Toplum savaş siyasetini kabul etmiyor

Toplum savaş siyasetini kabul etmiyor

Fatih Yaşlı

(AS: Bizim kapsamlık katkımız yazının altındadır..)

Cuma akşamı yayımlanan ve kısa sürede büyük ilgi ve destek gören ‘Suriye’den elinizi çekin, askerler evlerine dönsün’ bildirgesinin ilk imzacılarından Fatih Yaşlı’ya yaptıkları çağrıyı ve ilk tepkileri sorduk.

soL – Haber Merkezi, 01 Mart 2020
https://haber.sol.org.tr/turkiye/fatih-yasli-toplum-savas-siyasetini-kabul-etmiyor-281636

Cuma akşamı açıklanan ve bir gün içinde büyük ilgi gören ‘Suriye’den elinizi çekin, askerler evlerine dönsün’ çağrısının altında imzası olanlardan birisi de Fatih Yaşlı.

Bir grup siyasetçi, sanatçı, aydın, gazeteci ve yazarın yayımladığı bu çağrıya bir gün içinde aralarında sendika genel başkanlarının, eski milletvekillerinin bulunduğu yüzlerce yeni ad eklendi. Çağrı, yayımlanmasından 24 saat sonra evedonsunler.net sitesinde yaygın imzaya açıldı.

Türk sağının ve İslamcı siyasal akımların ülkemizdeki düzen ve emperyalizm açısından işlevlerini merkeze koyan çalışmalarıyla uzun süredir ülkemiz düşünce dünyasına etkili katkılarda bulunan Yaşlı’ya çağrı metnini ve arka planını sorduk.

Askerler evlerine dönsün” dediniz. Toplumun bu kısa cümleyle arası nasıl sizce ve tepkiler nasıl?

  • Hem Türkiye aydınının hem de Türkiye toplumunun, geçmişi oldukça uzun olan, güçlü ve sağlam bir savaş karşıtı geleneği var. Behice Boran ve arkadaşları 1950’ler Türkiye’sinde bir avuç kişi olsalar da Menderes istibdadına karşı “Kore’de askerimizin ne işi var?” sorusunu sorabilmişlerdi. Nazım, Menderes’e yönelik en öfkeli şiirlerini Kore savaşı vesilesiyle yazmıştı. Vietnam halkının ABD emperyalizmine karşı direnişi bu toprakların devrimcilerine ilham kaynağı olmuştu. 1. ve 2. Körfez Savaşlarında yüz binler sokağa çıktı, Irak işgalinde Meclis’ten işgale ortak olma tezkeresi geçmediyse (AS: 1 Mart 2003) bunun gerisinde sokaktaki yüz binler vardı. Bunun dışında, Afganistan işgaline, Lübnan’a asker gönderilmesine, Suriye’ye yönelik yıkım politikalarına karşı da Türkiye toplumu sesini yükseltmekten kaçınmadı.
  • Gezi’ye giden yolda iktidarın Suriye siyasetine yönelik tepkinin de azımsanmayacak bir payı vardı.
  • Şimdi de bu gelenekten gelen insanlar benzer bir mücadeleye çağrı yapıyor,
  • Yoksul halk çocuklarının birilerinin kişisel istikbal, ikbal ve beka mücadelesi uğruna ölmesine, cihatçılarla yapılan işbirliğine, komşu bir devlete yönelik yıkım politikalarındaki ısrara, savaş siyasetine itiraz ediyor ve bu çağrı toplumda bir karşılık buluyor.
  • Toplum Suriye’ye yönelik yıkım politikalarına en başından beri bir tepki verse de, özellikle bu son süreçte İdlib’de olan biteni daha yüksek bir sesle sorguluyor.
  • Biz de bu metnin, bu çağrının, bu sesi yükseltmeye, iktidarın Suriye politikalarının daha çok sorgulanmasına ve bu politikalara itiraz edilmesine bir katkı olacağını düşünüyoruz, bu çağrıyı yapmış olmamızın en temel gerekçesi bu.

Erdoğan’ın en duyarlı olduğu noktalardan birisi “İdlib’de ne işimiz var?” sorusu oldu sanki? İdlib’de ne işimiz var? Ülke çıkarlarıyla ilgisi var mı bu varlığın?

  • İdlib’de bir “El Kaide otonom bölgesi” kurulmuş, iktidar partisi ise o otonom (AS: özerk) bölgenin “garantör”lüğünü üstlenmişti.
  • Soçi Mutabakatı ise bütünüyle bir oyalama taktiğiydi, sözde orada radikaller silahsızlandırılacak, kritik olan M-4 ve M-5 yolları ulaşıma açılacak, İdlib’den öbür bölgelere yönelik saldırılar duracaktı; ancak bunların hiçbiri olmadı ve zaten o mutabakatta verilen sözlerin hiçbiri yerine getirilmediği için bugünlere gelindi. (AS: AKP verdiği sözleri tutmadı!)
  • Suriye ordusu ülkenin geri kalanında egemenlik sağladıkça yüzünü İdlib’e çevirdi ve yaklaşık iki yıldır gündemde olan İdlib harekâtına Rusya’nın da desteğiyle başladı. İktidar ise İdlib’in yitirilmesinin Türkiye’nin Suriye’nin öbür bölgelerindeki askeri varlığı açısından kötü örnek oluşturacağına inandığı, sıranın oralara da geleceğini bildiği ve bütün bir Suriye siyasetinin buna bağlı olduğunu düşündüğü için, İdlib’de devletten devlete bir cephe savaşını da göze alabilecek bir konum aldı.
  • Son on yıldır izlenen Suriye politikasının bir parçası olarak İdlib’de olan bitenin de elbette ki Türkiye’nin ve Türkiye halkının çıkarlarıyla uzaktan yakından alakası yok.
  • Ortada iktidarın İhvancılıkta somutlaşan siyasal İslamcı ideolojisi ve emperyal hevesleri var.
  • Buna bir de içerideki sıkışmışlığı, yeni kurulan partileri, yitirilen belediyeleri, ekonomik krizi, rant dağıtımında yaşanan sıkıntıları eklediğimizde tablo tamamlanıyor.
  • Söz konusu olanın kimin istikbali, kimin istiklali ve kimin bekası olduğu çok daha iyi anlaşılıyor.

İktidarın Suriye macerası hakkında farklı yorumlar yapılıyor. Erdoğan’ı kişisel olarak bu maceradan sorumlu tutanlar da var. Türkiye’nin Suriye politikaları sizce ne kadar Erdoğan’a ya da AKP’ye bağlı?

