1 Mayıs ve tarihsel anlamı

1 Mayıs ve tarihsel anlamı

Dr. Engin Ünsal
Girne Amerikan 
Üniversitesi Öğretim Üyesi

  • Emekçiler üretim güçlerini siyaset alanına da taşımalıdırlar. O nedenle işçiler her 1 Mayıs’ta nasıl iktidar olacaklarını da dile getirmeli ve artık cesur türküler söylemelidirler.

[Haber görseli]

4 Mayıs 1886’da Amerikan İşçi Federasyonu (AFL) 15 saatlik çalışmanın 8 saate indirilmesi için Chicago’da Haymarket alanında bir toplantı düzenliyor ve polis bomba kullanarak bu toplantıyı dağıtmak istiyor. İşçilerden ve polislerden 14 kişi ölüyor. Sorumlu olarak dört işçi lideri yargılanıyor ve 1887 yılı Kasım ayında asılıyor. AFL 1888 yılında 8 saatlik çalışma günü kabul edilinceye kadar her yıl 1 Mayıs’ta grev yapılmasını kararlaştırıyor. 1889 yılında Paris’te toplanan 2. Enternasyonal 1 Mayıs’ın işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olarak kutlanmasına karar veriyor. Bizde ise 1 Mayıs 2008 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile “Emek ve Dayanışma Günü” olarak kabul edildi ve ulusal bayram ve genel tatil yasasında yapılan değişiklikle resmi tatil ilan edildi.

İşçinin gücü var ama sınıf bilinci yok
1 Mayıs bir bayram değildir. Geçmişte yaşanan acıların, emekçilerin yaşadığı zulmün anıldığı çok önemli bir gündür. 1820’lerde Sanayi Devriminin başlaması ile toplumun gündemine oturan işçiler ve sorunları ilkel sermaye sınıfı ve onların yanlısı siyasiler tarafından hiç önemsenmemiş ve emekçiler büyük acılar yaşamış, sonraki yıllarda hakları için verdikleri mücadelelerde büyük bedeller ödemişlerdir. Kapitalizmin sömürü vetiresi bitmediğinden işçinin sömürüsü de devam etmiştir. Aradan bunca yıl geçmiş olmasına karşın çalışanlar çalışma ortamlarında insanlık onuruna yakışan bir yaşama henüz ulaşamamıştır.

1 Mayıs bizde ve bütün dünyada emekçilerin dayanışma günü olarak coşku ile kutlanmaktadır. Ülkemizde bu anlamlı günün üzerinde bir başka açıdan durulması hiç düşünülmeden renkli kutlamalar yapılmaktadır. 1 Mayıs bir bayram değil emekçilerin geçmişte yaşadığı acıların anıldığı bir gündür ve ülkemizde bu acılar halen yaşanmaktadır.

Ülkemizde işçi, memur, esnaf, kendi hesabına aile işletmelerinde çalışanlar, taşeron işçilerini de kapsayan kayıt dışı çalışanlar olmak üzere 2018 verilerine göre 25 milyon insan çalışmaktadır.

  • İşverenlerin olumsuz tutumundan, yasaların zorluklarından ötürü işçilerin ancak 800 bini memurların ise yaklaşık 1.5 milyonu reel sendika üyesi olabilmiştir.

Özellikle işçiler;
– iş güvencesinin olmadığı,
– sendikalı olanın işten atıldığı,
– işe iade davalarının en az iki yıl sürdüğü,
– arabuluculuk sisteminin işçinin aleyhine işlediği,
– asgari ücretin, işsizlik ödeneğinin yetersiz olduğu,
– sendikaların çifte baraj nedeni ile işçiler çoğunluğu adına sözleşme yapamadığı,
– yapma olanağı bulanların önünde grev yasakları, grev ertelemeleri gibi nedenlerle işçilerin haklarını koruyamadığı,
– kamu görevlileri sendikalarının grev hakkının olmaması nedeni ile memur sendikalarının etkisiz kaldığı,
– kayıt dışında çalışanların asgari ücretin bile altında ücretlerle çalıştırıldığı,
– kıdem tazminatının yok edilmek istendiği,
– Özel İstihdam Büroları ile sendikalaşmanın altına dinamit konulduğu,
– hükümetin özgür sendikalar yerine biat eden sendikalar yarattığı,
– bunlara benzer daha birçok olumsuzluğun yaşandığı bir çalışma ortamındayız.

  • 1 Mayıs ülkemizde bir bayram günü değil, protesto ve uyarma günü olarak anılmalıdır.

Üreten, yöneten olmalıdır
Bu karamsar ortamdan çıkış yolu var. Çalışanların bakmakla yükümlü oldukları insanlarla birlikte sayıları 60 milyona yaklaşmaktadır. Bu sayının demokrasilerde çok büyük anlamı ve siyasal gücü vardır. Çalışanların yaşadığı tüm olumsuzlukların kaynağı parlamentodur ve böylesine sayıca güçlü olan çalışanların parlamento üzerinde hiçbir gücü yoktur. Çalışanlar suyun başına gitmeden, orada etkili olamadan insan onuruna yakışan bir yaşamın asla sahibi olamazlar. Siyasette etkili olabilmek için çalışanların siyaseten bilinçlenmeleri gerekir.

  • Çalışanlar “Oy” güçlerini bölmeden aynı yönde “oy” kullanmalarının yüceliğine erdikleri zaman aydınlığa çıkabileceklerdir.

Düşünme günü
1 Mayıs işçi ve memur sendikalarının, emekçilerin neden siyasal güç fukarası olduklarını düşünme günü olmalıdır. Sokaklara çıkıp, pankartlar açıp, sloganlar atarak hak isteyenler yaşadıkları olumsuzluğun en büyük sorumluluğunun, sınıf sendikacılığına uzak durdukları, işçi hareketini siyasallaştıramadıkları için kendilerinde olduğunu bilmeleri gerekir.

