ATATÜRK GİBİ OLMAK

ATATÜRK GİBİ OLMAK

  • “Atatürk gibi olmak için 40 kütüphane dolusu kitap okumak gerek”

Prof. Dr. Süleyman Çelik

Atatürk’ün kuşağı daha doğmadan, Osmanlı İmparatorluğu dağılma sürecine girmişti. Çocukluklarından beri “vatan elde gidiyor” sözlerini duyan ve askeri okulda, kendilerine sürekli “birinci görevlerinin vatanı kurtarmak olduğu” öğretilen Atatürk ve arkadaşları okullarını bitirince, Vatanı kurtarmaktan başka bir şey düşünmeksizin görevlerine koştular ve kendilerini mücadelenin içinde buldular. Gittikleri yerlerde savaş yoksa bile ya bir isyan ya da bir ayaklanma vardı.

Büyük çoğunluğu evlenmeyi aklına getirmedi. Çünkü insan kendi canını düşünmeyebilir, ama eşini ve çocuklarını düşünmek zorunda kalır. Böyle bir sorun edinmek istemediler.  Örneğin, Kurtuluş Savaşı’nın önde gelen 7 askerinden beşi (M. Kemal Atatürk, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele), yaşları 40 dolayında olmasına karşın hala evlenememişlerdi. Evli olan İsmet İnönü ile Fevzi Çakmak ise 30 yaşını geçtikten sonra, ailelerinin zoruyla evlenmiş, ancak eşlerinin yanında 15 gün bile kalamadan cepheye koşmuşlardı.

Hepsi vatanseverdi ve görevlerini canları pahasına büyük bir özveriyle yapıyorlardı, ama Atatürk onlardan farklıydı. Fark, Atatürk’ün onlardan daha çok okumuş ve dolayısıyla daha bilgili olmasından ileri geliyordu. Üstelik o, Lloyd George’un deyimiyle, “dünyaya yüz yılda bir nadiren gelen bir dahi” idi. O, diğerleri gibi yalnız verilen görevleri yapmıyor, bir yandan da dünyanın ve Osmanlı’nın genel durumunu değerlendiriyor ve çıkış yolu bulmaya çalışıyordu.

Çocuk yaşta başlayan okuma alışkanlığı, bir tutkuya dönüştü ve ölene dek sürdü. Cephede bile yanında kitap taşıyor ve ateş hattında okumak için zaman yaratıyordu. Çanakkale muharebelerinin en kızgın döneminde Madam Corinne’e yazdığı mektupta, “savaşın sıkıntılarından kendisini bir an olsun uzaklaştıracak romanlar göndermesini” istiyordu. Yeni bir devlet kurdu, Cumhurbaşkanı olarak yaşadığı 15 yılda birçok devrimler, reformlar gerçekleştirdi; yapılanları halka anlatmak için sürekli  yurt gezileri yaptı. Bu denli yoğun işi arasında okumayı hiç bırakmadı. Gezilere giderken, her zaman yanında 1-2 sandık kitap taşırdı. Aynı zamanda bir yazardı ve ilk kitabını 27 yaşında yayımlamıştı.

Cumhuriyet’ten sonra, yaptıklarını övüp kendisine yalakalık yapanlara güler ve dostlarına işin sırrını açıklardı: “çocukluğumdan beri elime geçen 2 kuruştan biri ile kitap almasaydım, yaptıklarımın hiçbirini başaramazdım.”

Manastır Askeri Lisesi’nde okuduğu kitaplardan politik bilinç kazanmaya başladı. Fakat Abdülhamid sansürü yüzünden, Türkçe kaynak yok denecek kadar azdı. İstediği kitapları okuyabilmek için Fransızcasını geliştirmeye ve bu dile hakim olmaya karar verdi. Bu amaçla gönüllü Katolik rahiplerin işlettiği yerel bir misyoner okulunda dersler aldı. Yaz tatillerinde gittiği Selanik’te de Fransız Hıristiyan Frerlerin açtığı dil kursuna devam etti ve zamanla bu dili rahatça okuyabilecek kadar öğrendi.

