Gökhan Hotamışlıgil’e mükemmel bir ödül

Gökhan Hotamışlıgil’e mükemmel bir ödül

Orhan Bursalı

25 yıldır kendini metabolik – kompleks hastalıklar konusuna adamış ve bu bağlamda obezliği bu hastalıkların odağına oturtmuş ünlü bilim  insanımız Prof. Gökhan Hotamışlıgil’e hakkettiği büyük ödül verildi: Avrupa Diyabet Araştırmaları Derneği (EASD) ve Novo Nordisk Vakfı Mükemmeliyet Ödülü
Hotamışlıgil, 25 yıllık özverili çalışmaları ve bu çalışmaların diyabet ve obezlik konusunda önemli yeniliklere, farkındalıklara yol açmış olması ve yeni bilimsel araştırmaları tetiklemesi nedeniyle, alanında en büyük ödüllerden biri verildi..

Bir baş belası hastalık 
Diyabet ve obezite tam bir baş belası. Diyabetle dünyada en az 425 milyon insan, obezite ile de 650 milyon insan, yani toplarsanız, dünyada en az 7 insandan 1’i cebelleşiyor. Obezite ve diyabeti, yalnızca obezite ve diyabet olarak görmeyin, bu ikili, kalp hastalıklarından tutun çok sayıda başka hastalıkları geliştiriyor. 
Özellikle obezitenin, “kalp”, kalp-damar hastalıkları, diyabet, karaciğer yağlanması gibi hastalıkları da geliştirdiği biliniyor. 
Hotamışlıgil, gönderdiğim kutlama iletisine verdiği yanıtta, bu hastalıklara artık son zamanlarda astım, demans ve kanser gibi, obezite ile ilişkisi yeni fark edilen hastlalıkların da eklendiğini belirtiyor. Yani obezite, aşırı kiloluk durumu, tam bir baş belası ve ölümcül hastalık etkeni, kaynağı, yuvası!

Yenilikçi ve çığır açıcı araştırmalar 
Bu tür ödüller, yenilikçi araştırmaları teşvik amacını da taşıyor ve kendi alanında çığır açıcı araştırmalara imza atanlara veriliyor. Ödül gerekçelerinde de bu vurgulanıyor: 
“Bugüne kadar gerçekleştirdiği çalışmalar, yaygın ve karmaşık hastalıkların genetik mekanizmaları ile yeni tedavi yöntemleri üzerine odaklanan ve çok yeni bir alan olan immunometabolism’de çığır açıcı yeni bilgilerin edinilmesine yol açtı. Keşifleri, metabolik hastalıkların anlaşılması ve tedavi edilmesinde kullanılan mevcut yaklaşımları oluşturdu. Ayrıca 100’den çok öğrenci ve bilim insanını eğitti ve yol gösterici oldu… olağanüstü çalışmaların sahibi ve çığır açıcı katkılar yaptı..”

‘Sana mantıklı geliyor mu?’ 
Gökhan Hotamışlıgil, uzun yıllardır tanıdığım ve çok yakından izlediğim bir bilim insanı. 25 yıldır büyük bir adanmışlıkla sürdürdüğü çalışmaları, en üst düzeyde bilim dergilerinde yayımlandı. Bana obezite-metabolik hastalıklarla enflamasyon arasındaki ilişkiyi ve döngüyü çizerek anlattığı ve büyük bir alçak gönüllülükle “Ne diyorsun, sana mantıklı geliyor mu?” diye yönelttiği sorusunun da aramızda gülüşmelere yol açtığı zamanlardan, şimdi vardığı sonuçlar arasında bir uzun mesafe koşucusunu görüyorum. Bu ödül, bu koşuda önemli bir merhale.

Daha büyük ödüllerin kapısı 
Süren koşusunda daha büyük kesin sonuçlara ulaşması durumunda, çalışmalarının, şimdiki ödülünü aşacak daha büyük bilim ödülleriyle taçlanacağını biliyorum. 
Hotamışlıgil, ödülü öğrencileri, asistanları ve meslektaşları adına aldığını belirterek hepsinin sıra dışı özverisini övüyor ve “ilkokuldan bu yana bana yol gösteren ve hayatımda büyük etkileri olan olağanüstü öğretmenlerim ve akıl hocalarımın yanı sıra, 25 yıl boyunca çalışmalarımıza cömertçe destek sağlayan herkese minnettarım.” diyor.

