Etiket arşivi: Behice Boran

GERÇEK “SİYAH TÜRKLER” SOLCULARDIR!..

Prof. Dr. Süleyman Çelik
scelik44@gmail.com

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Türkiye’yi bölmek isteyen güçler ve bunların içimizdeki ajanları, ABD’de Siyahları ikinci sınıf yurttaş olarak gören, hatta insan olarak görmeyen ırkçı yaklaşıma benzetme yaparak, Türkiye’de de yurttaşlar arasında ayrımcılık yapıldığını öne sürerler. Buradan hareketle, “Beyaz Türk- Siyah Türk” deyimini icat etmişlerdir.

Bunlara göre dinciler Siyah Türk’tür. Oysa Kubilay’ın katilleri ve Şeyh Sait gibi, Cumhuriyeti yıkmak/ ülkemizi parçalamak isteyen hainlerin dışında hiç kimse, inançları nedeniyle zulüm görmek bir yana sorgulanmamıştır bile. Gerçek dindarlara ise hiçbir zaman dokunulmamıştır…

Çok partili sisteme geçtikten sonra, din istismarının oy getirdiği anlaşılınca dinciler/ tarikatçılar el üstünde tutulur olmuşlardır. Hemen hemen her seçimde çoğu tarikat ve cemaatlerin temsilcileri milletvekili olmuş ve hatta hükümetlerde yer almışlardır. Dinciler devlette iş bulmakta hiç zorlanmamışlar, hatta öncelikli olmuşlar, bürokraside de önemli görevlere yükselmişlerdir…

  • Gerçekte Türkiye’de ezilenler her zaman solcular olmuştur…

Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında Amerika’nın güdümüne girince, McCarthycilik ülkemizde de başlamıştır. Solcular işe alınmamışlar ya da solcu oldukları anlaşılınca işten atılmışlar; yedek subay olmaları gerektiği halde askerliklerini er olarak yapmışlar, biraz öne çıkanlar hapishanelerde çürütülmüşler; “Günah keçisi” yapılmışlar, her olayın altında solcu parmağı aranmış, hatta devlet kendi işlediği suçları bile solcuların üzerine atmıştır.

Örneğin, dış politikada başarısız olmaları nedeniyle, daha doğrusu emperyalistlerin güdümünden çıkamadıkları için Kıbrıs Türklerinin haklarını koruyamayan Menderes Hükümeti, milletin gözünü boyamak amacıyla MİT’e provokasyon yaptırarak 6-7 Eylül (AS:1955) olaylarını düzenlemiş; ancak beceriksizlikleri nedeniyle olayların kontrolünü kaybetmişler (denetimini yitirmişler) ve sonunda Türkiye için yüz kızartıcı bir tablo ortaya çıkmıştır. Utanmadan suçu solcuların üzerine atmışlar ve ülkemizin yüz akı aydınlarını tutuklatmışlardır…

Ülkesini ve halkını sevmekten başka suçu olmadığı halde solcu oldukları için ezilen, haksızlığa uğrayan aydınları sayacak olsak sayfalara sığmayacağından birkaç örnek vermekle yetinelim:

  • Sabahattin Ali, Nazım Hikmet, İsmail Hakkı Tonguç, Mehmet Ali Aybar, Niyazi Berkes, Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Mümtaz Soysal, İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Demir Özlü,  Alpaslan Işıklı…

En acı sonu yaşayan Sabahattin Ali’dir. Yıllarca süren sürgün ve tutukluluklar canın tak ettiğinden yurt dışına kaçmak isterken genç yaşta öldürülmüştür. Ancak, istihbarat örgütleri tarafından yurt dışına kaçırma tuzağı kurularak, ölüme götürüldüğü yönünde savlar da vardır.

Sabahattin Ali’nin, yazarı olduğu Marko Paşa dergisindeki aşağıdaki yazısını okuyunca neden öldürüldüğü anlaşılmaktadır.

Atatürk’ten sonra, ülkeyi yönetenler ne yazık ki onun (AS: O’nun) yerini dolduramamışlardır. Atatürk’ün en çok üzerinde durduğu “tam bağımsızlık” unutulmuş, Amerika’nın güdümüne girilerek siyasal ve askeri bağımsızlık kaybedildiği gibi, Lozan’da en büyük mücadele ile elde edilen ekonomik bağımsızlık da bir kenara atılarak Osmanlı’yı batıran kapitülasyonlara kapı açılmıştır.

O yıllarda en büyük tasa, Türkiye’ye yabancı sermayenin girmesiydi. Herkes yabancı sermayeyi kurtarıcı olarak görüyor, gazetelerde “yabancı sermayenin ülkeye nasıl gireceği?” tartışılıyordu.

Bunun üzerine Sabahattin Ali, bu soruya yanıt vermek üzere, Marko Paşa’da “Biz anlatalım” başlıklı bu yazıyı yazdı: “Evvela Hello Johnny, My Darling, Yes, Okey diye girer. Arkadan Amerikan zırhlıları girer, bahriyelileri girer. Daha arkadan danışma kurulu, denetleme kurulu girer. Ondan sonra, gerekirse borç verileceğine dair haberler girer. Bu arada bazı yazarlar deliğe girer, bazı yazarlar Türkiye’yi Amerika’nın sınırı olarak gösterirler. Ve sonunda ucu dünyanın merkezinde bulunan asıl kazık girer ki her kıvranışta biraz daha girer.’’

Amerika, Amerika, / Türkler dünya durdukça, / Beraberdir seninle..”  gibi aşk (!) şarkılarını millet dilinden düşürmezken, böyle bir yazı yazıp bozgunculuk yaparak emperyalizmin tekerine çomak sokmaya çalışanlar bağışlanamazdı. İşte, Sabahattin Ali için hüküm o zaman verilmiş olmalı!..