Türk sağı Menderes’ten beri hep emperyal fantezilere sahip oldu. Demirel’de, Erbakan’da, Özal’da bu fantezilerin yansımalarını görebilirsiniz. Ancak bu fantezileri retorik (AS: söylemsel) düzeyden çıkarıp pratiğe dökmeye kalkışmak bu iktidar döneminde söz konusu oldu. Bunun çeşitli nedenleri var. Emperyalizmin yaşadığı kriz, iktidarın İhvan networkü ile Ortadoğu’da kurduğu ilişki, özellikle Arap Baharı sürecinin ilk yıllarında ABD katında taşeronluğa talip olunması ve ABD’nin bunu kabul etmesi, Türkiye sermaye sınıfının hırsları ve ihtirasları

Suriye sorununda ben esas motivasyon kaynağının

  • Yeni-Osmanlıcılık, hilafet hayalleri, İslamcılık ve İhvancılık olduğunu ve buna Suriye’deki askeri varlığın iç politika açısından işlevselliğini de eklemek gerektiğini düşünüyorum.
  • Ancak burada “büyük resim”e bakarak söylemek gerekirse;
  • Siyasal İslam tüm dünyada olduğu gibi bizde de emperyalizmin bir projesidir ve emperyalizm içsel bir olgudur; yani Türkiye sermaye sınıfı siyasal İslam’ı çağırmış, sola karşı siyasal İslam’a sarılmıştır,
  • siyasal İslamcı iktidar da (AKP) bugünkü Suriye siyasetinin asıl failidir demek gerekiyor.
  • Tam da bu nedenle, bugün Türkiye’de siyasal İslam karşıtlığı ile sermaye düzenine karşıtlık, sermaye düzenine karşıtlıkla siyasal İslam’a karşıtlık iç içe geçmiş durumdadır ve biri hakkında sessiz kalanın öbürü hakkında konuşma hakkı bulunmamaktadır. ====================================

Meşruluğunu Apaçık Yitiren
AKP = Erdoğan İktidarı

Ulusumuz Tarafından
Görevden Uzaklaştırılmalıdır

Sayın Fatih Yaşlı‘nın başlattığı “Suriye’den elinizi çekin, askerler evlerine dönsün” bildirgesine biz de dün akşam imza verdik, metni ve imzacıları web sitemizde yayınladık. (http://ahmetsaltik.net/2020/02/29/suriyeden-elinizi-cekin-askerler-evlerine-donsun/)

Sayın Yaşlı’nın yukarıda aktardığımız açıklamalarından bir paragrafı bir kez daha paylaşmak istiyoruz :
****

Son on yıldır izlenen Suriye politikasının bir parçası olarak İdlib’de olan bitenin de
elbette ki Türkiye’nin ve Türkiye halkının çıkarlarıyla uzaktan yakından alakası yok
.

Ortada iktidarın İhvancılıkta somutlaşan siyasal İslamcı ideolojisi ve
emperyal hevesleri var.

Buna bir de içerideki sıkışmışlığı, yeni kurulan partileri, yitirilen belediyeleri,
ekonomik krizi, rant dağıtımında yaşanan sıkıntıları eklediğimizde tablo tamamlanıyor.

Söz konusu olanın kimin istikbali, kimin istiklali ve kimin bekası olduğu
çok daha iyi anlaşılıyor.

****
Yukarıdaki 4 saptama son derece önemlidir ve sorunun özünü ortaya koymaktadır.

Ulusumuzun artık, AKP = Erdoğan‘ın hemen hemen hiçbir söylemine inancı kalmamıştır.  Erdoğan, içeride bütünüyle tıkanmıştır, tükenmiştir. Dış politikada ulusal duyguları istismar etme dışında seçenek kalmamıştır ancak bu ez de ölçü elden kaçırılmıştır. Şehit sayıları halkın sabrını taşırmış durumdadır. Nitekim Erdoğan bu yıkıcı – yakıcı tabloyu halka açıklayamamış, olaydan yaklaşık 36 saat sonra kamuoyu önüne çıkabilmiştir.

Aşağıdaki 2 fotoğraf, tarihe düşülen utanç kareleridir, suçüstü yakalanmışlardır.

Bütün Ulus tam anlamıyla “kan ağlarken”, ağzımızı bıçak açmazken, Erdoğan ve Damadı Albayrak, eski TBMM Başkanı İsmail Kahraman her nasılsa ve nedense, içleri nasıl kaldırdı ise, iç dünyalarını adeta ele verircesine, gülmekte hatta kahkaha atmaktadırlar..

Bu fotoğrafları Ulusumuzun dikkatine, bilgisine, ilgisine ibret belgeleri olarak sunuyoruz..

Özellikle içten inançlı ve AKP’ye oy veren, Reis’e kul gibi körü körüne tapan insanlarımıza..

Artık uyanın.. uyanın deriiiin mi derin gaflet uykusundan..


(Sait Munzur, İdlib’te yaşananların ardından çizdi: Sarıkamış’tan İdlib’e…, sol.org.tr)

Tarih okumalarımızdan bir söz beynimizde zonkluyor :

  • Ekonomi kötüye gidiyor, kriz ve işsizlik artıyor, memnuniyetsizlik yayılmaya başlıyordu sonra aklıma mükemmel bir fikir geldi; savaşmak!Benito Mussolini

Sayın Rifat Serdaroğlu‘nun dünkü (29.02.2020) “NE YAPMALISINIZ?” başlıklı yazısından çok önemsediğimiz bir bölümü paylaşalım (yazının tümünün okunmasını öneriyoruz : https://rifatserdaroglu.net/2020/02/28/ne-yapmalisiniz/)

  • Öyle bir noktadayız ki, ya AKP iktidarını demokratik yolla göndereceğiz
    ya da son devletimiz
    olan T.C. Devleti için Fatiha okuyacağız.
  • Eğer Türk Milleti olarak, seccademize dadanmış şeytanları, İhvancıları, Muaviye özentilerini, devlet hazinesini talan eden soyguncuları, biatçıları iktidardan indirmeyi beceremezsek önümüz çok karanlık!
  • Artık gerçekleri görmek zorundayız.
  • Konu Türk Vatanı olunca, kimseye keyif bağışlayacak halimiz yok.
  • Kripto AKP’lilere, tarikat artıklarına, “istikrar var para kazanıyoruz” diyen eblehlere, demokratik rejimi korumanın hepimizin görevi olduğundan habersiz fikirsizlere
    acıyacak durumumuz yok…
    ****
    Lütfen, AKP’den istifa ederek ayrılan bağımsız milletvekilinin Ruşen Çakır ile söyleşisini ve ibretlik itiraflarını izler misiniz? (5 dk.)
    https://www.facebook.com/623224320/posts/10158062008014321/

Bu tür sağduyulu / yurtsever çıkışların AKP içinden artık çığ gibi büyümesini bekliyoruz.

  • Sorun Erdoğan iktidarının bekası değil, TÜRKİYE’nin BEKASI’dır.

Medyaya yansımayan, şehit yakınlarınn yürekleri paralayan feryatlarını izlemeye gücünüz var mı AKP = Erdoğan ve hala körü körürne alkışlayanlar, tapanlar???

Tek çözüm artık, meşruluğunu apaçık yitirmiş olan AKP = Erdoğan iktidarının,
Ulusumuz tarafından görevden uzaklaştırılmasıdır.
Muhalefet, bu meşru savunmanın tüm demokratik – hukuksal yollarını hazırlamaya koyulmalıdır.

Birinci öncelikli görev budur ve yitirilecek zaman yoktur.

Sevgi ve saygı ile. 01 Mart 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Hekim, Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (SBF)
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı

www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

GERÇEKTEN BİR GECEDE CAHİL Mİ BIRAKILDIK?

GERÇEKTEN BİR GECEDE CAHİL Mİ BIRAKILDIK?

NEJLA DOĞAN
BİRGÜN, 30.10.2019

Osmanlıcanın zor olması basitçe okur-yazar olmayı bile engelliyordu. Cumhuriyet kurulduğunda 12 milyonluk ülke nüfusunun ancak % 10’u okur-yazardı. Bu oran kadınlarda %2’ye dek geriliyordu. Dahası modern (AS: çağdaş) dünyaya ait terimlerin Osmanlıca karşılığı üretilemediği için birçok yabancı sözcük dilin bir parçası haline geliyordu.

