15 Temmuz Destanı (!)

15 Temmuz Destanı (!)

Bak kardeşim;

Yıllardır devletin, kamunun ve askeriyenin her kademesinde kök salmış, uğrunda göz yaşları dökülerek vatana davet edilen, yıllarca Hoca Efendi diye çağırdığınız bir yaratık tarafından kandırılmak DESTAN değildir!

Siz kendinizi ve paydaşlarınızı uyutmaya devam edin. Ancak daha ne olduğunu, neden orada olduklarını bile bilmeyen 21-22 yaşındaki çocukları linç etmek DESTAN değildir!

Kendi halkına zarar vermemek için mermi sıkmayan, tankının topunu ateşlemeyen çocukları katletmek DESTAN değildir.

F16 ile darbe yapacaklar ama koskoca sarayı vurmayıp duvarını yıkacaklar öyle mi? Meclisi un ufak edemeyecek ama bir bölümünü yıkacaklar öyle mi? Cuma akşamı iş çıkış saatinde, hem de köprünün tek tarafını tutup diğeri tarafına el sallayan askerlerle darbe yapacaklar öyle mi? Cumhurbaşkanı’nın çoktaaaan terk ettiği otele baskın yapıp “aaa burada yokmuuşş” diyen bordo bereliler var, öyle mi? Bunca salağın yapmaya kalkıştığı darbeyi önlemek DESTAN değildir ki canım kardeşim.

Darbeyi enişteden öğrenmek DESTAN değildir.

Darbeyi 5 saattir bilip de Cumhurbaşkanı’na haber vermeyen bir MİT müsteşarının olması DESTAN değildir.

Darbe olacak denmesine rağmen düğünde halay çeken komutanların olması DESTAN değildir.

Böyle bir kalkışmadan bihaber olmak DESTAN değildir.

Darbenin 1 numaralı ismini yakalayıp elinden kaçırmak, hala yakalayamamak DESTAN değildir.

2 sene OHAL ilan edip, darbenin nasıl planlandığını, gerçek yüzünü, gerçek faillerini bulamamak, ülkeye getirtememek DESTAN değildir.

Koca tankı çöp kamyonu ile durduracağını sanmak DESTAN değildir.

F 16’ya sopa fırlatmak DESTAN değildir.

Dualarla, iman gücüyle tank durdurduk, F 16 düşürdük, helikopter indirdik sanmak DESTAN değildir.

Suçsuz, günahsız insanları yargılamadan hapislerde çürütmek DESTAN değildir. Onları işlerinden etmek, onları damgalamak DESTAN değildir.

Bir film posterini hazırlayacaksın ama o postere baş rol oyuncusunu koymayacaksın öyle mi? Orduyu küçük düşürecek o afişleri hazırlamak DESTAN değildir kardeşim.

FETÖ FETÖ diye kendini yırtıp, Fettullah’ ı kullanmadığın afiş hazırlamak DESTAN değildir.

Devlet görevini yapmadığı için, MİT görevini yapmadığı için, Genelkurmay görevini yapmadığı için, anca enişte görevini yaptığı için öldü o garibim 247 kişi, bu yüzden linç edildi gariban er. Bu yediğin nane DESTAN değildir.

DESTAN’a meraklıysan Kurtuluş Savaşını öğreneceksin .

İman gücü oradadır, akıl oradadır, cesaret oradadır, zafer oradadır,

DESTAN oradadır!

Emre Dölcel

==========================
Biz ekleyelim :

İyi güzel de, bu tablonun gerçek sorumluları kimler?
TBMM 15 Temmuz Araştırma Komisyonu Raporunu kimler, nasıl ne neden yok etti?
Hiçbir yerlerde kopyası yok mudur? Gün olur, gerçekler ortaya çıkar.
Ve “Bu olay bize Allahın bir lütfu” söyleminin yaman kodları da çözülür.
*
Son 4 yıldır 15 Temmuz gecesi baslayan, birkaç gün süren mide bulantısı yaşıyoruz!
Kendimizi Reichstag yangını içinde buluyoruz, karabasanlardan kurtulamıyoruz..

Halbuki taa 27 Şubat 1933’te yaşanmıştı o senaryo..
Tarih ve arşivler unutmuyor!!??

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

“HOMO AHRETİKUS”

“HOMO AHRETİKUS”

Zeki Sarıhan
zekisarihan.com, 22.02.2020
Tarihçi Sina Akşin’in uzun yıllardır üzerinde çalıştığı ve uzun aralıklarla yayımladığı “İstanbul Hükümetleri ve Millî Mücadele” dizisinin IV. cildi olan “Savaş ve Etnik Temizlik (Yumuşatılmış Sevr Dönemi)” adlı kitabı da yayımlandı. (Eylül 2019, İŞ B. yay.)
Akşin, dipnotlar ve dizin de içinde olmak üzere büyük boy 485 sayfalık bu hacimli kitabında Kurtuluş Savaşı’nın Tevfik Paşa’nın yeniden iktidara getirildiği Ekim 1920 ile Sakarya Savaşı’nın bittiği Eylül 1921 tarihleri arasındaki bir yıllık sürenin kritiğini yapıyor. Yazarın yargılarından bazıları tartışma götürse de, bu kitapla Kurtuluş Savaşı edebiyatımızın biraz daha zenginleştiğini söylemeliyiz. Sayın Akşin’in kitabında vardığı bazı yargılar üzerinde durabilirdim. Ancak bunlar tek bir yazıya sığmayacağı için bu yazıda yalnız köylülere bakış açısı üzerinde durmaya çalışacağım.
HOMO AHRETİKUS KİMLERMİŞ?
Akşin, birkaç yıldır, AKP’ye oy verenler için “Homo ahretikus” diye bir kavram kullanıyordu. Sanırım bunun patenti kendisine aittir. Bu kavramı çok sevmiş olmalı ki, sözünü ettiğim kitapta da bunu cömertçe kullanıyor. O’nun anlatımına göre “Homo ahretikus”, öbür dünya için yaşayan insandır.
Bu görüş, son 17 yıldır, orta sınıf aydınlar ve onların etkisindeki kişiler tarafından başka ifadelerle dile getiriliyordu. AKP dini kullanarak iktidara gelmiştiBirkaç yıldan beri ben de bu görüşün yanlışlığına vurgu yapıp duruyorum. Türkiye’deki siyasal ayrışmanın ve tercihlerin başta ekonomik, sınıfsal ve kültürel daha esaslı nedenleri vardır.