Böylesine büyük bir “oy” gücü olan emekçiler üretim güçlerini siyaset alanına da taşımalıdırlar. Bir siyasi partide saf tutmalı, o partinin yönetiminde olmalı veya yönetimini etkilemeli ve mutlaka parlamentoda temsil edilmelidirler.

  • Üretenler bu ülkenin yönetiminde söz sahibi olmak zorundadırlar!

Aktif siyasetin içinde yasaların oluşumuna yön vermelidirler. Hiçbir siyasi parti onların sorunlarına işçinin kendisi kadar sahip çıkamaz. O nedenle;

  • İşçiler her 1 Mayıs’ta nasıl iktidar olacaklarını da dile getirmeli ve artık cesur türküler söylemelidirler.

Kapitalizm ve dincilik

Kapitalizm ve dincilik

Örsan K. Öymen
Cumhuriyet
, 22.11.18
Günümüzde insanlığın başında iki büyük bela bulunmaktadır: Kapitalizm ve dincilik. Kapitalizm, yani sermayecilik, sermaye fetişizmi üzerine kurulu bir düzendir. Dincilik de, din fetişizmine dayanan yapıdır.
Batı Avrupa ve Kuzey Amerika 1776 ve 1789 devrimleri sayesinde, feodalizmle birlikte dinciliği de aşmıştır. Feodalizmi herkese özel mülkiyet hakkıyla, dinciliği laiklik ilkesiyle bertaraf etmiştir.
Ancak, 19. yüzyılda yaşamış olan Alman filozof ve sosyolog Karl Marx’ın doğru bir biçimde tespit ettiği gibi, Sanayi Devrimiyle birlikte üretim araçları ve biçimleri değişince, feodal düzeni ortadan kaldıran özel mülkiyet hakkı, adına kapitalizm denilen yeni bir sömürü düzenine yol açmıştır.
Tarımsal üretim biçimlerinin geçerli olduğu dönemde, toprak ağası, toprak üzerindeki mülkiyet tekeli üzerinden çiftçiyi sömürmüştür. Sanayi tarzı üretim biçimlerinin geçerli olduğu dönemde de, sermaye sahibi, üretim araçlarının, yani üretimin yapıldığı merkezlerin, örneğin fabrikaların özel mülkiyeti üzerinden işçiyi sömürmüştür.
Üretimi gerçekleştirdiği halde, üretilen ürünün ticareti sonucunda oluşan artı değerden bir pay alamayan ve düşük ücretle çalışan işçi, sermaye sınıfının sömürü aracına dönüşmüştür. Bunun sonucunda, sermaye sınıfı ile işçi sınıfı arasında büyük bir uçurum oluşmuş, işçi sınıfı kendi emeğine ve ürününe yabancılaşmıştır.
Marx, sürdürülemez olan bu düzenin, kaçınılmaz olarak işçilerin devrimiyle sonuçlanacağını, üretim araçlarında özel mülkiyetin ortadan kalktığı sınıfsız bir toplum modeline, yani komünizme geçileceğini savunmuştu.
1917’de Rusya, 1949’da Çin, 1959’da Küba gibi ülkeler, Marx’ın öndeyilemesine aykırı olarak, sanayi devrimi yaşanmadan komünist devrimi gerçekleştirmeye çalıştılar. Sanayileşmenin daha yaygın olduğu Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika, İsveç, Norveç, Finlandiya, Danimarka gibi bazı Batı Avrupa ülkeleri de, kapitalizm ile komünizmi sentezleyerek, sınıfları ortadan kaldırmak yerine, sosyal demokrasi ve demokratik sosyalizm yoluyla, sınıflar arası uçurumu gidermeyi tercih ettiler.
Marx’ın komünizme geçiş süreciyle ilgili öndeyilemeleri henüz gerçekleşmemiştir. Ayrıca sanayi tarzı üretim yaygınlaşmakla birlikte, tarımsal üretim sona ermemiştir. Buna ek olarak teknoloji devrimi gerçekleşmiş ve yaygın bir hizmet sektörü ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda işçi sınıfı kavramı revizyona uğramıştır.
Ancak bunlara rağmen, Marx’ın doğumunun 200. yılı olan 2018 yılında dünyaya ve insanlığa baktığımızda, Marx’ın kapitalizm eleştirisinin ana hatlarıyla geçerliliğini koruduğunu, günümüzde sermaye sınıfının, çalışan, üreten ve hizmet veren sınıfı sömürdüğünü söyleyebiliriz.
* Oxfam International adlı araştırma kurumunun 2018 yılı raporuna göre, dünyadaki toplam refahın %82’sine, dünya nüfusunun %1’i sahiptir!
Gelir dağılımındaki küresel dengesizlik, sosyal ve ekonomik adaletsizlik sorunu, hâlâ çözülmemiştir.
****
Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu ülkelerde, kapitalizm sorununa ek olarak, dincilik sorunu da devam etmektedir.
* Bu ülkelerde halk bir yandan kapitalizmin, bir yandan da dinciliğin cehaleti altında ezilmektedir.
Avrupa’da gerçekleşen dinde reform, Rönesans ve Aydınlanma hareketlerinin, uygulanan ekonomik adalet ve ileri eğitim modellerinin, “İslam dünyasında” yaşama geçmemiş olması, dinciliğin sürmesinin temel nedenleridir.
Laiklik ilkesini benimseyen dindarlıktan farklı olarak, laiklik karşıtı bir hareket olan dincilik, bilimi, felsefeyi, sanatı, sosyal yaşamı, eğitimi, kültürü, siyaseti ve demokrasiyi, teokratik bir despotizm ve dogmatizm ile baskı altına almıştır. 
* Türkiye’de, kapitalizm dinciliği, dincilik de kapitalizmi beslemektedir.
Kapitalizm nedeniyle bu dünyadan umudu kesen kitleler, umutlarını öte dünyaya” ertelemişlerdir. “Öte dünyaya” ertelenen umutlar da, bu dünyadaki sorunların çözümünü olanaksız kılmıştır.
Bu bozuk ve çarpık düzende, Marx’ın dediği gibi, din uyuşturucu işlevini yerine getirmektedir.
* AKP, kapitalizmi ve dinciliği bu nedenle birlikte teşvik etmektedir. Çünkü iktidarını bu sayede sürdürmektedir!

