Etiket arşivi: toplum sağlığı

Bilimin Gereklerini İfade Etmeye, Gerçekleri Söylemeye Devam Edeceğiz

Bilimin Gereklerini İfade Etmeye, Gerçekleri Söylemeye Devam Edeceğiz

(AS: bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Türk Tabipleri Birliği (TTB), tüm canlılar için aşı çalışmalarının bir değer olarak görmüş ve her zaman desteklemiştir. TTB bu tutumunu COVID-19 pandemisinde de korumuş; “Aşılar Tüm Canlıların Ortak Değeridir” açıklamasında da bir kez daha vurgulamıştır. TTB, pandemiden çıkışın tüm insanların nitelikli, ücretsiz, erişilebilir bir aşı ve hızlı bir aşılama programından geçtiğini de kezlerce belirtmiştir. Aşının COVID-19 pandemisindeki mevcut durumda tüm insanlık için en önemli araç olduğunu belirterek aşı çalışmalarını desteklemeyi toplumsal ve bilimsel bir sorumluluk olarak görmüştür. TTB bu tutumu nedeniyle bilimsellik ve toplum sağlığı gibi kaygıları olmayan aşı karşıtlarının hedefi bile olmuş; iktidar bu çevrelere sürekli sessiz kalmıştır.

TTB aynı bilimsel ve toplumsal sorumluluğu, pandemi sürecinin şeffaf veriler ışığında sağlığın tüm bileşenleriyle yürütülmesi gerektiğini dile getirirken de taşımaktadır. Tüm uyarılarımız toplum sağlığı içindir. Sağlık Bakanlığı ve toplum da görmüştür ki, TTB her uyarısında haklı çıkmaktadır: Çünkü tek referansı bilimdir. TTB’nin kamuoyu araştırmalarında en güvenilir kurumlar arasında ilk sıralarda yer almasını sağlayan da bu tutumudur. COVID-19’a karşı olumlu etkisinin bulunmadığı anlaşılan hidroksiklorokin ilacının ısrarla dağıtılmaya devam edilmesine karşı uyarımız bu örneklerden yalnızca bir tanesidir. Pandemi döneminde de aynı bilimsel duyarlığı korumamız ve bilimsel verileri toplum adına talep etmemiz hekimlik görevimizdir.

TTB’nin Türkiye’deki aşı çalışmaları için de tutumu çok nettir ve tek önceliği bilimdir. Aşıları incelememizdeki temel kaynağımızın menşei, üretildiği ülke ve kullanılan teknik değil; Faz 3 ön verilerinin sonuç raporu ve yayımlanmış bilimsel değerlendirmeler olduğunu bundan bir yıl önce Sputnik V aşısı hakkında da belirtmiştik.

Daha önce yapmış olduğumuz açıklamamızı bir kez daha hatırlatmak isteriz:

  • “Türkiye’de üretilen bir aşının yalnızca ülkemizde değil dünyada da pandemiyi denetim altına alma ihtimali, sevinçle karşılayacağımız bir durumdur. Ancak bunu yapmak için henüz uluslararası bilimsel hakemli bir dergide yer almayan Faz 3 çalışmalarının bilimsel ortamlarda değerlendirilmesi, ardından fazların sonuçları ve bilimsel verilerinin paylaşılması gerekmektedir. Tüm bu sürecin ardından Acil Kullanım Onayı alınmalıdır.”

Yine “TTB’den Refik Saydam Hıfzıssıhha Kurumu’nun Yeniden Açılması Çağrısı” açıklamamızda da belirttiğimiz üzere

  • “Pandemide yaşadığımız bu zorlukları bir daha yaşamamak için yabancı sermayeye bağımlı olmadan kendi aşımızı kendimiz üretebilmeliyiz.”

Ancak açıklamamızda da sorduğumuz soruyu bir kez daha iktidara soruyoruz: Zamanında aşıları üreten ve ürettiği aşıları dünyaya ulaştıran bir ülke iken ve bunda Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün rolü de çok büyükken, Hıfzıssıhha Enstitüsü neden kapatılmıştır?

