Korona günlerinde besin güvenliği

Cagatay_Guler_portresiProf. Dr. Çağatay GÜLER
HALK SAĞLIĞI UZMANI
Cumhuriyet, 16 Eylül 2021

Toplumumuz işlevsel uygulamalardan çok işlevsellikle ilişkisi olmayan kuramsal ayrıntılar üzerinde durmayı seviyor. Konuyla ilgili teknik eğitimimiz olmadığı halde akademik ayrıntılarla ilgili fikir yürütmekte, yanlış hatta geleceğimizi karartabilecek çıkarımlar yapmakta hiç duraksamıyoruz. Korona salgınında da böyle yaptık. Aylarca mikrobiyolojik, biyokimyasal ve moleküler ayrıntılar üzerinde aklımıza geleni söyledikten sonra korona aşısına yönelik olumsuz görüşler ileri sürenler bile çıktı.

Şimdi inanmayacaksınız ama zamanında rahim içi araç uygulanmaya başladığında da bunların “anten olduğu, herkesin özel yaşamının kayda alınacağı” iddiası yayılmıştı.

Biz gereksiz ayrıntıları gündemimizin başköşesine oturturken birçok yaşamsal tehlikenin farkına bile varmadık. Çoğu kişi birkaç gün sürüp geçen ishalleri umursamadı bile. Bu ishaller ve bağlantılı sindirim sistemi sorunları hastalıktan sayılmadığı için, gruplar halinde ortaya çıkan zehirlenmeler dışında nedenleri araştırılmadı.

AB MEVZUATI NE DİYOR?

Ekonomik kriz, yoksulluk ve kötü yönettiğimiz salgın ve diğer afetler; Halk Sağlığı açısından besin sahtekârlıklarının artması, toplumun her kesiminin “yenilmemesi gerekeni” yemesi ve besin zehirlenmesi riski altında olması demektir. Besin üreten işletmelerin ya da bireylerin haksız kazanç ve buna yönelik avantaj elde etmek amacıyla besinlerin olmaları gereken niteliklere uygunluğu konusunda başkalarını aldatmaya yönelik her türlü kasıtlı eylemi besin sahtekârlığıdır. Temelde besinin kökeni ya da kaynağı (menşei), bileşimi ve nasıl elde edildiği ya da hazırlandığı ile ilgili açıklamanın doğru olmaması anlamına gelir. Bu “yanlış açıklamalar” daha fazla kazanç sağlamak amacıyla yapılırsa, çıkar amaçlı sahtekârlık ya da dolandırıcılıktır.

Gelişmiş ülkelerin mevzuatlarına göre özellikle besinin doğası, kimliği, özellikleri, bileşimi, miktarı, dayanıklılığı, kaynak ülke ya da yer, imalat ya da üretim yöntemi konusunda tüketicilerin yanlış yönlendirilme olasılığı yaratan her durum besin sahtekârlığıdır. Besinlerin içine daha düşük ekonomik değerde hiçbir şey katılmamalı, içinden ekonomik değerinin daha yüksek olması nedeniyle hiçbir şey çıkarılmamalıdır.

Yine AB mevzuatı, besin sahtekârlığını tanımlayan 4 özelliği şöyle sıralar: Yasal kuralların ihlali, kasıtlı yapılması, daha fazla kazanç sağlama amacı, tüketiciyi aldatmaya yönelik olması.

DENETİM ARTMALI

Başlıca besin sahtekârlıkları katıştırma (tağşiş), yerine yalancısını koyma (ikame), seyreltme (dilüsyon), aslını bozma (tahrifat), benzetim (simülasyon), sahtecilik, yanlış tanıtma (yanlış beyan), gizleme, aldatıcı etiketleme, yararı kanıtlanmamış ya da onaylanmamış iyileştirme savı, saptırma, aldatıcı belge, kaçak üretim, merdivenaltı üretim ya da kaçak kesim (et için), kötüyü yeniden kullanma olarak sıralanabilir.

Seyreltme, pahalı bir sıvı bileşenin daha ucuz bir sıvı bileşenle karıştırılarak çoğaltılmasıdır. Yerine yalancısını koyma, yüksek değerli bir bileşenin ya da ürünün bir bölümünün başka bir bileşen ya da ürünün daha düşük değerli bir bölümü ile değiştirilmesidir.

