30 AĞUSTOS ZAFERİ NEDEN ÖNEMLİ?

30 AĞUSTOS ZAFERİ NEDEN ÖNEMLİ?

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Zafer Bayramı’nda toplu taşıma araçlarının ücretsiz yapılmasını isteyen Bursa Belediye Meclisi Üyelerine, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı  Alinur Aktaş’ın “30 Ağustos, halkın genelini ilgilendiren bir bayram değildir..” anlamına gelen sözlerine karşılık geçtiğimiz yıl 31 Ağustos 2018’de yayınladığım bir yazımı bir kez daha paylaşmayı yararlı buluyoruz.

Gazi Mustafa Kemal Paşa, Söylev’inde şöyle yazıyor; “Sevr Andlaşması yalnızca yenilmiş bir ulusa dayatılan askeri anlaşma koşulları değildi. Batılı emperyalistlerin yüzlerce yıldır Türk ulusuna karşı hazırlaya geldikleri bir SUİKAST planıydı.”

Yani kötü niyetle, hile ve tasarlayarak bir ulusun bütünüyle ortadan kaldırılması planı!

Üstüne basarak yineliyoruz; 1, 2, 3… kişiye SUİKAST düzenleyip yok etmekten söz etmiyor o büyük insan; “Türk ulusuna dönük, yüzlerce yıl boyunca hazırlanan bir SUİKAST planından” dikkat çekiyor. Salt ülkemizin işgali ve kaynakların sömürülmesi değil, söz konusu olan TÜRK ULUSUNUN KÖKTEN YOK EDİLİP TARİH SAHNESİNDEN SİLİNMESİ!

Bu, dehşet verici bir saptama ve bir ölüm – kalım (beka!) uyarısıdır. 30 Ağustos (1922) Utkusuunun (Zaferinin) anlamı bu açıdan büyüktür, tarihsel bakımdan kritiktir.

30 Ağustos, Ulusumuzun, kendisine Batı emperyalistlerince biçilen ölüm fermanını yırtıp tarihin çöplüğüne fırlatmasının belgesi, bir dik duruşun, kutsal isyanın destanıdır Mustafa Kemal Paşa komutasında.

“Emperyalizmin bütün ordularıyla var güçleriyle işgal ettiği Osmanlı ülkesinin 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkesi’nden (Mütareke) sonra 30 Ağustos 1922’ye gelinceye dek geçen yaklaşık 3,5-4 yıla yakın süre içinde adım adım her yeri, bütün kaleleri, tersaneleri Mustafa Kemal Paşa’nın Söylev’inde belirttiği gibi ele geçirilmiş, işgal edilmiş, orduları dağıtılmış, haberleşme sistemine el konmuş, donanmasına el konmuş tersanelerine girilmiş ve daha da ürküncü (vahimi); bütün bunlar Osmanlı’nın son padişahı 6. M. Vahdettin ve O’nun ekibinin tümüyle derdest edilmesi, ele geçirilmesi, deyim yerindeyse devşirilmesi (ihaneti!) sayesinde olabilmiştir.” (http://ahmetsaltik.net/arsiv/2015/08/93._YILINDA_30_ AGUSTOS%E2%80%99un_9-Eylul_1922nin_Guncel_Anlami_30.8.20151.pdf)

Padişahla, Saltanatla, Halifelikle kurtuluşun olamayacağını gördüğü için Mustafa Kemal Paşa Anadaolu halkına başvurmak üzere Samsun’a çıkmaya karar vermiştir. Sevr Antlaşması bin  yıldır yaşadığımız topraklardan sürülmek, tutsak alınmak, sömürülmenin de ötesinde, kökten yok ediliş tasarımının Antlaşmasıdır! Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Lozan Anlaşmasının, 30 Ağustos Utkusunun değeri, anlamı bu bakımlardan çok büyüktür, yücedir. Dahası, yanmış yıkılmış Osmanlı ülkesinde Anadolu halkının adeta küllerinden diriliş destanıdır.

