Türkler Türkmen Aleviliğinden ve Türk Sünniliğinden nasıl koparıldı?

Türkler Türkmen Aleviliğinden ve
Türk Sünniliğinden nasıl koparıldı?

son birkaç yüzyıla gelinceye değin Alevi kimlikli idi.

Dr. Ali Rıza ÜÇER’in takdimi…
Araştırmacı, yazar Cemil Kılıç‘ın “Türkler Türkmen Aleviliğinden ve Türk Sünniliğinden nasıl koparıldı” başlıklı yazısı dikkat çekici. Kılıç, ABD EMPERYALİZMİ güdümünde Araplaştırılmış Türkiye Sünniliiğine karşı Türk Sünniliği ve Türk Aleviliği kavramlarının altını çiziyor, (İlhan Selçuk bunu hoşgörü temelli “Anadolu Müslümanlığı” olarak tanımlardı)

Kılıç’ın yazısında içine sürüklendiğimiz karanlık ortamla ilgili önemli ipuçları var:

“Anadolu’nun pek çok yerinde Yavuz’a gelinceye kadar bugünkü anlamda Sünni bir yerleşim yerine rastlamak olası değildi. Kaldı ki Türkmenlerin büyük bir çoğunluğu göçerlerden oluşuyordu. Göçerlerin yaşam tarzı ise Alevice idi. Osmanlı, göçer Türkmenleri yerleşik yaşama geçirerek bu yolla onları Sünnileştirmeye de çalıştı. Önemli ölçüde de sonuç aldı. Anadolu Türkmenlerinin büyük çoğunluğu son birkaç yüzyıla gelinceye değin Alevi kimlikli idi. Bu kimlikte de ortodoks İslamî inanç ve geleneklerden ziyade SUFİ VE KÖK TENGRİCİ ögeler egemendi.

Önemine dayanarak yineleyerek belirtelim ki, bugün Anadolu’daki Sünni Türk kitlenin çok önemli bir kesiminin ataları, birkaç yüzyıl öncesine değin Alevi / Kızılbaş karakterde idi. Nitekim bundan dolayıdır ki Türk Sünniliğinde diğer Müslüman halkların Sünniliğinde olan bazı şeyler yoktur. Söz gelimi Türk Sünnileri çocuklarına asla Muaviye, Yezit ve Mervan gibi adlar vermezler. Ama Arap Sünnileri içinde bu isimlere rahatlıkla rastlayabilirsiniz.

Ayrıca Türk Sünnileri çocuklarına çoğunlukla hep ehlibeyt isimleri vermektedirler. Ali, Hasan, Hüseyin, Haydar, Ali Ekber, Fatma, Zehra gibi adlar Türk Sünnileri arasında yaygındır.

Geleneksel Türk Sünniliğinde Arap Sünniliğindeki gibi katı harem – selamlık kuralı yoktur. Türkistan piri Ahmet Yesevi’nin meclislerinde kadın erkek birlikte yer alıyor ve birlikte ibadet ediyorlardı. Türk Sünniliğindeki bu özelliğin kaynağı Yesevi etkidir. Son 30 – 40 yıla dek Anadolu’daki Sünni Türkmen köylerinde harem – selamlık diye bir şeyden bahsetmek mümkün değildi. Ancak Türk Sünniliği, Arap Sünniliğine evriliş süreci boyunca gitgide özgünlüğünü yitirdi. Bugün gelinen aşamada dindar Türk Sünni kitle, tarihsel ve geleneksel Türk Sünniliğine iyice yabancılaşmış ve Eş’arî hatta Selefi, Vahhabî bir anlayışla kuşatılmış durumdadır. Bu süreç halen devam etmektedir.

Türkiye’deki dinci cemaat ve tarikatların çoğu Vahhabileşme hareketine destek vermekte ve bu yolda büyük çaba harcamaktadır.

  • Vahhabileşme hareketi, Diyanet yoluyla da devlet tarafından desteklenen bir sapma olarak güncel manada gemi azıya almış bir biçimde hızla ilerlemektedir.

