Ataol Behramoğlu : Cesaret ve isyan şiirleri

Cesaret ve isyan şiirleri

Ataol Behramoğlu
Cumhuriyet, 23.09.2917

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Bizim edebiyatımızda cesaret şiirleri denildiğinde aklıma en önce Şarkışlalı Âşık Serdari’nin “kısa çöp uzundan hakkın alacak” dizesinde ölümsüzleşen destan şiiri gelir… Sivas’ın Şarkışla ilçesinde 1834’te doğup 1918’de (kimi kaynaklara göre 1921 ya da 22’de) yaşamdan ayrılan Serdari, bu ünlü şiirinde 1886-87 yıllarındaki kuraklığı konu almış. Aşağıya giriş ve sonuç dörtlüklerini alacağım bu destan şiir, toplumsal adaletsizlik devam ettikçe bir cesaret ve isyan şiiri olarak gündemde kalmayı sürdürecektir…

Nesini söyleyim canım efendim
Gayrı düzen tutmaz telimiz bizim
Arzuhal eylesem deftere sığmaz
Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim (…)

Serdari halimiz böyle n’olacak
Kısa çöp uzundan hakkın alacak
Mamurlar yıkılıp viran olacak
Akıbet dağılır ilimiz bizim

Pir Sultan’ın, Veysel’in hemşerisi Serdari’nin kehaneti doğrulanmış, şairin seksen yılı aşkın ömrünün süreçlerinde parçalanıp dağılması süren Osmanlı Devleti, yine Serdari’nin tanık olduğu Balkan Savaşları ve İlk Dünya Savaşı’nın yıkımları sonucunda da tarih sahnesinden çekilmiştir..
***
Bizim halk şiirimizin, dilimize, siyasal ve yazınsal tarihimize özgü nedenlerle, dünya halk şiirinin en yüce doruğunda bulunduğundan kuşkum yoktur.

“Ferman Padişahın, dağlar bizimdir” (Dadaloğlu,18-19. yy.) meydan okuyuşu, idam sehpasına giderken “Benden selam olsun ev külfetine / Çıkıp ele karşı ağlamasınlar” (Pir Sultan Abdal 15-16. yy.) gibi bir sesleniş, “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” (Köroğlu, 16. yy.) gibi özdeyişsel dizeler, Türkçe ve şiir yaşadığı sürece var olmayı ve etkilerini sürdürecektir…
***
Namık Kemal (1840-1888) benim her zaman en ön sıradaki şairlerim arasında olmuştur. “Zalim avcıya hizmet etmekten köpekler zevk alır.” diyebilmek günümüzde de her babayiğidin harcı değildir… Ve çok zaman önce okuduğumdan bu yana hep ezberimdeki şu “rubai”ye bakın:

Zalim olsa ne rütbe bî-perva
Yine bünyad-ı zulmü biz yıkarız
Merkezi hâke atsalar da bizi
Küreyi arzı patlatır çıkarız…

(Zalim ne kadar pervasız olursa olsun/ Yine zulmün temelini biz yıkarız/ Yerin dibine de atsalar bizi/ Yerküresini patlatır çıkarız.)
Böyle muhteşem dizelerin, bir insanın kaleminden çıkmış olduğuna insanın inanası gelmiyor…
***
Ve Tevfik Fikret… Çağdaş şiirimizde cesaret ve isyan şiirinin en büyük öncüsü ve bence her anlamda gelmiş geçmiş en büyüğü: 

İnsanlığı pâ-mâl eden (çiğneyen, ayak altına alan) alçaklığı yık ez
Billah yaşamak yerde sürüklenmeye değmez

***
“O duvar, o duvarınız, vız gelir bize vız” diye haykıran Nâzım’dan, “Yürü üstüne üstüne / Tükür yüzüne celladın” çağrısının sahibi Ahmed Arif’e; “Kızılırmak”ın şairi Hasan Hüseyin’den “Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara” dizesinin şairi Metin Demirtaş’a, “isyan” sözcüğünü günümüz şiirinde belki ilk kez ve defalarca kullanan Nihat Behram’a kadar, geçmişten bugünlere büyük bir cesaret ve isyan şiirleri ırmağı akıp gelir ve dünya şiir okyanusuna karışarak devam edecektir… Yazıyı iki alıntıyla tamamlayayım… İlki benden olsun:

Sesime kulak ver gülüm
Tutsaklığa yeğdir ölüm
Nerde varsa böyle zulüm
Çaresi isyan olmuştur. 

Ve Leton şiirinin büyük ustası Yan Raynis’ten (1865-1929) dilimize çevirdiğim, “Gücümün Kaynağı” başlıklı evrensel bir cesaret ve isyan şiiri:

Umutsuzluk kaçar türkülerimden
Ölüm orada yer bulmaz kendine
Orada umut, direniş ve güç
Ateş, inat ve öfke

-Nasıl başardın bunu, şu günlerde
Acı kapı kapı dolaşmadayken?
-Gelecek düşüncesidir koruyan beni
Emekçi halktır bana güç veren.

============================================
Dostlar,

Sanatın gücü işte..
Zor zamanlarda şiire, edebiyata, sinemaya, tiyatroya, resime, yontuya da sarılmak gerek..
Aydın sorumluluğu ateşten gömlek..
“Gerçek Aydın” ın umutsuzluk – depresyon – çökkünlük hakkı yok..
Bunlar bize biraz “paralı askerliği” anımsatıyor.
Bilim terbiyesi, bilimsel yöntem ve us yürütme eğitimi alan AYDIN, kendini sınırlar sözcükleri ile.
Der ki; “…şu şu şu veriler bana şunları – bunları düşündürüyor...”
Nokta.
Ötesi yok.
Bilimsel öngörü ve çıkarımla sınırlı.
Ve de bu durum olumsuz ise nasıl müdahale edileceği?
Çöktüm, öldüm, bittim, benden bu denli, felaket.. gibi duygusal yaklaşımlara yer yok!