Menderes, Amerikan şirketlerine hazırlattığı “Yabancı Sermayeyi Teşvik Yasası”nı Meclis’ten geçirerek Amerikanofilleri tasadan kurtardı. Daha sonra bunlar da yetersiz görüldü; yeni düzenlemeler yapılarak daha daha girmesi sağlandı. Yetmedi, kamu ya da özel, her şeyimizi yabancılara sattık. Böylece Sabahattin Ali’nin dedikleri gerçekleşti…

Şirketlerini yabancılara satanlar aldıkları parayı yurt dışına götürdüler. Bu kez ülkede yerli sermaye kalmadı…

Yerli olarak, sadece (yalnızca) politikacıların ortak olduğu müteahhitlik şirketleri kaldı. Onlar, “biz de yabancıların sahip olduğu hakları isteriz” dedi. İstekleri haklı bulundu: ihaleler ve ödemeler Dolarla yapılmaya başladı. “Türk yargısına güvenmiyoruz” dediler. O halde, “buyurun sömürü hukukunu en iyi bilen İngilizlerin ünlü ‘Londra Tahkim Mahkemeleri’ne gidin. Oradan çıkaracağınız kararla hakkınızı söke söke alırsınız” dendi.

Böylece kapitülasyon bakımından Osmanlı’yı geçtik. Borç desen, aynen Osmanlı gibi. Bu durumda “Düyun-u Umumiye” yakın mıdır, dersiniz?..
===================================
Dostlar,

Prof. Çelik Tıbbi Farmakoloji uzmanıdır. Samsun 19 Mayıs Üniversitesinden emekli ve Samsun ADD Şubesinin önceki başkanlarındandır.

Zaman zaman, çok uyarıcı – silkeleyici yazılarını burada paylaşırız.
**
Bu son yazının son tümcesinin bitimine bakalım :

  • “… “Düyun-u Umumiye” yakın mıdır, dersiniz?..”

Bize göre Türkiye, AKP eliyle 20 yılda istendik (iradi) biçimde iflasa sürüklenmiştir.
Ülkemiz çok yönlü olarak talan ve yağma edilmiştir, edilmektedir.
Yoksulluk, bu kökü dışarıda güdümlü politikaların bir sonucudur, türevidir; gerçekte YoksullaşTIRmadır! Ulusal servet yandaşlara aktarılarak planlı biçimde el değiştirmiştir.
1881’de İstanbul’da kurulan “… “Düyun-u Umumiye” yi beklemek yersizdir; Türkiye, ilan edilmeyen – örtük bir iflasın (Moratoryumun) derinliklerinde “tam sömürge” yapılmıştır.
Bu acı ve ürkütücü gerçekliği ustan çıkarmadan, yeni bir Kurutuluş Savaşı zorunlu olmuştur.

Sevgi ve saygı ile. 05 Ekim 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik

Şehir hastaneleri kamulaştırılmalıdır

Şehir hastaneleri kamulaştırılmalıdır

Emre KONGAR
Cumhuriyet, 05 Mayıs 2020


Birleşmiş Milletler bursu ile gittiğim ABD’den 1966 yılında döndüğümde, SBF’de ve ODTÜ’de kadro olmadığı için Prof. Nusret Fişek’e başvurdum ve onun desteği ile İhsan Doğramacı tarafından öğretim görevlisi olarak o zamanlar Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi olan Hacettepe’ye atandım.

Dönem, Avrupa’da özgürlük rüzgârlarının estiği, Fransa’daki öğrenci ayaklanmalarının bütün dünyayı etkilediği, Türkiye’de de özgürlükçü 1961 Anayasası’nın yürürlükte olduğu dönemdi.

Hacettepe Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi’ni üniversiteye dönüştürmek için Sosyal Bilimlere gereksinme duyan Doğramacı, beni sadece Sosyal Çalışma Yüksek Okulu kurmak için değil, Nusret Fişek ve Doğan Karan’la birlikte gerçekleştirmeye çalıştıkları, Tıp’ta devrim yapmaya yönelik olan yeni eğitim programını düzenlemekle de görevlendirmişti.

Bütün Tıp ve benzeri sağlık bilimleri ile ilgili eğitimleri Türkiye’de ilk defa kredi sitemine geçirmiş, hepsine zorunlu olarak sosyal bilim dersleri koymuş, Sosyal Tıp hizmetlerini, özellikle de Halk Sağlığını ön plana alan devrimci bir programa başlamıştık.

Bu arada Nusret Fişek, Ankara’dan başlattığı pilot uygulamaları tüm ülkeye yayan “Sağlık Ocakları projesini de başarıyla gerçekleştiriyordu.

Bütün bunları Doğramacı’nın “1961 Anayasası” ve “1968 ruhu” bağlamındaki özgürlükçü ve demokrat “kararlılığı(!) ile yapabiliyorduk.

Doğramacı, beni ayrıca öğretim görevlilerinin, asistanların, öğrencilerin ve bütün hizmetlilerin de üniversite yönetimine katılmaları için bir model oluşturmakla görevlendirmişti.

Herkesin önünde Muzaffer Şerif’i, Pertev Naili Boratav’ı, Niyazi Berkes’i, Sadun Aren’i ve Behice Boran’ı da üniversiteye alacağını ilan ediyordu.

Ama kurduğum modeldeki temsilcilerin, kendilerini seçenleri değil, doğrudan rektörü temsil edeceklerini bana “tebliğ ve empoze edince”, bunun “seçilmiş temsilciler” açısından olanaksız olduğunu söyledim ve aramız açıldı.

Daha sonra 1961 Anayasası’na karşı, 12 Mart 1971 Askeri Darbesi yapıldı; 9 Martçılarla da ilişkisi olduğundan kendini kurtarmak için beni yem olarak Tağmaç’a ihbar etti, zorla askere aldırdı, Piyade Okulu’ndan sonra atandığım Genelkurmay’dan da “sakıncalı asteğmen olarak” başka yere tayinimi sağladı.

(Ecevit, 1973 seçimlerinden sonra başbakan olunca Doğramacı beni gene geri çağırdı. O süreçte Doçent ve Profesör oldum. 12 Eylül’den sonra da YÖK’ü birlikte kurma önerisini reddedince, Profesörlüğümü onaylamadı, bölümümü kapattı, sakal baskısı uygulayarak istifa etmemi sağladı.)

