Mehmet FARAÇ  

Suriye, “savaş”, “zulüm!..”

Mehmet FARAÇMehmet FARAÇ  
farac65@gmail.com, 23 Şubat 2020, YENİÇAĞ
Ortada devasa bir çelişki var…

Bağrından kaos fışkıran, öfkesi-şiddeti giderek büyüyen bir sinsi çelişkidir bu…
Nedense bu ezeli çelişkiyi yaratan küresel unsurlar, en başta da Amerika hep geri planda!..

Trump’ın Twitter üzerinden meydan okuması, “petrol için oradayız” demesi, arada sırada Türkiye’ye gözdağı vermesi, bir yandan işgalcilere göz kırpması, öte yandan Avrupa’yı masaya sürmesi sınırımızın yanı başındaki Suriye’de, İdlib ve Halep çatışmalarıyla birlikte büyüyen ve öne çıkartılan bir çelişkiden öteye gitmiyor…

İç savaşın kışkırtılmasıyla birlikte, Türkiye’yi “insani yardım“, “barış” unsuru ve sorun çözücü gibi piyasaya süren ABD ve müttefiklerinin derinleştirdiği Suriye çelişkisi, ne yazık ki öfkenin yeni versiyonlarını gündeme getirmekten öteye gitmiyor…

İşte, 9 yıldır alışılagelmiş kışkırtıcı manşetler dünkü yandaş gazetelerin 1. sayfalarında, bir kez daha “savaş” içeren sözcüklerle dışa vurmuştu…

Suriye bize ne kazandırdı-ne kaybettirdi?

Türkiye’yi bu çıkmaza sokan Amerika ne kaybetti-neler kazanmaya devam ediyor, Avrupa bu sorunun neresinde-ne yapmaya çalışıyor sorgulaması yapılmadan atılan vahim manşetlerdi bunlar…

AKP iktidarının siyasi hırsları ve Esad düşmanlığının peşinden giden; Türkiye Cumhuriyeti’ne hiçbir şey kazandırmayacağı açık olan hesapsız medya propagandalarıydı bunlar… Erdoğan’ın “savaş diyebilirim” şeklindeki açıklaması sınırdaki ateşin yükseleceğini duyururken, yandaş gazetelere dün yansıyan “zulüm durmadan çekilmeyiz” manşeti vardı ki, aynı zamanda ülkemizi geren tehlikenin büyüyeceğini de haber veriyordu!..

İşgalde süren çelişki!..”

Evet; konu AKP ve yandaş medyasının İdlib’e müdahaleye gerekçe gösterdiği “zulüm” olunca da, akıllara yine sarsıcı sorular geliyor:

2 haftada 15 şehidin açtığı yara Türkiye’yi sarsarken ve Türkiye Cumhuriyeti’ne en büyük zulüm Suriye’deki Mehmetçik kayıplarıyken; öbür yandan bir ülkenin emperyalistlerce kuşatılması, terör örgütlerince kan deryasına dönüştürülmesi komşu bir ulusa “zulüm” olarak nitelendirilmeyecek mi?..

Ve bu zulmü dağıtmak, kendi vatanını-insanlarını korumak için işgalciler ve terör örgütlerine karşı savaşan Suriye yönetiminin ve halkının, emperyalizmin baskısı altında tutulması ileride zulüm diye adlandırılmayacak mı?..

ABD ve Avrupa, Suriye’de asker yitirmezken, ekonomik olarak çok darbe almazken, 9 yıl içinde neredeyse 100 milyar $ kaybı olan Türkiye Cumhuriyeti ekonomisinin sarsılması 81 (AS: 83 m!) milyonluk bir nüfusa zulüm değil mi?..

Resmi olmayan rakamlara göre, sayıları 6 milyona ulaşan Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de yol açtıkları demografik kaygılar, sosyal sıkıntılar, güvenlik sorunları ve istihdam haksızlıkları, son yıllarda enflasyon-zam-yaşam pahalılığı içinde ayakta durmaya çalışan milyonlarca Türk yurttaşına yönelik zulüm içermiyor mu?..

Peki; Suriye’ye huzur getirme bahanesiyle, şimdi de İdlib’te girişilen savaş bir zulmü bitirme iddiasındayken, sınırı geçerek Türkiye içinde katliamlar yapan, bombalama faaliyetlerine girişen, aralarında IŞİD ve El Kaide infazcılarının da olduğu binlerce radikal dinci militan Türk Ulusu’nun huzuruna zulüm olmuyor mu?..

ABD ve destekçilerinin Arap Baharı tezgahında; nedense yalnızca Türkiye’nin sosyo-ekonomik, politik gidişatının, güvenliğinin sürekli zarara uğratılması Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik bir zulmü kapsamıyor mu?..