Dolayısıyla “Sistematik Felsefe ve Mantık” eğitimi herkes için zorunlu olmalı.
Toplumda depresyon vb. ruhsal sıkıntıları aşmanın bir yolu da “Sistematik Felsefe ve Mantık” eğitimi.

Bu arada, Rifat Ilgaz’ın “AYDIN MISIN?” şiirini anmamak haksızlık olabilir / olur..
Son dizeleri aktaralım yalnızca.. (tümü için tıklayınız :
http://ahmetsaltik.net/2014/07/08/turker-erturk-rifat-ilgazi-aniyoruz/)
…….

Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi demek istiyorsun
Aç iki kolunu iki yanına
Korkuluk ol

Ve de kadim Ahmed Arif’in görkemli ANADOLU şiirinden birkaç dize :

Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip…
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne – üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının…
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.

Bu lanetli dönemi de geride kalacak ülkemizin..
Bilge hocamız Emre Kongar‘a saygı ile

DİREN LAİKLİK…
DİREN HUKUK DEVLETİ…
DİREN DEMOKRASİ!

Sevgi ve saygı ile. 23 Eylül 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Uğur CİLASUN : NUTUK

NUTUK

portresi

Dr. Uğur CİLASUN
YURT Gazetesi,
07.11.16

6 Kasım 2016 günü sabah uyandım. Memlekette vaziyet-hâl ve ahvâl-i şerait şöyle idi:

Misak-ı Milli sınırları dışında dost olarak bir tek komşu devlet kalmamış idi.
Ordumuz, Suriye’de eğittiği başıbozukları, IŞİD denen İslami terör örgütünün üzerine gönderiyormuş gibi yapıp, Suriye idaresine muhalif Kürt kuvvetlerine hücum ettiriyordu. Sultan ve Sadrazam bu harekâtı tasdik etmeyen ABD’ye ‘’Eey Amerika’’ diye posta koyup, kapalı kapılar ardında temenna çekiyordu.
Eğitimli başıbozuklar bir gün üç köy alıyor,ertesi gün beş köy verip geri çekiliyordu.
Sultan Irak’ta Musul’a sefer etmeyi ve fethetmeyi çok istiyordu.
Bunun için sınıra tanklar ve asker yığıyordu ama Irak Başbakanı, ABD ve Rusya ‘’hööt’’ deyince kıpırdayamıyordu.
Sultan hırsından muhtarları toplayıp onlara “gazanız mübarek ola” naraları attırıyordu.
Misak-ı Milli sınırları içinde terör örgütleri cirit atıyordu.
PKK’lı şakiler ve IŞİD’li haramiler her gün şehirlerimizde bombalar patlatıyor, asker, polis, sivil, çoluk-çocuk demeden insanlarımızı katlediyordu.
Buna karşı Saray ve çevresi hamasi nutuklar atıp, ölenlere rahmet, ailelerine başsağlığı dilemekten başka bir şey yapmıyordu.
Bütün memlekette “örfi idarenin” bir alt basamağı olan “Olağanüstü Hal” ilan edilmiş idi.
Meclis-i Mebusan’ın kanun yapma selâhiyeti elinden alınmış, Heyet-i Vekile’ye devredilmiş idi.
Bu suretle mebuslar, bir anda boşta gezen ‘kaldırım mühendislerine’’ dönüşmüş idi.
Anayasa lüzumsuz bir metin halini almıştı.
Bir iktidar mebusu, televizyonlardan, “Anayasayı yırtıp yakacağız” diye şirretleniyordu.
Anayasayı korumakla vazifedar mahkeme “yetkim yok” diye kanun hükmünde kararnameleri incelemeyi reddediyordu.
15 Temmuz akşamı “aslında iktidar bizim hakkımız” diye Cumhuriyete karşı ayaklanan FETÖ’cüleri, 31 Mart Vakası’nda olduğu gibi düzenli orduları ve demokrasiye inanmış sivil güçler marifeti ile defeden saray idaresi,

  • Bu ayaklanma bize Allahın bir lütfudur diyordu.

Darbecilerle birlikte nerede kendisine muhalif bir teşkilat mensubu, Darülfünun hocası, muharrir, gazeteci ve benzeri kişi varsa işinden ayırıyor, hapishaneye atıyor, olmadık eza-cefa yapıyordu.
Son olarak muhalif “Cumhuriyet” ceridesinin idareci ve muharrirlerini derdest edip hapishaneye tıkmıştı.
Sultan’ın “selahiyetlerinin azlığı” şikâyeti ile getirmek istediği, garplıların “Diktatorya” dedikleri idareye destek vereceğini açıklayan Meclis-i Mebusan’daki bir fırkanın reisi Devlet Efendi’nin arzusu üzerine, HDP Fırkasının Kürt mebusları gözaltına alınıp tutuklanıyordu. Memleketin afakını, büyük şair Tevfik Fikret’in dediği gibi bir “dûd-ı muannid” sarmış idi.

Ey Türk Gençliği!

İşte bu ahval ve şerait altında dahi vazifen Cumhuriyeti ve Demokrasiyi ilelebet müdafaa ve muhafaza etmektir. Muhtaç olduğun kudret sana “ATA”ndan tevarüs etmiştir.’’
================================
Evet Dostlar,

Meslektaşımız, bizim gibi Halk Sağlığı Uzmanı hekim olan ağabeyimiz Uz. Dr. Uğur Cilasun’un “NUTUK” adını verdiği “hiciv” ve “tarihsel analoji” yazısı yukarıda. Çok öğretici ve düşündürücü değil mi?? Tarihten eytişimsel (diyalektik) çıkarımları yap(a)mayan toplumların başı, benzer koşullarda benzer sonuçlar determinizmi gereği dertten – beladan kurtulamıyor; TARİH HAZRETLERİ TEKERRÜR EDİYOR!..