***
Fakülteden Üniversiteye dönüşme sürecinde sadece eğitim konusunda değil, hastane yönetiminde de, Doğramacı’nın (doktor arkadaşlarımın deyimiyle) “sol” kolu olmuştum.

(Bu arada Hastanenin kurulmasında ve gelişmesinde Mithat Çoruh’un ve sonradan iki kez seçilmiş Rektör de olan Süleyman Sağlam’ın adlarını da anmadan geçemem.)

***
Bütün bu uzun girişi, tıp eğitiminin, hastane yönetiminin ve doktorların sorunlarını en üst düzeyde, bizzat uygulamanın içinde öğrendiğimi ve birçoğunun halledilmesine de katkıda bulunma fırsatı elde ettiğimi anlatmak için yaptım:

Derhal belirmeliyim ki 1500-2500 yataklı Şehir Hastaneleri projeleri hem finansman hem de hastane yönetimi açılarından yanlış bir projedir:

Bu nedenle vakit geçirmeden kamulaştırılmaları ve çağdaş sağlık hizmetlerine uygun bir biçimde yeniden organize edilmeleri gerekmektedir!
***

Bakın, Eski Balıkesir Tabip Odası Başkanı, CHP Balıkesir Milletvekili Dr. Fikret Şahin, TELE 1’de İsmail Dükel’in programında yaptığı çarpıcı açıklamalardan dolayı kendisinden rica ettiğim bilgi notunda neler anlatıyor:

“Devlet tarafından şehir hastanelerinin yapılacağı arsa ücretsiz olarak yüklenici firmaya veriliyor. Firma bu arsaya hastane inşaatını yapıyor. Firmaya, kullanacağı kredi ve geri ödemeler için hazine garantisi sağlanıyor.

Özel bir şirket olan firmaya hastanenin işletmesi de en az 25 yıllığına veriliyor. 25 yıl boyunca bu hastaneler için devlet, döviz bazında kira ödüyor.

Ayrıca kiranın yanında devlet, en az kira bedeli kadar bu firmalara hizmet bedeli ödüyor. Hizmet bedeli ödemeleri her 5 yılda bir güncelleniyor.

Hastanenin en fazla gelir getiren bölümleri olan,

•Laboratuvar

•Görüntüleme (MR, BT, USG, Anjiografi…)

•Nükleer Tıp

•Radyoterapi, Kemoterapi

•Fizik Tedavi Rehabilitasyon

Ünitelerinin işletmeleri de bu şirketlere bırakılıyor ve bu hizmetler için %70 oranında garanti veriliyor.

Sağlık Bakanı devamlı suretle biz ‘yatak doluluk garantisi vermedik diyor’ ama olayın gerçeği, en çok gelir getiren işlemler üzerinden garanti verilmiş olması.

Sağlık Bakanlığı’nın 2020 yılı bütçesine göre yaptığımız hesaplamaların sonucu şu:

Her bir şehir hastanesi için 1 yılda ödenen kira ve hizmet bedeli ile o hastaneyi yapabiliyorsunuz.

20 şehir hastanesi yapıldı ve yapılıyor; her bir hastane için en az 25 hastane parası ödersek, 25 yıl sonra 20 şehir hastanesi için en az 500 hastane parası ödemiş olacağız.

Özetle: bizler, çocuklarımız ve torunlarımız bu şehir hastaneleri üzerinden soyuluyoruz.

Gelecek nesillerin kullanacağı sağlık bütçesinin üzerine ipotek konmuş durumda ve gelecek nesillerin sağlık bütçesini şimdiden kullanarak kısıtlıyoruz.

Gelecekte tıbbi teknoloji yenilenmesi için bütçe bulunamayacağı için de maalesef Türk Tıbbı gerileyecek, benin en büyük endişem bu…”
***
Bu konu, tam da COVID-19 salgını zamanı, tek bir yazıyla bitecek gibi basit bir olay değil. Kısa olmak kaydıyla, (500 vuruş dolayında Word dokümanı olarak) yorum, eleştiri ve katkılarınızı beklerim.

Toplum savaş siyasetini kabul etmiyor

Toplum savaş siyasetini kabul etmiyor

Fatih Yaşlı

(AS: Bizim kapsamlık katkımız yazının altındadır..)

Cuma akşamı yayımlanan ve kısa sürede büyük ilgi ve destek gören ‘Suriye’den elinizi çekin, askerler evlerine dönsün’ bildirgesinin ilk imzacılarından Fatih Yaşlı’ya yaptıkları çağrıyı ve ilk tepkileri sorduk.

soL – Haber Merkezi, 01 Mart 2020
https://haber.sol.org.tr/turkiye/fatih-yasli-toplum-savas-siyasetini-kabul-etmiyor-281636

Cuma akşamı açıklanan ve bir gün içinde büyük ilgi gören ‘Suriye’den elinizi çekin, askerler evlerine dönsün’ çağrısının altında imzası olanlardan birisi de Fatih Yaşlı.

Bir grup siyasetçi, sanatçı, aydın, gazeteci ve yazarın yayımladığı bu çağrıya bir gün içinde aralarında sendika genel başkanlarının, eski milletvekillerinin bulunduğu yüzlerce yeni ad eklendi. Çağrı, yayımlanmasından 24 saat sonra evedonsunler.net sitesinde yaygın imzaya açıldı.

Türk sağının ve İslamcı siyasal akımların ülkemizdeki düzen ve emperyalizm açısından işlevlerini merkeze koyan çalışmalarıyla uzun süredir ülkemiz düşünce dünyasına etkili katkılarda bulunan Yaşlı’ya çağrı metnini ve arka planını sorduk.

Askerler evlerine dönsün” dediniz. Toplumun bu kısa cümleyle arası nasıl sizce ve tepkiler nasıl?