“Evet”le yanıtlanabilecek yukarıdaki sorulara onlarcası daha eklenebilir, sarsıcı sorgulamalar yapılabilir ama başka kaygılara da dikkat çekmemiz gerekiyor…

Barışın çaresi masa…

Evet; bir kez daha vurgulayalım ki; konu Suriye olunca da geçmişin, geleceğin aynası olduğu şeklindeki saptama hiç değişmeyecek…

O halde soralım da, uyanır belki birileri :

Şam’ın içinde debelendiği kaosu daha önce yaşayan Irak ve Libya’da yıllardır dinmeyen keşmekeş, Suriye’nin geleceği konusunda da hoş işaretler vermezken, diplomasi neden öncelikli değil?..

İşgalcilerin, paralı askerlerin, terör örgütlerinin ve dinci örgütlerin kışkırttığı bir kargaşaya ortak olmak yerine, Suriye sorunu neden Şam yönetimiyle “masada” çözülmüyor?..

Yazının başında dikkat çektiğimiz “çelişki”nin; yani girdap ve çıkmazın, işgalin üzerinden 9 yıl geçmesine karşın bitmediğini, tam aksine büyüdüğünü gösteren işaretler niçin görülmüyor?..

Üstelik sormazlar mı;

– Şam’da, üniversite öğrencilerinin duvarlara, “doktor Esad, sıra sende” diye yazarak yaktığı isyan ateşinin Arap Baharı tezgahtarlarınca büyük bir iç savaşa dönüşmesi sırasında, ortada İran var mıydı?..

– ABD’nin sürekli kendine ileri karakol yaratma çabaları sırasında, Orta Doğu‘nun birçok ülkesinin yanı sıra, Irak ve Libya’nın adeta emperyalizmin gözetleme kulesine dönüştürülmesi yetmezmiş gibi, Suriye’yi de petrol bekçisi yapmaya çalışan Amerika’ya karşı Rusya piyasada mıydı?..

– Peki, El Kaide Irak’ta dağıtılmışken IŞİD diye bir örgüt var mıydı, paralı askerler sınırlarımızda dolaşıyor muydu, Suriye’den kaynaklanan terör olayları Türkiye’yi bu denli tehdit edebiliyor muydu?..

Tüm bu soruların yanıtları “hayır” olduğuna göre, “zulüm bitmeden çekilmeyiz” yaklaşımıyla Suriye batağında kalmakta inat etmek Türkiye’ye ne kazandıracak acaba?..

Sorunun özetine bir kez daha dikkat çekelim :

BOP işgalciliğinde Irak ve Libya’yı iç savaşa sürükleyen emperyalist tuzak, beklediğini bulamadı ve Suriye’de sert kayaya tosladı…

ABD ve ortakları işte bu yüzden taşeron (!) kullanırken, İran ve Rusya’nın desteği ile direnen Suriye tüm dış müdahalelere karşın, Halep örneğinde olduğu gibi, teröre, bölücü örgütlere, dinci yapılanmalara teslim edilen topraklarını geri almaya başladı…

Peki ya Türkiye?.. Bu memleketi seven herkesin üzerinde düşünmesi gereken asıl saptama bellidir;

  • Suriye’nin işgalinde yalnızca Türkiye kaybediyor…

Bu sadece 100 milyar dolara yol açan ekonomik kayıptan ibaret değil, vatan evlatlarının Arap Baharı yalanında şehit olması gibi kahredici sonuçları da var…

O halde yeter artık!.. Suriye politikası mantıklı ve akılcı bir plana göre yürütülsün ve Türkiye daha çok yitirmesin…

Aksine; hem sınır ötesi hem sınır içinde huzuru vuran sosyo-ekonomik, askeri ve güvenlik “zulüm”ü hiç bitmeyecek!..

Gazi, öğretmen, pusula…

Gazi, öğretmen, pusula...

Gazi, öğretmen, pusula…

Yeniçağ, 24 Kasım 2019

Atatürk Bursa’dadır ve onu İstanbul’dan ziyarete gelen bir küme öğretmene seslenirken şunları söyler;

“Bayanlar, baylar…
Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için, ortam hazırladı… Gerçek zaferi siz kazanacaksınız, yaşatacaksınız ve kesinlikle başarıya ulaşacaksınız… Ben ve sarsılmaz inançla bütün arkadaşlarım, sizi izleyeceğiz ve sizin karşılaşacağınız engelleri kıracağız…”Tarih 24 Mart 1923…

Büyük Önder, Kütahya lisesinde öğretmenlere seslenirken söyle konuşur;

“Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe, gerçek mutluluğa ulaştırmak için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri memleketin geleceğini yoğuran irfan ordusudur… Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir. Bir millet, irfan ordusuna sahip olmadıkça savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin köklü sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla mümkündür… Bundan sonra yapacağımız yenilikler milletimize bir karanlık gibi çöken genel cehaleti mağlup etmek… İrfan ordusunun ruhu olan siz öğretmenlerin aynı yeteneği ortaya koyacağınıza eminim…”

