Etiket arşivi: Gazi Mustafa Kemal Paşa

GENÇLİĞİN BAYRAMINDA ATATÜRK’Ü ANARKEN

Ahmet Nişancı
Eğitimci – Yazar

DOĞRU BAKIŞ

19 Mayıs 2022

  • Mustafa Kemal Atatürk,
    bu Ulusun kurtuluşunun ve yeniden kuruluşunun yaratıcısıdır.

19 Mayıs 2022.. Bu gün düşman çizmeleri altında, yokluklar içindeki yurdumuzu kurtarmak ve TÜRK DEVLETİNİ YENİDEN KURMAK, “VAR ETMEK” için Yüce Tanrının Türk Milletine armağanı, gelmiş geçmiş dünya liderleri içinde TEK YENİLGİ GÖRMEYEN LİDERİ GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’nın Kurtuluşu yönetmek üzere Samsun’a ayak basışının 103. yılıdır.

Büyük Uluslar, kendisine hizmet eden büyük ve değerli insanlarını asla unutmazlar. Türk Milletinin vefalı insanları olarak yokluklar içine düşmüş bir kuşaktan yeni ve bağımsız bir ulus yaratan Ata’mızı, manevi kişiliğiyle sonsuza dek anmak ve yaşatmak değerbilir Türk Halkı için bir şeref ve onur görevidir. Bu nedenle her 19 Mayıs’ta ve Cumhuriyete giden yolları döşeyen önemli günlerde; 23 Nisanlarda, 30 Ağustoslarda, 29 Ekimlerde Türk Milleti olarak O’nu büyük bir coşku ve sevgi ile bağrımıza basar, kutlarız ve 10 Kasımlarda saygı ve minnet ile anarız.

O Büyük Adam, Mustafa Kemal Atatürk Türk Milletinin başına gelmiş büyük bir şanstır; kurtarıcı ve Devlet Kurucusu olarak yüksek dehâsıyla savaş alanlarının yenilmez komutanı, politikacı olarak bütün dünyanın takdir ettiği bir barış adamı, yurtseverliğin büyük örneğidir.

Yüce Türk Milleti’nin Gençliği ve yediden yetmişe bütün Ulus bireyleri Atatürk’ün varlığının anlamını ve büyüklüğünü kavramış olarak Kutsal Türk Bayrağını alarak O’nu anmak için bu gün meydanları doldurarak ATATÜRK’Ü ANMA GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI’nı kutlarken, akın akın Anıtkabir’e akacak ve huzurunda her zaman olduğu gibi bir kez daha saygısını gösterecektir.

Bu arada hiç kuşjusuz Atatürk’e olan borçlarının büyüklüğünü kavrayamayanlar kendilerinin Bağımsız Türk Ulusunun ve özgür bir ülkede Müslüman olarak yaşayabilmelerinin hazırlayıcısı olan Yüce Atatürk’ü unutturmaya çalışacaklar, nefretlerini kusmaya ve yurdumuzun bağımsızlığından ve Cumhuriyet’in nimetlerinden nasıl yararlandıklarının ayrımına varmak istemeyerek rahatsız olmayı, yani hainliklerini sürdürmeyi her zaman olduğu gibi ara vermeden sürdüreceklerdir.

Bu hainler, şu gerçekleri anlayıp bir türlü içlerine sindiremediler :

  1. Eğer Kurtuluş Savaşı başarıya ulaşamasaydı bu hainler bugün hangi ulusun egemenliği altında, tutsaklık altında yaşayacaklarını hiç mi düşünmezler? Düşünseler bile bir türlü Büyük Atatürk’ü kabul etmezler, yadsımacılıklarıyla (inkarcılıklarıyla) her fırsatta yandaşlarını O’ndan uzaklaştırmaya, O’nu yok saydırmaya akıl almaz kurnazlıklarıyla devam ederler.
  2. Bugün gerçek anlamda İslâm inancıyla yüklü olan Müslüman din kardeşlerimiz inançlarını özgürce yaşayabilmelerini Atatürk’ün başardığı Kurtuluş Savaşına borçlu olduklarını bilirler. Hainler bunu bilmez mi? Elbette onlar da bilir. Ama İslâm Dinini kendi kişisel çıkarları için kullanmak ve kendilerine göre bir iktidar yönetimi kurmak isteyenler için bağımsızlık, özgürlük ve demokrasi büyük bir engel oluşturmaktadır!!! Bu nedenle Atatürk Cumhuriyetini yok etmek ve yerine kendi teokratik otokrasi oluşturmak ve kul, köle bir topluluk (millet / devlet değil) kurmak isterler.
  3. Ulema İslâm’ın koşulunu beş (5) olarak veriyor: Kelime-i şahadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, fitre-zekât vermek, hacca gitmek.

Varsayalım ki bir Müslüman bu 5 koşulu hakkıyla yerine getiriyor; ama haram yemekten vazgeçmiyor, başkasının haklarına saygı göstermiyor, her türlü haksızlığın içinde olmayı sürdürüyor, yalan söylüyor, iftiralarla karalamalarına ara vermiyor, insanları aldatmak… için kırk takla atıyorsa, bu insanı yine de İslâm’a uygun kişi olarak kabul edecek miyiz? Tanrının huzuruna bu kişi(ler), hangi yüzle “Ben Müslümanım!” diye çıkacak??!!

Zekât vermeye bir örnek: Müslüman insan, varlığının her yıl 1/40’ını zekât olarak vermek zorundadır, değil mi?  40 evi olan bir kişi her yıl 1 evini zekât olarak veriyor mu? Vermiyor. Kırk bin lirası olan bin lirasını, kırk milyonu olan bir milyonunu zekât olarak veriyor mu? Vermiyor. “Ben veriyorum.” diyebilen bir zengini tanıyanınız var mı? Yok!

Yoksullar sıkıntı çekerken zenginlere daha çok hak tanıyan yönetimleri nasıl açıklayacağız?

  1. Bugün secdeden başını kaldırmayarak insanları Allah adına dinle kandırmaya çalışan, Kur’an’daki gerçek Müslümanlıkla ilgisi olmayanlar gittikleri camilerin Atatürk sayesinde ayakta kaldığını bilmiyorlar mı?

Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlamaları içinde bu örnekler, yanlış yolda yürüyenleri uyarmanın bir vatandaşlık görevi olduğu düşünülerek verildi.

Ülkemizin vefalı evlatları bütün hainliklere karşı gerekli dersleri vermeyi sürdürecek ve tüm ulusal günlerde ve 10 Kasımlarda akın akın Anıtkabir’e akarak Yüce Atatürk’ü unutmayacağını ve unutturmayacağını haykıracak ve haykırmaya sonsuza dek devam edecektir.

Atatürk, önder kişiliğiyle yüzlerce yıl sonra da Ulusumuzun ve ulusların tarihinde bir güneş gibi parlak geçmişiyle, yapıtlarıyla var olacaktır.

Bu gün Atatürk’ü anlamayanlara anlatmak ve gelecek kuşaklar için Atatürk’ün kazandırdıklarını korumak ve kendinden sonrakilere emanet edecek biçimde saklamak ve benimsetmek görevimizdir.

 NEDEN ATATÜRK’Ü SEVMEK, ANMAK, ANLATMAK HER TÜRK İÇİN BİR GÖREVDİR?

  1. Ulusların özgür ve bağımsız yaşaması ve yaşatılması için insanlığın bugün varmak istediği hedef, çok anlaşılır açıklıkla Atatürk İlkelerinin içindedir.
  2. Cumhuriyet eğer demokrasinin en ileri aşamasında yaşatılıyorsa cumhuriyettir; sahte, göstermelik cumhuriyet ve demokrasi Atatürk düşüncesi ve yaşamıyla bağdaşmaz.
  3. Kadın, erkeğini bütünleyendir. Erkekle eşitlenemeyen kadınlık Atatürk düşüncesinde yer alamaz.
  4. Uygarlık (Medeniyet), hak ve hukukun üstünlüğü içeriğinde değer kazanır; bu üstünlük değerini taşımayan bir hukuk ve yönetim anlayışı Atatürk düşüncesiyle uyuşamaz ve insanlık dışıdır.
  5. Her insanın laik ve vaz geçilemez öğrenim hakkı vardır. Ülkemizde bunun gerçekleştirilmesindeki emeği ve düşüncesiyle Atatürk, bütün dünyaya örnek olmuştur.
  6. İnsan uygar bir varlık olarak yaşamalıdır. Uygarlığın en önemli göstergelerinden biri de insanların giysilerinde (kılık kıyafetinde) ve aile yaşamında özenli olmasıdır. İlkel ya da ortaçağ yaşam düzenini ve kafa yapısını modernleştiremeyenler, değiştiremeyenler Atatürk düşüncesinden ve insansal değerlerden uzak kalanlardır.
  • Ulusumuzun Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun!

Ne mutlu Türküm diyene! “Türk olan değil, Türküm diyebilenler mutlu olacaktır!”

Türklüğün Büyük Atası Atatürk; ruhun neşeli, sevinçli ve mutlu olsun!

Vatan sana minnettardır.

O’nu, Yüce Atatürk’ü Aramızdan Bedensel Ayrılışının 83. Yılında Niçin Anıyoruz?

 

Aramızdan bedensel olarak ayrılışının 83. yılında, Yüce Atatürk‘ü bir kez daha, ölçüsüz bir özlemle anıyoruz. Başta AB-ABD, siyasal iktidar AKP, kimi iç ve dış güçlerin O’nu ve O’nun fikirlerini yok etme, modası geçmiş gösterme çalışmalarına karşın, hele içinde bulunduğumuz kritik koşullarda, O’nu yalnızca duygusallıkla anarak değil; düşüncelerine, yapıtlarına, eylemine sahip çıkarak, beynimiz ve gönlümüzle derinlemesine kavrayarak, ülkemize ve insanlığa doğru ve aydınlık yolu gösterme çabasında düne göre daha yoğunlukla olmamız gereği, bu yazının ana temasıdır.

  • Son 80-90 yıl, ATATÜRK’ün tüm öngörülerini doğrulamıştır.

Gazi Mustafa Kemal Paşa, yurtsever bir asker, bir aydın, yengin (muzaffer) bir komutan. Demokrasi ve barış aşığı, bir Aydınlanmacı.. Ölümlü bedeni aramızdan ayrılalı 83 uzun / kısa yıl oldu. Ama anısı hâlâ dipdiri, canlı. Yeryüzünde kaç insana nasip oldu böylesi bir gönül tahtı? Çünkü O, ancak ulusuna hizmet edenin ulusunun efendisi olabileceği gerçeğini biliyordu. Tarihsel görevini son anına dek bilimsel akılcılıkla ve sebatla, tüm engelleri zorlayarak, Ulusu ile el ele yerine getirdi. Şu sözleri O’nu ne güzel anlatıyor :

  • Ben, gerektiği zaman en büyük armağanım olmak üzere, Türk Ulusuma canımı vereceğim.

Verdi de! Sakarya Savaşı’nı kırık kaburgalarıyla, -kimi zaman, dayanılmaz acısını bastırmak için yan yatarak- yönetti. Yaşamsal tehlikeyi hiçe saydı. Hatta, “İyi ki kaburgalarımız kırıldı da uyumadık, savaşı idare ettik..” diyebildi! Cephelerde 2 kez sıtmaya yakalandı ve doğru dürüst sağaltımı yapılamadığından, ayakta, uykusuz geçirdi. Yineleyen sıtma atakları yüzünden kullandığı yüksek doz Kinin karaciğerini bozdu ve Banti sendromu adı verilen, karaciğer yetmezliği nedeniyle çok erken, 57 yaşında yaşamını yitirdi.