  • Hem Türkiye aydınının hem de Türkiye toplumunun, geçmişi oldukça uzun olan, güçlü ve sağlam bir savaş karşıtı geleneği var. Behice Boran ve arkadaşları 1950’ler Türkiye’sinde bir avuç kişi olsalar da Menderes istibdadına karşı “Kore’de askerimizin ne işi var?” sorusunu sorabilmişlerdi. Nazım, Menderes’e yönelik en öfkeli şiirlerini Kore savaşı vesilesiyle yazmıştı. Vietnam halkının ABD emperyalizmine karşı direnişi bu toprakların devrimcilerine ilham kaynağı olmuştu. 1. ve 2. Körfez Savaşlarında yüz binler sokağa çıktı, Irak işgalinde Meclis’ten işgale ortak olma tezkeresi geçmediyse (AS: 1 Mart 2003) bunun gerisinde sokaktaki yüz binler vardı. Bunun dışında, Afganistan işgaline, Lübnan’a asker gönderilmesine, Suriye’ye yönelik yıkım politikalarına karşı da Türkiye toplumu sesini yükseltmekten kaçınmadı.
  • Gezi’ye giden yolda iktidarın Suriye siyasetine yönelik tepkinin de azımsanmayacak bir payı vardı.
  • Şimdi de bu gelenekten gelen insanlar benzer bir mücadeleye çağrı yapıyor,
  • Yoksul halk çocuklarının birilerinin kişisel istikbal, ikbal ve beka mücadelesi uğruna ölmesine, cihatçılarla yapılan işbirliğine, komşu bir devlete yönelik yıkım politikalarındaki ısrara, savaş siyasetine itiraz ediyor ve bu çağrı toplumda bir karşılık buluyor.
  • Toplum Suriye’ye yönelik yıkım politikalarına en başından beri bir tepki verse de, özellikle bu son süreçte İdlib’de olan biteni daha yüksek bir sesle sorguluyor.
  • Biz de bu metnin, bu çağrının, bu sesi yükseltmeye, iktidarın Suriye politikalarının daha çok sorgulanmasına ve bu politikalara itiraz edilmesine bir katkı olacağını düşünüyoruz, bu çağrıyı yapmış olmamızın en temel gerekçesi bu.

Erdoğan’ın en duyarlı olduğu noktalardan birisi “İdlib’de ne işimiz var?” sorusu oldu sanki? İdlib’de ne işimiz var? Ülke çıkarlarıyla ilgisi var mı bu varlığın?

  • İdlib’de bir “El Kaide otonom bölgesi” kurulmuş, iktidar partisi ise o otonom (AS: özerk) bölgenin “garantör”lüğünü üstlenmişti.
  • Soçi Mutabakatı ise bütünüyle bir oyalama taktiğiydi, sözde orada radikaller silahsızlandırılacak, kritik olan M-4 ve M-5 yolları ulaşıma açılacak, İdlib’den öbür bölgelere yönelik saldırılar duracaktı; ancak bunların hiçbiri olmadı ve zaten o mutabakatta verilen sözlerin hiçbiri yerine getirilmediği için bugünlere gelindi. (AS: AKP verdiği sözleri tutmadı!)
  • Suriye ordusu ülkenin geri kalanında egemenlik sağladıkça yüzünü İdlib’e çevirdi ve yaklaşık iki yıldır gündemde olan İdlib harekâtına Rusya’nın da desteğiyle başladı. İktidar ise İdlib’in yitirilmesinin Türkiye’nin Suriye’nin öbür bölgelerindeki askeri varlığı açısından kötü örnek oluşturacağına inandığı, sıranın oralara da geleceğini bildiği ve bütün bir Suriye siyasetinin buna bağlı olduğunu düşündüğü için, İdlib’de devletten devlete bir cephe savaşını da göze alabilecek bir konum aldı.
  • Son on yıldır izlenen Suriye politikasının bir parçası olarak İdlib’de olan bitenin de elbette ki Türkiye’nin ve Türkiye halkının çıkarlarıyla uzaktan yakından alakası yok.
  • Ortada iktidarın İhvancılıkta somutlaşan siyasal İslamcı ideolojisi ve emperyal hevesleri var.
  • Buna bir de içerideki sıkışmışlığı, yeni kurulan partileri, yitirilen belediyeleri, ekonomik krizi, rant dağıtımında yaşanan sıkıntıları eklediğimizde tablo tamamlanıyor.
  • Söz konusu olanın kimin istikbali, kimin istiklali ve kimin bekası olduğu çok daha iyi anlaşılıyor.

İktidarın Suriye macerası hakkında farklı yorumlar yapılıyor. Erdoğan’ı kişisel olarak bu maceradan sorumlu tutanlar da var. Türkiye’nin Suriye politikaları sizce ne kadar Erdoğan’a ya da AKP’ye bağlı?

Türk sağı Menderes’ten beri hep emperyal fantezilere sahip oldu. Demirel’de, Erbakan’da, Özal’da bu fantezilerin yansımalarını görebilirsiniz. Ancak bu fantezileri retorik (AS: söylemsel) düzeyden çıkarıp pratiğe dökmeye kalkışmak bu iktidar döneminde söz konusu oldu. Bunun çeşitli nedenleri var. Emperyalizmin yaşadığı kriz, iktidarın İhvan networkü ile Ortadoğu’da kurduğu ilişki, özellikle Arap Baharı sürecinin ilk yıllarında ABD katında taşeronluğa talip olunması ve ABD’nin bunu kabul etmesi, Türkiye sermaye sınıfının hırsları ve ihtirasları

Suriye sorununda ben esas motivasyon kaynağının

  • Yeni-Osmanlıcılık, hilafet hayalleri, İslamcılık ve İhvancılık olduğunu ve buna Suriye’deki askeri varlığın iç politika açısından işlevselliğini de eklemek gerektiğini düşünüyorum.
  • Ancak burada “büyük resim”e bakarak söylemek gerekirse;
  • Siyasal İslam tüm dünyada olduğu gibi bizde de emperyalizmin bir projesidir ve emperyalizm içsel bir olgudur; yani Türkiye sermaye sınıfı siyasal İslam’ı çağırmış, sola karşı siyasal İslam’a sarılmıştır,
  • siyasal İslamcı iktidar da (AKP) bugünkü Suriye siyasetinin asıl failidir demek gerekiyor.
  • Tam da bu nedenle, bugün Türkiye’de siyasal İslam karşıtlığı ile sermaye düzenine karşıtlık, sermaye düzenine karşıtlıkla siyasal İslam’a karşıtlık iç içe geçmiş durumdadır ve biri hakkında sessiz kalanın öbürü hakkında konuşma hakkı bulunmamaktadır. ====================================