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk işgalin, yağmanın yanı sıra gericiliğin- yoksulluğun ve geri kalmışlığın da yenildiği Kurtuluş Savaşı‘nın ardından bu kez Aydınlanma Devrimi‘nin başarıya ulaşması için çaba gösterirken, bu uğurda en çok mücadele eden insanların öğretmenler olduğunun bilincindeydi… Gazi, işte o yüzden sık sık okulları ziyaret eder, sınıflarda öğrenci ve öğretmenlerle sohbet eder, eğitim ve öğretimin Türkiye’nin geleceği için ne denli yaşamsal olduğunu anlatmaya çalışırdı… İşte bu yüzden Atatürk‘ün, bütçe görüşmeleri sırasında aldığı tavır da eğitim-öğretim- okul ve öğretmene ne denli önem verdiğini bir kez daha gözler önüne serer…

Yıl 1923… Meclis’te vekil maaşları tartışılırken dönemin Maliye Bakanı olan Gümüşhane Milletvekili Hasan Fehmi Ataç, Atatürk‘e, “Paşam vekil maaşlarını düzenleyeceğiz, ne kadar verelim?” diye sorar… Gazi Paşa kısaca düşünür ve şu yanıtı verir;

  • “Öğretmen maaşlarını geçmesin…”

Eğitimciler çıkmazda…

Ve yıl 2019… Türkiye, Aydınlanma mücadelesinin engellerle karşılaştığı bir süreçte sübyan mekteplerinden tarikat medreselerine dek eğitimin kuşatıldığı bir dönemi yaşarken, Tevhid-i Tedrisat Devrim Yasası üzerinde yaşanan erozyon da ülkenin çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmasını engellemeyi sürdürüyor… 600 bin öğretmen adayı iş beklerken, iktidar acilen atanması gereken 200 bin öğretmenle ilgili de bir şey yapmıyor… Ve tam da bu sırada Türk Eğitim-Sen‘in 6 bini aşkın öğretmenle yaptığı anketin sonuçları yalnızca öğretmenlerin içinde bulunduğu sarsıcı ortamı değil, eğitim-öğretim sürecinin nasıl darbe aldığının sonuçlarını da gösteriyor… Ankete katılan öğretmenler 3800 lira ile 5000 lira arasında aylık aldıklarını açıklamışlar…

Ankete katılanların %30.8’inin kredi kartlarıyla yaptığı harcamalar maaşlarının yarısına denk geliyor… Öğretmenlerin % 63’ünün bankalara kredi borcu var, %67’si birikim yapamıyor. Öğretmenlerin %49.2’si en çok gıda ürünlerine yapılan zamdan etkilendiğini ifade etmiş, %38’den çoğu kirada oturuyor. Ankete katılanların %95.4’ü toplu sözleşmede yapılan zam oranlarının ekonomik yitiklerini karşılamadığını söylemiş.

Son yıllarda okullarda yaşanan şiddet olaylarının sonuçları da ankete yansımış… Çünkü öğretmenlerin %56.9’u okulda kendini güvende duyumsamadığını söylemiş, %49’u bir ile 7 kez arasında şiddetle karşılaştığını açıklamış… Öğretmenlerin %11.9’unun psikolojik sorunlar  -sinirli olma durumundan yakındığı da ortaya çıkmış. İşte bu yüzden ankete katılanların %94.1’i mesleği nedeniyle yıprandığından yakınmış…

Ve tabi ki öğretmenlerin %84.6’sı iş güvencelerinin tehdit altında olduğunu ifade etmiş… Ankete katılanların %41.7’si Türkiye’nin en büyük sorunu olarak ekonomik sorunlarla işsizliği görürken; % 27.8’i yandaş kayırmacılık, liyakatsizlik, %21.1’i eğitimde yaşanan sorunlar, %8.1’i terör ve güvenlik tehdidi, % 0.1’i sağlıkta yaşanan sorunlar yanıtını vermiş. Anket sonuçlarını Yeniçağ’a değerlendiren Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı Talip Geylan, “Öğretmenlerimiz ehliyetsiz ve liyakatsiz insanların iş başına getirilmesinden büyük rahatsızlık duyuyor.” demiş…

Ata’nın gösterdiği hedef…

Evet; bu gün 24 Kasım… Yani Öğretmenler Günü… Çünkü Millet Mektepleri‘nde kara tahtanın başına geçerek dersler veren ve 1924 yılında Ankara’da toplanan öğretmenler kurultayında, “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.” diye seslenen Atatürk’e Bakanlar Kurulu 11 Kasım 1928 günü yaptığı toplantıyla, “Ulus Okulları Başöğretmenliği” ünvanını verdi… Atatürk, Millet Mektepleri Başöğretmenliğini 24 Kasımda kabul etti…

Öğretmenlik mesleğinin ne denli yaşamsal olduğunu bilinciyle, Aydınlanma Devrimi‘ni yüceltmeye çalışan Atatürk, mesleğin vefalı çalışanlarından övgü ile söz etmiştir… Öğretmenlere seslenirken yaptığı şu konuşma da bunun önemli kanıtlarından biridir :

  • “Benim asıl anlatılacak yanım, öğretmenliğimdir… Topluma, milletime ben öğretmenlik yapabiliyorsam, beni onunla anlatın… Yoksa kazandığım, yaptığım öteki işlerle beni anlatmanız pek önemli değildir.”