O’nu her geçen yıl daha da özleyerek ve anlayarak anıyoruz. Çünkü O, UNESCO‘nun 1979’da O’nun 1981’ deki 100. doğum yılına armağan olmak üzere 156 ülkenin oybirliği ile aldığı kararda şöyle anlatılıyordu :

  • “ ULUSLARARASI ANLAYIŞ ve BARIŞ İÇİN ÇABA HARCAMIŞ ÜSTÜN BİR KİŞİ, OLAĞANÜSTÜ BİR DEVRİMCİ, SÖMÜRGECİLİK ve EMPERYALİZME KARŞI SAVAŞAN İLK ÖNDER, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DÜNYA BARIŞININ ÖNCÜSÜ, İNSANLAR ARASINDA HİÇBİR RENK, DİN, IRK AYRIMI GÖZETMEYEN EŞSİZ DEVLET ADAMI; TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURUCUSU.”

O, biz Anadolu halkını yok edilmekten kurtardığı için kendisine sonsuz vefa borçluyuz, onun için anıyoruz :

  • Sevr Antlaşması, salt yenilen bir ulusa dayatılan yenilgi anlaşması değildi. Yüzyıllardan beri Türk Ulusu’nu tarih sahnesinden yok etmek için hazırlanan bir suikast planı idi.. (SÖYLEV)

Bizi mahvetmek isteyen emperyalizm ve yutmak isteyen kapitalizme karşı savaşarak, dahası, bu savaşımı “meslek edinerek” tam bağımsız Türkiye Cumhuriyet’ini kurma gibi inanılmaz bir tarihsel tansığın yaratıcısı olduğundan anıyoruz. Bize, bu 2 kadim düşmanla sürekli savaşı bir meslek olarak öğütlediği için anıyoruz.

Saltanat ve Hilafet gibi, ulusumuz üzerinde mutlak baskı kuran, yüzyılların acımasız ve artık köhnemiş kurumlarını tasfiye ederek Cumhuriyet denen erdem (fazilet) rejimini, halk yönetimini bizlere en büyük yapıtı olarak armağan ettiği için ölçüsüz şükran duyuyor, onurlanıyor, O’nu özlüyor, arıyor ve anıyoruz.

Ulusuna öğretmen olduğu, bizi çağdaş uygarlık düzeyinin de ötesine taşımak için gerçekleştirdiği amansız Aydınlanma Devrimlerinden dolayı derinden sayıyor ve anıyoruz. O’nun ağzından, ülke ve ulusun nasıl yok olmanın eşiğinden döndürüldüğünü ve Devrim’in temel amacını paylaşalım :

  • “Uçurumun kenarında yıkık bir ülke, türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar. Yıllarca süren savaş. Ondan sonra içerde ve dışarda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni toplum, yeni devlet ve bunları başarmak için amansız devrimler. İşte Türk genel devriminin kısa bir anlatımı.”

Bize, kendi yazdığı belgesel tarih SÖYLEV‘de Cumhuriyetimizi, sonsuza dek tam bağımsız ve özgür yaşatma gereğini öğrettiği, çağdaş uygarlık düzeyinin de ötesini devingen (dinamik) hedef gösterdiği,

  • Uygar olmayan insanlar, uygar olanların ayakları altında ezilmeye mahkumdurlar..”

gerçeğini öğrettiği; us ve bilimi biricik tinsel (manevi) kalıt (miras) olarak bıraktığı için derin bir minnetle anıyoruz.

Bize sürekli devrimciliği, bilim ve tekniğin en gerçek yol gösterici olduğunu öğrettiği için anıyoruz.

Anadolu Aydınlanmasının (Rönesansının) önünü açtığı, YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ öğüdü verdiği, “Türk öğün, çalış, güven” diyerek Osmanlı’nın aşağıladığı özgüvenimizi geri kazandırdığı için, “NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!” öğüdü ile kulluktan çıkıp uluslaşmayı öğrettiği için pek haklı bir özlem duyuyoruz.”

Neydi Atatürk’ü öbür önderlerden ayıran?

O’nun şu sözleri bize, kendisinin çok özen gösterdiği özelliklerini ve halkını arkasına alan bütün önderlerde bulunması gereken nitelikleri açıklar :

  • “Ulusun başkanı olan kişinin, halka doğruyu söylemesi ve aldatmaması, halkı genel durumdan haberdar etmesi son derece önemlidir.” (Günümüzde korona verileri ile Ulusu ve Dünyayı aldatıyoruz!)

O, Saltanatın imzaladığı Sevr Antlaşması’nı TBMM’de yok sayarak bağıtlayanları HAİN ilan etmiş ve ülkemizi bölüşen emperyalistlere karşı savaşarak Cumhuriyeti kurmuş ve amansız devrimleri ile genç Cumhuriyeti kurumsallaştırarak ayakta kalma, sonsuza dek yaşatma (payidar kılma) yollarını göstermiştir. Yineleyelim :

  • “ Uçurumun kenarında yıkık bir ülke.. Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar… Yıllarca süren savaş… Ondan sonra içerde ve dışarda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni toplum, yeni devlet ve bunları başarmak için amansız devrimler… İşte Türk genel devriminin kısa bir anlatımı…”  

O’nun “Batılılaşmak” tan kastı, Batı’nın kopyası olmak değildir. Bilim ve aydınlığın yoludur, Çağdaşlaşmadır. Yüce Atatürk’ün, 29 Ekim 1930’da, Türkiye Cumhuriyeti’nin 7. yıldönümü kutlamasında, AP muhabiri Amerikan gazeteci Dorothy Ring’in sorduğu;

“Türkiye ne zaman Batılılaşacak, Amerikanlaşacak?” sorusuna yanıtı ibret vericidir :

  • “ Türkiye bir maymun değildir. Hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne Batılılaşacaktır. O, yalnızca ÖZ – LE – ŞE – CEK – TİR! ”
    (Ankara, Türkocağı, Cumhuriyet Balosu, Associated Press Muhabiri ABD’li D. Ring’e yanıtı..)

Avrupa Birliğini ülkenin kurtuluşu olarak görenlere ve bunu Atatürk’e maledenlere şu sözleri yanıt olacaktır :

“.. Artık durumu düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan öğüt almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi .. anlayışlar belirdi. Halbuki;

HANGİ BAĞIMSIZLIK VARDIR Kİ YABANCILARIN ÖĞÜTLERİYLE; YABANCILARIN PLANLARIYLA YÜKSELSİN? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.” (Gizli oturumda milletvekillerine, 6 Mart 1922).

Ulusun kendini kendini yönetmesi gereğini bize öğretti. Egemenliğin kaynağı gökten yeryüzüne indirildi :

“Egemenlik, bağsız koşulsuz ulusundur, yüksek bilginize..”
“ Türkiye halkı bağsız koşulsuz egemenliğine sahip olmuştur.”

  • Egemenlik hiçbir renkte, hiçbir biçimde, hiçbir anlam ve yolla pay-la-şım ka-bul et-mez ! ”
  • “ Eşitliğin, hürriyetin ve adaletin dayanağı Milli Hâkimiyettir.
    Hakimiyet-i Milliye ise milletin namusudur, haysiyetidir ve şerefidir. “
  • “Ulusal Egemenlik öyle bir nurdur ki; onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, mahvolur. Ulusların tutsaklığı üzerine kurulmuş kurumlar her tarafta yıkılmaya mahkûmdur.”
    “Yeni Türk Devleti’nin yapısal özü Ulusal Egemenliktir.”
    (1 Nisan 1923)

Temel amaç çağdaşlaşma, uygarlaşma olarak kondu. Kemalizm veya Atatürkçü Düşünce Sistemi, özünde bir Çağdaşlaşma Tasarımıdır, bir Uygarlık Projesi ‘dir. Ata’nın deyimleriyle “Us ve bilim” O’nun tek manevi mirasıdır ve ‘ sürekli devrimcilik ‘ ile kendini sonsuza dek yenilemesi de kesin güvencesidir.

  • “Uygar olmayan insanlar, uygar olanların ayakları altında ezilmeye mahkûmdurlar..”

Dinin kötüye kullanılmasına ve siyasete alet edilmesine şiddetle karşı çıktı :

  • “ Bizi yanlış yola sevk eden soysuzlar, bilirsiniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep din kuralları sözleriyle aldatagelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz… Görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harabeden fenalıklar hep din örtüsü altındaki küfür ve kötülüklerden gelmiştir. ” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. 2, syf 127, 1923)

Atatürkçü düşünce sisteminin dış politikası :

  • “Bizim dış politikamız basit ve doğrudur. Herkesle dostluk kurmak isteriz.. Fakat hiç kimse ile ittifak ve bloklaşma yapmayız” (Dr. T. Rüştü ARAS, Atatürk’ün 12 yıl kesintisiz Dışişleri Bakanı.[1])

Yurtta barış, dünyada barış!” ilkesi ile “Bir ulusun yaşamı tehlikeye girmedikçe savaş cinayettir. Türkiye Cumhuriyeti dünya barışının korunması için elinden geleni yapacaktır.” diyerek, bir asker olmakla birlikte barışı yüceltmiştir. Ülkemizin dünya barışına katkı vermesi gibi saygın ve evrensel bir politika hedefini önümüze koymuştur.

“ Hiçbir ulusun karşısında olmayan ve Türkiye’nin güvenliğini öncelikle amaçlayan barışçı bir tutum, Türkiye’nin sürekli ilkesi olacaktır. Türkiye, ulusal bir siyaset izleyecektir. Ulusal siyaset şudur : Sınırlarımız içinde her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı korumak ve ulus ve yurdun gerçek mutluluğu ve esenliği için çalışmaktır..” değerlendirmesiyle özgüvenimizi pekiştirmiş ve hiçbir ulusun karşısında olmamak üzere ulusalcı-bağımsız, denge politikaları izlememiz gerektiğinin altını çizmiştir.

Atatürk neler yapmadı               ?

O, dini siyasete alet ederek din bezirgânlığı yapmadı. Günde 8 vakit (!) namaz kılmadı.
O, Devlet kadrolarını ve olanaklarını yakınlarına peş keş çekmedi. (nepotizm – yandaş kayırmacılık)
O, Devlet ve Ulus düşmanları ile işbirliği içinde olmadı..
O, aile yakınlarına, dostlarına ve arkadaşlarına geriye dönüşü olmayan krediler açmadı.
O, eroin satıcılarını, usulsüzlük ve yolsuzluktan yargılananları Meclis’e sokmadı.
O. zenginlerin yatlarında ve yalılarında tatil yapmadı..
O, Ülkesini 450+ milyar $ borçlandırmadı, öldüğünde ülkemiz yoksul ama borçsuz, onurlu, 15 yıllık toplam enflasyon salt %2.2 (iki!) idi! Ekonomi 15 yılda 2’ye katlanmıştı. Bir yandan Osmanlı borçları ödeniyordu.
O, Tam Bağımsızlık, özgürlük ve ulusal egemenlikten hiç ödün vermedi.
O, Yurtiçi ve yurt dışı bankalarda gizli hesaplar açmadı. Kalıtını, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu.. gibi ulusal kurumlara bıraktı. (son yıllarda İŞ Bankası kârından bu 2 Kuruma aktarılacak pay engelleniyor..)
O, dar kadroculuk anlayışıyla, ‘Bu bizdendir diyerek Devlet kadrolarını yeteneksizlerle doldurmadı.
O, bedevi çadırında Arap bedevisinden azar işitmedi.
O, “Benim vatandaşım işini bilir.” diyerek rüşvet ve yolsuzluğu meşrulaştırmadı.
O, eski bir Cumhurbaşkanı gibi, “Ben hesabımı mahkeme-i kübrada veririm..” diyerek halka hesap vermekten kaçınmadı. Tersine, 10. Yıl Söylevi’nde Ulusuna açık açık, yüzünün akıyla hesap verdi :

“Büyük Türk Ulusu! On beş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde başarı vaadeden çok sözlerimi işittin. Mutluyum ki, bu sözlerimin, hiçbirinde, Ulusumun, hakkımdaki güvenini sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım.