Oysa Mustafa Kemal Paşa bu olgunun da ayırdındaydı ve en büyük kutsal emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti‘ni ne bağrında yetiştiği ve sonsuza dek Başkomutanı olduğu Ordu’ya ne de Kurtuluş Savaşı’nı Başkanı olarak verdiği TBMM’ye emanet etmiş; tam da TÜRK GENÇLİĞİNE bırakmıştı.. O denli emindi ki; kendi ölümlü bedeninin elbet bir gün toprak olacağını biliyor ama Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza dek yaşayacağını haykırıyordu..

Sevgi ve saygı ile.
08 Kasım 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yılmaz ÖZDİL : ÇOCUK (ve çağrışımlarımız…)

ÇOCUK

portresi_kravatli

 

Yılmaz ÖZDİL,
31 Mart 2016, SÖZCÜ
(ve acı çağrışımlarımız yazının altında..)

 

Bu topraklardaki ilk çocuk dergisi Mümeyyiz’di. Padişah 1. Abdülaziz döneminde 1869’da Sıtkı efendi tarafından çıkarılmıştı. Haftalıktı. İçeriğinde öyküler, şiirler, fıkralar, zeka oyunları vardı. Yanlış eğitim yöntemlerini eleştirir, dayağa karşı çıkan yayınlar yapardı. İlericiydi.
*
1875’te Sadakat çıktı. Mehmet efendi tarafından yayımlanan dergi, eğitsel yazılara, küçük hikayelere, soru cevaplara yer verirdi. Dili son derece sadeydi, o dönemler pek moda olan ağdalı ümlelerden uzak dururdu. Bademler okuyunca inanmakta güçlük çekecek ama, Osmanlıcı değil, Türkçeci’ydi. Lisanımızın “Türkçe” olduğuna özellikle vurgu yapardı.
*
1876’da Arkadaş çıktı. Mehmet Şemsettin tarafından yayımlanan dergide, hayvanlar ve teknolojik araçlar tanıtılıyordu. Avrupa’dan çocuklara dair haberler verirdi. Ufuk açıcıydı.
*
1880’de Bahçe çıktı, içeriğine mizah kattı, eğlendirerek öğretirdi. 1881’de Çocuklara Kıraat çıktı, seyahat kavramıyla tanıştırdı, Avrupa şehirlerinin, Avrupa’daki görkemli binaların resimlerini yayınlardı.
*
1896’da Çocuklara Mahsus Gazete çıktı. Osmanlı’nın en uzun süreli çocuk dergisiydi, 14 sene basıldı. Avrupa dergilerinden resimler, çeviriler yayınlıyordu. 1905’te Çocuk Bahçesi çıktı, Tevfik Fikret, Mehmet Emin Yurdakul, Hüseyin Cahit Yalçın gibi efsaneler, çocuklar için matrak öyküler yazıyordu.
*
23 Nisan… Mustafa Kemal Atatürk, dünyanın ilk ve tek çocuk bayramını, çocuklarımıza armağan etti.
*
Cumhuriyet ilan edildi, 1923’te Çıtı Pıtı çıktı, monoloğu diyaloğa çevirdi, okurları, yani çocukları yazmaya özendiren bir dergiydi. 1926’da Gürbüz Türk Çocuğu çıktı, çocuklara sağlıklı yaşam kavramını öğretiyor, gıda ve sporla ilgili bilgiler veriyordu.
*
1928’teki Harf Devrimi’nden sonra çocuk yayıncılığı, yetişkin yayıncılığı kadar önem kazandı. Çocuk Sesi, Mektepli, Afacan Arkadaş, Rüya, Yuva, Yavru Türk, Gelincik… 1928-45 arasında 23 çocuk dergisi yayımlandı. Fotoğraflar, karikatürler devreye girdi. Çocukların bilgi dağarcığı büyürken, hayal gücü zenginleşti. Merak eden, soru soran, keşfetmeye cesaretlenen, icat etmeye yüreklenen nesiller yetişmeye başladı.
*
23 Nisan 1945. Doğan Kardeş çıktı. Çocuk dergiciliğinde devrimdi. Sanat, bilim, kültür, Aydınlanma meşalesiydi. Kazım Taşkent’in sahipliğinde, Vedat Nedim Tör ve Şevket Rado’nun yönetiminde, Yapı Kredi Bankası’nın desteğiyle yayımlanmaya başlandı.
*
Doğan… Yapı Kredi’nin kurucusu Kazım Taşkent’in oğluydu. İsviçre’de yatılı okurken, 1939’da Alplerde meydana gelen heyelanda, henüz on yaşındayken yaşamını yitirmişti. Doğan Kardeş, Doğan’ın anısını yaşatmak için çıkarılmıştı. Tüm çocukların kardeşi olmuştu.
*
Ümit Yaşar Oğuzcan’ın şiirleri, Tomris Uyar’ın çevirileri, Aziz Nesin’in, Gülten Dayıoğlu’nun Nezihe Araz’ın Muzaffer İzgü’nün Pınar Kür’ün yazıları yayınlanıyordu. İdil Biret’in Suna Kan’ın Sevin Okyay’ın Halit Refiğ’in değerli ağabeyim Müjdat Gezen’in mektupları yeralıyordu. Altan Erbulak, Selma Emiroğlu, Mıstık, Gevher Bozkurt, Yalçın Çetin, Güngör Kabakçıoğlu, Emine Bora, Sezgin Burak gibi ustalar çiziyordu.
*
Kuşe kağıda basılmış, rengarenk sayfalarıyla, sporu, doğayı, uzayı anlatıyordu. Tiyatroyu resimi müziği heykeli baleyi karikatürü sevdirirken, Dede Korkut’u Keloğlan’ı Hacıvat’la Karagöz’ü ihmal etmiyor, halk hikayelerine, Anadolu masallarına geniş yer veriyor, geleneksel değerlerimizi çağdaş kent kültürüyle harmanlıyordu.
*
33 sene… 1945-78 arasında yetişen nesillerde derin izler bıraktı. 1977’de Milliyet Çocuk çıktı. Derginin başında Abdi İpekçi vardı, sorumlu yönetmenliğini Ülkü Tamer yapıyordu. Bilgi hazinesiydi. Yazar kadrosunda Aziz Nesin, Tarık Dursun K., Haldun Taner, Bekir Yıldız, Selim İleri, Yaşar Kemal, Müjdat Gezen, Orhan Boran, Yalvaç Ural vardı. Tarık Akan, Cem Karaca, Ajda Pekkan, Cüneyt Arkın, Ayşen Gruda gibi sanatçılar, konuk yazar olarak yeralıyordu. Dünya klasiklerini, dergi ebatında 32 sayfa çizgi roman, özet şeklinde, ek olarak veriyordu. Bu özet çizgi romanlardan başlayarak, Türkiye’de dünya klasiklerinin satışında adeta patlama yaşandı. Özet çizgi romanla tanışan çocuk, mutlaka gidip, orijinal kitabı da alıyordu.
*
Ve 2016… Diyanet İşleri Başkanlığı‘nın çocuk dergisi, çocuklara çizgi hikayeyle vizyon verdi, “şehit olmak ne güzel, keşke şehit olabilsem.”
Yani?
Yanisi şu… Tee 1869’da başlayan 150 senelik süreci “bakın ne hale getirdiler, vah vah” diye yazmıyorum. Tam tersine… 150 senelik birikime güvenin diye yazıyorum.
*
İçki içmediği halde iktidar sarhoşu olan cahil cühela üç tane takunyalının çağdaşlığı geriye çevirebilmesi mümkün değildir. Olmayacak duaya amindir. Mümeyyiz’le Arkadaş’la büyüyen, Afacan’la Milliyet Çocuk’la yetişenler var bu ülkede… Doğan Kardeş nesillerine güvenin.