Meşruluğunu Apaçık Yitiren
AKP = Erdoğan İktidarı

Ulusumuz Tarafından
Görevden Uzaklaştırılmalıdır

Sayın Fatih Yaşlı‘nın başlattığı “Suriye’den elinizi çekin, askerler evlerine dönsün” bildirgesine biz de dün akşam imza verdik, metni ve imzacıları web sitemizde yayınladık. (http://ahmetsaltik.net/2020/02/29/suriyeden-elinizi-cekin-askerler-evlerine-donsun/)

Sayın Yaşlı’nın yukarıda aktardığımız açıklamalarından bir paragrafı bir kez daha paylaşmak istiyoruz :
****

Son on yıldır izlenen Suriye politikasının bir parçası olarak İdlib’de olan bitenin de
elbette ki Türkiye’nin ve Türkiye halkının çıkarlarıyla uzaktan yakından alakası yok
.

Ortada iktidarın İhvancılıkta somutlaşan siyasal İslamcı ideolojisi ve
emperyal hevesleri var.

Buna bir de içerideki sıkışmışlığı, yeni kurulan partileri, yitirilen belediyeleri,
ekonomik krizi, rant dağıtımında yaşanan sıkıntıları eklediğimizde tablo tamamlanıyor.

Söz konusu olanın kimin istikbali, kimin istiklali ve kimin bekası olduğu
çok daha iyi anlaşılıyor.

****
Yukarıdaki 4 saptama son derece önemlidir ve sorunun özünü ortaya koymaktadır.

Ulusumuzun artık, AKP = Erdoğan‘ın hemen hemen hiçbir söylemine inancı kalmamıştır.  Erdoğan, içeride bütünüyle tıkanmıştır, tükenmiştir. Dış politikada ulusal duyguları istismar etme dışında seçenek kalmamıştır ancak bu ez de ölçü elden kaçırılmıştır. Şehit sayıları halkın sabrını taşırmış durumdadır. Nitekim Erdoğan bu yıkıcı – yakıcı tabloyu halka açıklayamamış, olaydan yaklaşık 36 saat sonra kamuoyu önüne çıkabilmiştir.

Aşağıdaki 2 fotoğraf, tarihe düşülen utanç kareleridir, suçüstü yakalanmışlardır.

Bütün Ulus tam anlamıyla “kan ağlarken”, ağzımızı bıçak açmazken, Erdoğan ve Damadı Albayrak, eski TBMM Başkanı İsmail Kahraman her nasılsa ve nedense, içleri nasıl kaldırdı ise, iç dünyalarını adeta ele verircesine, gülmekte hatta kahkaha atmaktadırlar..

Bu fotoğrafları Ulusumuzun dikkatine, bilgisine, ilgisine ibret belgeleri olarak sunuyoruz..

Özellikle içten inançlı ve AKP’ye oy veren, Reis’e kul gibi körü körüne tapan insanlarımıza..

Artık uyanın.. uyanın deriiiin mi derin gaflet uykusundan..


(Sait Munzur, İdlib’te yaşananların ardından çizdi: Sarıkamış’tan İdlib’e…, sol.org.tr)

Tarih okumalarımızdan bir söz beynimizde zonkluyor :

  • Ekonomi kötüye gidiyor, kriz ve işsizlik artıyor, memnuniyetsizlik yayılmaya başlıyordu sonra aklıma mükemmel bir fikir geldi; savaşmak!Benito Mussolini

Sayın Rifat Serdaroğlu‘nun dünkü (29.02.2020) “NE YAPMALISINIZ?” başlıklı yazısından çok önemsediğimiz bir bölümü paylaşalım (yazının tümünün okunmasını öneriyoruz : https://rifatserdaroglu.net/2020/02/28/ne-yapmalisiniz/)

  • Öyle bir noktadayız ki, ya AKP iktidarını demokratik yolla göndereceğiz
    ya da son devletimiz
    olan T.C. Devleti için Fatiha okuyacağız.
  • Eğer Türk Milleti olarak, seccademize dadanmış şeytanları, İhvancıları, Muaviye özentilerini, devlet hazinesini talan eden soyguncuları, biatçıları iktidardan indirmeyi beceremezsek önümüz çok karanlık!
  • Artık gerçekleri görmek zorundayız.
  • Konu Türk Vatanı olunca, kimseye keyif bağışlayacak halimiz yok.
  • Kripto AKP’lilere, tarikat artıklarına, “istikrar var para kazanıyoruz” diyen eblehlere, demokratik rejimi korumanın hepimizin görevi olduğundan habersiz fikirsizlere
    acıyacak durumumuz yok…
    ****
    Lütfen, AKP’den istifa ederek ayrılan bağımsız milletvekilinin Ruşen Çakır ile söyleşisini ve ibretlik itiraflarını izler misiniz? (5 dk.)
    https://www.facebook.com/623224320/posts/10158062008014321/

Bu tür sağduyulu / yurtsever çıkışların AKP içinden artık çığ gibi büyümesini bekliyoruz.

  • Sorun Erdoğan iktidarının bekası değil, TÜRKİYE’nin BEKASI’dır.

Medyaya yansımayan, şehit yakınlarınn yürekleri paralayan feryatlarını izlemeye gücünüz var mı AKP = Erdoğan ve hala körü körürne alkışlayanlar, tapanlar???

Tek çözüm artık, meşruluğunu apaçık yitirmiş olan AKP = Erdoğan iktidarının,
Ulusumuz tarafından görevden uzaklaştırılmasıdır.
Muhalefet, bu meşru savunmanın tüm demokratik – hukuksal yollarını hazırlamaya koyulmalıdır.

Birinci öncelikli görev budur ve yitirilecek zaman yoktur.