Evet; Atatürk‘ün 100. doğum yıldönümü nedeniyle, 1981’den başlayarak 24 Kasımlar “Öğretmenler Günü” olarak kutlanıyor… Gazi‘nin aşağıdaki konuşması ise son yıllarda işsizlik, siyasal baskı, gericilik, geçim sıkıntısı ve en çok da can güvenliği tehdidi altında yaşamaya çalışan öğretmenlere yine de umut ve enerji veriyor :

  • “Cumhuriyetin fedakar öğretmen ve eğitimcileri, yeni nesli sizler yetiştireceksiniz… Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli koruyucular ister… Yeni nesli, bu özellik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir… Sizin başarınız Cumhuriyetin başarısı olacaktır.”
  • “Öğretmenler, Cumhuriyet sizden, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.”

Cumhuriyetin tüm öğretmenlerinin 24 Kasım Öğretmenler Günü kutlu olsun…

Suriye’deki asıl düşman kim?..

Suriye’deki asıl düşman kim?..

Mehmet FARAÇ

Mehmet FARAÇ
farac65@gmail.com, 
YENİÇAĞ, 13 Ekim 2019

“Şah Fırat”, “Fırat Kalkanı” ve “Zeytin Dalı”ndan sonra Türk Ordusu, 4. kez Suriye topraklarında… 2. ve 3. operasyon PKK-IŞİD ve benzeri örgütlere sert bir uyarı niteliğindeydi…

Ancak bu iki örgütten PKK’nın daha organize olması ve coğrafi olarak hedef büyütmesi, Barış Pınarı Harekatı‘nı gündeme getirdi… Peki, terör örgütü tüm çöküşlerine karşın Suriye’de nasıl organize oldu?..

15 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli’ye baskın düzenleyen, ancak üçüncü ilçeye girmeyi başaramayan PKK, o dönemde Rus yapımı ‘kalaşnikof’larla “halkın silahlı birlikleri” adı altında eylemlere başlamıştı…

Suriye’nin Bekaa Vadisi’nde uzun süre eğitilen ve daha sonra bu ülkeden Irak’a geçerek Doğu sınırındaki ilçelere saldırı başlatan PKK, o dönemde henüz emperyalizmin tam etkisi altına girmemiş, 300-400 kişiden oluşan bir terör grubuydu…

Emperyalist ülkelerin, Doğu ve Güneydoğu ile ilgili planlarının henüz şekillenmediği dönemlerde PKK’dan yansıyan görüntüler yalnızca köy basmak ve katliam yapmak gibi vahşet manzaraları değildi…

PKK, içinde bulunduğu çaresizliği aşmak için bir yandan Güneydoğu’da örgütlenirken, öbür yandan da Avrupa’da insan ve uyuşturucu kaçakçılığıyla güçlenmeye çalışmıştı…

Örgüt yakalanan elemanları üzerinden vahim manzaralar da dışa vuruyordu; açlıktan bitkin düşmüş, kıyafetleri dökülen, silah ve mühimmat açısından yoksul ve çaresiz militan manzaralarıydı bunlar…

Öcalan‘ın yurtdışında yakalanarak Türkiye’ye getirilmesi ve İmralı‘ya hapsedilmesinin ardından, daha önce “Apocular” olarak bilinen örgüt, bir anda hem siyasi, hem ideolojik açıdan, hem de silahlanma bakımından farklı kimliklere bürünerek, Kuzey Irak’taki devinimle birlikte, “Büyük Ortadoğu Projesi“nin nihai planlarından biri haline getirildi…

  • İran-Irak-Suriye ve Türkiye’den parçalar kopartılarak kurulması düşlenen “Büyük Kürdistan” projesinin taarruz gücüne dönüştürülen PKK, 

bölgesel gelişmelerden de yararlanarak “KCK” adını aldı ve bir yandan da Doğu ve Güneydoğu’da sivil yurttaşları örgütleyerek, “intifada” adı altında başkaldırı provalarına girişti… Ve öte yandan PKK, siyasal olarak yerel yönetimler üzerinden de güç kazandı…

Terörü besleyen güç!..