Bugünlerde yine 1 Kasım Harf Devrimi’nin yıldönümü nedeniyle bir gecede cahil kaldık” “atalarımızın mezar taşını okuyamıyoruz vb. söylemlerle karşılaşacağız… Öncelikle “cahil sözcüğünün anlamına bakalım: F. Devellioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe Sözlüğü’nde “bilimsiz bilgisiz olarak tanımlanıyor. Dolayısıyla sorun mezar taşı okumaksa, bunun cehaletle ilgisi yok. Ama sorun cahil kalındığı iddiası ise; bu iddianın tarihsel gerçekliğine bakmak gerekiyor. Gerçekten bir gecede “bilimsiz bilgisiz” mi kaldık yoksa yüzyıllar süren ve kökleşen bir cehaleti temsil eden dilin kaldırılması mı asıl sorun?

Bilgi ve bilimin üretilmesi dinamik bir süreçtir. İçinde yaşanılan çağın ekonomik toplumsal koşulları ile birbirini besler karşılıklı bir etkiye ve dönüşüme neden olurlar. Bu dönüşüme kapalı olan toplumlar tarihsel sürecin belli bir aşamasında dışa bağımlı hale (AS: duruma) gelirler. Tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi… Osmanlı’nın çöküşünün temelinde yeni dünyanın ürettiği bilgi sistemlerine yabancı oluşu vardı. Bu yabancılık başta eğitim, ekonomi ve teknolojide; ardından toplumsal yaşamın hemen her alanında Batı’ya karşı zincirleme bir bağımlılık ilişkisi yarattı.

MEDRESELERDE CEHALET KURUMSALLAŞTI

Batı’da Rönesans’la başlayıp Aydınlanma ile süren düşünsel gelişim ve Sanayi Devrimi’yle somutlaşan ekonomik dönüşüm yaşanırken, Osmanlı’nın başat eğitim kurumu olan medreseler ne yapıyordu? Yanıt önemli; çünkü Batı’daki değişimin Osmanlı coğrafyasına dek nüfuz etmesi karşısında çözüm üretecek temel kurum, bilginin tekelini elinde tutan medreselerdi. Ancak Osmanlı ulema sınıfı, dönüşüme karşı dini bir reddiye içindeydi. Yaşanan dönüşümü Avrupa’ya özgü kabul ediyor, bunu Osmanlının dinsel-geleneksel yapısına karşı bir tehdit olarak görüyor ve uzak durulması gerektiğini düşünüyordu.

Dolayısıyla medrese skolastiği, zorunluktan kaynaklanan yenileşme arayışlarına bile yanıt veremiyordu. Buna karşın kendisini hâlâ ümmetin koruyucusu sayıyor, tüm bilgi ve görüşler ancak ulemanın onayıyla halkla buluşabiliyordu. Cehalet kurumsallaşmış, toplum koyu bir dogmatizme hapsedilmişti. Bu dogmatizmin dili ise; büyük halk kitlelerinin yabancı olduğu Osmanlıcaydı.

ARİSTOKRASİNİN DİLİ KALDIRILDI!

Osmanlıca dinsel ve yönetsel elitin üst dili olarak ortaya çıkmış saray ve medrese çevresinde gelişmişti. Toplumdan kopuktu ve Anadolu’daki halk diliyle arasında uçurumlar vardı. Yazı dili olarak Arap alfabesini konuşma dili olarak Arapça-Farsça-Türkçe karışımını içeren bu yapay dili, ancak iyi bir medrese eğitimi almış ayrıcalıklı kesimler öğrenebiliyordu. Ama bu ayrıcalıklı kesimin çağdaş bilgiyle ilişkisi sınırlıydı, ürettikleri bilgi de genel olarak geçmişin yinelenmesine dayanıyordu. Niyazi Berkes’in anlatımıyla 1800’lerin sonlarına gelindiğinde bile “Osmanlıca olarak basılmış kitaplar bir duvardaki kitap rafını dolduramayacak ölçüde azdı. ”

Öte yandan dilin zor olması, basitçe okur-yazar olmayı bile engelliyordu. Cumhuriyet kurulduğunda 12 milyonluk ülke nüfusunun ancak %10’u okur-yazardı. Bu oran kadınlarda %2’ye dek geriliyordu. Osmanlıcanın kaldırılıp yeni harf sistemine geçilmesi okur-yazarlığı kısa sürede artırmayı amaçlıyor, bunun yanı sıra Anadolu halkının konuşma diline uygun bir alfabenin geliştirilmesi gereksinimine işaret ediyordu. Kaldı ki Latin alfabesi, dönüşüm kaçınılmaz duruma geldiğinde, günü kurtarma telaşı içinde olan Osmanlı’da zaten kullanılmaya başlanmıştı! Bilgi ve teknolojide dışa bağımlı olan Osmanlı, yükseköğretimde askeri ve teknik okullarda Avrupa kökenli bilimsel yayınlar okutuyor; bu nedenle zorunlu olarak Latin alfabesini kullanıyordu. Dahası, modern dünyaya ait bilim, felsefe, siyaset, ekonomi ve hukuk alanındaki terimlerin Osmanlıca karşılığı üretilemediği için, birçok yabancı sözcük dilin bir parçası haline geliyordu.

BUGÜN OSMANLICA DERSLERİ İLGİ GÖRMÜYOR

Kısacası Osmanlıca; yapay, halktan uzak ve dilin çağdaşlaşması konusunda engel oluşturan bir dildi. Kendini kutsallık zırhına bürümüş, gücünü anlaşılmazlık üzerine kuran ve egemene hizmet eden bir dildi. Tam da bu nedenle bugün yeni Osmanlıcılık hayaliyle açılan Osmanlıca kursları ilgi görmüyor seçmeli dersler seçilmiyor. Çünkü bu dil halkı değil bir saray ideolojisini temsil ediyor.
(https://www.birgun.net/haber/gercekten-bir-gecede-cahil-mi-birakildik-274366)

Lozan Barış Antlaşması : Bir Ulusun Yeniden Doğuş Belgesi

Dostlar,

Değerli arkadaşımız Sayın Altan Arısoy birikiml, bir aydınımızdır.
İntrnet ortamında sıklıkla değerli yorumlarına rastlanır.
ADD’nin açtığı 90. Yıl Lozan Yazı Yarışmasında, aşağıdaki kapsamlı makalesi 3.lük ödülü aldı. Kendisini kutluyor ve bu değerli yazıyı paylaşıyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
29.7.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

 ==============================


Lozan Barış Antlaşması :
Bir Ulusun Yeniden Doğuş Belgesi

portresi

Altan Arısoy
Öğretmen, Anamur

 

 

 

20. YÜZYIL BAŞINDA OSMANLI DEVLETİ

17. 18. Ve 19. yüzyıllarda Avrupa Ortaçağ’dan kurtulup bilim ve teknikle,
Aydınlanma ve Endüstri (Sanayi) Devrimi ile dev adımlarla ilerlerken;
Osmanlı devleti baş aşağı gidiyordu.

Kapitalizmle birlikte ulusçuluk akımları, başta dönemin gelişmiş ülkelerini etkisi altına aldı. İspanya, Fransa, İngiltere, ABD derken, 1870’lerde Almanya ve İtalya
ulusal devletlerini kurarak çok güçlü bir konuma yükseldiler.

Kapitalizm; büyük devletler arasında her alanda amansız bir yarışa neden oluyordu. Özellikle sömürgecilik alanındaki rekabet, Avrupa devletlerinin iki büyük blok oluşturmasına yol açtı.

Ulusçuluk (ulusalcılık) akımları 200 yıldır dünya tarihini belirleyen başlıca etkendir.
Osmanlı Devleti bütün bunlara bir anlam veremedi. Durumu düzeltmek için, özellikle askeri alanda Avrupa’yı taklit etmeye çalıştıysa da, başarılı olamadı. Yabancıların
askeri sistemlerini taklit etmek ve onlardan malzeme almak hiçbir şey kazandırmadı. Çünkü; uygarlık yolundaki ilerlemeler, bütün alanları kapsayan bir bütündür.