Bu durum Orta Asya, Kafkasya, Balkanlar ve Kıbrıs’ta da yaşanmaktadır. Vahhabi propaganda adı geçen coğrafyalardaki Türk Sünniliğini de yozlaştırmaya devam etmektedir. Özellikle Özbekistan ve Kırgızistan’da Vahhabi akımın ciddi oranda taban bulduğunu üzülerek gözlemlemekteyiz.
**
Türk Sünniliği dediğimiz anlayış, bugün çok zayıflamış olsa da bir cevher olarak hala toplumsal belleğimizin derinliklerinde varlığını hissettirmeye devam ediyor. Canlandırılmayı ve Selefî, Emevi, Eş’arî Arap Sünniliğine karşı yeniden ayağa kaldırılmayı bekliyor.

Cumhuriyet devrimleri ile hedeflenen yeni toplumsal yapıda dinin denk düştüğü alan, aslında tarihsel Türk Sünniliğidir. Cumhuriyet devrimleri, Türk Sünniliğini bilimsel ve çağdaş düzlemde yeniden diriltmeyi ve Arapçı din anlayışına karşı bir nevi “MİLLİ MÜSLÜMANLIK” kimliğiinşa etmeyi amaçlamıştır. Bu Milli Müslümanlık düşüncesinde Ebu Hanife ve İmam Maturidî’yi esas alan fıkhi ve itikadî bir çizgi ile birlikte Yesevi, Alevi, Mevlevi, Bektaşi kültürel mistik İslamî miras da temel öğedir. Böylesi bir zeminde laik karakterli bir devlet kurulup Türk Sünniliği sosyolojik bir kimlik olarak müesses nizam haline getirilmek istendi. Kısmen başarılı olunsa da toplumun içinde sinsi sinsi faaliyetlerini sürdüren gerici, Selefî, Vahhabî Arap dinciliğini esas alan cemaat ve tarikatlar, yer altı çalışmalarıyla modern Türk Sünniliği projesini büyük ölçüde tahrip etti. Bunda dış destek de çok etkili oldu. Özellikle ABD’nin Yeşil Kuşak projesi Türk Sünniliği yerine gerici Emevi, Selefî, Eş’arî Arap Sünniliğini takviye etti.

Çünkü ABD için gericileşmiş bir Türkiye, sömürmek, yönetmek ve ezmek için daha elverişliydi. 1950 ve 1960’lı yıllarda dünyadaki sol akımların estirdiği laik, seküler fırtına, Müslüman halkların da emperyalizme karşı uyanışını ve ayağa kalkışını müjdeliyordu. Ancak ABD emperyalizmi bu uyanışı dinci tarikt ve cemaatleri destekleyerek boğdu.

  • Şeyhine kul olan kitleleri, o şeyhi emperyalizme kul ederek yönetmek elbette ki daha kolaydı.Oysa birey kimliğinin geliştiği toplumları baskılamak kolay olmayacaktı.

ABD, 1950’ler ve 1960’lardan sonra Türkiye’yi dinci yapılar eliyle gericileştirdi.
Böylece ABD ile cemaat ve tarikatlar el birliği içinde Türk Sünniliğini boğdu.

Oysa Türk Sünniliğini korumak ve geliştirmek maksadıyla Cumhuriyet, Diyanet İşleri Başkanlığını ve İmam Hatip Okullarını kurmuştu, İlahiyat Fakülteleri ve Yüksek İslam Enstitülerini açmıştı. Bir dönem bu kurumlara gerçekten laik cumhuriyete sadık kadrolar egemendi. Lakin gitgide gericilik güç kazandı ve Türk Sünniliği, Emevi, Selefî, Eş’arî Sünniliğine yenildi.

Bahsi geçen kurumlardan azılı Cumhuriyet düşmanları çıktı. FETHULLAH GÜLEN –  TİMURTAŞ UÇAR ve CEMALETTİN KAPLAN gibi isimler azılı Cumhuriyet düşmanlığının simge isimleridir.

Bugün rejimin korunması, toplumsal barışın sarsılmaz bir biçimde yeniden ihdası ve geleceğe emin adımlarla yürüyebilmek için Türk Sünniliğinin canlandırılması, güçlendirilmesi ve geliştirilmesi kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Çünkü Türk Sünniliği dediğimiz dinsel anlayış, cumhuriyet devrimleri ile barışıktır.