AKP iktidarı döneminde “Barış” iddiası ve “çözüm planı”yla devletle masaya oturacak hale getirilen PKK, yaşanan 4 yıl yıllık tartışmalı “süreç”te yalnızca askeri olarak değil, ekonomik olarak da güçlenirken; Güneydoğu, Orta Doğu ve Avrupa’da iyice palazlandı, bir yandan siyaset gücü, öbür yandan silah tehdidi, medya ve ekonomik yapılanmasıyla birlikte tüm sınır boyunda politik-diplomatik dengeleri değiştirmeye aday bir güç olmaya çalıştı…

“Arap Baharı” safsatası kapsamında darbe alan ülkelerde kendine gelişme alanları bulmaya çalışan örgüt, “çözüm süreci” döneminde yaşanan kimi karanlık saldırıların ardından Oslo görüşmeleri ile başlayan gidişat darbe alınca, bölgesel arayışlarını yoğunlaştırdı…

Yani PKK, yeniden eski konumuna çekildi ve devletle çatışmayı yoğunlaştırdı…

Ancak Irak’taki Kürt yönetiminin Ankara’nın baskısıyla PKK’nın hareket alanını iyice daraltması ve Suriye’de iç savaş kışkırtmacılığının güvenlik açığı yaratması ile birlikte sınırımızın yanıbaşında kendine bağımsız bölgeler oluşturan PKK, Türkiye’nin yoğunlaşan etkisi ve 4  yılda kapsamı genişleyen operasyonlar nedeniyle iyice sarsılmaya başladı…

IŞİD‘i gerekçe göstererek bunlarla savaşacak bir taarruz gücü oluşturmaya çalışan ABD ise kendi askerlerini riske atmak yerine, PKK’nın Suriye kolu YPG üzerinden Kürtleri silahlandırırken, örgüt bu planla “bir taşla iki kuş” vurmayı amaçladı ve Türkiye’ye karşı saldırı planını genişletme yoluna gitti…

Türkiye’nin “Barış Pınarı Harekatı” adı altında Suriye’ye operasyon düzenlemesinin bir nedeni IŞİD’se, asıl nedeni işte PKK’nın bu palazlanma ve coğrafi olarak güçlenme çabalarıdır…

Şimdi hem yazının başına dönelim hem de yaşamsal soruyu soralım:

PKK; 300-400 kişilik bir gruptan 1990’larda 20 bin kişilik bir orduya dönüşürken, Öcalan’ın yakalanması ile birlikte yitirdiği gücünü yeniden nasıl kazandı?..

Ve asıl soru; Suriye’de Barış Pınarı Harekatı’nı yürüten Türk Ordusu’na karşı ağır silahları nasıl edindi PKK?..

Sınırdaki sinsi tehdit!..

Suriye’deki karanlık kaos, yaşamsal soruları hep gündemde tutacak; 1984’te silahlanmış “Apocular” olarak, ellerinde bozuk kalaşnikoflar ve üstleri başları dökülen millitanlarla iki ilçeye baskın düzenleyerek “Kürt devleti” rüyası peşinde koşan PKK‘lılar, 1990’lardan başlayarak 20 bin kişilik bir orduya dönüşme yolunda nasıl ilerleyebildiler?..

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önceki gün açıkladığı gibi, son 4 yılda yurt içinde 7500, sınır ötesinde de 8500 militanını yitiren PKK nasıl oldu da TSK’nın sınır ötesi operasyonlarına direnecek askeri yapılanma ve silah-mühimmat gücüne ulaşabildi?..

Bu sorunun yanıtı son aylarda gazetelere yüzlerce kez yansıyan ve ABD’nin YPG’ye binlerce TIR dolusu silah-mühimmat ve araç-gereç gönderdiğine ilişkin fotoğraflar değil yalnızca…

Üzerinde asıl düşünülmesi gereken konu, Türkiye’nin bir yılı aşkın süredir hazırlığını yürüttüğü bir operasyona karşın, örgüt sınır bölgesinde kimden güç ve cesaret alarak ve hangi donanımlarla direnmeye kalkıştı acaba?..

Barış Pınarı Harekatı’nda son 4 günde 400’den çok militanın öldürülmesi örgütün bölgedeki varlığını kanıtlarken, sınır hattında çoğu Türkiye’ye uzanan ve ancak 750 kiloluk bombalarla imha edilebilen tünel ve sığınakların arkasında hangi güç vardı?..

Ve doğal ki, 40 yıl önce bozuk kalaşnikoflarla yola çıkan örgütü ağır makinalı tüfekler, doçkalar, uçaksavarlar, keskin nişancılarla donatan mekanizma hangi iradenin dışavurumu?..

PKK’nın Urfa ve Mardin’de sivilleri de hedef alabilecek donanımdaki silah-mühimmat, araç -gereç- organizasyon yapısı, üstelik TSK operasyonuna karşın militanlarını bölgede tutma gafleti şu soruyu da ısrarla akla getiriyor :

  • Türkiye; Barış Pınarı Harekatı’nda acaba sadece IŞİD ve PKK ile mi savaşıyor?..