O, Dönemin güçlü devlet başkanları karşısında el pençe divan durup icazet almadı.
O’na hiçbir devlet başkanı “aptal olma” diye açıkça ve çok ağır biçimde aşağılayıcı mektup yaz(a)madı!
O, Yasayla kapatılan tarikat ve tekke şeyhleriyle Devlet konutunda yemek yemedi. Dizlerinin dibinde çökerek poz vermedi.
O, Kamu ihalelerine aracılık yapmadı. Ülkesini pazarlamadı, Türkiye’yi bir A.Ş. gibi yönetmeyi düşünmedi! O, Yurt dışında mülk edinmedi. Ölçüsüz ve hukuksuz malvarlığı yüzünden ABD tarafından şantaj görmedi.
Borsa oynayarak, annesinin çıkınından çıkan paralarla (!?) zenginleşmedi.
O, Ülke ekonomisini iflas eşiğine sürükleyip yabancıların denetiminde finans şebekelerine teslim etmedi.
O, Türkleri tarih sahnesinden ve Anadolu’dan silmeyi öngören Sevr’i yırtarak bağıtlayanları HAİN saydı.
O, sömürge valisi edasıyla Türkiye’de istedikleri yerde denetleme yapmak isteyen büyükelçi ve yabancı kurullara izin vermedi.
O, Ülkesini ve Ulusunu, sonu yıkımlarla bitecek tehlikeli dış politika serüvenlerine sürüklemedi.
O, Devletin saygınlığını, Türk Ulusu’nun onurunu zedelemedi ve zedeletmedi; yüceltti.
O, güçlü devletlerin diplomatik veya fiili tehditlerine karşı kişiliksiz bir politika izlemedi; Montrö’yü kopardı, Hatay’ı diplomasi ile anavatana kattı. (Son zamanlarda Ege’de çok sayıda adamız işgal edildi!)
O, himaye ve mandacılığı reddetti, asla teslimiyetçi olmadı; İSTİKLALİ-İ TAMME (Tam Bağımsızlık) aşığı idi.
O, sanatı ve sanatçıyı hor görmedi. Bir sanat yapıtına, İçine tüküreyim böyle sanatın demedi, dedirtmedi, tersine sanatı ve sanatçıyı yüceltti, bu alanda da Devrimlerle kurumlaşma sağladı.

Yüce Atatürk’ün şaşmaz hedefi, TAM BAĞIMSIZLIK (=İSTİKLAL-İ TAMME!) idi.

  • “Bu ise mali bağımsızlıkla gerçekleşebilir. Mali bağımsızlığın korunması için ilk koşul; bütçenin ekonomik bünye ile denk ve uygun olmasıdır. Herhalde Türk yurttaşı kesin olarak bilmelidir ki; bir ulusun insanlık ve uygarlık dünyasında yükselmesi ve başarılı olması yalnız ve ancak kendi gücüne dayanarak özgürlük ve bağımsızlığını dokunulmaz bulundurmasıyla olasıdır. Bunun başka çözüm yolu yoktur” diye TAM BAĞIMSIZLIĞIN vazgeçilmezliğini vurguladı, denk bütçe yaptı, borç almadı.

Reçete gerçekte yalın       : Devrimin hedefini kavramış olanlar, daima onu koruyabilecek güçtedir.”

diyerek yüreklendirdiği, tüm mazlum uluslara öncü olduğu, “İNSAN” ve “GERÇEK” olduğu için O’nu özlüyor ve anlayarak – anlatarak anıyoruz, anacağız.. İnsanlığın yolu Aydınlanma yönündedir. Tarihsel süreç bu olgunun net ve kesin kanıtıdır. Devrim ve ilkeleri günümüzde de Türkiye’mizin ve tüm mazlum ulusların özgürlüğü ve bağımsızlığı için geçerli ve güvencedir! Tarihin tekerleği, asla geri döndürülemeyecektir.

  • Yüce ATATÜRK’ümüz;Seni anlıyoruz ve tüm insanlığa da anlatacağız!

Biz, yani Atatürk’ün ardılları, devrimciler, aydınlanmacılar us ve bilim ile, örgütlü Ulusumuzla kazanacağız.

Sevgi ve saygı ile. 10 Kasım 2021 / 83. Yıl, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Kamu Yönetimi Siyaset Bilimci (Mülkiye)
ADD Bilim Kurulu 2. Bşk., Genel Başkan Yrd. / Vekili (2004-6)

www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik     

 

[1] T. Rüştü Aras Tıp Doktorudur ve dönemin Birleşmiş Milletler örgütü olan Cemiyet-i Akvam Başkanlığı da yapmıştır.

CUMHURİYET REJİMİNİ KORUMA VE KOLLAMADA KARAMSARLIĞA DÜŞME HAKKIMIZ YOKTUR

CUMHURİYET REJİMİNİ KORUMA VE KOLLAMADA KARAMSARLIĞA DÜŞME HAKKIMIZ YOKTUR

MEHMET BALYEMEZ | Cyprus Research Centre - Academia.edu

Yrd. Doç. Dr. Alb. (E) Mehmet BALYEMEZ
19 Mayıs 2020 / 101. Yıl

Bu gün, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşuna giden yolda yapılan Milli Mücadelenin başlangıcının yıldönümünü kutlamaktayız. Gazi Mustafa Kemal Paşa, 101 yıl önce bu gün Osmanlı Devleti’nin içine düştüğü çaresizliği ve tükenmişliği yakından deneyimlemiş bir asker olarak, her alanda “Tam Bağımsız” bir devlet kurma planlarının hazırlığını tamamlamış ve Samsun’a ayak basarak Milli Mücadeleyi başlatmıştır.

Mustafa Kemal Paşa, daha Milli Mücadeleye başlamadan 6 ay önce geldiği İstanbul’da Boğaz’a demir atmış emperyalist güçlerin gemilerini gördüğünde zihnindeki projeyi dillendirecek ilk cümleyi şöyle ifade etmiştir :

  • Geldikleri gibi giderler.

Nitekim Mustafa Kemal Paşa İstanbul’da kaldığı süre boyunca (6 ay) Anadolu’nun işgalci devletlerden temizlenmesi ile ilgili hazırlıklarını yapmıştır. Mustafa Kemal Paşa, bu kapsamda öncelikle Ordunun emir komutasının güvenilir ellerde olması amacıyla ya dava arkadaşlarından bazılarını Anadolu’daki birliklerin başına göndermiş ya da bu birliklerdeki emir komutanın güvenilir olmayan subaylara devredilmemesi talimatını vermiştir.

Mustafa Kemal Paşa’nın Milli Mücadele hazırlıklarını yaptığı dönemde emperyalist devletler, savaş sırasında yapmış oldukları Osmanlı Devletini paylaşım planlarını yürürlüğe sokmak için İstanbul başta olmak üzere memleket toprakları tek tek işgal etmeye başlamışlardır. Yunanistan’ın 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal etmesi ise sabırların dayanma noktasını zorlamış ve milli tepkilerin oluşmasını hızlandırmıştır.

Emperyalist işgal güçlerin Mondros Silah Bırakışmasının (Mütareke) ünlü 7’nci maddesini ileri sürerek yeni işgal planları yaptığı 1919 yılı bahar aylarında tünelden çıkışı gösteren ışığın ilk demetleri belirmeye başlamıştır. Samsun ve yöresindeki Hıristiyanlara yönelik sözde saldırıları gündeme getiren işgalci İngiliz Komiser, bölgedeki sözde saldırılara karşı önlem alınmasını, aksi takdirde Mondros  Ateşkeşi’nin hükümlerinin uygulanacağını Osmanlı Padişahına iletmesi, Mustafa Kemal Paşa için bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirilmiştir. Padişah Vahdettin, bir dönem yaverliğini yapan Çanakkale kahramanı Mustafa Kemal Paşa’yı 9. Ordu Müfettişi olarak Samsun’a görevlendirmiştir.

Samsun ve çevresindeki olayları yerinde incelemekle görevlendirilmesine karşın Mustafa Kemal Paşa’nın asıl amacının Milli Mücadeleyi başlatmak olduğu söylenebilir. Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a ayak bastığı gün memleketin içinde bulunduğu durumu Nutuk’ta şöyle tarif etmiştir:

1919 yılı Mayıs’ın 19. günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve görünüm: Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, ağır şartları olan bir ateşkes antlaşması imzalanmış. Dünya Savaşı’nın uzun yılları boyunca ulus yorgun ve fakir durumda. Ulusu ve ülkeyi Dünya Savaşı’na sokanlar kendi hayatlarının derdine düşerek ülkeden kaçmışlar. Saltanat ve Hilafet makamında bulunan Vahdettin soysuzlaşmış, kendini ve yalnızca tahtını güvenceye alabileceği alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükümet zavallı, beceriksiz, onursuz ve korkak, Yalnızca padişahın buyruğuna bağlı ve onunla beraber kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma razı….”  (Nutuk, İş Bankası Kültür Yay., İstanbul, 2019, s.1)

Mustafa Kemal Paşa’nın ülkeyi yöneten Padişah Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit Paşa Hükümetinin acizliğini ve hainliğini ifade ettiği bu değerlendirmeler, gerçekte yeni kurulacak devletin yönünü de işaret etmiştir. Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan sonra başlattığı Kurtuluş Mücadelesinin asıl hedefini; her alanda Tam Bağımsız bir devlet kurmak ve bu devletin rejimini ise demokratik Cumhuriyet olarak belirlemiştir. Nitekim Mustafa Kemal Paşa, genel anlamda “halkın kendini yönetmesi” anlamına gelen Cumhuriyet’in ilk adımlarını Erzurum ve Sivas Kongrelerinde atmış ve Milli Mücadele’yi yürütecek halk temsilcilerinden oluşan kurulu (heyeti) oluşturmuştur. Sivas Kongresi’nde son biçimini alan “Temsil Heyeti” sonraki süreçte yürütülen Milli Mücadelenin her aşamasında karar verici olmuştur. Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basmasıyla şekillenmeye başlayan Milli Mücadelenin hedefinin Cumhuriyet ilan etmek olduğunu İstanbul Hükümeti’nin de fark ettiğini Nutuk’ta şöyle ifade etmiştir:

“… Ali Rıza Paşa, bir gün Ahmet İzzet Paşa’yı ziyaret eder. Konuşma sırasında aleyhimde birtakım uygunsuz sözler söyler ve bu sözlere önemli bir buluşunu da ekler: “Cumhuriyet yapacaklar, Cumhuriyet!” diye bağırır…”

Mustafa Kemal Paşa, İstanbul Hükümetinin de farkında olduğu hedefini gerçekleştirmek için yürüyüşünü kararlılıkla sürdürmüş ve 3,5 yıl süren Milli Mücadele’nin askeri bölümünü 9 Eylül 1922’de tamamlamıştır. Milli Mücadelenin siyasal aşaması ise 24 Temmuz 1923’te bağıtlanan (imzalanan) Lozan Barış Antlaşması ile tamamlanmıştır ki Türkiye’nin tapusu ve tabusudur.

