Hançeremizi yırtarcasına bağıralım: Yaşasın Cumhuriyet!

Hançeremizi yırtarcasına bağıralım: Yaşasın Cumhuriyet!

Orhan Bursalı
Cumhuriyet
, 29 Ekim 2019 Salı
Cumhuriyet Bayramı, Cumhuriyetin ilanı kutlu olsun.

Nevşehir’de, Cumhuriyet yurttaşlarının vergileriyle maaşını alıp geçimini sağlayan bir memur, Cumhuriyet törenini, yürüyüşünü yasaklamış! Gerekçesine bakın:

  • Ülkemizin içinde bulunduğu hassas durumdan dolayı milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla, yürüyüşün yapılması uygun görülmemiştir.”

Ama memur bey bonkör, lütfen Ata büstüne çelenk konulmasına ise izin vermiş.
Şüphesiz hata Cumhuriyet Bayramı için bu izni talep edenlerde bence..
Yürüyüşü düzenleyen CHP İl Başkanlığı.
Millet bu yasağa uyar mı, bilmiyorum.
Gerekçede “..başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması” gibi bir ucube ifade var. Şu mu yani: “Ülkemizde padişahçılar var, Atatürk ve arkadaşlarının Cumhuriyeti ilan etmesine karşı çıkanlar var; bu kutlama ile onları rencide edeceksiniz, yürüyüş yaparak onların hak ve özgürlüklerine saldırmış olacaksınız..
Aslında bu iktidarın kalben, ruhen, ideolojik olarak Cumhuriyetçi olduğuna inanmak zor.
Atadıkları memurların kafa yapısına bakın, yukarıdakilerin zihniyetini anlayın. Tek adam, sultan, padişah, Abdülhamit hayranlığı vb. gibi sıfatlardan rahatsız olmayan bir lider var. Olsa, bunları yasaklıyorum, ben Cumhuriyet çocuğuyum der. Cumhuriyeti, ilanını yüceltir. Düşünün, Diyanet’in başında oturan bir memur da var. Cumhuriyetçi mi, Atatürk ve arkadaşlarına zerre minnet, vefa duymayan, ama onun kurduğu bu topraklar üzerinde doğan, yaşayan, ekmek yiyen…

Yaşasın Cumhuriyet!

Hançeremizi yırtarcasına bağıralım:

  • Yaşasın Cumhuriyet,
  • yaşasın bu ülkeyi sıfırdan yaratan Atatürk ve tüm silah arkadaşları,
  • Kurtuluş Savaşı kahramanları, savaşanları.
  • Cumhuriyeti kuranlar ve yaşatanlar bin yaşasın!..

İnşa ettikleri, tarihe atılan büyük bir imzadır. Silinmeyecek ve her yıl anımsanacak olan.
Bu imzanın karşılığı, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığıdır.
Bundan daha büyük onur ve gurur olur mu!
Türkiye’nin varlığını uyguladıkları politikalarla tartışma konusu yaptıranlar, diyorlar ki Cumhuriyet Bayramı her gün ülkeyi korumak içini savaş veriyoruz..
Yurtta barış dünyada barış politikasını pasif bulduklarını açıklayanlar, bu politikayı mezara gömmüşler ve sözde aktif bir “yurtta barış dünyada barış”a dönmüşler. Zerre ilişkisi yok.
Ne yurtta barış var, ne de başucumuzda barış.
Ülkenin tapu senedi olan Lozan Antlaşması için bile, alınacakların asgarisi elde edilmiştir, gibi sözler edenler, hele hele Lozan üzerine utanılacak laf eden ucube Prof’lar, Kurtuluş ve Kuruluş’a şu veya bu şekilde karşı olduklarını belirtmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar.
Kurdukları saltanat bile, başlı başına Cumhuriyet karşıtlığıdır.

