Etiket arşivi: Sanayi Devrimi

Halkın egemenliği

Örsan K. ÖymenÖrsan K. Öymen

Kralın, padişahın, çarın, hanedanın, toprak ağasının ve ruhban sınıfının egemenliğine son verip egemenliğin halka devredilmesinin yolunu açan iki büyük devrim, insanlık tarihinde ilk defa, 18. yüzyılda gerçekleşmiştir.

1776 Amerikan Devrimi ve 1789 Fransız Devrimi bu süreci başlatan iki büyük devrimdir. Bu devrimlere, monarşinin, feodalizmin ve teokrasinin yıkılması sürecini başlatmaları nedeniyle, aydınlanma devrimleri denir.

14. yüzyıl ile 18. yüzyıl arasında Avrupa’da felsefe, bilim ve sanat alanındaki bazı gelişmeler, bu devrim sürecinin altyapısını hazırlamıştır.

– Sanatta Da Vinci, Botticelli, Raffaello, Michelangelo, Dante, Shakespeare, Cervantes;
– Felsefede Bacon, Hobbes, Locke, Descartes, Leibniz, Hume, Rousseau, Kant;
– Bilimde Kopernik, Galilei, Kepler, Newton;

monarşik, feodal ve teokratik güç odaklarının dogmalarının sarsılmasında büyük rol oynamışlardır.

Dönemin ekonomik ve siyasi koşullarıyla birlikte, alanlarında devrimci çalışmalar gerçekleştiren bu kişilerin eserleri birleşince, insanlık yeni bir dönemeçle karşılaştı.

Halkın egemenliği, birkaç yüzyıldır gündemde olan bir konudur. İnsanın yüz binlerce yıllık tarihi dikkate alınacak olursa, bunun çok yeni bir gelişme olduğu açıktır.

Halkın egemenliğinin sağlanması konusunda günümüzde yaşanan sancılar da insanlığın oldukça uzun süren karanlık geçmişinden hâlâ tam olarak kurtulamamış olmasıyla ilgilidir.
***
Mustafa Kemal Atatürk’ün aydınlanma devrimleri, Avrupa’da ve Amerika’da yaşanan bu sürecin, 20. yüzyıldaki bir yansımasıdır.

Avrupa’da ve Amerika’da, monarşinin yerine yasama, yürütme, yargı arasında güçler ayrılığı; feodalizmin yerine herkese mülkiyet hakkı; teokrasinin yerine laiklik devreye girmeye başlarken, Osmanlı İmparatorluğu aynı dönemde bu alanlarda hiçbir devrim gerçekleştirmiyordu.

Osmanlı İmparatorluğu’nun geri kalmışlığı, tek başına, sanayi devrimini gerçekleştirememesine bağlı bir konu değildir. Sanayi devrimi Avrupa’da ve Amerika’da 19. yüzyılda gerçekleşmiştir. Gelişmişlik bağlamında esas konu sanayi devrimi değildir; esas konu, sanayi devriminden önce gerçekleşen siyasi devrimlerdir.

Sanayi devrimi, kapitalizm adı verilen yeni bir sömürü düzenine yol açtığı için, aydınlanma devrimleri bağlamında yüceltilecek bir şey değildir. Sanayi devrimiyle birlikte gelişen kapitalizm, 18. yüzyıldaki aydınlanma devrimlerinin eşitlik, kardeşlik ve özgürlük idealini yerle bir etmiştir.

Atatürk, bir taraftan, 18. yüzyıldaki aydınlanma devrimlerini, cumhuriyetçilik, halkçılık, laiklik, ulusçuluk ve devrimcilik ilkeleriyle uygulamaya koymuştur, bir taraftan da kapitalizmin, özel sektörün ve serbest piyasa ekonomisinin yol açacağı adaletsizlikleri, belli bir ölçüde bertaraf etmek için, devletçilik ilkesini yürürlüğe koymuştur.

Bu ilkeler, Atatürk’ün kurucusu olduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin “altı ok” olarak da bilinen temel ilkeleridir.

  • Cumhuriyet Halk Partisi, aydınlanma felsefesini, Türkiye’de siyaseten örgütlemek üzere, Atatürk tarafından kurulan bir siyasi partidir. CHP bir aydınlanma projesidir.
    ***

23 Nisan 1920’de, Atatürk’ün öncülüğünde kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi, halkın egemen olmasının sağlanması doğrultusundaki ilk büyük adımdır. Atatürk bu ulusal bayramı çocuklara, yani gelecek kuşaklara armağan etmiştir. Bu nedenle 23 Nisan, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlanır.