Bilimsel başarımlarına bakın: 
25 yıllık odaklanmanın bilimsel sonuçları da büyük tabii ki. 302 bilimsel yayın. Yüzlerce konferans. Akademilere üyelikler. Kitap bölümleri. Google Scholar indeksine göre, bilimsel araştırmalarına verilen 80.304 referans, yine bir başarım göstergesi olan h-indeksi 101. 
Bu göstergelerde dikkatimi çeken bir nokta da şu: Bu referansların yarısından çoğunu, 41.000’den fazlası son 5 yıl içinde almış. 101 h-indeksinden 75’ini de… 
Bu şu demek: Araştırmaları giderek daha dikkat çekici bir ivme kazanıyor ve bilim insanlarınca kullanılıyor. 
Yolu açık olsun..
===================================
Dostlar,

Biz de meslektaşımız Prof. Gökhan Hotamışlıgil‘in tıp bilimine anlamlı katkılarından övünç duyuyoruz. Dileyelim, temel bilim düzeyinde erişilen yeni bilgiler tıp uygulamasında da karşılığını bulur ve insan – toplum sağlığına somut katkısı olur..
Ek olarak da, Sn. Hotamışlıgil önümüzdeki yakın erimde NOBEL Tıp Ödülüne uzanır..
Sn. Prof. Aziz Sancar’dan sonra göğsümüz ne çok kabarır..

Bu arada, bu tür gelişmeleri ve haberleri sürekli, bitmeyen bir emek ve sabırla izleyen ve yazarak paylaşan sevgili dostumuz Orhan Bursalı‘ya da teşekkür borçluyuz.

25 yıl dolayında “Cumhuriyet BİLİM TEKNİK” dergisini her Cumartesi yayınlayan Sn. Bursalı! Dileriz Cumhuriyet’in yeni yönetimi “Cumhuriyet BİLİM TEKNİK” i yeniden sahiplenir. Sn. Bursalı, birçok güçlükle boğuşarak son birkaç yıldır HERKES İÇİN BİLİM TEKNİK Dergisini her Cumartesi kişisel çabasıyla yayınlıyor; saygı ile selamlıyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 21 Eylül 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BS
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

İlahiyat fakülteleri, medreseler ve bilim: Nereye?

İlahiyat fakülteleri, medreseler ve bilim: Nereye?

Orhan Bursalı
Cumhuriyet, 16.9.18

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır.)

Diyanet’in başına getirilen ilahiyat profesörü unvanı olan Ali Er­baş, Bitlis’te diyor ki: “Medre­seler ile akademik bilim birlikte hareket etmeli”.. Bitlis’in bir medreseler kenti olduğunu da söylüyor. Bölge insanının ihtiyacına göre davranılması gerektiğini belirtiyor; kime? Bitlis’te varlığını duy­duğumuz Bitlis Eren Üniversitesi (Med­reseler ve erenler diyarı ya!) rektörüne.. 
Çıkarsama yapmak her zaman doğ­ru olmasa da, buradan bir vazife çı­kar: Oradaki ihtiyaç erenler yetiştirmek ve o halde bunun için de “Üniversite ile medreseler birlikte hareket etmeli”…
Böylece Diyanet yeni bir görev edin­di demek: Medrese – üniversite (akade­mik ilim!) birliği…
Erbaş, çağımızda anlaşılması zor şeyler de söylemiş: “Yani medrese aka­demiden, akademi de medreseden is­tifade etsin. Bu şekilde ilmi faaliyetle­re adım atılmış olsun!”
Medrese “ilmi faaliyetlere” girecek, belki de “ilmi faaliyetleri” yönlendire­cek… Yani bilimsel etkinliklerin nasıl yapılması gerektiği konusunda yol gös­terici olacak. 
Kuşkusuz medresecilerin de “ilim”den öğreneceği şeyler var diye düşünüyor olabilir, böyle rasyonel mi düşünecek, bilimin eleştirel bakışını mı edinecek, belki de bugüne kadar üni­versitelerimizde bilimsel başarımı dü­şük buldukları için medreseciler ara­sından dünya çapında keşifler yapacak elemanlar çıkacak!

