IMF’den kritik Türkiye açıklaması

IMF’den kritik Türkiye açıklaması

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

IMF Başkanı Christina Lagarde Türkiye hakkında açıklamalarda bulundu.

cumhuriyet.com.tr25 Mayıs 2018

Lagarde ‘Türkiye hakkında endişeli misiniz?’ sorusuna,

  • “Gerekli önlemleri almayan bazı gelişmekte olan ekonomilerde düzen bozulacak”

diye konuştu. Lagarde Merkez Bankası‘na müdahale eleştirileriyle ilgili olarak, “Herkes iyi olduğu işi yapmalı” diye konuştu.

İşte IMF Başkanı Christina Lagarde’ın Türkiye hakkında Bloomberg’e söylediği o sözler…

Türkiye Arjantin’den farklı bir aşamada piyasada baskı var lira son birkaç ayda çok değer yitirdi. Politik liderler ile Merkez Bankası arasında uyumsuzluk var.

Politik liderler derken Erdoğan’ı mı kastediyorsunuz?

Para politikası anlamında bütün siyasi liderler Merkez Bankası‘nı yapmak zorunda olduklarını işlerini yapmaları anlamında serbest bırakmak zorunda olmalıdırlar. Merkez Bankası‘nın bağımsızlığı sağlanmalıdır.
Yapılan bazı yorumlar uluslararası kamuoyunu ve yatırımcıları alarm haline geçirdi. Merkez Bankası hakkında yapılan bazı yorumlar Bankanın talimat altında olduğu, yönlendirildiği veya etkilendiği hususunda uluslararası kamuoyunu uyardı. Bu durum belirsizlik ve güvensizlik yaratıyor.

Erdoğan’a mesajınız lütfen Merkez Bankası‘ndan uzak durun mu olur?

Bence herkes işini en iyi olduğu alanda yapmalı. Merkez Bankası başkanları genelde işlerinde iyidir. Para politikasının uzmanlar tarafından halledilmesi gerekir. Ellerinde iyi araçlar var. güçlü mentaliteye sahipler. İşi onlara bırakmak çok daha iyi olur.

IMF olarak Türkiye hakkında endişeli misiniz?

Dolar güçleniyor. ABD’de para politikası sıkılaşıyor. Gelişmekte olan ülkelerden para geri gidiyor. Gördüğümüz bu. Bu, gerekli önlemleri almayan bazı gelişmekte olan ekonomilerde düzeni bozacak. Bu bekleniyordu.
============================================
Dostlar,

AKP = ERDOĞAN’a DİZ ÇÖKTÜREN BORÇ ÇIKMAZI

Uluslararası finansman stratejileri, çağımızın en önemli uzmanlık alanlarındandır. Bu kritik alanda uzmanlaşmak için uygun bir temel dalda (tercihan çift anadalda)  4 yıllık lisans eğitimi üzerine önce mutlaka bir yüksek lisans çalışması yapılması, bürokraside ve uluslararası finansman kurumlarında yılarca deneyim kazanılması ve Doktora çalışması gereklidir.

Erdoğan‘ın böylesi bir donanımdan fersah fersah uzak olduğunu herkes biliyor. Ekonomi danışmanlarının bilimsel edinimlerini (formasyonlarını) ayrıntılı bilmiyoruz.. Ancak herkes Erdoğan’ın artık patolojik sınırları zorlayan kibirini – inadını – kendini beğenmişliğini – dediğim dedikçiliğini… çok iyi biliyor. Kimi dinci takıntılarını da.. Bunların hepsi birlikte çok özel (nev-i şahsına münhasır!) bir kişilik ortaya koyuyor ve ileri derecede narsisistik kişiliğin türevleri – ögeleri olarak kabul görüyor. Ne yazık ki faturayı 81 milyonluk koskoca Türkiye ve önemli ölçüde komşu coğrafya insanları ödüyor.

Öte yandan yaşamın somut ve yakıcı gerçekleri (real politics) önünde sonunda baskın çıkıyor ve direnenleri terbiye ediyor. Ne var ki, AKP = Erdoğan çaresizlikten pes edene dek olan oluyor  ve giderimi (telafisi) çooook güçleşiyor. Nitekim IMF Başkanı Lagard’ın diplomatik söylemi yeterince açık :

  • … gelişmeler, gerekli önlemleri almayan bazı gelişmekte olan ekonomilerde düzeni bozacak. Bu bekleniyordu.

Erdoğan’a para politikasına burnunu sokma, anlamadığın işe karışma… deniyor açıkça.
Sitemizin manşetinde yer verdik şu dizelere – uyarılara :

  • “AKP ekonomi idaresinin izlemekte olduğu bilim-dışı enflasyon politikası ve yürütmekte olduğu dışa bağımlı, inşaat betonuna dayalı büyüme stratejisi ulusal ekonomimizi istikrarsızlığa sürükleyerek tahrip etmektedir.” / Prof. E. Yeldan, devamı için tıklayın

Türkiye’yi yangından – bunalımdan – iflastan… kurtarmak için 12 temel ivedi adım :

  1. OHAL hemen kalkmalı
  2. Tüm yolsuzluklar yansız – bağımsız yargıya taşınmalı.
  3. Gereksiz – verimsiz – dış borç doğuran tüm projeler (başta şehir hastaneleri!) durdurulmalı
  4. Kamu öncülüğünde planlı karma ekonomi ile üretim ve tasarruf seferberliğine başlanmalı.
  5. Dış ticarette takas ve karşılıklı ulusal para kullanımı olabildiğince yaygınlaştırılmalı.
  6. Yersiz, gereksiz, akıl dışı ve aşırı yüksek nüfus artışı mutlaka frenlenmeli.
  7. Suriye – Esad ile doğrudan ilişki kurularak göçmenler hızla ülkelerine yollanmalı..
  8. Dış borçlar için bir “mola alınmalı”, konsolide edilmeli, yeniden yapılandırılmalı.
  9. İç ve dış barış iklimi yaratılmalı, halka gerçekler anlatılmalı ve desteği istenmeli. 
  10. Tüm bunları yapacak bir ULUSAL HÜKÜMET kurulmalı, bir süre “olağanüstü restorasyon dönemi” sürdürülmelidir…
  11. Türkiye ve AKP, Erdoğan’ın kibirli ve akıl-bilim dışı takıntılarından mutlaka kurtarılmalıdır.
  12. Yaşanan fiili bir devalüasyondur ve küresel sermaye – AKP ortaklığıylayürütülmektedir!

Türkiye AKP=RTE’den kurtulmadıkça bu yangına çare yok!.. Ölümcül hastayız ve nedeni
AKP=RTE’nin akıl ve bilim dışı, asla yerli ve milli olmayan güdümlü despotik politikalarıdır!

  • AKP = Erdoğan, sokaktaki insanı belki bir süre daha aldatabilir ve akıl – bilim dışı kibirli, dinci takıntılarıyla yarattıkları cehennemi kendilerine dönük operasyon gibi sunarak, yine mağdur edebiyatıyla 24 Haziran’da oylarını da artırabilir.. Ancak güneş balçıkla sıvanamaz! 16 yıldır sürdürülen har vurup harman savurma – yağma / talan bezirganlığının bedeli ödenecek, Türkiye’ye ödetilecektir. Elbette bu kaçınılmaz diyet ödemelerinden AKP = Erdoğan’a da 
    er ya da geç hak ettiği pay düşecektir, düşmelidir..
  •  Prof. Dr. Yalçın Karatepe (SBF önceki dekanı), iktidarın pasif tutumu nedeniyle şu anda Türkiye ekonomisinin sahipsiz kaldığını söyledi. Merkez Bankası’nın kurdaki yükseliş karşısında geçen hafta gereken önlemlerin alınacağını söyleyip bir haftadır sessiz kaldığını belirten Karatepe, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’nin de “Doların yükselişini kabul etmiyorum” demesinin ardından doların %10 değer kazandığını anımsattı… (24.5.18)

Erdoğan Londra’da, çökerttiği ekonomiyi kurtarmak için küresel patronlarla görüştü. Enflasyon yangına dönüştü. Olağanüstü bir aşamaya gelindi; zincirleme gelişmelerle akut ve çok ağır bir bunalıma girilebilir; ÖDEME GÜÇLÜĞÜİvedi ve epey (bu yıl en az 240 milyar $!), sıcak – nakit döviz gerek! Peki Batı’ya verilen bedel – ödün – söz.. ne karşılığında? Yine mi gizli anlaşmalar? Hem de gidici AKP=RTE ile!?