AKP’nin Türkiye’nin yoksullarından daha çok oy aldığı, onların desteğiyle ayakta kalmaya devam ettiği bir gerçektir, ancak bunun nedeni AKP’nin öteki partilerden daha dindar olması değildir.

Bütün canlılar gibi insanlar da yaşamda kalma kavgası içindedirler. Yiyecekler, barınacaklar, kendilerini güvenlik içinde hissedeceklerdir. Bunları kim kendilerine sağlıyorsa ona sempati duyacaklardır. Yoksulların AKP’ye sempati duymuş olmalarının nedeni de bu partinin onlara daha çok çıkar sağlayacağı ve sağladığı inancıdır. 

Bu inanç yitirildiği zaman, hangi söylemi kullanırsa kullansın, ister dinci, ister laik, çağdaş, sosyalist veya milliyetçi.. halk o partiden yüz çevirir. Bu nedenle AKP’nin kitle desteğini yitirmesi de yoksulluğun artması, yaşam pahalılığı, güvenli yaşama koşularının yitirilmesi gibi nedenlerle olmaktadır.

HOMO AHRETİKUS‘un MARİFETLERİ

Gelelim, Kurtuluş Savaşı yıllarında “Homo ahretikus”ların marifetlerine.
Akşin, kitabının “Koçkiri İsyanı” bölümünde (s. 250), şunları yazıyor:

Türkiye, Batı Cephesi içinde ölüm kalım savaşımı içinde asker bulmakta zorlanırken, isyanı kesin olarak sona erdirecek bir güç ayıramıyordu. Öte yandan isyan eden kitle arasında sayısız aşiretin, şeyh ve ağalarının, reislerinin kulları homo ahretikus’ları idiler. Dolayısıyla çok kez sorun, aşiret reislerini kazanmaktan ibaretti.

Oysa öbür etnik isyanlarda da olduğu gibi, Koçgiri isyanına katılanlarla ona karşı çıkanlar arasında fark, ahreti için yaşayanlarla dünyası için yaşayanlar arasında değildir. Bu, etnik bir ayrılıktan kaynaklanıyordu. Koçgiri isyancılarının istekleri ahretle değil, dünya yaşamı ile ilgilidir.

ASKERDEN NİÇİN KAÇMIŞLAR”?

Sakarya Savaşı öncesine rastlayan Kütahya-Eskişehir savaşlarında kitleler halinde kaçış yaşanmıştır. Sayın Akşin, bu sorunu anlatırken şöyle yazıyor:

“İşin bir de toplumsal-ideolojik yönü var. Erlerin hemen hepsi homo ahretikus, yani Ortaçağ insanıydı. Ortaçağ feodal toplumlarında doğal organik önderler şeyhler ve ağalardı. Homo ahretikus, gözü kapalı, bu önderlere biat etmeye koşullanmıştır. Padişah böyle bir toplumda süper ağa, halife süper şeyh durumundaydı. O’na itaat kendiliğinden oluşan doğal bir ilişkiydi. Dolayısıyla İstanbul’dan komut geldiğinde Kuvayı Milliye’ye, BMM’ne karşı çıkmak, isyan etmek çok kolaydı. İç savaş böyle çıkarılabilmişti.”

Kurtuluş Savaşında askerden, özel olarak da Kütahya Eskişehir Savaşlarında firar edenlerin yalnız ahretini düşünen insanlar olduğunu, hatta bunların padişah-halifeden veyahut da ağa ve şeyhlerinden gelen emir üzerine kaçtıklarını söylemenin sosyolojik bir gerçekliği yoktur. 

Öte yandan ahretikus’luk itaat ile ilgiliyse, bu durum, komutana ve hükümete itaat edenler için de geçerli olur. Bu mantık, kendi tezi açısından da ters tepmeye elverişlidir. Savaşta ölenlere “şehit” denildiğine göre, savaştan kaçınanlar ahreti değil kendi canını, malını düşünen kişilerdir. Yani savaşmayı göze alanlara göre ahiretus’luktan daha uzakta durmaktadırlar.

Akşin, Tekalifi Milliye’yi konu aldığı bölümde bu ahretikus kavramını bir kez daha kullanmakta (s. 382) ve şöyle yazmaktadır:

Türkler bitkindi. Üstelik Mütareke döneminde (AS: 30 Ekim 1918 Mondros..), Türkler iç savaş ve Yunan istilası yaşamışlardı. İç Savaşı sonuçta TBMM kazanmıştı; ama Kuvayı Milliye’ye silah çeken homo ahretikus Ankara Hükümetini ne ölçüde meşru hükümet olarak görüyordu?”

GERÇEK NEDİR?

Kitlelerin Kurtuluş Savaşındaki tutumlarını dindar veya laik olmalarına göre sınıflandırmak büyük bir yanlışlıktır. Türkiye bugün olduğu gibi o dönemde de Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkeydi ve bu savaşa katılanlar da Müslümanlardı. Eğer gene de bu konuya ilişkin bir tahlil yapılacak olursa, Müslümanlık duygularının bu savaşa katılmakta olumlu bir rol oynadığı söylenebilir.