Gizleme, düşük nitelikli besin bileşenlerinin ya da ürünün gizlenmesidir. Yararı kanıtlanmamış ya da onaylanmamış iyileştirme savı, kalite özelliklerini iyileştirmek savıyla besin ürünlerine bilinmeyen ve bildirilmemiş malzemelerin eklenmesidir. Sahtecilik, daha fazla kazanç sağlamak amacıyla besin ürünlerinin marka adının, ambalaj özelliklerinin, tertip ya da tarifinin, işleme yönteminin vb. tüm yönleriyle kopyalanmasıdır. Katıştırma, maliyetleri düşürmek ya da yanlış bir kalite duygusu yaratmak için etikette olmayan bir besin ürününe sahte bir şey eklemektir.

Benzetim, yasal ürüne benzeyecek ancak tam kopyası olmayacak biçimde tasarlanmış üründür. Aslını bozma, yasal ürünün ve ambalajının hileli biçimde kullanılmasıdır. Saptırma, yasal ürünlerin amaçlanan pazarların dışında satışı veya dağıtımıdır. Yanlış tanıtım, bir ürünün niteliği, güvenliği, kaynağı, tazeliği hakkında yanlış bilgi verilerek pazarlanmasıdır. Aldatıcı etiketleme, bir ürünün niteliği, güvenliği, kaynağı, tazeliği hakkında yanlış bilgi verecek biçimde etiketlenmesidir. Sahte belgeleme, hileli ürünlerin satışı ve pazarlanması amacıyla sahte belge ve işaretlerle sunulmasıdır. Kaçak üretim, onaylanmamış yer ve uygun olmayan yöntemlerle üretimdir (et için kaçak kesim).

Kötüyü yeniden kullanma, atılması ya da giderimi gereken yiyecek, içecek ya da yemin yasadışı olarak üretim ya da tedarik zincirine geri döndürülmesidir.

Siz salgın, yangın, sel ve su baskınlarının gündeminde yukarıda sayılan besin sahtekârlıklarının etkin biçimde denetlendiğine inanıyor musunuz?

  • Yetmişini aşmış bir Halk Sağlığı hocası olarak sizi temin ederim ki hiçbir aşı kısırlık yapmaz. Ancak yukarıda sıraladığım sahtekârlıkların hepsi kısırlık yapabilir.

Yahu, siz aklınızı mı yitirdiniz?

Zafer ArapkirliZafer Arapkirli
Cumhuriyet, 20 Ağustos 2021

Türkiye’de, son zamanlarda her kesimden gelen seslere kulak verdiğinizde, insan gerçekten bir rüyada, hatta bir kâbusun tam ortasında hissedebiliyor kendini. Öyle laflar edilebiliyor, öyle fikirler savunulabiliyor ve öylesine “akıl ve mantık sınırlarının dışına” çıkılabiliyor ki hani şu malum (buraya yazamayacağım) küfür ifadesinin “zekice” üretilmiş (masum) karşılığı ağzımızdan dökülüyor:

“Yok artık!..”

Mesela, önüne gelen bu Covid-19 pandemisi ve bununla mücadele konusunda bir şeyler söyleyebilme hakkını kendinde görüyor. Yahu, tıp biliminden, bunun Halk Sağlığı denen dalından, Epidemiyoloji denen yan dalından, tababetten, farmakolojiden, biyolojiden filan söz ediyoruz. Yani, en azından 6 – 8 yıl temel bir eğitim ve pratik sonrasında bile daha “başlangıç seviyesi”nde kabul edilip üzerine en az bir o kadar koyulmadan “yetkin” sayılmayan insanlardan söz ediyoruz. Bunların bile “bir konuşup üç sustuğu” yani son derece temkinli konuşabildiği bir alandan söz ediyoruz. Öyle, önüne gelen “her cahil nagehan”ın fikir yürütebileceği ve fetva verebileceği bir şeyden değil.

Kafayı mı yediniz kardeşim?

Mesela, Afganistan’da yönetimi ele geçiren ve sicili belli, niteliği belli, (kendileri gibi terör örgütleri dışında), tüm dünyanın terör örgütü olarak kabul ettiği bir katil ve caniler sürüsünün “Afgan kardeşlerimiz” diye tanımlanmasından söz ediyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin koskoca yöneticilerinin, (ki aralarından biri Ankara – Çubuk’taki terörist linç çetesine de “Arkadaşlar, mesajınızı verdiniz. Tamam” diye hitap etmişti)“Afganlı kardeşlerimiz” diye hitap etmesinden…

Aklınızı peynir ekmekle mi yediniz?

