Şahin ve Türeci’nin aşı devrimi sürüyor: Sırada MS tedavisi var

Şahin ve Türeci’nin aşı devrimi sürüyor: Sırada MS tedavisi var

Orhan BursalıOrhan Bursalı
obursali@cumhuriyet.com.tr

Science dergisinde yayımlanan araştırmalarında, koronavirüs aşı teknolojisi mRNA ile ürettikleri yeni aşının, MS fare modellerinde hastalığı durdurucu, engelleyici ve iyileştirici olduğunu gösterdiler. Klinik araştırmalarda da benzer sonuçlar elde edilirse, MS’in ötesinde, diğer otoimmün hastalıklar için de büyük bir umut ışığı yanmış olacak.

mRNA teknolojisine, kanser aşısı geliştirmek için sarılmışlardı büyük bir inanç ve azimle. O da sırada! Aşıda 2020 yılı ile birlikte yeni bir çağa girdik!

Toplumsal büyük karmaşa

Kadir Has Üniversitesi Türkiye Araştırmalar Grubu-Global Akademi ortaklığında gerçekleştirilen “Türkiye Eğilimleri Araştırması”nda bir dizi ilginç bulgu var. Prof. Mustafa Aydın ile yapılan dijital toplantıda veriler tabii ki ağırlıklı ekonominin kötüye gittiği ile dolu.

Araştırmanın siyaset ve yönetimle ilgili bazı verilerini epey tartışmalı bulsam da en ilgi çekici bir sonucu, en güvendiği kurumlar sıralamasında ilk üç sırada Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), jandarma ve polisin olmasının yanı sıra, iktidarın iki de bir defterlerini dürmek istediği Türk Tabipleri Birliği, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği, en güvenilen kurumlar listesinin üst sıralarında yer aldı. RTÜK, TÜİK, ÖSYM ve medya kuruluşları da en güvenilmez kurumlar

Güvenilmez medya yaratmak, iktidara uygun istatistikler üretmek, iktidara muhalif basın ve TV’leri karartmak, ceza vermek, dava açmak ve susturmaya çalışmak, iktidarın başlıca işlevlerinden olduğu için halk tarafından güvenilmezler olarak etiketlenmeleri sürpriz değil. İktidar bu temel kurumları başarıyla felç etti.

Ayrıca araştırma, siyasal kutuplaşmanın en üst düzeye çıktığını vurguluyor. Özdemir İnce’nin dünkü Cumhuriyet’teki söyleşisinde “AKP’nin yaptığı, silahsız iç savaştır” sözleri, bu kutuplaşmayı tarif ediyor. Canan Kaftancıoğlu’na karşı en üst düzeyde yapılan saldırılara bakın, CHP’yi düşmanlaştırma politikalarına bakın ve iktidarın 2.5 yıllık bir seçim sürecinde bu kutuplaştırmayı nerelere tırmandırabileceğini hesap edin artık.

Eksik bilgi

31 Aralık tarihli “Koronavirüs sözlüğü denemesi” başlıklı yazıda, öne çıkan konularda bazı bilim insanlarımızın adını vermiştim, böyle birkaç isimle geçiştirmenin haksızlık olacağını bile bile. Toplumu doğru bilgiyle aydınlatan daha pek çok ismi saymamız gerekirdi, hepsinden özür dilerim, bunlar arasında Prof. Ahmet Saltık var. Canla başla çalıştı. Bu çerçevede Prof. Kayıhan Pala’yı anmalıyım. Özellikle bu iki bilim insanını, bağımsız tavır ve anlatımlarından dolayı.

Doğruluk payı %40 testi neden kabul ettiler; peki, rüşvet konusu ne oldu??!

Doğruluk payı %40 testi neden kabul ettiler; peki, rüşvet konusu ne oldu??!

Orhan Bursalı
obursali@cumhuriyet.com.tr 
23 Temmuz 2020, Cumhuriyet

Sağlık Bakanlığı, özellikle şu pandemi döneminde en sağlıklı yer olması gerekirken, neredeyse “ben en sağlıksız yerim..” diye bağırıyor. Müthiş bir pandemi yönetimimiz, gurur kaynağımız, yerli ilaç-test kitimiz, dünyaya örneğiz, diye reklamı yapıla yapıla neredeyse milletin tümünün bu söylentilere inanacağı noktaya gelmişken…

Balon birkaç yerden patladı. İlk balon virüs kapmış insan sayımızın düşük tutulmasıyla, vakaların sayısının az gösterilmesiyle patlayacaktı ki patlayamadı; herkes dedi ki hangi ülke düşük göstermiyor ki… doğru bilgi veren az sayıda ülke yönetimi var, yani sineye çektik…

Derken “yerli test kiti” kullanmaya başladı bakanlık. Bu da bir övünç kaynağımız idi. İlk başlardaki başarısızlığa rağmen testler daha sonra çalışır vaziyete getirildi.

