜK, TÜİK, ÖSYM ve medya kuruluşları da en güvenilmez kurumlar

Güvenilmez medya yaratmak, iktidara uygun istatistikler üretmek, iktidara muhalif basın ve TV’leri karartmak, ceza vermek, dava açmak ve susturmaya çalışmak, iktidarın başlıca işlevlerinden olduğu için halk tarafından güvenilmezler olarak etiketlenmeleri sürpriz değil. İktidar bu temel kurumları başarıyla felç etti.

Ayrıca araştırma, siyasal kutuplaşmanın en üst düzeye çıktığını vurguluyor. Özdemir İnce’nin dünkü Cumhuriyet’teki söyleşisinde “AKP’nin yaptığı, silahsız iç savaştır” sözleri, bu kutuplaşmayı tarif ediyor. Canan Kaftancıoğlu’na karşı en üst düzeyde yapılan saldırılara bakın, CHP’yi düşmanlaştırma politikalarına bakın ve iktidarın 2.5 yıllık bir seçim sürecinde bu kutuplaştırmayı nerelere tırmandırabileceğini hesap edin artık.

Eksik bilgi

31 Aralık tarihli “Koronavirüs sözlüğü denemesi” başlıklı yazıda, öne çıkan konularda bazı bilim insanlarımızın adını vermiştim, böyle birkaç isimle geçiştirmenin haksızlık olacağını bile bile. Toplumu doğru bilgiyle aydınlatan daha pek çok ismi saymamız gerekirdi, hepsinden özür dilerim, bunlar arasında Prof. Ahmet Saltık var. Canla başla çalıştı. Bu çerçevede Prof. Kayıhan Pala’yı anmalıyım. Özellikle bu iki bilim insanını, bağımsız tavır ve anlatımlarından dolayı.

Doğruluk payı %40 testi neden kabul ettiler; peki, rüşvet konusu ne oldu??!

Doğruluk payı %40 testi neden kabul ettiler; peki, rüşvet konusu ne oldu??!

Orhan Bursalı
obursali@cumhuriyet.com.tr 
23 Temmuz 2020, Cumhuriyet

Sağlık Bakanlığı, özellikle şu pandemi döneminde en sağlıklı yer olması gerekirken, neredeyse “ben en sağlıksız yerim..” diye bağırıyor. Müthiş bir pandemi yönetimimiz, gurur kaynağımız, yerli ilaç-test kitimiz, dünyaya örneğiz, diye reklamı yapıla yapıla neredeyse milletin tümünün bu söylentilere inanacağı noktaya gelmişken…

Balon birkaç yerden patladı. İlk balon virüs kapmış insan sayımızın düşük tutulmasıyla, vakaların sayısının az gösterilmesiyle patlayacaktı ki patlayamadı; herkes dedi ki hangi ülke düşük göstermiyor ki… doğru bilgi veren az sayıda ülke yönetimi var, yani sineye çektik…

Derken “yerli test kiti” kullanmaya başladı bakanlık. Bu da bir övünç kaynağımız idi. İlk başlardaki başarısızlığa rağmen testler daha sonra çalışır vaziyete getirildi.

Yüzde 50 biliniyordu

Fakat bizim hastanelerden aldığımız bilgiler, bakanlığın onlarca projede birlikte çalıştığı şirketin, “virüs var mı yok mu”yu ölçen testlerinin ancak %50 doğruluk payı ile işlediği idi. Bu nedenle çok sayıda test tekrarlanıyordu. İnsanlar koronalı olduğu halde, mesela akciğer BT’leri bunu kanıtladığı halde, test negatif çıktı diye virüslü sayılmıyordu. Binlerce kişi böyle! Ve korona hastalarının sayısı baskılanıyordu.

Yüzde 50 doğruluk payını doktorlarımız biliyor dedik. Bakanlık da biliyordu şüphesiz, ama bir sorun yapılmadı… Kol kırılır yen içinde kalır, deve kuşu başını kuma gömer örneği.. Bakanlık bunu bile bile yapıyordu. Üstelik, tekrarlanmak zorunda kalan kaç test var sorusuna hiçbir zaman yanıt vermediler. Ama ne zamanki bu testlerin %50’nin bile altında, % 40 doğruluk payı ile çalıştığı, dış ülkelerde yapılan test haberiyle balon patladı, birden sorun oldu.