Mustafa Kemal Paşa, olağanüstü yokluklar ve güçlüklerle yürütülen Milli Mücadele boyunca ana hedef olarak belirlediği “Tam Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti”ni en çok güvendiği “gençlereemanet etmiştir. Kemal Paşa, bu emaneti Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1927 yılı Ekim ayında gerçekleştirilen II. Büyük Kongresi’nde okuduğu Nutuk’un sonuç bölümünde “Türk Gençliğine Bıraktığım Emanet” başlıklı bölümünde ifade etmiştir. “Gençliğe Hitabe” başlığı ile yapılan çağrıda, Türk gençliğinin 1. görevinin,

  • Türk İstiklalini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmek” olduğunu vurgulamıştır.

Her yıl 19 Mayıs günü kutlanan Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı etkinliklerinde yapılan vurgular daha çok “Milli Mücadele” olurken, “Cumhuriyet” ve “Gençlik” vurgusu çoğunlukla göz ardı edilebilmektedir.

Ancak unutulmamalıdır ki, her yıl 19 Mayıs’ta kutlanan bayramda iki ana temanın bütün söylevlerde öne çıkarılması önemlidir:

  • Atatürk ve Gençlik: 19 Mayıslarda yapılacak kutlamalarda elbette ki Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve onun önderliğinde yapılan Milli Mücadele’nin önemi gündeme gelmelidir. Ancak Milli Mücadelenin en değerli kazanımlarından biri olan Cumhuriyet ile bunu korumakla görevlendirilen Gençlik de söylemlerde yer bulmalıdır. Bu kapsamda Mustafa Kemal Paşa’nın kendi cümleleriyle kaleme aldığı “Gençliğe Hitabe”nin içeriği tam olarak anlaşılmalı ve içselleştirilmeli, Türk gençliğinin bu emaneti korumak için içinde bulunduğu koşullar değerlendirilmeli, bu kutsal görevin yapılmasını güçleştiren olumsuz koşullar ortadan kaldırılmaya çalışılmalıdır.

Türk Gençliği başta olmak üzere çoğumuz zaman zaman bu emaneti korumada umudumuzu yitirdiğimiz, direncimizi yitirmeye başladığımız dönemleri yaşamaktayız.

Ancak unutmamalıyız ki; Büyük Önder, bu durumu daha 1927’de öngörmüş ve bizlere şu görevi vermiştir:

Ey Türk gençliğinin evladı!
İşte, bu durum ve koşullar içinde bile görevin,
Türk bağımsızlık ve Cumhuriyeti’ni kurtarmaktır!
Muhtaç olduğun kudret,
damarlarındaki asil kanda mevcuttur
!”

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun!

30 AĞUSTOS ZAFERİ NEDEN ÖNEMLİ?

30 AĞUSTOS ZAFERİ NEDEN ÖNEMLİ?

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Zafer Bayramı’nda toplu taşıma araçlarının ücretsiz yapılmasını isteyen Bursa Belediye Meclisi Üyelerine, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı  Alinur Aktaş’ın “30 Ağustos, halkın genelini ilgilendiren bir bayram değildir..” anlamına gelen sözlerine karşılık geçtiğimiz yıl 31 Ağustos 2018’de yayınladığım bir yazımı bir kez daha paylaşmayı yararlı buluyoruz.

Gazi Mustafa Kemal Paşa, Söylev’inde şöyle yazıyor; “Sevr Andlaşması yalnızca yenilmiş bir ulusa dayatılan askeri anlaşma koşulları değildi. Batılı emperyalistlerin yüzlerce yıldır Türk ulusuna karşı hazırlaya geldikleri bir SUİKAST planıydı.”

Yani kötü niyetle, hile ve tasarlayarak bir ulusun bütünüyle ortadan kaldırılması planı!

Üstüne basarak yineliyoruz; 1, 2, 3… kişiye SUİKAST düzenleyip yok etmekten söz etmiyor o büyük insan; “Türk ulusuna dönük, yüzlerce yıl boyunca hazırlanan bir SUİKAST planından” dikkat çekiyor. Salt ülkemizin işgali ve kaynakların sömürülmesi değil, söz konusu olan TÜRK ULUSUNUN KÖKTEN YOK EDİLİP TARİH SAHNESİNDEN SİLİNMESİ!

Bu, dehşet verici bir saptama ve bir ölüm – kalım (beka!) uyarısıdır. 30 Ağustos (1922) Utkusuunun (Zaferinin) anlamı bu açıdan büyüktür, tarihsel bakımdan kritiktir.

30 Ağustos, Ulusumuzun, kendisine Batı emperyalistlerince biçilen ölüm fermanını yırtıp tarihin çöplüğüne fırlatmasının belgesi, bir dik duruşun, kutsal isyanın destanıdır Mustafa Kemal Paşa komutasında.

“Emperyalizmin bütün ordularıyla var güçleriyle işgal ettiği Osmanlı ülkesinin 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkesi’nden (Mütareke) sonra 30 Ağustos 1922’ye gelinceye dek geçen yaklaşık 3,5-4 yıla yakın süre içinde adım adım her yeri, bütün kaleleri, tersaneleri Mustafa Kemal Paşa’nın Söylev’inde belirttiği gibi ele geçirilmiş, işgal edilmiş, orduları dağıtılmış, haberleşme sistemine el konmuş, donanmasına el konmuş tersanelerine girilmiş ve daha da ürküncü (vahimi); bütün bunlar Osmanlı’nın son padişahı 6. M. Vahdettin ve O’nun ekibinin tümüyle derdest edilmesi, ele geçirilmesi, deyim yerindeyse devşirilmesi (ihaneti!) sayesinde olabilmiştir.” (http://ahmetsaltik.net/arsiv/2015/08/93._YILINDA_30_ AGUSTOS%E2%80%99un_9-Eylul_1922nin_Guncel_Anlami_30.8.20151.pdf)

Padişahla, Saltanatla, Halifelikle kurtuluşun olamayacağını gördüğü için Mustafa Kemal Paşa Anadaolu halkına başvurmak üzere Samsun’a çıkmaya karar vermiştir. Sevr Antlaşması bin  yıldır yaşadığımız topraklardan sürülmek, tutsak alınmak, sömürülmenin de ötesinde, kökten yok ediliş tasarımının Antlaşmasıdır! Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Lozan Anlaşmasının, 30 Ağustos Utkusunun değeri, anlamı bu bakımlardan çok büyüktür, yücedir. Dahası, yanmış yıkılmış Osmanlı ülkesinde Anadolu halkının adeta küllerinden diriliş destanıdır.

30 Ağustos Utkusu bir başka yönüyle de mertliğin, yiğitliğin, emperyalizme ve onun sırtını sıvazlayıp üzerimizi işgale gönderdiği uşaklarına karşı verilmiş salt bir kurtuluş savaşı dersi değil; aynı zamanda bir uygarlık dersidir. Örneğin Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’daki işgalci Yunan orduları komutanı Trikupis’i tutsak aldıktan sonra, karargâhında kahve ikram ederek, onuruna saygılı davranmıştır. Kılıcı alınmamış, kahve ikram edilerek teselli bile edilmiştir! Başkumandan Mustafa Kemal Paşa 30 Ağustos Utkusunu izleyerek 9 Eylül 1922’de İzmir’e girişinde, ayaklarının altına serilen Yunan bayrağını çiğnememiş, bir ulusun onuru olduğunu belirterek yerden kaldırtmıştır.

Onun içindir ki Yunan Kralı Venizelos, Kemal Paşa ile yıllarca düzenli yazışmış, 1934’te Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermiştir! Gerek Trikupis, gerek Venizelos, yaşadıkları yıllar boyunca Atatürk’ün Selanik’teki evini her 10 Kasım günü düzenli olarak ziyaret etmişler, anısına saygılarını sunmuşlardır.

Mustafa Kemal Paşa bize mutlaka yenilmesi gereken 2 düşman, 2 hedef gösterdi :

İlki “Bizi mahvetmek isteyen emperyalizm” ikincisi “bizi yutmak isteyen kapitalizm” idi. Bunlarla savaşımı “meslekedinme gereğini vurgulamıştı. Bu iki kadim düşmanı yenmeden özgür, mutlu, uygar bir gelecekten söz edilebilir mi? Bunlarla sürekli savaşım (mücadele) yaşam biçimimiz, adeta 2. mesleğimiz olmalıdır. Emperyalizmle ve kapitalizmle savaşımı akıl, bilimle sürdürmek ve ekonomik utkularla taçlandırmamız gerekiyor Batı uygarlığını aşmak için.

Conkbayırı’nda “Hattı müdafaa yok, sathı müdafaa var” askeri doktrinini askeri yazına (literatüre) kazandırmıştı.

30 Ağustos utkusunun önem ve anlamını kavramak için sözü çok değerli Cumhuriyet tarihi yazarımız Falih Rıfkı Atay’a bırakalım (F. R. Atay Çankaya, syf. 363, aktaran A. Saltık)

  • Nemiz varsa; bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak; hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz.”

AKP’li Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı  Alinur Aktaş’ın 30 Ağustos, halkın genelini ilgilendiren bir bayram değildir..”  söyleminin* sorumluluğunu da üstlenerek.. “Demek ki Devrim Tarihimizi yeterince öğretememişiz..” diyerek gereğini yapmak üzere..

Nice 30 Ağustos Zaferlerini kutlamak dileğiyle..

  • 31 Mart 2019 yerel seçimini kıl payı kazanan AKP’li Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı  Alinur Aktaş, daha sonra sözlerinin yanlış anlaşıldığı yönünde açıklamada bulunmuş, Belediye Meclisinden oybirliği ile 30 Ağustos Bayramında toplu taşımanın ücretsiz yapılması kararı onanmıştır. Bu sonuç sevindiricidir ve dileriz Aktaş’ın savunması içtenliklidir. Tersi durumda ise Cumhuriyetçi birikimin kendini savunma gücünü saygı ile selamlamak yerinde olacaktır..

TEK SORUMLU SENSİN!

Dostlar,

Tam 1 yıl önce bu gün web sitemizde yayımladığımız Sn. Rifat Serdaroğlu‘nun
“TEK SORUMLU SENSİN!” başlıklı yazısını ve altındaki bizim katkımızı 1 yıl sonra
1 kez daha bu güncel notu ekleyerek sunmak istiyoruz..

İşte arşivlerin unutmaması ve Tarih bilinci bu olsa gerektir..
İbret almak üzere 1 kez daha özenle okunması dileğimizdir..

Yaklaşık 2,5 – 3 saat sonra Gazi Mustafa Kemal Paşa, Afyon Kocatepe’den Büyük Taarruzu başlatan “ateeeşşşş!” emrini gürleyerek verecek..  Bir ulusun ölüm – kalım savaşı başlayacak.
94 yıl sonra geldiğimiz hazin ve yürek yakan durumumuza bakar mısınz??