Atatürk ve anti-emperyalizm

Atatürk ve anti-emperyalizm

Örsan K. Öymen
Cumhuriyet
, 18.10.18
Emperyalizm, güçlü olan bir ülkenin güçsüz bir ülkeyi sömürmesi olarak da özetlenebilir. Ancak emperyalizm tek başına hareket edemez ve tamamlayıcı bir temel sömürü düzenine de gereksinim duyar. Sanayi devriminden önce bu işlevi feodalizm yerine getiriyordu. Sanayi devriminden sonra bu işlevi kapitalizm yerine getirmeye başladı. Emperyalizm ve kapitalizm birbirini besleyen iki düzendir. Kapitalizmden bağımsız olarak emperyalizmi, emperyalizmden bağımsız olarak da kapitalizmi anlayamayız.
Dünyada emperyalizme karşı samimi ve gerçek bir mücadele vermiş sayılı lider vardır. Rusya’da Vladimir Lenin, Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk, Hindistan’da Mahatma Gandhi, Küba’da Fidel Castro ve Che Guevara, Vietnam’da Ho Chi Minh bunların arasında sayılabilir. Lenin, Castro, Che Guevara ve Ho Chi Minh komünizm için mücadele verdiler. Kapitalizmin anti-tezini savunmaları bağlamında, emperyalizme karşı en tutarlı mücadeleyi onların verdiği söylenebilir. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Hindistan’ın kendi tarihsel bağlamı ve sosyal koşulları dikkate alındığında, Atatürk’ün ve Gandhi’nin verdiği anti-emperyalist mücadeleyi küçümsemek olanaklı değildir.
Onların, emperyalist işgalci ülkelere karşı cephede verdikleri savaş ve alanda gösterdikleri direniş, elbette emperyalizme karşı verdikleri mücadelenin temel unsurlarından birisiydi. Ancak bunun da ötesinde, Atatürk ve Gandhi, her ne kadar, üretim araçlarında özel mülkiyetin ortadan kalktığı sınıfsız toplum modeli olan komünizmi savunmuş olmasalar da komünistlerle sık sık işbirliği yapmışlardır, ayrıca, serbest piyasa ekonomisini savunmak yerine, sosyal demokrasiye yakın olan karma ekonomik modeli ve güçlü bir kamu sektörünü savunmuşlardır.
Atatürk’ün Lenin ile yazışmaları, Kurtuluş Savaşı sırasında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nden aldığı destek, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra kalkınma ve planlama alanlarında SSCB ile gerçekleştirdiği işbirliği, ideoloji bağlamında ortaya koyduğu halkçılık ve devletçilik ilkeleri, bunun en açık göstergeleri arasındadır.
Atatürk bunlarla da yetinmemiştir. Laiklik ilkesiyle, ülkesini teokrasiden ve ortaçağ karanlığından çıkartmış, devlet, siyaset, hukuk ve eğitim işlerini dinden arındırmış, eğitim sistemini dine değil, bilim, matematik, felsefe ve sanat üzerine inşa etmiş, kadınları eğitim ve çalışma yaşamına katmış, kadınlara seçme ve seçilme hakkını vermiş, çağdaş uygarlığı bir hedef olarak ortaya koymuştur.
Atatürk, işgalci Batı Avrupa ülkelerine karşı cephede savaşmış birisi olduğu halde, çağdaş uygarlığın değerlerini reddetmemiş, uygarlık mücadelesini, Batı ve Doğu kültürü karşıtlığı üzerine yapılandırmamış, çağdaş uygarlığı, insani değerler ve ilkeler üzerinden anlamıştır. Atatürk, emperyalizme karşı mücadelenin de ancak böyle kazanılabileceğini biliyordu. Atatürk için emperyalizme karşı mücadele, cephedeki savaştan ibaret değildi. Onun için, cephedeki savaşın kazanılması durumunda kurulacak olan devletin siyasi yapısı, emperyalizme karşı verilecek mücadelenin sonucunu belirleyecek yaşamsal bir unsurdu. Çünkü, cahil ve geri kalmış olan bir milletin, emperyalizme karşı savaşı kazanma olasılığının sıfır olduğunu biliyordu. Emperyalizmin, güçlü olanın güçlü olanı değil, güçlü olanın zayıf olanı sömürdüğü bir düzen olduğunu anlayacak kadar akıllı ve bilgiliydi.
O nedenle, İslamcı siyasetle, dinci devlet yapısıyla, imam hatip okulu, Kuran kursu, ilahiyat fakültesi enflasyonuyla, “4+4+4” adlı eğitim ucubesiyle, Atatürk’ün adını stadyumlardan, kültür merkezlerinden, havalimanlarından silmekle, 29 Ekim’i yok saymakla, Atatürk’ün vasiyetiyle uğraşmakla, emperyalizme karşı mücadele verilemez.
“One minute!” diye bağırmak, “Dünya beşten büyüktür” demek, terör örgütüne karşı sınır ötesi askeri operasyon yapmak yetmiyor. Kolay kolay anti-emperyalist olunmuyor!