TTB, aşı çalışmalarına ve buna emek veren tüm bilim insanlarına minnettardır. Ancak iktidarın bu süreçteki tutumu ne yazık ki pandemideki tutumundan farksız ve şeffaflıktan uzaktır. İktidarın aşı konusunda da şeffaflıktan uzak bu tutumu ne yazık ki insanlarda “aşı tereddüdü” oluşturmaktadır.

Talebimiz çok açık ve nettir                                         :

  • İnsanların daha çok aşı tereddüdü (çekincesi) yaşamaması için tüm aşı çalışmaları ile ilgili verileri hızla kamuoyuyla paylaşın.
  • Süreci tüm sağlık örgütleriyle birlikte yürütün; hızlı ve etkin bir aşılama programı oluşturun.

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi
================================================

Dostlar,

Ülkemizde 180 bine yakın hekim var. (Dışarıya Hekim göçü de sürüyor artarak!)
TTB (Türk Tabipleri Birliği), 1953’te 6023 s. yasa ile kurulmuş bir meslek örgütüdür.
Gerek 1961 gerekse 1982 Anayasalarında (m.135) hukuksal güvenceye alınmıştır.

TTB, Tıpta Uzmanlık Dernekleri ile çok yakın ilişki – işbirliği içinde çalışmaktadır.
Ayrıca kendi içinde Uzmanlaşan Kollar vardır : Halk Sağlığı Kolu örneğin..
Özellikle Halk Sağlığını ilgilendiren halka, iktidara dönük açıklamalarda çok özenli davranılmakta ve her zaman ağırbaşlı, bilimsel tutum ve içerik öne çıkarılmaktadır; doğal olan da budur.

Ne var ki, “TURCOVAC” adlı, geliştirildiği ileri sürülen “aşı”, gerçekten henüz bir aşı değildir yaygın kabul gören uluslararası bilimsel kurallara göre.. Biz web sitemizde 23 Aralık’tan bu yana gerekçeleriyle yazmakta ve bize ekran veren yurtsever birkaç TV kanalında (başta TELE1) apaçık paylaşmaktayız. Bizim seçtiğimiz niteleme “aşı adayı” olmuştur tüm iyimserlik ve sabrımızla.

  • “KRAL ÇIPLAK, TURCOVAC bir aşı değil, henüz aşı adayı!
  • Hiçbir bilimsel verisi, yayını ortada yok.. dedik.
  • AKP’nin hem yapay / uydurma başarı öyküsüne gereksinimi var hem de gündem oyunlarına… dedik.
  • Sağlık Bakanı Urfa’dan RTE’ye kameralar önünde “muştu” verirken (!!) ağzından kaçırdı : “İşaret ettiğiniz üzere 2021 bitmeden TURKOVAC aşısını…. tamamladık…” dedi.. 13 dakikalık bu video kaydının o itirafları içeren başlangıç birkaç dakikalık bölümü kesilerek TEK ADAM’ın Sarayından servis edildi.. (Kesilen bölümü de web sitemizde yayınladık).

Bizden sonra “topa giren” açıklamaları da paylaştık… Aşağıdaki yazımızda, alanın en yetkin uzmanlarından sevgili meslektaşımız Prof. Dr. Mehmet Ceyhan‘ın açıklamalarına da yer vererek, kapsamlı olarak sorunu işledik. Tıklanıp, içerdiği eklerin de erişkeleri (linkleri) ile izlenmesini dileriz.

Prof. Dr. Mehmet Ceyhan’dan TURKOVAC konusunda sert eleştiriler: Ciddiye almıyorum | Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Ne var ki, partili cumhurbaşkanı Erdoğan, bu uyarı – katkılardan yararlanmak ve hataları gidermek, eksikleri tamamlamak yönünde yararlanmak yerine; yine, hiçbir devlet başkanına yakışmayacak biçimde aşağılayıcı sözlerle TTB’ye hakaret ederek “sahtekarlıkla” suçlamıştır.

Bu davranış apaçık eleştiri sınırlarının ötesindedir ve TCK m.125’teki hakaret suçunu oluşturmaktadır.

Devlet başkanlarının suç işleme ayrıcalığı yoktur ve Anayasanın 10. maddesi kapsamında yasalar önünde tüm yurttaşlarla eşit haklara sahiptirler.