AKP – RTE hiç kendine sormaz mı                           ???

– 14 yıl önce Türkiye’yei nereden aldık, nereye sürükledik?
– Ülke neden kan – revan içinde, binlerce insan bizim hatalı politikalarımız yüzünden öldü..
– Komşularla çatışmaya girdik,
– gelir dağılımını iyileştiremedik..
– 3 Y temel (ana) vaadimiz vardı; Yoksulluk, Yolsuzluk ve Yasaklar… Tam tersini yaptık,
Ülke OHAL altında inliyor.. çelik pençe ile yönetilirken TBMM tatilde!
Bu alaturka hovardalığın dünyada örneği var mı?
– Ha bire kandırılıyoruz (!?)
………

1 Başbakan (?) + 5 Başbakan yardımcısı + 21 Bakan = 27 kişi, kerameti kendinden menkul.
1 de CB “Sultan President Erdogan”… 28 kişi..
1 ağızdaki diş sayısı kadar ama gerçekte “Tek adam“ın Meclissiz, mutlak monarşik,
otoriter – totaliter, demir yumrukla yönetimi..

Yoksa asıl hedef bu muydu ?????
Yollarda beraber yürünen cihat ortaklarının tasfiyesinde mi sıra??
2023’e giden yolların arifesinde kanlı kadifeden parke taşları mı döşeniyor?? 

*****
Birkaç kısa tümce de İngilizce yazalım.. Belki işe yarar!?..
Yıllardır Türkçe yazdıklarımızın bir anlamı – değeri olmadı!

*****
Afterwards, later on, qou vadis Mr. Erdogan ??
Qou vadis Mr. Erdogan ??
Qou vadis Mr. Erdogan ??
Qou vadis….. Mr. Erdoğan<
Are you OK; JDP (AKP) & Mr. Sultan Erdogan ??

Sevgi, saygı ve derin kaygı ile.
26 Ağustos 2016, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Not : Sn. Serdaroğlu’nun yazısının altında geçen yıl koyduğumuz notların da okunması dileğiyle.

====================================

TEK SORUMLU SENSİN!

portresi_gulen

 

Rıfat SERDAROĞLU

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

 

Devlet yönetmeyi oyun mu sandın?

Cehaletinin, işbilmezliğinin, hırsının, kibrinin, doymak bilmeyen açlığının, ailenin şımarıklığının bedelini niçin Türk Milletine ödetiyorsun?

Türkiye’de olan her olumsuzluğun, her kötülüğün kaynağında sen varsın!

Senin, bulunduğun makamdan Anayasa’ya uygun olarak
derhal indirilip, yargılanman gerekir!

Senin kasıtlı olarak uyguladığın yanlış politikaların sonucu bir tane insan ölse, binlerce dünya batıyor!

Sen bu acının, bu büyük günahın farkında mısın?

Yitip giden bu canlar sana bunun hesabını sormayacaklar mı sanıyorsun?

Kalanlar bu dünyada, gidenler ahirette senden davacı olmayacaklar mı sanıyorsun?

Sen kendine kabadayı-delikanlı- mert adam denilmesinden hoşlanırsın
değil mi?

Eğer bu vasıflar sende varsa, istediğin televizyon kanalında şu sorulara cevap vermelisin :

Yeter artık, kaçmaktan, yalanların arkasına sığınmaktan bıkmadın mı?

Çık saraydan dışarı, Türk Milletine önce hesabını ver, sonra başkan mı olacaksın, sultan mı olacaksın, ne olursan ol! Ama bizden uzak ol!

-13 senedir, Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve tüm kurumlarını
sen tek başına yönetmiyor musun?

-13 senedir, T.C. Devletinin tüm bürokratik yapısını
sen değiştirmedin mi?

-13 senedir, Cemaat denen illegal yapının elemanlarını,
Devletin en hassas birimlerine sen yerleştirmedin mi?

Zekeriya Öz gibi Savcı müsveddesi tetikçileri sen bulup,
altına zırhlı Mercedes araba, cebine hükümet yetkisi, para verip,
Türk Ordusunun Komuta heyetini sen çökertmedin mi?

-Oslo’dan başlayıp, Habur ve İmralı görüşmelerini sen onaylamadın mı?

-Vesayeti kaldırıyorum diye, Askeri kışlasına Polisi Karakollara
sen kapattırmadın mı?

-Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgemizde, şehir hâkimiyetini,
bilerek ve planlayarak PKK’ya sen bıraktırmadın mı?

-Türk Devletinin istihbarat kuruluşunu, PKK ve IŞİD görüşmecisi seviyesine sen indirtmedin mi?

PKK Narko Terör örgütünün ve El-Kaide türevlerinin,
şehirlerimizi silah deposu haline getirmelerine sen imkân tanımadın mı?

-13 senede, Cumhuriyet tarihinde yapılan borcun ÜÇ katını
sen yapmadın mı?

-Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Ortadoğu bataklığına sen sokmadın mı?

Tüm bunları sen bilerek isteyerek yapacaksın, tüm suçu başkalarının üstüne atacaksın!

“Beni halk seçti” diyerek Anayasal sistemi değiştirdiğini söyleyeceksin!

“Türk Milliyetçiliğini ayaklar altına aldım” diyeceksin,
sonra en keskin Türk Milliyetçisi kesileceksin!

Büyük Atatürk’ün büstleri yıkılır-yakılırken sesini çıkarmayacaksın,
Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı Şeyh Said’in heykelinin dikilmesine
izin vereceksin,

Cumhuriyetin kurucularına “İki Ayyaş” diyeceksin,

sonra sıkışınca Türk Milliyetçisi olduğunu söyleyeceksin ha!

Sen Türk Milletini kör ve sağır mı sanıyorsun?

Sana verilen şansı kötüye kullandın. Kendi sonunu kendin hazırladın!

Başımıza gelen her kötülüğün tek sorumlusu sensin.

Hesap vereceksin hesap…

=============================

Dostlar,

Ne demeli, Sayın Eski Sağlık Bakanı Rifat Serdaroğlu‘nun
eline, koluna, yüreğine, beynine, kalemine sağlık ve de ALKIŞ!

Evet, kaçınılmaz son yaklaşıyor…

Bay RTE, 13 yıldır Başbakan + Cumhurbaşkanı, ondan önce de 1994 – 2002 arası İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak yaptığı tüm hukuksuzlukların hesabını verecek..
Bunu kendisi de görüyor.. Gemileri yakması ondan..

Salt ulusal yargıda da değil… Uluslararası Ceza Mahkemesinde de yargılanacak Suriye’de iç savaşı kışkırttığı için, MİT tırları ile silah yolladığı için, insanlığa karşı suç – insanlık suçu – savaş suçu işlediği savları ile..
GEZİ’de polis terörü ile öldürülen yurttaşlar,
20 Temmuz’dan bu yana şehit edilen 60’a yakın asker – polis, çok sayıda sivil ve korucu…..

Saymakla biter mi ki??

Sayın Serdaroğlu 13 soru sormuş.. 1 de biz ekleyelim :

Bay RTE’ye Sorumuzdur                :

  • Daha dün sucuk, su, bisküvi… satarken ve ev kiranızı ödeyemezken;
    bugün sekiz milyar Doları bulan servetiniz olduğu söylendi ve kaynağı soruldu.
    Vargücünüzle bağırarak, gırtlağınızı yırtarcasına (suçluların telaşı mıydı sahi??!)
    “İftiradır, ispatlamayan şerefsizdir..” buyurdunuz. İsviçre Hükümetine dünya kamuoyu önünde yetki verebilir misiniz ki; o ülke bankalarında sizin ve 1. derece yakınlarınızın
    ne denli hesabı varsa açıklasınlar??
    Yaaa.. işte böyle.. Deniz Baykal yıllar önce aynen böyle yapmıştı!

Evet Bay RTE, dönülmez akşamın ufkudur ortalığı basan..
Alınan mazlum ahlarıdır, çıkacaktır aheste aheste..
Bu dünyada yasal hesap verilecek, ayrıca İlahi adalet de tecelli edecektir
er ya da geç…

Sevgi ve saygı ile.
26 Ağustos 2015, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

“92. YILINDA CUMHURİYET ve DEMOKRASİ”

Dostlar,

Dün, 28 Ekim 2015 günü Yüksek Ticaretliler Derneği Ankara Şubesi‘nde çok hoş bir konferans dinledik. Dernek Başkanı sevgili dostumuz Davut Özdemir ve ark. nın çabasıyla düzenlenen konferansın konusu Cumhuriyetimizin 92. Yıldönümü idi.

Çağrılı konuşmacı Sayın Hüseyin Önder,

92. YILINDA CUMHURİYET ve DEMOKRASİ” 

başlıklı bir görsel sunu yaptı. 49 yansıdan oluşan sunu, yer yer sokakta insanlarla demokrasi – cumhuriyet konusunda söyleşileri de içeriyordu. “Yurdum insanı” ne yazık ki bu 2 bağlantılı hatta içiçe kavram hakkında “gene” kulaktan dolma, bilgiye dayanmayan “kendince fikir” sahibi idi.

Yansı içerikleri çok oldukça varsıl idi ve Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Paşa‘nın Cumhuriyet’i kurma öyküsü, bu rejime aşkı, çok partili yaşama geçiş çabaları,
çok partili yaşama geçişi teşvik etmesi, kendi kurduğu parti CHP’yi eleştirisi..
Cumhuriyet’i demokrasi ile taçlandırma tasarımı ve yaşanan olağanüstü sorunlar,
güçlükler..

Konuşmacı Sayın Hüseyin Önder çok birikimli ve ATATÜRK Devrimlerini,
yakın Cumhuriyet tarihimizi içselleştirmiş bir aydın olarak içten bir sunu yaptı.
Katılımcıları sürece kattı, sunusu sırasında soru ve katkı aldı ve 2 saati bulan etkileşimli (interaktif) bir aydınlanma süreci yaşandı. Oturumu yöneten Yüksek Ticaretliler Derneği Ankara Şubesi başkanı sayın Davut Özdemir, son bölümde ek soru ve katkıları aldı.
Ardından Derneğin salonlarında kokteyl verildi ve katılımcılar ayaküstü söyleşilerini sürdürdüler..

Sayın Hüseyin Önder‘den sunumunun örneğini rica ettik ve sağolsunlar, kırmadan verdiler.
Web sitemizde yayımlama iznini de.. Kendilerine çok teşekkür ederek bu güzelim sunumu paylaşmak istiyoruz. Lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklayarak izler misiniz??

CUMHURIYET’in_92.Yili_Huseyin_Onder

Sevgi ve saygı ile.
29 Ekim 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Alev COŞKUN : 27 Mayıs’ın anlamı…


Dostlar,

Sn. Alev COŞKUN katıksız bir Atatürkçüdür. Turizm Bakanlığı yapmıştır
ve Siyaset Bilimi alanında Doktora (PhD) derecesi sahibidir.

Özellikle, Gazi Mustafa Kemal Paşa‘nın Osmanlı’yı teslim alan (ve de SEVR ile bitiren)
30 Ekim 1918 Mondros Ateşkesi ile bir çözüm aramak üzere Şam cephesinden İstanbul’a geldiği ve 16 Mayıs 1919’da Kurtuluş Savaşını başlatma amacıyla Samsun’a çıkmak üzere ayrıldığı güne dek geçen 6 aylık dönemi incelemiş ve kitaplaştırmıştır. Bu dönem Cumhuriyet – Devrim tarihimiz açısından büyük önem taşımaktadır. Coşkun’un kitabı Özenle okunmalıdır.