Mesela, bir yabancı heyetin başkanı ile birlikte yapılan basın toplantısında, konuk liderin Büyük reformcu Mustafa Kemal ATATÜRK dediğinde, ev sahibi devlet katında bu sözlerin “tercüme edilmesinden duyulmuş olabilecek korku”dan söz ediyorum. Bu nasıl bir iğrenç ve aşağılık korkudur?

Siz “kayışı mı” sıyırdınız birader?

Mesela, doğu sınırlarımızda yaşanmakta olan endişe verici bir göç dalgası karşısında, ülkenin sınırlarının “delik deşik olduğuna, yol geçen hanına döndüğüne” dikkat çeken bir grup gencin “Hudut namustur” diye pankart asması üzerine gözaltına alınmalarından söz ediyorum. Bundan daha da absürt ve vahim olmak üzere, Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu slogana sahip çıkması üzerine “namus” sözcüğünü, ille de “bel altı” ve cinsellik bağlantılı bir kavram olarak algılanması pratiğine sahip çıkan “aklı başında sandığımız” (aklı evvel) sözüm ona aydın kadınlarımızın komik ve absürt tepkisinden söz ediyorum. “Namus” deyince, aynı “Cübbeli’nin anladığı” versiyona yazılanları kastediyorum.

Siz, ne dediğinizin farkında mısınız?

Yandaş, Yalaka, Yalancı, Yılışık, Yardakçı, Besleme 5Y1B medyasından bir köşe yazarının “Ellerinden gelse Erdoğan’sız bir Türkiye hayali kuracaklar” cümlesinden söz ediyorum. Herifin “abdüllük düzeyine”ne bakar mısınız? Recep Tayyip Erdoğan’ın yönetmediği bir Türkiye hayali kurmayı, adeta “suç” sayacak. Bu derece kendini bilmezlikten, bu derece bir hödüklükten söz ediyorum.

Sizin beyniniz yüreğiniz ilaçlanmış mı?

Bir sporcu genç kadının, cinsel yönelimini “mangal gibi yüreğini” ortaya koyarak kamuoyunun önünde deklare etmiş olması karşısında, ona hakaret eden ve “ahlak” dersi vermeye kalkışan “badeci, sübyancı, ensarcı, pedofil, 4 eşlilik savunucusu” kerkenezlerden söz ediyorum.

Ne yer, ne içersiniz siz?

Mesela, Karadeniz’deki sel felaketinin, neredeyse her tekrarlandığında ortaya bir kez daha çıkan “Dere yatağına yapılaşma” hatasından kaynaklandığını bile bile buna karşı önlem almak yerine “E, biz demiştik yapmayın diye” diyen, ama iki cümle sonra, “Vatandaşın yıkılan evlerinin hızla onarılmasına yardım edeceğiz” diyen sorumsuz yetkililerden söz ediyorum. Yine bu sel felaketi üzerine “IBAN verelim, devlete yardım edin. Başka türlü altından kalkamayız” diyen, ama üç gün önce “Uçaklarımız yangına yetişmiyor Help Turkey” diyenleri neredeyse “ülkeyi güçsüz göstermeye çalışan vatan hainleri” diye karalayan minnacık beyinli kafadan söz ediyorum.

Hangi birini sayayım?

Siz çoğaltabilirsiniz.

AÜTF Dönem 3 Dersi : Alan (Saha) Araştırmaları (Field Surveys)


Sevgili AÜTF Dönem 3 Öğrencilerimiz.
.

 

SAHA  – ALAN ARAŞTIRMALARI konulu dersimizin yansıları pdf olarak aşağıdadır.

Güncellenmiştir..

Ders, COVID-19 salgını nedeniyle sanal ortamda, Ankara Üniversitesi ANKÜZEM
web ortamında işlenmektedir.

Yansıları okumak, dosyayı indirmek için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

Saha_Arastirmalari_Dr.Ahmet_SALTIK

Sevgi ve saygı ile. 25.09.2020

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
Sağlık Hukuku Uzman,
Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

Şehir hastaneleri kamulaştırılmalıdır

Şehir hastaneleri kamulaştırılmalıdır

Emre KONGAR
Cumhuriyet, 05 Mayıs 2020


Birleşmiş Milletler bursu ile gittiğim ABD’den 1966 yılında döndüğümde, SBF’de ve ODTÜ’de kadro olmadığı için Prof. Nusret Fişek’e başvurdum ve onun desteği ile İhsan Doğramacı tarafından öğretim görevlisi olarak o zamanlar Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi olan Hacettepe’ye atandım.