Bütün belgeler gösteriyor ki, Ankara’nın siyasal ve askerî önderleri İslam âleminden destek isterken yaptıkları gibi, halka yayımladıkları bildirilerle de bu savaşın aynı zamanda din için yapıldığına vurgu yapmışlardır. Savaş boyunca Orduya destek için yapılan mitingler cuma günleri namazdan çıkıldıktan sonra yapılmış, müftüler ve din adamları bu önderlerin arasında bulunmuştur. İzmir’in işgalinden başlayarak Kuvayı Milliye örgütlerini kuranlar Balıkesir, Alaşehir, Erzurum gibi kongreleri toplayanlar arasında dindar olup olmamak gibi bir ayrışma yaşanmamıştır. 

Kurtuluş Savaşı bir bağımsızlık savaşı idi. Bunda eylemli olarak yer alıp alamamanın başka nedenleri vardı. Halkın uzun süren savaştan bıkmış olması, umutsuzluk, örgütsüzlük… Eğer o yıllara ait Türkiye’nin açık renkten koyu renge doğru bir dindarlık haritası yapılmış olsaydı, en açık renklerin İstanbul ve İzmir gibi kentlere ait olması gerekirdi. Oysa bu kentlerin halkları bağımsızlık isteğine duyarsız olmamakla birlikte, savaş, başka stratejik nedenlerle de buralarda üst kurabilmiş değildi.

Savaş üsleri, en dindar bölgeler sayılan sırasıyla Erzurum, Sivas, Ankara gibi kentlerde kurulabilmiştir. En büyük desteği de bu kentlerden başka Kastamonu, Bolu, Çorum, Kayseri, Eskişehir, Konya gibi kırsal alandaki kentlerden almıştır.

  • Kurtuluş Savaşı’nın sosyolojisini doğru okuyamazsak,
    bu konuda yapacağımız tarih çalışmalarının değerinden çok şey eksilir… 

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi, ayakta duran insanlar ve açık hava

Gazi, öğretmen, pusula…

Gazi, öğretmen, pusula...

Gazi, öğretmen, pusula…

Yeniçağ, 24 Kasım 2019

Atatürk Bursa’dadır ve onu İstanbul’dan ziyarete gelen bir küme öğretmene seslenirken şunları söyler;

“Bayanlar, baylar…
Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için, ortam hazırladı… Gerçek zaferi siz kazanacaksınız, yaşatacaksınız ve kesinlikle başarıya ulaşacaksınız… Ben ve sarsılmaz inançla bütün arkadaşlarım, sizi izleyeceğiz ve sizin karşılaşacağınız engelleri kıracağız…”Tarih 24 Mart 1923…

Büyük Önder, Kütahya lisesinde öğretmenlere seslenirken söyle konuşur;

“Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe, gerçek mutluluğa ulaştırmak için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri memleketin geleceğini yoğuran irfan ordusudur… Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir. Bir millet, irfan ordusuna sahip olmadıkça savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin köklü sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla mümkündür… Bundan sonra yapacağımız yenilikler milletimize bir karanlık gibi çöken genel cehaleti mağlup etmek… İrfan ordusunun ruhu olan siz öğretmenlerin aynı yeteneği ortaya koyacağınıza eminim…”

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk işgalin, yağmanın yanı sıra gericiliğin- yoksulluğun ve geri kalmışlığın da yenildiği Kurtuluş Savaşı‘nın ardından bu kez Aydınlanma Devrimi‘nin başarıya ulaşması için çaba gösterirken, bu uğurda en çok mücadele eden insanların öğretmenler olduğunun bilincindeydi… Gazi, işte o yüzden sık sık okulları ziyaret eder, sınıflarda öğrenci ve öğretmenlerle sohbet eder, eğitim ve öğretimin Türkiye’nin geleceği için ne denli yaşamsal olduğunu anlatmaya çalışırdı… İşte bu yüzden Atatürk‘ün, bütçe görüşmeleri sırasında aldığı tavır da eğitim-öğretim- okul ve öğretmene ne denli önem verdiğini bir kez daha gözler önüne serer…

Yıl 1923… Meclis’te vekil maaşları tartışılırken dönemin Maliye Bakanı olan Gümüşhane Milletvekili Hasan Fehmi Ataç, Atatürk‘e, “Paşam vekil maaşlarını düzenleyeceğiz, ne kadar verelim?” diye sorar… Gazi Paşa kısaca düşünür ve şu yanıtı verir;

  • “Öğretmen maaşlarını geçmesin…”

Eğitimciler çıkmazda…

Ve yıl 2019… Türkiye, Aydınlanma mücadelesinin engellerle karşılaştığı bir süreçte sübyan mekteplerinden tarikat medreselerine dek eğitimin kuşatıldığı bir dönemi yaşarken, Tevhid-i Tedrisat Devrim Yasası üzerinde yaşanan erozyon da ülkenin çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmasını engellemeyi sürdürüyor… 600 bin öğretmen adayı iş beklerken, iktidar acilen atanması gereken 200 bin öğretmenle ilgili de bir şey yapmıyor… Ve tam da bu sırada Türk Eğitim-Sen‘in 6 bini aşkın öğretmenle yaptığı anketin sonuçları yalnızca öğretmenlerin içinde bulunduğu sarsıcı ortamı değil, eğitim-öğretim sürecinin nasıl darbe aldığının sonuçlarını da gösteriyor… Ankete katılan öğretmenler 3800 lira ile 5000 lira arasında aylık aldıklarını açıklamışlar…

Ankete katılanların %30.8’inin kredi kartlarıyla yaptığı harcamalar maaşlarının yarısına denk geliyor… Öğretmenlerin % 63’ünün bankalara kredi borcu var, %67’si birikim yapamıyor. Öğretmenlerin %49.2’si en çok gıda ürünlerine yapılan zamdan etkilendiğini ifade etmiş, %38’den çoğu kirada oturuyor. Ankete katılanların %95.4’ü toplu sözleşmede yapılan zam oranlarının ekonomik yitiklerini karşılamadığını söylemiş.