====================================

Evet Dostlar,

Sevgili ve çok değerli – yetenekli yazarımız Yılmaz ÖZDİL‘in bu gün SÖZCÜ‘de yer alan yazısı yukarıda.. Yine emek vermiş araştırmış.. Kim bilir kaç uzun saatini almıştır bu çabası.. Üstelik daha 4,5 G‘ye bile Türkiye’miz geçmemiş iken (!).. İyimser gene sağolsun.. Türkiye, 80 yıllık Cumhuriyet birikimi ile Kasım 2002’den beri AKP – RTE’nin gerici darbesine direniyor. Hem de çooook ağır bedeller ödeyerek. Darbe çok yönlü; başta Ekonomi ve Eğitim olmak üzere Sanat – Kültür yaşamı, çevre, Sağlık hizmetleri, basın – yayın alanı, siyaset kurumu olabildiğine başkalaştırıldı, kirletildi ve AKP’nin çağdışı – dinci – gerici – yobaz anlayışına kurban edildi..

Bu ülkenin kurtarıcı ve kurucusu evrensel önder Gazi Mustafa Kemal PAŞA, dehasının örneklerinden birisi olarak, 23 Nisan günlerini ÇOCUK BAYRAMI olarak Türk Çocuklarına armağan etmişti. Bademlerin ve haremlerine kapattıklarının ufuklarının erişemeyeceği bir öngörüyle, bu bayramların çocuklara ULUSAL EGEMENLİĞİ öğretmek için bir araç – eğlenerek, keyif içinde eğitim için ortam olmasını kurgulamıştı. Ulusal Egemenlik soyut bir kavramdı, anlaşılması – öğrenilmesi özen ve emek istiyordu. 600 yıllık din – tarım imparatorluğunun kullaştırılmış tebasına “EGEMENLİK SENİN!” denmekteydi. Ulusun Başöğretmeni, usta bir eğitimci olarak bunun yöntemini geliştirmişti. Cumhurbaşkanı başta, devlet büyüklerinin koltuklarına çocukların oturtulmasının başlıca gerekçesi, “Cumhuriyet sayesinde herkesin oraya gelebileceğini..” vurgulamaktı. Ülkede artık Halife – Sultan Padişah heyulası – zorbası yoktu. Taht yıkılmıştı ve hep Padişahın çocukları gelmeyecekti ülkenin yönetimine. Emek verip çalışan yükselecek ve ülke yönetiminde söz ve makam sahibi olacaktı.. Ülkenin geleceği olan Çocuklar, yaşamlarının daha çoook erken yıllarında Ulusal Egemenlik kavramını içselleştirecek ve Demokrasiye aşık kuşaklar olarak yetiştirileceklerdi. AKP’li pek çok yobazın “Deccal” deme küstahlığını gösterdikleri Mustafa Kemal ATATÜRK işte bunları öngörmüştü.. Deccallik bu mu acaba?