Tek ayakla yarış kazanılmaz.

Özetle; Osmanlı Devleti 1830’lardan başlayarak büyük devletlerin oynattığı bir
kukladan ibaretti. Sürekli olarak azınlık isyanlarıyla boğuştu. Rusya ile savaştı.
Her isyana İngiltere, Fransa ya da Rusya karışıyor, imparatorluk küçülüyor ve çöküyordu.

DENENEN KURTULUŞ YOLLARI

Osmanlı Devleti dağılırken birçok kurtuluş yolu denedi. Hepsi de hüsranla sonuçlandı:
Tanzimat Dönemi aydınları; Saltanat yetkilerinin korunması koşuluyla, bir parlamento açılmasının ve her etnik kümeye eşitlik tanınmasının devleti kurtaracağını düşündüler. Adına “Yeni Osmanlıcılık” dediler. Anayasa yapıldı. Meclis açıldı.
Ama dağılma sürdü.

Özellikle II. Abdülhamit İslamcılık (Panislamizm) ideolojisine sarıldı.
Sırbistan, Romanya, Mısır, Kıbrıs gitti. Ruslar Erzurum’a geldi. Hilafet sancağı açıldı. Yine olmadı.

İttihat ve Terakki Derneği‘nin devlete egemen olmasının, özellikle de
Balkan Savaşı‘nın ardından pompalanan Türkçülük- Turancılık ideolojisi
romantik bir imge olmakla kaldı. Almanya ile ittifak yapıldı. 1. Dünya Savaşına girildi. Yüz binlerce insanımız ve 3.500.00 km karelik ülke toprakları yitirildi…
Mondros Ateşkes Antlaşmasıyla teslim olundu. Düşman gemileri İstanbul’a
demir attı.

Savaştan sonra ise düşünülebilen tek çözüm; ya İngiltere’nin ya da ABD nin güdümünde (mandasında) yaşama şansı aramak oldu. Dönem aydınlarının ezici çoğunluğu ve yönetici kadrolar birdenbire İngiliz hayranı olup, onların insafına sığındılar.
Osmanlı; savaşta yenildi. Çare olarak ülkesini işgal edenlere sığındı.

  • Vahdettin, Osmanlı Devletinin bir süre İngiltere tarafından yönetilmesini bile önermiştir!

Osmanlı Devleti; 10 Ağustos 1920 günü imzaladığı Sevr Antlaşmasıyla, imparatorluğun çökmesini, ülkenin paylaşılmasını kabul etmek zorunda kaldı.
Ankara’da ulusal savaşın merkezi olan TBMM ise; aynı günlerde aldığı bir kararla
bu teslimiyet anlaşmasını reddettiğini bütün dünyaya duyuruyor, imzalayan ve onaylayanları “vatan haini” ilan ediyordu. (19 Ağustos 1920)

Osmanlı Devleti’nin gerileme ve dağılma dönemlerinde temel bir anlayış vardı. Avrupa’ya öykünmek, onlardan akıl ve yardım almak…Bu öykünmecilik Lale Devri ile başlamıştı. Tanzimat Dönemi’nde doruğa çıktı. Ülke, yabancıların oyun alanı oldu. Saltanat makamı İngiliz, Fransız, Rus büyükelçilerinin emirlerini uygulamak zorunda kaldı. Sonuçta ise en büyük nedeni “Şark Meselesi” yani Osmanlı ülkesinin paylaşılması olan 1. Dünya savaşıyla tasfiye edildi. Tarihe gömüldü.

  • Sevr Antlaşması bu yok oluşun belgesidir…

Son üç yüz yılda “biz adam olmayız” fikri o kadar yerleşmiştir ki; işbirlikçilik ve yabancı hayranlığı bugün bile son dönem hükümetlerimizin dayandığı temel bir politikadır.
Kurtuluş savaşımız böyle bir ortamda yapıldı.
Lozan Antlaşması ile taçlandı.

LOZAN KONFERANSI

Öncelikle Lozan Barış Konferansı’na ilişkin kimi bilgileri yeniden anımsamakta yarar var:
Lozan’a giden kurula TBMM tarafından 14 maddelik bir yönerge verildi. Yönergede hangi konularda ödün verilmeyeceği belirtildi. Genellikle sınırlar üzerinde duruldu.

Kapitülasyonlar 
borçlar
azınlıklar ve
Boğazlar konularında alınacak kesin tavırlar belirlendi.

Konferans; 20 Kasım 1922’de başladı. Anlaşma olmadı ve 4 Şubat 1923’te dağıldı. Ancak diplomasi sürdü. Bu arada Sovyetler Birliği Türkiye’ye açık destek verdi. Eğer yeniden savaş çıkarsa; bu kez Türkiye’nin yanında savaşa gireceğini duyurdu. Türkiye ise; İzmir İktisat Kongresi gibi etkinliklerle kesin tavrını ortaya koydu. Konferans, 23 Nisan 1923’te yeniden başladı. 24 Temmuz 1923’te barış antlaşması bağıtlandı

Antlaşma; 143 madde ve 17 ek protokolden ibarettir. Gizli saklı maddeleri yoktur. Olması da olanaksızdır. Gizli anlaşmalar ancak iki devlet arasında yapılır.
Uluslararası konferanslarda olmaz.

Lozan Barış Antlaşması taraf ülkelerin meclislerinde görüşülmüş ve Türkiye tarafından 23 Ağustos 1923’te, Yunanistan tarafından 25 Ağustos 1923’te, İtalya tarafından
12 Mart 1924’te, Japonya tarafından 15 Mayıs 1924’te imzalanmıştır. İngiltere’nin anlaşmayı onaylaması ise 16 Temmuz 1924 tarihinde olmuştur. Anlaşma, tüm tarafların onaylarında ilişkin belgeler resmi olarak Paris’e iletildikten sonra, 6 Ağustos 1924 tarihinde yürürlüğe girmiştir. (1)

Japonya Lozan Konferansına katıldı. Çünkü; 1. Dünya Savaşının taraflarından biriydi. ABD ise Türklerle savaşmadığı için konferansta taraf olmadı. Yalnızca gözlemci bulundurdu. Taraflar, 1. Dünya savaşına katılan “itilaf devletleri” ile Türkiye’dir.
Bu yüzden; ABD’nin antlaşmayı imzalaması söz konusu değildir. Türkiye’de son yıllarda sürdürülen “ABD Lozan Antlaşmasını imzalamadı” diye sürdürülen savın dayanağı yoktur.

Lozan Antlaşması; yukarıda sıraladığımız Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük gibi, tarih içinde iflas ettiği görülen anlayışlara karşı olduğu kadar; bütün dünyaya karşı da, ulusumuzun gerçek kimliğini tescil ettiren bir belgedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık belgesi ve yurdumuzun tapusu olan Lozan Antlaşması’nı eleştirenler; önceki yüzyıllardan beri sürüp gelen eski ve geri anlayışların temsilcisidirler. Bilinmelidir ki; Lozan Antlaşması’na karşı olanlar
Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı olanlardır…

Lozan Antlaşmasını nankörce eleştirenleri birkaç kümede toplayabiliriz:

1. Kürtçü ayrılıkçılar
2. Saltanat ve Hilafet yanlıları, İslamcılar…
3. İşbirlikçiler, etki ajanları
4. Her dönemde görülen iktidar dalkavukları

Bu kümelerin amaçları başka olsa da;. ortak noktaları Türkiye Cumhuriyeti’ne düşmanlıktır. Eleştiriler arasında “doz” farkı vardır. Bazıları, “Lozan Bir Hezimettir” diyecek denli ileri gitmişlerdir. Karşı çıktıkları noktalar hemen hemen aynıdır.
Hepsi de dezenformasyon (yanlış bilgilendirme, yanıltma) yoluyla insanları
Kurtuluş savaşı, Cumhuriyet, Atatürk ve devrimler konusunda kuşkuya düşürmek isterler. Böylelikle; Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin sarsılacağını ve iktidarı
ele geçirebileceklerini düşünürler(!)