Sevgi ve saygı ile. 01 Mart 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Hekim, Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (SBF)
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı

www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Ali Rıza AYDIN : Seri cinayetlerin katili

Seri cinayetlerin katili

portresi


Ali Rıza AYDIN

http://haber.sol.org.tr/yazarlar/ali-riza-aydin/seri-cinayetlerin-katili-132044, 8-9 Ekim 2015

(AS : Bizim katkılarımız yazının altındadır..)

Bazen, beyin sözcüklerle barışık olmaz, parmaklar klavyeye uzanmak istemez. Bahçelievler katliamının yaşandığı, Türkiye İşçi Partisi üyesi 7 gencin canlarına hunharca kıyıldığı 8-9 Ekim 1978’in yıldönümleri de böyle günlerden… Ne yazık ki, böyle günler çoğalıyor. Geçmişte kıyılan canları düşünürken, yüzlercesi, binlercesi yığılıyor. 2015’in Suruç’u daha çok yeni… Sürdürülebilir kılıyorlar katiller marifetlerini, örgütlü ve planlı olarak. Yaşamımızın her anında bir yenisini koyuyorlar önümüze, geçmişi unutturmayı da becererek…

Dünya savaşlarından derslerini öğrenmiş sömürü düzeni, artık tüm zaman dilimlerini seri cinayetlere, katliamlara ve savaşlara paylaştırıyor. Bir gün dünyanın bir köşesini kullanıyorlar, ertesi gün bir başka köşesini. Bir gün yaşadığınız yurdun bir köşesinde kıyılıyor canlara, ertesi gün bir başka köşesinde… Maşa katiller, bin bir yöntemle hem öldürüyor, hem de gerekçeler kılıfını kullanarak gerçek katili gizliyorlar. Gerçek katil, seri cinayetlere devam ediyor. Bir kısmına iş kazası dedirtiyor, bir kısmı görev gereği gerçekleşiyor. Yeni gerekçe ise sağlam; kimin canına kıyılacaksa teröristtir, cana kıyılacak her olay da terör

  • Terörü siz yaratır, teröristi siz besler, sonra da “mücadele” diye diye siz çökersiniz halkların üzerine…

Terör bahanesiyle insanları yollara döker, göç yollarında ölüme terk eder sonra da “mülteci hukuku” ve “yardım” nutukları atarsınız. Terör öylesine sağlam ve kanıksatılabilir bir gerekçedir ki, susturursunuz yüreği yananları ve geniş kitleleri, gerçekleri gizleyerek… Ve donatırsınız güvenlik güçlerinizi, hukuku da arkanıza alarak. Ve de görevlendirirsiniz en yetkili ağızlardan yandaşlarınızı… Söz konusu devletlerse eğer çıkarsınız NATO’nuzla ortaya… Ya şiddet uygularsınız ya da hukuk ve yargı aracılığıyla toplumsal davalar yaratarak tutuklar, yıllarını yok edersiniz insanların. Bulursunuz bir gerekçe ve hemen üzerine giydirirsiniz hukuk kılıfını. Yakarsınız, yıkarsınız, yaralarsınız, can alırsınız… Seri cinayetlerinize devam edersiniz.

Cinayetlerinizi ve katliamlarınızı meşru göstermek için her yolu denersiniz.
Meşru gözüksün ki, 1978 Ekiminde, planlı şekilde bir evin içine dalıp yok ettiğiniz
7 dinamik, üretken, aydın, devrimci, sosyalist gencin katliamı gibi olmasın cinayetleriniz.
Meşru gözüksün ki, kendinizi temize çıkarmak için maşa olarak kullandığınız katilleri hukuk ve yargı marifetiyle kurtarma zahmetine katlanmayın.

  • Sen ey sermaye düzeni, sen ey etnik ve dinsel her türlü gericiliği yanına alıp
    sömürme avına çıkan, zulümlerin kaynağı sermaye düzeni:

– Cinayetlerine hangi kılıfı bulursan bul,
– kimlerin ellerine silah verip örgütlersen örgütle,
– kimleri devasa donanımlı terör örgütleri haline getirirsen getir,
– kimleri etnik ve dinsel görüntü altında savaştırırsan savaştır,
– kimleri insanları yerlerinden yurtlarından etmeleri için kışkırtırsan kışkırt,
– kimleri patron yapıp iş cinayetlerini maşalarının üzerine yıkarsan yık,
– kimleri cinsel açlığa terk edersen et,
– kimleri devletlerin yönetimine oturtursan oturt,

hukuka ne kadar takla attırırsan attır, hangi yolları denersen dene…
Seri cinayetlerin katili sensin…
Senin sömürü düzeninin yaşaması için işleniyor cinayetler… Senin emperyalist emellerin için çıkarılıyor savaşlar… Senin sömürü düzenin besleniyor eşitsizlikten, adaletsizlikten, zulüm ve şiddetten… Sen üretiyorsun silahları, sen besliyorsun gericiliği…
Sen sömürüyorsun, sen eziyorsun… Faşizmi sürekli hale sen getiriyorsun…
Sen korkuyorsun sınıfının yok edilmesinden…

Öylesine korkuyorsun ki, Bahçelievler 15. Sokaktaki eve daldıklarında, “böyle devrimcilik mi olur, evde bir silah bile yok” diye şaşıran maşalarına kıydırıyorsun

Serdar Alten’i,
– Latif Can’ı,
– Faruk Ersan’ı,
– Efraim Ezgin’i,
– Salih Gevenci’yi,
– Hürcan Gürses’i,
– Osman Nuri Uzunlar’ı…

Evet, onların evinde silah yoktu ama her biri birer silahtı beyinleriyle, yürekleriyle, bilimsel sosyalizme ve sınıfsal mücadeleye inançlarıyla… Ve sen hâlâ seri cinayetlere, katliamlara, savaşlara, faşizmin türlü renkleriyle, zulmünün ve katliamlarının senaryosunu değiştirerek devam ediyorsun… İşçi sınıfından, sömürdüğün halktan korkun devam ediyor çünkü…

Ey sömürü düzeni, ey seri cinayetlerin katili                :  

Maşa katillerin ne kadar cezasız bırakılırsa bırakılsın, emir erlerin hukuk tarafından ne kadar koruma altına alınırsa alınsın, devlet gücünü ne kadar kullanırsan kullan, demokrasi perdesinin arkasına ne kadar saklanırsan saklan,  cezasız kalmayacaksın. Her kıydığın can, arkasına binleri, yüzbinleri, milyonları alarak seni yok edecek… Tarihin çarkı geri çevrilemeyecek

Behice Boran’ın, 1978 katliamının 1. yıl anmasında dediği gibi, ne “ölenler geçmişe”, ne de “mücadele bayrağı uzlaşma hesaplarına” teslim edilmeyecek.

