Şehir hastaneleri kamulaştırılmalıdır

Şehir hastaneleri kamulaştırılmalıdır

Emre KONGAR
Cumhuriyet, 05 Mayıs 2020


Birleşmiş Milletler bursu ile gittiğim ABD’den 1966 yılında döndüğümde, SBF’de ve ODTÜ’de kadro olmadığı için Prof. Nusret Fişek’e başvurdum ve onun desteği ile İhsan Doğramacı tarafından öğretim görevlisi olarak o zamanlar Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi olan Hacettepe’ye atandım.

Dönem, Avrupa’da özgürlük rüzgârlarının estiği, Fransa’daki öğrenci ayaklanmalarının bütün dünyayı etkilediği, Türkiye’de de özgürlükçü 1961 Anayasası’nın yürürlükte olduğu dönemdi.

Hacettepe Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi’ni üniversiteye dönüştürmek için Sosyal Bilimlere gereksinme duyan Doğramacı, beni sadece Sosyal Çalışma Yüksek Okulu kurmak için değil, Nusret Fişek ve Doğan Karan’la birlikte gerçekleştirmeye çalıştıkları, Tıp’ta devrim yapmaya yönelik olan yeni eğitim programını düzenlemekle de görevlendirmişti.

Bütün Tıp ve benzeri sağlık bilimleri ile ilgili eğitimleri Türkiye’de ilk defa kredi sitemine geçirmiş, hepsine zorunlu olarak sosyal bilim dersleri koymuş, Sosyal Tıp hizmetlerini, özellikle de Halk Sağlığını ön plana alan devrimci bir programa başlamıştık.

Bu arada Nusret Fişek, Ankara’dan başlattığı pilot uygulamaları tüm ülkeye yayan “Sağlık Ocakları projesini de başarıyla gerçekleştiriyordu.

Bütün bunları Doğramacı’nın “1961 Anayasası” ve “1968 ruhu” bağlamındaki özgürlükçü ve demokrat “kararlılığı(!) ile yapabiliyorduk.

Doğramacı, beni ayrıca öğretim görevlilerinin, asistanların, öğrencilerin ve bütün hizmetlilerin de üniversite yönetimine katılmaları için bir model oluşturmakla görevlendirmişti.

Herkesin önünde Muzaffer Şerif’i, Pertev Naili Boratav’ı, Niyazi Berkes’i, Sadun Aren’i ve Behice Boran’ı da üniversiteye alacağını ilan ediyordu.

Ama kurduğum modeldeki temsilcilerin, kendilerini seçenleri değil, doğrudan rektörü temsil edeceklerini bana “tebliğ ve empoze edince”, bunun “seçilmiş temsilciler” açısından olanaksız olduğunu söyledim ve aramız açıldı.

Daha sonra 1961 Anayasası’na karşı, 12 Mart 1971 Askeri Darbesi yapıldı; 9 Martçılarla da ilişkisi olduğundan kendini kurtarmak için beni yem olarak Tağmaç’a ihbar etti, zorla askere aldırdı, Piyade Okulu’ndan sonra atandığım Genelkurmay’dan da “sakıncalı asteğmen olarak” başka yere tayinimi sağladı.

(Ecevit, 1973 seçimlerinden sonra başbakan olunca Doğramacı beni gene geri çağırdı. O süreçte Doçent ve Profesör oldum. 12 Eylül’den sonra da YÖK’ü birlikte kurma önerisini reddedince, Profesörlüğümü onaylamadı, bölümümü kapattı, sakal baskısı uygulayarak istifa etmemi sağladı.)

***
Fakülteden Üniversiteye dönüşme sürecinde sadece eğitim konusunda değil, hastane yönetiminde de, Doğramacı’nın (doktor arkadaşlarımın deyimiyle) “sol” kolu olmuştum.