    • Cumhuriyet halktır.
    • Cumhuriyet sadeliktir.
    • Cumhuriyet, gece – gündüz aç ve çıplak gezmeyenlerin, yatmayanların rejimidir.
    • Cumhuriyet fırsat eşitliğidir, gelir adaletidir.
    • Yaşasın Cumhuriyet!
*****
YÖK ve Üniversite

Okur notu, Bekir Onur: YÖK’ün nitelikli bilim insanı yetiştirme programı sevindirici ama nitelikli bilim nitelikli üniversiteden çıkar. Yani önce üniversitenin gerçek bilim yuvası olması beklenir. Üniversitelerimizin ve ülkemizin bilim fotoğrafının değişmesi için öncelikle yapılacak şey üniversiteyi evrensel bilim yuvası yapacak kültürü, atmosferi, iklimi yaratmak olmalı.
Bunun önlemlerini almadan ne eski ne yeni YÖK başarılı olabilir. Fotoğrafın değişmesi nasıl sağlanır sorusuna birkaç öneri:

Üniversiteyi kapalı kutu olmaktan çıkarmalı, saydamlaştırmalı (herkesin ne anlattığını, ne yazdığını herkes görebilmeli, korkmadan eleştirebilmeli). Akademik dereceler al gülüm ver gülüm, usulüyle alınıp verilmemeli (örneğin İngiltere’de olduğu gibi, tez danışmanı tez jürisine girememeli). Soru sorma, eleştiri yapma özgürlüğü olmalı, cesareti verilmeli, bu amaçla geniş katılımlı serbest tartışma saatleri oluşturulmalı. Çalışma alanı ne olursa olsun bütün lisansüstü öğrencilerinin bilim felsefesi dersleri alması sağlanmalı… Veri üreten ama fikir üretmeyen yığınla tez çalışmasının en önemli kusuru bu noktadadır… Üniversiteyi toplumla bütünleştirecek önlemleri de almak zorundayız: Halka açık konferanslar; üniversite kütüphanelerinde halka açık okuma ve tartışma saatleri; halkla birlikte yürütülecek araştırma projeleri..

Liyakatsizliğin, para kazanmayı bilime tercih etmenin bedeli

Liyakatsizliğin, para kazanmayı bilime tercih etmenin bedeli

Orhan Bursalı
Cumhuriyet, 17.9.19

Dünkü yazımdaki listeyi incelediniz mi? Nitelikli 70 araştırma makalesinin 15 üniversiteye dağılımını gösteren? Anımsamak için yeniden veriyorum, çünkü bunun üzerinde duracağım şimdi.

[Haber görseli]11’i devlet, 4’ü vakıf. Atılım Üniversitesi de dikkat çekici bir biçimde yüksek nitelikle araştırma makalesinden pay almış. Fakat üzerinde duracağım öbür 3 vakıf üniversitesi: Bilkent, Koç ve Sabancı.

Bilkent en eski ve oturmuş, araştırmaya önem veren üniversite. Payını tartışmıyorum. Koç Üniversitesi, gerçekten bilime verdiği önemle, koyduğu ödüllerle aralarında en çok öne çıkan üniversitemiz. Tıp fakültesi de var. Çok iyi fizik bölümleri ve araştırmaları, çok iyi akademisyenleri var. Daha yüksek nitelikli araştırmalar bekliyor insan.

Sabancı Üniversitesi, nitelikli bilim insanları tabii ki çok, Koç’un yarısı kadar makale sahibi. Sabancı’nın tıp fakültesi yok. Ama kuşkusuz gerekçe olmamalı.

Neden böyle?

Buralarda çalışmış bir saygın bilimcimiz, üniversite adı vermeden yazayım, diyor ki :“

  • Bir araştırma üniversitesi, altyapı yatırımları iyi, ama liyakati geri plana ittiler, para kazanmayı öne çıkardılar. Tıp fakültelerine bakarsak aslında genel durum öyle gözüküyor… Örneğin, bir cerrahın durmadan sünnet yaparak kurumuna para getirmesi, en prestijli dergide yayın yapmasından daha çok tercih ediliyor günümüzde. Yayın yapmak sanki hobi ya da kişisel bir şey… Yönetici anlayışı ve tercihi, vizyon meselesi. Tıp fakültelerinin çok daha bilimsel üretim yapmaları beklenir ama klinik performans, yani hasta bakarak para kazandırma çabası tercih ediliyor, bilimsel yayın yapma teşvik edilmiyor.”