Dünyada bu bayramın başka bir örneği yoktur. Türkiye bu bayramı, Atatürk’ün yaratıcılığına, insancıllığına ve iyimserliğine borçludur.

  • TBMM’nin kurulmasıyla birlikte, egemenlik saraydan ve padişahtan alınıp halka devredilmiştir.
  • Bugün AKP hükümeti, egemenliği halktan alıp yeniden saraya ve padişaha devretmeye çalışmaktadır! 

Ancak halkın egemen olması için, milletin temsilcilerinin yer aldığı Meclis’in kurulması yeterli değildir. TBMM bu nedenle, 1922’de saltanatı ve 1924 yılında halifeliği kaldırmıştır; 1923’te cumhuriyeti kurmuştur; 1924’te Öğretim Birliği Kanunu’nu, 1926’da Medeni Kanunu çıkarmıştır; 1928’de ve 1937’de laiklikle ilgili anayasal düzenlemeler yapmıştır; 1934’te kadınlara seçme ve seçilme hakkını tanımıştır.

Sağda solda, halkın, milletin, ulusun egemenliğini ağızlarında sakız yapanların, öncelikle bunları öğrenerek aydınlanmaları gerekmektedir.

İklim Değişikliği => İklim Krizi => İklim Adaletsizliği

Prof. Dr. Erinç YELDAN

EKONOMİ POLİTİK

İklim Değişikliği => İklim Krizi => İklim Adaletsizliği

İklim “değişikliği” ile mücadelede küresel diplomasinin en önemli buluşması olan 26. Taraflar Konferansı Glasgow’da çalışmalarını tamamlamak üzere. 2015 yılında toplanmış olan Paris Konferansına görece çok daha hazırlıklı ve iddialı hedefler içeren Glasgow 26. COP’ta sunulan taahhütler, ne yazık ki küresel ısınmayı sınırlama mücadelesinde hedeflenenen (sanayi devriminden bu yana) 1.5 C artışı sağlayamayacağı anlaşılmış durumda.
…………….
…………………..
……………….

Prof. Yeldan, yazısını şöyle bağlıyor :

Sözümüzü Chico Mandez’in geçtiğimiz hafta medyada çok paylaşılmış olan
şu fotoğrafı ile tamamlayalım. Çalışma arkadaşım Dr. Burcu Ünüvar’ın
çevirisiyle,
Sınıf mücadelesi olmadan yapılan çevrecilik sadece bahçeciliktir”.
***
makalenin tümünü okumak için lütfen tıklayınız :

İklim Değişikliği, İklim Krizi, İklim Adaletsizliği

Diğer EKONOMİ POLİTİK yazılarım için tıklayınız

Toraks Derneği açıklamasını okuyun

Emre Kongar
Emre Kongar
ekongar@cumhuriyet.com.tr 
03 Ağustos 2021, Cumhuriyet

Yerim uygun olsaydı, yazının başlığı 

  • “YANGINLARDAN TÜRK-KÜRT DÜŞMANLIĞI ÜRETMEYİN;
  • TÜRK TORAKS DERNEĞİ’NİN AÇIKLAMASINI OKUYUN” 

olacaktı. Mecburen kısa kestim.
***
Bütün doğal felaketleri ve son COVID-19 salgınını bile kendi ideolojisi lehine kullanmasını bilen iktidar, son orman yangınlarından da 2023 seçimlerine giderken uygulamak istediği gerginlik stratejisi için, yararlanmak istiyor:

2023 seçimlerinden önce, 7 Haziran 2015 – 1 Kasım 2015 seçimleri arasında uyguladığı gerginlik stratejisini de devreye sokmak isteyen iktidar, özellikle Türk-Kürt kimlik farklılığını kullanmak istiyor.

Bu nedenle, hem dinci vakıflarla kurban derisi rekabetinden dolayı yok ettiği Türk Hava Kurumu’nun (THK) uçaklarının kullanılamamasından ve başka benzer ihmalkârlıklardan kaynaklanan yetersizliklerini, bu yangınları sabotaj iddialarına bağlayarak örtbas etmeye çalışmakta… Hem de bu tür iddialarla seçim öncesi gerginlik stratejisini uygulamaya çalışmaktadır.
***
Yangınları doğru değerlendirmek ve mücadeleyi de doğru çizgiye oturtmak için olayı doğru anlamak gerekir.

Türk Toraks Derneği “Çevre Sorunları ve Akciğer Sağlığı Çalışma Grubu”nu açıklaması bu konudaki doğru değerlendirmeyi sunuyor; aşağıda bu açıklamadan aldığım bazı paragrafları paylaşıyorum:

Ülkemiz, Dünyamız ve Geleceğimiz Yanıyor

Rekor düzeyde seyreden sıcak ve kuru havaların ardından son dört gündür Türkiye’nin 30 farklı ilinde 107 orman yangını meydana geldi. Ülkemizin Akdeniz Bölgesi’ndeki ormanlar yanarken, İtalya, İspanya, Yunanistan, Tunus ve Lübnan’da da ormanlar yanıyor.