Türk Sünniliğinin kökü; “Sünnet imiş kafir de olsa incitme insanı,” diyen Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’ye ve “Yaradılanı severiz, yaradandan ötürü,” diyen Yunus Emre’ye dayanır.

Türk Sünniliği; hayata, akılla, bilimle bakan bir anlayıştır. Bunda büyük Anadolu bilgesi Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin; “Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır,” sözünün etkisi büyüktür.

  • Türk Sünniliğinde din devleti talebi yoktur.

Türk Sünniliğinde dinsel yaşam bağlamında ahlak ve ibadet merkezli bir yapı egemendir.

Türk Sünniliği; köklerinin dayandığı Ebu Hanife’nin ANADİLDE İBADET hakkı fetvasından etkilenerek ibadethanelere ve dinsel ritüellere Türk dilinin mevlitler, ilahiler, kasideler, Türkçe hutbe ve Türkçe vaazlar yoluyla girmesini sağlayan milli bir anlayıştır. Bu nedenle Türk Sünniliğinde Türk dili duyarlılığı yüksektir.

Türk Sünniliği; ehlibeyt sevgisi, din kardeşliği ve MİLLETDAŞLIK TEMELİNDE Alevi ve Caferi yurttaşlarımıza karşı da saygılı bir tutum içindedir. Nüfusunun çoğunluğunu Şii / Caferi ve Alevi kardeşlerimizin oluşturduğu Azerbaycan’a dair geliştirilen “Bir millet iki devlet” söylemi bu tutumunun en net yansımalarından biridir.

Türk Sünniliği, tıpkı Türkmen Aleviliği ve Türk Şiiliği gibi ulus olarak mevcudiyet ve istikbalimiz açısından milli güvencemizdir.

Bu nedenle Türkiye nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Sünni – Hanefi kitle düşünülerek yeniden ifade edelim ki; Selefi, Emevi, Eş’arî, Vahhabi radikalizmine karşı modern Türk Sünniliğinin yeniden ihyası elzemdir.

Türk Sünniliği, bizim Muhammedî islam dediğimiz anlayışın Türkler arasındaki nüvesini ifade etmektedir. Türk Sünniliği, egemen Emevi İslam anlayışına karşı kesinlikle muhalif bir İslamî direniş yoludur. Bunun öbür Müslüman halklar arasındaki versiyonları da Muhammedî İslam’ın ihyası için önemlidir. Muhammedî İslam, mezheplerin böldüğü Müslümanları Muhammedî çizgide birleştirme ve akılcı yorumlarla İslam’ı çağdaş manada tecdid etme iradesini ifade etmektedir.

Öte yandan Türkiye özelinde, orta ve uzun vadede kendini; DİNSEL, MEZHEPSEL VE ETNİK KİMLİKLERLE İFADE EDEN BİREYLERİN YERİNİ YURTTAŞLIK KİMLİĞİ İLE İFADE EDEN BİREYLERE BIRAKMASI VE TOPLUMUN MODERN DÖNÜŞÜMÜNÜN SAĞLANIP LAİK CUMHURİYET SİSTEMİNİN TAKVİYE EDİLMESİ İÇİN BU TOPRAKLARIN TARİHSEL VE GELENEKSEL KİMLİĞİNE YABANCI OLAN ARAPÇI ANLAYIŞLARA KARŞI AMANSIZ BİR MÜCADELE ŞARTTIR.
Bu aslında gericiliğe karşı verilen bir ölüm kalım mücadelesidir. Bu mücadeleyi kazanmaktan başka çaremiz yoktur.”
****
Cemil Kılıç‘ın yazısının tümü:
https://odatv.com/turkler-turkmen-aleviliginden-ve-turk-sunniliginden-nasil-koparildi-15111805.html?fbclid=IwAR1AaOEB335d4oMeF5e3w8Jx4mxrzi1PMjFx8FIiamho2N0VT7ki7symsvE