Son yıllarda okullarda yaşanan şiddet olaylarının sonuçları da ankete yansımış… Çünkü öğretmenlerin %56.9’u okulda kendini güvende duyumsamadığını söylemiş, %49’u bir ile 7 kez arasında şiddetle karşılaştığını açıklamış… Öğretmenlerin %11.9’unun psikolojik sorunlar  -sinirli olma durumundan yakındığı da ortaya çıkmış. İşte bu yüzden ankete katılanların %94.1’i mesleği nedeniyle yıprandığından yakınmış…

Ve tabi ki öğretmenlerin %84.6’sı iş güvencelerinin tehdit altında olduğunu ifade etmiş… Ankete katılanların %41.7’si Türkiye’nin en büyük sorunu olarak ekonomik sorunlarla işsizliği görürken; % 27.8’i yandaş kayırmacılık, liyakatsizlik, %21.1’i eğitimde yaşanan sorunlar, %8.1’i terör ve güvenlik tehdidi, % 0.1’i sağlıkta yaşanan sorunlar yanıtını vermiş. Anket sonuçlarını Yeniçağ’a değerlendiren Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı Talip Geylan, “Öğretmenlerimiz ehliyetsiz ve liyakatsiz insanların iş başına getirilmesinden büyük rahatsızlık duyuyor.” demiş…

Ata’nın gösterdiği hedef…

Evet; bu gün 24 Kasım… Yani Öğretmenler Günü… Çünkü Millet Mektepleri‘nde kara tahtanın başına geçerek dersler veren ve 1924 yılında Ankara’da toplanan öğretmenler kurultayında, “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.” diye seslenen Atatürk’e Bakanlar Kurulu 11 Kasım 1928 günü yaptığı toplantıyla, “Ulus Okulları Başöğretmenliği” ünvanını verdi… Atatürk, Millet Mektepleri Başöğretmenliğini 24 Kasımda kabul etti…

Öğretmenlik mesleğinin ne denli yaşamsal olduğunu bilinciyle, Aydınlanma Devrimi‘ni yüceltmeye çalışan Atatürk, mesleğin vefalı çalışanlarından övgü ile söz etmiştir… Öğretmenlere seslenirken yaptığı şu konuşma da bunun önemli kanıtlarından biridir :

  • “Benim asıl anlatılacak yanım, öğretmenliğimdir… Topluma, milletime ben öğretmenlik yapabiliyorsam, beni onunla anlatın… Yoksa kazandığım, yaptığım öteki işlerle beni anlatmanız pek önemli değildir.”

Evet; Atatürk‘ün 100. doğum yıldönümü nedeniyle, 1981’den başlayarak 24 Kasımlar “Öğretmenler Günü” olarak kutlanıyor… Gazi‘nin aşağıdaki konuşması ise son yıllarda işsizlik, siyasal baskı, gericilik, geçim sıkıntısı ve en çok da can güvenliği tehdidi altında yaşamaya çalışan öğretmenlere yine de umut ve enerji veriyor :

  • “Cumhuriyetin fedakar öğretmen ve eğitimcileri, yeni nesli sizler yetiştireceksiniz… Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli koruyucular ister… Yeni nesli, bu özellik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir… Sizin başarınız Cumhuriyetin başarısı olacaktır.”
  • “Öğretmenler, Cumhuriyet sizden, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.”

Cumhuriyetin tüm öğretmenlerinin 24 Kasım Öğretmenler Günü kutlu olsun…

T.C. Şikago Başkonsolosluğu …

T.C. Şikago Başkonsolosluğu …

19 Mayıs 1919’un 100. yılı nedeniyle düzenlediğimiz programın açılış konuşmasını, halen Indiana Bloomington’da yaşayan ve yaşamdaki en büyük halk bilimcimiz olarak kabul edilen, Cumhuriyetimizle yaşıt Prof. Dr. İlhan Başgöz yapacaktı. Kurtuluşa giden yolun öyküsünü, Cumhuriyetimizle yaşıt asırlık bir çınardan daha iyi kim anlatabilirdi ki? Ne var ki, ilerlemiş yaşının getirdiği sağlık sorunları nedeniyle İlhan hoca, çok arzu etmesine karşın aramızda olamadı. Hazırladığı konuşmayı Başkonsolos Umut Acar okudu. 

Prof. Dr. İlhan BAŞGÖZ’ün, 19 Mayıs 1919’un 100. Yılı Nedeniyle Hazırladığı Konuşma

Değerli Konuklar

Ben Cumhuriyetle yaşıtım, size anlatacaklarım yalnız duyup işittiklerim, okuyup öğrendiklerim değil, aynı zamanda kendi hayat öyküm olacaktır.

Cumhuriyet, yedi büyük savaşın ardından kurulmuştur. 1856 Kırım, 1877 Osmanlı Rus, 1892 Yunan, 1911 Trablus, 1912 Balkan, 1914-18 Birinci Dünya Savaşı, sonki 1920-22 Kurtuluş Savaşı. Bu savaşlardan yalnız sonuncusu zaferle bitmiştir. Ama bu zafer vatandaştan yalnızca canını ve kanını istememiştir. Vatandaştan atını, arabasını, çorabını, kağnısını, keten bezini, pencere demirini alarak bu savaş kazanılmıştır. Birinci Dünya Savaşı’na niçin girdiğimizi bugün bile bilmiyoruz. Ama kardeşlerini bu savaşa kurban veren, Avşar kadını biliyor ve parmağını Alaman’a uzatıyor:

Mektup saldım da varmadı,
Tel vurdum aynı gelmedi,
Alamanya harbeylesin,
Gayri kardaşım kalmadı.