Alev bey, 80’i bulan yaşı ile 27 Mayıs süreçlerinin, DP’nin karabasan 10 yılının yaşayan
canlı tanığıdır aynı zamanda. Bu bağlamda, aşağıda yazdığı özlü derleme,
27 Mayıs 1960 Devrimi‘ni doğru anlamak bakımından çok değerlidir.
Kendisine ve AYDINLIK Gazetesine teşekkür ederiz.

6_AY_Kitabi

 

 

 

 

 

 

 

Başta “Cemal Aga” olmak üzere 27 Mayıs Devrimi’ni ören tüm emekçi ve
Devrimcilere, demokrasiye aşık TSK’nın genç subaylarına selam olsun..

Sevgin (aziz) anıları önünde hürmetle eğiliyoruz.

  • 27 Mayıs Devrim Şehitlerini saygı ile anıyoruz.

Yassıada Mahkemesinde idama mahkum edilen ve cezaları MBK onayıyla asılarak
infaz edilen dönemin

Başbakanı Adnan Menderes,
Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve

Maliye Bakanı Hasan Polatkan

ve aileleri – sevenleri için elbette üzülüyoruz.

Ancak yapıp ettikleri, masum kanı döktükleri ve ülkeye verdikleri ölçüsüz zarar nedeniyle
kişisel olarak onları bağışlayamadığımızı da itiraf etmeliyiz.
Bu infazların siyasal sömürü kaynağı yapılması ise midemizi bulandırıyor.
Bunca siyasal cürümden kahraman(lar) çıkarmak olanaksızdır, boşuna çabalamayın.

Alev bey yer darlığı yüzünden yaz(a)mamış.. Bir büyük DP cürümünü de biz ekleyelim :

Atatürk döneminin borçsuz kalkınma politikası bırakılarak dışarıdan ölçüsüz borçlanma yapıldı ve yatırım yapılmadan hovardaca harcandı. 1958’e gelince memur aylıkları ödenemez oldu ve ABD de politik baskı kurmak için “yardım”ı oyaladı. Menderes ABD’yi Sovyetlere başvurma ile korkutmak istedi.

Ülke iflas ettirilmişti ve adeta moratoryuma zorlandı..
Sonunda IMF’ye teslim oldular ve 1 $ 2,8 TL iken (Atatürk döneminde 0.8- 1 TL arasında tutulmuştu!) % 320’lik muazzam bir devalüasyon ile Temmuz 1958’de 9.2 TL’ye çıkarıldı!
Bu koşulla borç para bulabildiler ve ekonomik bunalımı borçkolik bağımlılıkla
ötelemeye çabaladılar. Ülke korkunç yoksullaştırıldı ve dış güçlerce sömürüldü..

Bu ekonomik başarısızlık DP’nin çöküşünde temel belirleyicilerden oldu.
Ülkeye maliyeti ise tarif edilemez derecede ağır oldu, olmakta..
Tüm bunları görmezden gelerek DP mağdurları hele hele kahramanları yaratmaya çalışmak tarihe hakaret, ülkeye de ihanet olur.

Öbür cürümleri uzun bir liste oluşturmakta, saymasak bile olabilir.
DP’nin Türkiye’yi ekonomik iflasa ve moratoryum ilanına sürüklemesi
tek başına, yetmez mi en ağır biçimde cezalandırımaya??

– 6/7 Eylül 1955 kanlı ve uluslararası fiyasko doğuran olayları kim tezgahladı_
– 1958 Lünbnan iç savaşında Müslümanlarla çarpışan Lübnanşı Hıristiyanlara
silah desteğini kim verdi?
– 1955 BM oyalamsında Cezayir’in Fransa’dan bağımsızlığını kazanması savaşımında destek
olmayıp “çekimser” oyu kim kullandı?
– Basına ağır sansürü ve bembeyaz boş sütunlara çıkmasından kim sorumlu?
– CHP’nin mallarına el koymak ve giderek kapatmak için savcı – yargıç yetkisinde TBMM Soruşturma Komisyonu kurararak demokrasiyi ve hukuku kim katletti??
– İstanbul Üniversitesi’nde gençlere ateş açarak Turan Emeksiz’in ölüminden kim sorumlu?
– İstanbul Üniversitesi’nin saygın rektörü Ord. Prof. Sıddık Sami Onar’ı polis vahşetiyle kim yerlerde sürükledi?
– 200 (iki yüz!) tona yakın Hazine altınını Londra – Zürih bankerlerine borç alabilmek için kim rehin etti?
…….
Daha uzatalım mı??

Bir de 27 Mayıs Devrimcilerinin ülkeye kazandırdıklarına bakalım..
1961 Anayasası başlıbaşına, kurumları ile bir baş yapıttır (şah eser!).
Dünyada örneği – benzeri yok gibidir..
Günümüzde bu Anayasasnın fersah fersah gerisindeyiz..

*****

Hiç duygu sömürüsüne yer yoktur..
Sorumlular en ağır cezaları haketmişlerdir.

Sevgi ve saygıyla
27.5.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
p
rofsaltik@gmail.com

=========================================

27 Mayıs’ın anlamı…

portresi

 

 

 

 

 

Dr. Alev COŞKUN
AYDINLIK, 27 Mayıs 2014

2may

Bugün 27 Mayıs 1960 Devrim Hareketi’nin 54. yıldönümüdür.
27 Mayıs sonrası kurulan Yassıada Mahkemeleri sonrası üç siyasal kişiliğin
idam kararına çarptırılmaları, bu kararların infaz edilmesi, oluşan acıma duygusu nedeniyle 27 Mayıs hareketi nesnel olarak değerlendirilememiştir.

  • 27 Mayıs, tipik modelde bir askeri darbe mi,
    yoksa yeni çığırlar açan bir devrim hareketi midir? 

Bu soru, 1950-60 dönemi nesnel olarak analiz edilmeden, DP’nin icraatlarının
evrensel hukuk ve evrensel demokrasi kuralları çerçevesinde irdelenmeden
doğru yanıtlanamaz. Bu nedenle satır başlarıyla gelişmeleri belirtmeliyiz.

DP’nin devrimlerden verdiği ödünler

Demokrasi ve özgürlük bayrağını eline alarak iktidara gelen Demokrat Parti (DP),
işe önce Atatürk’ün aydınlanma devriminden ödünler vererek başladı.
Din duygularının siyasal alanda önemli bir “istismar” aracı olarak kullanılması,
Arapça ezana dönülmesi, Kuran kurslarının genişletilmesi, din derslerinin zorunlu hale getirilmesi gibi…

Çok partili sisteme girişle birlikte haklı-haksız eleştiri oklarının yoğunlaştığı
Köy Enstitüleri DP tarafından 1954’te kapatıldı.

Tüm yurda yayılmış olan ve sayıları beş bini aşan
Halkevleri ve Halk Odaları kapatıldı.
İktidarı kendi eliyle barış içinde devreden CHP’nin bütün malları elinden alındı.

Atatürk’ün Tam Bağımsızlık ilkesi unutuldu, tüm dünyada kurtuluş ve bağımsızlık savaşlarına karşı tutum alındı.

– Süveş Kanalı’nın millileştirilmesi olayında Mısır lideri Nasır’ın yerine İngiltere’nin; – Fas ve Tunus’ta bağımsızlık için ayaklanan devrimci halkların yanında değil, Fransa’nın ve
– Cezayir’de bağımsızlık için savaşan halkın yanında değil, bu hareketi katı bir biçimde bastırmaya çalışan Fransa’nın yanında yer aldı.
– İran’da petrol yataklarını millileştirme kararı alan Başbakan Dr. Musaddık’ın
yanında değil, emperyalist güçlerin yanında yer aldı.

Bu örnekler, dünyada ilk bağımsızlık savaşı veren Atatürk’ün temel çizgisinden sapıldığını, kapitalist ve emperyalist cephenin yanında yer alındığını gösterir.

Başbakan Menderes, aydınlanma devrimlerini “halk tarafından tutulan ve tutulmayan” devrimler olarak ikiye ayırıyor ve DP grubuna, TBMM çatısı altında

  • “Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz!” diyor

ve Atatürk devrimlerinin temel felsefesine karşı olduğunu açıkça belirtiyordu.

Özgürlükçü ve demokrat olduğunu iddia eden DP, kendisine oy vermeyen
Abana ilçesini belde, Kırşehir ilini de ilçe statüsüne indirdi.

Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay’daki yüksek yargıçları gerekçe göstermeden görevlerinden alıp emekli etti.

Basın özgürlüğüne darbe indiriliyor, gazeteciler hapse atılıyor, yolsuzlukları yazan gazetelere bu yolsuzlukları ispat etseler bile büyük cezalar veriliyordu.

6-7 Eylül 1955 tarihi DP ve Türkiye için kara gündür.

O gün özellikle İstanbul’da büyük olaylar yaşandı. Azınlık yurttaşlar ölümle karşı karşıya geldiler, mallarını yitirdiler. Rum kökenli yurttaşların evlerine, mallarına saldırıldı.
Bütün dünya’da bu olayları DP’nin düzenlediği kesin kabul görmektedir.
Zaten bu nokta, Yassıada Mahkemesi tarafından da tartışmasız saptanmış bulunmaktadır.

DP, ülkeyi cephelere ayırdı.

“Vatan Cephesi” adını verdiği bir örgüt kurdu. Devlet radyosu (o yıllarda henüz TV yok) her gün Vatan Cephesi’ne girenlerin adlarını listeler halinde veriyordu.
Vatandaşlar, siyasal iktidarın kararıyla, Vatan Cephesi’ne girenler ve girmeyenler olarak ikiye bölünmüştü. Köylerde, beldelerde kasabalarda kahveler birbirinden ayrılmış, vatandaşlar birbirine düşman edilmişti.

Siyasal konuşma yapmak için Kayseri’ye giden muhalefet partisi lideri İnönü
kente sokulmadı.

Uşak İl Kongresi’ne gittiğinde taş atılarak başından yaralandı.
Uşak’tan İzmir’e geçince, kentte olaylar oldu ve muhalefet yapan Demokrat İzmir
adlı gazete DP’li militanların saldırısına uğradı ve matbaa makineleri parçalandı.

Muhalefet lideri İNÖNÜ’nün, İzmir’den İstanbul’a gelişinde Topkapı’da DP militanları tarafından yolu kesildi. Gözü dönmüş militanlar tarafından arabasından indirilerek
linç edilmek istendi.

Tahkikat Komisyonu bardağı taşırdı

Olaylar hızla gelişirken, iktidarın başı, barış ve yatıştırma yerine nefret söylemine
güç veriyordu. Üniversite öğretim üyelerine “kara cüppeliler” diye hitap ediyor, muhalefeti hırçınlık ve ihtilalcilikle suçluyordu. En sonunda 18 Nisan 1960’ta,
Meclis’te kısa adı “Tahkikat Komisyonu” olan bir komisyon kuruldu. Daha sonra
bu Komisyona olağandışı yetkiler veren bir yasa kabul edildi. Bu yetkilere göre, Komisyon gazeteleri kapatabiliyor, matbaa ve makinelerine el koyabiliyor,
siyasal toplantı ve yürüyüşleri yasaklayabiliyor, istediği kişileri tutuklayıp
hapse atabiliyordu. Üstelik bu kararlar kesindi, bu kararlara karşı hiçbir merciye ve makama itiraz edilemiyordu.