Erdoğan’ın hakareti, en az yüz bin üyesi olan, yasayla kurulmuş, Anayasa m.135 uyarınca güvenceli kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşuna dönüktür. Asla kabul edilemez, gerçek değildir, bilimsel dayanağı yoktur ve hiçbir biçimde hukuk önünde gerekçelendirilemez, SUÇTUR!

Biz, TTB’nin 45 yıllık çok kıdemli üyesi bir hekim olarak bu “sahtekarlık” suçlamasını şiddetle reddediyoruz, asla kabul etmiyoruz, savunmada olmayı bile elbette reddediyor, kınıyoruz.

Ülkemizde bağımsız yargı işleseydi dava açardık; bu durum bile AKP = RTE “tek adam” iktidarı-nın ülkemizi nasıl hukuk devleti – adalet dışına istendik biçimde savurduğuna ek kanıt.

TTB, üstte verdiğimiz açıklamada RTE‘nin apaçık hakaretini dikkate almadan – görmezden gelerek salt, bizim nitelememizle “TURCOVAC adlı aşı adayına” kendi nitelemesi ile “biyolojik solüsyon – çözelti” konusuna odaklanmakta ve bilimsel gerekçelerini, sorularını yinelemektedir.

Böylelikle, yasal hekim örgütü TTB, bir anlamda AKP = RTE‘yi kamuoyu önünde “kem söz sahibinin” dercesine yalnızlaştırmaktadır hekim zekası, edebi ve ağırbaşlılığı ile.

Biz de Erdoğan’ın bu çok ağır ve çok haksız hakareti nedeniyle kabul edilemez davranışını kamuoyunun sağduyusuna, tarihin hakemliğine, ulusumuzun vicdanına… “emanet” ediyoruz.

Gerçekte çok bir değer ve anlamı da yok çünkü eski deyimle “vaka-yi adiyeden” dir; herkes kendine yakışanı yapmaktadır. Partili Devlet Başkanı Erdoğan da, TTB de, biz de..

  • Bizim şaşmaz pusulamız BİLİMSEL AKILCILIK‘tır.

Herkesi bu yolu anlamaya, kavramaya çağırarak, bilge İmmanuel Kant‘a gönderme ile kulaklarımızda yankılanan “SAPERE AUDE” çığlıklarını buradan bir kez daha paylaşıyoruz..

Anlayacağı dilden, “nass” ile söylemek gerekirse, “hakkımızı helal etmiyoruz” !!??


Sevgi, saygı ve KIRGINLIK ile. 09 Ocak 2022, Ankara


Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik     

Not : TTB Merkez Konseyi ve Başkanı hk. daha önce bu sitede yazdıklarımızı saklı tutuyoruz.

Covid’de sıtma ilacı.. Peki, Favipiravir’in etkisi var mı?

Orhan Bursalı
Orhan Bursalı
obursali@cumhuriyet.com.tr 
Cumhuriyet, 10 Mayıs 2021

 

Dünkü yazımda Covid hastalarının tedavi protokolünde öncelikli bir ilaç olarak en azından dört milyon hasta / vakada kullanılan hidroksiklorokin sıtma ilacının artık ilaç / tedavi protokolünden çıkarıldığını belirtmiş, ancak Sağlık Bakanlığı’nın, bilimi kılavuz almadığı için bir yıl boşu boşuna bu ilacı kullandırttığını yazmıştım.

Üstelik profilaktik (hastalıktan koruyucu) olarak.

Bu yazıda şimdi tedavi protokolünde Sağlık Bakanlığı’nın her hastaya verilen diğer gözde ilacı Favipiravir’i ele alacağım, ama şu hidroksiklorokin veya Plaquenil ile ilgili birkaç yeni notu daha paylaşmadan edemeyeceğim.

Bir okurum yazdı: “Hidroksiklorokin diğer kinin türevlerinde olduğu gibi çok uzun bir plazma eliminasyon yarı ömrüne sahiptir. Yayınlarda 30-50 gün gibi sayılar var. Bu şu anlama gelir, bu ilacı kullanan kişilerin kanında tek doz ilaç verilmesinden 30-50 gün sonra bile ilacın yarısı hâlâ vücutta bulunmaktadır. Her gün vermeye devam ederseniz yüksek bir plazma konsantrasyonu oluşur ve ilaç kesildikten aylar sonra bile dokularda bulunur, özellikle gözlerde birikir ve retinaya geri dönüşümsüz hasar verir. Bu nedenle deneme yanılma işleri için iyi bir aday değildir..”