Bu sorunun etkili bir yanıtı bulunmadığı sürece, Suriye’deki kaos ne yazık ki Türkiye için tehdit olmayı sürdürecek…

Sınırdaki tehlikeli plan!..

Sınırdaki tehlikeli plan!..

Mehmet FARAÇ

Mehmet FARAÇ
farac65@gmail.com
YENİÇAĞ, 23 Eylül 2019

Türk siyaseti son yıllarda yalnızca Atatürk‘ün “Yurtta barış- dünyada barış” sözünü bir kenara bırakmadı…

AKP ile birlikte, şaşkın dış politikanın yarattığı erozyon Türkiye’nin itibarını sarsarken, sosyo-ekonomik yıkımın boyutları da giderek büyüyor…

Ve son 8 yılda Suriye’nin parçalanması planında ABD ve Avrupa Birliği’nin yanında yer alan Türkiye, skandal diplomatik şaşkınlığın bedelini milyarlarca dolarlık kayıpla öderken, perde gerisinde şaşırtıcı- ürkütücü ve sarsıcı gelişmeler yaşanıyor!!!

O halde Suriye öncesinden başlayarak anlatalım;

ABD’nin; toprağını- yeraltı kaynaklarını ve coğrafi üstünlüğünü elde etmek için bir “ileri karakol” düşüyle önce kargaşa çıkarıp sonra da iç savaşa sürüklediği Irak, yalnızca Saddam’ın sonunu getirmedi…

Emperyal tuzak bir yandan Bağdat hükümetini yıktı, diğer taraftan da ülkeyi kanlı bir kaosun ardından parçalanma sürecine yönlendirdi…

Tuhaf değil mi; işte o savaştan da Irak dışında, dünya genelindeki ülkeler içinde en çok Türkiye olumsuz etkilendi…

Özellikle Doğu ve Güneydoğu’da sınır ticaretinin yanı sıra, Türk müteahhitlerin en büyük yatırım alanı olan Irak, tüm Anadolu için bir ekonomik rezerv olmaktan çıktı ve Türk işadamlarının iflaslarının ardından, bölgede ithalat-ihracat durdu…

Doğu ve Güneydoğu’da yüzbinlerce insan ABD’nin keyfi Irak operasyonu yüzünden işsiz kaldı, binlerce işyeri kapandı ve bölgeye canlılık getiren Irak pazarının yok edilmesinin ardından, Doğu’nun çıkmazları daha da büyüdü…

Yani, Turgut Özal’ın “bir koyup, üç almak” düşü hezimetle sonuçlandı…

Bekaa ve “beka!..”

Türkiye’nin diplomasideki beceriksizliği “Arap Baharı” denen bölgesel tuzağın Libya halkasında da büyük bir hezimet yarattı…

Peki; Kaddafi’ye yönelik linç operasyonunun Libya’yı karıştırmak dışında, Türk ekonomisini vurmasına ne demeli?..

Yani, binlerce müteahhitin iflası ve devasa bir dış pazarın kaybedilmesi gafletini nasıl karşılamalı?..

Son yıllardaki gaflet diplomasisinin yalnızca bölgesel açıdan değil, küresel açıdan en büyük kaybı da, Suriye‘den sonra Türkiye’de yaşandı…

Irak gibi en yakın komşumuz olan Suriye’de, ABD ve Avrupa Birliği’nin hırsı yüzünden kışkırtılan iç savaş ülkeyi parçalanma noktasına getirirken, yüzbinlerce insan yaşamını yitirdi, göç dalgasının sosyo-ekonomik ve güvenlik açısından en büyük darbeyi vurduğu ülke de Türkiye oldu…

Ancak AKP’nin aklı başına gelmedi… Libya’dan sonra Türk işadamları Suriye pazarından da oldu, Doğu ve Güneydoğu’dan bu ülke ile yapılan ithalat- ihracat kesintiye uğrayınca, bölgedeki binlerce işyeri kapandı, yüzbinlerce kişi de işsiz kaldı…

Evet; Irak- Libya- Suriye hattındaki hezimet tablosuna dikkat çekmemizin nedeni salt sosyo-ekonomik yıkımlar getirmesi değil, bir başka önemli tehdidin de Suriye üzerinden dayatılmış olması!..