Yüzde 50 biliniyordu

Fakat bizim hastanelerden aldığımız bilgiler, bakanlığın onlarca projede birlikte çalıştığı şirketin, “virüs var mı yok mu”yu ölçen testlerinin ancak %50 doğruluk payı ile işlediği idi. Bu nedenle çok sayıda test tekrarlanıyordu. İnsanlar koronalı olduğu halde, mesela akciğer BT’leri bunu kanıtladığı halde, test negatif çıktı diye virüslü sayılmıyordu. Binlerce kişi böyle! Ve korona hastalarının sayısı baskılanıyordu.

Yüzde 50 doğruluk payını doktorlarımız biliyor dedik. Bakanlık da biliyordu şüphesiz, ama bir sorun yapılmadı… Kol kırılır yen içinde kalır, deve kuşu başını kuma gömer örneği.. Bakanlık bunu bile bile yapıyordu. Üstelik, tekrarlanmak zorunda kalan kaç test var sorusuna hiçbir zaman yanıt vermediler. Ama ne zamanki bu testlerin %50’nin bile altında, % 40 doğruluk payı ile çalıştığı, dış ülkelerde yapılan test haberiyle balon patladı, birden sorun oldu.

Yerli başka testlerimiz de vardı

Bu arada ülkemizde çok daha yüksek, %90’lara varan doğruluk payı ile çalışan testler geliştirilmiş, ancak bir türlü bakanlığın gözdesi olamamışlardı. Neden, bilmiyoruz, ama iki tahmin yürütebiliriz:

İlki, %50 doğruluk payı, bakanlığın koronalı sayısını düşük göstermek politikasına uygun düşüyordu! Yüzde yüz doğruyu gösterecek testler, bu politikaya uygun düşmezdi!

İkincisi ise düşük doğruluk paylı testi üreten şirket ile bakanlığın ilgili birimi veya bakanlık arasındaki özel veya genel ilişkiler, anlaşmalar olabilirdi. Bu tür bir ilişki, aslında iktidarın politikalarına yabancı değildi.

Yapılması gerekeni bakanlık yapmadı: Ülkemizde yerli üretilen testleri birbiriyle yarıştırıp desteklemek, daha yüksek düzeyde gelişmelerine yardımcı olmak, en iyilerinden satın alıp uygulatmak ve ayrıca Türk şirketlerinin testlerine garanti vererek dünyaya açılımlarına destek çıkmak.

Bakanlık kaliteyi değil kalitesizliği desteklemiş ve katma değeri yüksek bir biyoteknolojik ürünün hızla gelişmesine köstek vurmuş oldu.

Neresinden bakarsanız ülkeye kötülük.

Peki, rüşvet kimlere verildi?

Bu arada bir Amerikan ilaç şirketinin, ilacının bakanlık listesine alınması için, bir aracı ile 1.6 milyon $ rüşvet dağıttığı ortaya çıktı. Nerede? ABD’de! Şirket, Rusya ve Türkiye’de rüşvet dağıttığını itiraf etmiş ve milyonlarca $ (AS: 21 milyon $!) ceza vererek paçasını kurtarmıştı.  Rüşvet, Sağlık Bakanlığı’nda dağıtılmıştı. Artık hangi birimler, hiç de bilinmez değil. Fakat bakanlıktan açıklama yok. Bir soruşturma başladı mı bilinmiyor. Bu arada dün bakanlıkta 5. kişinin de görevden alındığı haberini okuyoruz. Bakanlık bu konuda bir çalışma başlattı mı, istifa veya görevden almaların aynı zamanda bu olayla da ilgisi var mı, bilmiyoruz.

Amacımız istifa edenleri töhmet altında bırakmak değil. Bakanlık açıklama yaparak, şeffaf davranarak bu neyin ne olduğu konusunda millete bir açıklama yaparsa, çok iyi olur.