Türkiye’nin bağımsızlığına müdahale meselesi

Türkiye’nin bağımsızlığına müdahale meselesi

23 yıldır İzmir’de yaşayan Protestan rahip Brunson Ekim 2016’dan beri tutulduğu cezaevinden ev hapsine nakledildi. Bu vesileyle, Türkiye’nin bağımsızlığına müdahale edildiği yazıldı çünkü bu nakle ABD’nin yaptığı baskının sebep olduğu düşünülüyor. Düşman ikiz olan sağcılar ile ulusolcular yapıyor bunu esas olarak. Şimdi, bütün bunları teker teker ele alalım da, ne yaptığımızı bilelim.
***
Önce, Brunson’ın niteliği.

Evet, adam misyoner. Ne var bunda kardeşim? Dinini yaymak istiyor; TC’de din yaymak yasak mı? Yasaksa, 71.362 imam istihdam eden ve 7 milyarlık 2017 bütçesini beğenmeyen, şimdi de özel TV kanalı kurarak film ve dizi çekecek olan Diyanet neyle iştigal ediyor?

Haa, sadece İslam’ı yaymak serbest de diğer dinleri yaymak yasak ise, onu da bilelim. Galiba farkında değiller; adamı mahkum ettirmek isterken Türkiye’yi ve İslam’ı fena halde aşağılıyorlar çünkü bu ülkedeki gayrimüslim sayısı nüfusun binde birinden de az. Buna paranoya demek bile yetmez; artık bilmiyorum ne denir.

Haa, Türkleri aşağılıyormuş. Kanıtı? “Kilise cemaatinden” (ajan olmasın?) birinin ifadesine göre, kilisesindeki oturma yerlerinde “Türkler oturamaz” yazıyormuş. Suçlamanın bu kadar saçması da nadir bulunur. İnsan utanır yahu. Fethullahçıların sahte delil ürettiğini ortaya koymuş insanların bunu yapması dehşet verici.

Haa, Kürtleri Hıristiyanlaştırmaya çalışıyormuş. Kürtler de bayılıyorlardı Hıristiyanlaştırılmak için! Bir gram mantık be kardeşim!

Mantık derken aklıma geldi. Bu Protestan rahibi bi de FETÖ’cüymüş! Tehlikenin farkında mısınız; adam hem PKK’li hem FETÖ’cü!

Eğer yakında, küçük oğlanlara düşkündü demezlerse şaşarım!
***
Gelelim Türkiye’nin bağımsızlığı meselesine.

Evet, ABD’den yaptırım tehditleri geliyor. Çünkü,“Bizden papaz istiyorlar, sizde de bir papaz var, verin yargılayalım diyorum” zihniyeti ve politikası, Türkiye’yi “Komşularla Sıfır Sorun” politikasından artık sistematik bir “Herkesle Sorun” ve hatta esir takası evresine getirdi.

Tabii, devlet için bunun ne kadar onurlu olduğu tartışmaya fazlasıyla açık ama ben başka bir noktaya gelmek istiyorum:

Evet, büyük çoğunluğu Protestan olan ABD, Brunson’ın iadesini istiyor. Peki, acaba bu gücü, bu rahibin şimdiye kadar hiçbir kanıt gösterilmeden suçlanmasından ve yaklaşık iki yıl yatırılmış olmasından almıyor mu? Yani, Türkiye’de demokrasinin ve yargının bu hale sokulmuş olmasından?

Türkiye’de yargı bu hale getirilmeseydi, ABD Soğuk Savaş dönemindeki gibi davranabilir miydi?
***
Şimdi, ne demek istediğimi iyi anlatabilmek için tarihte biraz geriye gitmek istiyorum;

  • Lozan’da fevkalade zor kaldırılmış kapitülasyonlara.

Bizde ağzında dili olan, kapitülasyonlara dümdüz gider. Oysa bunları Avrupalılar zorla almadılar zamanında. Osmanlı gümüş tepsi içinde ikram etti onlara, hem de askerî bakımdan en güçlü zamanında. Çünkü kendisi feodal çukurda debelenirken, B. Avrupa merkantilizme (denizaşırı ticaret kapitalizmine) zıplamıştı.

Başka biçimde söyleyeyim: Avrupa tüccarı, kendi ülkesinde alışık olduğu güvencelerin bulunmadığı bir şeriat düzenini, hele de 15. Yüzyıl sonunda Hindistan’a deniz yolunun keşfedildiği bir dönemde artık pas geçiyordu. Avrupa tüccarını bu topraklara getirtmek için verildi kapitülasyonlar (ekonomik, yargısal vs. avantajlar), bayıla bayıla.

Öncesi de vardı. Daha evvel de Bizans ve Araplar vermişlerdi, Avrupa tüccarı bölgeye gelsin de sürünen feodal ekonomiyi canlandırsın diye.
***
Sonraları, 19. Yüzyılda Sanayi Devrimi (ve emperyalizm) başlayınca bunlar merhem olmaktan çıkıp başa bela haline geldi ve Osmanlı’daki manifaktürü (zanaatları) beşiğinde boğdu; o bambaşka bir olay.

Bu sebepledir ki;

  • Lozan’a giden TBMM Heyeti, kapitülasyonları kaldıramazsa konferansı terk etme talimatını almıştı. Ve etti de; kapitülasyonları kaldırmadan da imzayı atmadı.