Şimdi sormak gerekiyor                             :

Böyle bir Komisyon ve ona verilen böylesi yetkiler demokrasiyle,
hukuk devletiyle bağdaşabilir mi?

Bu Komisyona ait yetki tasarısı Meclis’te konuşulurken söz alan muhalefet lideri
İsmet İnönü’ye 12 celse Meclis’ten çıkarılma cezası verildi.
Milli Mücadelenin Batı Cephesi Komutanı, Atatürk’ün en yakın silah ve çalışma arkadaşı, eski Başbakan, eski Cumhurbaşkanı ve 1950’de yapılan dürüst seçimlerle siyasal iktidarı barış içinde DP’ye devreden İnönü, TBMM’den atılmıştı, cezalandırılmıştı.

Azınlıkların mallarına saldırılmasını düzenleyen, kendisine oy vermeyen bir vilayeti ilçe yapan, vatandaşları Vatan Cephesi ve karşı cephe olarak değerlendirip cepheleştiren ve Meclis’te bir komisyon kurarak, o komisyona yürütme ve yargı gücü veren
bir başka demokratik ülke var mıdır? Bütün bu yapılanlar demokrasi, anayasa ve
hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşabilir mi?
Bu yapılanlar İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ile bağdaşabilir mi?

Gençlik başkaldırıyor

Tahkikat Komisyonu’na olağanüstü yetkiler veren yasanın kabul edilmesi,
bardağı taşıran damla olmuştu. 28 Nisan 1960’ta sabahtan başlayarak
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde gençler hareket halindeydiler.

“Hukukun çiğnendiği bir ülkede hukuk okunamaz”
diyorlardı.

Üniversite bahçesinde Atatürk heykeli önünde her fakülteden gençler toplanmıştı.
Bir bildiri okuyup dağılacaklardı. Polis aşırı güç kullandı. Tüm öğrencileri
Beyazıt Meydanı’na püskürttü, Üniversite Rektörü (AS: Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar) polisler tarafından yerlerde sürüklendi, sonunda Malatyalı 22 yaşındaki
Turan Emeksiz polis kurşunuyla öldürüldü.

Birçok genç yaralandı. Olaylar bir gün sonra, 29 Nisan 1960’ta
Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne sıçradı.

Muhalefet partileri, üniversite gençliği, aydınlar, basın ve Ordunun geniş bir cephe oluşturmasıyla, 27 Mayıs 1960’ta DP iktidarı yıkıldı.

27 Mayıs; oluşumu açısından, geniş kitleler tarafından desteklenmesi, emir-komuta zincirinin dışında gelişmesi, iktidarı alır almaz demokratik bir anayasa yaparak
genel seçimlere gideceğini ilan etmesi açısından çok değişik niteliklere sahiptir.

  • 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül aynı kefeye konulup değerlendirilemez. 

12 Mart muhafazakâr, tutucudur.
12 Eylül karşıdevrimcidir.
27 Mayıs aydınlanmacı, ilericidir.

27 Mayıs’ın en büyük ürünü hukuk devleti ilkelerine bağlı, ilerici bir Anayasa yaratmasıdır.
Başlı başına bu Anayasa büyük bir devrimdir.
27 Mayıs 1960, gerçek bir toplumsal değişimi ve dönüşümü simgeleyen
bir devrim niteliğindedir.

1961 Anayasası

1961 Anayasası, kıvançta ve tasada birlik; esin kaynağı milli mücadele ruhu olan
Türk milliyetçiliği, yurtta barış dünyada barış ilkesine dayanan barışcılık ilkesi,
her alanda çağdaş uygarlık düzeyine erişme ve onu aşma hedefini amaçlayan
Atatürk Devrimciliği kavramlarını ön plana çıkardı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin insan haklarına dayanan, milli, demokratik, laik ve
sosyal bir hukuk devleti olduğunu tartışmasız kurallaştırdı.

27 Mayıs 1960 Devrimi ve onun yarattığı 1961 Anayasası,
Türk toplumunun 200 yıllık uygarlaşma hareketinin,
çağdaşlaşma ve demokratikleşme mücadelesinin doruklara ulaşmasıdır.

Dr. Mehmet Alev Coşkun
Siyaset Bilimci
Eski Turizm Bakanı

Alevi – Bektaşilerin milli duruşu


Alevi – Bektaşilerin milli duruşu

Hacı Bektaş-ı Velî Anadolu’nun merkezinde bir milli odak oluşturmuş ve asimilasyona direnmiştir. O’nun ve onu izleyenlerin sayesinde Türklük tarihten silinmemiş ve
varlığını bugüne değin sürdürmüştür.

Portresi

 

Av. Şakir Keçeli
AYDINLIK, 30.4.15

 


Türk kavminin beş bin yıllık bir geçmişi vardır
.

Fakat Ziya Gökalp’in de söylediği gibi, “Meşrutiyetten evvel Türk Milleti yoktur.”
(Bkz: Türkçülüğün Esasları, Kitaplar 1, Yapı Kredi Bankası yay., s. 213)
Soruna tarih bilimi açısından baktığımızda merhum Gökalp haklıdır.
Çünkü bir kavim demokratik devrimini veya burjuva demokratik devrimini gerçekleştirememişse, millet olamamıştır.

Örneğin, İslâm Hukuku ile, yani şeriatla yönetilen toplumlar, ulus ve ulusallığı şiddetle reddederler. Çünkü Kur’an millet sözcüğünü ümmet anlamında kullanmıştır. Bu nedenle şeriat, her türlü nasyonaliteyi (kavmiyetçiliği) “cahiliye” adeti olarak kabul eder ve kafirlikle suçlar.

Keza milletin olmazsa olmazı olan vatan kavramı da İslâm’ın şeriatçı yorumu tarafından
kabul edilmemiştir…

Bize vatan kavramını öğretenler, İttihat ve Terakki’nin öncüleri olan Genç Osmanlılar,
yani Namık Kemal ve arkadaşlarıdır.

TÜRK KAVMİ VE HACI BEKTAŞ-I VELİ

Anadolu Selçuklu Sarayı’nın dili Farsça ve mahkemelerinin dili ise Arapça idi.
Osmanlı Şeyhülislâmı Zenbilli Ali’de devletin resmi dilinin Arapça olmasını önermiştir.
Bu durum, sürekli olarak Anadolu’da yaşayan halkın tepkisine neden olmuştur.
Örneğin, Baba İlyas’ın oğlu Âşık Paşa bu tepkiyi şöyle dile getirmektedir:

Türk diline kimesne bakmaz idi
Türklere her ğiz gönül akmaz idi
Türk dahi bilmez idi ol dilleri
İnce yolu ol ulu menzilleri….
(Garibnâme, Ardıç Yayınları, Ankara, 1998)

Baba İlyas’ın 1. halifesi Nûre Sofî’nin oğlu Karamanoğlu Mehmet Bey Konya’yı işgal edince, “Bundan sonra sarayda, dergahta, bargahta ve pazarda Türkçeden başka dil konuşulmayacaktır.” sözlerini içeren fermanını yayımlamıştır.

  • Hacı Bektaş-ı Velî Anadolu’nun merkezinde bir milli odak oluşturmuş ve asimilasyona
    şiddetle direnmiştir. O’nun ve O’nu izleyenlerin sayesinde Türklük tarihten silinmemiş ve varlığını bugüne değin sürdürmüştür. 

Hacı Bektaş-ı Velî tıpkı, “Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk milleti denir.” diyen Atatürk gibi, ırka ve kavme dayanan bir millicilik yapmamıştır.
O kendisine inananlara şu buyruğu vermektedir:

İkinci yol hakikattır budur hem
Ki hiçbir millete bakmayasun kem
Kamusun bir nazarda gözleyesin
Yolunu gözleyerek izleyesün

Ona göre Hakikat Kapısı’nın 1. makamı, “72 millete bir gözle bakmak” tır.

Hacı Bektaş-ı Veli ve Ahi / Bektaşiler, iki yüz haneli bir obadan bir imparatorluk çıkartılmasında da çok çok önemli roller üstlenmişlerdir. Anadolu ve Balkanlarda yaşayan
Alevi Bektaşiler 13. yüzyıldaki işlevlerini çağlar boyunca sürdürmüşlerdir.

Osmanlı toplumuna vatan kavramını aşılayanların öncüsü olan
Namık Kemal, Ziya Paşa ve Mithat Paşa Bektaşidir.

Türkçeye hizmet eden Muallim Naci ve Şemşeddin Sami de Bektaşidir.

Namık Kemal’in şu şiiri yargımızın gerçek olduğunu göstermektedir:

Fâriğ-i havf ü reca’yım rind-i Haydermeşrebim
Cân fedâ-yı Râh-ı Cânânım, Hüseynî mezhebim

Yani
Hz. Alî ahlâkı ve inancı ile yoğrulmuşum
Tanrı yoluna canımı vermeye hazırım
(Çünkü) Hz. Hüseyin’in Yolu (Mezhebi) benim mezhebimdir..

Ziya Paşa’ya gelince O, Sivas’ta Mor Ali Baba Bektaşî Dergahı’nda nasip almış ve
Bektaşiliğe girmiştir.

CUMHURİYET DÜŞMANLARINA YARDIM MI EDELİM!?

İttihat ve Terakki’nin kurucularından Talat Paşa, Niyazi Bey, İbrahim Temo, Bursalı Tahir, Ahmet Rıza vb. Bektaşîdir.

Esasen İttihat ve Terakki’nin öncüleri ve motor gücü Balkan Türkleridir.
Balkan Türklerinin çok büyük çoğunluğu da Bektaşi / Alevidir. 

Alevi / Bektaşiler Kurtuluş Savaşımıza tam kadro ile destek olmuşlardır.
Cumhuriyet Devrimlerinin mimarı 2. Meclis seçimlerinde de, önemli roller üstlenmiş
ve Atatürk’ün karşıtlarının Meclis’e girmelerine engel olmuşlardır.

Türkiye Cumhuriyeti Alevi/ Bektaşilerin kanları ve kemikleri üzerine kurulmuştur… 

Şimdi bizden geçmişimize ihanet etmemiz istenmektedir.
Şimdi bize, “Kurduğunuz Cumhuriyeti yıkacağız, gelin bize yardım edin..” denilmektedir.

Ey Alevîler / Bektaşiler, ne diyorsunuz?
Baba İlyas’ı, Hacı Bektaş’ı, Ahî Evren’i, Şeyh Bedreddin’i, Kalender Çelebi’yi,
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü mezarında rahatsız edelim mi?

===================================

Dostlar,

Hacı Bektaş-ı Veli öğretisinden bir ileti – çağrı aşağıda..
Hacibektasi_Veli

 

 

 

 

 

 

Dostumuz Av. Şakir Keçeli, bu çağrıdan etkilenerek, Alevi – Bektaşi bir aileden gelmemekle birlikte, sonradan can-ı gönülden benimseyerek “Yol’a girmiştir.”

Bu bağlamada, yukarıdaki yazısı son derece önemlidir.