Genellikle Jön Türkler tarafından yurda sokulan Voltaire, Rousseau, Auguste Comte, Montesquieu, Descartes gibi Fransız filozoflarının eserlerini okuyarak Fransız Devrimi ve dolayısıyla Aydınlanma düşüncesiyle tanıştı. Fransız ve Amerikan Yurttaş Hakları Bildirgelerini öğrendi. Atatürk, Manastır’da Avrupa Uygarlığını hazırlayan Aydınlanma felsefesini ve rasyonel düşünceyi benimsemiş, ulusal egemenlikten yana, monarşi karşıtı bir devrimci olarak İstanbul’a, Harbiye’ye geldi.

Dünyada, Büyük Prusyalı askeri kuramcı Carl von Clausewitz’den sonra gelen askeri kuramcı kabul edilen Colmar von der Goltz’un, daha sonra Osmalıca’ya da çevrilecek olan, ‘Das volk in Waffen  (Ordu Millet) adlı ünlü kitabının 1891’de yapılmış Fransızca çevirisini de askeri lise öğrencisi iken satın alarak okudu. İyi bir komutan olabilmek için iyi bir lider olmak gerektiği tezini öne süren ve politika-savaş ilişkilerini işleyen Goltz, Atatürk’ü çok etkiledi. Okul günlüklerinde kitabına sık sık gönderme yaptığı görülür. 1909’da İmparatorluğa görevli olarak yeniden geldiğinde, ondan “büyük bilgin ve düşünür” şeklinde saygıyla söz ettiği, görülecektir. Daha sonra Clausewitz’in, “Savaşın İdaresinde Temel İlkeler” kitabının Türkçe çevirisi yayımlandı ve Atatürk bu kitabı da okudu. Böylece Harbiye’ye başladığında yalnız politik değil, aynı zamanda bilinçli bir asker olmuştu.

Yabancıların kapitülasyonlara dayanarak dokunulmazlık kazanmaları ve Beyoğlu’nu adeta özerk bir bölge haline getirmelerinin bir yararı olmuştu. Abdülhamid’in yurda girmesine izin vermediği yayınlar, sansürsüz olarak yabancıların özel posta servisleri aracılığı ile getiriliyor ve Beyoğlu’ndaki kitapçılarda, bazıları el altından, bazıları açıktan satılıyordu. Genç Türkler de yayınlarını bu yolla gönderiyorlardı. Bunu keşfeden Mustafa Kemal’in en çok uğradığı yer Beyoğlu’ndaki kitapçılar oldu. Harp Okulu’nun Beyoğlu tarafında olması da işini kolaylaştırmıştı. Hafta sonu iznine çıktığında doğru kitapçılara gidiyor, Fransızca gazeteleri okuyor, yeni kitaplar satın alıyordu. Artık Fransızcasını iyice ilerletmişti. Şimdi daha iyi anlayarak ve daha derinine inerek inceleyebiliyordu.

Mustafa Kemal ayrıca, Harp Okulunda üç yıl Almanca öğrenimi gördü. Almancasını da kitap okuyacak derecede ilerletti. Daha sonra Almanca yazılmış askerlikle ilgili bir kitabın Türkçeye çevirisini de yapacaktı. Le Matin ve Le Petit Parisien en çok okuduğu gazetelerdi. Gazeteler, günceli yakalamak, yurt içi ve dışındaki gelişmeleri öğrenmek, böylece ufkunu genişletmek için kolay erişilebilen bir kaynak işlevi gördü. Türkçe gazeteleri de okumaya başladı ve iyi bir gazete okuru oldu. Gazetecilik o kadar hoşuna gitti ki, okulda arkadaşlarıyla elle yazılmış bir gazete çıkarmaya karar verdiler. Doğal olarak bu işi gizli yapacaklardı. Oysa gazete çıkarmak değil, okulda ders kitapları dışında kitap ve gazete okumak bile yasaktı. Mustafa Kemal kitap ve gazeteleri, herkes uyuduktan sonra gizli bir köşe bulur ve orada loş ışık altında okurdu.