AKP’liler şöyle ya da böyle seçim kazanınca kendilerini “milli irade” olarak görüyorlar.. İlk kazandıkları seçim 3 Kasım 2002’de idi ve %34 oy ile TBMM’de tam 2 katı, %67 temsil oranı elde etmişti AKP. Oysa Ulusal Egemenlik devredilmez, asli sahibi bağsız – koşulsuz Ulus’tur.. Anayasa gereği Ulus bu erkini Anayasa’nın gösterdiği organlar eliyle kullanır (Yasama, Yürütme, Yargı; Anayasa md. 6/2). Egemenlik hep ama hep Ulustadır.. Seçimlerle süreli bir yetki alınmaktadır, bu vekalet sözleşmesi bile değildir. Ama AKP’nin bademleri Cumhuriyetin o eğitimlerinden her nasılsa ve nedense geçmediklerinden ya da okulda aldıkları eğitim ailede – tarikat – cemaat yuvalarında tersine çevrildiğinden, böylesine çarpık bir egemenlik anlayışında bulunuyorlar..

Bunu da geçelim, AKP’nin 13+ yıllık tek başına iktidarında ülkede CAN GÜVENLİĞİ kalmadı! Atatürk sonrası (1938…) hiçbir iktidar döneminde ülkemizde bu denli çok sivil (yurttaş, korucu) ve resmi (asker, polis) can yitiği olmadı. 13+ yıldır bu kurban sayısı binleri geçti.. Ülke iç ve dış savaş eşiğine sürüklendi. Dünyada örneği olmayan tuhaf bir 4,5 G‘ye geçiyoruz yarım saat sonra! TÜİK bu gün açıkladı, Ekonomi büyümüş yaklaşık %4 ama kişi başına gelir 10400 Dolardan 9200 Dolar’a yaklaşık 1200 Dolar gerilemiş! “Konfüzyon” (şaşkınlık) bu olsa gerek… Ekonomisi büyüyen ama insanlarının geliri azalan – yoksullaşan bir Türkiye de AKP – RTE’ye nasip oldu, rezil olup tarihe geçtik..

Yetmedi; yandaş dinci vakıfların sözde din eğitimi vermek adına derleyip toparladıkların, gerçekte beyinlerini yıkamak, cihatçı yetiştirilmek için adeta el konan sabilerin (küçük çocukların), bu tarikat – cemaat – tekke – türbe – zaviye denen pislik yuvalarında “IRZLARINA GEÇİLDİ!” koca koca erkek öğretmenler (!?) yaptı bunları.. ATATÜRK bunları “pislik yuvaları” diyerek kapatmıştı.. Şimdi sözde yeni anayasa ile resmen de geri getirmek istiyorlar! Duydun ve gördün mü Türk halkı?? Tanık oldun mu yandaş basın? Yansıttın mı vicdanının sesini dinleyerek? Hesap sordun mu basın olarak?? Rahibeler gibi giyinen yüksek siyasetçi bir kadın, hiç utanıp sıkılmadan, “.. bir kezden bir şey olmaz.. bu vakıfları lekelemeyin..” anlamında yüzümüzü kızartan sözler etmedi mi? Yüce Parlamento’da, ayyuka çıkan skandalın incelenmesi için soru önergesi AKP’li vekillerin oyu ile reddedilmedi mi? Sonra siyasal fiyaskoyu (taktik hatalarını) farkedip, Komisyonda aklarız nasılsa diye geri dönülmedi mi? Vergimizle finanse edilen devlet TV’si TRT’de İslamiyetin ve insanlığın yüz karası ak sakallı kimi sapıklar 6 (altı!), evet evet yalnızca 6 (altı!) yaşındaki çocukla evlenilebilir… fetvaları vermedi mi??

Özetle     : İşte böyle necip milletimiz… AKP’ye verdiğin her oy sana böyle zehirli ok olarak geri dönüyor.. Masum, el kadar çocukların bile AKP düzeninde, onun koruma – kollamasıyla ırzına geçiliyor.. Daha ne felaketin gelmesi gerek başına AKP’nin ne mene bir şey olduğunu artık görüp anlaman ve demokratik sokak gösterileri ile bu iktidarı istifaya, erken seçime zorlaman ve ilk erken seçimde de alaşağı edip ardından yargıda hesap sorman için??

Söylesene necip Türk milleti ve 1 Kasım 2015 seçiminde AKP’ye 23,5 milyon oy akıtan halkımız; yitirecek daha neyin kaldı?? Kör ve sağır mısın, çocuklarının bile, -bilmem kaçıncı kez bu açığa çıkan son olay,- ırzına geçiliyor ırzına ve senin AKP’n TBMM’de soru önergesini reddediyor..

Zincirlerinden başka yitirecek neyin kaldı ey halkım?? Namus da gitti.. Adli tıp raporuyla sabit; bacak kadar erkek çocuklara “fiili  livata” (makattan cinsel ilişki) yapmış 50 küsur yaşındaki evli imam ya da din dersi hocası sapık efendi!

Titre ve kendine dön ve bu yangın – yıkım – felaket – çöküntü – savaş – ölüm – yoksullaştırma – işsizleştirme ve de çocuklarının dahi ırzına geçilmesi demek olan AKP cehennemine artık “dur” de!

Yoksa bu da mı Allah’tan eyyyyy zavallı mücrim??

Sevgi ve saygı ile.
31 Mart 2016, Ankara


Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yazımızın pdf biçimi : KARAMAN’da_IRZINA_GECILEN_COCUKLARIMIZ….

YAMAN ÇELİŞKİ


YAMAN ÇELİŞKİ

Portresi

 

Mustafa Gazalcı
mgazalci@gmail.com,
www.gazalci.net

 

Şu dünyanın işine bak.