30 Ağustos Utkusu bir başka yönüyle de mertliğin, yiğitliğin, emperyalizme ve onun sırtını sıvazlayıp üzerimizi işgale gönderdiği uşaklarına karşı verilmiş salt bir kurtuluş savaşı dersi değil; aynı zamanda bir uygarlık dersidir. Örneğin Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’daki işgalci Yunan orduları komutanı Trikupis’i tutsak aldıktan sonra, karargâhında kahve ikram ederek, onuruna saygılı davranmıştır. Kılıcı alınmamış, kahve ikram edilerek teselli bile edilmiştir! Başkumandan Mustafa Kemal Paşa 30 Ağustos Utkusunu izleyerek 9 Eylül 1922’de İzmir’e girişinde, ayaklarının altına serilen Yunan bayrağını çiğnememiş, bir ulusun onuru olduğunu belirterek yerden kaldırtmıştır.

Onun içindir ki Yunan Kralı Venizelos, Kemal Paşa ile yıllarca düzenli yazışmış, 1934’te Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermiştir! Gerek Trikupis, gerek Venizelos, yaşadıkları yıllar boyunca Atatürk’ün Selanik’teki evini her 10 Kasım günü düzenli olarak ziyaret etmişler, anısına saygılarını sunmuşlardır.

Mustafa Kemal Paşa bize mutlaka yenilmesi gereken 2 düşman, 2 hedef gösterdi :

İlki “Bizi mahvetmek isteyen emperyalizm” ikincisi “bizi yutmak isteyen kapitalizm” idi. Bunlarla savaşımı “meslekedinme gereğini vurgulamıştı. Bu iki kadim düşmanı yenmeden özgür, mutlu, uygar bir gelecekten söz edilebilir mi? Bunlarla sürekli savaşım (mücadele) yaşam biçimimiz, adeta 2. mesleğimiz olmalıdır. Emperyalizmle ve kapitalizmle savaşımı akıl, bilimle sürdürmek ve ekonomik utkularla taçlandırmamız gerekiyor Batı uygarlığını aşmak için.

Conkbayırı’nda “Hattı müdafaa yok, sathı müdafaa var” askeri doktrinini askeri yazına (literatüre) kazandırmıştı.

30 Ağustos utkusunun önem ve anlamını kavramak için sözü çok değerli Cumhuriyet tarihi yazarımız Falih Rıfkı Atay’a bırakalım (F. R. Atay Çankaya, syf. 363, aktaran A. Saltık)

  • Nemiz varsa; bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak; hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz.”

AKP’li Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı  Alinur Aktaş’ın 30 Ağustos, halkın genelini ilgilendiren bir bayram değildir..”  söyleminin* sorumluluğunu da üstlenerek.. “Demek ki Devrim Tarihimizi yeterince öğretememişiz..” diyerek gereğini yapmak üzere..

Nice 30 Ağustos Zaferlerini kutlamak dileğiyle..

  • 31 Mart 2019 yerel seçimini kıl payı kazanan AKP’li Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı  Alinur Aktaş, daha sonra sözlerinin yanlış anlaşıldığı yönünde açıklamada bulunmuş, Belediye Meclisinden oybirliği ile 30 Ağustos Bayramında toplu taşımanın ücretsiz yapılması kararı onanmıştır. Bu sonuç sevindiricidir ve dileriz Aktaş’ın savunması içtenliklidir. Tersi durumda ise Cumhuriyetçi birikimin kendini savunma gücünü saygı ile selamlamak yerinde olacaktır..

30 AĞUSTOS ZAFERİ ve 9 EYLÜL’ün GÜNCEL ANLAM ve ÖNEMİ

30 AĞUSTOS ZAFERİ ve 9 EYLÜL’ün GÜNCEL ANLAM ve ÖNEMİ

(Bu Söyleşi, Çorum Haber ve Çorlu Devrim gazetelerinde 07-11 Eylül 2018 günlerinde 5 bölüm olarak yayınlanmış, 09 Eylül 2018’de web sitemize konmuştur.)

SORULAR : Mustafa AYDINLI (E. Teknik Öğretmen)

YANITLAR : Prof. Dr. Ahmet Saltık, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi
ve Mülkiyeliler Birliği Üyesi   www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Mustafa AYDINLI
: Sayın Hocam, 30 Ağustos ‘zafer günü’ olarak simgeleşti ancak 26 Ağustos’ta başlayıp, 9 Eylül’e dek uzayan 14 günlük çok ilginç bir tarihsel süreç var. Bu sürecin güncel anlamını ÇORUM HABER okuyucuları için kısaca özetler misiniz?