KORUYUCULUĞU YOK

Prof. Önder Ergönül de 21 Eylül’de şöyle diyordu:

“Çok önemli bir yan etkisi var. %10, hatta bazı çalışmalara göre %20’ye varan oranlarda kalpte ritim bozukluğuna yol açıyor. Bu da ani kalp yetmezliğine neden olarak bayılma ve ölümle son bulmakta. Ki bunlar oldu Türkiye’de. Pandeminin başlarında, mart-nisan aylarında pek çok meslektaşımız hastalığa yakalanmamak için profilaktik (koruyucu) olarak kullandı. Sırf bu nedenle yoğun bakıma alınan oldu. Koruyuculuğu da olmadığı kanıtlandı.”

Diğer bir uzman bilimcimiz Prof. Özlem Azap da aynı tarihte, “Bütün bilimsel veriler eşliğindeki önerimiz ve beklentimiz, hidroksiklorokinin Sağlık Bakanlığı’ndaki tedavi algoritmasından tümüyle çıkarılması” talebini dile getiriyordu.

Ayrıca dünya çapında etkili ve önemli Amerikan Enfeksiyon Hastalıkları Derneği (IDSA), güncellediği 25 Eylül tarihli “Covid-19’lu Hastaların Tedavisi ve Yönetimine İlişkin Kılavuzu” açıklamasında, Covid-19 ile hastanede yatan hastalar için hidroksiklorokin kullanılmasını tavsiye etmiyor ve tedavi protokolünden çıkarıyordu. Covid-19 tedavisinde yararının gösterilememesini ve ciddi yan etkilerini, neden olarak gösteriyordu.

İNANCIN KÖKENİ NE?

Ne araştırmaların sonuçlarına bakıldı, incelendi, tartışıldı ne bu konuda uzmanların söyledikleri ciddiye alındı, buna uygun olarak tedavi kılavuzları değiştirildi…

Neden? Verdiğiniz ilaca güveninizin, inancınızın kaynağı, dayanağı neydi? Bu ilacı her şey anlaşıldıktan sonra da bir yıl boyunca dört milyon kişiye sürü sepet içirttiniz! Hangi inançla, bilgiyle?!

Bu arada şunu merak ediyorum : İlacı Sağlık Bakanlığı’na veren / satan şirket, tüm bu bilgilerden haberdar olduğu halde, Sağlık Bakanlığı’na “ilacın Covid’e iyi geldiğine ilişkin bir kanıt bulunamadı ve üstelik ciddi yan etkilere sahip, biz üretici olarak bunu kullanmayın tavsiyesinde bulunuyoruz” dedi mi?

Bu şirketlerin böyle bir toplum sağlığı anlayışı olmalı mı, olmamalı mı?

Yoksa “Ticari bir şirketin malını satmaktan başka düşüncesi olabilir mi, durup dururken böyle bir tavsiyede neden bulunsun?” diyecek okurlar, böyle bir soru yönelttiğim için beni çok saf mı bulacaklar! Bilmiyorum, belki de aralarında bir görüşme geçmiş olabilir. O zaman şu soru gündeme gelir: Bakanlığın bu ilacı her şeye rağmen hastalara kullandırtmasının ticari bir yönü var mı?

FAVİPİRAVİR

Bakanlığın ilaç algoritmasında ana ilaç olarak Favipiravir var. Favipiravir’i bir Japon şirketi üretti. İlk başta Covid’e iyi gelebilir düşüncesiyle kullanıldı, fakat bunu kanıtlayan hiçbir ciddi araştırma elde yok. Japon hükümeti bile Covid vakalarında bunu kullanmıyor. Avrupa’da sıfır.

KLİMİK daha geçin yıl açıklamıştı: Ülkemiz dışında hiçbir ülkede ayakta hasta tedavisinde kullanılmıyor. Favipiravir ilacı, ayakta hastalarda yararına dair yeterli bilimsel kanıt elde edilmemişken neden ayakta hastalara rutin olarak dağıtılmakta?