Dönem, Avrupa’da özgürlük rüzgârlarının estiği, Fransa’daki öğrenci ayaklanmalarının bütün dünyayı etkilediği, Türkiye’de de özgürlükçü 1961 Anayasası’nın yürürlükte olduğu dönemdi.

Hacettepe Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi’ni üniversiteye dönüştürmek için Sosyal Bilimlere gereksinme duyan Doğramacı, beni sadece Sosyal Çalışma Yüksek Okulu kurmak için değil, Nusret Fişek ve Doğan Karan’la birlikte gerçekleştirmeye çalıştıkları, Tıp’ta devrim yapmaya yönelik olan yeni eğitim programını düzenlemekle de görevlendirmişti.

Bütün Tıp ve benzeri sağlık bilimleri ile ilgili eğitimleri Türkiye’de ilk defa kredi sitemine geçirmiş, hepsine zorunlu olarak sosyal bilim dersleri koymuş, Sosyal Tıp hizmetlerini, özellikle de Halk Sağlığını ön plana alan devrimci bir programa başlamıştık.

Bu arada Nusret Fişek, Ankara’dan başlattığı pilot uygulamaları tüm ülkeye yayan “Sağlık Ocakları projesini de başarıyla gerçekleştiriyordu.

Bütün bunları Doğramacı’nın “1961 Anayasası” ve “1968 ruhu” bağlamındaki özgürlükçü ve demokrat “kararlılığı(!) ile yapabiliyorduk.

Doğramacı, beni ayrıca öğretim görevlilerinin, asistanların, öğrencilerin ve bütün hizmetlilerin de üniversite yönetimine katılmaları için bir model oluşturmakla görevlendirmişti.

Herkesin önünde Muzaffer Şerif’i, Pertev Naili Boratav’ı, Niyazi Berkes’i, Sadun Aren’i ve Behice Boran’ı da üniversiteye alacağını ilan ediyordu.

Ama kurduğum modeldeki temsilcilerin, kendilerini seçenleri değil, doğrudan rektörü temsil edeceklerini bana “tebliğ ve empoze edince”, bunun “seçilmiş temsilciler” açısından olanaksız olduğunu söyledim ve aramız açıldı.

Daha sonra 1961 Anayasası’na karşı, 12 Mart 1971 Askeri Darbesi yapıldı; 9 Martçılarla da ilişkisi olduğundan kendini kurtarmak için beni yem olarak Tağmaç’a ihbar etti, zorla askere aldırdı, Piyade Okulu’ndan sonra atandığım Genelkurmay’dan da “sakıncalı asteğmen olarak” başka yere tayinimi sağladı.

(Ecevit, 1973 seçimlerinden sonra başbakan olunca Doğramacı beni gene geri çağırdı. O süreçte Doçent ve Profesör oldum. 12 Eylül’den sonra da YÖK’ü birlikte kurma önerisini reddedince, Profesörlüğümü onaylamadı, bölümümü kapattı, sakal baskısı uygulayarak istifa etmemi sağladı.)

***
Fakülteden Üniversiteye dönüşme sürecinde sadece eğitim konusunda değil, hastane yönetiminde de, Doğramacı’nın (doktor arkadaşlarımın deyimiyle) “sol” kolu olmuştum.

(Bu arada Hastanenin kurulmasında ve gelişmesinde Mithat Çoruh’un ve sonradan iki kez seçilmiş Rektör de olan Süleyman Sağlam’ın adlarını da anmadan geçemem.)

***
Bütün bu uzun girişi, tıp eğitiminin, hastane yönetiminin ve doktorların sorunlarını en üst düzeyde, bizzat uygulamanın içinde öğrendiğimi ve birçoğunun halledilmesine de katkıda bulunma fırsatı elde ettiğimi anlatmak için yaptım:

Derhal belirmeliyim ki 1500-2500 yataklı Şehir Hastaneleri projeleri hem finansman hem de hastane yönetimi açılarından yanlış bir projedir:

Bu nedenle vakit geçirmeden kamulaştırılmaları ve çağdaş sağlık hizmetlerine uygun bir biçimde yeniden organize edilmeleri gerekmektedir!
***

Bakın, Eski Balıkesir Tabip Odası Başkanı, CHP Balıkesir Milletvekili Dr. Fikret Şahin, TELE 1’de İsmail Dükel’in programında yaptığı çarpıcı açıklamalardan dolayı kendisinden rica ettiğim bilgi notunda neler anlatıyor:

“Devlet tarafından şehir hastanelerinin yapılacağı arsa ücretsiz olarak yüklenici firmaya veriliyor. Firma bu arsaya hastane inşaatını yapıyor. Firmaya, kullanacağı kredi ve geri ödemeler için hazine garantisi sağlanıyor.