Atmadı ama, Ankara kör cahil olmadığı için, kapitülasyonların sebebini ortadan kaldırmadan bunları kaldıramayacağını biliyordu: Şeriat hukuku yerine Avrupa hukukunu getireceğine söz verdi ve bu söz üzerine, Lozan müzakerelerinin 2,5 ay kesilmesine sebep olan kapitülasyonlar tek cümlelik Madde 28’le kaldırıldı. Nitekim Medeni Kanun İsviçre’den hemen alınıp çevrildi, yürürlüğe kondu.
***
Bunları niye yazdım?
Evet, Brunson’ın serbest bırakılmasını istemek Türk yargısına müdahaledir.
Ama, Tek Adam Rejimi’nin eseri olan bu müdahale, halk deyimiyle “Allah’ın emri”dir. Ve yargıda tarafsızlık ve bağımsızlık namına zırnık bırakılmadığı için, bu aşağılanmayı oturup bal gibi sineye çekmek gerekmektedir.

  • Danıştay’ının başkanı çay toplamalara giden,
  • Yargıtay’ı milletvekili tahliye etmeyi Anayasa’nın açık hükmüne rağmen reddeden,
  • AYM’si Anayasa ve TBMM İç Tüzüğü’ne açıkça aykırı OHAL KHK’lerini onayan,
  • YSK’si 24 Haziran seçimlerinde Türkiye’nin yarısını şoka sokan

    ve şimdi de başkanı “Ezan sesi geldiğinde camiye giden yönetici istemediler. Bu nedenle imam hatip ruhu ayakta. İmam hatipli olmaktan mutluluk duyuyorum” diyen bir Türk yargısından bahsediyoruz.

Böyle bir durumda, yıllardır “dünyanın en yaşanabilir kenti” ilan edilegelen Melbourne’de otuz yıldır Ankara ve Gençlerbirliği hasretiyle yanıp tutuşan canım kardeşim Rafi Demircan’ın deyişiyle, “Neşet Ertaş’ın kendim ettim kendim buldum türküsü”nü söylememek mümkün değil.

Avrupa hukukunu getirme garantisi vermeden kapitülasyonları kaldırmanın mümkün olmadığı gibi…
***
Laf uzamasın diye, demokrasi olmadan bu devirde bağımsızlık olamayacağını anlatmayı başka bir yazıya bırakıyorum. Aklı başında olanların hep tartıştıkları, Taner Akçam’ın da son Ahval yazısında dile getirdiği; şimdi Erdoğan’ın (“İkinci Cumhuriyet”) 1930 (“Birinci Cumhuriyet”) yöntemleri uyguladığını da.

Ama hiç heveslenmesin bazıları. İki cumhuriyet arasında neredeyse bir asır bulunduğunu, bu sebeple ikincinin bir anakronizma (takvimini şaşırma) olduğunu yazmayı da ihmal etmeyeceğim.