Ahmet SALTIK : Değerli Aydınlı, size ve bu söyleşi fırsatını sağlayan Çorum Haber Gazetesine teşekkürle başlamak isterim öncelikle.

26 Ağustos 1922, İsmet Paşa’nın adlandırmasıyla “Başkumandan Meydan Muharebesi“ nin Afyon Kocatepe’den (1874 m rakımlı) başlatıldığı tarihtir. O günün belirlenmesinde işgal edilmiş Anadolu’da zamanın hızlanmış akışının ve koşulların asıl belirleyiciliği varsa da, Mustafa Kemal Paşa’nın kullandığı bir inisiyatif de vardır : O da, Alpaslan ve ordularınca Malazgirt ovasında 1071’de Bizans ile (Romen Diyojen) yaşanan meydan savaşı ile 851 yıl sonra yine aynı güne denk düşürmektir.

Bu ince esprinin – hesabın nedeni ise, 10 Ağustos 1920’de son (36.) Osmanlı Padişahı
VI. M. Vahdettin’in Sevr Anlaşmasını onaylaması ile kadim anayurt Anadolu’nun bile elden çıkışı ve emperyalistlerce işgal edilişidir. Bilindiği gibi Osmanlı Meclis-i Mebusanı, İstanbul’un İtilaf Devletlerince işgal edilidiğinde basılmış ve milletvekilleri tutuklanmış, sürülmüştü.
Tarih 16 Mart 1920 idi. Mustafa Kemal Paşa, bu çok acı olayı yüksek zekasıyla bir anlamda fırsata çevirmiş ve Anadolu’da – Ankara’da ivedilikle bir Milli Meclis toplanmasını tasarlamıştı. Bu önemli girişimi 23 Nisan 1920’de başarıya ulaşmış ve Ankara’da ilk Meclis BMM (Büyük Millet Meclisi) olarak 115 üye ile toplanmıştı. Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın kapanmasından 40 gün bile geçmeden. M. Kemal Paşa bir strateji dehası olduğundan, tüm ayrıntılara hak ettikleri önem verilmektedir. Dolayısıyla ilk iş, bir Meclis’e sahip olmaktır. Gecikilmemelidir, zamanlama da çok önemlidir, seçilen sözcüklerde.. Yeni Meclisin adı Osmanlı Meclis-i Mebusanı değil, “Büyük Millet Meclisi’ dir. Öte yandan Mustafa Kemal Paşa, Batı’ya mesaj vererek moral üstünlüğü yakalamaya çalışmaktadır. Osmanlı tebaasının değil ama Türk Milletinin Meclisi gene vardır, hemen yenisi oluşturulmuştur ve yeri Ankara’dır. İşgalci emperyalistlerle savaş, Anadolu’nun bağrında ateşlenecektir. Uluslararası ilişkilerde, dağıtılan bir Meclisin Ankara’da, 40 gün geçmeden toplanmasının anlamını muhataplar iyi kavramıştır.

Bir bölümü İstanbul’dan kaçabilen Osmanlı mebusları, bir bölümü Erzurum – Sivas Kongre süreçlerinde oluşturulan kadrolarla, 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan ilk Meclis, Sevr’i tanımadığını ve imzalayanları da (son Osmanlı Padişahı Vahdettin) “hain“ ilan ettiğini tüm dünyaya duyurmuştur. Bir başka anlatımla, Sevr Anlaşması tanınmadığına göre, Anadolu’nun işgali de reddedilmekle, bu amaçla bir Kurtuluş Savaşı başatılacağı ilan edilmiş oluyordu.