Hıfzıssıhha 93 yaşında, 17 farklı tip aşı geliştirmişti

Orhan Bursalı

obursali@cumhuriyet.com.tr
Cumhuriyet, 30.3.2020

Hıfzıssıhha 93 yaşında, 17 farklı tip aşı geliştirmişti

1936 yılında Hıfzıssıhha’da tifo, dizanteri, kolera, veba, menengokok, stafilokok, boğmaca, brusella, nezle, BCG, difteri, tetatnos, kızıl, alüminyum presipiteli karma aşılar, lekeli humma, kuduz, çiçek, grip aşıları olmak üzere 17 farklı tip aşı üretilip, 35 farklı formülde ülke istifadesine sunulmaktaydı.

1965 yılına kadar Ankara’nın şimdilerde Hacettepe Üniversitesinin olduğu, eski ve yeni Ankara’nın sınırı sayılabilecek Hacettepe semtinde yaşadım. Demiryolunun alt tarafında Sıhhiye semti başlardı. O zamanlar bu semtin adını, modern Türkiye’nin halk sağlığı altyapısının temellerini atan Dr. Refik Saydam tarafından bu bölgenin Tıp Fakültesi, Hıfzıssıhha, Numune Hastanesi ve Sağlık Bakanlığı’ndan oluşan Sıhhiye kampusu olarak oluşturulmasından aldığını bilmiyordum.

Bu kurumlar içinde en önemlisi Dr. Refik Saydam’ın Sıhhat ve İçtimaî Muavenet Vekâleti (Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı) döneminde halk sağlığının tıp eğitiminden farklı özellikler taşıması bilinciyle uygar ülkelerdeki benzerlerine uygun olarak kurulan Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi’dir (Umumi Hıfzıssıhha Kurumu Kurulmasına Dair Kanun, 17 Mayıs 1928). Müessese, Hıfzıssıhha Okulu’nun yanı sıra laboratuvar.

Başbakanlık binası bile henüz yokken…

Nisan 1927’de inşaatına başlandığında Başbakanlık’ın ve Genelkurmay Başkanlığı’nın binalarının olmadığını bilmek konuya verilen önemi göstermeye yeter. Çünkü Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte başta verem, sıtma (Ankara nüfusunun %90’ı, toplam nüfusun yarısı), frengi, trahom (1920’lerde 3 milyon), çiçek ve kuduz hastalıkları olmak üzere uzun yıllardır savaşlarla, açlıkla boğuşan halkın sağlık sorunlarıyla köklü olarak mücadele edilmesi gerekmekteydi.

Ülkemizde aşı (kuduz ve çiçek) eğitim ve üretim faaliyetleri (mikrobiyoloji olarak da okunabilir) II. Abdülhamit döneminde başlamıştır (1886). 1920-21 yıllarında Sivas’taki ‘aşı evinde çiçek aşısı üretimi yapılmaktaydı. Türkiye’de çiçek, difteri, boğmaca, tetanos, BCG, polio ve kızamık aşılama hizmetlerinin rutin olarak verilmesine 1930’da başlanmıştır. 1936 yılında Hıfzıssıhha’da tifo, dizanteri, kolera, veba, menengokok, stafilokok, boğmaca, brusella, nezle, BCG, difteri, tetanoz, kızıl, alüminyum presipiteli karma aşılar, lekeli humma, kuduz, çiçek, grip aşıları olmak üzere 17 farklı tip aşı üretilip, 35 farklı formülde ülke yararına sunulmaktaydı. Ayrıca pek çok antijenin yanında tüberkülin de üretilmekteydi.

Zavallı bir gerekçeye kurban

Başarısı kanıtlanmış bu kurumda 1990 sonlarında başlatılan teknolojik ve bilimsel yenilenme süreci yalnızca ‘kâr-maliyet’ gerekçelerine dayandırılarak sonlandırılmıştır (difteri-boğmaca-tetanos 1996’da, BCG aşısı 1998’de).