Merdan Yanardağ : Demokrasi, Seçimler ve 24 Haziran

Demokrasi, Seçimler ve 24 Haziran

Merdan Yanardağ
ABC Gazetesi
Türkiye için tarihsel öneme sahip olduğu belirtilen 24 Haziran 2018 seçimini geride bıraktık. Bu seçimlerin siyasal, sosyolojik ve tarihsel önemine ilişkin analizine geçmeden önce, esaslı bir anımsatma yapmakta -uzatma ve sıkıcı olma pahasına- yarar görüyorum. Öncelikle belirtilmelidir ki, yeryüzünde sınıflar üstü ya da sınıflar dışı bir demokrasi yoktur. Ne bugün ne de tarihte… Demokrasi sınıfsal bir kavramdır. Dolayısıyla hakim sınıf ya da güçlerin hukukunu ve siyasal düzenini ifade eder. Unutulmaması gereken en temel olgu budur.
Tarihte ilk demokrasi deneyimlerinin antik Yunan’daki site devletlerinde yaşandığını söyleyebiliriz. Bu demokrasi, yüzbinlerce kölenin emeği üzerinde yükselir. Doğrudan ya da dolaylı şekilde köle sahibi olan, özgürlüğünü ve boş zamanını -ki o boş zamanda felsefe, kültür, sanat gibi alanlarla uğraşmalarını sağlamıştır- köle emeğine borçlu olan özgür yurttaşların düzenidir. O nedenle siyaset terminolojisinde, “köleci demokrasi” kavramıyla karşılanır. Arenada ya da bir açık hava tiyatrosunda toplanan özgür yurttaşlar, kentin (Polis) bütün sorunlarını konuşur, karar verir ve yöneticilerini seçerdi. Politika kavramının çıkışı da buna, yani ‘Polis’ kavramına/sözcüğüne dayanır. Politika ise, kentte, yani “Polis”te konuşulan bütün konuları ifade eden kavramdır. Politika “kentin işleri” demektir. Doğrudan bir demokrasidir bu.. Ama küçük bir ayrıntı vardır; köle sahibi olan özgür yurttaşlar için geçerlidir.
DEMOKRASİ, AYIBI ÖRTEN BİR ŞALDIR
İkinci demokrasi örneği ise Sanayi Devrimi, Aydınlanma ve burjuva devrimlerinden sonra ortaya çıkan siyasal düzendir. Kapitalizm, üzerinde yükselen yurttaşlık hukukunun gelişimi ile ortaya çıkmıştır. Genel oy ilkesine dayanır. Ulusu oluşturan bütün insanlar yasalar önünde eşittir. Biçimsel bakımdan (yasalar önünde) sınıfsal farklılıklar ortadan kaldırılmıştır. Ancak, mülkiyet ilişkileri (üretim araçlarının özel mülkiyeti) daha örtük, derin ve sinsi bir sınıfsal eşitsizlik düzeni yaratır. Bu burjuva demokrasisidir. Esas olarak sermaye sınıfının sınıfsal egemenliğini ifade eder. Bu bakımdan kapitalizm koşullarında yapılan en demokratik ve adil seçimler bile, son çözümlemede, burjuva sınıfı ve ortağı olan diğer güçlerin egemenliğini yeniden üretir. Geç kalan burjuva devrimlerinin yaşandığı Türkiye gibi ülkelerde ise feodal ideolojinin etkisi altındaki geniş yığınlar, burjuva anlamda bile demokratik kurumların tam olarak oluşmasını sağlayamaz. Böyle toplumlardaki sözde demokrasiler, feodal toprak sahipleri ve din adamları sınıfının etkisi altında, bilinci ve aklı bağımsızlaşmamış geniş yığınların oylarıyla eski düzeni onaylamaktan başka bir işe yaramazlar.
DEMOKRASİ / DİKTATÖRLÜK DİYALEKTİĞİ
Sosyalizm ise, işçi sınıfı demokrasisi ya da toplumsal demokrasi olarak nitelendirilebilir. Nitekim, sosyalist teorinin kurucuları da onu böyle tanımlamıştır. Ancak bu tanımlama tersinden yapılmış ve sosyalizmin aynı zamanda proletarya (işçi sınıfı) diktatörlüğü olduğu da ifade edilmiştir. Bu kavramsallaştırma doğru ve açık sözlü bir ifade biçimi olarak siyaset tarihi ve terminolojisinde yerini almıştır.
Mutlak ya da tam demokrasi ise, özgürlük çağı diye de nitelendirebileceğimiz, sınıfların, dolayısıyla bugünkü anlamıyla devletin ortadan kalktığı, insanlar arasında her düzlem ve düzeyde eşitliğin sağlandığı ileri komünal toplumda mümkündür. Komünizm dediğimiz toplumsal düzen budur. Bu düzen, insanlığın tam demokrasiye ve eşitliğe ulaştığı, bütünsel insanın oluştuğu ve/veya ortaya çıktığı bir çağdır. İnsanlığın ve gezegenin bu aşamaya ulaşıp ulaşamayacağını henüz bilmiyoruz. Dolayısıyla bu yazıda tartışacağımız rejim, burjuva demokrasisidir. Bu demokrasi, her türden adaletsizlik, sınıfsal eşitsizlik, sömürü ve zulüm düzeninin üstünü pırıltılı bir şalla örter. İşte demokrasi o şalın adıdır. En gelişkin demokrasilerde bile seçimler, sisteme egemen olan sınıfların konumunu son çözümlemede meşrulaştırma araçlarıdır. Seçimler ayrıca, insanların kendi kendilerini yönettikleri yanılsamasını da yaratır.
Peki, durum böyleyse, demokrasi için mücadele etmek gereksiz midir? Değildir! Tam tersine demokratik hak ve özgürlükler için verilecek mücadele, yani demokrasinin sınırlarını genişletmek için yürütülecek çaba insanlığın özgürlük ve eşitlik hedefine ulaşmak için yolunu açan en önemli siyasal eylemlerden biridir. Ancak, bu kavgayı hakkıyla vermek, solun tarihsel, siyasal, felsefi ve ideolojik referanslarına yeniden iltica etmesiyle mümkündür. Unutulmamalıdır ki, en kötü demokrasi diktatörlüklerden iyidir. Bu uzun anımsatmayı, demokrasi eleştirisini geri çeken solun ve burjuva demokrasilerini insanlığın son siyasal tecrübesi olarak gören liberallerin yarattığı zihinsel kirlilik nedeniyle gerekli gördüm.
BU SEÇİMLERDE DE HİLE YAPILDI
Yukarıda çizdiğim geniş perspektifti akılda tutarak şimdi 24 Haziran 2018 seçimlerini değerlendirmeye geçebiliriz. Maddeler halinde bu seçimleri analiz etmeye çalışacağım.
1) Erdoğan-AKP iktidarı bakımından ortada mutlak bir başarı yok, olsa olsa bir “Pirus zaferi” vardır. Bu, yenilgiden beter bir zafer anlamına geliyor.

– Hile ve sandık sahtekarlığı bu seçimlerde de sonuç alıcı şekilde kullanıldı. Sonuç, dijital ortamda ve özellikle Urfa gibi bazı Güneydoğu illerinde açıkça sandık hırsızlığıyla elde edildi.

Öte yandan, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) ve Anadolu Ajansı’nın (AA) açıkladığı sonuçları doğru kabul etsek bile, AKP’nin oyları düşmüş, Tayyip Erdoğan ancak MHP oylarıyla seçilebilmiş durumda. Bu olgu akıldan çıkarılmamalıdır.

2) Daha önceki seçimlerde (2007’den sonraki bütün seçimlerde) olduğu gibi, bu seçimde de hile yapıldığı anlaşılıyor. Çünkü, ortaya çıkan tablo yaşamın doğal akışına, siyasetin sosyolojisine, akla ve mantığa aykırıdır. Bize ulaşan somut bilgilerin yanı sıra, çıplak gözle yapılacak bir gözlem ve ilk analizde bile, hile ve oy transferinin bu kez MHP üzerinden yapıldığı anlaşılıyor. Özellikle korucu aşiretlerin etkin olduğu Güneydoğu illerinde oy hırsızlığı açıkça yapılmış, ilk tur için gerekli oy -ki 606 bin dolayında olduğu hesaplanıyor- büyük ölçüde bu yolla temin edildiği saptanıyor. Öyle ki, 51 milyon seçmen arasında bu rakam % 2 – 2,5 gibi bir orana karşılıktır. Zaten Tayyip Erdoğan’a ilk turda seçim kazandıran oran da budur.