====================================

Dostlar,

Çok değerli dostumuz, Anayasa Mahkemesi’nin önceki yazanakçılarından (raportör) Sn. Ali Rıza Aydın‘ın, her sözcüğü hatta hecesi büyük acıyla kavrulmuş haykırışı, isyanı ve devrimci direnci yukarıdaki yazıda olduğundan daha başarılı dökülebilir miydi yazıya??

Biz, Ankara Bahçelievler’de 7 TİP’li gencin alçakça katledildiği 8-9 Ekim 1978’de Keban’da hekimlik meslek yaşamımızın ilk görev yerinde idik. Cumhuriyet gazetesini alıp okumak bile Demirel’in başbakanlığındaki MC döneminde ciddi risk idi. Bize de somut ölüm tehditleri yağıyordu. Oysa hiçbir ayrım yapmaksızın ilçe halkına, gece-gündüz demeden özveriyle sağlık hizmeti sunuyorduk 2 hekim olarak. Nitekim 1 ay kadar sonra Hacettepe’de Toplum Hekimliği / Halk Sağlığı uzmanlık eğitimine (ihtisasa) başlamak üzere ilçedeki görevimizden ayrılmıştık. Ölüm tehditleri,

  • “Keban’a dönmesin vuracağız!” kertesine erişmişti!Emniyet Başkomiseri olan babamıza (Halis Zeki Saltık) konuyu açmıştık. İlçeden ayrılmak üzere gelişimizde bize adeta yakın koruma olarak İstanbul’dan gelerek eşlik etmişti. Eşyalarımzı toplarken kapıda güvenlik görevlisi idi!Ne yazık ki 2 yıl kadar sonra İstanbul’da görevi başında girdiği bir çatışmada O’nu 47 yaşında görev şehidi verdik (07 Temmuz 1980).. Biz Ankara’da idik ve O’nu koruyup kollamaya gücümüz olmadı! Ülke 12 Eylül 1980’e çok kanlı biçimde sürükleniyordu..36 yıl sonra günümüzün koşularının 12 Eylül 1980 darbesi ile tohumlandığını savlamak çok mu iddialı olur?? Türkiye büyük bir hesaplaşmaya sürükleniyor.. En az kan dökülmesi ile atlatılması en büyük dileğimizdir.. Ama her durum ve koşulda
  • Türkiye Cumhuriyeti, Büyük Atatürk’ün öngördüğü üzere,
    sonsuza dek payidar kalacaktır (yaşayacaktır)!

Sevgi ve saygı ile.
08 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Prof. Rennan Pekünlü’ye : Esaretin özgürlüğü…

Prof. Rennan Pekünlü’ye : Esaretin özgürlüğü…

Dostlar,

Üniversite Konseyleri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı sevgili arkadaşımız
Prof. Dr. Nurettin ABACIOĞLU dostumuzun (nuriabaci@gmail.com)
tarihe not düşen ve içimii acıtan hüznlü yazısını paylaşmak istiyoruz.
(http://haber.sol.org.tr/yazarlar/nurettin-abacioglu/esaretin-ozgurlugu-80823,
10 Ekim 2013)

Bu yazı, aydın yiğitliğiyle gümbür gümbür hesap soran bır cesur çıkıştır,
Saygınlığına sınır yoktur.
Tarafımızdan da paylaşılmaktadır.

Sayın Prof. Dr. Rennan Pekünlü, AYDINLANMA tarihinde başeğmez bir akademia üyei olarak yerini şimdiden almıştır.

Ege Üniv. Astronomi Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Esat Rennan Pekünlü, "türban" gazabına uğradı.. Türkiye'de artık ayaklar baş, başlar da ayak..  İslami faşizmin rap rap rap ayak sesleridir kulakları tırmalayan.. Duyurulur..

Ege Üniv. Astronomi Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Esat Rennan Pekünlü, “türban” gazabına uğradı.. Türkiye’de artık ayaklar baş, başlar da ayak..
İslami faşizmin rap rap rap ayak sesleridir kulakları tırmalayan.. Duyurulur..

“Kurban” bayramından (!?) önce ya da sonra zerre fark etmez..

Bu süreçte mücadeleye omuz veren herkese selam olsun..

Özellikle Prof. Dr. Kayhan Kantarlı‘ya..

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 11.10.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=========================================================

Esaretin özgürlüğü…

portresi

 

Prof. Dr. Nurettin Abacıoğlu

 

“Kendi vatandaşını öldüren teröristtir…” diye buyurmuş başbakan.

Duyan da, bu ülke ahalisi üzerinde sinek vızıldamaz sanır. İş politik bir saldırı
ve Esad’ı kötülemek olursa, dilin kemiği yok ki sözün vardığı bir menzil olsun.
Oysa, şunun şurasında ve Haziran direnişi sırasında, kolluk gücü marifetiyle katledilen vatandaşların adı, sokakta düştüğü yerde kalmıştır.
Şimdi, bu unutulayazıp Esad’a terörist diye buyurmak, “merdi kıpti şecaat arzederken siraktin söyler” demeden öteye, başka bir kapıya varmamıştır…

Çaresizliğin aczi, adeta ağızdan çıkanın kulakla duyulmadığı ağır bir tablo yaratıyor. Bu çıkışın 2 nedeni olsa gerek.

İlki, ekonomide daralmaya iyi gelebilecek bir savaş iktisadı bugün artık uzak ihtimaldir.