Tarih doktorası da yapmış olan Emekli Büyükelçi Bilal Şimşir, Atatürk’ün kitap sevgisiyle ilgili ilginç belgeler bulmuştur: “Mesleğim dolayısıyla Londra, Paris, Roma ve Viyana Büyükelçiliklerimizin eski arşivleri elimden geçti. Bu arşivlerde, Tanzimat döneminden günümüze kadar pek çok değerli belge vardır. Belgeler arasında, zamanın Osmanlı ve Türk devlet adamlarıyla ilgili çeşitli yazışmalar da vardır. Bu yazışmalar arasında bir nokta özellikle dikkat çekicidir. O da şudur: Atatürk, yurt dışından sürekli olarak kitap sipariş etmiştir. Yurt dışından kitap sipariş eden tek Türk devlet adamı Atatürk olmuştur. Atatürk’ten başka bir padişahın, sadrazamın, cumhurbaşkanının ya da başka bir devlet adamının kitap sipariş ettiğini gösteren herhangi bir belgeye rastlamadım. İngiltere’den tavus kuşu yumurtası bile sipariş etmiş padişahlar gördüm. Ama kitap sipariş eden tek devlet adamı Atatürk olmuştur. Faturalar kitaplarla birlikte gönderilir ve paraları da kendi özel bütçesinden ödenir.

Atatürk’ün sipariş edip getirttiği kitapların bir bölümü, bugün Atatürk’ün özel kitaplığı kataloğunda görülmemektedir. Bu katalogda toplam 4289 kitap görünmektedir. Kayıp kitapları da hesaba katınca bu liste belki bir kat daha artabilecektir. Bu kitaplar üzerinde yapılan şöyle bir inceleme, insanı büsbütün şaşırtmaktadır. Atatürk, sipariş edip getirttiği kitapların hemen hepsini incelemiş, okumuştur. Kitapların üzerlerinde onun çeşitli notları, işaretleri bulunmaktadır.  Atatürk’ün kendine özgü okuma alışkanlığı vardır. Okurken önemli gördüğü yerlerin altını çizer, sayfa kenarlarına notlar alır, ünlem, soru işareti, dikkat gibi özel işaretler koyar. Bu şekilde, eleştirel bakış açısıyla okuduğu gibi uygulamada yararlanacağı konuları da belirlediği anlaşılmaktadır. Atatürk’ün okuduğu  kitaplardan 3997’si üzerinde bir araştırma yapılmış; altını çizdiği satırlarla, sayfa kenarlarına düştüğü notları bir araya getirildiğinde 500’er sayfalık 24 cilt kitap oluşmuştur.

Bilal Şimşir’in bulduğu bir belge çok ilginç; “Atatürk’ün hastalığı 1 Nisan 1938’de resmen açıklanmıştır. Hasta yatağında yatarken Le Monde gazetesinde Maya tarihi ile ilgili yeni bir kitap haberi okur. Paris Elçiliği’ne hemen bir yazı yazdırır: ‘Libraire Oriantale Paul Gauthner-12 rue Vavain, Paris VI- kitabevi tarafından yayımlanmakta olan, Dechiffrement de l’Ecriture Maya et Traduction de leurs codices (par Dr. Werner Wolf), isimli kitaptan bir adet, faturasıyla birlikte, gönderilmesini…’ 13 Nisan tarihinde Paris Elçiliğinden verilen yanıtta, bu kitabın basımının henüz tamamlanmamış olduğu ve matbaadan çıkar çıkmaz derhal gönderileceği’ bildirilir. Bu belge hakkında Bilal Şimşir, şöyle der: “Bu belgeler insana hüzün veriyor. Atatürk hasta haliyle, yeni yayınları izlemeye çalışmaktadır. O kadar ki daha basımı bitmemiş kitapları bile öğrenmekte ve sipariş etmektedir. Hem de ta Maya uygarlığına dahi ilgi duymaktadır. Araştırma, inceleme, okuma tutkusu, kitap sevgisi engindi Atatürk’ün. Ne yazık ki bu son kitabı okuyup incelemeye ömrü yetmemiştir.”

Atatürk’ün okuduğu kitapların sayısı, ölümünden sonra tereke yargıçlığınca tutulan kayıtlara göre 7333 adettir. Bu sayıya değişik kütüphanelerden alıp okuduktan sonra iade ettiği kitaplar dahil değildir. Ayrıca Selanik düşman eline geçtikten sonra, annesi ve kız kardeşi, öbür eşyaları olduğu gibi kitapları da bırakıp kaçmışlardır. Ki cepheden cepheye koştuğu için sabit bir evi olmayan Atatürk, günlük kullandığı eşyaları dışındaki eşyaları ile birlikte kitaplarını da Selanik’teki evlerinde tutuyordu. Bu şekilde okuduğu kitap sayısının 10 binin çok üzerinde olduğu düşünülmektedir.

