Türkiye’nin bağımsızlığına müdahale meselesi

Türkiye’nin bağımsızlığına müdahale meselesi

23 yıldır İzmir’de yaşayan Protestan rahip Brunson Ekim 2016’dan beri tutulduğu cezaevinden ev hapsine nakledildi. Bu vesileyle, Türkiye’nin bağımsızlığına müdahale edildiği yazıldı çünkü bu nakle ABD’nin yaptığı baskının sebep olduğu düşünülüyor. Düşman ikiz olan sağcılar ile ulusolcular yapıyor bunu esas olarak. Şimdi, bütün bunları teker teker ele alalım da, ne yaptığımızı bilelim.
***
Önce, Brunson’ın niteliği.

Evet, adam misyoner. Ne var bunda kardeşim? Dinini yaymak istiyor; TC’de din yaymak yasak mı? Yasaksa, 71.362 imam istihdam eden ve 7 milyarlık 2017 bütçesini beğenmeyen, şimdi de özel TV kanalı kurarak film ve dizi çekecek olan Diyanet neyle iştigal ediyor?

Haa, sadece İslam’ı yaymak serbest de diğer dinleri yaymak yasak ise, onu da bilelim. Galiba farkında değiller; adamı mahkum ettirmek isterken Türkiye’yi ve İslam’ı fena halde aşağılıyorlar çünkü bu ülkedeki gayrimüslim sayısı nüfusun binde birinden de az. Buna paranoya demek bile yetmez; artık bilmiyorum ne denir.

Haa, Türkleri aşağılıyormuş. Kanıtı? “Kilise cemaatinden” (ajan olmasın?) birinin ifadesine göre, kilisesindeki oturma yerlerinde “Türkler oturamaz” yazıyormuş. Suçlamanın bu kadar saçması da nadir bulunur. İnsan utanır yahu. Fethullahçıların sahte delil ürettiğini ortaya koymuş insanların bunu yapması dehşet verici.

Haa, Kürtleri Hıristiyanlaştırmaya çalışıyormuş. Kürtler de bayılıyorlardı Hıristiyanlaştırılmak için! Bir gram mantık be kardeşim!

Mantık derken aklıma geldi. Bu Protestan rahibi bi de FETÖ’cüymüş! Tehlikenin farkında mısınız; adam hem PKK’li hem FETÖ’cü!

Eğer yakında, küçük oğlanlara düşkündü demezlerse şaşarım!
***
Gelelim Türkiye’nin bağımsızlığı meselesine.

Evet, ABD’den yaptırım tehditleri geliyor. Çünkü,“Bizden papaz istiyorlar, sizde de bir papaz var, verin yargılayalım diyorum” zihniyeti ve politikası, Türkiye’yi “Komşularla Sıfır Sorun” politikasından artık sistematik bir “Herkesle Sorun” ve hatta esir takası evresine getirdi.

Tabii, devlet için bunun ne kadar onurlu olduğu tartışmaya fazlasıyla açık ama ben başka bir noktaya gelmek istiyorum:

Evet, büyük çoğunluğu Protestan olan ABD, Brunson’ın iadesini istiyor. Peki, acaba bu gücü, bu rahibin şimdiye kadar hiçbir kanıt gösterilmeden suçlanmasından ve yaklaşık iki yıl yatırılmış olmasından almıyor mu? Yani, Türkiye’de demokrasinin ve yargının bu hale sokulmuş olmasından?

Türkiye’de yargı bu hale getirilmeseydi, ABD Soğuk Savaş dönemindeki gibi davranabilir miydi?
***
Şimdi, ne demek istediğimi iyi anlatabilmek için tarihte biraz geriye gitmek istiyorum;

  • Lozan’da fevkalade zor kaldırılmış kapitülasyonlara.

Bizde ağzında dili olan, kapitülasyonlara dümdüz gider. Oysa bunları Avrupalılar zorla almadılar zamanında. Osmanlı gümüş tepsi içinde ikram etti onlara, hem de askerî bakımdan en güçlü zamanında. Çünkü kendisi feodal çukurda debelenirken, B. Avrupa merkantilizme (denizaşırı ticaret kapitalizmine) zıplamıştı.

Başka biçimde söyleyeyim: Avrupa tüccarı, kendi ülkesinde alışık olduğu güvencelerin bulunmadığı bir şeriat düzenini, hele de 15. Yüzyıl sonunda Hindistan’a deniz yolunun keşfedildiği bir dönemde artık pas geçiyordu. Avrupa tüccarını bu topraklara getirtmek için verildi kapitülasyonlar (ekonomik, yargısal vs. avantajlar), bayıla bayıla.

Öncesi de vardı. Daha evvel de Bizans ve Araplar vermişlerdi, Avrupa tüccarı bölgeye gelsin de sürünen feodal ekonomiyi canlandırsın diye.
***
Sonraları, 19. Yüzyılda Sanayi Devrimi (ve emperyalizm) başlayınca bunlar merhem olmaktan çıkıp başa bela haline geldi ve Osmanlı’daki manifaktürü (zanaatları) beşiğinde boğdu; o bambaşka bir olay.

Bu sebepledir ki;

  • Lozan’a giden TBMM Heyeti, kapitülasyonları kaldıramazsa konferansı terk etme talimatını almıştı. Ve etti de; kapitülasyonları kaldırmadan da imzayı atmadı.

Atmadı ama, Ankara kör cahil olmadığı için, kapitülasyonların sebebini ortadan kaldırmadan bunları kaldıramayacağını biliyordu: Şeriat hukuku yerine Avrupa hukukunu getireceğine söz verdi ve bu söz üzerine, Lozan müzakerelerinin 2,5 ay kesilmesine sebep olan kapitülasyonlar tek cümlelik Madde 28’le kaldırıldı. Nitekim Medeni Kanun İsviçre’den hemen alınıp çevrildi, yürürlüğe kondu.
***
Bunları niye yazdım?
Evet, Brunson’ın serbest bırakılmasını istemek Türk yargısına müdahaledir.
Ama, Tek Adam Rejimi’nin eseri olan bu müdahale, halk deyimiyle “Allah’ın emri”dir. Ve yargıda tarafsızlık ve bağımsızlık namına zırnık bırakılmadığı için, bu aşağılanmayı oturup bal gibi sineye çekmek gerekmektedir.