Ormanlarımız, topraklarımız, derelerimiz, denizlerimiz, atmosfer ve ekosistemimiz neo-liberal politikaların ve şirketlerin yağma planlarına feda ediliyor.

Ormanlardaki maden ve taşocakları, arazi yağması, turizm ve enerji tesisleri üzerinden yürüyen rant çılgınlığı yaşamımızı yok ediyor.

Musilaj, sel felaketleri, orman yangınları, Salda Gölü tahribatı, flamingo faciası ve yüzlerce diğer doğa tahribi aynı yaklaşımın sonuçlarıdır.

Orman yangınlarının çıkmasında iklim krizi belirleyici bir öneme sahipken, yangınların birer felakete dönüşmesinde hükümetlerin orman yangınlarını önlemek için aldıkları önlemlerin düzeyi ve etkinliği de büyük öneme sahiptir.

İklim krizinin tetiklediği sıcak dalgaları ve kuraklık orman yangınlarının temel nedenleri arasındadır.

İklim krizinin önceki yıllarda da Avustralya, Sibirya, Kaliforniya ve Kanada’da korkunç doğa tahribatına yol açan orman yangınlara neden olduğunu biliyoruz. Türkiye, rekor sıcaklıkların, sıcak hava dalgalarının şiddetinin, süresinin ve sıklığının arttığı, yüksek sıcaklıkların her yıl yeni rekorlar kırdığı ülkelerden biri.

  • Dünya Sağlık Örgütü’ne göre 21. yüzyılda iklim değişikliği küresel sağlık için en büyük tehdittir.

Uygarlık tarihi boyunca iklim değişikliğine yol açan atmosferdeki CO2 2000 yıl süreyle 270-285 ppm. (milyonda bir partikül) arasındayken Sanayi Devrimi sonrası hızla artış göstermiş, 1985 yılında 350 ppm. iken 2020 Temmuz ayında 417.62 ppm. olan bu değer 2021 Temmuz ayında 417.70 ppm’e yükselmiştir.

2012 yılında yayımlanmış bir araştırmada, atmosferdeki CO2 konsantrasyonunu azaltmak için çok hızlı ve çok kapsamlı önlemler alınmazsa, dünya çapında yangın olasılığının 2010-2039 arasında %37.8 artacağı, 2070-2099 arasında ise %61.9 artacağı öngörülmüştür.

Orman yangınları ile mücadele etmenin tek yolu iklim kriziyle mücadeledir.

İklim krizi ile su kaynakları azalmakta, doğal bitki örtüsü tahrip olmakta, tarım potansiyeli, insan sağlığı etkilenmekte, bununla birlikte orman yangınları riski de artmaktadır.

Ülke olarak iklim krizi sorununu gündeme almalı ve fosil yakıtların olmadığı bir geleceği inşa etmeliyiz.

Ağaçları savunmak için, Akbelen Ormanı’nı, Eskence Vadisi’ni, Kazdağları’nı korumak için İkizdere’de, İkizköy’de, ülkemizin her yanında mücadele sürdürülürken içindeki tüm canlılarla birlikte binlerce dönüm ormanın, tarım alanları ve yaşam alanlarının kül olması canımızı yakıyor.

Tüm canlılar ve geleceğimiz ve çocuklarımız için Türk Toraks Derneği olarak iklim krizine karşı etkin politika üretmeye, Paris Antlaşması’nı yürürlüğe koymaya davet ediyoruz.”
***

Sevgili okurlarım;

Sn. Kongar’ın doğallıkla gazete yazısına koyamadığı ürkütücü görsel veri aşağıda..

TTD üyesi meslektaşlarımızı saygı ve şükran ile selamlıyoruz..

Dr. Ahmet Saltık
04.08.2021

Çevre Gününde Kirlenen Deniz Ekosistemlerde Deniz Salyası Nedir? Neden-Sonuç İlişkisinin Sorgulanması Yapılmadan Sorun Çözülemez

Prof. Dr. İbrahim Ortaş
Çukurova Üniversitesi, iortas@cu.edu.tr,
4 Haziran 2021, Adana

Özet:

Çevre gününün anıldığı bu günlerde Karadeniz, Marmara ve Ege Denizi kıyılarını saran deniz salyası (müsilaj) tesadüfen oluşmuş bir çevresel felaket değildir. Müsilaj sorunu ülkemizin çarpık kentsel dönüşümü, ekonomik-sosyal dönüşümünün adeta bir yansımasıdır. Bu yansıma ile çevre, ekoloji ve denizleri nasıl tanımladığımız ortaya çıkmaktadır.