Hükümet ve Bakanlık bu ilacın biyoeşdeğerinin ülkemizde üretildiğini büyük bir olay olarak duyurmuştu. İyi güzel, ama Covid’e karşı etkili olduğuna ilişkin kanıt yok!

Ne kadar ödeniyor kutu başına, toplam ne kadar ödendi? Peki, sıtma ilacına?

Bunların hepsi “devlet sırrı” biliyoruz.

Yarın: Tedavi protokolü nasıl olmalı?

SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA ve TOPLUM SAĞLIĞI

SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA ve TOPLUM SAĞLIĞI


Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik 

Liberalizm’in kurucusu Adam Smith, “Sağlık hizmeti, piyasaya bırakılamayacak denli önemli, ‘kritik’ bir alandır.” görüşüne, 1776 tarihli The Welfare of Nations adlı klasik kitabında yer vermektedir.

BM Ana Sözleşmesi (1945), Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Anayasası (1947) Dünya sağlığının önemini vurgulayarak sağlığın tanımını vermektedir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (1948) ise,

  • Herkesin, kendisi ve ailesinin sağlık ve gönenç içinde beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır.

düzenlemesi ile (md.25) sağlık hakkını pekiştirmiştir.

Ek olarak pek çok Uluslararası sözleşmede sağlık hakkı ve toplum sağlığının önemi net olarak vurgulanmıştır.

Ulusal hukukumuzda da başta 2, 41 ve 56. madde olmak üzere Anayasal güvence sağlanmıştır.

17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi (SKH) kapsamında Sağlıklı Toplum da özellikle vurgulanmaktadır.

DSÖ Genel Başkanı, G20 ülkeleri 2020 toplantısında

  • Pandemi, sağlığın, büyümenin bir yan ürünü olmadığının güçlü kanıtıdır.” 

saptamasını paylaşmıştır.

Son 40 yılda yoğunlaşan Küreselleşme sürecinde, 21. yy’da Halk Sağlığı bir yol ayrımına taşınmıştır.

DSÖ verileriyle;

* 1+ milyar insan denetimsiz hipertansiyon ile yaşamaktadır,
* küresel nüfusun en az yarısı en temel sağlık hizmetlerine erişememekte,
* her yıl yüz milyon insan, kaçınamadığı sağlık giderleri nedeniyle aşırı yoksulluğa düşmektedir!

Oysa Sağlık, temel bir insanlık hakkıdır!

Aşırı nüfus artışı, SKH önünde temel engellerdendir, pek çok gelişmekte olan ülke Demografik Fırsat Penceresini kaçırmak üzeredir.

  • Sağlık, Küresel Kalkınma Gündeminin kalbine konmalıdır.

Bu amaçla, dünya genelinde sağlık için en büyük süregelen engel olarak Yoksulluk tanımlanmalıdır.

Nobel Ekonomi ödüllü Prof. J. Stiglitz’e göre

  • Uluslararası sermaye Devleti eğitim ve sağlıktan çekmekte, bu hizmetler çökmektedir.

ILO da çalışanların sağlık – güvenlik sorunlarına dikkat çekmektedir.

Öte yandan, UNCTAD raporlarına göre IMF politikaları Sosyal çöküş reçeteleridir.

Prof. K. Nweihed,

  • İktisadi temelde PİYASACILIK ve siyasal düzlemde KÜRESELCİLİK, azgelişmiş ülkelerin iktisadi-siyasi istilası ve işgalidir. Buna karşılık memleketlerin yapabilecekleri şey açıktır:
  • İktisadi temelde PLANLAMACILIK  ve siyasal düzlemde BAĞIMSIZLIK.” vurgusu yapmaktadır.
    ****

Çevre kirliliği, sürdürülemez bir afet boyutuna erişmiştir!

Genel eğitimle yeterli çevre bilinci edinimi kaçınılmazdır. e-devlet vb. olanaklar bu amaçlarla daha yoğun ve özenli kullanılmalıdır.

Hedef; «doğaya ve emeğe saygılı hukukun üstünlüğü» dür. Halkın «demokratik hukuku» nun üstünlüğüne dayalı hukuk devleti ve toplumu yaratmanın temeli, insanların bu üstün değerlere aşık ve «erdemli» yetiştirilmesine bağlıdır.