  • Danıştay’ının başkanı çay toplamalara giden,
  • Yargıtay’ı milletvekili tahliye etmeyi Anayasa’nın açık hükmüne rağmen reddeden,
  • AYM’si Anayasa ve TBMM İç Tüzüğü’ne açıkça aykırı OHAL KHK’lerini onayan,
  • YSK’si 24 Haziran seçimlerinde Türkiye’nin yarısını şoka sokan

    ve şimdi de başkanı “Ezan sesi geldiğinde camiye giden yönetici istemediler. Bu nedenle imam hatip ruhu ayakta. İmam hatipli olmaktan mutluluk duyuyorum” diyen bir Türk yargısından bahsediyoruz.

Böyle bir durumda, yıllardır “dünyanın en yaşanabilir kenti” ilan edilegelen Melbourne’de otuz yıldır Ankara ve Gençlerbirliği hasretiyle yanıp tutuşan canım kardeşim Rafi Demircan’ın deyişiyle, “Neşet Ertaş’ın kendim ettim kendim buldum türküsü”nü söylememek mümkün değil.

Avrupa hukukunu getirme garantisi vermeden kapitülasyonları kaldırmanın mümkün olmadığı gibi…
***
Laf uzamasın diye, demokrasi olmadan bu devirde bağımsızlık olamayacağını anlatmayı başka bir yazıya bırakıyorum. Aklı başında olanların hep tartıştıkları, Taner Akçam’ın da son Ahval yazısında dile getirdiği; şimdi Erdoğan’ın (“İkinci Cumhuriyet”) 1930 (“Birinci Cumhuriyet”) yöntemleri uyguladığını da.

Ama hiç heveslenmesin bazıları. İki cumhuriyet arasında neredeyse bir asır bulunduğunu, bu sebeple ikincinin bir anakronizma (takvimini şaşırma) olduğunu yazmayı da ihmal etmeyeceğim.

Merdan Yanardağ : Demokrasi, Seçimler ve 24 Haziran

Demokrasi, Seçimler ve 24 Haziran

Merdan Yanardağ
ABC Gazetesi
Türkiye için tarihsel öneme sahip olduğu belirtilen 24 Haziran 2018 seçimini geride bıraktık. Bu seçimlerin siyasal, sosyolojik ve tarihsel önemine ilişkin analizine geçmeden önce, esaslı bir anımsatma yapmakta -uzatma ve sıkıcı olma pahasına- yarar görüyorum. Öncelikle belirtilmelidir ki, yeryüzünde sınıflar üstü ya da sınıflar dışı bir demokrasi yoktur. Ne bugün ne de tarihte… Demokrasi sınıfsal bir kavramdır. Dolayısıyla hakim sınıf ya da güçlerin hukukunu ve siyasal düzenini ifade eder. Unutulmaması gereken en temel olgu budur.
Tarihte ilk demokrasi deneyimlerinin antik Yunan’daki site devletlerinde yaşandığını söyleyebiliriz. Bu demokrasi, yüzbinlerce kölenin emeği üzerinde yükselir. Doğrudan ya da dolaylı şekilde köle sahibi olan, özgürlüğünü ve boş zamanını -ki o boş zamanda felsefe, kültür, sanat gibi alanlarla uğraşmalarını sağlamıştır- köle emeğine borçlu olan özgür yurttaşların düzenidir. O nedenle siyaset terminolojisinde, “köleci demokrasi” kavramıyla karşılanır. Arenada ya da bir açık hava tiyatrosunda toplanan özgür yurttaşlar, kentin (Polis) bütün sorunlarını konuşur, karar verir ve yöneticilerini seçerdi. Politika kavramının çıkışı da buna, yani ‘Polis’ kavramına/sözcüğüne dayanır. Politika ise, kentte, yani “Polis”te konuşulan bütün konuları ifade eden kavramdır. Politika “kentin işleri” demektir. Doğrudan bir demokrasidir bu.. Ama küçük bir ayrıntı vardır; köle sahibi olan özgür yurttaşlar için geçerlidir.
DEMOKRASİ, AYIBI ÖRTEN BİR ŞALDIR
İkinci demokrasi örneği ise Sanayi Devrimi, Aydınlanma ve burjuva devrimlerinden sonra ortaya çıkan siyasal düzendir. Kapitalizm, üzerinde yükselen yurttaşlık hukukunun gelişimi ile ortaya çıkmıştır. Genel oy ilkesine dayanır. Ulusu oluşturan bütün insanlar yasalar önünde eşittir. Biçimsel bakımdan (yasalar önünde) sınıfsal farklılıklar ortadan kaldırılmıştır. Ancak, mülkiyet ilişkileri (üretim araçlarının özel mülkiyeti) daha örtük, derin ve sinsi bir sınıfsal eşitsizlik düzeni yaratır. Bu burjuva demokrasisidir. Esas olarak sermaye sınıfının sınıfsal egemenliğini ifade eder. Bu bakımdan kapitalizm koşullarında yapılan en demokratik ve adil seçimler bile, son çözümlemede, burjuva sınıfı ve ortağı olan diğer güçlerin egemenliğini yeniden üretir. Geç kalan burjuva devrimlerinin yaşandığı Türkiye gibi ülkelerde ise feodal ideolojinin etkisi altındaki geniş yığınlar, burjuva anlamda bile demokratik kurumların tam olarak oluşmasını sağlayamaz. Böyle toplumlardaki sözde demokrasiler, feodal toprak sahipleri ve din adamları sınıfının etkisi altında, bilinci ve aklı bağımsızlaşmamış geniş yığınların oylarıyla eski düzeni onaylamaktan başka bir işe yaramazlar.
DEMOKRASİ / DİKTATÖRLÜK DİYALEKTİĞİ
Sosyalizm ise, işçi sınıfı demokrasisi ya da toplumsal demokrasi olarak nitelendirilebilir. Nitekim, sosyalist teorinin kurucuları da onu böyle tanımlamıştır. Ancak bu tanımlama tersinden yapılmış ve sosyalizmin aynı zamanda proletarya (işçi sınıfı) diktatörlüğü olduğu da ifade edilmiştir. Bu kavramsallaştırma doğru ve açık sözlü bir ifade biçimi olarak siyaset tarihi ve terminolojisinde yerini almıştır.
Mutlak ya da tam demokrasi ise, özgürlük çağı diye de nitelendirebileceğimiz, sınıfların, dolayısıyla bugünkü anlamıyla devletin ortadan kalktığı, insanlar arasında her düzlem ve düzeyde eşitliğin sağlandığı ileri komünal toplumda mümkündür. Komünizm dediğimiz toplumsal düzen budur. Bu düzen, insanlığın tam demokrasiye ve eşitliğe ulaştığı, bütünsel insanın oluştuğu ve/veya ortaya çıktığı bir çağdır. İnsanlığın ve gezegenin bu aşamaya ulaşıp ulaşamayacağını henüz bilmiyoruz. Dolayısıyla bu yazıda tartışacağımız rejim, burjuva demokrasisidir. Bu demokrasi, her türden adaletsizlik, sınıfsal eşitsizlik, sömürü ve zulüm düzeninin üstünü pırıltılı bir şalla örter. İşte demokrasi o şalın adıdır. En gelişkin demokrasilerde bile seçimler, sisteme egemen olan sınıfların konumunu son çözümlemede meşrulaştırma araçlarıdır. Seçimler ayrıca, insanların kendi kendilerini yönettikleri yanılsamasını da yaratır.
Peki, durum böyleyse, demokrasi için mücadele etmek gereksiz midir? Değildir! Tam tersine demokratik hak ve özgürlükler için verilecek mücadele, yani demokrasinin sınırlarını genişletmek için yürütülecek çaba insanlığın özgürlük ve eşitlik hedefine ulaşmak için yolunu açan en önemli siyasal eylemlerden biridir. Ancak, bu kavgayı hakkıyla vermek, solun tarihsel, siyasal, felsefi ve ideolojik referanslarına yeniden iltica etmesiyle mümkündür. Unutulmamalıdır ki, en kötü demokrasi diktatörlüklerden iyidir. Bu uzun anımsatmayı, demokrasi eleştirisini geri çeken solun ve burjuva demokrasilerini insanlığın son siyasal tecrübesi olarak gören liberallerin yarattığı zihinsel kirlilik nedeniyle gerekli gördüm.
BU SEÇİMLERDE DE HİLE YAPILDI
Yukarıda çizdiğim geniş perspektifti akılda tutarak şimdi 24 Haziran 2018 seçimlerini değerlendirmeye geçebiliriz. Maddeler halinde bu seçimleri analiz etmeye çalışacağım.
1) Erdoğan-AKP iktidarı bakımından ortada mutlak bir başarı yok, olsa olsa bir “Pirus zaferi” vardır. Bu, yenilgiden beter bir zafer anlamına geliyor.