Liyakat ve araştırma stratejisi Bir başka yorum:

Bilimsel üretim ve üretimin yazıya dönüşümü, liyakat ile çok yakından ilişkili. Üniversitemizin ve bölümlerinin araştırma stratejilerinin bile olmayışını, bunu yapanların da dikkate alınmayışını bizzat yaşayarak görüyor ve acı çekiyoruz… Üniversiteler, özellikle özel üniversiteler bu açıdan filtre koyabilirler. Ama bunun için bilinçli ve adanmış bir irade gerekiyor. Sorun burada. Pek çok şey yapabilirler. Ama bağımsız, özgür fikrini söyleme ortamlarının olması gerekir.

  • Böyle bir özgür ortamın da hasretini çekiyoruz.

Bir okur, Hakan Kara başka bir noktaya daha dikkat çekiyor: 

Nature Index’te açıklanan, Türkiye kaynaklı olduğu görülen 70 üst düzey makalenin çok büyük bir bölümünün yurt dışı ayağı olan eserler olduğu görülmekte. 70 makalenin kaç tanesinin düşünsel olarak Türkiye Cumhuriyeti üniversitelerine ait? Belki haksızlık olacak ancak kanımca belki de 5-10 tanesinin düşünsel olarak bize ait olduğu yönünde. Dolayısıyla 70 rakamı bile çok çok iyimser kalmaktadır.”

Tamam, 70 makalenin yazarlarına da bakacağız, demektir. Ama şunu belirteyim; yüksek nitelikli makaleler büyük çoğunlukla çokuluslu oluyor.

Neden nitelik üretme az?

Onlarca neden sayılabilir. Yukarıda yer verdiğimiz vakıf üniversitelerimizle ilgili eleştiriler önemli. Bunca tıp fakülteli vakıf üniversitesi var. Araştırmaları nerede? Devlet üniversitelerimizde İTÜ açık ara önde, ama binlerce akademisyenin çalıştığı öbür yüzlerce üniversite durumdan habersiz olsa gerek. Kuşkusuz buralarda da liyakat sorunu, bilim stratejisi, eğitim için akademik kadro mu, yoksa ağırlıklı olarak araştırma kadrosu mu, gibi çözülmemiş sorunlar… Sorunu çözmek için de yurt dışından akademik kadro çağrıları var.

Esas sorun içeride, bizde, iktidarda, üniversitelerde, anlayışta… Bunu görürsek sorun çözülür.

Celal Şengör’ün Uğur Dündar’a konu ile ilgili yazdığı mektupta, dikkat çekilen insan niteliği ve eğitimle ilgili sorunlar vardı. Özetleyeyim:

Ortaeğitimimiz perişan edildi, ortaeğitimde varolan derslerdeki eğitim niteliği o denli düşüktür ki, uluslararası karşılaştırmalarda sürekli en altta yer almaktayız. İlk ve ortaeğitimde öğretmen eğitimi ve istihdamı iflas durumunda..
• Üniversite sayısı hiçbir gerçekçi kıstas göze alınmadan gerekenin çok üstünde artırıldı. Öğrenci kontenjanları üniversitelerin kapasitelerine göre değil, politik gerekçelerle kararlaştırılıyor. Mesela, İTÜ Jeoloji Bölümü’nün eğitim olanakları açısından kapasitesi 25 iken bu yıl 70 öğrencilik kontenjan YÖK tarafından dayatıldı..