  • HER-KE-SE eşit, nitelikli, sürekli, yaygın, kamusal KORUYUCU SAĞLIK HİZMETİ öncelikli olmalıdır!

«SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA» (Sustainable development) mottoso işlevini tamamlamıştır.

  • Küresel toplum, Gezegende bir «beka» (survival) sorunsalı ile yüz yüzedir.
  • Dolayısıyla, «SÜRDÜRÜLEBİLİR YAŞAM» tek zorunlu seçimdir.

Doğa yasaları O’nu «fahişeleştirmek» için değil, barış içinde birlikte yaşam (peaceful co-existence) içindir. 21. yy şafağında karşılaştığımız 6 ardışık salgın, yeterince çarpıcıdır.

  • Sömürüsüz, BAŞKA BİR DÜNYA OLANAKLIDIR!

2030’a ertelenen Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine erişmenin başkaca akılcı yolu yoktur. Önce sağlıklı, ardından eğitimli küresel toplum!

İnsanın kendine – birbirine – emeğine yabancılaşmadığı; kendini gerçeklediği, onurlu, mutlu..

AKILDAN ÇIKARILMAMASI GEREKENLER…

“Homo sapiens” in = İNSANOĞLU / KIZI‘nın, akıl dışı kapitalist / yağmacı hırsı ile Gezegenimizden yok olması riski ile yüz yüzeyiz!

“Sürdürülebilir kalkınma” (Sustainable development) artık eski bir masaldır.. Sürdürülebilirliği” kalmamıştır; Gezegenimiz “imdat” çığlıkları içindedir.

20. yy’ın başında yaşadığımız 6. salgındır KOVİT-19 ve henüz başedemedik! Aklımızı başımıza almaz isek başedeceğimiz de yoktur.

Kurtuluş reçetesi SÜRDÜRÜLEBİLİR YAŞAM‘dır (sustainable life).

Homo sapiens (mankind), yeryüzünde sağkalım (survival) / BEKA eşiğindedir.

Dünyada tüm türler sayıca azalır / yok olurken; salt insanlar, Papa’nın deyimi ile tavşanlar gibi üremeyi daha ne denli sürdürebilir?

Dünya “sonlu” değil mi, hangi sonsuzluğa dayanması beklenebilir??

  • HER AİLEYE 1 ÇOCUK” en temel yeni yaşam yasalarından..

Doğaya, bilimsel yollarla keşfedilen yasaları üzerinden bir “fahişe” gibi davranmaya da kesinkes son..

Biz O’na mahkumuz, dahası, “zorunlu parazit” konumundayız.

Öyleyse temel yasa : BARIŞ İÇİNDE BİRLİKTE / “peaceful co-existence” !


Sevgi ve saygı ile. 05 Ocak 2021, Ankara

“SAĞLIKLI YAŞAM” ve TOPLUM SAĞLIĞI AÇISINDAN ÖNEMİ

“SAĞLIKLI YAŞAM” ve TOPLUM SAĞLIĞI AÇISINDAN ÖNEMİ

Sevgili Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 öğrencilerimiz,
Asistanlarımız, lisansüstü öğrencilerimiz ve sitemiz okuyucuları,

Sağlıklı Yaşam Biçimi“, kişi ve toplum sağlığı açısından temel belirleyicilerden biri.

Sınırlı ekonomik olanaklarla da “bir yere dek” sağlıklı yaşam biçimi sürdürülebilir.

Üstelik, “sağlıklı yaşam biçimi“, uygulanabildiği ölçüde daha sağlıklı bir topluma erişilmesine elverdiği gibi, toplumsal kaynak tasarrufu da sağlayabilir.

Kritik ve vazgeçilmez olan ise;

  • Sağlığın / Sağlıklı Yaşamın her – kes için doğuşta kazanılan temel bir insan hakkı olduğunu benimsemek. (İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi md. 25 ve pek çok ulusal – uluslararası norm..)

Bu temel ilke ancak koruyucu sağlık hizmetlerio arada  sağlıklı yaşam biçimi– öncelenerek ve kamusal sorumlulukla sosyal devlet eliyle yaşama geçirilebilir.