– Hile ve sandık sahtekarlığı bu seçimlerde de sonuç alıcı şekilde kullanıldı. Sonuç, dijital ortamda ve özellikle Urfa gibi bazı Güneydoğu illerinde açıkça sandık hırsızlığıyla elde edildi.

Öte yandan, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) ve Anadolu Ajansı’nın (AA) açıkladığı sonuçları doğru kabul etsek bile, AKP’nin oyları düşmüş, Tayyip Erdoğan ancak MHP oylarıyla seçilebilmiş durumda. Bu olgu akıldan çıkarılmamalıdır.

2) Daha önceki seçimlerde (2007’den sonraki bütün seçimlerde) olduğu gibi, bu seçimde de hile yapıldığı anlaşılıyor. Çünkü, ortaya çıkan tablo yaşamın doğal akışına, siyasetin sosyolojisine, akla ve mantığa aykırıdır. Bize ulaşan somut bilgilerin yanı sıra, çıplak gözle yapılacak bir gözlem ve ilk analizde bile, hile ve oy transferinin bu kez MHP üzerinden yapıldığı anlaşılıyor. Özellikle korucu aşiretlerin etkin olduğu Güneydoğu illerinde oy hırsızlığı açıkça yapılmış, ilk tur için gerekli oy -ki 606 bin dolayında olduğu hesaplanıyor- büyük ölçüde bu yolla temin edildiği saptanıyor. Öyle ki, 51 milyon seçmen arasında bu rakam % 2 – 2,5 gibi bir orana karşılıktır. Zaten Tayyip Erdoğan’a ilk turda seçim kazandıran oran da budur.

3) AKP’nin gerçek oy seviyesinin -hormonlu miktar dahil- % 42 civarında olduğu ortaya çıktı. Kuşkusuz bu oran da az değil. Ancak, çok olduğu da söylenemez. MHP’nin bölünerek İyi Parti’nin ortaya çıkması ve bu partinin de % 10 oranında oy almasına karşın, doğru dürüst bir seçim kampanyası bile yapmayan MHP’nin oylarının düşmemiş olmasını, akıl ve bilimle açıklamanın olanağı yoktur.

4) Türkiye, devletin bütün olanaklarının iktidar partisi lehine kullanıldığı adil ve demokratik olmayan bir seçim yarışı sonucu tek adam rejimine sürüklendi. Dinci faşizan bir diktatörlüğe doğru gidişin önünde artık yasal bir engel kalmadı. Ülkenin daha baskıcı ve kötü bir döneme girdiği açık. Tarihsel ömrünü 7 Haziran 2015’ten beri doldurmuş olan AKP, ne yazık ki siyasal ömrünü dördüncü kez uzatmayı başardı. Çünkü, Erdoğan-AKP iktidarı bütün gücünü muhalefetin örgütsüzlüğü ve güçsüzlüğünden aldığı bir kez daha ortaya çıktı.

GÜÇLÜ BİR MUHALEFET DİNAMİĞİ OLUŞTU

5) Bütün eksiklik ve kusurlarına karşın, CHP ve Muharrem İnce başarılı bir kampanya yürüttü. Yaratılan büyük umut ve beklentinin nedeni budur. İnce ve CHP, milyonlarca insanı harekete geçirmeyi başardı ve iktidarı değiştirebileceğini gösterdi. Meral Akşener ve partisi ise tutarlılığını koruduğu taktirde merkez sağdaki boşluğu doldurabileceğini, çok yeni olmasına karşın ortaya koydu. HDP ise, 2015 çizgisini yakalayarak, bütün Türkiye’ye seslenmeyi denedi.