Dünya sözün gelişi, ülkede olan akıl almaz işlerden söz ediyorum.
Asıl suçlular bırakılmış, zarar görenlerden, direnenlerden hesap soruluyor.
Ardı ardına toplu davalar açılıyor.
Bu sonucu yaratan iktidarla cemaat de büyük bir pişkinlikle birbirine saldırıyor.
Kasetler, karşılıklı operasyonlar, en ağır sözlerle birbirini vurmalar sürüyor.
İnsan kirli çıkınlar dökülünce gördüklerine, duyduklarına bakıp,
“Yıllar yılı bizi bunların ortaklığı mı yönetti?” diyor.
***
Bu hafta başında, Ankara’da 17. Asliye Ceza Mahkemesi’nde 502 sanıklı bir dava başladı.
Davanın sanıkları KESK’li, Eğitim-Sen’li öğretmenler, yöneticiler.
İki yıl önce Kızılay’da 4+4+4 eğitim sistemine karşı demokratik tepkilerini koymuşlar.
Polis, gazla, copla, şiddet kullanarak toplantıyı dağıtmış.
Sonra da KESK Başkanı Lami Özgen, Eğitim Sen Başkanı Ünsal Yıldız’ın da aralarında bulunduğu 502 sanıklı toplu bir dava açılmış.
Elbette, “Siz neden 4+4+4 sistemine karşı çıktınız?” diye değil.
2911 sayılı Toplantı ve gösteri yürüyüşüne aykırılık, kamu görevlilerine cebir
ve şiddet kullanma, kamu ve özel mallara zarar vermek” suçlarından…
***
Cebir şiddet kullanan polis değil, öğretmenmiş, kamu düzenini bozan, zarar veren iktidarın 4+4+4’ü değil, ona karşı çıkanlarmış.
Tam da davanın görüldüğü gün çocuk gelin Kader’in ölümü gündeme geldi.
12 yaşında evlenmiş, 13 yaşında doğurmuş, 14 yaşında öldürülmüş olan
çocuk gelin Kader’in öyküsü.
Okulda olması gereken bir yaşta, Van’dan alınıp Siirt’in Pervari ilcesine götürülerek berdel yöntemi ile evlendirilen Kader’siz.
4+4+4’e karşı çıkanlar “Kader”lerin olacağını önceden söylemişlerdi.
Bu düzenleme çocuk gelinleri, çocuk işçileri artırır.”
***
Eğitim-Sen Genel Başkanı Ünsal Yıldız, bu gerçeği bir kez daha şöyle vurgulamış davadaki savunmasında:

“Bu yasa söylendiği gibi zorunlu eğitimi 12 yıla çıkarmıyor.
Bu yasanın hiçbir tarafının eğitim bilimleri ile ilgisi yok.
İnanç özgürlüğüne ciddi engeller getiriyor.

Yasayla erkekler çıraklığa gidecek, kızlar eve kapanacak.
Yasa çıktıktan sonra on binlerce kız öğrenci okulu bıraktı.
Artık çocuk gelinler artacak.”
***
Yalnız Ankara’da başlayan, uluslararası sendika temsilcilerinin de izlediği
502 sanıklı 4+4+4 davası değil.
Aynı günler Manisa’da 183 sanıklı Gezi Davası da başladı.
Ankara’da yol çalışması sırasında ağaçların kesilmesine karşı çıkan
ODTÜ’lü öğrencilere de dava açıldı.
Daha önce İstanbul’da yurdun çeşitli yerlerinde Gezi Parkı davaları açılmıştı.
Okullarda Gezi Parkı direnişine katıldı diye soruşturmalar yapıldı.

  • Ölen, gözü çıkan, kolu kopan, yaralanan, okuldan atılan,
    hapse giren de onlar, yargılananlar da!

***
12 Eylül 1980 sonrası darbecilerin; emekçileri, gençleri, aydınları DİSK Davası, Dev Genç Davası, bizim de sanıkları arasında olduğumuz Barış Davası’nda yargılamaları gibi.
Bugün de Ergenekon, Balyoz, casus ve yeni açılan toplu davalar
Bu toz duman, bu çelişki sürüp gitmeyecek elbet.
Büyük şair Tevfik Fikret’in dediği gibi sabah olacak güneş doğacak.
Önemli olan daha çok acılar çekilmeden, hukuksuzluğun, haksızlığın
bir an önce sona ermesi.

Türkiye’de Devlet Krizi mi Var?

Dostlar,

9 Eylül Üniversitesi tarih hocalarından değerli dostumuz sevgili Prof. Kemal Arı‘nın çok ufuk açıcı ve derinlikli bir tarihsel irdelemesini paylaşalım..

Tam da devrimci – bilimsel tarih irdelemesi yöntemiyle kaleme alınan bir makale..

Zaten Tarihbilim‘den beklenen de bu değil mi??

Dünü güne bağlamak ve geleceği çıkarsamak, öngörmek..

Unutulmasın, Prof. Kemal Arı da Cumhuriyet’in eğitim felsefesinin ve kurumlarının ürünü.. Kendisine teşekkür ediyoruz..

Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti,
O’nun sarsılmaz – sırtı yere getirilemez devrimci,
Kemalist birikimi ve Yüce ATATÜRK!

AYDINLANMA kazanacak..
Tarihsel deteriminizmin kaçınılamayacak yasasıdır..

Sevgi ve saygı ile.
8.1.14, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

================================

Türkiye’de Devlet Krizi mi Var?

portresijpg

Prof. Dr. Kemal Arı

 

Evet, ne yazık ki Türkiye’de ardı ardına yaşanan olaylar nedeniyle, ülkemizin içinde bulunduğu durum, bir hükümet krizini de aşarak, “devlet krizi” boyutunu almıştır.