28 Şubat Kumpas Davası

28 Şubat Kumpas Davası

Dr. Ali Rıza ÜÇER
Tıp Kurumu Genel Yazmznı

28 Şubat kumpas davasının savcıları, Fetö’cüydü..
Şimdi hepsi içeride, kumpas kurmaktan,
Lakin mahkeme heyeti, ne hikmetse, bu kumpasçıların iddialarını olduğu gibi kabul etti.. 
Oyun başa döndü,
1994-1998 arasında Cumhuriyet refleksleriyle görevini yapan Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı‘ya 90 yaşına merdiven dayadığında müebbet hapis cezası verildi, Hukuki değil alenen siyasi, ideolojik bir davada. Cumhuriyetle hesaplaşma davasında,
Karar, 31 Mart gerici isyanının yıl dönümünde verildi ne hikmetse..
**
Şimdi arşivlere dönelim, Karadayı – Ecevit arasındaki Fetö çekişmesine, Karadayı’nın Fetö’nün yılanın başı olduğunu nasıl öngördüğüne, Fetö tetikçisi Emre Uslu‘nun kutlama tweetlerini, bu bağlamda değerlendirelim..
**
Batı Çalışma Grubu‘nun (BÇG) Haziran 1999′da Gülen Cemaati ile ilgili olarak hazırladığı raporda Vakfın ödülleri şöyle değerlendirilmişti:
Fethullah Gülen’in “manevi başkanı” olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı‘nın her yıl dağıttığı “uzlaşma ödülü”nün asıl hedefi devlet kurumlarını “zirveden fethetmeye yönelik” bir oyundur. Geçtiğimiz yıl (1997), dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı ödülü almayı reddetti, aralarında Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit gibi önde gelen isimlerse ödüllerini aldı.

“Fethullah Gülen’in, RP’nin kapatılmasının ardından, perde arkasındaki başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından toplumun her kesiminden lider düzeyindeki şahsiyetlere dağıttığı Uzlaşma Ödülü, kendisini ve cemaatini toplumun her kesimini kucaklayan bir nitelikte olduğunu göstermesi bakımından devletin üstünde bir statüde göstermeyi amaçlayan bir oyunun sahnelenmesi olarak değerlendirilmektedir.

Bu çerçevede, Papa ile Fethullah Gülen görüşmesinin önem arzeden tarafı, içeriğinden ziyade öncelikle Papa, hristiyanların lideri, Gülen de müslümanların lideri olarak dünya basınına takdiminin yapılmak istenmesinden kaynaklanmaktadır. Gülen’in Roma’da Büyükelçilik mensupları tarafından karşılanması ve Cumhurbaşkanı’nın mesajını Papa’ya iletmesi de, devletin de bu şahsiyete destek olduğunu beyanla, bu oyuna alet olduğunu göstermektedir..”

http://www.dunya48.com/ali-rza-uecer/6614-ali-riza-ucer-fethullah-gulene-kimler-ovgu-duzdu-kimler-mesrulasmasina-araci-oldu-6.
**

==================================================
Dostlar,

Değerli meslektaşımız Uz. Dr. Ali Rıza Üçer‘in yazısı çok uyarıcıdır.
Yukarıda aktarılan olayla ilgili olarak, ADD Edirne Şubesi Başkanı olarak bir basın açıklaması yapmıştık. Günümüzden 20 yıl önce, bir derneğin(ADD) Edirne Şubesince yapılan çok uyarıcı bir açıklamada öngörülenlerin yıllar sonra ülkenin başına bir yıkım (felaket) olarak gelmesi ders vericidir. Bu ülkenin Devlet aklı nerededir? Başta istihbarat ve güvenlik olmak üzere Kurumları ne yaparlar? Siyaset kurumu bunca aymaz ve sorumsuz olup, tüm davranışlar – tercihler “demokrasi” koruması altında savunulabilir mi?? Arşivimizdeki bu yazıyı 20 yıl sonra, tarihe not düşmek üzere aşağıya aynen alıyoruz :
****
ATATÜRKÇÜ  DÜŞÜNCE  DERNEĞİ
EDİRNE MERKEZ ŞUBESİ / BASIN AÇIKLAMASI – 21 Şubat 1998 / Edirne

HOŞGÖRÜ ÖDÜLÜ ve FETHULLAH ! 