Özel bir şirket olan firmaya hastanenin işletmesi de en az 25 yıllığına veriliyor. 25 yıl boyunca bu hastaneler için devlet, döviz bazında kira ödüyor.

Ayrıca kiranın yanında devlet, en az kira bedeli kadar bu firmalara hizmet bedeli ödüyor. Hizmet bedeli ödemeleri her 5 yılda bir güncelleniyor.

Hastanenin en fazla gelir getiren bölümleri olan,

•Laboratuvar

•Görüntüleme (MR, BT, USG, Anjiografi…)

•Nükleer Tıp

•Radyoterapi, Kemoterapi

•Fizik Tedavi Rehabilitasyon

Ünitelerinin işletmeleri de bu şirketlere bırakılıyor ve bu hizmetler için %70 oranında garanti veriliyor.

Sağlık Bakanı devamlı suretle biz ‘yatak doluluk garantisi vermedik diyor’ ama olayın gerçeği, en çok gelir getiren işlemler üzerinden garanti verilmiş olması.

Sağlık Bakanlığı’nın 2020 yılı bütçesine göre yaptığımız hesaplamaların sonucu şu:

Her bir şehir hastanesi için 1 yılda ödenen kira ve hizmet bedeli ile o hastaneyi yapabiliyorsunuz.

20 şehir hastanesi yapıldı ve yapılıyor; her bir hastane için en az 25 hastane parası ödersek, 25 yıl sonra 20 şehir hastanesi için en az 500 hastane parası ödemiş olacağız.

Özetle: bizler, çocuklarımız ve torunlarımız bu şehir hastaneleri üzerinden soyuluyoruz.

Gelecek nesillerin kullanacağı sağlık bütçesinin üzerine ipotek konmuş durumda ve gelecek nesillerin sağlık bütçesini şimdiden kullanarak kısıtlıyoruz.

Gelecekte tıbbi teknoloji yenilenmesi için bütçe bulunamayacağı için de maalesef Türk Tıbbı gerileyecek, benin en büyük endişem bu…”
***
Bu konu, tam da COVID-19 salgını zamanı, tek bir yazıyla bitecek gibi basit bir olay değil. Kısa olmak kaydıyla, (500 vuruş dolayında Word dokümanı olarak) yorum, eleştiri ve katkılarınızı beklerim.

POLİS ŞİDDET ATÖLYESİ – ATO BAŞKANI Prof. Dr. Vedat BULUT

POLİS ŞİDDET ATÖLYESİ

Prof. Dr. Vedat BULUT
Ankara Tabip Odası Başkanı
HEKİM POSTASI, Aralık/Ocak 2020, syf. 3
http://www.hekimpostasi.org.tr/2020/01/27/polis-siddet-atolyesi/

Bu yılın ilk yazısını 2020 yılı Sağlık Bütçemize ayıracaktık. Malum nedenlerle başlık değiştirmek zorunda kaldık. Bütçe cephesinde değişen bir şey yoktur. Yine sermayenin lehine, emekçilerinse aleyhine bir bütçe ile karşılaştık. Halk Sağlığı, Birinci Basamak Sağlık Hizmetleri, Koruyucu Hekimlik için ayrılan pay % 4’lerde kaldı. Böylece insanlar daha da artan pahalılıkla birlikte bozulan yaşam koşulları ve koruyucu hekimlikten uzaklaşan politikalarla daha çok hasta olacaklar, böylece sermaye çevrelerinin kendi söylemiyle “müşteri” sayısı artacak.1  Yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya saysanız sayısı 10’dan çok olmayan şirketlerin iştahına göre planlanmış bir bütçede, emekçilere, sağlık çalışanlarına yine enflasyonun altında eriyen maaşlarıyla dar geçimlilik uygun görülmüştür.

  • İlan ettikleri enflasyon rakamları sahtedir,
  • hükümet yetkililerinin dillerinde ekonomiye ilişkin yalanları dinlemekten usandık.