Yerli başka testlerimiz de vardı

Bu arada ülkemizde çok daha yüksek, %90’lara varan doğruluk payı ile çalışan testler geliştirilmiş, ancak bir türlü bakanlığın gözdesi olamamışlardı. Neden, bilmiyoruz, ama iki tahmin yürütebiliriz:

İlki, %50 doğruluk payı, bakanlığın koronalı sayısını düşük göstermek politikasına uygun düşüyordu! Yüzde yüz doğruyu gösterecek testler, bu politikaya uygun düşmezdi!

İkincisi ise düşük doğruluk paylı testi üreten şirket ile bakanlığın ilgili birimi veya bakanlık arasındaki özel veya genel ilişkiler, anlaşmalar olabilirdi. Bu tür bir ilişki, aslında iktidarın politikalarına yabancı değildi.

Yapılması gerekeni bakanlık yapmadı: Ülkemizde yerli üretilen testleri birbiriyle yarıştırıp desteklemek, daha yüksek düzeyde gelişmelerine yardımcı olmak, en iyilerinden satın alıp uygulatmak ve ayrıca Türk şirketlerinin testlerine garanti vererek dünyaya açılımlarına destek çıkmak.

Bakanlık kaliteyi değil kalitesizliği desteklemiş ve katma değeri yüksek bir biyoteknolojik ürünün hızla gelişmesine köstek vurmuş oldu.

Neresinden bakarsanız ülkeye kötülük.

Peki, rüşvet kimlere verildi?

Bu arada bir Amerikan ilaç şirketinin, ilacının bakanlık listesine alınması için, bir aracı ile 1.6 milyon $ rüşvet dağıttığı ortaya çıktı. Nerede? ABD’de! Şirket, Rusya ve Türkiye’de rüşvet dağıttığını itiraf etmiş ve milyonlarca $ (AS: 21 milyon $!) ceza vererek paçasını kurtarmıştı.  Rüşvet, Sağlık Bakanlığı’nda dağıtılmıştı. Artık hangi birimler, hiç de bilinmez değil. Fakat bakanlıktan açıklama yok. Bir soruşturma başladı mı bilinmiyor. Bu arada dün bakanlıkta 5. kişinin de görevden alındığı haberini okuyoruz. Bakanlık bu konuda bir çalışma başlattı mı, istifa veya görevden almaların aynı zamanda bu olayla da ilgisi var mı, bilmiyoruz.

Amacımız istifa edenleri töhmet altında bırakmak değil. Bakanlık açıklama yaparak, şeffaf davranarak bu neyin ne olduğu konusunda millete bir açıklama yaparsa, çok iyi olur.

Hıfzıssıhha 93 yaşında, 17 farklı tip aşı geliştirmişti

Orhan Bursalı

obursali@cumhuriyet.com.tr
Cumhuriyet, 30.3.2020

Hıfzıssıhha 93 yaşında, 17 farklı tip aşı geliştirmişti

1936 yılında Hıfzıssıhha’da tifo, dizanteri, kolera, veba, menengokok, stafilokok, boğmaca, brusella, nezle, BCG, difteri, tetatnos, kızıl, alüminyum presipiteli karma aşılar, lekeli humma, kuduz, çiçek, grip aşıları olmak üzere 17 farklı tip aşı üretilip, 35 farklı formülde ülke istifadesine sunulmaktaydı.

1965 yılına kadar Ankara’nın şimdilerde Hacettepe Üniversitesinin olduğu, eski ve yeni Ankara’nın sınırı sayılabilecek Hacettepe semtinde yaşadım. Demiryolunun alt tarafında Sıhhiye semti başlardı. O zamanlar bu semtin adını, modern Türkiye’nin halk sağlığı altyapısının temellerini atan Dr. Refik Saydam tarafından bu bölgenin Tıp Fakültesi, Hıfzıssıhha, Numune Hastanesi ve Sağlık Bakanlığı’ndan oluşan Sıhhiye kampusu olarak oluşturulmasından aldığını bilmiyordum.