Örn. Kıbrıs’ta garantörlükten vazgeçme, askerin çekilmesi, Doğu Akdeniz MEB (münhasır ekonomik bölge) haklarımız, devalüasyonyeniden AÇILIM!

AKP=RTE bu konularda neden suskun ve eylemsiz!? 2002 ayarlarına dönüş mü oldu/oluyor!? 11.02.2018’de yazdık:
Erdoğan İçin Köprüden Önce Son Çıkış : Politik Plastron Patlamak Üzere!

  • Aklımızla, Ekonomiyle, halkla alay eden AKP=RTE; bunun sonu yok!? 26+ milyon nüfus (3 kişiden 1’i!) yoksul (TÜİK), asgari ücret açlık sınırının altında, enflasyon-işsizlik-faiz 2 haneli!? Çok ağır borçlar nasıl döndürülecek? 
  • AKP=RTE ile iflas eşiğindeyiz, Osmanlı Düyun-u Umumiyesi kapıda mı? Bu yıl 240 milyar $ sıcak para gerek, nerden bulunacak?
  • Kaldır OHAL’i, israfa son ver, yolsuzlukları yargıya taşı, sırtımızdan in; kamu öncülü-ğünde planlı karma ekonomiyle üretime hız ver, eğitimi bilimselleştir… döviz düşer!
  • Bu Dolar yangını “kurgu” mu yoksa!?

    2015 Haziran-Kasım arası halkı, birden azdı-rılan kan ve terörle korkutarak teslim alma gibi bu kez ekonomik terör ile diz çökertme planı mı!?

Lütfen tıklayınız : Turkiye’nin_iflasi_basladi

Bu arada : MB’nın faiz artırma kararı birkaç saat öncesinden bile sızdırılsa (insider trading ve insider trader!) milyarlarca TL sekülatif kazancın yerli – yabancı yandaşlara ikramı işten bile değildir.. Açalım; haber verildi size, MB Para Kurulu toplandı, 2-3 saate kalmaz, faiz artırımı kararı çıkacak.. Ne yaparsınız, 1 $ = 4.92 TL’den hemen ve booolca satarsınız değili mi!? Faiz artırımı kararı açıklandığında Dolar “küüt ” diye 4,52 TL’ye iner.. 40 kuruş ucuzlamıştır!

– 1 dolarda 40 kuruş
– 10 dolarda 400 kuruş (4 TL)
– 100 dolarda 40 TL
– 1000 dolarda 400 TL
– 10 bin dolarda 4000 TL
– 100 bin dolarda 40 bin TL
– 1 milyon dolarda 400 bin TL

– 1 milyar dolarda 400 milyon TL… servet sahibi olursunuz birkaç saat saat içinde!?

Dolayısıyla, 23 Mayıs 2018 gecesi, MB Para Kurulu toplantıda iken yoğun düzeyde Dolar’dan çıkan (TL’ye dönen) kişi ve kurumlar (bankalar, aracı kurumlar…) kimlerdir?? Bunlar MASAK, BDDK ve MİT tarafından rahatlıkla ortaya çıkarılabilir. Çıkarılır ve açıklanırsa büyük oyun da bozulur.. Ne var ki iktidarda AKP varken bu bağlamda beklenti deli saçmasıdır!

İşte dış borçlanma böylesi bir zincirdir; bağımsızlığınız – egemenliğiniz toz olur uçar!
AKP = Erdoğan, Kasım 2002’de 230 milyar $ toplam borcu olan Türkiye’yi devraldılar; 3 katına çıkardılar toplam borcu : 450 milyar $ kamunun + 245 milyar $ özel sektörün borcu. Toplam 700 milyar Dolara dayanan muazzam bir borç yükü ve çevirmede tıkanma!

Mustafa Kemal Paşa, 1923-38 arasında neden onca yokluklar içinde denk bütçe için vargücüyle titizlenmiş; yıkımlar arasından bir yıldız yükseltmiştir..  İlk belirleyici hücrelerine dek DÜRÜSTLÜK idi.. Tasarruf idi, verimlilik idi, çalışkanlık idi, yerli malı idi, ithal ikamesi idi, planlı kalkınma idi, kamu öncülüğünde karma ekonomi idi, özelleştirme değil tersine MİLLİLEŞTİRME – DEVLETLEŞTİRME idi.. Bu yüzden bir ekonomi mucizesi gerçekleştirildi ve 1929 Dünya Ekonomik bunalımı da yaşanırken, Merkez Bankası ancak 1930’da kurulabilen, bir yandan da Osmanlı’nın ağır borçları ödenirken.. 15 yılda yıllık ortalama %6,5 büyüme geçekleştirildi. Bu inanılmaz başarıya Batı yazını (literatürü) “Mustafa Kemal’in Ekonomi Mucizesi” dedi!

ÇARE                      : Yukarıda yazdık.. yinelemeye gerek var mı??

  • Kamu öncülüğünde planlı karma ekonomi!
  • Başka hiç – bir yolu yok efendiler, TAMAM MI!?

Sevgi ve saygı ile. 26 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ATATÜRK GİBİ OLMAK

ATATÜRK GİBİ OLMAK

  • “Atatürk gibi olmak için 40 kütüphane dolusu kitap okumak gerek”

Prof. Dr. Süleyman Çelik

Atatürk’ün kuşağı daha doğmadan, Osmanlı İmparatorluğu dağılma sürecine girmişti. Çocukluklarından beri “vatan elde gidiyor” sözlerini duyan ve askeri okulda, kendilerine sürekli “birinci görevlerinin vatanı kurtarmak olduğu” öğretilen Atatürk ve arkadaşları okullarını bitirince, Vatanı kurtarmaktan başka bir şey düşünmeksizin görevlerine koştular ve kendilerini mücadelenin içinde buldular. Gittikleri yerlerde savaş yoksa bile ya bir isyan ya da bir ayaklanma vardı.

Büyük çoğunluğu evlenmeyi aklına getirmedi. Çünkü insan kendi canını düşünmeyebilir, ama eşini ve çocuklarını düşünmek zorunda kalır. Böyle bir sorun edinmek istemediler.  Örneğin, Kurtuluş Savaşı’nın önde gelen 7 askerinden beşi (M. Kemal Atatürk, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele), yaşları 40 dolayında olmasına karşın hala evlenememişlerdi. Evli olan İsmet İnönü ile Fevzi Çakmak ise 30 yaşını geçtikten sonra, ailelerinin zoruyla evlenmiş, ancak eşlerinin yanında 15 gün bile kalamadan cepheye koşmuşlardı.

Hepsi vatanseverdi ve görevlerini canları pahasına büyük bir özveriyle yapıyorlardı, ama Atatürk onlardan farklıydı. Fark, Atatürk’ün onlardan daha çok okumuş ve dolayısıyla daha bilgili olmasından ileri geliyordu. Üstelik o, Lloyd George’un deyimiyle, “dünyaya yüz yılda bir nadiren gelen bir dahi” idi. O, diğerleri gibi yalnız verilen görevleri yapmıyor, bir yandan da dünyanın ve Osmanlı’nın genel durumunu değerlendiriyor ve çıkış yolu bulmaya çalışıyordu.

Çocuk yaşta başlayan okuma alışkanlığı, bir tutkuya dönüştü ve ölene dek sürdü. Cephede bile yanında kitap taşıyor ve ateş hattında okumak için zaman yaratıyordu. Çanakkale muharebelerinin en kızgın döneminde Madam Corinne’e yazdığı mektupta, “savaşın sıkıntılarından kendisini bir an olsun uzaklaştıracak romanlar göndermesini” istiyordu. Yeni bir devlet kurdu, Cumhurbaşkanı olarak yaşadığı 15 yılda birçok devrimler, reformlar gerçekleştirdi; yapılanları halka anlatmak için sürekli  yurt gezileri yaptı. Bu denli yoğun işi arasında okumayı hiç bırakmadı. Gezilere giderken, her zaman yanında 1-2 sandık kitap taşırdı. Aynı zamanda bir yazardı ve ilk kitabını 27 yaşında yayımlamıştı.