Nüfus sayımı ve parmak boyası

Nüfus sayımı ve parmak boyası

Orhan Bursalı

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Türkiye’nin gerçek nüfusu ve seçmen sayısı ne, bunu saptamak için yeniden eskiye dönüp bir kezliğine hane nüfus sayımının yapılmasının koşul olduğunu düşünüyorum epey bir süredir. Çünkü yıllardır şaibeli bir durum var. Bu şunun için gerekli: Ülkenin yarısından çoğu yani büyük çoğunluğu, seçmen sayısının abartılı, yanlışlarla dolu olduğu düşüncesinde. Ben de..
Bu durum, sisteme olan güveni yerle bir ediyor…
Bu konuda okurlarla yazışıp duruyorum. İnsanların “seçim sistemine” güvenini kurmak birinci derecede önemli.
Yüksek Seçim Kurulu yetersiz, vurdumduymaz ve umarsız. Kendisine gelen, siyasetin güdümündeki adrese dayalı seçmen listelerini olduğu gibi yayımlıyor. Oysa nüfus müdürlüklerinden başlayan, kim bilir devletin başka hangi denetim noktalarından elden geçirilerek, eklenerek, çıkartılarak YSK’nin kullanımına hazır hale getirilen bir süreç.
İlçe seçim kurulları bile kanıtlı sahte seçmenlerin silinmesine direniyor ve bunlar da hukukçu…
Diyeceksiniz ki, Cumhurbaşkanlığı, Meclis Başkanlığı katında Anayasa maddelerinin keyfi biçimde çiğnenmesi apaçık ortadayken sen neden sözediyorsun.. dükkânı kapatıp gidemeyiz!

Kimlik Bildirme Kanunu
Emekli Vali Yardımcısı Ertuğrul Taylan “Yüzer gezer oylar sorununun kökten çözümü için, nüfusu 10 binin üzerindeki mahalleleri, asgari kontrolü mümkün bu büyüklüğe getirip, ikametgâh kayıtları tekrar mahalle muhtarlıklarına verilmeli ve asayiş yönünden de gerekli olan Kimlik Bildirme Kanunu’nun uygulanması sağlanmalı. Bunun için Kimlik Bildirme Kanunu ile 1943 tarihli mahalle muhtarlığı kanunları, günün koşullarına göre yeniden düzenlenmeli..” diyor haklı olarak.
Bir başka akademisyen okurum, sahte seçmenlerle ilgili olarak parmak boyasının bu seçimden başlayarak kullanılması için CHP ve İYİ Parti ortak bir kampanya başlatamaz mı?..” diye soruyor ve böylece seçmende geniş bir farkındalık yaratılacağını anımsatıyor.
Evet, iki parti böyle bir kampanya başlatabilir ve konuyu sürekli gündemlerinde tutabilirler..
Şuna kuşkusuz ki katılmıyorum: Tüm seçimleri hileyle kazanıyorlar. Ama seçimlerde pek çok eşitsizlik ve keyfi uygulamaya paralel hilenin karıştığını yadsıyacak kimse yok. Burada kamuoyu yoklamalarıyla seçim sonuçlarının ne denli örtüştüğü bir denetim mekanizması olabilir. Ama az bir farkla kazanılan ve yitirilen seçimlerde denetim mekanizması işlemez.
Gerçek olan şu:

  • İktidar seçimlerin hilesiz hurdasız gerçekleşmesi için bir şey yapmıyor.
  • Pardon, tersini yapıyor.. 

Yine de elde sandık sonuçlarının ıslak imzalı tutanakları en önemli denetim mekanizması.. Buradan hilenin büyüklüğünü anlamak olanaklı.

DİPLOMATİK VAHŞET 

Cemal’in boyu uzun, 1.80 dolayında. Kurbanlığın eklemleri kolayca ayrılır ancak parçalamak yine de zaman alacaktır. Normalde kesilen hayvan asılarak parçalanır. Daha önce yerde yapmamıştım. Ben parçaladıktan sonra siz de poşete sarıp bavullara koyar ve çıkarırsınız..”
Cemal Kaşıkçı vahşice öldürülmeden önce, Suudi Arabistan Krallığı’na ait 15 kişilik üst düzey katiller çetesinin, cinayeti planlarken yaptıkları konuşmalardan bir bölüm yukarıdaki paragraf. Bunu söyleyen katil, Krallığın Adli Tıp Kurumu Başkanı Tubeyki.
“Cemal Kaşıkçı Cinayetinin Karanlık Sırları – Diplomatik Vahşet” kitabı, Ferhat Ünlü, Abdurrahman Şimşek ve Nazif Karaman’ın başarılı araştırması.
Bir 5N1K gazetecilik ölçülerine göre düzenlemişler kitabı. Cinayet öncesi ve cinayet sırasındaki ses dinleme kayıtları tüm çıplaklığıyla cinayeti aydınlatıyor. Kuşkusuz MİT ve Emniyet’in yoğun bilgi paylaşımları var. Ama kitap bunun ötesinde bir değer taşıyor. Cinayeti bir krallığın anatomisi olarak da okuyabilirsiniz. Canlı ve gerçek olayların işlendiği bir polisiye roman adeta. (Turkuvaz Kitap)
===============================
Dostlar,