KÜRTÇÜ AYRILIKÇILAR

Kürtçüler Lozan yerine Sevr antlaşmasını doğru bulurlar. Irak’ın kuzeyindeki
kukla Kürt oluşumunun anayasası Sevr Antlaşması’na gönderme (atıf) yapar.
Varlığını o antlaşmaya dayandırmaya çalışır! Lozan ile Kürtlerin devletleşme hakkının gasp edildiği iddiasındadırlar.

Onlara göre Lozan Antlaşması; “Kürdistan’ı işgal devletleri arasında bölüşen bir emperyalist anlaşma” dır! ‘Misakı milliye’ sahip çıkmak, Sevr anlaşmasını kötülemek ve Lozan’ı savunmak açıkça Kürtlerle dalga geçmektir.
Kürdistan’ın parçalanmasına alkış tutmaktır.

Daha da ileri gidip “açılım ya da çözüm” Lozan’ın Kürtler için bir bozgun olduğunu; bugünkü “çözüm” projesinin de 2. Lozan Bozgunu” diyenler var…

Oysa; Kürtlerin büyük çoğunluğunu temsil eden kuruluşlar Lozan konferansına başvurarak, Türklerden ayrılmak istemediklerini ifade etmişlerdi. İsmet Paşa da;
“Kürtler bizdendir, Turan soyundandır, dolayısıyla Musul vilayetindeki Kürtler de Türkiye’ye bağlanmalıdır.” şeklinde bir direniş göstermişti.

Ama İngiltere Musul sorununun daha sonra iki devlet arasında dostane görüşmelerle çözülmesini kabul ettirmiş ve Lozan’da Irak sınırı çizilememiştir. Tarihte hiçbir zaman Kürdistan denilen büyük bir bölge olmamıştır. Osmanlının son döneminde sadece kısa bir süre için “Kürdistan” olarak adlandırılan bölge, bugün Kürdistan olduğu iddia edilen alanın küçük bir parçasıdır.

Son Osmanlı Meclisi; işgal edilen ülke topraklarını kurtarmak amacıyla bir dizi karar aldı. Bu kararlara Misak- Milli (ulusal ant) denildi. Türkiye Cumhuriyeti bu sınırlar ötesinde hiçbir iddiada bulunmadı. Oralar zaten imparatorluktan kalan topraklardır. O alanın da bir bölümünü terk etmek zorunda kaldı. Bu durumda kurtuluş savaşı ve Lozan Antlaşması ile Türkiye’nin bir ülkeyi işgal etmesi söz konusu değildir. “Lozan ile T.C. Kürdistan’ı sömürgeleştirdi” demek, dayanaksız bir iddiadır.

Azınlıkların dilediği dili kullanmasına hiçbir kısıtlama konulmamıştır.
(Lozan Ant. md. 39) Lozan Barış Antlaşması’nda azınlık, Müslüman olmayanlar olarak belirlenmiştir. Tüm azınlıklar Türk uyruklu kabul edildi ve hiçbir şekilde ayrıcalık tanınmayacağı belirtildi.

Kürtçülerden bazıları, Lozan Antlaşmasının 39. maddesine göre; azınlıkların her alanda istedikleri dilleri kullandığını; Kürtlerin bu haktan yoksun olduğunu, kendilerine haksızlık yapıldığını söylerler. Oysa Kürtler, Türkiye Cumhuriyeti’nin asıl sahibidirler.
Bundan büyük bir hak olabilir mi? Azınlık olmayanların, azınlıklara verilen haklardan yararlanmaları söz konusu değildir. Lozan Antlaşmasına dayanarak böyle bir sorun yaratılamaz…

Üstelik, Kürtçenin; resmi dil dışındaki her alanda özgürce kullanılmasında artık hiçbir engel de yoktur. Azınlıklar bile kendilerine verilen bu haklardan 17 Şubat 1926 tarihli Türk Medeni Kanunu ile vazgeçmişlerdir…

SALTANAT – HİLAFET YANLILARI VE İSLÂMCILAR

Günümüz İslamcıları, yoğun olarak “Lozan hezimettir” derler. Lozan konusunda en çok iftira atan kesimdir. Necip Fazıl ve Kadir Mısıroğlu’nun iftira ve iddialarını sürdürürler. Gerekçeleri ise şunlardır:

1920-1922 arasında Yunanistan’a karşı verilen İstiklâl Harbi’nin galibi olarak Yunanistan’dan tek kuruş savaş tazminatı alınmadı.
Savaş giderimi (tazminatı) olarak yalnızca Meriç ırmağı batısındaki Karaağaç kasabası alındı. Giderim (Tazminat) yalnızca para değildir. Kurtuluş savaşı aynı zamanda
1. Dünya savaşının devamı gibidir. Lozan Antlaşması da taraflar arasındaki
son Antlaşmadır. İngiltere savaş galibi olarak giderim (tazminat) istiyordu.
Daha büyük ödence (tazminat) isteminden bu yüzden vazgeçilmiştir.

Misak-ı Milli sınırları içinde Musul-Kerkük ve Süleymaniye İngiltere’ye;
Hatay Fransa’ya bırakıldı.

“Türkiye ile Irak arasındaki sınır dokuz ay içinde Türkiye ile Büyük Britanya arasında dostça belirlenecektir.” (Lozan Ant. md.(3)

Görüldüğü gibi Musul Lozan’da verilmedi. Arkasından İngiliz desteğiyle Nasturi ve Şeyh Sait ayaklanmaları çıktı. Cumhuriyet yönetimi zor durumda kaldı. Irak’ta İngiltere ile savaşamazdı. Bu sınır Lozan’da çizilmedi. Milletler Cemiyeti‘nin de İngiltere yanlısı olması üzerine 1926 yılında çizildi.

Suriye sınırı da 21 Ekim 1921’de Fransa ile yapılan Ankara Antlaşmasıyla belirlenmiştir. Lozan’da değil. Karşılığında Fransa işgal ettiği yerlerden çekildi.
Hem kurtuluş savaşı içinde, hem de Lozan’da Türkiye’ye diplomatik destek verdi.
Ama mücadele devam etti. Hatay 1939 yılında anavatana katıldı.

12 ada İtalyanlar’a, İmroz, Bozcaada ve Tavşanlı adaları dışındaki bütün Ege adaları Yunanistan’a, 1571’den beri Türkler’e ait olan Kıbrıs İngiltere’ye verildi.

Yalan…

12 Adayı İtalya Balkan Savaşları sonunda kendi ülkesine kattı. Doğu Ege adalarını Balkan savaşında Yunanlar işgal etti. Savaş sonunda Atina Antlaşmasıyla Yunanistan’a verildi.

Lozan’la Çanakkale Boğazı’nın güvenliği için Bozcaada ve Gökçeada Türkiye’de bırakıldı. Doğu Ege adalarının silahsızlandırılması kararlaştırıldı (md.12).
Kıbrıs ise 2. Abdülhamit döneminde, 1878 yılında elden çıktı. 36 yıl boyunca İngiltere işgalinde kaldı 1914 yılında ise ilhak edildi.. İngilizlere teslim eden Osmanlı yönetimidir. Lozan Antlaşması ile pazarlık konusu olmamıştır. Durum not edilmiştir. Dahası;
Misak-ı Milli sınırları içinde de değildir. Son olarak; denizci olmayan, deniz filosu olmayan, oralarda savaşmayan, adaları nüfuslandıramayan, zaten işgal edilirken bile
en küçük bir direniş örgütleyemeyen Osmanlının teslim ettiği Oniki adanın
geri alınamamasını eleştirmek vicdan işi midir?