Mustafa Kemal Paşa Başkanlığında ilk Meclis İngiliz emperyalizminin işgalci maşası Yunan birlikleri ile 2 kez 1. (6 -10 Ocak 1921) ve 2. İnönü muharebelerini (23-31 Mart 1921) başardı. Garp (Batı) cephesi komutanı İsmet Paşa, bu zaferleri ile, M. Kemal paşa’nın deyimi ile,
salt düşmanı yenmekle kalmamış, Milletin “makus“ (aksi giden) talihini de kırmıştır. Ardından, Sakarya’nın doğusuna geçerek Polatlı’ya dek yaklaşan, İngiltere adına Megali İdea hayalleri ile kışkırtılarak vekalet savaşı (proxy war) yürüten Yunan orduları ile Sakarya Meydan Savaşı verilmişti. M. Kemal Paşa komutasında 23 Ağustos – 12 Eylül 1921 arasında 22 gün – 22 gece süren büyük savaş başarılmış ve Yunan orduları püskürtülmüştü. 1683’teki 2. Viyana kuşatmasından 239 yıl sonra ilk kez Batı karşısında gerileme durdurulmuştu, ancak ne yazık ki, öz yurt topraklarında..

Fakat işgal bitirilebilmiş ve Sevr tümüyle yırtılabilmiş değildi. Sevr uyarınca İtilaf devletleri hemen hemen tüm Anadolu’yu işgal etmişlerdi. Bize koşullu olarak bırakılan orta Anadolu 286 bin km2 idi, o da gereğinde işgal edilebilecekti Sevr Anlaşması uyarınca ve bu toprak parçacığı salt Karadeniz’e açılabiliyordu. Ege, Marmara, Akdeniz ile deniz sınırı yoktu! M. Kemal Paşa, bu duruma isyan ile 30 Ağustos sabahı ordularına “Ordular, ilk hedefiniz Akdenizdir, ileri!“ komutu vermişti. O dönemde Ege – Akdeniz bir bütün olarak görülüyor ve Akdeniz olarak adlandırılıyordu.

Anadolu’nun işgaline son vermek için bir “Kutsal İsyan“ başlatmak gerekiyordu Hasan İzzettin Dinamo’nun ünlü tarih romanına verdiği adla. Bu amaçla hazırlıklar olağanüstü zor koşullar ve yokluklar içinde yürütüldü 26 Ağustos’ta başlatılacak vatan savunması için. Daha 13 ay önce, Tekalif-i Milliye yasası ile perişan durumdaki Anadolu halkının elinde ne varsa yarısına saha sonra ödenmek üzere el konmuştu. Demiryolları imtiyazını Batılı şirketlere kapitülasyon olarak vermişti Osmanlı. Doğu cephesinden mühimmatı Batı’ya sevk edebilmek, ancak,
gayr-ı müslim tren makinistlerinin ensesine tabanca dayayarak olanaklı olabiliyordu.

Sayısı iki yüzbini aşan asker varlığı ve İngiltere’den “satın alınan“ ağır silahlarla Yunan ordusu
Batı Anadolu’yu işgal etmişti. Savaş hukuku diye bir şey tanımıyor, zulüm yapıyor,
ırza geçiliyordu. Elde ne kaldı ise denk bir askeri güç toplanmalı ve bu işgalci – talancı ordu Anadolu’dan sökülüp atılmalıydı..

İşte 26 Ağustos 1922 sabahına bu koşullarda (konjonktürde) gelinmişti. Mustafa Kemal Paşa, Malazgirt Meydan Savaşı kazanımları Sevr ile Osmanlı tarafından elden çıkarıldığı için,
bir tür rövanş, Sevr’in intikamı peşinde idi. Alpaslan’ın ve ordularının ruhları şad edilecekti yeniden. İşte bu tarih bilgisi, bilincidir ve başlıca moral – motivasyon kaynağıdır o yokluklar içinde. Mustafa Kemal Paşa, Mareşal rütbeli bir üstün asker olarak 15 gün içinde savaşı kazanabileceğini hesaplamıştı. Ancak 9 Eylül’de İzmir’e girildi ve plan 1 gün önce bitti.
Bunu da espriyle karşılayan ve .. kabahat bende değil.. çok çabuk dağıldılar… anlamında sözler söyleyen, Mustafa Kemal Paşa idi. Saldırı (taarruz) planlarını öbür Paşalar tümüyle onaylamamış, karşı çıkanlar olmuştu ama O, kendi sözleriyle, .. tarih önünde tüm sorumluluğu üstlenerek… kendi savaş planını üstün başarıyla uygulamıştı.