Savaş yılları Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomisini tümden harap etmiş, ekin tarlada çürümüş; toprak tohumsuz, evler erkeksiz kalmıştır. Kağnıya ve sabana koşulacak hayvan, çiftin sapına yapışacak erkek yokluğunda çifte, hayvan yerine kadınlar koşulmuştur. Bu çöküşün en gerçekçi destanını, hemşehrim Şarkışlalı Serdari  yazmıştır. Bu uzun destandan dörtlükler veriyorum:

Tahsildar da çıkmış köyleri gezer
Elinde kamçısı fakiri ezer 
Yorganı döşeği mezatta gezer
Hasırdan serilir çulumuz bizim.

Evlat da babanın sözün tutmuyor,                                                
Açım diye çift sürmeye gitmiyor,                                                    
Uşaklar çoğaldı ekmek yetmiyor,                                              
Başımıza bela dölümüz bizim. 

Benim bu gidişe aklım ermiyor                                                            
Fukara halini kimse sormuyor                                                                            
Padişah sikkesi selam vermiyor                                                   
Kefensiz kalacak ölümüz bizim.

Savaş yılları,Türk aydınlarının en yiğit, en idealist, en eğitimlilerini ölüme sürmüş, onlar geri gelmemiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın felaket tablolarından birini unutamıyorum. Bu tabloda Tarsus tren istasyonunda bir kadın görünür. Ordu, Kanal bozgunundan dönmektedir. Çul çaput içinde, hasta perişan,vagonlarda çuvallar gibi istif edilmiş, bir asker döküntüsü. Ak saçlı bir ana, yazması omuzuna düşmüş, saçları darmadağın, bir vagondan ötekine koşarak feryat ediyor: “Mehmedimi gördünüz mü? Mehmedim nerede? Mehmedimi gördünüz mü?”
Falih Rıfkı Atay diyor ki: “Ana, biz senin Mehmedini kumarda kaybettik.”

Türkiye Cumhuriyeti’nin talihsizliği, çökmüş bir ekonomi ve harabeye dönmüş bir memleket üzerine kurulmasıdır. Büyüklüğü de bundandır.       

16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan ayrılan Bandırma vapuru bu çöküşü tersine çevirecek bir umudu taşıyordu. Bu umudun adı Mustafa Kemal Paşa’dır. Üçüncü ordu müfettişliğine tayin edilen Paşa İstanbul’dan ayrılıyordu. Yanında 12 kişiden oluşan Erkan-ı Harbiye’ sinden başka kimse yoktu. Karadeniz’in azgın dalgaları ile sarsılan Bandırma vapurunda Mustafa Kemal Paşa arkadaşlarına şunları söylüyordu:
  • “Bunlar işte böyle yalnız demire, çeliğe, silah kuvvetine dayanırlar. Bildikleri şey yalnız maddedir! Bunlar hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar. Biz, Anadolu’ya ne silah ne cephane götürüyoruz; biz ideal ve iman götürüyoruz!”

    Bandırma vapuru ile bu küçük grup 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkınca bir şarkı söylüyorlardı:

  • “Güneş ufuktan şimdi doğar yürüyelim arkadaşlar.” 

    O tarihlerde, ufuktan güneşin doğacağına ilişkin hiçbir işaret yoktur. Tersine memleket bir zifiri karanlıktır. Adana Fransızlar; Urfa, Maraş, Antep İngilizler tarafından işgal edilmiş, başkent İstanbul İtilaf Devletlerinin işgalinde, Antalya ve Konya’da İtalyan birlikleri bulunuyor. Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri var. 15 Mayıs 1919’da Yunan birlikleri İzmir’e çıkmış; Batı Anadolu’nun verimli topraklarından memleketin kalbine doğru ilerlemekte.

    Dahası var: Cumhuriyet, memleketin en önemli gelir kaynaklarını yabancı şirketlerin elinde bulmuştur. Demiryolları, limanlar, önemli tarım ve ticaret alanları, bayındırlık tesisleri, gümrük ve maliye gelirleri büyük Batılı şirketlerin elindedir. Türkiye Cumhuriyeti bu şirketleri birer birer satın almıştır.

    İzmir-Aydın demiryolu 2 milyon İngiliz Pounduna satın alınınca öğretmenimiz ödev vermişti, sevincimizi dile getirmeliydik. Ortaokul öğrencisi idim, ödevimin başlığı “Demir yolumuz, bağımsızlık yolumuz” idi. Tütün rejisi 4 milyon Frank’a satın alınınca bu kez  ayınkacılar bayram etmişti. Ayınkacı tütün yetiştirici demektir. Köylümüz yetiştirdiği tütünü eşeğine yükleyip, pazara indiremezdi. Tütün ille de bir yabancı tekele, bu tekelin biçtiği fiyattan satılacaktı. İndirse kaçakçı sayılıyor ya hapse atılıyor veya tütün kolcuları ile çatışıyor ve vuruluyordu. Bir ayınkacı türküsü şöyle der:                                          

    Hacılar köyüne bastığım oldu,                                                                            
    Tütünümün dengi yastığım oldu,
    Aman dostlar bakın benim çareme,
    Tütünün tozunu basın yareme.    

    Cumhuriyet savaşlardan çıkıp da, ekonomik gelişmesine odaklanınca 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı patlak verir. Bunalımın Türkiye’ye etkisi, tarım ürünleri ve meyveyle sınırlı olan dışsatımı vurması olur. Buğdayın kilosu 15 kuruştan 3 kuruşa düşer. Köylü gelirinin bu denli düştüğünü gören Mustafa Kemal Atatürk,Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne şöyle bir teklifte bulunur:

  • “Bizim maaşlarımızla halkın geliri arasında büyük bir fark ortaya çıktı. Bu Cumhuriyet idaremize yakışmaz. Benim maaşım dâhil milletvekili maaşlarını yüzde elli azaltalım.”

    Teklif kabul edilir.