Türkiye’nin 84 milyonluk nüfusunun yaklaşık 25-27 milyonu Marmara Bölgesinde yaşamaktadır. Türkiye sanayisinin ağırlığı bu bölgededir. Marmara denizini çevreleyen yerleşim yerlerinin endüstriyel atıkları ve yoğun nüfusun atıkları uzun zamandır Karadeniz, Marmara ve boğazın sularına boşaltılmaktadır. Uzun zamandır denizlerde ve boğazlarda balık türlerinin azaldığı, kirliliğinin artığı sık sık belirtiliyordu. Ancak konu uzun erimli olarak yetkililerce dikkate alınmadı. Ta-ki Marmara Denizinde müsilaj oluşana kadar.

Bir bütün olarak istisnalar hariç ülkemizin ve belediyelerimizin çevre anlayışı atıkların toplanması ve kentlerin dışına çıkarılması, endüstriye işletmelerin atıklarını bertaraf etmesi ve ye arıtması işlemleri yeterli görülmemektedir. Denizler adeta atıkların boşaltılacağı bitmez tükenmez umman olarak görülmektedir. Ancak denizin doğası bugüne kadar boşaltılan atıkları taşıyabiliyordu. Her alanda olduğu gibi çevresel atıkların denetimsiz olarak ortama bırakılmasının artması ile artık deniz ekosistemi doğal yapısını kaybetme noktasına gelmiş görülüyor. Doğanın en önemli özeliklerinden birisi (karada ve suda) mikroorganizmalar doğadaki organik ve kısmen inorganik bileşikleri ayrıştırır. Ancak birleşik kaplar prensibi gereği bugüne kadar denize boşaltılan atıkları denizlerin doğal dengesi tarafından tamponlandı. Ancak artık denizdeki ekosistem atıkları kendi sistemi ile baş edemez duruma gelmiştir. Denizdeki bir çok canlı atıkları ayrıştırabilmekte, bir kısmı ortaya çıkarılan müsilajlar ile beslenerek bertaraf ediyor vs. Denize bırakılan kimyasalların deniz ekosistemindeki bazı mikroorganizmaların yaşam alanlarını daralması sonucu ekosistem kendi kendini restore edemez duruma geldi. Denizlere bırakılan organik atıkların parçalanmasını sağlayan organizmaların oksijeni tüketmeleri ile ortamda oksijenin azalması ile bazı oksijenle solunum yapan canlı grupları ortamda azalınca ekosistemin dinamik işleyişi gereği başka organizmalar ortaya çıkmaya başladılar.

Anlaşılan çevredeki tarımsal alanlar, şehirlerin katı-sıvı atıkları ve kimyasal fabrikaların atıkları denizlere bırakılan, içinde yüksek konsantrasyonlu azotlu ve fosforlu (deterjanların temel maddesi fosfor) bileşikler mikroorganizmaların hızla çoğalmasına neden olmaktadır. Suya dışarıdan karışan organik bileşikler özelliklede fosforlu maddeler başta alg ve belirli bakterilerin hızla çoğalmasına (ötrofikasyon) yol açmaktadır. Bu arada denizlerde mikroorganizmalar tarafından hücreden dışarı salgılanan şekerli ve proteyinli polisakkaritler ortamdaki diğer kirletici parçacıklarında birbirine yapıştırarak ortamı az akışkan duruma getirmektedir. Fitoplankton olarak bilinen su yosunlarının da çıkardığı organik bileşikler deniz yüzeyinde sümüksü salgı birikmesine neden olur. Bu arada ötrofikasyonun arması ile denizdeki oksijenin azalması ile anaerobik (oksijensiz yaşayan) farklı mikroorganizmaların gelişmesine neden olabilmektedir. Oksijensizlik durumu ekosisteminin işlevsiz kalması anlamına gelmektedir.

Doğa bir bütün olduğu için ortama bırakılan atıklar sonunda deniz salyalarının kapladığı oksijenin olmadığı ve diğer canlıların öldüğü sonunda gıda güvencesinin riske girdiği duruma gelir. Bu bütünlük anlaşılmamış ve bu sebepten dolayı ciddi bir felaket ile karşı karşıyayız. Bu olgu anlaşılmadan sorunun çözümü de anlaşılmaz.