9 Eylül 1922’de 26 Ağustos 1071’in Sevr ile yitirilen rövanşı alınmış oldu.

Çanakkale savaşları kazanıldığında da Mustafa Kemal Paşa, “Hektor’un öcünü aldık.. “ diyerek Anadolu tarihi ve kültürüne –Troya’lılardan yana, Akha’lılara karşıt olarak– sahip çıkmıştı.

Mustafa AYDINLI : Kuşku yok ki 30 Ağustos, Anadolu halkının tarihinde emperyalizme karşı verilen mücadelede bir altın sayfadır. Ulusal övünç günüdür. Yakın tarihimize ilişkindir.
Fakat AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı R. Tayyip ERDOĞAN’ın son iki yıldır,
varlığımızı borçlu olduğumuz yakın tarihimizi bırakıp 1000 yıl ötesine Malazgirt zaferine dikkat çekmesini nasıl yorumluyorsunuz?

Ahmet SALTIK :  Öncelikle, Mustafa Kemal Paşa’nın uzun yıllar çok yakınında yer alan,
Devrim Tarihimizin canlı tanığı olarak yazan değerli yazar Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya
adlı yapıtından kısa bir alıntı yapmak isterim : (Falih Rıfkı Atay, Çankaya, syf. 363)

  • “Nemiz varsa; bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak; hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz.”

Erdoğan’ın bu tür kaynaklar yerine tam tersine Cumhuriyet – Atatürk karşıtı kaynaklardan ve sınırlı ölçüde beslendiğini, yakın tarihimize ilişkin ciddi bir nesnel bilgi birikimi olmadığını hemen herkes biliyor ve görüyor. Dolayısıyla koşullandırmaların ürünü yanlış turum ve davranışlar sergiliyor. Bu saatten sonra değişmesini beklemek tam bir hayalcilik olur. Ancak siyasal yaşamın zorlamaları karşısında, politik opportünizm gereği kimi popülist davranışlar gözlenebilir. Böyle de olmakta nitekim ve AKP’nin Atatürk’ün mirasına sahip çıkan parti olduğunu (!) söylemeye dek irrasyonel sınırlara taşıyabiliyor söylemlerini. Hocası Erbakan da, yaşasaydı Atatürk’ün kendi partileri olan Refah’a katılacağını savlamaya dek ileri gitmişti!

26 Ağustos’ta Dumlupınar yerine başka yerlere gidenler… Alpaslan’ın 1071’de bize sunduğu Anadolu’yu, sizin övündüğünüz Osmanlı, Sevr ile Batı’ya terketti. Malazgirt ve İstanbul dahil. 3,5 yıl süren işgali, Osmanlı’nın düşmanla işbirliğine karşın Mustafa Kemal önderliğinde
bu halk sonlandırdı. Osmanlının kabul ettiği Sevr’i 1. Meclis yırtıp, onay verenleri vatan haini ilan etmese idi, bu gün ne Erdoğan ne de Etienne de la Boetie’nin ünlü deyimi ile gönüllü köleleri olurdu.. ve Malazgirt Türk toprağı değildi! Tarihe ve bu toprakların mazlum insanlarına ihaneti bırakın.. ATATÜRK havalanını hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiç mi hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiç gerek yokken kapatıp – taşıtıp, adını silip, Alpaslan Havaalanı yapmak, ülke ekonomik bunalımda iken Ahlat’ta saçma sapan gerekçe ile Saray hülyası kurmak.. çok yönlü oyunlardır ve tarih gerçekleri yazacak, bunları yapanları ise bu Ulus asla bağışlamayacaktır! Gerçek ulusal tarihimiz önemsiz gösterilip ikincilleştirilmekte, AKP iktidarı kendince seçenek (alternatif) tarihini yaratmaya çabalamaktadır. 15 Temmuz darbe girişiminin bastırılması da neredeyse Kurtuluş Savaşı düzeyine (!) yükseltilmeye çalışılmaktadır, resmi tatil yapılmıştır!

Mustafa AYDINLI : 30 Ağustos yalnızca Türk toplumu için değil, aynı zamanda Emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş savaşımı veren mazlum uluslara da örnek ve önder olmuştur. Öbür mazlum ulusların kurtuluş ve cesaretini tetikleyen bu utkunun (zaferin), dünyada yarattığı yankıları özetler misiniz?