    Cumhuriyet ilan edilince memlekette yatırıma harcanacak sermaye ve ekonomik yaşamı yönetecek eğitilmiş insan yoktur. Bu nedenle Cumhuriyet ekonomik kalkınmayı devlet eliyle yapmaya karar vermiştir. Devlet sermayesi ile iki banka Etibank ve Sümerbank kurulmuş, vatandaştan birikimlerini bankaya yatırmaları istenmiştir. Devletine güvenen vatandaş da elinde avucunda ne varsa bankalara yatırdı. 

    Ben, çamurdan yaptığım kumbarama her hafta babamın verdiği yüz paraları biriktirir, bankaya yatırırdım. Bu ekonomik kalkınma atılımını bir yerli malı seferberliği izlemiştir. Biz bayramlarda ziyaretçilerimize şeker ve çikolata yerine incir ve fındık ikram ettik. Çayı Kazova’nın kızıl üzümü ile içtik. Çünkü şeker dışarıdan satın alınıyordu.

    Cumhuriyet yurdun doğusuyla batısını, güney ve kuzeyini demiryolları ile birleştirmek istemiştir. Bu bir milli savunma sorunu idi.

  • Atatürk diyor ki; “700 km demir yolumuz var, bir km’si bile bizim değil.”

    1932 yılında ilk tren Gemerek’e ulaştığında ben istasyonda idim. Halkın deyimi ile kara treni alkışlar ve yaşa var ol sesleri ile karşılamıştık.
    Hoş bir fıkra var: İlk tren Erzurum’a varınca belediye başkanı nutuk veriyor;

    “Vatandaşlar, Cumhuriyet fabrikalar yaptı. Sanmam ki kâr edeler, vallahi de zarar edirler, billahi de zarar edirler. Otobüsler aldı, yollar düzenledi, sanmam ki kâr ederler. Bunlar hep sizin içindir. Cumhuriyet ayağıza kadar tren getirdi bundan sonra iki ayda gittiğimiz İstanbul’a üç günde varacağız.”

    O vakit bir vatandaş sorar: “Peki biz 57 gün ne yapacağız?”

    Değerli Dinleyicilerim,  

    Ben 1929 yılından başlayarak Cumhuriyetle birlikte iyili kötülü olayların içinde çalkalandım. Size söyleyeceklerimin bir bölümüne ben tanık oldum. Bunların arasında beni çok etkileyen bir olay var. Mustafa Kemal Atatürk 1937 yılında Sivas lisesinde benim bulunduğum sınıfa geldi. Atatürk adı çevresinde oluşan efsanenin etkisindeyiz. Gözleri o denli kuvvetli imiş ki, gözlerine bakan çarpılırmış. İlkin korka korka, gözlerine bakıyoruz. Çarpılmadığımızı görünce o mavi gözlere 45 dakika doya doya baktık. Dersimiz hendese idi (yani Geometri). Atatürk, dişçinin kızı Saadet’i tahtaya kaldırdı. Geçen derste müselleslerin (AS: Üçgen) nasıl eşit sayılacağını okumuştuk. Saadet bunun için tahtaya iki müselles çizdi. Biz o vakit üçgene müselles derdik. Saadet müsellesin kenarlarına alfa, beta ve gamma harflerini koydu.Atatürk’ün birden kaşları çatıldı ve Saadet’e neden Yunan harfleri kullandığını sordu. Saadet, hocamız böyle yazdı, ben de onun için kullanıyorum deyiverdi. Matematik hocamız müdür Ömer Bey sınıfta idi. Atatürk aynı soruyu ona sorunca Ömer Bey topu Bakanlığa attı. Bakanlık bir kitap göndermişti, onda bu harfler kullanılmıştı. Atatürk kitabı istedi o sayfayı buldu, yırtıp yere attı. Sonra gidip parmakları ile Yunan harflerini sildi yerine a, b, c yazdı. Bize; “Arkadaşlar Türk alfabesi matematik terimlerini de ifade etmeye yeterlidir.” dedi. Aradan bir hafta geçmeden abc’li yeni kitabımız geldi. Atatürk dilin sadeleşmesine ve halkın, aydınların dilini anlamasına çok önem verirdi.

    Halkçılık onun inanışında kuru bir slogan değildi. Halkın arasına karışmaktan çok hoşlanırdı. Bir gece Atatürk kayıp, polis ve jandarma seferber olmuş her tarafı aramış taramışlar. Atatürk yok. Sabaha yakın O’nu Samanpazarı’nda bir kahvede, halka karışmış Zeybek oynarken bulmuşlar.

    Cevat Dursunoğlu şunları yazdı: “Mustafa Kemal Paşa Erzurum kongresine gitmektedir, yıl 1919. Ilıca köyüne varınca bir ağacın altına oturup kahve içmek isterler. Kahveler içilirken yolda bir kağnı belirir. Pılı pırtı yüklü kağnıda iki de delikanlı oturmaktadır. Kağnıyı yetmişlik bir ihtiyar sürmektedir. İhtiyar çağrılır. Paşa sorar: “Baba nereden gelip, nereye gidiyorsun?” İhtiyar: “Çukurova’dan gelirem, Erzurum’a gidirem.” Paşa sormaya devam eder: “Baba Erzurum’da ortalık karışık, savaş tehlikesi var. Eşkıya tehlikesi var, niye gidiyorsun? Çukurova’da geçinemedin mi?” İhtiyar Mevlut Dayı “O nasıl söz paşam Çukurova verimli topraktır, insanı diksen yeşillenir. Bizim uşaklar da çalışkandır, bey gibi geçinip gidiyorduk. Ama duymuşam ki padişah Erzurum’u düşmana verecekmiş, gelmişem ki görim, kimin malını kime verir?” der. Paşa yanındakilere der ki “Arkadaşlar bu milletle başarılamayacak hiçbir iş yoktur.”