Füze gibi tırmanış
Ülkemizde kaç medrese faaliyette, resmi rakam var mı bilmiyorum. Med­reseler yasak değil mi, diyeceksiniz. Di­yeceksiniz ki yaşam yasa, yasak dinle­miyor.. Eğer öyleyse bu durum bizlere de iktidarın yasaklarını dinlememe hak­kı veriyor demektir. Ama delinecek ya­salara karar verecek olan, iktidar gü­cü tabii ki.
Medreseci Ali Erbaş Bey’in üniversite – medrese işbirliği, yeni dönemin işare­ti mi bilemem.
Ama ülkemizde “modern medreseler”in üniversite ile bütünleş­mesi, son 12 yıldır büyük bir hızla sü­rüyor: İlahiyat fakülteleri! Ve giderek ar­tırılan kontenjanları.. İlahiyat fakültele­ri AKP iktidarı ve liderinin en çok iftihar edecekleri yerler olabilir. Üniversitele­rin hiçbir bölümüne bu kadar büyük ya­tırım yapılmamış, hiçbir bölümü bunun onda biri kadar bile geliştirilmemiştir.
Şu artışa bakın:
1991 > 8
1992 >18
1994 > 21
2006 > 23
2012 > 42
2013 > 70
2014 > 75
2015 > 78
2017 > 100
2018 > 105
Sanıyorum 17 bin kadar da toplam öğrenci kontenjanları var. Öğrenci kon­tenjan sayısı 1997’de 3288; 2010: 6 bin; 2011: 8 bin. 2012: 12.540, 2017: 14.538. 
Erbaş: İmam hatip öğrenci sayımız 60 binden 1.5 milyona yaklaştı (mezun).

Yetmez, ama devam!
Önceki Diyanetçi Görmez 2015’te şöyle diyordu: “Son 10 yılda 40-50 ila­hiyat fakültesi açıldı. Bu ilahiyat fakül­telerinin hepsiniDiyanet personelikur­du. Kimse bunu bilmiyor. Doktora ya­pan arkadaşlarımızın hepsini biz bura­lara hoca olarak verdik. Şu anda her bi­ri o üniversitelerde ana bilim dalı başka­nı… Olmamız gereken yerde miyiz, de­ğiliz. Daha iyi yerlerde olmalıyız.” 80’i aşkın üniversitede cami yaptıklarını da ekliyordu. 
2018’de 5 tane daha ilahiyat fakültesi açıldığını okuyorum.
Bu personelin ulvi görevlerinin ne ol­duğunu, 18 Mart Üniversitesi’nden bir Yard. Doç. unvanlı, aşağıya doğru sar­kan kara sakallıdan şöyle öğreniyor­duk bu yıl: 

  • “Çanakkale ve Bursa’da genelev ola­rak kullanılan camiler var. Ahır olarak kullanılan camiler var.” 

Utanmazca ve rezilce ekliyordu da: 
“Lozan anlaşması da ikinci bir Sevr anlaşmasıydı..”
***

Peki bu kadar imam hatip mezunu ne olacak? Üniversite diplomalı olarak, imam hatip okullarında hızla ve hemen öğretmen oluyorlar. 60 bin daha eksik­leri varmış. Garantili iş.
Ayrıca devlete alınırken ne mezunu sorusu önemli: İlahiyat olunca akan su­lar duruyor.
Türkiye’nin bilime, bilimsel araştır­maya desteğiyle imam hatiplere, ila­hiyatlara desteğini birileri karşılaştırır herhalde.. 
Bir yazı daha gelecek: Medrese Osmanlı’yı batırdı, sıra Türkiye’de mi?
======================================
Dostlar,

Sn. Orhan Bursalı’nın bu makalesi önemlidir, hem de çok önemlidir.
Erdoğan, 2018-2019 Eğitim-Öğretim Yılı’nın başlaması nedeniyle yayımladığı iletide aşağıdaki tümceyi kurdu : 

  • Erdoğan: Eğitimde tarihi değişimlere hazırlanıyoruz

Birkaç yıl önce de bir açıklamasında eğitimde sıranın “müfredat” a geldiğini söylemişti ve hemen ardından 4+4+4  kepazeliğine sürüklenmişti Türkiye. Hem de TBMM’de CHP milletvekillerine tekme – tokat, kameralar önünde şiddet uygulayarak gece yarısından sonra bu yasa çıkarılmıştı. Bu yıl, karma eğitime darbe vurulmak isteniyor.