Bölgenin atıkları denize deşarj edildiği için suyun sıcaklığı ve iklimi değişmiş, kimyasal yapısı ve deniz hidrobiyolojisi de bozulmuş durumdadır. Denizlere bırakılan atıklar kadarının da doğaya bırakılması sonucu toprakların da kirlenmesine neden olmakta ve besin zinciri yolu ile tüm canlılar ve özellikle de toplum sağlığı bozulmaktadır. Bütün göstergeler göstermektedir ki çevresel sorunların olumsuz etkisi beklenenden de daha ciddi sonuçlar oluşmaktadır. İklim değişimleri, salgın hastalıklar, vb. birçok sorun insan kökenli sorunlardan kaynaklanmaktadır. İnsanın biraz çıkar eksenli paragöz anlayıştan doğa ve insan eksenli yapıya dönmesi insanlığın sürdürülebilirliği için yararlı olacaktır.

Bugün Marmara denizinde yaşanan müsilaj sorunu tamamen büyük bir ekosistem sorunudur. Ekoloji bilimini ilgilendiren alanlarda çalışan tüm bilim insanları yaşanan olgunun sebep sonuç ilişkisini bilirler. Sorun ağırlıklı olarak da mikrobiyal ekoloji alanı ile doğrudan ilgilidir. Toprak ekolojisi ve mikrobiyoloji ile ilgilenen bir araştırıcı olarak denizdeki müsilaj salgının oluşumu mekanizması ve kaynaklarını genel ekoloji-ekosistem mekanizması ekseninde tahmin edebiliyorum. Ayrıca bitki kök müsilaj’ının toprak yapısı üzerindeki olumlu etkisi çalıştığımız konu olarak ayrıca ilgimi çekmektedir.

İlgi duyanlar için konunun geniş anlatımı aşağıda belirtilmiştir.

Sanayi Devrimi ile Başlayan Fosil Enerji Kaynaklarının Kullanımı Çevre Sorunlarını Artırdı

Sanayi devrimi ile başlayan fosil (rezerv) enerji kaynaklarından petrol ve kömürün yakılarak tüketimi ile atmosfere sanılan CO2 miktarında meydanda gelen artış ilk defa 1900’lu yıların başlangıcında belirtilmişti. Ancak 1980’li yılarda NASA tarafından bilimsel olarak küresel olarak atmosferde CO2 konsantrasyonunun normal değerlerin üzerinde arttığının açıklanması ile dünya sorunun farkına varmış oldu. Yapılan açıklamada dünyanın ısındığı ve tekrar geriye dönüşünün de çok kolay olmadığı belirtilmektedir. ABD’de petrol ve kömür sektörünün önde gelenleri konuyu Kongreye taşımaya çalıştılar. Dünyada artan çevre sonu günden güne artması ile dünyanın çevresinde oluşan Albedo etkisi nedeniyle güneş enerjisinin yansıması ile oluşan absorbasyon ile atmosfer içeride ısınmaya devam etmektedir. Bunun sonucu kutuplarda sıcaklığın 50C den 22 0C kadar yükseldiği belirtiliyor. Küresel ısınma olarak tanımlanan bu süreç iklim değişimlerine neden olmaktadır.

Geçmişten bugüne iklimde meydana gelen değişimlerin ve küresel iklim değişikliklerinin yüzde 90’ına insanların neden olduğu somut veriler ile görülmektedir. Günümüzdeki sera gazlarının kaynağının başta enerji üretimi ve diğer sanayi kuruluşları olduğu bilinmektedir.

Dünyada hayatımızı kolaylaştıran elektrik ve elektronik ürünler diğer taraftan çevreyi kirleten ve küresel ısınmayı tetikleyerek sinsice dünyanın sonunu getirmeye çalışan organlardır. Maalesef günümüzde başta batının sanayileşmesi ve teknolojiyi kullanması ile başlayan ve bitmek, tükenmek bilmeyen kâr hırsının bütün dünyanın toprağını, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını, suyunu, havasını birer üretim faktörü olarak görmesi sonucu doğal dengelerin bozulmasına neden olmaktadır. Doğal dengenin bozulması ile bütün canlı varlıklar gibi bizlerinde sağlığının olumsuz etkilendiği görülmektedir.

Artan Çöp Üretimi Çevre Kirliliğini de Artırdı.