    Değerli dinleyiciler

    Size Atatürklü yıllardan unutamadığım bir olayı daha anlatacağım. 1930’lu yılların başında sanıyorum, Atatürk, gece geç vakit Mısır Büyükelçiliğini ziyaret eder. Sabaha kadar yenir, içilir, eğlenilir. Güneş doğarken Atatürk Mısır elçisini balkona çağırır ve şunları söyler.

  • “Buradan güneşin doğuşunu nasıl görüyorsam, esir milletlerin de birer birer kurtulacaklarını ve bağımsızlıklarını elde edeceklerini öyle görüyorum.”

    Atatürklü Cumhuriyet her zaman sömürgecilere karşıt, küçük devletlerden yana, onurlu bir politika uygulamıştır. Cezayirli gençler Fransız sömürgecilere karşı kanlı bir savaş verirken ellerinde Mustafa Kemal’in resmini taşıyordu.

    Hindistan bağımsızlığının büyük lideri Gandi İngiliz parlamentosunda şöyle konuşuyordu:

    “Haydi beni tutuklayın, ama tutuklamakla iş bitmiyor. İşte Türkler, kendi cenaze törenleri için hazırlanan tabutu istilacıların başında parçaladı.”

    Pakistan’ın ilk cumhurbaşkanı Muhammed Ali Cinnah 30 Ağustos zaferimiz üzerine şöyle diyecekti: “Bu zafer bütün esir milletlerin zaferidir.”

    İngiliz başbakanı Lloyd George, Çanakkale savaşının en büyük destekçisi idi. Türkler koca İngiliz İmparatorluğunu Çanakkale’de dize getirince Lloyd George parlamentoda şöyle konuşacaktı:

    Tarih nadiren dahi yetiştirir, bizim talihsizliğimiz şu ki; böyle bir dâhiyi bugün Türk milleti yetiştirmiştir, ne yapsak, ne tarafa gitsek Mustafa Kemal’in iradesini kıramadık, ben istifa ediyorum.”

    Değerli dinleyicilerim,

    Ben yüz yaşına yaklaşmış bir faniyim. Öyle zannediyorum ki İngilizce, Türkçe, Fransızca kitaplarım, makalelerim ve Amerika’da Norveç’te, Rusya’da, İngiltere’de, İran’da ve Türkiye’nin birçok kentinde yaptığım konuşmalarımla bu kadar güçlüklerle bana emanet edildiğine inandığım Cumhuriyete karşı görevimi yaptım

    Genç arkadaşlarım, Atatürk Cumhuriyeti özellikle sizlere emanet etmiştir. Onu çağdaş ve gelişmiş memleketlerin daha yücesine çıkarmak sizin çalışmalarınıza ve çabanıza bakıyor. Bu görevi başaracağınıza ben inanıyorum.

    Konuşmamı bitirirken hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum.”
    ====================================
    Dostlar,

    Tarihsel değerdeki bu konuşma metnini bize ulaştıran yurtsever – Atatürkçü dostumuz, Dışişleri emekli uzmanlarından Sn. Duran Aydoğmuş’a içten teşekkür ederiz..

    Günümüzün nankör ve vefasızlarının dikkatine sunarız.

    Hainleri geçiyoruz, çünkü onlar umarız, iflah olmaz.

    Türkiye Cumhuriyeti, sonsuza dek yaşayacaktır, Yüce ATATÜRK’ün sözleriyle “Payidar kalacaktır.”..

    Sevgi ve saygı ile. 04 Ağustos 2019, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
    Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

SOMA’DAN ŞİLİ’YE ANADOLU STRATEJİSİ!

SOMA’DAN ŞİLİ’YE ANADOLU STRATEJİSİ!

portresi

 


Dr. Alper AKÇAM

Ortaokul ve lise öğrenim yıllarında çok duyardık,

  • “Anadolu çok stratejik bir noktadadır;
    bütün düşmanların gözü bizim topraklarımızdadır!”

 

Bu yarı demagojik söylemle epeyce yurtseveri CIA güdümündeki sözde milliyetçi örgütlere toplamışlardı. Aydınlara, yazarlara, namuslu hukukçulara, bilim insanlarına kurşun sıkan birçok tetikçi aynı zamanda vatanını kurtarıyor sandı kendini.
Aradan zaman geçti, gelişen iletişim olanakları, koca deniz filoları, havada binlerce kilometre etkili silahlarla toprak olarak coğrafyaların önemi belki geriledi ama, Anadolu hâlâ çok önemli bir stratejiye sahip.

Emperyalizm, Orta Doğu, Yakın Asya ve Afrika politikalarında Anadolu için kurup büyüttüğü farklı bir “Siyasal İslam” modeli ile kültürel, askeri yayılmasını kolayca yaptı.

  • 2002 yılında el çabukluğuyla gerçekleştirilen bir Alicengiz oyunu ile
    AKP birkaç ay içinde iktidara oturuverdi. (AS: 3 Kasım 2002 seçimleri..)

Sonrasında yaşanan gelişmeler sırasında, çevre coğrafyalara ateş düştü,
kardeş kavgaları patlak verdi. Bu arada kimi iç çelişkiler, “iktidar – cemaat”, “cunta – Müslüman Kardeşler” kavgaları yaşanıyor olsa da bu ülkelerde yükselen İslami siyaset ve “köktendinci” hareketlerin arkasında Sovyetlere karşı girişilen
Yeşil Kuşak hareketinden başlayarak emperyalist gizli servislerin ve
işbirlikçi Arap sermayesinin parmağı olduğu çok açıktır.

Kurtuluş Savaşı ile 7 düvele dişle tırnakla karşı koymuş, işgalci güçlere
hiç ummadıkları bir ders vermiş olan Anadolu coğrafyasının şimdi emperyalist yayılmacılık ve şiddet için aracı bir konuma düşmüş olması; Suriye’den Libya’ya,
hatta Nijerya’ya dek yaşanan iç çatışmalarda Türkiye’nin dolaylı olarak da olsa yer aldığı gerçeği içimizi acıtmaktadır.