Ahmet SALTIK : Önce Anadolu’daki yansımalarına bakmak uygun olur. Yunan askeri birlikleri İzmir’de denize döküldü. Ölenler ve ordu komutanı General Trikupis dahil tutsak edilenler dışında kaçabilenler, ne buldularsa denize açıldılar ve Yunanistan’a geri döndüler. Ancak
Türk ordusu karşısında geri çekilirken Batı Anadolu’da, Ege’de yapmadıkları mezalim kalmadı. Her yeri yakıp yıkarak çekildiler, köprüleri, yolları tahrip ettiler. Hayvan sürülerini taradılar
ve su kuyularına doldurdular.. Frengili (Sifiliz’li) askerlerine sardıkları battaniyeleri Ege köylülerine dağıtarak bu hastalığın salgın yapmasına neden oldular.. İzmir’i tam anlamıyla ateşe verdiler.. Bunları kin ve düşmalık adına değil, tarihsel nesnel bellek oluşması adına anımsatıyoruz. Buna karşın, savaşta tutsak alınan Ege Yunan ordusu komutanı General Trikupis, Mustafa Kemal Paşa’nın çadırında kendisine ikram edilen kahvenin ve insancıl davranışın (örn. kılıcının alınmayışının!) karşılığını adeta ödedi : Ölünceye dek her yıl, 10 Kasım’da Mustafa Kemal Paşa’nın Selanik’te doğduğu eve giderek saat 09:05’te saygı duruşunda bulundu. Türkiye’de iyi bilinen kimilerinin bağışlanmaz bir vefasızlıkla “.. 10 Kasımlarda Anıtkabir’de sap gibi durma.. “ benzetmesi yapması çok acı vericidir ve köklerini yozlaştırılan Türk Eğitim sisteminde, tekke-tarikatlarda aramak gerekir.

Ayrıca eklemeliyiz ki, Yunan kralı Venizelos, çok ağır 1922 yenilgisinden yalnızca 12 yıl sonra 1934’te, Mustafa Kemal ATATÜRK’ü Nobel Barış ödülüne aday gösterebilmiştir! Örnek bir davranıştır ve hem Mustafa Kemal Paşa’nın gerçek değeri için hem de Venizelos’un büyük devlet adamı oluşuna ilişkin net, güçlü bir kanıttır. Türkiye de, 2. Dünya Paylaşım Savaşı’nın zor koşullarında, Dumlupınar gemisi ile Yunanistan’a buğday yardımı yapmıştır.

9 Eylül’de Batı Anadolu’da Yunan işgalinin sonlandırılmasının ardından İzmir limanındaki İngiliz donanması da çekildi. Mustafa Kemal Paşa’nın orduları, “Ordular, ilk hedefiniz Akdenizdir, ileri!“ komutunun gereğini yerine getirmişlerdi. Yengin (muzaffer) Başkomutan ordularını kuzeye, Bursa taraflarına yönlendirdi. İtilaf devletleri ateşkes (mütareke) istediler
ve 11 Ekim 1922’de Mudanya’da İsmet Paşa başkanlığındaki Türk kurulu (heyeti) ile
ateşkes antlaşması imzalandı.

Bu Antlaşma Kurtuluş savaşının askeri bölümünü bütünüyle bitiren bir antlaşmadır. Bundan böyle politik görüşmeler (müzakereler) dönemi başlamıştır. Bu sayede İstanbul ve Doğu Trakya, savaşılmadan kurtarılan yerler olmuştur. Büyük Taarruz ile Anadolu toprakları Yunan işgalinden kurtarıldıktan sonra Türk Ordusu İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya Bölgesine yönelmiştir. Doğu Trakya’da Yunan, İzmit ve Çanakkale’de İngiliz, İstanbul’da ise İtilaf Devletleri askerleri vardı. Daha sonra Türk birlikleri Çanakkale ve İzmit’e yönelince burada bulunan İngiliz askerleri ile çatışmaya girildi ve İtilaf Devletleri TBMM’ye çağrıda bulundular. Yeniden savaşılmadan İstanbul ve Boğazlar işgalcilerin elinden kurtarıldı. Bu yenilgiler yüzünden İngiliz Başbakanı L. George, görevinden istifa etmek zorunda kaldı. (https://antlasmalar.com/mudanya-ateskes-antlasmasi/, erişim 03.09.2018)

Hindistan özgürlük savaşımının öncüsü Mahatma Gandhi, tarihe geçen, .. Mustafa Kemal İngilizleri yenene dek biz onları yeryüzü tanrısı olarak biliyorduk.. sözlerini söylemiştir..