İkincisi ise, bölge fatihi olma hülyası başka bahara kalmıştır.

Sonuç olarak karında şiddetle biriken gaz,
frensiz ve izansız bedenden böyle çıkış yapmaktadır…

Bunu bir yere bağlayacağım; öyleyse devam edelim…

***

Havada kan kokusu, bayram, yaklaşıyor…

Rennan’ın bavulu hazır; kapı ardında.
Yargıtay’ın onadığı mahkumiyet kararı ise infaz savcısının önünde.
Bugün değilse yarın; yoksa en geç bayram sonrası,

 

  • Pekünlü, esaretin özgürlüğüne teslim olmak üzere hazır.

Gidecek, kodese girecek ve meşruiyetlerini sağladıkları anayasayı ‘tağyir, tebdil
ve ilga etmede’ hiçbir beis görmeyen bu diktatörlüğün, şimdi kendine yonttuğu
yargı kararıyla “türban davasından” iki yıl-bir ay hapis yatacak.

 

  • AKP’nin ileri demokrasisinde,
    yeni cumhuriyete geçiş çok sancılı tecelli etmektedir.

Neredeyse, her adı bilinenin, bir biçimde karıştırıldığı davalar, hep siyasal dava olup çıkmıştır. Ayar ve mizan verme, halkı yeni cumhuriyete terbiye etme ve ehlileştirme bu süreçte ve halen adım adım devam etmektedir.

Yazdım ama olsun; uzun lafın kısası, 

  • Rennan Pekünlü davası;

Bu memleketin bir Dreyfus vakasıdır. Anayasa hükmü ve mahkeme kararları ortada dururken, bunu öğrencilerine “üniversite kararı” olarak da hatırlatmaya kalkan Rennan, besleme medyanın ateş hattına alınmış ve önce tecavüzcü sonra hedef ilan edilerek, bilâhere Ege Üniversitesi rektörü de hadiseye ortak ve yatak kılınmış ve gereken yargı kararı, ele güne şan olsun hesabı Rennan için kestirilmiştir.

Rennan hadisesinin önemi şu sıralar daha iyi anlaşılmaktadır. Kamuda türban yasallaşmakta ve iktidar milletvekilleri ilkokul bebesinin kafasını dahi örtmeye hazırlandıklarını ilân etmektedir.

Yani Rennan, türban ikonografisine kurban olarak seçilmiş bir örnektir. Yoksa Rennan’ın yaptığı değil, ona reva görülenin hesabıdır bugün ortalık yerde duran. O gider, şimdi hapisliğini yatar; ne var ki gün olur, bu deli donunu kafaya biçenlere birgün bunların hesabı sorulur…

Rennan’a beraat yolunun açılması için, hukuka değil davanın emredilen sonucuna yataklık yapan bir üniversite yönetimi, davalının talep ettiği evrakları gizlemiştir.
Anayasa ve mahkeme hükmüdür diye önceleri oraya, buraya astığı yönetmelik,
hukuk ve üniversite senato kararlarını sonra inkâr da etmiştir.

Bir cümlede özetlenen bu süreç, daha önce de ve defalarca çok yazılmış çizilmiştir. Oysa adaleti, diktatörlüğün isteklerine tutsak kılan bu aparatın hal-i pür meali, defter-i kebire ve günah mizanına kaydolduğundan, artık burada bu hikayenin ayrıntılarına bir daha şerh düşülmeyecektir.

  • Kurban Rennan,

Kurban Bayramı arefesinde yahut bitiminde kodese konacaktır.
Adamın bedeni tutsak alınabilir. İşkencelerde, esaretlikte bedenler yapılan zulüm
ve zalimliğe dayanamayadabilir. Oysa insan aklının tutsak alınamadığına,
dünya diktatörlükler tarihi yüzlerce kez tanık olmuştur.

Pekünlü bedenen tutsak kılınsa bile aklı ve bilinci artık daha da özgürleşmiştir…

Şimdi belki sıra ve kâbusa yatma, üniversitesini bu kara ayıba ortak eden akademi yönetimine gelmiştir. Düşünsenize Anayasa cürmü işleyen bir siyasi iradeden gün olup hesap sorulursa, çorabın söküğü, ilk ilmekte üniversite yönetimine denk düşecektir. Bu kabusun içinde Rennan bütün aydınlık yüzü ile demirparmaklıklar ardından kendi cellatlarına gülümseyecektir…

  • Pekünlü demirparmaklıklar ardında yanlız değildir. 

Akademinin, kendini diktatörlüğe esir etmeyen öteki yüzü O’nunla beraberdir. Öğrencileri de, mezuniyet gününde O’nu unutmamıştır.
Bez afişe “her yer direniş, her yer Pekünlü” yazıp, üniversite yönetiminin
suratına asmıştır…

  • Esaretin özgürlüğünü, özgürlük mücadelesi yapanlar, tadanlar iyi yaşar.
  • Zor olanı, dışarda olup da, aklını tutsak kıldığının farkında olmadan yaşamaktır

Doğrusu başta Rennan’ın kendisi, savunmanı ve etrafında bir avuç insan,
sıkı bir mücadele vermiştir. “Daha iyisi olmalıydı” diyene, “sen neredeydin?”
demek gerekebilir…

Diktatörlüğün karanlığını yıkacak bir halk iradesi olmadığında,
nihayet hukuk da esaretin zincirindedir.

Yol buraya kadar yürünebilmiştir. Kendi vatandaşını öldüren teröristse,
akademinin özgürlüğünü itlâf edenler daha da katmerlisidir…

Ancak duruşundan santim taviz vermeyen Rennan,
bu süreçten akademinin aklı, vicdanı ve özgürlüğü olarak çıkmıştır.

  • Demir kapı, kör pencere, yastık, ranza ve zincir bundan böyle teferruattır…

Şimdi O, Prof. Dr. Rennan PEKÜNLÜ artık onurumuzdur…

Tıpkı, 26 yıl önce bu gün (AS : 10.10. 1987) yitirdiğimiz Behice Boran gibi…