6) Toplumda çok güçlü ve dinamik bir muhalefet dinamiğinin bulunduğu ortaya çıktı. Kentli, eğitimli, çalışan, katma değer yaratan, demokratik değerlere sahip, Batıya açık, modern ve deyim uygunsa Türkiye’yi omuzlarında taşıyan geniş ve gelişkin bir nüfus, Erdoğan-AKP iktidarına ve siyasal İslamcılığa karşı kararlı şekilde karşı koyacağını gösterdi. Her sınıftan insanın içinde yer aldığı bu büyük ve etkili nüfus kesimini karşısına alan bir siyasal iktidarın, bir ülkeyi uzun süre ve istikrar içinde yönetemeyeceği bilinmeli.

7) Muhalefetin en büyük ve fiilen öncü gücü olan CHP ve yönetimi, açık ki, seçim gecesi topluma güven veren, ülkeye el koymaya kalkan güçlere karşı engelleyici bir önderlik sergileyemedi. Bir hile ve meşruiyet tartışması bile canlı tutulamadı. Seçim sonuçları yanlış okundu. Fark 10 milyon değil, 1 milyonun altında. bazı hesaplamalara göre bu rakan 606 bin civarında. Muharrem İnce bir ittifakın adayı değil, sadece CHP adayı. İttifakın ve HDP’nin ikinci turda İnce’ye oy vereceği öngörülmüştü. Sonuçta AKP ve Erdoğan, kendisini iktidara getiren bütün iç ve dış dinamikler değiştiği halde, siyasal ömrünü uzatmayı bir kez daha başardı. Cumhuriyetin temsil ettiği bütün değerlerde (hukuk, siyasal etik, laiklik, demokrasi, yaşam kültürü, ahlak, kadın özgürlüğü, modernite vb.) 1923’ten beri yaşanan en sert kırılma gerçekleşti.

8) HDP’nin barajı açması, ülkenin demokratikleşmesi, Erdoğan-AKP iktidarının sınırlandırılması, barış ve toplumsal kurtuluş mücadelesi bakımından son derece iyi oldu. Bu seçim döneminde, Kürt siyasal hareketinin gericilikle bağlarını bir ölçüde koparması ve cumhuriyetçi güçlerle işbirliğine yönelmesi de çok olumlu bir gelişme olarak kaydedilmeli. Çünkü, ‘Çözüm Süreci’ denilen ve asıl olarak siyasal islamcı hareketin devleti ve toplumu ele geçirme operasyonuna hizmet eden dönemden sonra bu gelişme büyük önem taşıyor.

ÜLKE YENİ VE SERT BİR DÖNEME GİRİYOR

9) Toplumun sandığa ve seçimlere güveni büyük ölçüde sarsıldı. Seçim gecesi silahlı gerici göstericilerin meydanlara çıkması, havaya ateş açarak toplumda korku ve panik yaratmaya çalışması önemli bir gelişme olarak kayıtlara geçti. Dolayısıyla bu yolla ülkedeki bütün ilerici ve demokratik güçlerin tehdit edilmesi yeni bir durum olarak değerlendirilmeli. Açıkça suç oluşturan bu provokatif eylemlere güvenlik güçlerinin müdahale etmemesi de dikkat çekici. Bu durumda, toplumun diğer kesimlerinin de daha radikalleşen bir mücadele ve karşı koyma tavrına girmesi beklenmeli.

10) İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun önce HDP’yi, ardından da Cumhuriyetin kurucu güçlerinden CHP’yi açıkça ve bugüne kadar hiç rastlanmayan bir dille tehdit etmesi, sert bir döneme girildiğinin işaretleridir. Hile, baskı ve devlet olanakları ile ülkeye el koyanlar, bu meşruiyet ve güç açığını siyasal şiddet kullanarak kapatmayı seçeceklerini ortaya koydu. Artık bu durum hesaba katılarak hareket edilmelidir.

ERDOĞAN İKTİDARI KİMLERE DAYANIYOR?

11) Bu seçimler bir kez daha Türkiye’de geniş bir toplum kesiminin (daha çok alt gelir ve düşük eğitim gruplarına mensup yurttaşların) sosyo-ekonomik konumlarıyla seçmen davranışları arasındaki pozitif ilişkinin koptuğunu ortaya koyuyor. Yani yoksullar ve emekçiler, bu sınıfsal pozisyonlarından hareketle sol partilere oy vermiyor. Tam tersine, yaşadıkları yoksulluk, sefalet ve sömürünün nedeni ve temsilcisi olan siyasal partilere oy vermeye devam ediyor. Ezilen, sömürülen, sadakaya mahkum bırakılan, taşeron firmalarda üç kuruşa çalışan, güvencesiz bir emek ortamında ayakta durmak için çırpınan insanların, kendi efendilerine hayran  oldukları anlaşılıyor.

12) İnsanların / yurttaşların sınıfsal konumlarıyla siyasal tercihleri arasındaki pozitif ilişkinin kopmasının temel nedeni, toplumun dinselleştirilmesidir. Dolayısıyla, insan aklını ve vicdanını özgürleştirmek anlamına gelen laikliğin bir orta sınıf fantezisi değil, esas olarak emekçiler için gerekli bir bilinç ve toplumsal düzen olduğu bir kez daha anlaşılmaktadır. Toplumun genişçe bir kesimi, 24 Haziran’da sınıfsal konumu ve bilinci ile değil, inançları ile oy kullanmayı sürdürmüştür.