Türkiye’nin Lozan’da tam bağımsızlığına kavuştuğu iddia edilirken, ağır bir borç altında bırakılarak yabancı şirketlere imtiyazlar verilmiş ve tam bağımsızlık bir kenara itilerek Batı blokunda yer almaya zorlanmıştır.

Borçların sahibi; İslamcıların övündüğü, özlem duyduğu Osmanlı hanedanıdır.
Yeni Türkiye, Osmanlı borçlarının yalnızca kendine düşen payını ödemeyi yüklenmiştir.
Lozan’ı eleştirenler; Türk delegeler kurulunun devlet borçlarının üzerine yatabileceğini ve Osmanlı’nın geçmiş yüzyıllardan beri yitirdiği bütün toprakları geri alabileceğini sanıyor olmalılar! Son nefesini vermemek, canını kurtarmak için savaşan bir ulusun Osmanlı’yı eski günlerine döndürmesi istenebilir mi?

Yabancı şirketler zaten büyük ayrıcalıklara sahipti. Bu ayrıcalıklara Lozan’da son verildi.

Kapitülasyonlar kaldırıldı.

Ancak; bu şirketler daha sonra millileştirildi. Millileştirme; Lozan Barış Konferansının konusu değildir.

Lozan Antlaşması nasıl bir hezimettir ki; ülkesi paylaşılmış, bağımsızlığı yok edilmiş, tutsak edilmiş bir ulusun varlığını bütün dünyaya kabul ettirmiştir?

Kadir Mısıroğlu, “Lozan, muazzam imparatorluk mirasının han-ı yağmasıdır.
Türk’ün şahsında İslâm’dan intikam alınarak, bütün bir İslâm dünyasının
başsız bırakılmasıdır.” diyor…

Yalnızca o büyük imparatorluğu kimlerin yağmalayıp batırdığını, dünyadan uzak kalarak, parçalanmasına neden olduğunu söylemeye dili varmıyor!

“İslâm” dediği dünyanın Osmanlı halifesini nedense hiç takmadığını;
dahası halifeliğin o dünya sömürgeleşirken bir ses bile veremediğini unutuveriyor…

Necip Fazıl; DP’den aldığı güçle çıkardığı Büyük Doğu Dergisi‘nin 29 Mayıs 1946 günlü sayısında; “Hahambaşı Hayim Nahum Kuran’ın hükümlerini kaldırıp milleti
dinsiz yapmak için bir başka Yahudi olan Lord Curzon’a ‘siz Türkiye’nin toprak bütünlüğünü kabul edin. Ben onlara İslâmiyeti ve hilafeti ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum” önerisini kabul ettirdiğini yazdı. (Özakman; Vahdettin, Mustafa kemal ve Milli Mücadele, sf. 591)

Kadir Mısıroğlu baştan sona yalanlarla dolu olan “Sarıklı Mücahitler” adlı kitabında “Hayim Nahum aracılığıyla Lozan Antlaşması’nın meşhur gizli 24 maddelik kısmı
tanzim edilmiştir” (2) diye bir yalan uydurmuştur.

Koskoca devletlerin bir Yahudiye güvendiğini ve Türkiye’nin işinin böylece bitirildiğini uydurmak, ancak paranoyak bir aklın ürünü olabilir! Ruh sağlığı kendisi kadar sakat olanlar da inanır. Anlatılanların hiçbiri tarihsel olarak yaşanmamıştır. Tarihler, kişiler, olaylar uydurulmuştur.. Bir ulusun varlık-yokluk sorunu çocuk oyunu mudur?

Akit Gazetesi’nin 24 Temmuz 1996 günlü sayısının ana başlığı:
“Musul Sarhoş Kurbanı”

Sonra da bunu ABD elçisine dayandırıyorlar:

“John Grew, anılarında İsmet İnönü’nün Lozan görüşmeleri sırasında zil zurna sarhoş olduğunu söyledi.”

Böyle bir ifade yok… Yalan, iftira, hakaret, aldatma, saptırma din tacirlerinin
ana mesleğidir. Neresini düzeltelim.

ABD delegesinin adını bile yanlış yazmışlar. Ama önemli değil.
Nasılsa, din adına ne yazsalar yuttururlar…
Büyükelçinin adı Joseph Grew’dir. Anılarında akşam yemeklerinde her konu hakkında birçok dedikodunun dolaştığını, İsmet’in Curzon’la yediği bir akşam yemeğinde, “şampanyanın keyiflendirici etkisi altında Musul’u İngilizlerin elde tutmalarında
hiçbir sakınca görmediklerini söylemiş.’ diyor.

Grew olayın tanığı bile değil. Bir dedikodu aktarıyor. Tescilli Türk devrimi düşmanları bunu hemen tarihi değiştiren kesin bir bilgi gibi yutturmaya çalışıyorlar!
“Zil zurna sarhoş, Musul sarhoş kurbanı” gibi yalanlar ekliyorlar. Diplomatik yemeklerde ince espriler yapılır. Gerçek olsa bile, bu esprilerden sonuç çıkarmak akıl işi değildir.
Grew; sonra asıl gerçeği anlatıyor: “Türkler Musul’u almak istiyor, fakat İngilizler oradan toprak vermeyi kesinlikle reddediyorlar…”

Grew devam ediyor; “Curzon birden bağırdı. ‘Dört korkunç saatten beri burada oturduk. İsmet her sözümüze şu bayat ve adi kelimelerle cevap verdi:

BAĞIMSIZLIK VE ULUSAL EGEMENLİK…’

Her şey bitmişti. Curzon ızdırap ve korku içindeydi…” (2)

Demek ki İsmet paşa muhatabını çıldırtacak kadar sıkı bir görüşmeciymiş!..
Din maskeli sahtekârların işi, yalan ve iftira üretmektir.

Kemal Tahir’in “Yol Ayrımı” adlı yapıtında iki roman kahramanı siyasal tartışmaya girer. Bunlardan biri; son dönem zaferlerinin bin yıllık koca tarihin küçük bir parçası olduğunu, eskiden kopmamak gerektiğini, Lozan’da 5 ay içinde koca imparatorluğun tasfiye edildiğini anlatır. Geçmişte çok daha büyük dünya imparatorlukları kurduğumuzu, bugünkü başarının ise büyük tarih karşısında küçük kaldığını ve abartıldığını iddia eder. Bunda çok kovuşturmaya uğramasının ve uzun yıllar cezaevinde kalmasının etkisi göz ardı edilemez.

Saltanat ve Hilafet yanlıları, bir roman kahramanının abartılı sözlerini referans alarak “Kemal Tahir de Lozan’ı yenilgi olarak görmektedir.” diyerek savlarına dayanak yaparlar.
Kemal Tahir’in babası Abdülhamit’in yaveri, annesi de Saraydan çıkmadır. Osmanlıcıdır. Kemal Tahir’in böyle düşünmesi özneldir. Kendine göre haklıdır. Savunduğu şey, Saltanat ve Hilafet değildir. Daha çok, yaşanan travmanın etkisiyle eski görkemli dönemlere ait özlemlerini, çöküşten duyduğu üzüntüyü anlatır. Bu türden uzun diyalogları, öteki kitaplarında da vardır.