Türkiye ve Dünya / Uluslararası toplum – sistem; sağlık alanında yabanıl (vahşi) özelleştirme politikalarından artık vazgeçmek zorundadır. Özellikle 1975 sonrası dayatılan KüreselleşTİRme süreçleri ile olabildiğince piyasalaştırılan sağlık hizmetleri, küresel toplumun sağlık düzeyi göstergelerinde beklenen iyileşmeyi sağlamaktan çok uzak kaldığı gibi, sağlıkta eşitsizlikleri kabul edilemez ve sürdürülemez biçimde artırmıştır.

  • Çok uluslu / trans-nasyonel hastane zincirleri,
  • Farmasötik teknololji tekelleri (ilaç devleri) ve
  • Tıbbi teknoloji tekellerinin oluşturduğu şeytan üçgenine insanlık yenilmemeli, tutsak olmamalıdır.

Bu ders bağlamında hazırladığımız 74 yansıdan oluşan (3,16 MB) power point sunumlarını pdf olarak izlemek için lütfen tıklayınız..

Saglikli_Yasam_Nedir_Toplum_Sagligi_Acisindan_Onemi_AHMET_SALTIK_AUTF_D2

Paylaşalım, bilgilenelim ve en temel insanlık hakkı olan YAŞAM HAKKI‘nı anlamlı kılan sağlık hakkımıza sahip çıkalım..

J. J. Rousseau‘ya şükranla, sahip olduğumuz TOPLUMSAL SÖZLEŞME (1762) gereği Devletten, vergilerimiz karşılığında 4 temel kamu hizmetini mutlaka bekliyor, istiyoruz :

  1. Sağlık hizmetleri
  2. Eğitim hizmetleri
  3. İç ve dış güvenlik hizmetleri (can ve mal güvenliği)
  4. Adalet hizmetleri..

Sevgi ve saygı ile. 07 Mart 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı AbD
Hekim, Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (SBF – Mülkiye)
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı

www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

TOPLUMSAL CİNNET

TOPLUMSAL CİNNET

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Dünya gezegeni üzerinde ve her nerede insan varsa orada ne yazık ki suç da var, suçlu da. Ülkelerin uygarlık düzeyine göre suç ve suçlu sayısı artıyor veya azalabiliyor. Her ülkede, hırsızlık, soygun, tecavüz, cinayet olayları olmakta. Ne var ki ülkemizin, özellikle son yıllarda en çok suç işlenen ülkelerin başında gelmesi, ön sıralarda yer alması, ürpertici ve düşündürücü boyuttadır. Özellikle son birkaç yıl içinde cinayet ve cinnet olaylarının, olağanüstü artışının toplumsal, psikolojik, ekonomik, politik… boyutları vardır. Hiçbir sosyal olayı bu temellerden soyut düşünemeyiz.

Gazetelerin 3. sayfaları cinnet, cinayet, özekıyım (intihar) ve vahşet haberleri ile dolu. Neredeyse her gün bir vahşet haberine rastlamak olağan duruma geldi.  Boğucu boyutlara ulaşan cinnet, cinayet ve özekıyım olaylarındaki artış, toplumu derinden etkilemekte ve tedirgin etmekle birlikte; toplumsal yapıyı tehdit eder boyuta ulaşmıştır. Adeta öfke patlamaları içinde şiddet toplumuna dönüştük. Ne oluyor? “Toplumsal cinnet mi geçiriyoruz?“ sorusu aklımıza gelmektedir.

Yalnızca geçtiğimiz hafta gazetelerin 3. sayfalarına düşen haberlere bakalım :

  • 50 bıçak darbesi ile öldürülen kadının katili öz oğlu çıktı
  • Cani evlat, öz babasını, başına kerpetenle kezlerce vurarak öldürdü.
  • Sevgilisini kılıçla doğradı.
  • Ablasını bıçakla delik deşik etti.
  • Kız kardeşini 6 kurşunla öldürdü.
  • Karısını boğarak öldürdü.
  • Komşusunu av tüfeği ile kalbura çevirdi gibi sayısız haberle devam ediyor.

Toplumu derinden sarsan böylesi olayları durdurmanın bir yolu olmalı. Soru açık;

  • Neden böyle yabanıl (vahşi) ve cinnet geçiren bir toplum durumuna düştük?