Foto_Hz._Ali_ve_ATATURK_ileKendileriyle 22 Aralık 2004’te, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Hacıbektaş’a gelişinin (23 Aralık 1919) 85. yılı anması için Hacıbektaş Belediyesince düzenlenen panelde birlikte olmuştuk.
Biz, ADD Genel Başkan Yardmcısı olarak,

“KüreselleşTİRme ve AB Karasevdası Türkiye’yi Nereye Sürüklüyor?” başlıklı bir sunum yapmıştık.

Yazar-Bektaşi Babası Av. Şakir Keçeli’nin yönettiği bir başka Forum’da da, ADD Bilim Danışma Kurulu Yazmanı olarak konuşmacı olmuştuk (22 Nisan 2012, Milli Anayasa Forumu, Ankara)

Değerli dostumuz Şakir Keçeli’nin yazısının
son bölümünü yineleyelim :

*****

  • Türkiye Cumhuriyeti Alevi / Bektaşilerin kanları ve kemikleri üzerine kurulmuştur… 

  • Şimdi bizden geçmişimize ihanet etmemiz istenmektedir. Şimdi bize,
    “Kurduğunuz Cumhuriyeti yıkacağız, gelin bize yardım edin..” denilmektedir.

  • Ey Alevîler / Bektaşiler, ne diyorsunuz?
    Baba İlyas’ı, Hacı Bektaş’ı, Ahî Evren’i, Şeyh Bedreddin’i, Kalender Çelebi’yi,
    Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü mezarında rahatsız edelim mi?

    *****

Yanıtımız elbette var gücümüzle “HAYIR” olacaktır…

Oylarımız elbette PKK uzantısı bölücü partiye gitmeyecektir..
Onunla doğrudan – dolaylı işbirliğine gireceklere, bunu ilan edenlere de..
Sözde kayıkçı kavgası verenlere de..

Yüce ATATÜRK’ün Evrenselleşen kalkınma stratejisi “6 Ok” u
can-ı gönülden savunan ve programına alan tek parti VATAN PARTİSİ..

Öyle değil mi??

Sevgi ve saygı ile.
3 Mayıs 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

İzmir’in İşgali videosu…


İzmir’in İşgali videosu…


Dostlar
,

İzmir’den arkadaşımız Canerhan Tipi çok değerli bir ileti yollamış..

İZMİR’in 15 Mayıs 1919’da işgal edilişinin videosu..

Ne yazık ki Yunan ordusu Megali İdea (Büyük Yunanistan) sanrısı (hezeyanı) içinde İngiliz emperyalizminin maşası oldu..

Büyük İyonya‘yı ihya edecekti sözde..

Trabzon yöresinde Rum Pontus Devleti dahil..

İbretle izlemeliyiz ve bu büyük oyunu bozan Gazi Mustafa Kemal Paşa olmak üzere O’nun dava ve silah arkadaşlarıyla kahramanca savaşan, şehit olan binlerce Mehmetçikleriize ölçüsüz şükranlarımızı belirtmeliyiz..

92 yıl önce bu saatlerde Başkumandan Mustafa Kemal Paşa‘nın kahraman orduları yalın ayak, düşmanı önüne katmış Ege’ye sürüyordu.. 30 Ağustos 1922 günü
Büyük zaferin kazanılmasının ardından başlayan süpürme hareketi 9. günündeydi. Fahrettin Altay Paşa’nın sınırlı sayıda süvarileri destanlar yazıyordu..

Yunan ordusu bir yandan kaçarken bir yandan da Anadolu’yu korkunç bir biçimde
tahrip etmekteydi.. Birkaç gün önce sitemizde yazdık bu utanç verici yapılanları..
Yinelemek istemiyoruz..

Lütfen tıklar mısınız izlemek için ??
12 dakika süreli.. İnsanın içini ürperten ve tam bir tarih dersi veren fotolar, açıklamalar..

İzmir’in işgaliTeşekkürler Canerhan Tipi..
Sevgi ve saygıyla.
8.9.2014, AfyonDr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

Prof. Dr. Çağatay GÜLER : GENÇLER


Dostlar
,

Hacettepe Tıp Fakültesi’nden uzmanlık eğitimi (ihtisas) arkadaşımız sevgili
Çağatay Güler‘in, “GENÇLER” başlıklı yazısı 2 Nisan 2014’te Cumhuriyet‘te
2. sayfada yayımlanmıştı. O gün bu yazıyı Cumhuriyet’in web sayfasından
ücreti karşılığında indirerek sitemizde yayımlamıştık. Ancak pdf olarak..
Daha sonra sevgili Çağatay hoca bizim Anabilim Dalımıza ziyarete geldiğinde
yazısını rica ettik ve sağolsun e-ileti ekinde gönderdi. Bu yazıyı 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı‘mızın 95. yılında bir kez daha paylaşmayı
uygun buluyoruz..

Evet… 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı‘mız
bir kez daha, -çooook buruk da olsa- kutlu ve mutlu olsun!..

Cumhuriyetimizin her yaştan gençlerin gönlünde emin bulunduğuna biz de inanmaktayız.

GaziMustafa Kemal Paşa‘nın aydınlık Cumhuriyet anlayışının ilkeleri günümüzde de etkin olabilseydi, ülkemiz gençlerine en yüksek derecede değer veriyor olacaktık ve SOMA faciası gibi belki de yüzyılın kırımı yaşanmayacaktı.

Onlar ki; 1. BMM’de, Ankara – Ulus’ta küçücük bir binada kahramanlık destanları yazıyorlardı..

Bir yandan görülmemiş bir azim ve kararlılıkla 7 düvelin işgaliyle boğuşuyor,
sıcak savaşlarda emperyalist ordularıyla çoook kanlı bağımsızlık savaşları veriyorlardı; bir yandan da lanetli Osmanlı Saltanatının son halkası Padişah – 6. Vahdettin’in utanç verici ihanetleriyle.. Boyunlarında idam fermanıyla..

İşte bu kahramnalar, 1921’de, Zonguldak taş kömürü çalışanlarının (o zaman AMELE deniyordu) hak ve hukuku için 151 Sayılı AMELE BİRLİĞİ Yasası‘nı çıkarmışlardı!
Şanı batası Osmanlı, bu çok ağır koşullarda çalışan emekçiler için hiçbir mevzuat düzenlemesi yapmamış, yapamamıştı.. 1865’te hazırlanan Dilaver Paşa Nizamnamesi de yürürlüğe konamamış, kadük olmuştu..

Oysa Mustafa Kemal Paşa ve silah – dava arkadaşları 1. BMM’de kan ve barut; ihanet
ve yoksulluk içinde kıvranırken, ülkenin mazlum ve mağdur maden işçilerini bile
ihmal etmemiş ve o kıyamette, o ölüm – kalım savaşı ortamında
AMELE BİRLİĞİ YASASI çıkarmışlardı..

Aşk olsun onlara…

  • Yüzyılın faciası SOMA kurbanlarının kahredici utancını;
    sorumlularının yüzüne boş bir eldiven gibi çarpıyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
19 Mayıs 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

========================================

GENÇLER

Prof. Dr. Çağatay GÜLER
Hacettepe Üniv. Tıp Fak.

Cagatay_Guler_portresi

 

Gençliğe sonuna dek sarsılmaz bir güven besleyen,
bu güvenini en açık ve kesin bir biçimde dile getiren
tek önder Atatürk’tür.

 

 

Daha 24 Mayıs 1918’de Ruşen Eşref ‘e imzalayıp verdiği fotoğrafa

  • “Her şeye rağmen muhakkak bir aydınlığa doğru yürümekteyiz.
    Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim hakkında sonsuz sevgim değil; bu günün karanlıkları, ahlaksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik gördüğümdendir.”

    diye yazması bu güvenin ne kadar sağlam ve köklü olduğunu gösterir.

  • “Milletin bağrından temiz bir nesil yetişiyor.
    Bu eseri ona bırakacağım ve gözüm arkamda olmayacak.”
    diyen O’dur.
    O kadar güvenir ki gençliğe, daha 1919’da
  • “Biz her şeyi gençliğe bırakacağız… Geleceğin ümidi, ışıklı çiçekleri onlardır. Bütün ümidim gençliktedir.” demektedir.Bir başka konuşmasında bir gerekçesini açıklamıştı;
  • “Milletin bağrından temiz bir nesil yetişiyor.
    Bu eseri ona bırakacağım ve gözüm arkamda olmayacak.”

Manda fikrine şiddetle karşı çıkan Askeri Tıp Okulu Öğrencisinin
(AS : Sivas Kongresinde Tıbbiyeli Hikmet!)  

  • “Olacak iş değil ya, manda fikrini Mustafa Kemal kabul edecek olsa, tıbbiyeliler onu da reddedeceklerdir!”
    dediğinde heyecanlanan Mustafa Kemal coşkuyla haykırır:
  • “Evlat, müsterih ol, gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Azınlıkta kalsak da mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya İstiklal, ya Ölüm!...”

Sözlerini şöyle tamamlar:

  • “Vatanın bütün ümidi ve geleceği size, genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır.”

Büyük zaferin 2. yıldönümünde savaş alanında (AS: 30 Ağustos 1924, Dumlupınar’da) yaptığı konuşmayı şöyle tamamlamıştı:

  • “Son sözlerimi özellikle memleketimizin gençliğine yöneltmek istiyorum: 
    Gençler! 
    Cesaretinizi arttıran ve sürdüren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz
    terbiye ve irfanla insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. 

    Ey yükselen yeni nesil… Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk.
    Onu yücelterek yaşatacak olan sizsiniz.”

Bu emanetin sahipleriyle ilgili olarak yapılması gerekenleri şöyle özetlemişti:

  • “Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. İstikbalin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler tatbik mevkiine konduğu vakit Türk milleti yükselecektir.”

Gerekeni yaptık mı?

Nietzche “Gençleri yozlaştırmanın en emin yolu, onları kendileri gibi düşünenlere kendilerinden farklı düşünenlerden daha fazla saygı gösterecek biçimde eğitmektir.” demişti ya! Bu sözleri neredeyse eğitim ilkesine dönüştürme çabalarını çok gördük. Nurullah Ataç, Günce’sinde ne yapılmak istendiğini gözler önüne serer:

“Gençlere yol gösterelim ki işleri kolaylaşsın, varacakları yere daha çabuk varsınlar… Öyle mi sanırsınız? Unutmayın ki yol göstereyim derken çoğu,
araştırma güçlerini yitirtiriz, onlara yardım edeceğiz diye alıklaştırırız.
Bunun içindir ki severim dik başlı gençleri, öğüt dinlememelerini,
kendi kendilerine aramalarını isterim.”
diye yazar.

Gençliği yozlaştırmak, çıkarcı sürüler haline getirmek isteyenler başaramamıştır, başaramayacaklardır.

Atatürk, Büyük Nutuk‘un sonunda “Gençliğe Hitabe”yi okumadan önce şu girişi yapmıştı:

  • “Bugün ulaşmış olduğumuz sonuç, yüzyıllardan beri çekilen milli felaketlerden alınan derslerin ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir. Bu sonucu, Türk gençliğine emanet ediyorum.”

Bugün de

“… Sizin gibi gençlere sahip oldukça, bu vatan ve milletin, şimdiye kadar elde etmeyi başardığı zaferlerin üstüne çok daha büyük zaferler koyabileceğine
şüphe etmiyorum.”
diye seslendiğini duyuyorum.

Sözünü ettiği zafer bilim, kültür ve uygarlık zaferidir.
(Cumhuriyet, 2.4.14)