3) AKP’nin gerçek oy seviyesinin -hormonlu miktar dahil- % 42 civarında olduğu ortaya çıktı. Kuşkusuz bu oran da az değil. Ancak, çok olduğu da söylenemez. MHP’nin bölünerek İyi Parti’nin ortaya çıkması ve bu partinin de % 10 oranında oy almasına karşın, doğru dürüst bir seçim kampanyası bile yapmayan MHP’nin oylarının düşmemiş olmasını, akıl ve bilimle açıklamanın olanağı yoktur.

4) Türkiye, devletin bütün olanaklarının iktidar partisi lehine kullanıldığı adil ve demokratik olmayan bir seçim yarışı sonucu tek adam rejimine sürüklendi. Dinci faşizan bir diktatörlüğe doğru gidişin önünde artık yasal bir engel kalmadı. Ülkenin daha baskıcı ve kötü bir döneme girdiği açık. Tarihsel ömrünü 7 Haziran 2015’ten beri doldurmuş olan AKP, ne yazık ki siyasal ömrünü dördüncü kez uzatmayı başardı. Çünkü, Erdoğan-AKP iktidarı bütün gücünü muhalefetin örgütsüzlüğü ve güçsüzlüğünden aldığı bir kez daha ortaya çıktı.

GÜÇLÜ BİR MUHALEFET DİNAMİĞİ OLUŞTU

5) Bütün eksiklik ve kusurlarına karşın, CHP ve Muharrem İnce başarılı bir kampanya yürüttü. Yaratılan büyük umut ve beklentinin nedeni budur. İnce ve CHP, milyonlarca insanı harekete geçirmeyi başardı ve iktidarı değiştirebileceğini gösterdi. Meral Akşener ve partisi ise tutarlılığını koruduğu taktirde merkez sağdaki boşluğu doldurabileceğini, çok yeni olmasına karşın ortaya koydu. HDP ise, 2015 çizgisini yakalayarak, bütün Türkiye’ye seslenmeyi denedi.

6) Toplumda çok güçlü ve dinamik bir muhalefet dinamiğinin bulunduğu ortaya çıktı. Kentli, eğitimli, çalışan, katma değer yaratan, demokratik değerlere sahip, Batıya açık, modern ve deyim uygunsa Türkiye’yi omuzlarında taşıyan geniş ve gelişkin bir nüfus, Erdoğan-AKP iktidarına ve siyasal İslamcılığa karşı kararlı şekilde karşı koyacağını gösterdi. Her sınıftan insanın içinde yer aldığı bu büyük ve etkili nüfus kesimini karşısına alan bir siyasal iktidarın, bir ülkeyi uzun süre ve istikrar içinde yönetemeyeceği bilinmeli.

7) Muhalefetin en büyük ve fiilen öncü gücü olan CHP ve yönetimi, açık ki, seçim gecesi topluma güven veren, ülkeye el koymaya kalkan güçlere karşı engelleyici bir önderlik sergileyemedi. Bir hile ve meşruiyet tartışması bile canlı tutulamadı. Seçim sonuçları yanlış okundu. Fark 10 milyon değil, 1 milyonun altında. bazı hesaplamalara göre bu rakan 606 bin civarında. Muharrem İnce bir ittifakın adayı değil, sadece CHP adayı. İttifakın ve HDP’nin ikinci turda İnce’ye oy vereceği öngörülmüştü. Sonuçta AKP ve Erdoğan, kendisini iktidara getiren bütün iç ve dış dinamikler değiştiği halde, siyasal ömrünü uzatmayı bir kez daha başardı. Cumhuriyetin temsil ettiği bütün değerlerde (hukuk, siyasal etik, laiklik, demokrasi, yaşam kültürü, ahlak, kadın özgürlüğü, modernite vb.) 1923’ten beri yaşanan en sert kırılma gerçekleşti.

8) HDP’nin barajı açması, ülkenin demokratikleşmesi, Erdoğan-AKP iktidarının sınırlandırılması, barış ve toplumsal kurtuluş mücadelesi bakımından son derece iyi oldu. Bu seçim döneminde, Kürt siyasal hareketinin gericilikle bağlarını bir ölçüde koparması ve cumhuriyetçi güçlerle işbirliğine yönelmesi de çok olumlu bir gelişme olarak kaydedilmeli. Çünkü, ‘Çözüm Süreci’ denilen ve asıl olarak siyasal islamcı hareketin devleti ve toplumu ele geçirme operasyonuna hizmet eden dönemden sonra bu gelişme büyük önem taşıyor.

ÜLKE YENİ VE SERT BİR DÖNEME GİRİYOR

9) Toplumun sandığa ve seçimlere güveni büyük ölçüde sarsıldı. Seçim gecesi silahlı gerici göstericilerin meydanlara çıkması, havaya ateş açarak toplumda korku ve panik yaratmaya çalışması önemli bir gelişme olarak kayıtlara geçti. Dolayısıyla bu yolla ülkedeki bütün ilerici ve demokratik güçlerin tehdit edilmesi yeni bir durum olarak değerlendirilmeli. Açıkça suç oluşturan bu provokatif eylemlere güvenlik güçlerinin müdahale etmemesi de dikkat çekici. Bu durumda, toplumun diğer kesimlerinin de daha radikalleşen bir mücadele ve karşı koyma tavrına girmesi beklenmeli.

10) İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun önce HDP’yi, ardından da Cumhuriyetin kurucu güçlerinden CHP’yi açıkça ve bugüne kadar hiç rastlanmayan bir dille tehdit etmesi, sert bir döneme girildiğinin işaretleridir. Hile, baskı ve devlet olanakları ile ülkeye el koyanlar, bu meşruiyet ve güç açığını siyasal şiddet kullanarak kapatmayı seçeceklerini ortaya koydu. Artık bu durum hesaba katılarak hareket edilmelidir.