(Bu arada Hastanenin kurulmasında ve gelişmesinde Mithat Çoruh’un ve sonradan iki kez seçilmiş Rektör de olan Süleyman Sağlam’ın adlarını da anmadan geçemem.)

***
Bütün bu uzun girişi, tıp eğitiminin, hastane yönetiminin ve doktorların sorunlarını en üst düzeyde, bizzat uygulamanın içinde öğrendiğimi ve birçoğunun halledilmesine de katkıda bulunma fırsatı elde ettiğimi anlatmak için yaptım:

Derhal belirmeliyim ki 1500-2500 yataklı Şehir Hastaneleri projeleri hem finansman hem de hastane yönetimi açılarından yanlış bir projedir:

Bu nedenle vakit geçirmeden kamulaştırılmaları ve çağdaş sağlık hizmetlerine uygun bir biçimde yeniden organize edilmeleri gerekmektedir!
***

Bakın, Eski Balıkesir Tabip Odası Başkanı, CHP Balıkesir Milletvekili Dr. Fikret Şahin, TELE 1’de İsmail Dükel’in programında yaptığı çarpıcı açıklamalardan dolayı kendisinden rica ettiğim bilgi notunda neler anlatıyor:

“Devlet tarafından şehir hastanelerinin yapılacağı arsa ücretsiz olarak yüklenici firmaya veriliyor. Firma bu arsaya hastane inşaatını yapıyor. Firmaya, kullanacağı kredi ve geri ödemeler için hazine garantisi sağlanıyor.

Özel bir şirket olan firmaya hastanenin işletmesi de en az 25 yıllığına veriliyor. 25 yıl boyunca bu hastaneler için devlet, döviz bazında kira ödüyor.

Ayrıca kiranın yanında devlet, en az kira bedeli kadar bu firmalara hizmet bedeli ödüyor. Hizmet bedeli ödemeleri her 5 yılda bir güncelleniyor.

Hastanenin en fazla gelir getiren bölümleri olan,

•Laboratuvar

•Görüntüleme (MR, BT, USG, Anjiografi…)

•Nükleer Tıp

•Radyoterapi, Kemoterapi

•Fizik Tedavi Rehabilitasyon

Ünitelerinin işletmeleri de bu şirketlere bırakılıyor ve bu hizmetler için %70 oranında garanti veriliyor.

Sağlık Bakanı devamlı suretle biz ‘yatak doluluk garantisi vermedik diyor’ ama olayın gerçeği, en çok gelir getiren işlemler üzerinden garanti verilmiş olması.

Sağlık Bakanlığı’nın 2020 yılı bütçesine göre yaptığımız hesaplamaların sonucu şu:

Her bir şehir hastanesi için 1 yılda ödenen kira ve hizmet bedeli ile o hastaneyi yapabiliyorsunuz.

20 şehir hastanesi yapıldı ve yapılıyor; her bir hastane için en az 25 hastane parası ödersek, 25 yıl sonra 20 şehir hastanesi için en az 500 hastane parası ödemiş olacağız.

Özetle: bizler, çocuklarımız ve torunlarımız bu şehir hastaneleri üzerinden soyuluyoruz.

Gelecek nesillerin kullanacağı sağlık bütçesinin üzerine ipotek konmuş durumda ve gelecek nesillerin sağlık bütçesini şimdiden kullanarak kısıtlıyoruz.

Gelecekte tıbbi teknoloji yenilenmesi için bütçe bulunamayacağı için de maalesef Türk Tıbbı gerileyecek, benin en büyük endişem bu…”
***
Bu konu, tam da COVID-19 salgını zamanı, tek bir yazıyla bitecek gibi basit bir olay değil. Kısa olmak kaydıyla, (500 vuruş dolayında Word dokümanı olarak) yorum, eleştiri ve katkılarınızı beklerim.

Aydın Aymazlığı ve Sol

Aydın Aymazlığı ve Sol


Sonmez_Targan_birlesmeden_iktidar..