Yakın geçmişte birçok aşıda kendi üretimlerine başlayan Brezilya, Arjantin, Küba, Çin, Hindistan, Pakistan, Endonezya, Tayland, Meksika ve Güney Kore gibi ülkelere karşın ülkemiz milyarlarca lirayı yabancı ilaç tekellerine aktarmayı tercih etmektedir. Yerli sermayemiz ise ‘zamanın ruhuna’ uygun olarak Gayrimenkul Yatırım Ortaklıklarını tercih etmiştir. Hemen her salgın döneminde milli’ aşı üretimi gündeme getirilse de böylesi stratejik bir üründe dışa bağımlılığı sürdürecek politikalarda ısrar edilerek çözüm teknoloji transferine dayalı özel/yabancı yatırımda aranmaktadır.

Oysaki günümüzde biyoteknolojiye dayalı aşı üretimi için her türlü kaynak (finansman, bilgi, insangücü) bulunabilir.

  • Kaynakların dronların peşinde savaş taktikleri geliştirmeye mi yoksa koruyucu sağlık hizmetlerinin stratejik aşı geliştirilmesine mi ayrılacağı siyasal bir tercihtir.

Ancak yaşamakta olduğumuz küresel COVID-19 salgını, Türkiye sağlık sisteminin kamucu köklerini canlandırarak, yeniden tasarımlamak ve

  • sağlık hizmetlerini herkese eşit ve ücretsiz sağlayacak sistemi kurarak,
  • insan haklarına aykırı ‘şehir hastaneleri ve müşteri temelli’ ideolojiden kurtarmayı zorunlu kılmaktadır.

Yazan: Müfit AkyosAşı, en ucuz sağlıklı kalma yöntemi! Herkese Bilim Teknoloji dergisi, sayı 209.

Hançeremizi yırtarcasına bağıralım: Yaşasın Cumhuriyet!

Hançeremizi yırtarcasına bağıralım: Yaşasın Cumhuriyet!

Orhan Bursalı
Cumhuriyet
, 29 Ekim 2019 Salı
Cumhuriyet Bayramı, Cumhuriyetin ilanı kutlu olsun.

Nevşehir’de, Cumhuriyet yurttaşlarının vergileriyle maaşını alıp geçimini sağlayan bir memur, Cumhuriyet törenini, yürüyüşünü yasaklamış! Gerekçesine bakın:

  • Ülkemizin içinde bulunduğu hassas durumdan dolayı milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla, yürüyüşün yapılması uygun görülmemiştir.”

Ama memur bey bonkör, lütfen Ata büstüne çelenk konulmasına ise izin vermiş.
Şüphesiz hata Cumhuriyet Bayramı için bu izni talep edenlerde bence..
Yürüyüşü düzenleyen CHP İl Başkanlığı.
Millet bu yasağa uyar mı, bilmiyorum.
Gerekçede “..başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması” gibi bir ucube ifade var. Şu mu yani: “Ülkemizde padişahçılar var, Atatürk ve arkadaşlarının Cumhuriyeti ilan etmesine karşı çıkanlar var; bu kutlama ile onları rencide edeceksiniz, yürüyüş yaparak onların hak ve özgürlüklerine saldırmış olacaksınız..
Aslında bu iktidarın kalben, ruhen, ideolojik olarak Cumhuriyetçi olduğuna inanmak zor.
Atadıkları memurların kafa yapısına bakın, yukarıdakilerin zihniyetini anlayın. Tek adam, sultan, padişah, Abdülhamit hayranlığı vb. gibi sıfatlardan rahatsız olmayan bir lider var. Olsa, bunları yasaklıyorum, ben Cumhuriyet çocuğuyum der. Cumhuriyeti, ilanını yüceltir. Düşünün, Diyanet’in başında oturan bir memur da var. Cumhuriyetçi mi, Atatürk ve arkadaşlarına zerre minnet, vefa duymayan, ama onun kurduğu bu topraklar üzerinde doğan, yaşayan, ekmek yiyen…

Yaşasın Cumhuriyet!

Hançeremizi yırtarcasına bağıralım:

  • Yaşasın Cumhuriyet,
  • yaşasın bu ülkeyi sıfırdan yaratan Atatürk ve tüm silah arkadaşları,
  • Kurtuluş Savaşı kahramanları, savaşanları.
  • Cumhuriyeti kuranlar ve yaşatanlar bin yaşasın!..