  • 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde yumuşak karın, sandık seçmen listeleri..

Öncekilerde ıslak imzalı sandık tutanaklarına sahip çıkmak idi..
Hileciler halkın bu bağlamda uyandığını gördüler.
Bu kez olan – olmayan – düşsel – 165 yaşında….. “tuhaf insanlar” seçmen listesinde!
YSK, iktidarın suç ortağı, alt birimler öyle; iktidar her yeri baskılamış, tutsak almış..
Oysa bu, tarihte örneği görülmemiş çok büyük bir ahlaksızlık ve çok ağır suç..

Acaba Cumhuriyetin Başsavcısı ne eder, ne eyler??

Parmak boyamak da çözüm değil..
Listeler şişirilmiş…
Diyelim ki katılım gerçekte %80 olacak.. Bir bakacağız ki sonuçta %90 oluvermiş!?
Gerçekte seçime katılmadığı halde / katılamayacağı halde (165 yaşında hala yaşamda mı!?)
%10 güdümlü oy kullandırılsa, bu AKP – MHP’yi kurtarır..
AKP 24 Haziran 2018’de %42 oy aldı ve TBMM’de salt çoğunluğu sağlayamadı.
MHP her nasılsa %10 altında bırakılmadı ve %11 gibi aldı ve toplamda salt çoğunluk örtük bir koalisyonla sağlandı.
Yaklaşık 60 milyon kayıtlı seçmen.. %80 katılımda 48 milyon oy partilere dağılacak..
Güdümlü seçmenle, bağıra bağırta hile ile AKP – MHP’ye %10 bindirildiğinde, %90 rekor katılım oldu (!) masalı ile 6 milyon oy fazladan bu 2 partiye hayali seçmen ile kazandırılacak.. Bu çapta dev bir hile elbette 31 Mart 2019 yerel seçimlerini de “savuşturmaya” yeter iktidar için.. Gelecek genel seçim Haziran 2023’te olacak.. Yani 100. yıla AKP iktidarında, bu partinin tek başına 20 yılı aşan yönetiminde gireceğiz!?

Kritik tarih de 2023 değil miydi şifreli “kutlu yürüyüş” için??

  • Çare, SANDIK SEÇMEN LİSTELERİNİN MUTLAKA DÜZELTİLMESİDİR..

    Muhalefet aday belirlemesini ar-tık lütfen bitirmeli ve tüm enerjisiyle bu yaşamsal soruna odaklanmalıdır.
    Mitingler yapmalıdır, yer yerinden oyna-tıl-malıdır..
    Dünya alem, bunca utanmaz açık hile ve ısrarla dayatmayı, gaspı görmeli, duymalı..
    Bu hukuksuzluk asla kabul edilebilecek bir durum değildir ve bu koşullarda 31 Mart 2019 yerel (genel!) seçimlerinin sonuçları bellidir!

  • AKP – MHP gerekli tüm kurguları yap – mış – tır!