Türkiye’de ortalama günde kişi başına 1,12 kg çöp ve 183 Litre atık su üretilmektedir. Marmara bölgesinde 25 milyon insanın günlük toplamda 28 milyon kg çöp ve 4.6 milyar litre atık su üretilmekte ve çoğunluğu değişik yollarla denizlere akmaktadır. Son yıllarda başta sanayinin atıkları ve kentlerin çöplerinin döküldüğü yerlerin başında tarım alanları, orman ve su kaynakları gelmektedir. Şehirlerin sıvı ve katı atıkları ne yazık ki akarsulara ve denizlere çoğu zaman kontrolsüz olarak deşarj edilmektedir. Çoğu sanayi ve diğer işletmeler derin deşarj (20-25 m derine) atıkları bırakmaktadırlar. Yer altı taban suyu ve çatlaklardan denize ulaşan atıklar kirliliğe neden olabilmektedir. Sistemin tamponlanma kapasitesinin üzerindeki kirlilik faktörleri canlılığın yok olmasına neden olmaktadır. Denizlere değişik yollarla deşarj edilen kent ve endüstri atıkları başta Marmara ve Karadeniz’de yaşanan deniz salyasına sebebiyet vermektedir.

Katı çöplerin kentlerin çevresine yığılması ile ayrı toprak kirliliğinin yaralı mikroorganizmaların ölümüne neden olması beraberinden doğal ekosistemin işleyişini de etkilemektedir. Organik ağırlıklı kentsel çöplerden oluşan yığınları metan gazı üretmesi ile aynı şekilde küresel ısınma etkisi yaratarak deniz ekosistemini de bozmaktadırlar. Bilindiği gibi metan (CH₄) diğer sera gazlarından CO2‘den daha tehlikeli bir gazdır.

Çevre Kirliliğine Neden Olan İnsan Faktörü Kaygıları Arttırıyor.

Türkiye nüfusunun 1/3’ünü oluşturan Marmara Bölgesi Türkiye sanayisinin %60’ını oluşturmaktadır (https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye%27de_sanayi). Türkiye’de üretilen azotlu ve fosforlu gübre fabrikaları Marmara bölgesinde başta Kimya İhtisas Organize Sanayi Bölgesi olmak üzere çoğu kimyasal üretim fabrikaları Kocaeli bölgesinde bulunmaktadır. Balıkesir bölgesinde tavukçuluk, Bursa bölgesindeki tekstil fabrikalarının organik ve inorganik atıkları yeterince filtrelenmeden çoğu zaman derin deşarja bırakılmakta olduğu basında sıkça haber konusu olmaktadır.

Konuya ilişkin bilim insanı hocalarımızın belirtiği şekilde önlem alınmaz ise yakın gelecekte denizlerde balık tutulmasının zorlaşacağı belirtiliyor. Yine yapılan açıklamalarda yüzeyden derine inildikçe oksijenin sınır değerlerinin çok altında olduğunu rapor edilmektedir. Marmara denizindeki salya ile çöplerin ve atık suların evlerden, işyerlerinden denize kadar taşınması sonucu oluştuğu görülmektedir. Ayrıca iç göllerden, Tuz, Van ve Salda göllerinin de şehir atıklarının etkisi ile kirlendikleri sık sık basına yansımaktadır. Deniz ve iç suların kirliliği, ekonomik, sosyal ve toplum sağlığına kadar uzandığı için son salya kirliliği kamuoyu tarafından daha çok görünmek zorunda kaldı. Denizdeki salya kirliliğinin tek yönlü değil, çok yönlü ve bütünlüklü bir konu olduğu yeni yeni anlaşılmaya başlandı. Bu konu eğitim anlayışımızdan, içinde yetiştiğimiz aile ve toplum ortamının yanında ülkenin ekonomik hukuk sistemi ile de doğrudan ilişkilidir.

Deniz Salyası Müsilaj Nedir? 

Denizlerimizde yaşanan müsilaj salgısı bir bütün olarak doğa, çevresel ekosistem ve biyosferi ilgilendirmektedir. Doğal ekosistemler dinamik bir yapı içerisinde kendilerine özgü ve süreklilik gösteren dinamik bir denge içerisinde işlevlerini sürdürmektedirler. Biyosfer (yaşam katmanı) en büyük biyolojik birim olarak bütün etkileşimler sonucu belirli bir denge esasına göre işlediği için, herhangi bir noktasında meydan gelebilecek herhangi bir fiziksel, kimyasal ve biyolojik değişme bir başka bölgede etkisini gösterecektir.

Yakın geçmişe kadar insanın doğayı anlamadan doğayı bir atık deposu olarak gören bilinçli bilinçsiz davranışlarının sonucu artık doğa fonksiyonlarını yürütemez duruma gelmiş görülüyor. Başta Marmara Denizi, Ege denizi ve Karadeniz’de oluşan fitoplankton olarak tanımladığımız mikro alglerin (bitkiciklerin) aşırı çoğalması ve denizde artan kirliliğe tepki olarak ortama salınan salgı (müsilaj) denizlerin bir bütün olarak yaşam alanı olmaktan çıktığı görülmektedir. Ancak denizlerde mikroorganizmalar tarafından hücreden dışarı salgılanan şekerli ve proteyinli polisakkaritler ortamdaki diğer kirletici parçacıkları da birbirine yapıştırarak ortamı az akışkan duruma getirmektedir.