İnşa ettikleri, tarihe atılan büyük bir imzadır. Silinmeyecek ve her yıl anımsanacak olan.
Bu imzanın karşılığı, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığıdır.
Bundan daha büyük onur ve gurur olur mu!
Türkiye’nin varlığını uyguladıkları politikalarla tartışma konusu yaptıranlar, diyorlar ki Cumhuriyet Bayramı her gün ülkeyi korumak içini savaş veriyoruz..
Yurtta barış dünyada barış politikasını pasif bulduklarını açıklayanlar, bu politikayı mezara gömmüşler ve sözde aktif bir “yurtta barış dünyada barış”a dönmüşler. Zerre ilişkisi yok.
Ne yurtta barış var, ne de başucumuzda barış.
Ülkenin tapu senedi olan Lozan Antlaşması için bile, alınacakların asgarisi elde edilmiştir, gibi sözler edenler, hele hele Lozan üzerine utanılacak laf eden ucube Prof’lar, Kurtuluş ve Kuruluş’a şu veya bu şekilde karşı olduklarını belirtmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar.
Kurdukları saltanat bile, başlı başına Cumhuriyet karşıtlığıdır.

    • Cumhuriyet halktır.
    • Cumhuriyet sadeliktir.
    • Cumhuriyet, gece – gündüz aç ve çıplak gezmeyenlerin, yatmayanların rejimidir.
    • Cumhuriyet fırsat eşitliğidir, gelir adaletidir.
    • Yaşasın Cumhuriyet!
*****
YÖK ve Üniversite

Okur notu, Bekir Onur: YÖK’ün nitelikli bilim insanı yetiştirme programı sevindirici ama nitelikli bilim nitelikli üniversiteden çıkar. Yani önce üniversitenin gerçek bilim yuvası olması beklenir. Üniversitelerimizin ve ülkemizin bilim fotoğrafının değişmesi için öncelikle yapılacak şey üniversiteyi evrensel bilim yuvası yapacak kültürü, atmosferi, iklimi yaratmak olmalı.
Bunun önlemlerini almadan ne eski ne yeni YÖK başarılı olabilir. Fotoğrafın değişmesi nasıl sağlanır sorusuna birkaç öneri:

Üniversiteyi kapalı kutu olmaktan çıkarmalı, saydamlaştırmalı (herkesin ne anlattığını, ne yazdığını herkes görebilmeli, korkmadan eleştirebilmeli). Akademik dereceler al gülüm ver gülüm, usulüyle alınıp verilmemeli (örneğin İngiltere’de olduğu gibi, tez danışmanı tez jürisine girememeli). Soru sorma, eleştiri yapma özgürlüğü olmalı, cesareti verilmeli, bu amaçla geniş katılımlı serbest tartışma saatleri oluşturulmalı. Çalışma alanı ne olursa olsun bütün lisansüstü öğrencilerinin bilim felsefesi dersleri alması sağlanmalı… Veri üreten ama fikir üretmeyen yığınla tez çalışmasının en önemli kusuru bu noktadadır… Üniversiteyi toplumla bütünleştirecek önlemleri de almak zorundayız: Halka açık konferanslar; üniversite kütüphanelerinde halka açık okuma ve tartışma saatleri; halkla birlikte yürütülecek araştırma projeleri..

Liyakatsizliğin, para kazanmayı bilime tercih etmenin bedeli

Liyakatsizliğin, para kazanmayı bilime tercih etmenin bedeli

Orhan Bursalı
Cumhuriyet, 17.9.19

Dünkü yazımdaki listeyi incelediniz mi? Nitelikli 70 araştırma makalesinin 15 üniversiteye dağılımını gösteren? Anımsamak için yeniden veriyorum, çünkü bunun üzerinde duracağım şimdi.

[Haber görseli]11’i devlet, 4’ü vakıf. Atılım Üniversitesi de dikkat çekici bir biçimde yüksek nitelikle araştırma makalesinden pay almış. Fakat üzerinde duracağım öbür 3 vakıf üniversitesi: Bilkent, Koç ve Sabancı.

Bilkent en eski ve oturmuş, araştırmaya önem veren üniversite. Payını tartışmıyorum. Koç Üniversitesi, gerçekten bilime verdiği önemle, koyduğu ödüllerle aralarında en çok öne çıkan üniversitemiz. Tıp fakültesi de var. Çok iyi fizik bölümleri ve araştırmaları, çok iyi akademisyenleri var. Daha yüksek nitelikli araştırmalar bekliyor insan.

Sabancı Üniversitesi, nitelikli bilim insanları tabii ki çok, Koç’un yarısı kadar makale sahibi. Sabancı’nın tıp fakültesi yok. Ama kuşkusuz gerekçe olmamalı.