Cumhuriyet’ten sonra, yaptıklarını övüp kendisine yalakalık yapanlara güler ve dostlarına işin sırrını açıklardı: “çocukluğumdan beri elime geçen 2 kuruştan biri ile kitap almasaydım, yaptıklarımın hiçbirini başaramazdım.”

Manastır Askeri Lisesi’nde okuduğu kitaplardan politik bilinç kazanmaya başladı. Fakat Abdülhamid sansürü yüzünden, Türkçe kaynak yok denecek kadar azdı. İstediği kitapları okuyabilmek için Fransızcasını geliştirmeye ve bu dile hakim olmaya karar verdi. Bu amaçla gönüllü Katolik rahiplerin işlettiği yerel bir misyoner okulunda dersler aldı. Yaz tatillerinde gittiği Selanik’te de Fransız Hıristiyan Frerlerin açtığı dil kursuna devam etti ve zamanla bu dili rahatça okuyabilecek kadar öğrendi.

Genellikle Jön Türkler tarafından yurda sokulan Voltaire, Rousseau, Auguste Comte, Montesquieu, Descartes gibi Fransız filozoflarının eserlerini okuyarak Fransız Devrimi ve dolayısıyla Aydınlanma düşüncesiyle tanıştı. Fransız ve Amerikan Yurttaş Hakları Bildirgelerini öğrendi. Atatürk, Manastır’da Avrupa Uygarlığını hazırlayan Aydınlanma felsefesini ve rasyonel düşünceyi benimsemiş, ulusal egemenlikten yana, monarşi karşıtı bir devrimci olarak İstanbul’a, Harbiye’ye geldi.

Dünyada, Büyük Prusyalı askeri kuramcı Carl von Clausewitz’den sonra gelen askeri kuramcı kabul edilen Colmar von der Goltz’un, daha sonra Osmalıca’ya da çevrilecek olan, ‘Das volk in Waffen  (Ordu Millet) adlı ünlü kitabının 1891’de yapılmış Fransızca çevirisini de askeri lise öğrencisi iken satın alarak okudu. İyi bir komutan olabilmek için iyi bir lider olmak gerektiği tezini öne süren ve politika-savaş ilişkilerini işleyen Goltz, Atatürk’ü çok etkiledi. Okul günlüklerinde kitabına sık sık gönderme yaptığı görülür. 1909’da İmparatorluğa görevli olarak yeniden geldiğinde, ondan “büyük bilgin ve düşünür” şeklinde saygıyla söz ettiği, görülecektir. Daha sonra Clausewitz’in, “Savaşın İdaresinde Temel İlkeler” kitabının Türkçe çevirisi yayımlandı ve Atatürk bu kitabı da okudu. Böylece Harbiye’ye başladığında yalnız politik değil, aynı zamanda bilinçli bir asker olmuştu.

Yabancıların kapitülasyonlara dayanarak dokunulmazlık kazanmaları ve Beyoğlu’nu adeta özerk bir bölge haline getirmelerinin bir yararı olmuştu. Abdülhamid’in yurda girmesine izin vermediği yayınlar, sansürsüz olarak yabancıların özel posta servisleri aracılığı ile getiriliyor ve Beyoğlu’ndaki kitapçılarda, bazıları el altından, bazıları açıktan satılıyordu. Genç Türkler de yayınlarını bu yolla gönderiyorlardı. Bunu keşfeden Mustafa Kemal’in en çok uğradığı yer Beyoğlu’ndaki kitapçılar oldu. Harp Okulu’nun Beyoğlu tarafında olması da işini kolaylaştırmıştı. Hafta sonu iznine çıktığında doğru kitapçılara gidiyor, Fransızca gazeteleri okuyor, yeni kitaplar satın alıyordu. Artık Fransızcasını iyice ilerletmişti. Şimdi daha iyi anlayarak ve daha derinine inerek inceleyebiliyordu.

Mustafa Kemal ayrıca, Harp Okulunda üç yıl Almanca öğrenimi gördü. Almancasını da kitap okuyacak derecede ilerletti. Daha sonra Almanca yazılmış askerlikle ilgili bir kitabın Türkçeye çevirisini de yapacaktı. Le Matin ve Le Petit Parisien en çok okuduğu gazetelerdi. Gazeteler, günceli yakalamak, yurt içi ve dışındaki gelişmeleri öğrenmek, böylece ufkunu genişletmek için kolay erişilebilen bir kaynak işlevi gördü. Türkçe gazeteleri de okumaya başladı ve iyi bir gazete okuru oldu. Gazetecilik o kadar hoşuna gitti ki, okulda arkadaşlarıyla elle yazılmış bir gazete çıkarmaya karar verdiler. Doğal olarak bu işi gizli yapacaklardı. Oysa gazete çıkarmak değil, okulda ders kitapları dışında kitap ve gazete okumak bile yasaktı. Mustafa Kemal kitap ve gazeteleri, herkes uyuduktan sonra gizli bir köşe bulur ve orada loş ışık altında okurdu.

Tarih doktorası da yapmış olan Emekli Büyükelçi Bilal Şimşir, Atatürk’ün kitap sevgisiyle ilgili ilginç belgeler bulmuştur: “Mesleğim dolayısıyla Londra, Paris, Roma ve Viyana Büyükelçiliklerimizin eski arşivleri elimden geçti. Bu arşivlerde, Tanzimat döneminden günümüze kadar pek çok değerli belge vardır. Belgeler arasında, zamanın Osmanlı ve Türk devlet adamlarıyla ilgili çeşitli yazışmalar da vardır. Bu yazışmalar arasında bir nokta özellikle dikkat çekicidir. O da şudur: Atatürk, yurt dışından sürekli olarak kitap sipariş etmiştir. Yurt dışından kitap sipariş eden tek Türk devlet adamı Atatürk olmuştur. Atatürk’ten başka bir padişahın, sadrazamın, cumhurbaşkanının ya da başka bir devlet adamının kitap sipariş ettiğini gösteren herhangi bir belgeye rastlamadım. İngiltere’den tavus kuşu yumurtası bile sipariş etmiş padişahlar gördüm. Ama kitap sipariş eden tek devlet adamı Atatürk olmuştur. Faturalar kitaplarla birlikte gönderilir ve paraları da kendi özel bütçesinden ödenir.

Atatürk’ün sipariş edip getirttiği kitapların bir bölümü, bugün Atatürk’ün özel kitaplığı kataloğunda görülmemektedir. Bu katalogda toplam 4289 kitap görünmektedir. Kayıp kitapları da hesaba katınca bu liste belki bir kat daha artabilecektir. Bu kitaplar üzerinde yapılan şöyle bir inceleme, insanı büsbütün şaşırtmaktadır. Atatürk, sipariş edip getirttiği kitapların hemen hepsini incelemiş, okumuştur. Kitapların üzerlerinde onun çeşitli notları, işaretleri bulunmaktadır.  Atatürk’ün kendine özgü okuma alışkanlığı vardır. Okurken önemli gördüğü yerlerin altını çizer, sayfa kenarlarına notlar alır, ünlem, soru işareti, dikkat gibi özel işaretler koyar. Bu şekilde, eleştirel bakış açısıyla okuduğu gibi uygulamada yararlanacağı konuları da belirlediği anlaşılmaktadır. Atatürk’ün okuduğu  kitaplardan 3997’si üzerinde bir araştırma yapılmış; altını çizdiği satırlarla, sayfa kenarlarına düştüğü notları bir araya getirildiğinde 500’er sayfalık 24 cilt kitap oluşmuştur.