Sevgi ve saygı ile. 22 Ocak 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Ahret işleri yerine, yeryüzü işlerini düzenlemeye doğru

Ahret işleri yerine, yeryüzü işlerini düzenlemeye doğru

Orhan Bursalı

Osmanlılarda Şeyhülislamlık vardı biliyorsunuz. Arada sırada şeyhülislamların da kafalarının uçurulduğu olduysa da, zaman geldi padişahların bile söz dinletemedikleri şeyhülislamlar, eyvah çöküyoruz önlem alalım, yenilikçi olalım diyen reformcu padişahların bile altını oydular ve Osmanlı’nın çökmesinde büyük rol oynadılar. İnsanların kırılıp ölmesinde de.. 
Reformcu padişah II. Mahmut zamanı, İstanbul koleradan kırılıyor. Şehri fareler basmış ve kuyu suları cesetlerle kaynıyor. 
II. Mahmut, Avrupalıların tavsiyelerine uyar ve İstanbul’u karantina altına almak ister. Şeyhülislam karşı çıkar ve fetvayı çıkartır: “İçine fare düşen kuyunun suyunu besmele çekerek yedi kere değiştirin, tertemiz olur, karantina dinimize aykırıdır..” 
Ve fetvaya göre davranılır, İstanbul halkı besmele çeke çeke 7 yıl boyunca kırılır. 
Evinde 4 bin ciltlik kütüphanesi olan Sadrazam Ali Paşa, şehit olmadan önce kitaplarını bir vakfa bağışlamak ister. Şeyhülislam Mevlana Ebu İshak Efendi, Kişinin felsefe, astroloji ve tarihe ait kitapları vakfa dahil olamaz. Bu tür kitapların vakfı bilinir şey değil” diye fetva verir. 
Kanuni Sultan Süleyman döneminden başlayarak felsefe, matematik, mantık derslerini de aynı zihniyet kaldırtmıştır. (Bu bilgiler için: Orhan Çekiç, 1919 BaşlangıçSamsun’dan Erzurum’a, Kaynak Yayınları) 
 
Diyanet’ten borsaya, siyasete ne? 

Bugün bu tür fetva verecek bir Diyanet Reisi olur mu, olmaz, iki dakikada gider. Ama Diyanet Başkanı, tüm ordusuyla siyaset işine girecek ve hayatı tüm alanlarıyla düzenleyecek, şeyhülislam mertebesine tırmanıyor. 
Diyanet’in yeni başkanının üniversiteler ile medreselerin birlikte çalışması ve üstelik Diyanet elemanlarının ilahiyat fakülteleri kuruculuğu yaptığını açıklamasından sonra, iki enteresan olay daha bize Diyanet’in şeyhülislamlık mertebesine doğru adım adım yükseldiğini gösteriyor; ayrıca Diyanet elemanlarının, turistlerin en fazla gittikleri camilerde, onları İslama çağıran kitapçıklar hazırlayacaklarını ve turist rehberlerinin de “tebliğci” olarak eğitime alınacaklarını okuduk. 
Hayatın her alanına el atıyor DiyanetBorsa çalıştayı, Helal Gıda Çalıştayı, Namaz Vakitleri Kongresi gerçekleştirilecek. Tekafül Sigortası, Katılım Portföyü Fonu ve trafik kazalarından doğan tazminatlar vb. gibi konularda uzmanlar kurula davet edilerek seminerler verdirilecek. Neden? Kadrolarının bilgi seviyesini artırmak için mi? 
Bir nokta daha, ülkenin bitmez tükenmez konusu olan “Ay ve Ufuk Gözlem Ünitesi” (AYGÖZ) ihalesi yapılıyor. TÜBİTAK işin içinde. “Ramazan aylarında imsakiye tartışmalarına son vermek için.” Bu alanda yıllardır yapılan tezlerin, gidilen yolculuk masraflarının, projelerin şöyle bir gider dökümünü görsek? 
 