ERDOĞAN İKTİDARI KİMLERE DAYANIYOR?

11) Bu seçimler bir kez daha Türkiye’de geniş bir toplum kesiminin (daha çok alt gelir ve düşük eğitim gruplarına mensup yurttaşların) sosyo-ekonomik konumlarıyla seçmen davranışları arasındaki pozitif ilişkinin koptuğunu ortaya koyuyor. Yani yoksullar ve emekçiler, bu sınıfsal pozisyonlarından hareketle sol partilere oy vermiyor. Tam tersine, yaşadıkları yoksulluk, sefalet ve sömürünün nedeni ve temsilcisi olan siyasal partilere oy vermeye devam ediyor. Ezilen, sömürülen, sadakaya mahkum bırakılan, taşeron firmalarda üç kuruşa çalışan, güvencesiz bir emek ortamında ayakta durmak için çırpınan insanların, kendi efendilerine hayran  oldukları anlaşılıyor.

12) İnsanların / yurttaşların sınıfsal konumlarıyla siyasal tercihleri arasındaki pozitif ilişkinin kopmasının temel nedeni, toplumun dinselleştirilmesidir. Dolayısıyla, insan aklını ve vicdanını özgürleştirmek anlamına gelen laikliğin bir orta sınıf fantezisi değil, esas olarak emekçiler için gerekli bir bilinç ve toplumsal düzen olduğu bir kez daha anlaşılmaktadır. Toplumun genişçe bir kesimi, 24 Haziran’da sınıfsal konumu ve bilinci ile değil, inançları ile oy kullanmayı sürdürmüştür.

13) Erdoğan’ın iktidarı ele geçirme biçimi ile 1848’de Fransa’da köylülere genel oy hakkının tanınmasıyla iktidara gelen, daha sonra iktidardayken bir darbe yaparak devleti ele geçirip diktatörlüğünü (imparatorluğunu) ilan eden Louis Bonaparte’ın siyasal serüveniyle büyük benzerlik taşıyor. Sınıf dışı (declasse) unsurlara, lümpen (serseri) proletaryaya (emekçilere), toplumun en geri kesimlerine ve yeni genel oy hakkı kazanmış cahil ve tutucu köylü yığınlarına dayanarak % 74 gibi büyük bir destekle iktidarı alan Bonaparte, ülkeden kaçmak zorunda kalana kadar bir daha (20 yılı aşkın süre) yönetimi terk etmeyecekti. Erdoğan da, toplumun en geri kesimlerine, mesleksiz ve eğitimsiz lümpen kentlilere, taşra tutuculuğuna, Orta Anadolu muhafazakarlığına, her söylediğine inanan dinselleştirilmiş toplum kesimlerine dayanan bir çizgi izliyor. Erdoğan bu güçlere yaslanarak, iktidarını toplumun diğer kesimlerine dayatıyor.

14) Batı ve özellikle ABD’nin, Erdoğan dışında bir seçenek aradığı, AKP iktidarıyla daha fazla gitmek istemediği biliniyor. Ancak, Erdoğan-AKP iktidarına bütün kirli işlerini gördüren ve mevcut durumun artık kendi çıkarlarına zarar verdiğini düşünen Batı, başka seçenek bulamadı. Dolayısıyla, Batı için AKP bir tercih olmasa da zorunluluk haline geldi.

KARAMSARLIĞA YER YOK!

Gericilikle tarihsel hesaplaşmasını tamamlayamayan, onun kültürel, toplumsal ve ekonomik temellerini bütünüyle tasfiye edemeyen toplumlar, geriye savrulur ve dokusu bozulur. Böyle toplumlar eski ve yeni çağ arasında salınan rüküş topluluklara dönüşür. Hibrit (melez) rejimler oluşur. Çünkü, her türden ilerici seçeneği insanlığın yaşamından çıkaran sermaye sınıfı ve emperyalizm, toplumlardan yeni bir rıza üretmekte zorlanmaya başladığında, çareyi -zamanında iktidarına son verdikleri- feodal gericilikle uzlaşmakta bulur.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; 24 Haziran seçimlerinin ortaya koyduğu sonuç, yaşananlar deyim uygunsa dünyanın sonu değil. Umutsuzluk ve karamsarlığa yer yok. Ülkede güçlü bir demokratik, ilerici muhalefet dinamiği ortaya çıktı. Erdoğan ve AKP iktidarı sanıldığı kadar güçlü ve kahredici değil. Bu toprakların 300 yıllık derinliğe sahip modernleşme ve aydınlanma geleneği var ve bu dinamik kolaylıkla yok edilemediğini fazlasıyla kanıtladı. Ayrıca belirtilmeli ki, o geleneğin taşıyıcıları da hiçbir zaman teslim olmayacak. (29.06.2018)
=====================================
Dostlar,

Değerli gazeteci – yazar Sn. Merdan Yanardağ’ın biraz uzun ama önemli saptamalar içeren yazısı yukarıda.. Okunması gerek.. Paylaşmadan edeme(z)dik.. Bir de, 2 hafta kadar beklettik.. Daha serinkanlılıkla okunabilsin diye.. Şu belirlemenin altını bir kez daha çizelim:

  • Hile ve sandık sahtekarlığı bu seçimlerde de sonuç alıcı şekilde kullanıldı. Sonuç, dijital ortamda ve özellikle Urfa gibi bazı Güneydoğu illerinde açıkça sandık hırsızlığıyla elde edildi.

Sevgi ve saygı ile. 12 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com