Doğadaki kaktüs türü bitkiler, topraktaki mikroorganizmalar de müsilaj üretirler. Bitkiler tarafından üretilen müsilaj, su depolanmasında, tohum çimlenmesinde önemli rol oynarlar. Toprakta bitki kökleri ile birlikte simbiyotik ilişki kuran mikoriza mantarları tarafından salgılanan Glomalinin denilen doğal bileşik bir glikoprotein (glycoprotein, şeker+protein) toprak partiküllerini bir araya getirerek toprak yapısını iyileştirir.

Ne Yapılabilir?

Sorun bütünlüklü bir çevresel sorun. Kısa ve uzun vadede alınması gereken acil ve yapısal önlemeler gerekiyor

  1. Acilen derin deşarjlar durdurulmalı.
  2. Bütün işletmelerin ileri biyolojik atık arıtma sistemine geçilmeli.
  3. Başta denizlere yüksek konsantrasyonlarda azot, fosfor ve organik atık deşarj eden işletmelerin ileri biyolojik artıma sistemlerine geçene kadar faaliyetleri durdurulmalı.

Uzun sürede;

  1. Marmara bölgesinin daha fazla göç almaması sağlanmalı. Hatta göçün seyreltilmesi için teşvikler geliştirilmeli
  2. Sanayi işletmelerinin bir kısmı yurdun değişik bölgelerine dağıtılmalı. Hem insanlar yurtlarında iş güç sahibi olur hem de batıya göç sınırlandırılmış olur.
  3. Çöp ve atık suların yerinde arıtılması ve geri dönüşeme yönlendirilmeli.
  4. Çevreye dayalı yeşil mutabakata uygun politikalara bağlı bir kalkınma ve gelişme planlanmasının yapılması planlanmalıdır.  

Bülten, sosyal medya diğer dağıtım kanallarımızda yayınlanmasını istediğiniz içerikleri https://www.turkishnews.com sitesinde menüde yer alan “Haber Gönder” bağlantısından gönderebilir arşiv aramalarınızı yapabilirsiniz.

https://twitter.com/turkishforum
https://www.facebook.com/turkishforum4
https://www.youtube.com/channel/UC1xITM5DSfqNAzOHxbfgr8A

=========================
A. Saltık :

İlginizi çekebilir,

Eski İBB Başkanı Nurettin Sözen: Erdoğan biyolojik arıtma projelerini durdurdu – Prof. Dr. Ahmet SALTIK

GERÇEKTEN BİR GECEDE CAHİL Mİ BIRAKILDIK?

GERÇEKTEN BİR GECEDE CAHİL Mİ BIRAKILDIK?

NEJLA DOĞAN
BİRGÜN, 30.10.2019

Osmanlıcanın zor olması basitçe okur-yazar olmayı bile engelliyordu. Cumhuriyet kurulduğunda 12 milyonluk ülke nüfusunun ancak % 10’u okur-yazardı. Bu oran kadınlarda %2’ye dek geriliyordu. Dahası modern (AS: çağdaş) dünyaya ait terimlerin Osmanlıca karşılığı üretilemediği için birçok yabancı sözcük dilin bir parçası haline geliyordu.

Bugünlerde yine 1 Kasım Harf Devrimi’nin yıldönümü nedeniyle bir gecede cahil kaldık” “atalarımızın mezar taşını okuyamıyoruz vb. söylemlerle karşılaşacağız… Öncelikle “cahil sözcüğünün anlamına bakalım: F. Devellioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe Sözlüğü’nde “bilimsiz bilgisiz olarak tanımlanıyor. Dolayısıyla sorun mezar taşı okumaksa, bunun cehaletle ilgisi yok. Ama sorun cahil kalındığı iddiası ise; bu iddianın tarihsel gerçekliğine bakmak gerekiyor. Gerçekten bir gecede “bilimsiz bilgisiz” mi kaldık yoksa yüzyıllar süren ve kökleşen bir cehaleti temsil eden dilin kaldırılması mı asıl sorun?

Bilgi ve bilimin üretilmesi dinamik bir süreçtir. İçinde yaşanılan çağın ekonomik toplumsal koşulları ile birbirini besler karşılıklı bir etkiye ve dönüşüme neden olurlar. Bu dönüşüme kapalı olan toplumlar tarihsel sürecin belli bir aşamasında dışa bağımlı hale (AS: duruma) gelirler. Tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi… Osmanlı’nın çöküşünün temelinde yeni dünyanın ürettiği bilgi sistemlerine yabancı oluşu vardı. Bu yabancılık başta eğitim, ekonomi ve teknolojide; ardından toplumsal yaşamın hemen her alanında Batı’ya karşı zincirleme bir bağımlılık ilişkisi yarattı.