Türkiye artık bu çağ dışı AKP dayatmalarından çok yoruldu.
Ancak AKP = Erdoğan’ın durmaya hiç niyeti yok.. “Durmak yoook, yola devam”, tabanla arasında adeta şifreli ama herkesin anlamını bildiği bir slogana dönüştürüldü.

Ancak hem çağın hem de Türkiye’nin artık daha ötesine dayancı (tahammülü) yok.

Peki ne olacak?? AKP = Erdoğan politikalarıyla kurgulu (planlı) olarak İki düşman kampa ayrılmış halk arasında çatışmanın dozu, yöntemi, araçları… değişecek demektir.

Dilimiz varmıyor söylemeye ama bu tablo, bu kışkırtıcı pervasız dayatma, insanların yaşam biçimlerinin artık özüne dokunma.. Türkiye’de kanlı bir iç savaşa dek uzanabilir. AKP = Erdoğan ve danışmanları bu potansiyel, yakın ve açık tehlikeyi görmüyorlar mı İlle riskin gerçekleşmesi, sıcak çatışma mı çıkması yaşansın.. bu mu isteniyor!? Böylesi bir yangının AKP = Erdoğan’a ne yararı olabilir?

Eğer birtakım “danışmanlar” (!?) böylesi bir tehlikeye işaret etmeden dayatmacı politikaların yaşamın her alanında kadife eldivenli demir yumrukla – TEK ADAMIN mutlak gücü fırsat olarak değerlendirilerek önerilmekte ise, ateş çemberi daha da daralmış demektir.

Her nerede kaldı ise sağduyu, akl-ı selim, AKP akilleri eliyle mutlaka devreye girmeli ve bu korkunç irrasyonalite sarmalından Türkiye hızla kurtarılmalıdır.

Sabır da, dayanç da, tolerans da, Türkiye’nin yedekleri ve birikimi de., stratejik geleceği de… tükenmek / tüketilmek üzeredir.

Bir bütün olarak sistem, daha çok kaldıramayacağı bir kaotik negatif enerji ile yüklenmiştir. 1-2  adım ötesi muazzam bir denetimsiz sosyo-politik çöküştür ve sonuçlarını öngörmek olanaksızdır.

Sevgi ve saygı ile. 17 Eylül 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

Sürpriz sonuçlar ve AKP’nin kaybı

Sürpriz sonuçlar ve AKP’nin kaybı

Orhan Bursalı

Cumhuriyet, 25 Haziran 2018

Yazıyı yazarken tartışılan tek bir kurum vardı; AA diye anılan ajans. Ajans her zaman yaptığı gibi, sahibinin sesi olarak davrandı ve % 70’lerden başlattı RTE’nin oy oranını… Bu kadar ekranlarda tartışılırken, AA habercilik namusu adına, verileri hangi yöntemle toplayıp yayımladığı konusunda, yöntemi üzerine bir açıklama bile yapmadı. 
YSK’nin açıkladığı oy oranı henüz %60’ları bulmamışken, AA sonuçlarına göre %97 sandık sayımı ile oyu %52 üzerinde seyreden cumhurbaşkanı %50’nin altına düşer mi, bilinmez, ama zor gözüküyor. AKP’nin genel oyunun %40’ın altına düşebileceğine ve MHP’nin %7’lerde kalacağına ilişkin varsayımlarımız gerçekleşmemiş gözüküyor. Seçim sonuçlarını bu 3-5 puan belirledi.

MHP kilit parti 
İlginç bir şekilde MHP’nin %11’in üstünde oy alması seçimlerin tartışılacak en önemli konusudur. RTE’yi Başkanlığa taşıyan partidir ve AKP’den oy devşirmiş gözükmekte. Bahçeli son günlerde AKP’ye yönelttiği eleştirilerle seçmenini partisine yöneltme başarısını gösterdi ve ayrıca da partisi içinde yerini sağlamlaştırdı. Şimdi MHP içindeki muhaliflerin orada ne kadar kalacakları tartışılabilir. 
İnce’nin % 31’i bulması önemlidir. CHP, HDP ve İyi Parti’ye oy yitirmiş gözüküyor. Bu açıdan oy yitiren parti konumundadır. Bu sonucun CHP yönetimine nasıl yansıyacağı tartışılacak kuşkusuz, ama CHP içinde olabilecekler önümüzdeki yerel seçimlerle birlikte düşünülmeli.
HDP beklendiği gibi barajı aştı. AKP Meclis’te salt çoğunluğu yitirdi, 301’i bulamadı. MHP ile ittifak yapmak zorundadır.