Daha ötesi de var: Olan bitene ve yazılıp çizilene bakılırsa, özellikle Suriye Politikası’na bağlı olan gelişmelerle bağlantılı olarak, Türkiye’nin büyük devlet krizinden de öte,
ülkeler arası krize aday ülke olma yönünde hızla yol aldığı söylenebilir…
Bu şuna benziyor:

Bir bina var ortada… Temel iğreti… Ve temel iğreti olunca, onun üzerine yapılan yapının bütününde hiçbir yapılıp edilen; gerçek işlevini yerine getiremiyor. Zincirleme biçiminde birbirini izleyen gelişmeler biçiminde, koskoca bir bünyeyi tepeden aşağı kilitleyen bir
ur durumunu alıveriyor…

Bu zamana dek, ülkemizde gündem olan konular neydi bir anımsayalım:

Ulus devletin dönemi artık bitmişti.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kurucu irade, siyasal, toplumsal ve ekonomik konularda yanlış işlere yönelmişti. Türkiye AB yolunda hızla ilerleyecek; alt kimlikler, ulus gerçeği yadsınacağı için parlatılıp ortaya çıkarılacak; böylece sözde bir çoğulculuk kültürüne geçilecekti… Bunu da önce “açılım”, sonra da “çözüm süreci” işleyecek;

  • Türkiye’de Silahlı Kuvvetler, açıkça bir kumpasın tutsağı olarak
    gücünü ve işlevini yitirecek
    ; bir kaos ve güven ortamı yaratılacak;
    buradan da hareketle büyük bir sistem değişikliğine gidilecekti.

Bu sistem değişikliğinde; geçmiş kimlikleri önemli değil, kimi güruhlar, batılı anlamda çoğulcu, ancak başkanlık sistemine uygun bir federal yapının çıkış yolu olabileceğine dek getirmişlerdi işi… Bir dönem yıkılmıştı onlara göre…
Ve artık yeni bir dönemin inşa edilmesi süreci gelmişti.

Oysa oyun kurucuların; yani önce dış, ardından da iç dinamiklerin başka hesapları da vardı. ABD’nin BOP’u malum, bilinmedik bir şey değil… Ancak ABD, bütün olup bitenlere, sayısız masum kanı akıtılması, sayısız Müslüman kadının ırzına geçilmesi; pek çok tarihsel yapıtın akıl almaz biçimde yağmalanmasına karşın; büyük bir yenilgi almıştı Ortadoğu’da… Sözde, ılımlı İslam demokrasiler yaratma düşü,
bir balon gibi sönmüştü. Bunda da birkaç etken vardı:

Birincisi, Ortadoğu’daki halkların uzayan süreç içinde akıl almaz direnişleri;
yükselen Amerikan karşıtlığı; ikincisi de; ABD bölgeye sokuldukça ve
kalıcı kimi adımlar attıkça, artık eski dağınıklığından sıyrılmış olan Rusya’nın,
özellikle Suriye konusunda, bu ileri karakolunu yitirmemek için donanmasını harekete geçirerek kararlılığını ortaya koymasıydı… Bu yeni gelişme, Obama’nın büyük ölçüde canını sıktı:

Suriye’de, kışkırtılan kabileler ve siyasi aktörler birbirlerini doğrarlarken;
Esad Rejimi’ni devirmek için girişilecek bir askeri harekâtta Rusya tavrını çok net biçimde ortaya koymuşken; bölgedeki Amerikan karşıtlığı da dikkate alındığında, bu harekatın
ne yararı olabilirdi ki!

Bu kez, papuç pahalıya geliyordu…

  • Üstelik ılımlı demokrasi diye diye, destek vererek,
    toplumsal ayaklanmaları Arap Baharı diye pazarlarken,
    ortaya demokrasi adına çıkan yapılar, bir süre sonra
    denetlenemez bir radikal İslamcılığa doğru kayma eğilimi
    içine girmişlerdi.

Bu evdeki hesabın, çarşıya uymadığını gösteriyordu. Oysa, denetlenebilir diktatörlükler, denetlenmesi güç şeriatçı-radikal rejimlere dönüşen bu yapılara göre
ABD için çok daha iyi sonuçlar yaratabilirdi.

Bu kez, açıkça ilan etmese de; ABD, BOP’un çöktüğünü görüyordu.

Evet, kimi sarsıntılar, kimi hesaplar ve ara ara uç veren kimi sıkıntılar olabilirdi ama, genel olarak coğrafya okunduğunda, ABD artık bölgenin tek hükümranı değildi.
Bırakın Rusya’yı, Rusya’nın desteğini almış bir İran bile ABD’nin prestijini
bir anda yerle bir ederdi.

Politikadır bu… Çıkar neredeyse oraya dümeni kırma becerisinin son derece yaygın olduğu bir uzmanlık alanıdır.

Türkiye açısından bakıldığında ise; durum gerçekten ürkünçtü (vahimdi).
Suriye’de Amerika’dan çok Amerikacılık politikası, bir süre sonra Türkiye adının,
Radikal İslam’la anılmasına neden oldu.

El Kaide;

– Türkiye’nin karşısında bayrakları gönderde sallanan;
Tekbir sesleri getirerek kadınlara önce tecavüz edip,
– Sonra da kameralar önünde kafalarını kesen;
– İnsanları kurşuna dizen vahşi görüntülü kişilerle birlikte yer almıştı.

Bunu batı kamuoyunun elbette benimsemesi beklenemezdi.

  • Türkiye, açıkça bir batağın içinde bulmuştu kendini.

Ancak, dış politikayı bir türlü doğru okuyamayan aktörler, gerçekçi bir çizgi üzerinden gitmektense, duygularıyla hareket ediyorlardı. Bu duygu da kendini,
eski Osmanlı Ruhu’nun yeniden canlandırılması olarak ortaya koymuştu… Nasılsa ulus devlet artık eski işlevini yitirmişti ya bu bilindik kişilere göre;
onun yerini artık Yeni Osmanlıcılığın alacağına şaşılacak derecede kendilerini inandırmışlar; bir de bu yetmiyormuş gibi, bölge ülkelerinin de buna destek vereceklerini sanmışlardı.