Ardından Lozan görüşmelerine geçilmiş ve bir ara Batının kapitülasyonlar için ısrarı yüzünden kesilen görüşmeler, son derece çetin pazarlıkların sonunda, 24 Temmuz 1923’te bitirilmiştir (8 ay!). Bu görüşmelerde de Türkiye’yi İsmet Paşa başkanlığında bir kurul ziyaret etmiştir.
(Kurulda bizim ailemizden hukuk profesörü Veli Saltık danışman olarak bulunmuştur.)

Lozan barışı ile günümüzde de geçerli Misak-ı Milli sınırları çizilerek Sevr Anlaşması yürürlükten kaldırılmış, Osmanlının başımıza bela ettiği kapitülasyonlardan kurtulunmuş
ve tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş ve tanınmış oldu. 06 Ekim 1923’te İngiliz birlikleri İstanbul’dan ayrıldı.. 16 Mart 1920’de gelmişlerdi, 3,5 yıl Osmanlı padişahının onayı ile kaldılar, hatta Vahdettin İngiliz Muhipleri (Sevenleri) Derneği kurdurmuş, üye olmuştu; işgali meşru, buna direnen Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını asi – isyancı ilan ederek,
Şeyhülislam fetvasıyla idam fermanı çıkarmıştı. Fatih’in 1453’te aldığı İstanbul’u son
Osmanlı Padişahı İngilizlere teslim etmiş, yeniden kurtaran ise Mustafa Kemal Paşa olmuştur.

Tüm bu zorluklara karşın emperyalizmin sıcak savaşta, meydanlarda yenilmesi ilk kez oluyordu. Ana hatlarıyla Çanakkale savunmaları, İnönü Savaşları, Sakarya ve Dumlupınar meydan savaşı başarıları, dünyada geniş yankı doğurdu. Yukarıda da değindiğimiz üzere, dönemin ABD’sinin yerinde olan, üzerinde güneş batmayan imparatorluk İngiltere ve ortakları (7 Düvel!) Türklere yenilmiş, İngiltere’de hükümet düşmüştü bu yüzden..

Lozan Barış Anlaşması ile Türkiye’nin bağımsız – egemen bir devlet olması onayalanınca, örnek olma etkisi daha da büyüdü ve Cezayir, Tunus, Hindistan başta olmak üzere ulusal kurtuluş savaşlarına umut oldu. Fransız sömürgenliğine karşı dövüşen Cezayirli özgürlük savaşçılarının göğsünde Mustafa Kemal Paşa’nın fotoğrafı vardı. Tunus ve Ceayir bayrağında bizimki gibi ay ve yıldız yer aldı. Dahası, onlarca yıl sonra Küba’nın, Bolivya’nın İspanyol sömürgeciliğinden kurtulması için yürütülen özgürlük savaşlarında öldürülen Dr. Che Guevera’nın sırt çantasından Mustafa Kemal Paşa’nın NUTUK’u çıkmıştı (Fransızcası)!
Keza Küba’nın efsane kurucu önderi Fidel Kastro da kurtuluş savaşlarında Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs Samsun stratejisini örnek aldıklarını Havana Büyükelçimize (Bilal Şimşir) belirtmişti.

Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde başarılan destansı Türk bağımsızlık savaşı, özellikle
2. Büyük Dünya Paylaşım Savaşı sonrasında benimsenmek zorunda kalınan sömürgesizleşme (de-kolonizasyon) süreci için temel belirleyicilerden olmuş ve yeni kurulan BM (24 Ekim 1945) sistemi, pek çok sömürgeyi özgür – egemen ülkeler olarak üye yapmak zorunda kalmıştır. İnsanlık tarihine verdiğimiz bu katkılarla, Türkiye ve Türk Ulusu olarak övünebiliriz.