İyi Parti gelişecek 
Ama Bahçeli AKP’ye yem olmayacağını gösterdi. Bunu Meclis’te de göreceğiz. Cumhurbaşkanlığı’nı dengeleme-denetleme görevinin anahtarı MHP’dir. Bu konuda MHP hem muhalefetle hem AKP ile işbirliği yapabilir. Veya AKP’ye yer yer karşı çıkabilir. 
Cumhur İttifakı’nın Meclis’te olaylara göre süreceğini söyleyebiliriz. MHP’nin Meclis’e girmek için AKP’nin ittifakına ihtiyacı olmadığını görmesi, onu daha bağımsız bir hale getirebilir. 
İyi Parti %10 oyuyla politik sahnede yeni bir oyuncu olarak yerini aldı. Bundan sonra daha yükselebilir. Henüz inşa ediliyor. İyi Parti, yeni seçmenlerden oy aldı gibi ve MHP ve AKP oylarından bir bölümünü de çekmiş gözüküyor. 
Saadet Partisi’nin beklenen veya umulan %3’ü aşma başarısı gösterememesi de, AKP ve RTE’nin galibiyetinde rol oynadı. 
RTE ve AKP, YSK seçim sonuçlarını gayri resmi desteklerse, bir dönem daha Türkiye’ye yönetecektir.

Yeni sistem yürürlüğe girdi 
Milletini tercihi böyle gözüküyor. RTE’ye olan seçmen desteğinin, bağlılık derecesinde sürdüğü net olarak ortaya çıktı 
Başkanlık Sistemi yürürlüğe girdi resmen. 
Türkiye zor bir ülke. 
Ekonomiyi nasıl toparlayacaklar, milleti vergilerle ezmeden, bilinmiyor. 
RTE ülkeyi yine bildiği kalıplarla mı yönetmeyi sürdürecek (büyük olasılıkla), veya bu kalıpları ağırlaştırarak mı sürdürecek, bilmiyoruz. 
Ama AKP oy kaybediyor. 
Böylece yeni dönemin ilk sahnesini bu yorumla açmış olalım.

‘Şiddetli maddi yoksunluk’ içinde 7.5 milyon çocuk yarattınız

‘Şiddetli maddi yoksunluk’ içinde
7.5 milyon çocuk yarattınız

Orhan Bursalı
Cumhuriyet, 15.5.18
(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)
Tümüyle devletin resmi kurumundan, (TÜİK) Türkiye İstatistik Kurumu’nun verileri bunu söylüyor: Uluslararası kurumların tüm ülkelerce kabul edilen göstergelerine göre, yoksunluk ve şiddetli maddi yoksunluk kategorilerinde yaşayan milyonlarca insanımız var. Belki de bunlar arasında en önemlisi, 7.5 milyon çocuğumuzun ülkemizde “şiddetli yoksunluk” (dolayısıyla yoksulluk) içinde yaşıyor olmasıdır. Üstelik sayıları durmadan artarak!

Bu iktidarın ülkeye en büyük hediyelerinden biri! Bu kategorideki çocuklarımızın yaşamının önünde büyük engeller olduğunu hemen çıkarsayabiliriz: Ailesi yoksul, çevresi yoksul, beslenmesi yoksul, bunun sonucu beyinsel etkinlik kapasitesi başkalarına göre daha az; dar çevrede yaşadığı ve çocukluğunu çok yönlü ilişkiler – algılamalar – fiziksel temaslar içinde geçiremediği için beyninde nöronal ilişkiler ağı daha zayıf (konnektum eksikliği)…