  • Yeryüzünde neredeyse hiçbir asker, hiçbir devlet adamı ve hiçbir devrimci, bu derece derin bir entelektüel birikime sahip değildir.

İşte Atatürk ile Kurtuluş Savaşı’nda kader birliği yaptığı asker ve sivil arkadaşları arasındaki fark bundan ileri gelmektedir. Atatürk, ünlü eseri Nutuk’ta der ki,

  • “Milli Mücadeleye birlikte başladığımız yolculardan bazıları, ulusal yaşamın bugünkü Cumhuriyete ve Cumhuriyet yasalarına kadar uzayan gelişmeleri, kendi düşünme, kavrama ve hayal etme sınırlarını aştıkça bana direnmeye ve karşı çıkmaya başlamışlardır, (M. K. Atatürk, Nutuk, c.1,s.16).

Okuma engelli olmaları nedeniyle, günümüzde de “kendi düşünme, kavrama ve hayal etme sınırları” yetersiz olan kifayetsiz muhterisler Atatürk’e düşman olmakta ve ‘kurbağanın boğaya öykünmesi gibi’ ona öykünmeye çalışmaktadırlar.

Ulusal Kurtuluşumuzun başlangıcı olan 19 Mayıs 1919’un 99. Yıldönümünde Yüce Atatürk’ü minnet ve şükranla anarken bunları düşündüm.

Bayramınız kutlu olsun…

Kaynaklar     :
Andrew Mango, Atatürk- Modern Türkiye’nin Kurucusu, Remzi Kitabevi
George W. Gawrych, Genç Atatürk- Osmanlı subayından Türk devlet adamına
Lord Kinross, Atatürk- Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Altın Kitaplar.
Turgut Özakman, Diriliş- Çanakkale 1915, Bilgi Yayınevi.
Sinan Meydan, Akl-ı Kemal- Atatürk’ün Akıllı Projeleri, Cilt.1, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2012.
Recep Cengiz (ed.), Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar, 24 cilt, Anıtkabir Derneği yayını, Ankara, 2001
Bilal Şimşir, Atatürk’ün Kitap Sevgisi, in: Atatürk Dönemi- İncelemeler, Atatürk Araştırma Merkezi yayını, Ankara, 2006, s. 260-261.
====================================================

Sevgili dostumuz Prof. Süleyman Çelik hocamızı “bunları düşündüğü” ve de yazdığı için şükranla selamlıyoruz..
O’ndan ve değerli yazılarından öğrenmeyi sürdürmek istiyoruz..

Sevgi ve saygı ile. 21 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ALLAH VAR MIDIR ??


ALLAH VAR MIDIR ??

PORTRESİ

Örsan K. Öymen
orsanoymen@gmail.com
AYDINLIK, 1.2.15

 

Felsefe, sorgulayıcı düşünce demektir. Bilgi Felsefesi (Epistemoloji), Zihin Felsefesi,
Ahlak Felsefesi (Etik), Siyaset Felsefesi, Varlık Felsefesi (Ontoloji), Bilim Felsefesi,
Dil Felsefesi, Sanat Felsefesi ve Din Felsefesi gibi Felsefe’nin çeşitli alt dallarında,
analitik kavram çözümlemeleri ve sorgulamalar yürütülür, çeşitli kuramlar geliştirilir.

“Allah / Tanrı var mıdır?” sorusu da, Din Felsefesi’nin temel sorularından bir tanesidir.
Bu soru aynı zamanda, Epistemoloji ve Ontoloji ile de kesişir. Felsefe tarihinde, bu konuda, – Teizm,
– Deizm,
– Fideizm,
– Ateizm,
– Agnostisizm,
– Panteizm gibi birçok farklı açılım ortaya konmuştur.

Thales, Herakleitos, Anaksagoras, Parmenides, Demokritos, Sokrates, Platon, Aristoteles, Epikuros gibi filozofların yaşadığı Antik Yunan döneminde tektanrıcılık egemen olmadığı için, Allah / Tanrı kavramı Felsefe’nin gündeminde zaten olmamıştır.
Ancak Hristiyanlık ve İslam dinlerinin yaygınlaşmasıyla birlikte, Allah / Tanrı konusu da Felsefe’nin gündemine girmiştir.