Emperyalizmin son zamanlarda çok başarılı olamadığı bir coğrafyayı Anadolu’yla birlikte ele almakta yarar var. Birkaç on yıl öncesine dek arka arkaya patlatılan CIA güdümündeki askeri darbelerle milyonlarca evladını toprağa vermiş, işkencelerde yitirmiş Latin Amerika ülkeleri kendi yerli kültürleri üzerinden başlattıkları bir direniş hareketiyle bugün emperyalizme kafa tutar duruma geldi. Chavez’den Morales’e,
yerli önderler, onlarca yıldır ABD’nin burnunun dibinde, tüm bir halk olarak emperyalizme karşı direnen Küba’dan aldıkları esinle yeraltı ve yerüstü zenginliklerini kamulaştırıp halklarıyla paylaşıyorlar. Şirketlerin, yağmacıların kışkırttığı kimi toplumsal güçlerle çatışmalar sürüyor olmakla birlikte, Latin Amerika ülkelerinin eskisi gibi ya da şu andaki Anadolu gibi birilerinin arka bahçesi olmadığı çok açıktır.

Anadolu ile Latin ülkeleri arasındaki ekonomik ve kültürel benzeşmeler ise inanılmaz boyutlardadır. Osmanlı kuruluş döneminde Anadolu’da tüm toprakları Müslüman
ortak malı yapmış “Dirlik Düzeni” yerine, orada “Calpulli” denen bir sistem vardı. Anadolu’da birçok ilerici, devrimci atılımın kaynağı olmuş Horasan gelenekli göçerliğe karşı, Latin Amerika’nın “Çiçimeka” denen yerli göçerleri vardı.
Latin Amerika’nın sözlü kültür geleneklerinden doğmuş “Büyülü Gerçekçilik” ile Cumhuriyet’ten sonra kendi halk kültürünün güçlü kaynaklarına yönelmiş Türk edebiyatı arasında da önemli koşutluklar bulunabilir.

Türkiye’de Köy Enstitüleri’ni kurup bu toprağa derin izler bırakmış
Tonguç Baba
ile Meksikalı eğitimci Vasconcelos’un yaptıkları arasında benzerlikler bulmak kolaydır. Tonguç’un Anadolu halk kültürünü temelde tuttuğu eğitim uygulamaları, son zamanlarda EZİLENLERİN PEDAGOJİSİ ile adı çok duyulan Brezilyalı eğitimci Paula Freire’nin kuramsal açıklamalarını ondan 35 yıl önce
yaşama geçirmeyi başarmıştı.

Dün (21 Mayıs 2014 günü), Ankara Üniversitesi Latin Amerika Çalışmaları Araştırma
ve Uygulama Merkezi’nde (LAMER) yapılan bir toplantının izleyicisi oldum.
Arjantinli edebiyatçı Etcheverry ve dostum Haluk Erdem’i dinledim. Merkez Müdürü Prof. Dr. Mehmet Necati Kutlu’nun anlattığı bir öykü tümünden etkili, yürek yakıcı oldu. 2010’nda Şili’de meydana gelmiş ve 33 işçinin 69 gün sonra kurtarıldıkları,
geçen günler içinde işçilerin yer altında maç izleyebildiği kurtarma çalışmalarına katılmış bir ekibi Türkiye’ye çağırmıştık dedi (Yanlarında getirdikleri bir taşı merkezimizin en değerli anısı olarak saklıyoruz diye ekledi). Kurtarma çalışmalarının anlatılacağı toplantıya Zonguldak’taki Amele Birliği’ni de çağırmak istedik,
onların da dinlemeleri, izlemeleri hoş olacaktı… Ancak birçok kez telefonlar etmemize, fakslar çekmemize karşın ilgi göstermediler… Yöneticilerine ulaşmayı başardım sonunda, özel olarak çağırdım kendilerini dedi hocamız… Yanıt olarak bu tür toplantılara katılmalarının hoş karşılanmayacağını, yerel yönetici ve işletme ilgililerinin kendilerini kara listeye alacaklarını bildirmişler, ısrarlara karşın üzülerek gelemeyeceklerini, ekmeklerinden olmak istemediklerini belirtmişler…

Şimdi şapkamızı önümüze koyup düşünelim…

– 33 işçinin yer altından 69 gün sonra kurtarıldığı bir madenle,
– 301 canın birkaç saat içinde, ömrünün baharında çocuklarını yetim bırakarak uçup gittiği başka bir maden.

İkinci maden bizim ülkemizde, kara toprak Soma’da… Olaydan sonra insanlar tekmelenip tokatlandı, halkı yatıştırmak için Soma’ya kafilerle din adamları gönderildi

  • Madencinin fıtratında ölüm vardır; bu kaderdir denildi,
    hoca vaazlarıyla, futbol toplarıyla kederli insanların acısına kül atıldı,
  • Kapitalizmin iğrenç yüzü gölgelendi, iktidarın zeytinyağı gibi üstte kalarak başkalarını suçlama politikası ile halk bir kere daha kandırıldı.

Evet; Anadolu çok stratejik bir yerde, emperyalizm ve kan emici kapitalizm için
içler acısı günler yaşanıyor… Demokrasi adına bu günlere geldiğimiz yolları emperyalizme ve yerli ortaklarına açmak için kıçını yırtan liboş tayfası
acıyan yerlerine kına yakabilir artık!

İnsanların yüzlerle ifade edilen rakamlarla çıkarlar için toprağa verildiği bu ülkenin özgürlüğe varışı, kurtuluşu, tüm komşu coğrafyaların da kurtuluşu olacak belki.

Tüm dünyanın gamını, efkârını dağıtacak…

  • ŞİLİ’DEN SOMA’YA KARDEŞÇE BİR YAŞAM,
    DÜNYA BARIŞI İÇİN DAVRAN ANADOLU…