Ahmet Kekeç, Star gazetesindeki 12 Mart 2013 günlü “Bir De Lozan vardı” başlıklı yazısında, İsmet Paşa’nın yan bir figür olduğunu, Lozan heyetinin deneyimsiz olduğunu, hükümetten yardım almadığını, görüşmelerin sürdüğünü, neden yalnızca Osmanlı ülkesinin tarumar edildiğini sorguluyor (3).

Yanıtı basittir; 1. Dünya Savaşı’nın ilk amacı zaten Osmanlı ülkesinin paylaşılması idi. Lozan görüşmeleri Türk heyetinin direnmesi yüzünden uzun sürdü. Türk heyeti deneyimsiz değildi. O dönemin en yetkin kişileri vardı. İsmet Paşa da adı parlayan kişiydi…

Ahmet Kabaklı; “Rivayete göre Lozan’ın 12 veya 24 gizli maddesi vardır ki, bunları bilmiyoruz… Lozan’da misak-ı milli gerçekleşmemiştir. (Ekim 1988, Sur dergisi)

Gizli maddeler, açıkça sırıtan bir yalandır. Yazanlar da biliyor. Bu saçmalıklara,
Türk Devrimine düşman olunduğu için devam ediliyor. “Çamur at izi kalsın…”

Lozan’da Misak-ı Millinin tam olarak gerçekleşmediği doğrudur. Misak-ı milli
Son Osmanlı meclisinin kararlarıydı. Mücadelenin genel amaçlarını ve ulusal sınırlara ulaşılmasını hedefliyordu. Lozan’da; misakı milli kararlarındaki üç önemli sorunun çözümü ertelendi. Sonraki yıllarda Musul dışındaki bütün amaçlara ulaşılmıştır.

DÖNEKLER, İŞBİRLİKÇİLER, ETKİ AJANLARI

Günümüzde, kendine liberal yakıştırması yapan, AB ve ABD hayranı, özellikle solculuktan vazgeçen, dış kaynaklı çeşitli fonlardan beslenen kesimdir. Genel tavırları; özellikle ulusal konularda atıp tutmak, bağımsızlığı küçümsemektir. Osmanlı dönemiyle de çok barışık değildirler. Ama cumhuriyet tarihini karalamayı görev edinmişlerdir.
Halil Berktay bunlara tipik bir örnektir.

Cumhuriyet döneminin eleştirisi en sevdikleri konulardandır. Kimi cemaatin hizmetindedir. Kimi Kürtçülüğün… Ulusal düşünceye karşıdırlar. Ulusal tarihi basit bir
olaylar zinciri olarak görürler.

Kendilerine “aydın” (!) sıfatını yakıştırarak, AKP iktidarını desteklediler.
Bunlardan bir olan Ayşe Hür; “Lozan ne yenilgi ne hezimet” diyor. Müslüman azınlıklara da, öteki azınlıklara uygulanan hakların verildiğini iddia ediyor ki; bu bütünüyle bir saptırmadır. (4)

Cemaat tarihçilerine bir örnek; Mustafa Armağan
Zaman gazetesinde şunları yazmış:

”19 Şubat 1920 tarihli İngiltere Genelkurmay Başkanı’nın talepnamesinde, vazgeçilebilecek topraklar belirtilmişti zaten. Nitekim bu belgede açıklanan asgari sınır, İngilizlerin Lozan’da bize bıraktıkları topraklarla neredeyse birebir örtüşüyordu” (5)

Okuyucu buradan; “demek ki Kurtuluş savaşını yapmasaydık, İngiltere zaten şimdiki sınırlarımıza kadar çekilecekti !” sonucunu çıkarabilir ki; Armağan’ın bilim insanı olmak yerine, dezenformasyon (bilgi kirliliği yaratma, çarpıtma, yanıltma) görevlisi olması
çok düşündürücüdür. Oysa; bu rapordan birkaç ay sonra Sevr koşullarını zor yoluyla kabul ettiren İngiltere’dir. Öylesine ki; Osmanlı heyetinin İstanbul’dan onay almasını bile engelleyerek… “Biz sizi imza için çağırdık. İstanbul’a danışamazsınız! “ diyebilmişlerdir.
Mustafa Armağan saptırıyor. Armağan; “İngiltere’nin başını çektiği uluslararası camia tarafından tanınmazsak ne olacaktı?” diye olmayacak bir varsayım üretiyor! Oysa; TBMM’ni konferansa zaten o dönemin “uluslararası camiası” çağırmıştı. Üstelik Türkiye hükümeti Fransa, Sovyetler Birliği, İtalya tarafından zaten tanımıştı. İngiltere de daha 1921 başında Londra konferansında tanımıştı. Kaldı ki; tanıma olayı bir lütuf değildir. Güçle, zorla, utkuyla elde edilmiş bir haktır.
Böyle uydurmalara başvurmanın amacı ne olabilir? (5)

İKTİDAR DALKAVUKLARI

Bu grupta olanlar genellikle mevcut iktidarların davulunu çalmayı uygun görürler.
Bunlar çoğunlukla sağcı kalemlerdir. Sonradan liberal olanlar da vardır.
Önemli olan iktidarı destekleyip maddi ve manevi alanlarda kazanım elde etmektir.
Örneğin; Lozan görüşmeleri sırasında başbakan Rauf Orbay’dır.
Rauf Orbay Lozan konferansında Türk kuruluna başkanlık etmek istiyordu.
Mondros Ateşkes anlaşmasını imzalayan kişiydi. Rauf Bey, bu konferansa katılarak geçmişine ait bir olumsuz eleştiriden kurtulmak istiyordu. Bu yüzden Lozan’da mücadele veren Türk kuruluna, görüşmelerin gelişmesine muhalefet etti. İsmet Paşa çok zor durumda kaldı. Hükümetten destek bulamadı. Dönüşünde başbakan tarafından karşılanmadı.

İstanbul basını bu süreçte hükümeti destekledi. Sonraki yıllarda da bu eleştiriler
devam etti. DP, AP, Özal, AKP dönemlerinde hep iktidarın görüşlerine yakın yorumlar yapılmıştır.

Taha Akyol, bunlardan biridir. Hatta en ılımlılarından biridir. Bütünüyle nesnel olmak yerine kuşku uyandırmayı ve yalpalamayı uygun görür. Lozan konusunda sıkça yorum yapmaktadır. Bir yazısından alıntılayalım:

“Lozan’da hedeflerimiz: Lozan’da ana hatlarıyla milli hedeflerimize ulaşmışızdır.
Gerçi Lozan’da Ege adalarını ve Kıbrıs’ı geri almış değiliz! Misak-ı Milli içindeki Musul’u (Kuzey Irak’ı) kaybettik, Boğazlarda tam egemenliğimizi kuramadık, Hatay’ı alamadık!..
Öyle ama Ege adaları ve Kıbrıs zaten dosyamızda yoktu, o defterler çok daha önce kapanmıştı. Musul’u İngilizlerden bütünüyle almaya gücümüz yetmezdi. Sadece Mustafa Kemal değil, Karabekir ve Rauf Bey dahil bütün kadro bu görüştedir. Onun için, Musul’u ‘ikinci derecede hedeflerimiz arasına koyarak masaya oturmuştuk.
Boğazlarda tam egemenliğimizi ise dünya dengeleri elverişli hale geldiğinde Montrö Antlaşması’yla 1936’da sağlayacak, sonra da Hatay’ı anavatana katacaktık.
Lozan’da güç dengesi: Lozan’da karşımızdaki asıl güç İngiltere idi. İsmet Paşa,
İngiliz siyasi gücünün Yunan askeri gücünden önemli olduğunu söylemiştir haklı olarak. İngiltere’yle savaşmak noktasına gelindiğinde, orada durmak zorunda kalan Türkiye olmuştur. Bu iki açıdan bakıldığında, Lozan başarılıdır…”

Taha Akyol, yazısının sonunda “Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek” zorunda kalmış:
“Musul dışında, Lozan’ın sağladığı ve yol açtığı başarılar büyüktür. Lozan fevkalade öğretici bir diplomasi kitabıdır; cepheden masaya, bütün yazanlarını saygı ve rahmetle anıyorum.” (6 )

Türkiye Cumhuriyeti’ni genel olarak sağ iktidarlar yönetti. Sağcı yazarlarda iktidar gibi düşünmek genel bir eğilimdir. Bilimden çok yandaşlık yapılır. “Mütareke Dönemi”nde (1918- 1922) sırtını iktidara dayamış, köşklerde oturan ve ahkâm kesen Babıali yazarları vardı. Günümüzde de bunlardan çok sayıda bulunmaktadır. Hem iktidara biat ederler, hem de akıl hocalığı yaparlar.