Bu bağlamda Augustinus, Aquinas, İbn Sina, İbn Rüşd, Descartes, Leibniz, Locke, Berkeley gibi filozoflar Tanrı’nın varlığını savunmuşlar, farklı boyutlarda Teist yani Tanrıcı kuramlar ortaya atmışlar, ayrıca dini de reddetmemişlerdir.

Öte yanda Hume, Nietzsche, Marx, Sartre, Russell gibi filozoflar ateist ve/veya agnostik kuramlar geliştirerek, Tanrı kavramını ve dini reddetmişlerdir.

Felsefe’nin önemi de bu çoğulculuğundan ve diyalektik yapısından kaynaklanmaktadır.

Felsefe kendisini Tevrat’ın, İncil’in, Kur’an’ın ayetlerine sıkıştırmaz.

Bırakın ateist ve agnostik filozofları, teist filozoflar bile bunu yapmazlar;
ayetlerin ötesine geçerek, kendi akıl yürütmelerini gerçekleştirirler.

Çünkü din kitapları referans alınarak Felsefe yapılmaz.

Filozof, hahamdan, papazdan ve imamdan farklı konumda bir kişidir.
Felsefe açısından, bir şeyin gerçekliği, onun Tevrat’ta, İncil’de, Kur’an’da
yazılmış olmasından kaynaklanamaz.

Dinci despotizm ve dogmatizm vesayetinin yaşandığı Türkiye’de,
din derslerinin neredeyse her yıl zorunlu olması,
Felsefe derslerinin ise yalnızca bir yıl zorunlu olmasının nedeni de budur.

Çünkü iktidarlar her zaman Felsefe’den ve sorgulanmaktan korkmuşlardır.

Bu çarpık eğitim sistemine bağlı olarak, Türkiye’deki sözde aydınlar da Felsefe ile ilgilenmedikleri için, Allah / Tanrı ve din konusu sözde entelektüel ortamlarda bile adeta bir tabu haline dönüşmüştür.

Sözde aydınların bu korkaklığı nedeniyle de,
dinci despotizm ve dogmatizm Türkiye’de mutlak egemenliğini ilan etmiştir.

Örneğin, Türkiye’de medyadaki ve akademideki sözde aydınlar, Hume, Nietzsche ve Marx’ın din konusundaki kuramlarını biliyorlar mı? Bilmiyorlarsa öğrenmeye çalışıyorlar mı? Öğreniyorlarsa bu konuda ne düşünüyorlar?

Hume, deneyimlerden bağımsız olarak bilgi ve varlık adına bir şeyin ortaya konamayacağını,
bu bağlamda nedensellik ilkesinin de Teoloji’de ve dinde geçerli olamayacağını,
çünkü nedensellik ilkesinin zihinde, belli olayların ardışıklığının sürekli deneyim edilmesiyle oluştuğunu, bir ilk neden olarak sözde Tanrı’nın ise deneyim kapsamının dışında olduğunu, Tanrı’nın var olduğunun ve her şeyin nedeni olduğunun söylenemeyeceğini, Tanrı’nın var olup olmadığının bilinemeyeceğini, bilginin matematiksel ve olgusal önermelerle sınırlı olduğunu, Tanrı’nın antropomorfik bir kurgu olduğunu, Tanrı’ya yönelik iman temelli bir inanç geliştirilebileceğini, ancak imanın da akla ve deneyime aykırı olduğunu, bilge bir insanın da akla ve deneyime uygun inançlar geliştirmesi gerektiğini söyler.

Nietzsche, bazı insanların güç, iktidar, güvenlik, mutluluk gibi istençler ve dürtüler nedeniyle “Tanrı” adı verilen bir kurgu oluşturduklarını, ancak bunun özgür ruh anlayışına aykırı olduğunu, dinlerin dayattığı ahlak ve yaşam anlayışının sürü ahlakı ve yaşamı olduğunu, özgür ve güçlü bir ruhun, kendi değerlerini kendisinin yaratması gerektiğini,
tektanrıcı ve mutlakçı dinlerin bir çöküşün ve yozlaşmanın göstergesi olduğunu,
dinlerin aşılması gerektiğini söyler.