Tüm eşitsizliklerin anası 
İçinde bulunduğu durum, özellikle eğitimde fırsat eşitsizliğini de anlatıyor zaten. Yalnızca eğitimde mi eşitsizlik? Toplumsal tüm eşitsizlikler, en çok, şiddetli yoksulluk içindeki çocuk sahibi ailelerde başlıyor. Bu aileler, yaşam standartlarının yükselmesi en zor aileler. Sorunların da herhalde en çok çıktığı aile yapısı… İş sorunu çok, çocukların okuması zor… Bu aile yapısı içindeki çocuklar, genellikle ileride yine benzer aile yapılarının de üretildiği kaynaklar oluyor. 
Kuşkusuz bu aile yapılarından gerçekten içinde bulunduğu cendereyi parçalayıp yükselen çocuklar yok mu, var ama sayılarının – oranlarının dikkate alınamayacak derecede az olduğunu varsayabiliriz. Daha pek çok eşitsizlik ve sorun sayabiliriz bu bağlamda.

26 milyondan söz ediyoruz 
Biraz daha ayrıntıya girelim, çünkü AKP iktidarı ülkemizde üç beş kuruş iane ile yoksulları kendi çemberi içinde tutma politikası izlerken, yoksulluğu büyük ölçüde yok edecek önlemler almamıştır. Fotoğraf net ortada… Bu konuda ciddi araştırmayı, TÜİK verilerine dayanarak Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (BETAM) bilgi notu olarak yayımladı. Herkese Bilim Teknoloji yazarı, iktisatçı Bayram Ali Eşiyok, dergide henüz yayımlanmamış yazısıyla, bu konuyu daha geniş çalıştı. Buna göre Türkiye’de şiddetli maddi yoksunluk yaşayanların (çocuk ayrımı olmaksızın) 
* 2014 yılında oranı % 29.4 iken, 
* 2015 yılında %30.3’e,
* 2016 yılında ise 2.6 puanlık artışla %32.9’a yükseldi: 26 milyondan çok.
* Her 3 kişiden biri şiddetli maddi yoksunluk yaşıyor… 

Yani bu iktidar durmadan yoksulluk üretip duruyor

Şiddetli maddi yoksunluğun tanımı :

Aşağıda belirtilen 9 kalemden en az 4’ünü ekonomik nedenlerle karşılayamayan bireylerin şiddetli maddi yoksunluk yaşadığı kabul ediliyor: 
1. Beklenmedik giderler, 
2. Evden uzakta bir haftalık tatil (tüm aile bireyleri için),
3. Ödeme zorluğu (konut kredisi, kira, elektrik, su, doğalgaz vb. faturalar, taksit / borçlar), 
4. İki günde bir et, tavuk, balık içeren yemek (vejetaryenler için eşdeğer yemek), 
5. Evin ısınma gereksinimi, 
6. Çamaşır makinesi, 
7. Renkli televizyon, 
8. Telefon (sabit veya mobil) ve 
9. Otomobil.

Çocuk işgücü sömürüsü 
Eşiyok diyor ki: TÜİK’in “Çocuk İşgücü Anketi” bulgularına göre 6-17 yaş diliminde yer alan çocukların 8 milyon 396 bini çalışıyor. Çocukların 893 bini ekonomik işlerde (%5.9’u), 7 milyon 503’ü ise ev işlerinde çalıştırılıyor (%49.2). Çocuk işçilerin en çok kayıt dışı sektörlerde çalıştırıldığı göz önüne alındığında, aslında kayıt dışı sektörde büyük ve ağır bir çocuk emek sömürüsü ortada. Onlar, gelecekte hangi toplumsal sınıfı üretecekler? 
Kuşkusuz ki imam hatiplere yönlendirilecek, din sömürgeni vakıfların elinde biçimlendirilecek, ağır sömürü altında ezilecek… Tam da iktidarın istediği seçmen kitlesine zemin hazırlayacak. 
Zaten adamları ne demişti:

  • Eğitimli nüfus iktidarımıza yaramaz, bize karşı oy verir!