13) Erdoğan’ın iktidarı ele geçirme biçimi ile 1848’de Fransa’da köylülere genel oy hakkının tanınmasıyla iktidara gelen, daha sonra iktidardayken bir darbe yaparak devleti ele geçirip diktatörlüğünü (imparatorluğunu) ilan eden Louis Bonaparte’ın siyasal serüveniyle büyük benzerlik taşıyor. Sınıf dışı (declasse) unsurlara, lümpen (serseri) proletaryaya (emekçilere), toplumun en geri kesimlerine ve yeni genel oy hakkı kazanmış cahil ve tutucu köylü yığınlarına dayanarak % 74 gibi büyük bir destekle iktidarı alan Bonaparte, ülkeden kaçmak zorunda kalana kadar bir daha (20 yılı aşkın süre) yönetimi terk etmeyecekti. Erdoğan da, toplumun en geri kesimlerine, mesleksiz ve eğitimsiz lümpen kentlilere, taşra tutuculuğuna, Orta Anadolu muhafazakarlığına, her söylediğine inanan dinselleştirilmiş toplum kesimlerine dayanan bir çizgi izliyor. Erdoğan bu güçlere yaslanarak, iktidarını toplumun diğer kesimlerine dayatıyor.

14) Batı ve özellikle ABD’nin, Erdoğan dışında bir seçenek aradığı, AKP iktidarıyla daha fazla gitmek istemediği biliniyor. Ancak, Erdoğan-AKP iktidarına bütün kirli işlerini gördüren ve mevcut durumun artık kendi çıkarlarına zarar verdiğini düşünen Batı, başka seçenek bulamadı. Dolayısıyla, Batı için AKP bir tercih olmasa da zorunluluk haline geldi.

KARAMSARLIĞA YER YOK!

Gericilikle tarihsel hesaplaşmasını tamamlayamayan, onun kültürel, toplumsal ve ekonomik temellerini bütünüyle tasfiye edemeyen toplumlar, geriye savrulur ve dokusu bozulur. Böyle toplumlar eski ve yeni çağ arasında salınan rüküş topluluklara dönüşür. Hibrit (melez) rejimler oluşur. Çünkü, her türden ilerici seçeneği insanlığın yaşamından çıkaran sermaye sınıfı ve emperyalizm, toplumlardan yeni bir rıza üretmekte zorlanmaya başladığında, çareyi -zamanında iktidarına son verdikleri- feodal gericilikle uzlaşmakta bulur.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; 24 Haziran seçimlerinin ortaya koyduğu sonuç, yaşananlar deyim uygunsa dünyanın sonu değil. Umutsuzluk ve karamsarlığa yer yok. Ülkede güçlü bir demokratik, ilerici muhalefet dinamiği ortaya çıktı. Erdoğan ve AKP iktidarı sanıldığı kadar güçlü ve kahredici değil. Bu toprakların 300 yıllık derinliğe sahip modernleşme ve aydınlanma geleneği var ve bu dinamik kolaylıkla yok edilemediğini fazlasıyla kanıtladı. Ayrıca belirtilmeli ki, o geleneğin taşıyıcıları da hiçbir zaman teslim olmayacak. (29.06.2018)
=====================================
Dostlar,

Değerli gazeteci – yazar Sn. Merdan Yanardağ’ın biraz uzun ama önemli saptamalar içeren yazısı yukarıda.. Okunması gerek.. Paylaşmadan edeme(z)dik.. Bir de, 2 hafta kadar beklettik.. Daha serinkanlılıkla okunabilsin diye.. Şu belirlemenin altını bir kez daha çizelim:

  • Hile ve sandık sahtekarlığı bu seçimlerde de sonuç alıcı şekilde kullanıldı. Sonuç, dijital ortamda ve özellikle Urfa gibi bazı Güneydoğu illerinde açıkça sandık hırsızlığıyla elde edildi.

Sevgi ve saygı ile. 12 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

HALKLARIN PATATES TARİHİ

HALKLARIN PATATES TARİHİ

Erinç YELDAN

Arkeolojik buluntular patatesin günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce, Peru’da kullanılmakta olduğunu gösteriyor. Patatesin Avrupa kıtasına taşınışı ise İspanyol askerlerinin 1532 yılında Peru’ya ulaşmaları sayesinde. İspanyol akıncılar bölgede altın istilasını sürdürürken, İnkalı madencilerin chuñu adını verdikleri patates meyvesini yediklerini görmüşler.

Tarihçilerin yorumlarına göre İspanyollar patates ile tanıştıklarında aslında “altından daha değerli” bir ürün ile karşı karşıya olduklarının ayırdında değillerdi. Nitekim, patates ucuz ve protein bakımından zengin bir besin maddesi olarak Avrupa kıtasına hızla yayılacak, nüfus artışını hızlandıracak ve ucuz bir ücret malı olarak emekçilerin hızla yeni kapitalist birikim rejiminin “yedek işsizler ordusu” saflarına katılmalarına öncülük edecekti.

Ancak, patates İspanya’ya 1570’lerde ulaştığında ilk önceleri bir gıda maddesi olarak değil, daha çok hayvan besini ve ısınma malzemesi olarak kullanıldı. Gene tarihçilerden öğrendiğimiz bilgilere göre, patatesin insan besini olarak ilk kullanımı 1573’te, Sevilya’daki bir hastanede gerçekleştirilmiş. Bu arada İspanya kralı II. Philip, Peru’dan elde edilen patates yumrularını Vatikan’a, dönemin Papa’sına göndermiş. Papa da yumruları, o sıralarda doğrudan doğruya sağlık sorunları ile boğuşan Norveç elçisine iletmiş. Elçi Clusius, patatesi Viyana, Frankfurt ve Leyden’de ekilmesine öncülük ederek, bu değerli besinin Avrupa’da yayılmasına olanak sağlamış.

Her yeni fikir gibi, insanoğlunun patatese de “kuşkuyla” yaklaşmış olduğunu görüyoruz. Dönemin Avrupalıları patatesin “yeraltından çıkan bir meyve” olduğunu görünce uzun süre “zehirli” bir çiçek olduğuna inanmışlar; üstelik bir de “şeytan elması” olarak adlandırarak bahçelerine sokmamışlar. Ancak 1750’den sonradır ki Fransa ve Almanya’da önce soyluların, sonra da askerlerin mutfaklarına giren patates, nihayet halkın ucuz besin kaynağına dönüştürülebilmiş. Dönemin verileri, Fransa’da patates üretiminin 1815’te 2 milyar litreye ulaştığını, 1840’ta ise 11.7 milyar litreyi aştığını belirtiyor. İktisat tarihçileri, böylelikle patatesin Avrupa’da Malthus sınırlarını aşmak için çok önemli bir rol oynadığını yazıyorlar. Sanayi devrimi kuşkusuz yalnızca bir “mühendislik” meselesi değildi.