Marx, dinin halkın afyonu olduğunu, dinin bir mutluluk vaadiyle ve kalpsiz dünyanın duygusu, ruhsuz koşulların ruhu olarak ortaya çıktığını, ancak bu mutluluğun hayali bir mutluluk olduğunu, dinin, metafizik yapısı nedeniyle eşitsizliklerin ekonomik temellerini çözümleyemediğini, din özgürlüğü elde etmek değil, dinden özgürleşmek gerektiğini, kapitalizmin komünizm, dinin de ateizm ile aşılması gerektiğini söyler.

Yalnızca iktidarların değil, sahte-aydınların da korktuğu düşünceler işte bunlardır!

TOKATLI ZEKERİYA ve Çağrıştırdıkları…


TOKATLI ZEKERİYA ve Çağrıştırdıkları…

Dostlar,

Sayın Habip Hamza Erdem zehir zemberek bir yazı yazmış…

Dileriz DSP koalisyon hükümetinde (57. hükümet; DSP + ANAP Mesut Yılmaz ve MHP Devlet Bahçeli) Ecevit’in Maliye Bakanlığı yapmış olan ve “Nereden buldun?” yasası ile kara para sahiplerinin keyfini fena halde kaçıran Zekeriya Temizel‘e göndermeler, CHP’ye sert eleştiriler ilgililerin kulaklarına erişir..

Dost acı söylermiş..

Biz de kaç zamandır Y-CHP sefaletini bu sitede deyim yerinde ise
yerden yere vuruyoruz…

Kemal Kılıçdaroğlu bizim Tunceli’li hemşehrimiz ve arkadaşımız..
Fakat memleket yurt sorunları hatır  – gönül dinler mi??

1999’da Edirne’de iken, çağrı üzerine (Adıyaman Milletvekili Celal Topkan) katıldığımız CHP Bilim – Kültür – Yönetim Platformu‘ndan, ertesi yıl Deniz Baykal‘ın Genel Başkan olması ve Kemal Derviş‘in bu Kurulun başına getirilmesi nedeniyle hemen ayrılmıştık.

Öncesinde büyük emeklerle, yakın arkadaşımız – meslektaşımız Prof. Haluk Koç öncülüğünde CHP’ye Ulusal Sağlık Politikaları hazırlamış, Ürgüp’te MYK’ya bizzat sunmuş ve Altan Öymen‘in de desteğini almıştık. 6 ay boyuca klasörler dolusu rapor yazmıştık (halen arşivimizdedir); Haluk Koç‘un ricasıyla 1,5 sayfalık bir basın özetini de kaleme alarak Edirne’ye dönüşümüzde Partiye göndermiştik ve CHP Basın açıklaması yaparak Ulusalcı Sağlık Politikasını halka duyurmuştu.

Baykal Genel Başkan olunca da PM’de bu politikayı çalışma grubunun eylemli (fiili) sekreteri olarak Haluk Koç ile sunmuştuk. Kemal Kılıçdaroğlu ise bu ulusalcı politikalara karşı çıkarak ANAP – DYP politikalarını savunmuştu. Aramızda sert bir polemik yaşanmış ve

– “Kemal Kılıçdaroğlu bu işten anlamaz. Olsa olsa, bizim uzmanları olarak geliştirdiğimiz sağlık politikalarının finansmanı için destek verebilir..” demiştik..

Kemal bey GSS’yi (Genel Sağlık Sigortası) ve Aile Hekimliğini savunuyordu.
İkisi de çağ dışı ve IMF – DB dayatması idi.. Birkaç panelde de bu yüzden karşı karşıya gelmiştik..

Bugün Sayın Kılıçdaroğlu’nu tanımakta ve anlamakta zorluk çekiyoruz doğrusu..

Yüce Atatürk’ün kurduğu ve Türkiye’yi kuran CHP‘nin kuruluş yıldönümünü bir kez daha kutlarız..

  • CHP için tek yol Kuvay-ı Milliye köklerine dönmek ve “6 Ok” programını uygulamaktır.. 

Sevgi ve saygıyla.
9.9.2014, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

Not   : Sayın Zekeriya Temizel ile ADD Genel Başkan yardımcılığımız döneminde, (2004-2006) kendisi de Bakanlık sonrasında Cumhuriyet’te çalışırken İlhan Selçuk‘un odasında tanışmış ve epey süre ülke sorunlarını konuşmuştuk.. 