Neden böyle?

Buralarda çalışmış bir saygın bilimcimiz, üniversite adı vermeden yazayım, diyor ki :“

  • Bir araştırma üniversitesi, altyapı yatırımları iyi, ama liyakati geri plana ittiler, para kazanmayı öne çıkardılar. Tıp fakültelerine bakarsak aslında genel durum öyle gözüküyor… Örneğin, bir cerrahın durmadan sünnet yaparak kurumuna para getirmesi, en prestijli dergide yayın yapmasından daha çok tercih ediliyor günümüzde. Yayın yapmak sanki hobi ya da kişisel bir şey… Yönetici anlayışı ve tercihi, vizyon meselesi. Tıp fakültelerinin çok daha bilimsel üretim yapmaları beklenir ama klinik performans, yani hasta bakarak para kazandırma çabası tercih ediliyor, bilimsel yayın yapma teşvik edilmiyor.”

Liyakat ve araştırma stratejisi Bir başka yorum:

Bilimsel üretim ve üretimin yazıya dönüşümü, liyakat ile çok yakından ilişkili. Üniversitemizin ve bölümlerinin araştırma stratejilerinin bile olmayışını, bunu yapanların da dikkate alınmayışını bizzat yaşayarak görüyor ve acı çekiyoruz… Üniversiteler, özellikle özel üniversiteler bu açıdan filtre koyabilirler. Ama bunun için bilinçli ve adanmış bir irade gerekiyor. Sorun burada. Pek çok şey yapabilirler. Ama bağımsız, özgür fikrini söyleme ortamlarının olması gerekir.

  • Böyle bir özgür ortamın da hasretini çekiyoruz.

Bir okur, Hakan Kara başka bir noktaya daha dikkat çekiyor: 

Nature Index’te açıklanan, Türkiye kaynaklı olduğu görülen 70 üst düzey makalenin çok büyük bir bölümünün yurt dışı ayağı olan eserler olduğu görülmekte. 70 makalenin kaç tanesinin düşünsel olarak Türkiye Cumhuriyeti üniversitelerine ait? Belki haksızlık olacak ancak kanımca belki de 5-10 tanesinin düşünsel olarak bize ait olduğu yönünde. Dolayısıyla 70 rakamı bile çok çok iyimser kalmaktadır.”

Tamam, 70 makalenin yazarlarına da bakacağız, demektir. Ama şunu belirteyim; yüksek nitelikli makaleler büyük çoğunlukla çokuluslu oluyor.

Neden nitelik üretme az?

Onlarca neden sayılabilir. Yukarıda yer verdiğimiz vakıf üniversitelerimizle ilgili eleştiriler önemli. Bunca tıp fakülteli vakıf üniversitesi var. Araştırmaları nerede? Devlet üniversitelerimizde İTÜ açık ara önde, ama binlerce akademisyenin çalıştığı öbür yüzlerce üniversite durumdan habersiz olsa gerek. Kuşkusuz buralarda da liyakat sorunu, bilim stratejisi, eğitim için akademik kadro mu, yoksa ağırlıklı olarak araştırma kadrosu mu, gibi çözülmemiş sorunlar… Sorunu çözmek için de yurt dışından akademik kadro çağrıları var.

Esas sorun içeride, bizde, iktidarda, üniversitelerde, anlayışta… Bunu görürsek sorun çözülür.

Celal Şengör’ün Uğur Dündar’a konu ile ilgili yazdığı mektupta, dikkat çekilen insan niteliği ve eğitimle ilgili sorunlar vardı. Özetleyeyim:

Ortaeğitimimiz perişan edildi, ortaeğitimde varolan derslerdeki eğitim niteliği o denli düşüktür ki, uluslararası karşılaştırmalarda sürekli en altta yer almaktayız. İlk ve ortaeğitimde öğretmen eğitimi ve istihdamı iflas durumunda..
• Üniversite sayısı hiçbir gerçekçi kıstas göze alınmadan gerekenin çok üstünde artırıldı. Öğrenci kontenjanları üniversitelerin kapasitelerine göre değil, politik gerekçelerle kararlaştırılıyor. Mesela, İTÜ Jeoloji Bölümü’nün eğitim olanakları açısından kapasitesi 25 iken bu yıl 70 öğrencilik kontenjan YÖK tarafından dayatıldı..