Bu toplumsal bunalımın mutlaka bilimsel yanıtları, uygar ülkeler benzeri çözümleri olmalı.

Son dönemde infial yaratan, toplum sağlığını derinden yaralayan olayların temelinde neler yattığına ilişkin, bilim insanları, üniversiteler, kurumlar.. sorunu araştırıp mutlak bilimsel çözüm önerileri üretmelidir. Konunun temelinde sosyo-ekonomik yapı mı yatıyor? İletişim çağında medyanın yanlış kullanılması mı? Topluma yaşatılan çok yönlü bunalımın getirdiği yozlaşma mı? Uyuşturucu – uyarıcı kullanımına kolay ulaşılıyor olması ve özellikle gençlerde yaygınlaşması mıdır? Ahlak çöküntüsü veya bireysel patolojiler midir? Kuşkusuz bu sorularıın bilimsel yanıtları olacaktır.

Ancak bunun içinde özerk – bilimsel üniversite kaçınılmazdır; majestelerinin ilçelerde bile açtığı tabela binalar ve biatçı rektörler, yandaş akademisyenler değil!

Sayısal veriler on beş yıl öncesine göre cinsel taciz ve tecavüzlerin, kadın cinayetlerinin kat kat arttığını gösteriyor. Adeta korku toplumuna dönüştük.

  • Çocuk istismarı katlanılmaz düzeylere tırmandı.

Ekonomik temelli boşanmaların arttığı görülüyor.
Kütüphaneler kapanırken, 40 adet yüksek kapasiteli yeni cezaevi yapılıyor olması neyin işaretidir? “Ferasetine güvenilen” (!) cahil toplum yaratma tasarımı mı?

CHP Milletvekili Veli Ağbaba önceki gün İHD’nin ilginç bir raporunu açıkladı :

  • Son 16 yılda, 18 yaşın altında 440 bin “çocuk” doğum yapmış!
  • Bu dönemde cinsel suçların %46’sı çocuklara karşı işlenmiş…
  • Çocuğun cinsel istismarında Türkiye dünya listesinde 3. sıradaymış…
  • Çocukların karıştığı suç sayısı 134960’a ulaşmış.
  • 2019 yılında (Eylül’e dek) 689 çocuk istismara uğramış…
  • Son üç ayda cinsel istismara uğrayan 129 çocuk, 0-12 yaş arasındaymış…     
  • 12-15 yaş diliminde 287 çocuk, 15-18 yaşta 273 çocuk cinsel istismar mağduru olmuş, olaylar mahkemeye yansımış.

Son 17 yılda savrulduğumuz bu tablo sürdürülebilir değildir.
Bu ürkünç (vahim) gidişe dur diyecek kapsamlı ve etkili politikalar üretemez, uygulamaya koyamazsak, bunalım kar topu gibi büyüyebilecektir.

Yazık olmaktadır ve olacaktır bu ülkeye, insanlarımıza. Bu topraklar üzerinde yaşayan, nefes alıp veren herkes ödüyor, ödeyecek bu ağır faturayı. Özellikle çocuklarını özel okullara yollayamayan, temiz inançları gereği din – Kuran eğitimine üstelik de yatılı olarak veren yoksul yurdum insanının mazlum ve masum çocukları. Ahlaksızca “badelenerek“ tüm gelecekleri karartılma pahasına!

Sorun özünde gene ekonomo – politiktir ve sorumlusu;

  • 17 yıldır Türkiye’yi tek başına yöneten, dincileştirme – muhafazakarlaştırma – imamhatipleştirme… üzerinden laik – seküler düzenden kopararak olabildiğince şeriat ilkelliğine taşımak ve ULUSU ÜMMETE indirgemek isteyen AKP iktidarı ile bu çağ dışı hedeflerini açık seçik, bağıra çağıra halkımıza dayatan;
  • Dini siyasete, cüzdana, makama hatta utanıyoruz söylemeye ama, uçkura alet eden bu siyasal kadrolardır.

Türkiye bu utançtan sıyrılmak için, olabilecek en yüksek hızla AKP iktidarından ilk erken genel seçimde kurtulmalı, kurtarılmalıdır.