Bilal Şimşir’in bulduğu bir belge çok ilginç; “Atatürk’ün hastalığı 1 Nisan 1938’de resmen açıklanmıştır. Hasta yatağında yatarken Le Monde gazetesinde Maya tarihi ile ilgili yeni bir kitap haberi okur. Paris Elçiliği’ne hemen bir yazı yazdırır: ‘Libraire Oriantale Paul Gauthner-12 rue Vavain, Paris VI- kitabevi tarafından yayımlanmakta olan, Dechiffrement de l’Ecriture Maya et Traduction de leurs codices (par Dr. Werner Wolf), isimli kitaptan bir adet, faturasıyla birlikte, gönderilmesini…’ 13 Nisan tarihinde Paris Elçiliğinden verilen yanıtta, bu kitabın basımının henüz tamamlanmamış olduğu ve matbaadan çıkar çıkmaz derhal gönderileceği’ bildirilir. Bu belge hakkında Bilal Şimşir, şöyle der: “Bu belgeler insana hüzün veriyor. Atatürk hasta haliyle, yeni yayınları izlemeye çalışmaktadır. O kadar ki daha basımı bitmemiş kitapları bile öğrenmekte ve sipariş etmektedir. Hem de ta Maya uygarlığına dahi ilgi duymaktadır. Araştırma, inceleme, okuma tutkusu, kitap sevgisi engindi Atatürk’ün. Ne yazık ki bu son kitabı okuyup incelemeye ömrü yetmemiştir.”

Atatürk’ün okuduğu kitapların sayısı, ölümünden sonra tereke yargıçlığınca tutulan kayıtlara göre 7333 adettir. Bu sayıya değişik kütüphanelerden alıp okuduktan sonra iade ettiği kitaplar dahil değildir. Ayrıca Selanik düşman eline geçtikten sonra, annesi ve kız kardeşi, öbür eşyaları olduğu gibi kitapları da bırakıp kaçmışlardır. Ki cepheden cepheye koştuğu için sabit bir evi olmayan Atatürk, günlük kullandığı eşyaları dışındaki eşyaları ile birlikte kitaplarını da Selanik’teki evlerinde tutuyordu. Bu şekilde okuduğu kitap sayısının 10 binin çok üzerinde olduğu düşünülmektedir.

  • Yeryüzünde neredeyse hiçbir asker, hiçbir devlet adamı ve hiçbir devrimci, bu derece derin bir entelektüel birikime sahip değildir.

İşte Atatürk ile Kurtuluş Savaşı’nda kader birliği yaptığı asker ve sivil arkadaşları arasındaki fark bundan ileri gelmektedir. Atatürk, ünlü eseri Nutuk’ta der ki,

  • “Milli Mücadeleye birlikte başladığımız yolculardan bazıları, ulusal yaşamın bugünkü Cumhuriyete ve Cumhuriyet yasalarına kadar uzayan gelişmeleri, kendi düşünme, kavrama ve hayal etme sınırlarını aştıkça bana direnmeye ve karşı çıkmaya başlamışlardır, (M. K. Atatürk, Nutuk, c.1,s.16).

Okuma engelli olmaları nedeniyle, günümüzde de “kendi düşünme, kavrama ve hayal etme sınırları” yetersiz olan kifayetsiz muhterisler Atatürk’e düşman olmakta ve ‘kurbağanın boğaya öykünmesi gibi’ ona öykünmeye çalışmaktadırlar.

Ulusal Kurtuluşumuzun başlangıcı olan 19 Mayıs 1919’un 99. Yıldönümünde Yüce Atatürk’ü minnet ve şükranla anarken bunları düşündüm.

Bayramınız kutlu olsun…

Kaynaklar     :
Andrew Mango, Atatürk- Modern Türkiye’nin Kurucusu, Remzi Kitabevi
George W. Gawrych, Genç Atatürk- Osmanlı subayından Türk devlet adamına
Lord Kinross, Atatürk- Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Altın Kitaplar.
Turgut Özakman, Diriliş- Çanakkale 1915, Bilgi Yayınevi.
Sinan Meydan, Akl-ı Kemal- Atatürk’ün Akıllı Projeleri, Cilt.1, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2012.
Recep Cengiz (ed.), Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar, 24 cilt, Anıtkabir Derneği yayını, Ankara, 2001
Bilal Şimşir, Atatürk’ün Kitap Sevgisi, in: Atatürk Dönemi- İncelemeler, Atatürk Araştırma Merkezi yayını, Ankara, 2006, s. 260-261.
====================================================

Sevgili dostumuz Prof. Süleyman Çelik hocamızı “bunları düşündüğü” ve de yazdığı için şükranla selamlıyoruz..
O’ndan ve değerli yazılarından öğrenmeyi sürdürmek istiyoruz..

Sevgi ve saygı ile. 21 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Sistemli ve süregiden bir ayırımcılık var

‘Sistemli ve süregiden bir ayırımcılık var’

Semih Gemalmaz’dan ‘Ayrımcılık, Şiddet ve Sömürü

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Prof. Dr. Mehmet Semih Gemalmaz’ın

  • Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kadınlara, Çocuklara ve Azınlıklara Karşı Ayrımcılık, Şiddet ve Sömürü (Nedenleri, Kapsamı, Sonuçları ve Buna Karşı Direnme Stratejileri)

başlıklı inceleme kitabı, yalnız hukukçuları, ilgili sosyal bilim dallarında uğraş verenleri değil, merak eden, öğrenmek isteyen bütün okurları birebir ilgilendiriyor. Gemalmaz’la kitabını konuştuk.

  • Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kadınlara, Çocuklara ve Azınlıklara Karşı Ayrımcılık,
    Şiddet ve Sömürü,
    Mehmet Semih Gemalmaz, Homer Kitabevi, 2823 s.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kitap/975217/Semih_Gemalmaz_dan__Ayrimcilik__Siddet_ve_Somuru_.html 19.5.18, Cumhuriyet

– Önsözdeki açıklamanızda, bunun 4 kitabı bulacak incelemenin 3. kitabı olduğunu belirtiyor-sunuz. Osmanlı’dan günümüze kadınlar-çocuklar-azınlıklar bağlamında yaşamın bütün  a-lanlarına uzanan 2786 sayfalık bu kitap üzerine konuşmadan önce incelemenizin tümü hak-kında bilgi verir misiniz?

Semih Gemalmaz ile ilgili görsel sonucu

– İlk iki kitap konuyu Antik Yunan ve Roma’dan Ortaçağ’a ve Ortaçağ’dan 21. yüzyıla kadarki uzun iki dönemde irdeliyor. 3. kitap, esas olarak Osmanlı ve Cumhu-riyet dönemlerini ele alırken 4.  kitap konu-yu, 20. yüzyılın 2. yarısında kurumsallaşan İnsan Hakları Ulusalüstü Hukuku bağla-mında bölgesel ve uluslararası insan hak-ları belgeleri ve sözleşmelerle kurulmuş organların kararları çerçevesinde inceliyor.

Çalışma tamamlandığında kadınlara, çocuklara ve azınlıklara karşı ayırımcılık, şiddet ve sömürü sorunu hem tarihsel bütünlüğü, geçişkenliği, kapsamı, yaygınlığı ve nedenleri hem de sorunu aşmak için yürütülen savaşım araçları, teknikleri ve başarı düzeyi bir bütün olarak ortaya çıkacak. Ayrıca çok boyutlu bu sorunun aşılması için gerekenlere ilişkin değerlendirme ve öneriler sergilenecek. Kısacası bu çalışmayla amaçladığım hem nesnel gerçeği saptayıp göstermek hem de bazı çözüm yollarını öngörmek. Bu konuda çalışma yapacaklara kapsamlı bir kaynakça sunuluyor. Alt başlıklarda öğretideki farklı/çatışan görüşleri işledim ve kişisel değerlendirme ve görüşümü de belirttim. 4 kitaba da asıl rengini veren, toplumsal cinsiyet bakış açısı. Bu karşılaştırmalı araştırma, kapsamı gereği interdisipliner ve mültidisipliner nitelikte.