Bu kurumlar içinde en önemlisi Dr. Refik Saydam’ın Sıhhat ve İçtimaî Muavenet Vekâleti (Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı) döneminde halk sağlığının tıp eğitiminden farklı özellikler taşıması bilinciyle uygar ülkelerdeki benzerlerine uygun olarak kurulan Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi’dir (Umumi Hıfzıssıhha Kurumu Kurulmasına Dair Kanun, 17 Mayıs 1928). Müessese, Hıfzıssıhha Okulu’nun yanı sıra laboratuvar.

Başbakanlık binası bile henüz yokken…

Nisan 1927’de inşaatına başlandığında Başbakanlık’ın ve Genelkurmay Başkanlığı’nın binalarının olmadığını bilmek konuya verilen önemi göstermeye yeter. Çünkü Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte başta verem, sıtma (Ankara nüfusunun %90’ı, toplam nüfusun yarısı), frengi, trahom (1920’lerde 3 milyon), çiçek ve kuduz hastalıkları olmak üzere uzun yıllardır savaşlarla, açlıkla boğuşan halkın sağlık sorunlarıyla köklü olarak mücadele edilmesi gerekmekteydi.

Ülkemizde aşı (kuduz ve çiçek) eğitim ve üretim faaliyetleri (mikrobiyoloji olarak da okunabilir) II. Abdülhamit döneminde başlamıştır (1886). 1920-21 yıllarında Sivas’taki ‘aşı evinde çiçek aşısı üretimi yapılmaktaydı. Türkiye’de çiçek, difteri, boğmaca, tetanos, BCG, polio ve kızamık aşılama hizmetlerinin rutin olarak verilmesine 1930’da başlanmıştır. 1936 yılında Hıfzıssıhha’da tifo, dizanteri, kolera, veba, menengokok, stafilokok, boğmaca, brusella, nezle, BCG, difteri, tetanoz, kızıl, alüminyum presipiteli karma aşılar, lekeli humma, kuduz, çiçek, grip aşıları olmak üzere 17 farklı tip aşı üretilip, 35 farklı formülde ülke yararına sunulmaktaydı. Ayrıca pek çok antijenin yanında tüberkülin de üretilmekteydi.

Zavallı bir gerekçeye kurban

Başarısı kanıtlanmış bu kurumda 1990 sonlarında başlatılan teknolojik ve bilimsel yenilenme süreci yalnızca ‘kâr-maliyet’ gerekçelerine dayandırılarak sonlandırılmıştır (difteri-boğmaca-tetanos 1996’da, BCG aşısı 1998’de).

Yakın geçmişte birçok aşıda kendi üretimlerine başlayan Brezilya, Arjantin, Küba, Çin, Hindistan, Pakistan, Endonezya, Tayland, Meksika ve Güney Kore gibi ülkelere karşın ülkemiz milyarlarca lirayı yabancı ilaç tekellerine aktarmayı tercih etmektedir. Yerli sermayemiz ise ‘zamanın ruhuna’ uygun olarak Gayrimenkul Yatırım Ortaklıklarını tercih etmiştir. Hemen her salgın döneminde milli’ aşı üretimi gündeme getirilse de böylesi stratejik bir üründe dışa bağımlılığı sürdürecek politikalarda ısrar edilerek çözüm teknoloji transferine dayalı özel/yabancı yatırımda aranmaktadır.

Oysaki günümüzde biyoteknolojiye dayalı aşı üretimi için her türlü kaynak (finansman, bilgi, insangücü) bulunabilir.

  • Kaynakların dronların peşinde savaş taktikleri geliştirmeye mi yoksa koruyucu sağlık hizmetlerinin stratejik aşı geliştirilmesine mi ayrılacağı siyasal bir tercihtir.

Ancak yaşamakta olduğumuz küresel COVID-19 salgını, Türkiye sağlık sisteminin kamucu köklerini canlandırarak, yeniden tasarımlamak ve

  • sağlık hizmetlerini herkese eşit ve ücretsiz sağlayacak sistemi kurarak,
  • insan haklarına aykırı ‘şehir hastaneleri ve müşteri temelli’ ideolojiden kurtarmayı zorunlu kılmaktadır.

Yazan: Müfit AkyosAşı, en ucuz sağlıklı kalma yöntemi! Herkese Bilim Teknoloji dergisi, sayı 209.