SONUÇ

Bütün bilim alanlarında olduğu gibi, tarihi konularda da gerçeği ulaşmak için nesnel olmak zorunludur. Lozan Barış Antlaşması konusunda; Rıza Nur gibi ruh hastalarının rivayetlerine, devrim düşmanlarının ve ihanetleri kesin olduğu için
yurt dışına sürgün edilmiş 150’liklerin iftiralarına dayanarak hiçbir gerçeğe ulaşılamaz.

Konferansın binlerce sayfalık tutanakları (A. Saltık : Seha Meray çevirisi, 8 cilt), Antlaşmanın kendisi, günü gününe yayınlanan basın haberleri, delegelerin demeçleri ve sonradan yapılan değerlendirmeler gerçeği apaçık oryaya koymaktadır.

İsmet Paşa Lozan eleştirilerin nedenini şöyle açıklıyor:

“Lozan’a yapılan eleştiriler büyük ölçüde yeni rejime itirazdan kaynaklanmaktadır.” diyor.

Devam ediyor:

“Mudanya Mütarekesinden sonra Lozan Konferansı, milletimizin Avrupa ortasında davet olunduğu büyük bir imtihandır. Türkiye medeni âlem ortasında, davasını açık ve kesin olarak izah ve müdafaa edecek medeni ve siyasi bir seviyede midir?…
Lozan imtihanında işte bu suallerin cevabı verilmiştir.” (2)

ABD elçisi Grew; gerçek fikrini anlaşma yapıldıktan sonraki zamanda bir resmi toplantıda belirtmiştir:

  • “İsmet paşa Lozan’da büyük bir diplomatik zafer kazanmıştır…
    Belki bu tarihte kazanılmış en büyük diplomatik zaferdir..” (2)

Lloyd George; kabinesindeki savaş yanlısı bir bakan, Lozan Antlaşması konusunda 14.08.1923 günlü Evening Standard gazetesinde şunları yazdı:

”Türkleri her savaşta yendik. Savaşı (1. Dünya savaşını) büyük zaferle sona erdirdik. Ama şimdi her şey yitirildi. Uğrunda savaştığımız her şey teslim edildi. (2)
(S.R. Sonyel, İngiliz Gizli servisi, syf. 335-6)

Lozan zaferine iftira atanların başvurdukları kaynaklardan biri de Rauf Orbay idi.
Rauf Orbay “Yakın Tarihimiz” adlı anılarında gerçeği itiraf etmiştir: “Hülasa Lozan’da İsmet paşayla aramızda hasıl olan anlaşmazlıklara rağmen memleket hesabına yapılması imkanı olanın en iyisi yapılmıştır. (2)

Mustafa Kemal’in Lozan değerlendirmesi:

  • “Bu antlaşma, Türk ulusuna karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı sanılmış, büyük bir suikastın çöküşünü anlatan bir belgedir. Osmanlı dönemi tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal zafer eseridir.” (Söylev)

Lozan Barış Antlaşması konusunda bir internet sitesinden alıntıladığım şu yoruma katılmamak elde değil:

“Sevr mağlup Osmanlının son günlerinin ürünüyken Lozan muzaffer Türkiye’nin dünya sahnesine çıkışını simgeler. Muhtemelen Sevr Antlaşması uygulanmış olsaydı günümüzde tıpkı Arap Dünyası gibi ve 2300 yıl önceki Helenistik Krallıklara benzeyen tarzda birkaç devletten oluşan bir Anadolu ve Trakya Türklüğü ile karşı karşıya kalınacaktı. Sevr’i imzalayan müflis ve işbirlikçi İstanbul hükümetinin bir başka vahim hatası, Yunanlar ve Ermenilerin durumuyla ilgilidir. Sevr Antlaşması sadece İngiltere, Fransa ve İtalya’ya manda ve nüfuz alanları tahsis etmekle kalmıyor, Yunanistan’a Batı Anadolu ve Trakya’da geniş topraklar sunduğu gibi, doğuda da büyük bir Ermenistan kuruyordu. Belki İngiliz, Fransız ve İtalyanların öninde sonunda “gidici” oldukları söylenebilir, ama Yunanlar ve Ermeniler için bu asla söylenemez.
(Mehmet Hasgüler, usakgundem.com 10 Aralık 2007)

Osmanlı Devletinin son 150 yılı parçalanma tarihidir. 1.Dünya savaşı sonunda ise kalan son yurt parçası Anadolu da parçalanmıştır.

Sevr; Türk Ulusunun belleğinde karanlığın, ihanetin, tutsaklığın, parçalanmanın, dağılmanın, tükenişin bütün dünyaya itiraf edildiği belgedir.

Lozan Antlaşması; son yurt parçasının kurtarıldığını, bağımsızlığın ve özgürlüğün yeniden sağlandığını dünyaya kabul ettiren bir belgedir.

Misak-ı milli sınırlarına büyük ölçüde ulaşılmıştır.
Hatay ve Boğazlar sorunu da sonradan Türkiye’nin kazanımıyla çözülmüştür.

Lozan Antlaşması; hukuksal, siyasal, ekonomik bir bağımsızlık belgesidir.
Altyapısı sağlam gerekçelere dayandırılmıştır. Dünyada bir yüzyıl boyunca bozulmayan tek uluslararası Antlaşmadır.

Lozan Antlaşması; Türk Ulusu’nun tarihte yeniden doğuş belgesidir.

Lozan Antlaşması; Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük akımlarının Türkiye’ye özgü bir çözüm olmadığının daha yüz yıl önce kanıtlandığını gösterir.

  • Türkiye’nin çözümü Kemalizm’dedir.

KAYNAKÇA
(1) http://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1#cite_note-3http://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1#cite_note-3
(2) Vadettin Mustafa Kemal ve Milli Mücadele, Turgut Özakman
(3) http://haber.stargazete.com/yazar/oyle-ya-bir-de-lozan-vardi/yazi-735039http://haber.stargazete.com/yazar/oyle-ya-bir-de-lozan-vardi/yazi-735039(4) http://bianet.org/bianet/siyaset/108532-herkesin-lozan-i-farklihttp://bianet.org/bianet/siyaset/108532-herkesin-lozan-i-farkli(5) http://www.zaman.com.tr/mustafa-armagan/lozanin-gizli-maddeleri_1324551.htmlhttp://www.zaman.com.tr/mustafa-armagan/lozanin-gizli-maddeleri_1324551.html
(6) http://www.milliyet.com.tr/default.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=970499http://www.milliyet.com.tr/default.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=970499