Geçtiğimiz günlerde Nur Cemaati Lideri Fethullah Gülen –namı diğer Fethullah Hoca– kendisine bağlı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı aracılığıyla sözde hoşgörü ödülleri dağıttı. Bu ödülü, yılların devlet adamı olmakla övünen ve neredeyse, “baba” sanından havalara uçacak denli mutlu olan (oysa demokrasilerde ulusların babası olmaz; herkes özgür ve eşittir!) Cumhurbaşkanı Sn. Demirel kabul etti !? Aynı ödülü Genelkurmay Başkanı’na (Org. Hikmet Karadayı) vermek isteyen temsilciye ise, 2. Başkan Org. Çevik Bir, “Davetiye bile yollamayın” yanıtını verdi.

Yüce ATATÜRK’ün Cumhuriyet’imiz için en büyük tehlikelerden görerek kapattığı tekke, tarikat, türbe, zaviye, şeyhlik, türbedarlık.. gibi çağdışı yapılanmalar ne yazık ki günümüzde hala ayakta. Fethullah Gülen de Nurcuların önderi Said-i Nursi’nin devamı. Yalnızca nur yerine ışık sözcüğünü kullanıyor. Okullarında Atatürk resimlerini indiren, denetim haberi alınca asan, sinsi sinsi laik Cumhuriyet’imizin yıkılması için kadro yetiştiren yüzlerce okulun sahibi bu anlayışın temsilcisinden, T.C. Cumhurbaşkanı’nın nasıl onları meşrulaştıracak biçimde ödül kabul ettiğini anlamak olanağı yoktur. Kuzu postundaki kurt öyküsünün tipik örneği olan bu tabloda, demokrasinin sabırlı ve usta yıkıcılarının oyununa yılların politikacısı Sn. Demirel’in nasıl geldiğini bizzat Sn. Demirel’in kendisinin açıklamasını bekliyoruz. Yoksa Fethullah Hoca Sn. Demirel’den “yaman” mı çıkmıştır?
Bu tutumlarımızla, üzerine titrediğimiz, Büyük Atatürk’ün bizlere en kutsal emaneti olan Cumhuriyet’imizin yıkıcılarına, onların sözde “hoşgörü” tuzaklarıyla hizmet etmiş olmuyor musunuz Sn. Demirel?
Sn. Cumhurbaşkanı özeleştiri vermeli, yanlış yaptığını kabul etmeli, kamuoyundan özür dileyerek ödülü, maskeli cumhuriyet düşmanlarına geri vermelidir.
Meclis Başkanımız Sayın Hikmet ÇETİN, Başbakan Yardımcısı Devlet Bakanı Sayın Bülent ECEVİT de aynı ödülü almakta bir sakıncı görmemişlerdir. Sayın Bülent ECEVİT, eleştirilere karşı, “Burası demokrat ülke ve herkes istediği gibi davranabilir.” diyebilmektedir. Demokrasinin, her türlü tutarsızlığın ve sapmanın üstünü örtecek bir şal gibi kullanılması da son günlerin yarattığı bir sonuçtur. Kamuoyu demokrasinin böyle anlaşılmasından rahatsızlık duymaktadır.
Öte yandan, basından izlediğimiz kadarıyla, aynı Fethullah Hoca Vatikan’da Papa’yı ziyaretinde Türk Büyükelçiliğince karşılanmış, Büyükelçilik aracı ile ulaşımı sağlanmış hatta yemek verilmiştir. Bu tür aymazlıklardan ne zaman kurtulacağız?

  • Bir devlet, maskeli düşmanlarını kendi eliyle böylesine onurlandırırsa, acı sonuçlarına da günü geldiğinde katlanmaktan kaçınamaz.