Nasıl oluyor acaba… ABD; Esad‘ı yıkamadı ama iç savaş kışkırtıcılığının yarattığı tahribatın en büyük etkisi Türkiye’de yaşanırken, bir de son aylarda karanlık- tuhaf ve sarsıcı gelişmeler oluyor ki, bu konu artık “yanıbaşımızda bir devlet mi kuruluyor” sorusuna kadar geldi…

“IŞİD’le mücadele ediyor” bahanesiyle PKK ve yan unsurlarını eğittiğini açıkça itiraf eden Amerika, bir yandan 2 binden çok askeri ve 18 üssüyle bölgeyi dizayn etmeye çalışırken, öte yandan da yüzlerce TIR dolusu araç-gereç ve silahı bölgeye yığmaya devam ediyor… Bu tehlike medyaya dün şöyle yansıdı;

“ABD ile Türkiye arasında varılan ‘güvenli bölge’ mutabakatına rağmen, Washington’un PKK’nın Suriye kolu YPG’ye verdiği destek sürüyor. ABD, bu kapsamda önceki akşam, Suriye-Irak sınırındaki Simelka kapısından YPG/PKK işgalindeki bölgelere 200 TIR dolusu inşaat malzemesi, kapalı kasalar, prefabrik evler ve yakıt tankerleri sevk etti. Örgütün işgalindeki Ayn İsa ve Şeddadi bölgelerine 9 Eylül’de 55 TIR, 4 Eylül’de de geniş araçlar, iş makineleri, yakıt tankerleri ve jeneratörler bulunan 60 TIR sokulmuştu…”

Peki; IŞİD ile mücadeleyi gerekçe göstererek 2015’ten bu yana YPG/PKK’ya askeri destek veren ABD‘nin bölgedeki üsleri, emperyalizmin hangi yeni “böl- parçala -yönet” planına hizmet ediyor?..

Ve bu plan yakın zamanda Türkiye’yi acaba nasıl vuracak?..

ABD taşeronluğu yüzünden Esat’a düşman olan Türkiye, Bekaa Vadisi‘nden (!) çok daha büyük bir coğrafi tehditle karşı karşıya mı bırakılacak?..

Bu yaşamsal soruları lütfen kimse aklından çıkarmasın, çünkü yakında Suriye coğrafyasında, Türkiye’yi sarsacak çok tehlikeli gelişmeler olabilir!..

Kılıçdaroğlu’na asıl tehdit!..

Kılıçdaroğlu’na asıl tehdit!.

Mehmet FARAÇ

Mehmet FARAÇ
farac65@gmail.com
YENİÇAĞ, 21 Eylül 2019

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Ne yazık ki muhalefet lideri olmak çok zor Türkiye’de… Hele de AKP’nin yönettiği bir ülkede muhalefete önderlik etmenin çok büyük “yaşamsal” riskleri de var!..

Baksanıza; AKP lideri Erdoğan sanki ülkeyi 17 yıldır CHP yönetiyormuş gibi sürekli ana muhalefeti hedef alıyor ve her fırsatta Kılıçdaroğlu’nun suçluyor… Türkiye’deki tüm dertlerin, çarpıklıkların, çıkmazların ve çöküşlerin sorumlusu CHP’ymiş meğer!..

  • AKP terörü önleyemeyince CHP suçlu!..
  • Enflasyon milleti canından bezdirirken anamuhalefet suçlu!..
  • Dış politikadaki rezaletler ülkeyi sarsarken Kılıçdaroğlu suçlu!..
  • İşsizlik-geçim sıkıntısı ve sosyal bunalımlar milleti isyan ettirirken yine Kılıçdaroğlu suçlu!!!

Velhasıl; dünya kamuoyunda AKP’nin bu tuhaf tepkilerini görenler Türkiye’yi CHP yönetiyor sanacaklar!.. Ancak bu “hedef” göstermeler, takiyye siyaseti ve gündem değiştirme oyunları dışında, bir de muhalefete saldırmanın “kışkırtıcı” sonuçları var ki, işte asıl tehlike!!!

Ana muhalefet liderinin “hedef” olması keşke sözlü tacizlerden- iftiralardan ibaret olsa!.. İktidarın duyarsızlığı ve gafleti nedeniyle bir dönem zirveye çıkan terör ve mafyanın CHP liderine yönelik dehşet verici saldırıları var ki, bunlar dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde asla kabul edilemez;

Kılıçdaroğlu 2014’te TBMM’de yumruklu saldırıya uğradı, ardından bir cenazede önüne “kurşun” bırakıldı…

2016’da, Artvin- Şavşat’ta, karayolunda seyir halindeyken Kılıçdaroğlu’na PKK’lılar kurşun yağdırdı, şans eseri ölen yaralanan olmadı…

Adalet yürüyüşünde Kılıçdaroğlu’nun üzerine araç sürmeye çalıştıklarını itiraf eden IŞİD’lileri kim yönlendirdi, o da ortaya çıkartılmadı…

Ve son rezalet tüm Türkiye’de infial yaratırken, yurttaşların can güvenliği ve gelecek kaygısını da büyüttü; Ankara-Çubuk’ta, bir şehit cenazesine katılan Kılıçdaroğlu’na saldıran kişi serbest bırakılırken, olayın perde gerisindeki “linç” planının failleri, bağlantıları ve azmettiricilerinin üzerine gidilmedi!..