Şimdi soralım: Hızla artan milyonlarca yoksul aile, Boğaziçi’ne köprü mü ister, yoksa koşullarının iyileştirilmesini mi? Muharrem İnce, ne dersiniz?!
==============================================
Dostlar,

Değerli dostumuz Sayın Orhan Bursalı‘dan gene gene çok nitelikli (klas!) bir makale. Kendisine ve yazıya temel (esas) verileri üretenlere saygı ile.
Sevgili halkımız da dileyelim yaşadıklarından bir “çıkarım” yapabilsin.
Öngörü” den çoktan vazgeçtik; hiç olmazsa deneme – yanılma üzerinden öğrensin artık.
Ben neden bu durumdayım?” sorusunu kendine yüksek sesle sorsun..
Sonra aynaya bakarak bu soruyu yinelesin..
Sonra… yakınlarına, çevresindekilere, güvendiği dürüst dostlarına yöneltsin bu soruyu.
Son olarak kendisinden “OY” unu isteyen politikacıların yüzüne haykırsın ve nasıl çözeceklerini sorsun bu asla yazgı olmayan insanlık dışı yabanıl (vahşi) sömürü düzenini!

Sevgi ve saygı ile. 17 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Doğan Kuban: Umutsuzluk Yakışmaz

Doğan Kuban: Umutsuzluk Yakışmaz

Orhan Bursalı
obursali@cumhuriyet.com.tr
Cumhuriyet, 01.04.2018

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Kırmızı Kedi, “Cumhuriyet Bilgeleri” başlığı altındaki serisinin ilk kitabını Doğan Kuban Hoca’nın yazılarına ayırdı: İflah olmaz iyimser bir bilge olan Kuban Hoca’nın kitabının adı: Umutsuzluk Yakışmaz.
Önce kitabın başlığının çağrıştırdıklarının peşinden gidelim: Doğan Hoca’nın bir umut insanı olduğunu bilirim. Türkiye, Osmanlı ve Rönesans tarihine, Türkiye’nin kuruluşuna ve yarattıklarına ve geleceğe yaklaşımı, derin analizleri hep umut taşır. Kuban, tarihin üzerinden adeta koşar adımlarla geçer, dönemleri birbirine bağlar ve vardığı sonuçların hakikatin bir parçası olmasına ve yeni geleceğin kurulmasında basamaklar oluşturmasına çaba gösterir ve hepimizin önüne ödevler koyar.

Toplumların yönü nereye? 
Kitabın adı Karamsarlığa Yer Yok da olabilirdi. Hocanın bu umudunun kaynağı, tarihe geniş zaman dilimlerinden bakışıdır. Geçmiş gerçekten geriye değil ileriye, kötüye değil daha iyiye, kötümserliğin yoğunlaştığı zamanlarda birden iyimserliğin çiçek açtığı zamanlara doğru ilerler.
“Geçmiş daha iyiydi” sözü bazen özlemle dile getirilir ama gerçekten geçmiş daha iyi miydi ve neye göre, hangi açıdan, yaşamın hangi kalemine göre? Toplumların ve insanlığın gerilediğini mi söyleyeceğiz yoksa ilerlediğini mi… Her ne denli insanlık çok temel sorunlarına henüz kalıcı çözümler ortaya koyamamışsa da ve geleceğin meşalesi gürül gürül yanıyor olmasa da, geleceğe yaklaşımımızın iyimser olmasından vazgeçebilir miyiz?

İyilik ve kötülük birlikte var
İyilik ve kötülük iç içedir. İnsanlığın çabası iyiliğin hep üstün geleceği, ağırlıkta olduğu bir yaşam varlığını hedefler. Felsefe de iyiyi, güzeli, hakikati arayış içindedir. Öyle midir gerçekten, yoksa salt umudu koruma düşüncesinin dışavurumu mudur? Umut, yaşamın, daha iyiyi arayışın ve güzelliğin adıdır. Bundan vazgeçmemiz mümkün mü?
Yitirdiğimiz eleştirel düşünen aydınlarımızdan Ahmet Cemal, Kuban’ın yazıları için “Türkiye’nin yakın kültür tarihinin ender rastlanır bir saydamlıkta çözümlemesidir.” diyordu; “Tarihimizin gerektiğinde en uzak köklerine kadar uzanan bu çözümleme, bütünüyle eleştirel düşünce temeli üzerinde yükselmiştir.”
Kuban’ın haftalık yazıları, önce Cumhuriyet Bilim ve Teknik’de, iki yıldır da Herkese Bilim Teknoloji’de büyük bir merakla okunuyor ve toplumda derhal binlerce paylaşıma konu oluyor. İki Bilge konferanslarının meraklıları tanıktır: Yaşadığımız kötücül siyasi ve toplumsal durumlar karşısında yükselen “Eyvah!” söylemlerine karşı, Doğan Kuban bilgece umudu yeşertmiştir ve çağdaş yaşamı belirleyen ögelerin herkesi birleştireceğini ve kimsenin bunun dışında kalamayacağını söylemiştir.