Dışişleri Bakanı Sn. İsmail Cem’in gerekli incelemeyi yaptırmasını bekliyoruz.
Atatürkçü Düşünce Derneği olarak, yüce Atatürk’ün bizlere kutsal emaneti olan Cumhuriyet’ imizi ve devrimleri kollama ve koruma görevimizi uyanıklık, bilinç ve kararlılıkla sürdürece-ğiz. Edirne Kamuoyuna saygıyla duyururuz.                                                                    

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ
EDİRNE MERKEZ ŞUBESİ Yönetim Kurulu
==================================================

Evet dostlar…

  • 28 Şubat davası kararları en çıplak anlatımıyla “irticanın intikamı – irticanın rövanşı” dır!

Dileyelim – umalım ki oyun farkedilsin ve istinaf aşamasında kumpas kırılsın..
AKP cenahı Erbakan’ın tabanından (Saadet Partisinden) oy apartma olanağından yoksun kalabilir bu karar bozulursa.. Tersi durumda, AKP = Erdoğan‘ın her yerde bu konuyu nasıl politik araç (malzeme) yapacağı gözümüzün önüne öylesine net geliyor ki…

  • ….Muhterem Erbakan hocamıza ve demokrasimize yapılan ihanetin hesabını da, aradan 21 yıl geçmiş olsa da, sormak suretiyleeee..

20 yıl önce Edirne’den yaptığımız uyarıyı, haklı çıkma acısıyla yineleyelim :

  • Bir devlet, maskeli düşmanlarını kendi eliyle böylesine onurlandırırsa, acı sonuçlarına da günü geldiğinde katlanmaktan kaçınamaz.

  • Her şeye karşın Mustafa Kemal’in askerleri Türkiye Cumhuriyeti’mize kol – kanat germeyi sürdürecek ve onu sonsuza dek başı dik – onurlu yaşatacaklardır..
  • Her-ke-se ve her-şeye, tüm gaflet – dalalet – hıyanetlere karşın!

Sevgi ve saygı ile. 15 Nisan 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

İmam Nikahı Yasallaşırsa Ne Olur? Rezillik Olur?

İmam Nikahı Yasallaşırsa Ne Olur?
Rezillik Olur?

Dr. Ali Rıza Üçer

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Şaka gibi, Medeni Kanun’un yürürlüğe girmesinden neredeyse yüz yıl sonra sürüklendiğimiz yere bakar mısınız?

Cumhuriyetimizin temelleri sarsılırken, kurucu değerleri ve birikimi yerle yeksan edilirken CHP’nin yeri göğü yıkması gerekmez miydi? Bu nasıl bir ölü toprağıdır, bu nasıl bir uyuşukluktur, anlayan beri gelsin..

68 kuşağından KBB uzmanı Dr. Orhan Aybers ağabeyimiz ODTÜ’de ellisinden sonra tarih doktorasını tamamlamıştı 15 yıl önce, ODTÜ tarih bölümünde doktora yapan ilk ve tek hekimdi, muhtemelen hala da öyledir..

Söyledikleri ne kadar çarpıcı bakar mısınız?
*****

İMAMLARA NİKAH KIYMA YETKİSİ:
Verilirse ne olur? Rezillik olur.
Tamı tamına 100 yıl geriye gidilmiş olur.

Dr. Orhan Aybers
KBB Uzmanı
Tarih Doktoru

https://www.youtube.com/watch?v=15kfFsLLeGA 

İmamın kıydığı nikah “şeriat HÜKÜMLERİNE GÖREDİR VE İSLAM ŞERİATINDA KADININ BOŞANMA HAKKI YOKTUR.

Bir tek istinası vardır: ERKEĞİN ERKEKLİK ORGANININ YOKLUĞUDUR. (Erkeğin cinsel işlevini yerine getirememesi değil, “kılıçla kesilmiş” ve “olmayan” erkeklik uzvundan bahisle, bir tek bu şartla kadına “imama müracaat ederek” boşanmayı isteme hakkı verilmektedir.