Sanayi üretiminin katlanarak büyümesi için giderek yoğunlaşan ve “iyi beslenen” bir işçi sınıfına gereksinim duyulmaktaydı. Patates hızla Kuzey İngiltere’nin kömür madenlerinde çalışan işçilerin bahçelerine değin ulaşacak ve ucuz işgücünün besin kaynağı haline gelecekti. Nitekim, bu gözlemlere dayanan Friedrich Engels de patatesin bu denli yaygınlaşmasını “tarihte demirin icadına eşdeğer” bir olgu olarak değerlendirmekteydi. İtalyan düşünür ve yazar Umberto Eco’ya göre de “patates, insanlığın ortaçağdan kurtuluşunu sağlayan en önemli buluşlarından” birisiydi.

Patatesin iktisadi yaşamdaki bu anahtar rolüne ilişkin en derin olaylar zinciri ise İrlanda’da 1845 – 1849 arasında patlak veren Büyük Açlık (Gorta Mór) felaketiydi. Patates yumrularında 1840’larda baş gösteren salgın hastalık sonucu bütün Avrupa’da üretimi neredeyse durma noktasına gelmişti. Ancak, patates üretimindeki daralma birçok tarihsel nedenden dolayı en şiddetli İrlanda’yı etkilemiş ve yaklaşık 1 milyon insanın ölümüne neden olmuş; yüz binlerce İrlandalının da göçe zorlanmasına yol açmıştı. Tarihçiler arasında patatese dayalı kıtlığın niye en şiddetli olarak İrlanda’yı etkilemiş olduğu bugüne değin süren bir tartışma konusu. Bu nedenler arasında İrlanda’nın o dönemde çoğunlukla patates tüketimine dayalı bir ekonomi olması; serbest ticareti özendiren Hububat Yasaları aracılığıyla kuralsızlaştırılan piyasa sisteminin denetimsiz ve spekülasyona açık kâr hırsıyla birleşmesi sonucu yaşanan aşırı dalgalı üretim yapısı; büyük toprak sahiplerinin işlevsiz bıraktığı verimsizleştirilmiş devasa tarımsal araziler, vb. sayılmaktadır.
***

TÜİK verilerine göre, Türkiye’de 2017 yılında 4.8 milyon ton patates üretildi. Bu miktarın yaklaşık %5’i ihraç edilmektedir. Türkiye Sınai Kalkınma Bankası (TSKB) Ekonomik Araştırmalar Müdürlüğü yayın organı Yeni Ay’ın temmuz sayısında Burcu Ünüvar’ın bizlere ilettiği bilgilere göre Türkiye’de kişi başı patates tüketimimiz yıllık 47.9 kg. Türkiye tahıl sektöründe kendine yeterlik oranında ise patates %108’lik payla başı çekiyor. Medyada geçen haberlere göre, Gürcistan’ın ‘patates hastalığı’ nedeniyle mart ayından başlayarak geçici olarak Türkiye’den patates ithalatını askıya alması, depolarda ürün birikmesine ve bu ürünlerin bir kısmının da ekonomik değerinin zamanla yok olmasına yol açtı.

Gördüğümüz üzere, halkların patates tarihi dikkate alınmaya değer, son derece ilginç bir öykü. Türkiye’de de derinleşmekte olan ekonomik durgunluğun ve yaklaşan krizin enflasyon, cari açık, dış borç yükü, işsizlik, vb. gibi bir dizi göstergesinin yanında, patates fiyatlarının da halkın gündelik yaşamını en yakından etkileyen bir olgu olarak medyanın ve siyasetin merkezinde yer alması çok doğal. (Cumhuriyet, 04.07.2018)

Genç Karl Marx

Kerem YıldırımKerem Yıldırım
aydinlik.com.tr, 22.5.2017

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Genç Karl Marx‘ın asıl anlamı devrimci Marks’tır. Genç kavramı özellikle biz Türkiye devrimcileri açısından daha da anlamlıdır. Bilindiği üzere Genç ya da Jön olmanın bizim devrimci tarihimizdeki yeri çok özeldir. Türkiye devrimci gençlik tarihinin ilk derli toplu devrimci gençlik kuşağının ismi Jön Türklerdir. Jön olmak yaşadığın toplumu değiştirme arzusunun kavramsallaşmasıdır. O nedenle genç olmanın politik tanımı devrimci olmaktır.

Geçen hafta sonu vizyona giren, yönetmenliğini Raoul Peck‘in yaptığı Genç Karl Marx filmi, Marks ve Engels’in devrimci olma sürecini anlatıyor. Film bir solukta geçiyor. Tıpkı Marks ve Engels’in hayatı gibi. Bu yazıyı kaleme almamızın temel nedeni bir film değerlendirmesi yapmak değil, dünyayı değiştiren düşünceleri insanlığa armağan eden iki devrimcinin eylemci yönüne dikkat çekmektir.

Genç Karl Marx‘ta bizi sarsan mesele Marks ve Engels’in geleneksel olarak sunulduğu gibi
ki buna sosyalist çevreler de dahil– salt oturup kitap ve makale yazan adamlar olmadığını, eylem adamları olduklarını sergilemesidir. Film 1843-48 arasını anlatıyor. Bu süreç aynı zamanda Marks ve Engels’in ideolojik/politik kimliklerinin belirginleşme ve netleşme sürecidir. Marks ve Engels’in devrimci tezlerinin bam teli olan işçi sınıfının dünyayı değiştirecek olan devrimci özne olduğunun keşfedilmesi bu tarihsel aralığa denk gelir.

Marks ve Engels yine bu dönemde polis gözaltısıyla, işçi toplantılarıyla, grevlerle ve işçi direnişleriyle tanıştı.