“AYIRIMCILIK, ŞİDDET VE SÖMÜRÜ BİRER PATOLOJİ”

– Yeni çıkan 3. kitabınızda, 3 ana bölüm ve pek çok alt başlık var. Birkaç oturumda okunup bitirilebilecek türden bir kitap değil elbette elimizdeki; çok zengin bir başvuru kaynağı. Sistematiği, okura, aradığını ya da ihtiyaç duyduğunu bulmakta büyük kolaylık sağlıyor; dili de bu zor alanı derinlemesine kavrama olanağı sunan bir açıklıkta. Çalışmanızın bu yönüyle ilgili ne söylemek istersiniz?

– 3. kitap “İslam”, “Osmanlı” ve “Türkiye” şeklinde üzere 3 ana bölümden oluşuyor. İslam toplumları, hukuku ve pratiğine değinen ilk bölüm Osmanlı uygulamasını anlayabilmek için gerekli ön bilgiyi sunuyor. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerini kapsayan 2. bölümde konu kadın, çocuk ve azınlık özneleri açısından irdelenirken 3. bölüm çocuk üzerinde odaklanarak yine her 2 dönemi kapsıyor. Kadın, çocuk ve azınlıklar, tarihsel pratiğin doğruladığı üzere ayırımcılık, şiddet ve sömürüye en fazla maruz kalan ve korunmasız kesimler olduğundan birlikte değerlendirmek gerekir. İki husus ekleyebilirim: Birincisi, “azınlık” kavramını en geniş anlamında kullandım. İkincisi, 3 öznenin yalnızca o sıfat ve konumlarından kaynaklanan kendilerine özgü sorunları olduğunun farkındayım.

Nitekim kitapta bu özgün sorunlara değindim. Örneğin, tüm çocuklar sırf çocuk olmaktan ötürü mağduriyete açıkken azınlık, sürgün, mülteci ve savaş çocukları, işçi, yoksul ve kimsesiz çocuklar bu özel konumlarının getirdiği özel mağduriyeti yaşıyor. Keza, çocuk gelinler, eğitimde cinsiyetler arasında fırsat eşitsizliği gibi hususlarda çocuklar cinsiyetlerinden kaynaklanan sömürü ve şiddetin hedefidirler. Ancak bu durum 3 özne grubun birbiriyle bağlantılı mağduriyet ortak paydasını silikleştiriyor. 3. kitabın bir özelliği de örneğin, Osmanlı kadınlarının bir yandan haklardan tümüyle yoksun, hak arama yollarını kullanamayan, eve hapsedilmiş, bütünüyle edilgen ve etkisiz olduğuna ve her türlü haktan bütünüyle yararlanan, şiddet ve sömürüye hiç maruz kalmayan, istisnai olaylarda mahkemelerce etkili biçimde korunan, yasal şedit bedensel cezalardan bağışık tutulan, linç edilmeyen, velhasıl diğer toplumlardaki çağdaşı hemcinslerinden çok daha özgür ve müreffeh yaşayan kişiler olduğuna dair birbiriyle çelişik ve aynı derecede safsata iki uç görüşü çürütmesi. Bu çalışma ayrıca emek ve emekçi tarihi de göz önünde tutulmadan, ayırımcılık, sömürü ve şiddetin sağlıklı biçimde kavranamayacağı tezine dayanıyor.

  • Ayırımcılık, şiddet ve sömürü birbirini tamamlayan ve kronikleştiren 3 patoloji. Şiddet kavramı ise fiziksel, duygusal, cinsel, ilişkisel, ekonomik şiddet alt kategorilerini kapsar.– Tarih boyunca kadın ve erkek hakları, hep erkek lehine görünüyor. Sizce eşit hakların sağlanması mümkün mü, sağlamanın koşullar neler?

Tarihsel, sosyal, siyasal, hukuksal, ekonomik, kültürel vb. hangi açıdan bakarsak bakalım cinsiyetçi, erkek egemen, hiyerarşik düzen kadınlar aleyhine sonuçlar doğurdu. Zaten en geniş anlamda “kadın hareketi” mücadelesi de buradan çıktı. Toplumda yerleşik kadın ve erkek rolleri, işbölümü vb. eşitliksizci güç ilişkilerinin sonucu ve bu yönüyle sınıfsal, ideolojik ve siyasal nitelikli. Hukuk bu yerleşik düzeni yasal açıdan kurumsallaştırmanın, korumanın ve tahakkümü sürdürmenin aracı. Haklarda cinsiyet bakımından eşitliğin sağlanması önemli ve örneğin siyasal haklarda eşitlik, eşit işe eşit ücret, evlenme ve boşanmada eşitlik, mülkiyet hakkı bağlamında eşitlik gibi bu söylemin hukuk ve kadın hareketi tarihinde yeri var. Haklarda eşitliğin Anayasal ve yasal güvence altına alması, ihlaller karşısında dayanılacak hukuksal zemini sağlaması bakımından önemli.

Ancak hak eşitliği söyleminin ve yasa düzeyindeki bazı iyileştirmelerin albenisine kapılıp bununla yetinmek, cinsiyetler arası eşitsizliğin somut yaşam pratiği içindeki tezahürünü göz ardı etmeye hizmet edebilir. Konumları eşitsiz olanları eşitlemek için mağdur kesimi (kadınları) kayıran ve koruyan özel önlemlere gereksinim bulunuyor. Buna hukukta “özel önlemler” veya “destekleyici özel önlemler veya destekleyici edim” adı verilir ve bazılarının yazdığı gibi bunun adı “olumlu ayırımcılık” değildir çünkü “ayırımcılığın” olumlusu yoktur. Günümüzde gelişmiş sanayi ülkelerinde de örneğin eşit işe eşit ücret hedefi tutturulamadı; kayıt dışı istihdam tüm emekçiler için ama özellikle kadın ve çocuk işçiler bakımından sistematik sömürü aracı; göçmen-mülteci kadın-çocuk sömürüsü arttı; köleliğin modern formlarının ve insan ticaretinin en yüksek orandaki mağdurları kadın ve çocuklar. Siyasal temsilde durum aynı; parlamentolarda, hükümetlerde kadın oranları gelişmiş ülkelerde bile % 40’a ulaşmadı. Kamu ve özel sektörde karar verici yüksek makamlarda sınırlı sayıda kadın bulunuyor. Kısacası, haklarda eşitlik önemli olmakla birlikte, uygulamada eylemli eşitlik sağlanmadıkça bunun sadece sanal iyileşme olduğunu ve mücadelenin, değişen koşullara uygun yeni stratejileri kotararak sürdürülmesi gerektiğini görebilecek durumdayız.

“ŞİDDETİ YARATANLAR TASFİYE EDİLMELİ”

– Bireyde ve toplumda şiddetin nedenleri nedir, bireysel şiddet ile toplumsal şiddet arasında ilişki var mıdır, bugünün Türkiyesi’nde kadınlara ve çocuklara uygulanan şiddet ile siyasi yaşamımız arasında bir ilişki kurulabilir mi? Şiddet nasıl önlenebilir?

– Kanımca tek başına bu teoriyle açıklanabilecek nitelikte olmamakla birlikte şiddet önemli ölçüde öğrenilen davranış kalıbı. Çeşitli teorilere ilişkin öğretideki görüşleri ve araştırma sonuçlarını ayrıntılı biçimde 2. kitapta açıkladım. Dolayısıyla bireysel şiddetin, diyelim ki yasal veya fiili yaşam birlikteliği içinde erkeğin kadına veya çocuklara şiddeti ya da çocukların akran zorbalığı üzerinde rol modellerinin etkisi var. Akıl sağlığı sorununu bir yana koyarsak bireysel şiddeti besleyen bazı etkenler şunlar: Yetişkinler arası gerilim ve çatışma; düşük sosyoekonomik statü; sosyal yalıtılmışlık; şiddeti özendirici ve ödüllendirici davranışlar; şiddet suçlarında cezasızlık ve etkisiz infaz siyasası ya da tersine ölçüsüz ve şedit ceza-disiplin rejimi uygulamaları; yaşam yerine ölümü, dayanışma ve paylaşma yerine bencilliği, ahlâksızlığı ve kaba kuvveti yüceltme.