MEDRESELERDE CEHALET KURUMSALLAŞTI

Batı’da Rönesans’la başlayıp Aydınlanma ile süren düşünsel gelişim ve Sanayi Devrimi’yle somutlaşan ekonomik dönüşüm yaşanırken, Osmanlı’nın başat eğitim kurumu olan medreseler ne yapıyordu? Yanıt önemli; çünkü Batı’daki değişimin Osmanlı coğrafyasına dek nüfuz etmesi karşısında çözüm üretecek temel kurum, bilginin tekelini elinde tutan medreselerdi. Ancak Osmanlı ulema sınıfı, dönüşüme karşı dini bir reddiye içindeydi. Yaşanan dönüşümü Avrupa’ya özgü kabul ediyor, bunu Osmanlının dinsel-geleneksel yapısına karşı bir tehdit olarak görüyor ve uzak durulması gerektiğini düşünüyordu.

Dolayısıyla medrese skolastiği, zorunluktan kaynaklanan yenileşme arayışlarına bile yanıt veremiyordu. Buna karşın kendisini hâlâ ümmetin koruyucusu sayıyor, tüm bilgi ve görüşler ancak ulemanın onayıyla halkla buluşabiliyordu. Cehalet kurumsallaşmış, toplum koyu bir dogmatizme hapsedilmişti. Bu dogmatizmin dili ise; büyük halk kitlelerinin yabancı olduğu Osmanlıcaydı.

ARİSTOKRASİNİN DİLİ KALDIRILDI!

Osmanlıca dinsel ve yönetsel elitin üst dili olarak ortaya çıkmış saray ve medrese çevresinde gelişmişti. Toplumdan kopuktu ve Anadolu’daki halk diliyle arasında uçurumlar vardı. Yazı dili olarak Arap alfabesini konuşma dili olarak Arapça-Farsça-Türkçe karışımını içeren bu yapay dili, ancak iyi bir medrese eğitimi almış ayrıcalıklı kesimler öğrenebiliyordu. Ama bu ayrıcalıklı kesimin çağdaş bilgiyle ilişkisi sınırlıydı, ürettikleri bilgi de genel olarak geçmişin yinelenmesine dayanıyordu. Niyazi Berkes’in anlatımıyla 1800’lerin sonlarına gelindiğinde bile “Osmanlıca olarak basılmış kitaplar bir duvardaki kitap rafını dolduramayacak ölçüde azdı. ”

Öte yandan dilin zor olması, basitçe okur-yazar olmayı bile engelliyordu. Cumhuriyet kurulduğunda 12 milyonluk ülke nüfusunun ancak %10’u okur-yazardı. Bu oran kadınlarda %2’ye dek geriliyordu. Osmanlıcanın kaldırılıp yeni harf sistemine geçilmesi okur-yazarlığı kısa sürede artırmayı amaçlıyor, bunun yanı sıra Anadolu halkının konuşma diline uygun bir alfabenin geliştirilmesi gereksinimine işaret ediyordu. Kaldı ki Latin alfabesi, dönüşüm kaçınılmaz duruma geldiğinde, günü kurtarma telaşı içinde olan Osmanlı’da zaten kullanılmaya başlanmıştı! Bilgi ve teknolojide dışa bağımlı olan Osmanlı, yükseköğretimde askeri ve teknik okullarda Avrupa kökenli bilimsel yayınlar okutuyor; bu nedenle zorunlu olarak Latin alfabesini kullanıyordu. Dahası, modern dünyaya ait bilim, felsefe, siyaset, ekonomi ve hukuk alanındaki terimlerin Osmanlıca karşılığı üretilemediği için, birçok yabancı sözcük dilin bir parçası haline geliyordu.

BUGÜN OSMANLICA DERSLERİ İLGİ GÖRMÜYOR

Kısacası Osmanlıca; yapay, halktan uzak ve dilin çağdaşlaşması konusunda engel oluşturan bir dildi. Kendini kutsallık zırhına bürümüş, gücünü anlaşılmazlık üzerine kuran ve egemene hizmet eden bir dildi. Tam da bu nedenle bugün yeni Osmanlıcılık hayaliyle açılan Osmanlıca kursları ilgi görmüyor seçmeli dersler seçilmiyor. Çünkü bu dil halkı değil bir saray ideolojisini temsil ediyor.
(https://www.birgun.net/haber/gercekten-bir-gecede-cahil-mi-birakildik-274366)