Türkiye’de (Osmanlı devleti olarak düşünün) ilk kez 1918 (yanlış okumadınız 1918) yılında
“Zevcin Cünun ve Cüzamla Maluliyeti Halinde Zevcenin Feshi Nikahı Talebe Salahiyeti Hakkında” adıyla çıkarılan; bugünkü Türkçe ile söylersek: “Erkeğin akıl hastalığı ve/veya cüzam hastalığı halinde kadının nikahın sonlandırılmasını isteme yetkisi hakkında” ve o zamanki resmi gazete olan “Takvim-i Vekayi‘de” yayınlanarak yürürlüğe giren

* PADİŞAHLIK FERMANI İLE Müslüman kadınların BOŞANMAYI TALEP ETME HAKLARI tanımlanmıştır. Daha öncesi yoktur.

Bana inanmayan veya inanmak istemeyenler, bir zahmet TBMM kütüphanesine kadar giderlerse, orada “Takvim-i Vekayi, no: 3045/UG-1/1918 mikrofilm arşivi”ne bakarlarsa, yukarıda bahsettiğimin doğru olduğunu göreceklerdir.

* KADINLAR-GENÇ KIZLAR- KIZ ÇOCUK BABASI ERKEKLER-NİNELER-TEYZELER UYANIN!

1918 yılında bu padişah fermanının yaptığı tanımlama da, kadınlarımıza sadece CÜNUN (akıl hastalığı) ve/veya CÜZAM hastalığı belirlenen erkeklerden boşanabilmek için MÜRACAAT HAKKI’nı tanımlamaktadır.

Tekrar edersek: İmamın kıydığı nikah ŞERİAT nikahıdır.
Böyle bir nikahta kadının değil boşanmak, “boşanmayı isteme” hakkı bile yoktur.

Ancak ATATÜRK geldikten sonra, 1926 yılında çıkarılan MEDENİ KANUN ve buna dayanarak yapılan MEDENİ NİKAH sayesinde yüzyılarca süregelmiş bu rezillik önlenebilmiştir.

Preview YouTube video İmam Nikahı Kıyılma Videosu

Dileyelim ve/veya umalım mı ki, Türkiye’de bir Anayasa Mahkemesi hala vardır ve Anayasal düzeni Anayasa üzerinden hukuksal olarak koruyup kollar?

Göreceğiz..

Milli Eğitim müfredatında Talim Terbiye Kurulu alet edilerek AKP = RTE talimatı ile yapılan ATATÜRK’süz ama dibine dek DİNCİ yetişek (müfredat) değişiklikleri uygulamaya kondu epeydir.

Ne var ki, bu Yönetmeliğin yürütmesinin durdurulması – iptali için “HA-LA” bir ara karar bile çıkmış değil izleyebildiğimiz ölçüde!?

Sevgi ve saygı ile. 22 Ekim 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Kurban Gerçeği

Kurban Gerçeği

Dr. Ali Rıza ÜÇER

“Kurban Bayramı öncesinde derin dondurucu ve kıyma makinesi satışları arttı. Geçen yılın aynı dönemine oranla derin dondurucu satışı 3, kıyma makinesi satışı ise 2 katına çıktı. Derin dondurucuda iller bazında en yüksek satışlar sırasıyla üç büyük ilin ardından Bursa ve Kocaeli’de, kıyma makinesinde ise Gaziantep ve Hatay’da gerçekleşti Bu ürünler haricinde satış artışında dikkat çekenler bıçak bileyici, düdüklü tencere ve saklama kabı oldu. 1-22 Ağustos tarih aralığında geçen yıla oranla bıçak bileyicide % 106, düdüklü tencerede %78, saklama kabında ise %53 adet bazında artış kaydedildi.” (Milliyet gazetesi, 30 08 2017)
**
Görüldüğü gibi kurban bayramı yoksullarla dayanışma olmaktan çıkmış, kurban edilen hayvanın etinin kesen/kestirenler tarafından ya hiç paylaşmadan ya da çok az paylaşarak tüketilmesine dönüştürülmüş durumda. Bu bayramda bir milyon büyük baş, üç milyon küçük baş hayvanın kurban edileceği göz önüne alındığında durum çok düşündürücü.

Kurban kavramını yeniden düşünmek ve sorgulamak gerekiyor bu boyutuyla da..