İmamlara siyaset 

Cumhuriyet’te 2. haber daha var, yine Sinan Tartanoğlu’nun çok önemli haberi: Diyanet ve ordusuna tamamen siyaset yapma yolunu açmak için girişimler başlıyor. Anayasa Mahkemesi’nin laikliğe aykırı düşer diyerek kaldırılmasını reddettiği imamlara siyaset yapma yasağını delmek veya geçersiz kılmak için yeni bir çalışma başlatılıyor: Siyaset yapma yasağı yeniden tanımlanacak ve bu kanunun Anayasa Mahkemesi denetiminden çıkarılmasına çalışılacak, 
Laikliği iktidar delik deşik etmedi mi diyebilirsiniz, böyle bir ortamda Diyanet’in de siyasete soyunmasından daha doğal ne olabilir?! 
Evet, gelinen durum budur. Görülen o ki, tüm konular Diyanet’in “fetva” alanına sokuluyor. Üstelik siyaset de yaparak (yani RTE ve iktidarına tam destek vererek). Diyanet hem fiili olarak sahada hem de fetvalarla tüm yönetim, ekonomi ve aile hayatını bütünüyle düzenleyecek. 
Diyanet’in bütçesi 7.5 milyar iken, bu yılın ilk 10 ayı içinde bu paraları bitirmiş ve 550 milyon lira ek bütçe istemiş. Önceki yıllar da benzer durumlardı. 
Pek çok bakanlığın bütçesini aşan, geride bırakan, katlayan Diyanet’e, tırmandığı yeni görevlerinde, hiçbir bütçe yetmez. 
Diyanet’in 144 bin 250 görevli personeli var: 100 bin imam-müezzin; 20 bin kadrolu Kuran kursu öğretmeni, 20 bin geçici Kuran kursu öğreticisi, 3 bin vaiz ve 1250 müftü. 
Diyanet’in bu tırmanışında, iktidarın desteği, rolü olmadığını söylemek abesle iştigal etmek olur.

Gökhan Hotamışlıgil’e mükemmel bir ödül

Gökhan Hotamışlıgil’e mükemmel bir ödül

Orhan Bursalı

25 yıldır kendini metabolik – kompleks hastalıklar konusuna adamış ve bu bağlamda obezliği bu hastalıkların odağına oturtmuş ünlü bilim  insanımız Prof. Gökhan Hotamışlıgil’e hakkettiği büyük ödül verildi: Avrupa Diyabet Araştırmaları Derneği (EASD) ve Novo Nordisk Vakfı Mükemmeliyet Ödülü
Hotamışlıgil, 25 yıllık özverili çalışmaları ve bu çalışmaların diyabet ve obezlik konusunda önemli yeniliklere, farkındalıklara yol açmış olması ve yeni bilimsel araştırmaları tetiklemesi nedeniyle, alanında en büyük ödüllerden biri verildi..

Bir baş belası hastalık 
Diyabet ve obezite tam bir baş belası. Diyabetle dünyada en az 425 milyon insan, obezite ile de 650 milyon insan, yani toplarsanız, dünyada en az 7 insandan 1’i cebelleşiyor. Obezite ve diyabeti, yalnızca obezite ve diyabet olarak görmeyin, bu ikili, kalp hastalıklarından tutun çok sayıda başka hastalıkları geliştiriyor. 
Özellikle obezitenin, “kalp”, kalp-damar hastalıkları, diyabet, karaciğer yağlanması gibi hastalıkları da geliştirdiği biliniyor. 
Hotamışlıgil, gönderdiğim kutlama iletisine verdiği yanıtta, bu hastalıklara artık son zamanlarda astım, demans ve kanser gibi, obezite ile ilişkisi yeni fark edilen hastlalıkların da eklendiğini belirtiyor. Yani obezite, aşırı kiloluk durumu, tam bir baş belası ve ölümcül hastalık etkeni, kaynağı, yuvası!

Yenilikçi ve çığır açıcı araştırmalar 
Bu tür ödüller, yenilikçi araştırmaları teşvik amacını da taşıyor ve kendi alanında çığır açıcı araştırmalara imza atanlara veriliyor. Ödül gerekçelerinde de bu vurgulanıyor: 
“Bugüne kadar gerçekleştirdiği çalışmalar, yaygın ve karmaşık hastalıkların genetik mekanizmaları ile yeni tedavi yöntemleri üzerine odaklanan ve çok yeni bir alan olan immunometabolism’de çığır açıcı yeni bilgilerin edinilmesine yol açtı. Keşifleri, metabolik hastalıkların anlaşılması ve tedavi edilmesinde kullanılan mevcut yaklaşımları oluşturdu. Ayrıca 100’den çok öğrenci ve bilim insanını eğitti ve yol gösterici oldu… olağanüstü çalışmaların sahibi ve çığır açıcı katkılar yaptı..”