Bireysel ve toplumsal şiddet iç içe geçerek birbirini besliyor. Ötekileştirme, dışlama, sürekli iç ve dış düşman yaratma, yabancı düşmanlığı, savaş çığırtkanlığı, tolerans yoksunluğu, dinbazlık, bilimsel bilgiden, düşünme ve uslamlamadan uzaklaşma şiddeti tetikleyen etkenler arasında. Kabadayı ağzı, küfür ve hakaret, aşağılama, alay, küçümseme, sürekli ona buna had bildirme gibi siyasal yaşama ve siyasal figürlerin söylemine içkin ve egemen şiddet dili ve davranışının, hem bireysel şiddeti beslediğini hem de toplumu akıl tutulması, vicdan, insaf ve izan yoksunluğu cenderesine sıkıştırdığını düşünüyorum.

  • Şiddeti önlemek için kaynağı kurutmak ve bu ortamı yaratan, besleyen ve kışkırtan karar verici pozisyondakileri tasfiye etmek gerekir.

“CEZA VE İNFAZ SİSTEMİYLE TANIŞAN ÇOK ÇOCUK VAR”

– Çocuklara ailelerin verdiği ile devletin verdiği eğitimin ilişkisi nasıl tanımlanabilir?
Bir bölümde, 1970’lerde Türkiye’de ve çeşitli ülkelerde yapılan Çocuğun Değeri Araştırma-ları’ndan söz etmişsiniz. Bu konuyu biraz açar mısınız? Bizim toplumumuz 1970’lerden bu yana çocuğu değerlendirmede bir değişim gösterdi mi?

– Türkiye’de çocuğun değeri kanımca hâlen işlevine, aileye katkısına göre belirleniyor. Ekono-mik bunalım derinleşip istihdam alanı daraldıkça ve gelir dağılımı eşitsizliği yoğunlaşıp sosyal güvenlik düzeneği eğretileşerek yaşlılık, hastalık, işgöremezlik gibi koşullara maruz kalma riski ve korkusu arttıkça, kamu kurumları ve belediyelerce siyasal amaçla himmet gibi dağıtılan nak-dî veya aynî yardımlara bağımlılık sürdükçe ailede çocuğun bir işgücü kaynağı, sömürülmesine aldırılmaksızın aile gelirine katkı aracı olarak görülmesi kaçınılmaz. Bu aslında, siyasal erkin bilinçli siyasasının sonucu.

  • Devletin resmî nüfus siyasası da olabildiğince çoğalan, eğitimsiz, ilköğretim ve
    belki daha yüksek diplomalı, niteliksiz ve ucuz işgücü oluşturmaya dayanıyor.

Türk toplumu ve ailesinde çürüme belirtisi ikiyüzlülüklerden biri anaların, bacıların baş tacı edildiği ise diğeri çocukların sevilip kollandığı ve iyi eğitildiği.

  • Özgür, sorgulayan yetişkinler istenmediği için bunun taşları çocuklara yönelik siyasalarla örülüyor.
  • Türkiye çocukluğu, hem çocukluğunu yaşayamayan hem de geleceği çalınan kitle. 1950’lerden bu yana Cumhuriyet’in kazanım ve değerlerinin altı sistemli ve aşamalı biçimde oyuldu.
  • Bu karşıdevrim sürecinde baş hedef eğitim kurumları ve süreciydi; itaatkâr, bilgisiz ama oy deposu nesiller yetiştirildi.

Çocuğun değersizliğinin bir başka kanıtı Osmanlı’dan Cumhuriyet’e süregiden okullarda bedensel ceza uygulaması. Bedensel cezadan ustaların insafına terk edilmiş çıraklar da nasibini alıyor. Dolayısıyla Türkiye’de çocuk, ailenin ve devletin gözünde birey, hak sahibi varlık sayılmadığı ölçüde değerli. Türk hukuku “çocuk terörist” kategorisi bile oluşturdu! Ceza ve infaz sistemiyle tanışmış küçümsenmeyecek sayıda çocuk bulunuyor. Tutuklu-hükümlü annesiyle infaz kurumunda yaşamak zorunda kalan küçük çocukları da hatırlatabiliriz.

  • Özellikle yoksul ailelerin tarikat kurslarına, okullarına, yurtlarına veya sokakta çalışmaya ve yaşamaya icbar edilmiş çocuklarını da hatırlatabiliriz.

– Bugün azınlıklara karşı ayırımcılıkla ilgili durumumuz ne? Bugünkü sosyal ve siyasal yaşamımızda azınlık kavramını nasıl tanımlayabiliriz, sınıflandırabiliriz?

– Azınlık kavramını standart dilsel, dinsel, etnik vb. azınlık anlamında kullanıyorsak örneğin Hıristiyan ve Musevi nüfus niceliksel bakımdan çok büyük oranda eritildi. Kalan bir avuç azınlık ise eğitimden ibadete, mülkiyetten ticarete pek çok hak bakımından fiili ağır kayıtlamalar altında. Ermeni fobisi zaman zaman siyasi aktörlerce bilinçli olarak kışkırtılıyor. Azınlıklara yönelik isim, din değiştirme, kitlesel sürgün, çocukları ailelerinden ayırma, mülkiyete el koyma gibi resmi ve yasal; mal yağmalama, ev, dükkân, ibadethane tahribi, ırza geçme ve hatta linç gibi kışkırtılan ama müsamaha edilen yasa dışı saldırganlıklar bu topraklarda yaşandı. Parlamentonun kapıları, 1950’lerden günümüze bir iki istisna dışında azınlıklara fiilen kapalı. Hukuk mesleğinde azınlıklar fiilen yargıç ve savcılık yapamazken tek faaliyet alanı avukatlık.

Azınlıklar yüksek düzeyli devlet memuriyetlerinde yoktur; akademik yaşamda hayli seyrekleşti. Cinsiyet açısından bakıldığında mağduriyet azınlığa mensubiyet nedeniyle katmerleniyor. Azınlıklara mensup kadınlar hem bu niteliklerinden hem de Müslüman çoğunluktaki hemcinsleri gibi sırf kadın olmaktan kaynaklanan pekişmiş ayırımcılık mağduru. Azınlık tanımı genişletildiğinde mağdur kitlesi büyüyor. Sünni olmayan diğer Müslümanlara, Kürtlere, Romanlara, LGBT’lere, seks emekçilerine, solcular başta siyasal muhaliflere dek uzun bir liste oluşturan grupların mensupları sistemli ve süregiden ayırımcılık, baskı, şiddet, dışlama, cezalandırma, yoksunlaştırma ve yoksullaştırma, mala ve cana yönelik korku salma siyasasının mağdurları. Bu siyasa, 12 Eylül 1980 fiili rejimiyle güç ve ivme kazanıp giderek bugünkü noktaya vardı.
==================================================
Dostlar,

Çok önemli – değerli bir çalışmadır Sayın Prof. Dr. Mehmet Semih Gemalmaz ustanın yeni emeği.. Dile kolay, 4 cilt ve 3 bin sayfaya yaklaşıyor.. Uzun yıllar alanın çok değerli bir klasiği olacağa benziyor. Ardından, güncellenen baskılarla

“İNSAN HAKLARI ÖĞRETİSİ – GEMALMAZ”

başlığıyla (örneğin), ardıl insan hakları hukukçuları çok yazarlı olarak (editoriyal) sürdürmeli. Batı’da ne çok örneğini görüyoruz: klasikleşen bir yapıt, ilk yazarın yetiştirdiği ardıllarınca onlarca kez yenilenerek basılıyor ve adı yaşatılıyor ilk su veren üstadın.. Bizde de bu vefalı – sorumlu bilimsel geleneğin yerleşmesine çaba gösterilmeli..

Hele hele AKP = RTE tek başına – mutlak iktidarında insan hakları ülkemizde kabul edilemez ve sürdürülemez derecede geriletildi.