Sözde güçlü devlettik; ancak bir yandan güçlü sandığımız devletin,
bu yanlış hesaplar içinde, terörü destekleyen ülkeler kategorisine dek uzanacak
bir dizi sakat yolların içine itildiğini bir türlü görmüyorduk.

İçerde ise artık durum bambaşkaydı. ABD’nin ve giderek AB’nin desteğini yitirmiş olan hükümetten; Pansilvanya’daki muktedir de elini çekmişti. Zaten bu Mavi Marmara olayından beri uç vermiş bir hastalıktı. Önce dersaneler gerekçesiyle bu açıkça ortaya çıktı; ardından yine eski yöntemlere dönülerek, kimi kasetler ortalıkta göründü;
ardından da devletin gizli belgeleri, yolsuzlukların birer kanıtı olan görüntüler
bir anda ortalığı sardı.

İçerde; önce başkanlık, onun yanı sıra federal bir cumhuriyeti hesaplayan kafa;
bu kez bu hastalıklı durumlar nedeniyle, kendisine karşı bir komplo kurulduğunu söyleyen basit bir dil kullandı.

Derken,

  • ayakkabı kutularından ortalığa saçılan ve kaynağının ne olduğu
    bir türlü anlaşılamayan milyonlarca dolarlık paralar,
    para sayma makineleri
    ortalığa dökülüverdi.

Kimi bakanların çocukları ve önemli kişiler tutuklandı. Savcılık soruşturmasında iş,
Sayın Başbakan’ın oğlu Bilal Erdoğan’a dek uzandı. Bu kez, yürütmenin yargıya karşı, karşı bir atağı gelişti. Devletin içinde yargı; yolsuzlukları ortaya dökmek için bir adım atmışken; bu kez daha önce bu yapıya hiç sesi çıkmayan iktidar,
devlet içinde paralel bir devlet yapılanmasından söz eder oldu…

Gelinen nokta nedir?

“Güçler ayrılığı ilkesi” açıkça ihlal edilmiştir.

Yürütme, hem yasamanın hem de yargının üzerinde çok daha etkin olmak için,
kimi belgeler ortaya döküldükçe, daha cevval bir tavra bürünmüştür.

17 Aralık’ta (2013) yaşayan olayları Gezi Olayları ile ilişkilendirerek
,
bunu Türkiye’nin gelişmesini istemeyen dış güçlerin müdahalesine bağlayabilecek ölçüde düş gücü geniş bir yoruma sığınmıştır.

Siyaset boşluğa düşmüştür.

Toplum, olan bitenlerden şaşkın; ne olduğunu tam anlayamadan, kafa karışıklığı içine sürüklenmiştir. Buna karşın, gelecek seçimlerde, toplumun önüne konulacak
siyasal aktörleri seçme konusunda, özellikle merkez sağdaki boşluk;
siyasal istikrarsızlık için çok önemli sakıncalar yaratacak ölçüde büyüktür.

Pekala bugün herkes biliyor ki; iktidar partisine giden oyların önemli bir bölümü;
sol partilere oy vermek istemeyen; güçlü bir milli kimlik vurgusuyla ortaya çıkan
öteki muhalefet partisine de pek sempatiyle bakmayan; liberal ancak muhafazakar eğilimli, batılı değerleri ve demokrasi değerlerini yadsımayan; Cumhuriyetin kuruluş felsefesine karşı pek de alerjisi bulunmayan kesimden beslenmektedir. Bu kesim;
verili (mevcut) siyasal yelpazede, kendini temsil edecek liberal-muhafazakâr eğilimde, eski Adalet Partisi ya da Anavatan Partisi gibi bir parti bulamadığı için;
içi yatmasa da iktidar partisinin AB söylemi ve Batılı anlamda özgürlükçü demokrasi söyleminin peşinden sürüklenmektedir.

Bu anlamda bakıldığında; Türkiye’de siyasal partilerin, toplumun siyasal eğilimlerine uygun bir yapılanma içinde bulunmadığı zaten anlaşılmaktadır…

Sonuç ne?

Sonuç şudur    :

Dağınık bir siyasal yapı içinde, türlü hukuksuzluklar ve güçler ayrılığındaki
karmaşa içinde yolunu şaşırmış bir Türkiye tablosu, her geçen gün iç ve dış etkenlerin müdahalesiyle, toplumu çok daha büyük şaşkınlıklar içine sürükleyecek yeni gelişmelere tanıklık edebilir.

  • Yaşananlar diyalogsuzluk temelinde yoluna devam eden bir devlet krizidir.

Ancak merhum Tevfik Fikret’in bir sözünü derhal anımsayalım:

Sabah olacaktır;
sabah olur geceler
Kıyamete kadar sürmez bu gök
Karamsar olma…

Karamsar olmaya gerek yoktur.

Bu gelişmeler, Türkiye’nin yüz yıllık tarihsel birikiminin ne denli değerli olduğunu
bir kez daha ortaya çıkarmıştır. Bu karmaşık dönem; güçler ayrılığı ilkesini
tam olarak içselleştirmiş; cemaat ve dinci yapılanmaları büyük ölçüde
kendi içinden ayıklamış bir devlet yapısına geçişi hızlandırabilir.

Tek bir şeye gerek vardır:

Bugünden yarına hazır olmak…

Süreç, gelecek günlerin, geçmiş günlere göre daha aydınlık olacağının işaretlerini veriyor.