CHP, linç ve kanıt…

Evet; Çubuk saldırısıyla ilgili ana muhalefetin hazırladığı “rapor” da gösteriyor ki, CHP bu tehlikeli saldırının peşini bırakmıyor ve kesinlikle de bırakmamalı… İşte Kılıçdaroğlu’na yönelik linç girişiminin perde gerisi bir belgesele konu edildi ve savcılığın önüne kondu…

CHP Grup Başkanvekili Engin Özkoç, 700 güvenlik görevlisinin olduğu bir köyde yaşanan linç girişiminin ardındaki karanlığa dikkat çekerken şunları söylüyor;

  • “Aradan geçen 6 aylık sürede hala bir iddianame hazırlanmadı, kanıt ve itiraflara rağmen tek bir tutuklu sanık da yok!.. 43 dakikalık belgeselde, tek bir güvenlik koridorunun bulunmayışını, kalabalık içindeki grupları işaretlerle yönetenleri, genel başkanımızı kimlerin, nasıl takip ettiğini, taşları, sopaları, demir çubukları göreceksiniz. Ayrıca, bu belgeselde genel başkanımızın bulunduğu evin çatısına çıkanları, arka kapıyı kırmaya çalışanları, camları taşlayanları görecek, ‘evi yakın, kanını akıtın’ çığlıklarını duyacaksınız.”

CHP, linç raporunu Meclis’teki tüm siyasal parti gruplarına vermiş, İngilizce ve Fransızca çevirisini de Avrupa ülkelerine ulaştırmış ama Çubuk saldırısıyla ilgili yaşamsal sorular var :

AKP iktidarı, Ankara’daki linç girişiminin perde arkasını neden sorgulamıyor, siyasi bir saldırı kuşkusu yaratan bu olayı tertipleyenler niçin korunuyor?..

Bir papağana eziyet edenlerin tutuklandığı bir ülkede, ana muhalefet liderini öldürmeye çalışanlar hangi karanlık örgütün adamlarıdır?..

Asıl soru; Kılıçdaroğlu’nun sürekli “tehdit” altında olduğu bir ülkede, sıradan bir yurttaşın yaşama özgürlüğü nasıl sağlanacaktır?..

İşte asıl sorun bu ama kaygı uyandıracak başka gelişmeler-sorular da var!!!

Karanlık ve olası tehlike!!!

Kuşadası’ndaki yumurtalı saldırı benzeri taciz olaylarını bir yana bırakırsak, Kemal Kılıçdaroğlu genel başkanlık koltuğuna oturduğundan bu yana “5 önemli saldırı”nın hedefi oldu…

Bu eylemler, 2010 yılında genel başkan seçilen Kılıçdaroğlu’nun 9 yıllık liderliği döneminde can güvenliğini tehlikeye düşüren ürkütücü saldırılardı…

Üstelik bu saldırıların çoğunun yaşandığı dönemde, Türkiye toplumsal olarak da bugünkü kadar kaos- karanlık, çatışma- kaygı– korku ve panik içerisinde değildi…

Sosyal bunalımların insanları “cinnet”e sürüklediği bir dönemde, “bireysel silahlanma” zıvanadan çıkmışken ve hergün pompalı silahlarla insanlar sokaklarda katledilirken, (toplu cinayetler işlenirken) yalnız sıradan yurttaşlar değil, Kılıçdaroğlu da olası bir tehdidin altındadır!..

PKK’nın operasyon ablukasını yarmaya çalışırken saldırı- sabotaj eylemlerine giriştiği bir dönemde, IŞİD ve El Kaide palazlanmaya çalışırken, kendini “suikast”larla ifade etmeye çalışan terörün “ilk hedef”i kuşkusuz siyaset olur!!!

CHP lideri ne kadar korunaklı bilemiyorum ama yaşanan 5 olayın dördünde fiziki saldırıya uğramış olması, devletin bu konuda teyakkuzda olması gerektiğini kanıtlıyor…

Düşünsenize; ana muhalefetin çok etkili olamadığı dönemlerde bir parti liderine pervasız saldırılar gerçekleştiren terör- mafya unsurları, CHP’nin ilk kez yerel seçimlerle AKP’yi sarstığı yükseliş döneminde Kılıçdaroğlu’na neler yapmazlar ki?..

Söyler misiniz; Kılıçdaroğlu’na yönelik 5 eylemde suçluların yaptıkları yanlarına kazanç kalırken, saldırganlar serbest bırakılırken ya da korunurken (!) yeni saldırı planlayanlar devletin ve iktidarın gafletinden de cesaret almazlar mı?..

Aman dikkat!!!
=============================
Dostlar,

İğrenç tezgahı izlemek için lütfen tıklayınız..

​Sevgi ve saygı ile. 21 Eylül 2019, Datça

Dr. Ahmet SALTIK​ MD, MSc, BSc​
Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanı​ -​ Ankara Üniv. Tıp Fak.
​Mülkiyeliler Birliği Üyesi​​ – Sağık Hukuku Bilim Uzmanı​
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com