Tüm totaliter – otoriter – baskıcı – despotik rejimlerde olağan olduğu üzere, sorunlu siyasal aktörler ve yandaşları bu tabloyu asla kabul etmezler. Yoğun bir siyasal körlük, hemen tüm algıları, dengeleyici – denetleyici düzenekleri felç eder. Hukuk, pozitif mevzuat normlarına indirgenir, acı verici biçimde araçsallaştırılır ve yasama organı – düzenleyici kurumlar otokratik rejimin güdümünde içerik kazanır ve bu normlara iyi kötü uyum hukuk devleti – hukuk güvencesi sanılır..

Yargı yansızlığını ve bağımsızlığını olabildiğine yitirir hatta güdüm altına alınır.
“Majestelerinin yargısı” dikte edenin (Diktatörün) ayağına çağrılır, ayağa kalkar, önünü ilikleri popülist gösterilerde birlikte poz verir basına..
Hukuk güvencesinin – hukuksal öngörülebilirliğin kırıntısının kalabildiği karanlık yapıda, bu kurgu aslında ekonomik sömürünün şalı ola işlevini de üstlenir..

Bir yandan da EĞİTİM SİSTEMİNİN kodları ile oynanarak kitleler dincileştirilir, gericileştirilir ve güdümlü oy depolarına dönüştürülür..

Bu süreç bir döngüdür ve V. Pareto’nun kuramındaki gibi elitler yükselir, çöker; yükselir – çöker.. Paul Kennedy de benzer kurama dayalı koca bir yapıt vermişti.

  • Türkiye, günümüzde, çok çıplak söyleyelim, insan hakları rejimi bakımından neredeyse
    1679 İngiliz Habeas Corpus güvencelerinin bile gerisindedir!

Bu durum sürdürülemez ve umar – dileriz ki;

24 Haziran – 8 Temmuz 2018 süreci,
en azından daha da kötüleşmeyi frenleyecek siyasal sonuçlar doğurur, doğursun,
doğurmalıdır ve doğuracaktır!

Sevgi ve saygı ile. 20 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

BUYURUN SAVAŞA!

BUYURUN SAVAŞA!

Hüsnü MAHALLİ,
SÖZCÜ, 10 Mayıs 2018

)AS: Bizim kısa katkımız yazının altındadır..)

Çok yakın değil ama bu bölgede savaş riski hızlı artıyor. Trump Hazretleri macera peşinde. ‘Sökülün’ diyerek Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin yönetimlerinden götürdüğü cukkalar ona yetmemiş gibi.
İşleri karıştırıp bir iki köşe daha dönmek istiyor. Fırsat bu fırsat. İsrail’in derdi ise bambaşka.
Kurulduğu 1948’den bu yana bölgesinde kendisine zarar verebilecek hiçbir ülke ve güce izin vermeyeceğini söyleyip duruyor. Bu nedenle bölgede sürekli savaş var. 1948, 1956, 1967 ve 1973 İsrail-Arap savaşları, 1982 Lübnan işgali, 1980-1988 Irak-İran savaşı, Irak’ın Kuveyt işgali, ABD ve İngiltere’nin Irak işgali, Sudan’ın ikiye bölünmesi ve

  • altın vuruş: ‘Arap Baharı’

İsrail; Suriye ve İran destekli Lübnan’daki Şii Hizbullah‘ı büyük bir tehlike olarak görüyor.
Hizbullah’ın on binlerce militanı ve yüz bin kadar füzesi var. Bunlar İsrail için büyük bir tehlike.
Suudi Arabistan’ın tersi çabasına rağmen Hizbullah ve müttefikleri pazar  günü yapılan seçimde büyük zafer kazandı. İsrail tedirginliği daha da arttı.
İsrail için başka bir  risk daha var o da İran’ın Suriye’deki askeri varlığı.
Suudi Arabistan ve müttefiği ülkeler benzer bir korkuyu yaşıyor.
İsrail ve Suudiler ortak düşmana karşı birlikte hareket ediyor, edecek.
İsrail’in sahip olduğu yüzlerce nükleer bombayı görmezlikten gelen Suudiler İran’ın olası nükleer gücüne karşı kıyameti koparıyor. Bu ‘feryadı’ duyan Trump iktidara geldiği andan itibaren İran’a atıp tutuyor. İsrail ve ABD müttefiği Müslüman ülke Pakistan’ın nükleer bombalarını görmezlikten gelen Trump, İran’ın bölgesinde tehlikeli politika izlediğini söylüyor.
Trump bunu söylüyor diye Körfez’in kral, emir ve şeyhleri çok seviniyor.
Bu açığı iyi yakalayan Trump önümüzdeki dönemde çok para kazanmanın hesabını yapıyordur.

  • Önceki gece İran ile 5+1 grubu arasında 2 Nisan 2015’te imzalanan anlaşmadan palavra ve aptalca gerekçelerle çekildiğini söyleyen Trump Tahran’a yönelik yeni ambargo kararları alacağını söyledi.

Çekilme ve yeni ambargo ile ilgili süreç oldukça karmaşık ve en az 6 ay sürer. Kongre’deki Demokratlar, eski Başkan Obama, birçok Amerikan çevresi ve daha önemlisi Batılı müttefiklerle (Fransa, Almanya, İngiltere) Rusya ve Çin Trump’ın kararına tepki gösterdi.
Demek istediğim Trump hemen yarın İran’a savaş ilan edecek değil. Trump İran’a karşı çok yoğun psikolojik bir savaş başlatacak. Böyle bir savaş İran ekonomisini sarsabilir ve bunun sonucu olarak İran, Hizbullah ve Suriye’ye daha fazla yardım edemez.
Trump öyle düşünüyor ve o yönde plan yapıyor. Böyle bir plan bir tek İsrail’in işine gelebilir.
Pazartesi günü Amerikan elçiliğinin Kudüs’e taşınmasıyla büyük bir moral güce kavuşacak olan İsrail, Başkan Trump’ın İran’a yönelik kararından da destek alarak her an Suriye ya da Lübnan’a karşı bir maceraya kalkışabilir.
‘Arap Baharı’ sürecinde Esad’ı deviremeyen Körfez’in kral, emir ve şeyhleri dolaylı da olsa İsrail’e destek verir. Böyle bir olasılık İsrail’i daha da cesaretlendirir.
İsrail’den yansıyan havaya bakılırsa yolsuzluk soruşturmalarıyla bunalan Başbakan Netanyahu her an bir çılgınlığa kalkışabilir. İşte o zaman 7 yıldır Suriye kapısından cehenneme dalmak isteyenler için yeni fırsatlar doğar. Herkes herkesle kavgaya tutuşur.
Gerekçe çok: Dinsel, mezhepsel, etnik ve Trump kriterinden cukka. Kimin eli kimin cebinde belli olmaz. Türkiye ise seçim derdinde. İçeride kavga çevresinde savaş.
‘Komşularla sıfır sorun’dan komşuların savaşına bulaşmak ya da dalmak. Buna da ‘stratejik derinlik‘ deniyor. Belki de seçimi iptal ya da erteleme gerekçesi olabilir.
Burası Türkiye. Meraklısı da çok belalısı da!
=======================================
Dostlar,

Bakalım ABD uydusu politikalar izleyen AKP nasıl konum alacak??
BOP (Türkiye dahil 22 ülkeyi parçalama planı!) eşbaşkanı Erdoğan görüyor mu acaba yaklaşan tehlikeyi?!

İran’dan sonra son hedef, şimdilik “koçbaşı olarak kullanılan Türkiye” ‘de.. Aman dikkat!
Seçim eğik düzleminde dış politikada özeni elden bırakmak olmaz!
Ekonomideki yangından daha az önemli olmayabilir bu plana karşı ulusal çıkarı savunmak!

Sevgi ve saygı ile. 11 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Vahim derecede önemli: CHP adayının niteliği

Vahim derecede önemli:
CHP adayının niteliği

Bir seyahat nedeniyle bu yazıyı 1 Mayıs Salı günü belirsizlikler içinde yazıyorum. Sonunda yine geleceğim ama, şimdiden iki şey söyleyeyim:
1) Tek Adam rejimi 1930’lar Avrupası’na ait olduğu için 21. Yüzyıl Türkiyesi’nde tamamen iflas etti, hemen aşağıda özetleyeceğim;
2) Bu iflasa rağmen diğer partilerin baskınorandarmadağın görünümü ülkenin bu rejime bir kere daha mahkum olması sonucunu doğurabilir ve çıra gibi yanarız.