Marks’ın Genç Hegelci kabuğundan sıyrılması, metaryalizmi tarihsel bir çerçeveye oturtma çabası, Anarşist Proudhon’la felsefi düzlemde yürüttüğü mücadele; Engels’in İngiltere’deki işçi sınıfını incelemeleri devrimci bir savaşıma hazırlık içindi. Marks ve Engels devrimci pratik içinde, emekçilerden öğrenerek bir teori inşa ettiler.

Zaten filmin en çarpıcı iki sahnesi; Marks’ın Engels’e, “Bugüne kadar bütün filozoflar dünyayı yorumladı. Ama mesele dünyayı yorumlamak değil, dünyayı değiştirmektir (Marks ve Engels’in Alman İdeolojisi ve Feuerbach Üzerine Tezler isimli ortak eserinden meşhur 11. tez).” dediği sahne ile Engels’in Komünist Enternasyonel’in öncülü olan Komünistler Birliği’ni kurdukları toplantıda,İşçi sınıfı kendisini özgürleştirirken aynı zamanda bütün toplumu özgürleşirecektir. Felfefe ise o zaman gerçekleşecektir (Marks’ın Proudhon’un Sefaletin Felsefesi kitabına karşı yazdığı Felsefenin Sefaleti isimli eserden).” demesiydi.

Marks ve Engels’in ortak ya da yalnız yazdıkları bütün eserler, işçi sınıfının devrimci davasının gelişmesi için oluşturuldu. Bütün teorik/bilimsel çalışma devrimci davanın ihtiyaçlarına göre biçimlendirildi. Bu yüzden henüz ortada somut bir parti yokken (Komünistler Birliği bir parti sayılmazdı), Marks ve Engels Komünist Partisi Manifestosu’nu yazdı. Komünist Partisi Manifestosu o günün işçi sınıfının devrimci davasının eylem kılavuzu mahiyetindeydi.
Çünkü devrimci teori ve program devrimci pratik içindi.

Filmin ülkemizin yalnız 6 kentinde oynaması ve 18 sinemada gösterime girmesi oldukça utanç verici bir durumdur. Ancak biz inanıyoruz ki, Türkiye’nin aydınlanma birikimi bu gibi eserlere gerektiği değeri verecek kadar güçlüdür.
***
Jenny Marks’ın Karl’ın eşi olmasının ötesinde devrimci bir fedai olduğunu izlemek, sandalye üzerine çıkıp nutuk atan ve polisten ustalıkla kaçan Marks ve Engels’i “canlı” görmek çok heyecanlı ve keyifliydi.

Eğer filmi izlerseniz; artık Kutsal Aile‘yi elinize aldığınızda yüzünüzde anlamlı bir tebessüm belirecek. Alman İdeolojisi ve Feuerbach Üzerine Tezler ile Komünist Parti Manifestosu‘nu
art arda okumak- zaten böyle okunmalı- isteyeceksiniz. Marks’ın polemikçi mizacını en iyi yansıtan eserlerinden olan Felsefenin Sefaleti‘nin kıymetini daha iyi anlayacaksınız.
***
19. yüzyılın ortalarında Avrupa’da dolaşan “hayalet” artık bütün dünyada, özellikle bizim coğrafyamızda, Asya’da daha canlı ve olgun bir halde dolaşıyor. O “hayaletin” bütün dünyayı saracağı, ete kemiğe bürüneceği zamanların özlemi ve bilinciyle…
================================
Dostlar,

Sözü edilen filmi 21.5.17 günü Büyülü Fener / Kızılay’da izledik (14:00…. matinesi).
1 elin parmaklarınca izleyici olabileceği kaygısı bizi sarmıştı..
Ana öyle olmadı.. Kestirimle (tahminen) 100’ü aşkın koltuğun yarısından çoğu doluydu!
Yaşasın, Ankara’da umut var! Yaklaşık 2 saat sürdü film ve ara verilmedi.
Özellikle İngiltere’deki dokuma tezgahları ortamları son derece gerçekçi ve başarılıydı.
Genç ve yoksul K. Marx ile yine genç ama varsıl (zengin), fabrika sahibinin oğlu F. Engels’in
biraradalığı ne mutlu rastlantı oldu. İlki, ikinciden maddi, moral, hatta düşünsel destek aldı. Marx’ın akıllı karısının değer biçilmez desteği, özverisi, dahası yönlendirmesi ne çok anlamlıydı. Sıradışı Jenny böylesine sorumlu davranmasa idi dünya Karl Marx’ı ve görkemli yapıtlarını tanıyamayabilirdi!

Sanayi Devrimi sonrası (İngiltere, 1760’ı izleyen yüzyıl) insanlık tarihinin en dramatik ve sancılı dönemlerindendir. Ortaçağ’ın sefil skolastik karanlığı ile boy ölçüşebilecek kertede neredeyse! Bu ağır – katlanılması olağanüstü zor yabanıl (vahşi) sömürü koşulları, o dönemin Manchester’daki devasa dokuma tezgahlarının sahibi sermayedar patronun genç ve asi oğlu Engels’i bile isyan ettirmişti..
Film yer yer Almanya, İngiltere ve Fransa mekanlarında çekilmiş ve 3 dilli, alt yazılı idi.

1848, insanlık tarihinin dönüm noktalarındandır ve Komünist Manifesto‘nun yayımlanma tarihidir. Kuşku yok, Marx da, Engels de ve görkemli ürünleri Komünist Manifesto da
ayrı ayrı ve başlı başına Diyalektiğin kaçınılmaz ürünleri ve kanıtlarıdır.

Manifesto’nun temel felsefesi ve istemi günümüzde de geçerlidir ve insanın insanı her tür sömürüsüne son verilene dek insanlığın gündeminde, canlı, haklı, meşru kalmaya ve de milyarlarca insanı doğallıkla heyecanlandırıcı, uğruna savaşılası… olmaya devam edecektir. Günümüzde bu vahşet, “Küreselleşme” = Yeni Emperyalizm… adı altında post-modern (!)
yüz kızartıcı ve o ölçüde de ağır(laştırılmış) sömürü yöntemleriyle sürdürülüyor ne yazık ki!

İlkel kapitalizm “maksimum kâr”dan hiç olmazsa “makul kâr” a terfi edemedi!?

Batı cephesinde hem yeni bir şey yok, hem de çooook şey var Marx – Engels’in olağanüstü katkılarıyla.. Köprülerin altından çoook sular aktı 169 yılda..