Asur Kralı 2. Sargon’u hayırla yad ediyoruz.2

Türk Tabipleri Birliği olarak 14 Mart Tıp Bayramımızın 101. Yılına doğru yol alırken, “HEKİMLİK YAPMAK İSTİYORUZ” ana temasıyla bir dizi eylemlilik planı yaptık. Bu programda 17 Ocak 2020’de tüm şehirlerde

  • “Sağlıkta Şiddet Sona Ersin”

başlığıyla iyi hekimlik yapmak için hastaya yeterli süre ayrılması gerektiğini vurgulayan, 1. Basamak Sağlık Hizmetlerinin verimsizleştirilmesine karşı çıkan ve sağlıkta şiddetin en yoğun olduğu alan olan acil servislerde izdihamın önlenmesine yönelik istemler içeren bir basın açıklamasını hastaneler önünde yapacaktık. Bizler de Ankara’da bu yıl Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ni tercih ederek, acil servis önünde basın açıklamamızı yapmak istedik.

Sağlıkta Şiddet Sona Ersin” basın açıklamasını Anayasanın 34. maddesini açıkça ihlal eden polisler şiddet kullanarak engellemiştir. Dört arkadaşımız gözaltına alınmıştır.

Ancak çok daha önemlisi yapılan bu alçakça uygulama hastanelerde şiddet uygulayan suça eğilimli bireyler için de teşvik edici olmasıdır. Adeta, “şiddet böyle uygulanır” tatbikatıyla Polis Şiddet Atölyesi bir hastanenin acil servisi önünde gerçekleştirilmiştir. Sağlıkta şiddeti özendiren bu alçakça emri verenler ve uygulayanlar hakkında suç duyurumuz gerçekleştirilecek ve sonuna kadar takibi yapılacaktır.

  • Bu suç çetesinin çekirdeği ortaya çıkarılarak teşhir edilecektir.

Her ilde serbest olan Anayasal hakkımızı ”Burası Ankara” diyerek engelleyen yasa tanımaz suçlulara burasının Ankara olduğunu öğretme zamanıdır.

Anayasal haklarımızın keyfi telsiz konuşmalarıyla verilen bir emirle ayaklar altına alınmasına tahammülümüz kalmamıştır.

Bu kentte elbette ki işçi cinayetleriyle ilgili bir basın açıklamasının “Madenci Anıtı” önünde, insan haklarıyla ilgili bir basın açıklamasının “İnsan Hakları Anıtı” önünde, sağlıkta şiddetle ilgili bir açıklamanın hastane çalışanlarımızla birlikte hastane önünde yapılmasından daha doğal bir uygulama olamaz.

Bizim diktatörlüğe alışmamızı arzu edenler varsa, dönüp 12 Mart Muhtırası, 12 Eylül Askeri Darbesi dönemlerine baksınlar.

O günlerde diz çökmeyenler olarak, bu dönemde de diz çökmeyeceğimizi anlamaları için icat edilmiş bir zeka aşısı maalesef elimizde bulunmuyor.

Bu açıklamaya izin veren ve olay sonrası Ankara Tabip Odasını arayarak geçmiş olsun dilekleriyle üzüntümüzü paylaşan Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi yöneticilerine ve bu hastanenin sağlık çalışanlarına teşekkür ediyoruz.

15 Mart 2020’de hep birlikte Türkiye’nin her yerinden Ankara’ya gelecek sağlık çalışanlarıyla “BEYAZ MİTİNG” gerçekleştireceğiz ve 17 Nisan 2020’de

  • SAĞLIKTA ŞİDDETE KARŞI GöREVDEYİZ, İŞ BIRAKIYORUZ” temasıyla GöREV yapacağız.

Acil servisler ve ameliyathanelerde işlerin aksamaması için bu alanlarda çalışma sürdürülecektir. “Sağlıkta Şiddet Yasası” TBMM’den çıkıncaya ve bu konuda hükümet tarafından gerekli önlemler alınıncaya dek mücadelemiz bitmeyecektir.

  1. https://www.youtube.com/watch?v=3lAJi8fE0Yk
  2. Rahiplerin ne kadar çok yalan söylediklerini herkes bilir. Onların ağızlarından çıkanla benim bağırsaklarımdan çıkan arasında pek fark yoktur. Asur Kralı II. Sargon. (MÖ 765 – 705 )