A. Gül’ün her zamanki ürkekliğini sergilediği bu ortamda CHP’nin adayı Kürtleri de kucaklayan ve sağdan da oy alabilecek gerçek bir sosyal demokrat olmazsa ve bu yüzden 2. tura kalan Bn. Akşener olursa, insanlar ikrah getirip sandığa gitmeyebilir ve Allah muhafaza Erdoğan yine kazanabilir.
***
İflas deyince:
Ekonomi felaket. Erdoğan hiçbir uzmanı dinlemiyor, Allah selamet versin, döviz yerine altınla borçlanmak gibi 1. Dünya Savaşı öncesi fantezilerle oyalanıyor. Kurlar ve enflasyon almış başını gitmiş, bir yandan “Kurla tehdit etmeye kalkmayın yaşam hakkı bulamazsınız” diye tehdit ediyor, bir yandan sıfırı tüketmiş ekonomiye Okluk Koyu’nda yazlık AkSaray yaptırmak türünden kambur üstüne kambur yüklüyor, bi yandan da AKP teşkilatına görüntülü mesaj yolluyor: “Lüksten, kibirden, çekişmeden uzak durun“. Onlar da emredersiniz diyor ve Fatih Belediyesi 11 milyon TL bastırıp mehter takımı kuruyor. Şimdi de 24 milyarlık bir seçmene rüşvet paketi açıklandı.
***
Dış politika felaket. Afrin’den çekil diye bi yandan ABD, bi yandan AB, son olarak da Arap Birliği bildiri üstüne bildiri yayınlıyor. Irak da fi tarihinden beri kendi ülkesini boşaltmamız için ihtarda bulunuyor.
***
Adalet felaket. AİHM’ye uzanmaya gerek yok, AYM bile açıkladı: Verdiği ihlal kararlarının % 77,7’si adil yargılanma, ifade özgürlüğü, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkında. Ama Erdoğan, son iki yazımda anlattım, bizlere ettiği apaçık ve galiz hakaretleri mahkemede “ifade özgürlüğü” olarak savunmakta ve de “sizlere demedim, miki’ye dedim” demekte. Mahkeme de bunu memnuniyetle kabul edip, öyle karar vermekte.
***
Baskılar felaket. Bizzat Genelkurmay başkanını yollayıp A. Gül’ü vazgeçirmekten (ve haberi veren Habertürk şefini işten attırmaktan) tutun, İstanbul’da HDP toplantısını polise bastırtıp, İstanbul il eşbaşkanı dahil 40 kişiyi gözaltına aldırmaktan geçerek, mahkeme heyetinin S. Demirtaş ile S. S. Önder duruşmasında usulsüzlüğe itiraz eden avukatları salondan atmasına, atamayınca da duruşmayı terk etmesine varana kadar.

Daha küçükler, cesaretleniyorlar, kendi küçük alanlarında aynı şeyi uyguluyorlar tabii ki. KHK’yle atılanların ailelerini desteklemek için evinde içli köfte yapıp satan Halime Gülsu, “sistemik lupus eritematozus” adlı ender görülen ağır bir kronik hastalık sahibi olduğu halde bu “suç”tan Mersin cezaevine atılıyor, oradan da Tarsus’a sürülüyor. Dindar insan hakları savunucusu Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu derhal tvitler atıp yetkilileri uyarıyor. Ama gözaltındayken ilaç raporları kaybedilen ve ilaçları düzenli olarak verilemeyen, üstüne bi de 12 kişilik koğuşa 21 kadın ve 3 çocukla birlikte tıkıştırılan Halime fazla dayanamıyor, 34 yaşında ölüyor.
***
Eh, maddi ve manevi seçim rüşvetleri de ayrı felaket.
Maddi derken, örnek: TSK’de maaşlar “iyileştiriliyor”. Patronlara, “Eski OHAL’lerde fabrikalar sürekli greve giderdi, biz anında müdahalemizi yapıyoruz” diyor Erdoğan. Bedelli askerlik isteyenlere umut dağıtıyor: “İnşallah başkanlık sistemine geçiş dönemi hallolduktan sonra bunlar tekrar masaya yatırılır.”

Akaryakıtta ÖTV indirimi geliyor. 12-13 milyon konutu ilgilendiren bir imar affı, pardon, “imar barışı” geliyor! Trafik cezaları dahil, vergi ve prim borçları “yeniden yapılandırılıyor”! Emeklilere, gazi ve şehit yakınlarına dinî bayramlardan önce 1.000 TL ikramiye geliyor! 7 yılda üniversiteyi tamamlayamayanlara af geliyor!
Manevi derken, örnek: Cumhuriyet gazetecilerinin “örgüte üye olmamakla birlikte yardım etme”den bilmem kaçar yıl hapse mahkum edildikleri gün, Erdoğan AYM’nin kuruluş yıldönümüne katılıyor ve Mevlana’yı zikrederek adaleti savunuyor: “Adaletin gönül huzuru, zulmün ise vicdan azabı getireceğini söylemiştir.”  İzmir’e gidiyor, “Partimizin programında laikliği teminat gördüğümüz açıkça yazıyor.” diye laikliği savunuyor (Aziz Allah! Ona bakarsan, Anayasa md. 2’de de Türkiye için “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir” yazıyor!)

Ve,16 Nisan 2017’de yapılan son referandumda “mühürsüz oy pusulası ve zarflar geçerlidir” fetvası vermiş olan YSK Başkanı Sadi Güven’den demeç: “Seçimler güvenli, mükerrer seçmen yok, sahte seçmen yok, ‘sahte oy pusulası kullanıldı’ diye bir iddia yok. Bütün bunlar yokken, daha seçim başlamadan seçim güvenliği üzerinde tartışma yapmak çok doğru değil.”  Ne zaman yapacağız, seçimden sonra mı?
***
Evet, Tek Adam rejimi bu durumlara düşmüş ve bataktan baskın seçimle çıkmak isterken daha da batmalara bulanmış vaziyette. Öyle ki, asimile Kürt türkücü İbrahim Tatlıses’ten medet umuyor artık. Böyle bir durumda, “İyi Parti, HDP’nin dışarıda kalması şartıyla ittifaka olumlu bakıyor” lafları duyuluyor.
Tansu Çiller kabinesinde içişleri bakanı iken pek iç ferahlatıcı şeyler yaptığı söylenemeyecek, Öcalan için kullandığı “Ermeni dölü” tabiri henüz unutulmamış, sonra da özrü kabahatinden büyük bir biçimde  “Ben Türkiye’de yaşayan Ermenileri değil, genel olarak Ermeni ırkını kastettim” diye ırkçı nefret söylemi kullanmış bir Meral Akşener, CHP’nin kendisine tereddütsüz yolladığı 15 milletvekillik yardıma muhtaç olmadığını ima eder biçimde, 100.000 imzayla aday olacağını ilan ediyor.
***
Tekrar etme pahasına: Bu durumda eğer CHP;

– 1930’ların partisi olmaya devam ederse, 
– “Bizden gideni aday göstermeyiz” filan derse,
– Kürtleri de kucaklayacak ve
– demokrat sağ’dan da oy alacak 
– sosyal demokrat bir aday çıkarmazsa

ve bu sayede 2. tura kalan aday Bn. Akşener olursa,

  • CHP yeryüzü ortadan kalkana kadar kendini affettiremez bu millete.
  • Bu vahim geçiş döneminde bu aday, bütün alt-kimliklere saygı göstereceğini ve kendini derhal parlamenter demokratik rejime dönmeye adayacağını ilan etmelidir.

Bu yapılmazsa, büyük veya küçük Tek Adam rejimine müstahakız demektir.
====================================================
Dostlar,

“Üstad” lığı tartışılmaz duayen – kadim Mülkiye hocası Sayın Prof. Dr. Baskın Oran,

Vahim derecede önemlidiye daha başlığa koyunca, bize de yayınlamak farz oldu!

Sevgi ve saygı ile. 02 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com