  • Ve umarız – öngörürüz ki;
    çağımızın proleteryası mavi yakalı sanayi emekçileri değil,
    yüksek ve iyi eğitimli, donanımlı – bilezikli, birkaç yabancı dil bilen
    ve geçerli meslek sahibi, çağcıl kitlesel iletişim araçları ustası;
    ama yine de utanmaz – akılsız – köhnemiş – yaşlanmış.. vahşi kapitalizm tarafından
    hala gelecek umutlarını yok edercesine ölçüsüz sömürüyü dayatmaya kalkışan,
    500 yaşını geçmiş, dişleri dökülmüş… tükenmiş kapitalizmi = sermaye diktasını..
    bu beyaz yakalı gençler tarihin çöplüğüne atacaklardır..
    Hem de 21. yy. bitmeden, şafak yakındır!
  • Yok edin insanın insana kulluğunu, bu hasret bizim.. (Nazım H. Ran)

Düşmezse Düşmesin Yakamızdan Ölüm,
Bizim de Üstümüze Güneş Doğacak Gülüm,
Gülüşüne Bir Kurşun Sıksa da Ölüm,
Unutma ki Umuda Kurşun İşlemez Gülüm…

Filmin izlenmesini şiddetle salık veririz.. İzleyiniz, öneriniz..
Gençleri götürüp ardından onlarla gelecekleri hakkında sohbet ediniz..
İnanın çok güzel olacak.

Sevgi ve saygı ile. 22 Mayıs 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Fakirlik küreselleşince asabiyet evrenselleşti

Fakirlik küreselleşince asabiyet evrenselleşti

portresi


Bülent ESİNOĞLU
bulentesinoglu@gmail.com
10.7.2016,

Asabiyet olmazsa medeniyet olmaz.. diyor İbn Haldun.

Belki de, yükselen asabiyet, yeni bir ekonomik düzenin yolunu açacaktır.
Aslında insanlık var olduğundan beri asabiyet ve şiddet var olmuştur.
Devlet düzeni bir organizasyondur. Yaşam düzenini sağlayan, bir örgüttür.
Sözü kapitalizmin ürettiği devlete getirmek istiyorum.
Kapitalizmin doğum tarihi konusunda epeyce bir tevatür vardır.
Gerçekte sanayi devriminin içinde büyüdüğünü ifade edebiliriz.

Sanayi devrimi, bir taraftan gelişir ve büyürken, Osmanlı hala bir önceki ekonomik düzen olan feodalizmin içinde debeleniyordu. Osmanlı devlet düzenini ayakta tutmak için kullandığı şiddet türü; feodal şiddetti. Her türlü örgütlenme faaliyetinin, kendi içinde
bir disipline ihtiyacı vardır. Disiplin olmadan örgütlenme olmaz. Üretim de olmaz.

Kapitalizmin egemen olduğu devlet örgütlenmelerinde de,
disiplin/asabiyet/şiddet vardır
.
Hukuku öne çıkarma çabaları varsa da, esas olan disiplin/asabiyet/ şiddettir.
Kapitalizmin egemen olduğu yerlerde, asabiyet/şiddet, halkın rızasıyla,
devletin tekelindedir. Halkın rıza gösterdiği, devletin tekelindeki bu şiddete;
meşru şiddet diyebiliriz. Ancak, kapitalist emperyalizmin egemen olduğu dünya düzeninde, tanımladığımız bu meşru şiddeti uluslararası sermaye kullanmaktadır.

Bunu, direnme kabiliyetini yitirmiş toplumlarda, dışarıdan gelen şiddet olarak da tanımlayabiliriz. Ulus devlet, uluslararası tekellere teslim oldukça, aslında devletin kullandığı asabiyet/şiddet ve hukuk, çok uluslu şirketlerin yararına düzenlenmektedir.

Çok uluslu şirketler adına şiddeti kullanan örgüt NATO’dur.

Amerika, birçok ulusu bir arada tutmak ve kendi kullandığı şiddete/asabiyete,
meşruluk kazandırmak için, böyle bir şiddet örgütlenmesine gitmiştir.

Ulus devlet, dolaylı yollardan, şiddet kullanma tekelini kendi devletinden NATO’ya devretmiş olmaktadır. Bu durum Avrupa için de geçerlidir. Hatta Türkiye’den
daha geçerlidir.

NATO, Amerika adına Afganistan’da şiddet kullanıyor. Sanki bu şiddet meşru bir şiddetmiş gibi, biz de bin yedi yüz askerle, bu şiddete katkı veriyoruz.
ABD’nin uyguladığı şiddeti meşrulaştırıyoruz.

Ancak, kapitalizmin kendisi gayri meşru hale geldikçe, içinde egemen olduğu
devletler de, gayri meşru duruma doğru yol almaktadırlar.
Seçimlerde, oy kullanan seçmen sayısındaki düşme, buna işarettir.

İslam ülkelerinde yaşananlara NATO gözü ile bakarsak, sadece terör görürüz. Atında yatan, gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere uyguladığı gayri meşru şiddettir.

Bu gayri meşru şiddetin getirisi; kapitalist düzenin sömürüdür.

Kapitalist emperyalizmin, dünya uluslarına uyguladığı şiddet,
rıza gösterilen şiddetin ötesine geçmiştir.

Çok uluslu şirketlerin, büyümelerini sürdürebilmeleri için daha fazla şiddete ihtiyacı vardır. Aksi takdirde, krizden çıkamaz ve küçülür. Küçülmek demek kaybetmek demektir.

Dünyanın içine düştüğü ve adına yeni normal dedikleri durum budur.

NATO’nun Karadeniz’e gelme ihtiyacı, Baltık’taki yığınak, Doğu Akdeniz’deki yığınak, asabiyeti, Rusya üzerinde uygulama gayretidir.

Asabiyet yükseliyor. Karşı asabiyet küreselleşiyor.
Kapitalizm evrilmek zorunda, ama şiddet ile ama asabiyetle…

===============================

Teşekkürler değerli Bülent Esinoğlu dostumuz…

Sevgi ve saygı ile.
10 Temmuz 2016, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com