==================================================

TOKATLI ZEKERİYA


Habip Hamza Erdem

On iki yıl aradan sonra Zekeriya Temizel aktif politikaya döndū.
Dersimli Kemal’in Partisi’nin ‘Parti Meclisi’ ūyesi oldu.
Zekeriya Temizel ‘Devlet geleneği’ni kavramıș bir ‘Cumhuriyet çocuğu’dur.
‘Teamūl’leri en ince ayrıntısına değin bilir. Zeki ve çalıșkandır.
Soyadı gibi ‘Temiz’.
Maliye mūfettiși iken, bilgi ve birikim sınavlarını geçmiș ‘mūfettiș adayları’nın önūne ‘mekanizması çözūlmūș’ bir çamașır mandalı koyarmıș.
Yazılı sınavlarda bașarılı olan aday, bakalım mandalı ‘monte’ edebilecek mi diye.

Çūnkū ‘zeki’ olmak ile ‘inekleme’ arasında çok önemli bir ayırım vardır.
Maliye Bakanlığı ile ilgili yasaları ‘ezberlemiș’ olmak yetmez.
‘Zekâ’sını ‘el becerisine’ yansıtıp yansıtamamak da önemlidir.
‘Pratik zekâlı’ olmak değil, ama ‘zekâyı pratiğe çevirebilmek’…

Antik filozoflara göre, zekâ, ‘ruh’un anlamaya olanak veren bölūmūnden önce gelen ‘kișilik öncesi’ bir ilkedir.

Platon’a göre duyumlar dūnyasının ötesine gidebilen, ‘ūtopya’lar kurabilendir.

Spinoza’da ‘ruhun en yūce çabası’dır; o nedenle kendi çalıșmasının bașlığı bile ‘Etik’tir.

Ancak 18. yy’dan sonra ‘zekâ’, ruhlar ve öteki dūnyalardan koparılarak ‘ayakları yere bastırılmıș’, bir anlamda ‘laikleștirilmiș’ oldu.

1912’den bu yana da ölçūlebilir: IQ

Oysa Descartes’la birlikte, insanların ‘zekâ’ları, doğal olarak, eșittir;
farkılık onu ‘kullanım biçimi’nden gelmektedir.

Hegel bile kafatasını ‘boș’ olarak nitelendirmemiș miydi?

Maharet onu  ‘doldurmak’ değil, içindeki ‘en az’ ile ‘çok iș’ yapabilmektir.

Sökūk çamașır mandalını ‘takabilmek’ de bir iștir.

‘Nereden buldun yasası’nı ‘keșfetmek’ de..

Zekeriye Temizel’i Zekeriya Temizel yapan ‘Nereden Buldun?’ yasasıdır.

Sıradan bir ‘ilkokul öğrencisi’nin bile ‘sorabileceği’ bir ‘soru’..

Ancak onu ‘yașama geçirmek’ ve hatta ‘pratiğini’ önermek Zekeriya Temizel’e değin ‘dūșūnūlememiș’ idi.

Diyelim, önceki dönmelerde ‘konjonktūr’ de elverișli değildi ve onuru Zekeriya Temizel’e kaldı.

Ancak bu ‘ad’ ve bu ‘onur’ ve on iki yıllık bir ‘suskunluk dönemi’nden sonra
‘aktif politika’ya dönūș, Zekeriya Temizel beye ‘būyūk sorumluluklar’ da yūklemektedir.

İlk onurlu tutum, ‘Dersimli Kemal’e, ‘Tokatlı Zekeriya’ olarak ilk ‘tokat’ı indirmek olmalıdır.

Dersimli Kemal’in ‘devlet deneyimi’, ‘teamūl gereği’ Zekeriya Temizel‘i ‘dinlemeyi’ gerektirir.

Bu ‘teamūl’ içinde ‘Dersimlilik’ yoktur.

Ancak Kemal Kılıçdaroğlu ‘zıvanasından çıkmıș’ bir durumdadır.

‘Ȫzerklik șartını’, sözde ‘sol’ adına, dillendirmek bir yana, CHP kurultayına ‘önermiș’tir.
Ve ne yazık ki yuhalanmamıștır.

Bu CHP’den de ‘umut’ beklemenin olanağı kalmamıștır.

Bu CHP gitti gider.

Zekeriya Temizel ve kimi ‘aklı bașında’ yöneticilerden, hiç değilse CHP’nin ‘onurunu’ korumaları beklenir.

Yoksa ‘onursuz’ olarak gidecekler.