SÖNMEZ TARGAN 

 

 

Bir söz vardır ve ilk kez Sadun Aren’den duymuştum. “Et kokmasın diye tuzlarsın,
ya tuz kokmuşsa ne yaparsın?” 
Tam bizim aydınlarımızın AKP karşısındaki tutumlarını anlatan bir betimleme.

Konuyu derinleştirmek için biraz gerilere gitmek gerekecek. 12 Eylül askersel devirmesinin toplumun en geniş kesimlerinde yarattığı korku ve yılgınlık ortamında pusulayı şaşıran kimi aydın ve solcularımız Özal’ın iktidara gelmesinde kendilerine roller biçmekle kalmadılar, Özal’ın iktidarı döneminde demokrasi alanında büyük beklentiler içine girdiler.

Örneğin solun önünde en büyük yasal engellerden biri olan ünlü 141 ve 142. ceza yasası maddelerinin Özal döneminde kaldırılmış olmasını demokrasi adına atılmış önemli bir adım olarak gösterme yarışına girdiler. Oysa aynı tarihsel süreçte,
başta Sovyetler Birliği olmak üzere Doğu Avrupa’da sosyalist ülkeler yıkılmış ve özellikle bizde sol potansiyel bir tehlike(!) olmaktan çıkmıştı.

Yaşananlara sınıf merceğinden bakmayan ve bilimsel verilere dayanmayan böylesi yaklaşımlar şu gerçeği hiç anımsamadılar :

68 devrimci gençlik önderlerinden Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idam kararı TBMM’de görüşülürken o sıralar ABD’de bulunan Turgut Özal’ın, Meclis’teki siyasal yakınlarına asılmalarına onay vermeleri için ileti gönderenin de
aynı kişi olduğunu ne çabuk unuttular.

  • Bu denli uzağa gitmeye de gerek yok. 12 Eylül darbesinin gerisinde yatan
    temel gerekçelerin başında ekonomik önlemler paketi olan
    24 Ocak 1980 Kararları‘nın uygulamaya konulması değil miydi?

Bu kararların oluşmasında ve cunta döneminde uygulamaya konulmasında başsorumlu Özal değil miydi?

Son 10 yılı aşkın bir süredir, ülkeyi demagojik bir şarlatanlıkla yöneten bugünkü siyasal erkin kurmayları da, unutulmamalıdır ki, birçok bakımdan Özal’ın öğrencileridir. Aynı aymazlık AKP konusunda da sürüyor. Adlarının önüne aydın, yazar, uzman, sanatçı, akademisyen gibi sıfatları da koyarak televizyon ekranlarında ve gazete köşelerinde boy göstererek AKP şakşakçılığı yapanlar içinde, ne yazık ki
eski solcular ağırlıkta.

Üniformalı faşizme geçmişten gelen öfkeleri nedeniyle bu konularda yanılgıya düşen sıradan yurttaşları bir ölçüde anlayışla karşılamak olası. Ama 10 yılı aşan iktidarları döneminde

– bulaşmadıkları kirli işler,
– yolsuzluklar,
– hukuk ve çağdışılıklar kalmamış ve hatta
– 12 Mart ve 12 Eylül faşist dönemlerini aratmayacak baskıcı uygulamalarına

tanık olduğumuz bu iktidardan paketler halinde demokrasi bekleyen
Türkiye entelijansiyesine ne demeli?..

Söz buraya gelmişken bir kıdemli siyasetçimizin geçmişte söylediği bir belirleme geldi usuma.

  • “Bizdeki gibi haini bol bir ülke dünyada yoktur.” 

Ben de bu belirlemeye bir ekleme yaparak yazımı noktalamak istiyorum:

Dünyanın hiçbir yerinde bizdeki gibi omurgasız aydın topluluğu,
böylesine bir araya gelmemiştir. (Cumhuriyet, 6.10.13)