Umut, yaşamın adıdır 
Kötülükler, önünde sonunda hep yıkılmıştır, bunun nedeni belki de, insanlığın akış yönü iyilikten yana olduğu içindir.
Bu akışın, yazgısal bir yaklaşımda bulunursak büyük bir bilgelik içerdiğini söyleyebiliriz. Yani, tek tek bireylerin düşüncesinden bağımsız, uzun erimde iyiliğe koşan, umudu içselleştirmiş bir bütünsel insaniliğin varlığını belki düşünmeliyiz… Çünkü yıkıntılar arasından toplumların dünyası her zaman yeniden kurulur.
Belki insanlığın geçmiş yaşamından yeterince ders alamadığından veya kötülüğün geçici egemenliğini engelleyemediğinden, sistemde bir yanlışlıktan bahsetmeliyiz.
Umutsuzluk Yakışmaz kitabının konuları ve içerdiği düşünceler üzerine iz sürüyorum kaçıncı kez. Toplum, Çağdaşlık, Kültür, Düşünce, İslam, Kent, Kaos, Cumhuriyet başlıkları altında toplanmış 58 yazının her biri, bir Rönesans insanının eleştirel süzgecinin nasıl çalıştığının ders dolu örnekleridir. Kimi kez cehaleti ele alır yerden yere vurur, kimi kez de kurtuluşun yolu olarak halkın aydınlatılmasını önerir.
Ben ise halkın yüz binlerce öncü kadrosunun adanmışlığıyla toplumun değişebileceğini düşünürüm.
Umutsuzluk dağıtır, bireyi içine kapatır, onun tüm ilişkilerini kopartır ve salgın hastalık gibi yayılmasını sağlar. Kötülüğün sürmesine yarar.
Oysa düşünceye, insana, aydına Umutsuzluk Yakışmaz, hiç mi hiç!
Kuban kitabıyla hepimizi her şeyi yeniden düşünmeye çağırıyor.
=========================================
Dostlar,

Gecenin 04:23’ünde dostumuz sevgili Orhan Bursalı’ya da, bu nefis kitabı yazan hocamız bilge insan Doğan Kuban’a da selam olsun.. Alıp okuyacağız hızla..

Biz de Kuban hoca ve Bursalı gibi iyimseriz..;

Batı emperyalizminin ve yerli maşalarının sömürgeleştirmek istedikleri halkların öncelikle UMUDUNA SALDIRDIĞINI düşünüyoruz. En stratejik hedef budur.. Sömürgelerde UMUT KIRILMALIDIR öncelikle ve hızla.. Gerisi çorap söküğü gibi gelecektir..

Dolayısıyla, sömürgelerde – sömürgeleştirilmek istenen coğrafyalarda ve de post-modern sömürü dizgesinde AYDINA YARAŞAN, umudunu asla ver-me-mek-tir!

  • Umut, direnenlerin en büyük ve etkili silahıdır. O kale “düşmediği” sürece sömürgenlere geçit yoktur..

Savaş bu eksende yürütülür hep..

ODTÜ Felsefe bölümünden Prof. Ahmet İNAM hocamızın da enfes bir kitabı var :

  • UMUTSUZLUK AHLAKSIZLIKTIR!Bu da okunmalı..
    İnsanlık onuru, geç de – güç de olsa hep ama kazanıyor, kazandı ve kazanacak!Mustafa Kemal ATATÜRK‘ten yaklaşık 100 yıl sonra, tuhaf – ilginç bir döngüsellikle gene kuşatmadayız içeriden – dışarıdan; ancak diyalektik bir zorunluk ki; gene biz = AYDINLANMA kazanacağız..

    İnsanlık onurunun bitmeyen enerjisiyle savaşıma devam :

  • Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacak..

    Gazi’ye vefa borcumuz, çağcıl Rönesans işlevimiz – yükümümüz bu, 21. yy. şafağında; Türkiye’de, kadim Anadolu’da..

    Kolay gele!

    Sevgi ve saygı ile. 02 Nisan 2018, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com