Ali Rıza Üçer
**

En’am suresi 135-140 arasında bu döngünün nasıl işlediğini okuyabilirsiniz. Burada esas amaç kurban kesmek değildir. Kabe’ye getirilen hayvanların “çete” tarafından iç edilmesi ve aralarında üleşilmesine karşı onların kamunun/yoksulların hakkı olduğunun vurgulanmasıdır. Bu arada kesilenler varsa -ki bu örfen müstahaptı- onların da sadece etlerinden yenilebileceği (kendine ayırıp biriktirmek yok) gerisinin yine yoksullara dağıtılması gerektiğinin ısrarla vurgulanmasıdır.

Tabi bütün bunlar hacca gidenler için geçerli. Oradaki durum anlatılıyor.

  • Hacca gitmeyenlerin kurban keseceğine dair
    Kur’an’da en küçük bir ima bile yok.

Kur’an’da sadece mazereti sebebiyle hacca gitmeye niyetlenip de gidemeyenlerin Kabe’ye bir hedy (adanmış hayvan) göndermesi istenir. (Bakara 196). Çünkü ihtiyaçtan fazla olanın oraya gönderilmesi ve orada ihtiyaç sahiplerinin eline ulaşması istenmektedir. Gönderilecek hayvanın illa kurban olarak kesilmesi gerekmiyor. Hedy hediye kökünden gelir ve canlı bir hayvanın veya bedelinin yoksula bağışlanması manasına gelir. Kabe’ye getirilen “kurbanlık hayvan” demek, “adanmış hayvan”demektir; Allah’a, Kabe’ye, yani kamuya, ihtiyaç sahiplerine adanmış, onlara verilmek üzere getirilmiş canlı hayvan, ekin ürünü vs. demektir. Bu dahi “hacca niyetlenip de gidemeyenler” için geçerlidir.

Sonra yukarıdaki ayetin devamında şöyle denilir: “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız. Güzel ahlak sahiplerini müjdele.” (Hacc; 37)

“Asla” denilerek ulaşmayacağı söylenen et ve kan zaten Araplarca da kesilmekte olan kurbanlardı. Klasik zihin burada kurban kesen kişinin, kurbana bıçağı çalarken içinde taşıdığı takva duygusunun kastedildiği şeklinde anlıyor. Burada kurbana teşvik değil; sakındırma, yapmayın bunu artık, bir anlamı yok vurgusu var.

Ayetin sonundaki cümleden de anlaşılacağı gibi aslolan hayatın içinde güzel ahlak sahibi (muhsinin) olmaktır. Allah sizin kurbanlarına bakmaz, ete, kana, deriye, bağırsağa bakmaz. Bunlar için günahlarınızı affedecek de değildir. İçinizde Allah bilincinden kaynaklanan sakınma duygusu (takva) ile yaşayıp yaşamadığınıza ve ahlakınıza bakar. Açıkça diyor işte: “Asla ulaşmaz” Şu halde neden kesip duruyorsunuz, ulaşmayacak işte. Duymayacak o hayvanların sesini, kan kırmızısı boğazın görüntüsünü, duymayacak!

http://www.ihsaneliacik.com/2012/10/26/kuranda-kurban-ayetleri-haritasi

Işıklar içinde uyu Nevzat Hocam

Işıklar içinde uyu Nevzat Hocam

Karşıyaka’da,
Hacettepe’de çölde açan bir Anadolu çiçeğine yaptıkları eziyet,
Hep hafızalarımızda kalacak,
Bir de “Evlat” bu anlattıklarını yaz değişin..

Yazamadım Nevzat Hocam,
Tembellikten,
Affet..

Geçeğe Çağrı’nın öyküsü olacaktı yazabilseydim,
Olmadı…

Dr. Ali Rıza ÜÇER

*Fotoğraf 3 Mayıs 1998, Kültür Bakanlığı Sosyal Tesisi, Ankara.
=========================
Dostlar,

Sevgili meslektaşımız Dr. Üçer’e teşekkür ederken, önceki yıllarda “Nevzat abi” miz için yazdığımız makaleyi okumanızı dileriz..

http://ahmetsaltik.net/arsiv/2015/04/Dr.Erenin_Ozg%C3%B6revi_19.04.2015.pdf

Sevgi ve saygı ile. 22 Temmuz 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com