‘Sana mantıklı geliyor mu?’ 
Gökhan Hotamışlıgil, uzun yıllardır tanıdığım ve çok yakından izlediğim bir bilim insanı. 25 yıldır büyük bir adanmışlıkla sürdürdüğü çalışmaları, en üst düzeyde bilim dergilerinde yayımlandı. Bana obezite-metabolik hastalıklarla enflamasyon arasındaki ilişkiyi ve döngüyü çizerek anlattığı ve büyük bir alçak gönüllülükle “Ne diyorsun, sana mantıklı geliyor mu?” diye yönelttiği sorusunun da aramızda gülüşmelere yol açtığı zamanlardan, şimdi vardığı sonuçlar arasında bir uzun mesafe koşucusunu görüyorum. Bu ödül, bu koşuda önemli bir merhale.

Daha büyük ödüllerin kapısı 
Süren koşusunda daha büyük kesin sonuçlara ulaşması durumunda, çalışmalarının, şimdiki ödülünü aşacak daha büyük bilim ödülleriyle taçlanacağını biliyorum. 
Hotamışlıgil, ödülü öğrencileri, asistanları ve meslektaşları adına aldığını belirterek hepsinin sıra dışı özverisini övüyor ve “ilkokuldan bu yana bana yol gösteren ve hayatımda büyük etkileri olan olağanüstü öğretmenlerim ve akıl hocalarımın yanı sıra, 25 yıl boyunca çalışmalarımıza cömertçe destek sağlayan herkese minnettarım.” diyor.

Bilimsel başarımlarına bakın: 
25 yıllık odaklanmanın bilimsel sonuçları da büyük tabii ki. 302 bilimsel yayın. Yüzlerce konferans. Akademilere üyelikler. Kitap bölümleri. Google Scholar indeksine göre, bilimsel araştırmalarına verilen 80.304 referans, yine bir başarım göstergesi olan h-indeksi 101. 
Bu göstergelerde dikkatimi çeken bir nokta da şu: Bu referansların yarısından çoğunu, 41.000’den fazlası son 5 yıl içinde almış. 101 h-indeksinden 75’ini de… 
Bu şu demek: Araştırmaları giderek daha dikkat çekici bir ivme kazanıyor ve bilim insanlarınca kullanılıyor. 
Yolu açık olsun..
===================================
Dostlar,

Biz de meslektaşımız Prof. Gökhan Hotamışlıgil‘in tıp bilimine anlamlı katkılarından övünç duyuyoruz. Dileyelim, temel bilim düzeyinde erişilen yeni bilgiler tıp uygulamasında da karşılığını bulur ve insan – toplum sağlığına somut katkısı olur..
Ek olarak da, Sn. Hotamışlıgil önümüzdeki yakın erimde NOBEL Tıp Ödülüne uzanır..
Sn. Prof. Aziz Sancar’dan sonra göğsümüz ne çok kabarır..

Bu arada, bu tür gelişmeleri ve haberleri sürekli, bitmeyen bir emek ve sabırla izleyen ve yazarak paylaşan sevgili dostumuz Orhan Bursalı‘ya da teşekkür borçluyuz.

25 yıl dolayında “Cumhuriyet BİLİM TEKNİK” dergisini her Cumartesi yayınlayan Sn. Bursalı! Dileriz Cumhuriyet’in yeni yönetimi “Cumhuriyet BİLİM TEKNİK” i yeniden sahiplenir. Sn. Bursalı, birçok güçlükle boğuşarak son birkaç yıldır HERKES İÇİN BİLİM TEKNİK Dergisini her Cumartesi kişisel çabasıyla yayınlıyor; saygı ile selamlıyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 21 Eylül 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BS
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com