Mustafa AYDINLI : Emperyalist güçler ve uzantıları, 30 Ağustos sürecinde ne bekliyorlardı, neyle karşılaştılar, 30 Ağustosun tarihin akışındaki yeri nedir? Yenen ve yenilenler bağlamında 30 Ağustosun sonuçları nedir?

Ahmet SALTIK : Değerli Aydınlı, bu sorunuzu önemi ölçüde yukarıda yanıtlamış oldum sanırım. Eklemek gerekirse, Batı Anadolu’da Yunan işgali kesinleşecekti, Yunan ordusunun  yenilmesi akla – hayale gelecek şey değildi. İngiltere hem Büyük Yunanistan (Megali İdea) uğruna Yunanları kışkırtmış hem de bu savaşta onlara silah satmıştı. Ege’nin 2 yanı Yunanistan’ın olacak, Büyük İyonya yeniden canlandırılacaktı (ihya edilecekti).
Ayrıca Trabzon çevresinde de Rum Pontus Krallığı yeniden kurulacaktı. Boğazlar ve çevresi
İngiliz egemenliğine bırakılıyordu. Doğuda bir Kürt ve Ermeni devleti kurulacak,
Güneydoğu Fransızlara bırakılacaktı.. Yukarıda da değindiğimiz gibi, orta Anadolu’da şimdiki topraklarımızın 1/3’ü kadar, salt Karadeniz’e açılabilen, 286 bin km2 toprak bize adeta sürgün yeri olarak emaneten bırakılıyordu; gerek gördüklerinde buraların da işgali Sevr Anlaşmasına göre olanaklıydı. Padişah İstanbul’da kukla olarak tutulacaktı ancak TBMM 1 Kasım 1922’de Saltanatı kaldırınca (Lozan görüşmelerine TBMM hükümeti ile birlikte Osmanlı da çağrılınca), son padişah, İngiliz işbirlikçisi Vahdettin, 15 gün sonra, bir İngiliz zırhlısı ile (Malaya) kaçmak zorunda kalacaktı. Böylece Osmanlı Saltanatı fiilen sona erdirilmiş oldu. 1299’da Söğüt’te kurulan Osmanlı devleti, 10 Ağustos 1920’de resmen bitirilmiş idi.

1914’te 2,5 milyon km2 toprağı olan Osmanlı İmparatorluğu, topraklarının %90’ını yitirmişti. Sevr ile 286 bin km2 olarak öngörülen anayurt, tanımlanan Misak-ı Milli sınırlarına
Musul dışında ulaşılarak yaklaşık 800 bin km2 vatana erişilmiş oldu. Erdoğan’ın sarayında muhtarlara yanlış söylediği gibi değil.. Onca vatan toprağını Lozan’da yitirmedik,
tersine Sevr ile verdi Osmanlı; Lozan Anaşması ile, Sevr’de bize bağışlanan toprağın yaklaşık
3 katı elde edildi. 12 Ada da Lozan’da verilmedi, 1912’de İtalyanlara bıraktı Osmanlı.
Bir cumhurbaşkanı bunca önemli bir tarihsel bilgi hatasına nasıl ve niçin düşer,
takdirini okyucuya bırakalım.

Mustafa AYDINLI : 30 Ağustosu yeni kuşaklara tam olarak anlatabiliyor muyuz?
Sizce aksayan yönler var mı? Varsa nasıl olmalıydı?

Ahmet SALTIK : Ne yazık ki hayır.. Tablo, AKP iktidarıyla birlikte giderek daha da olumsuzlaşıyor.

Oysa SÖYLEV’inde (NUTUK’ta) Mustafa Kemal Paşa tüm gerçekleri yüzlerce belgeye dayandırarak yazıyor.. Hem tarih yapan hem de yazan olarak. Bakınız Sevr ve Lozan Anlaşmaları için karşılaştırarak ne söylüyor :

  • Saygıdeğer Efendiler, Lozan Barış Antlaşması’ndaki hükümleri öteki barış teklifleriyle daha fazla karşılaştırmanın yersiz olduğu düşüncesindeyim. Bu antlaşma, Türk milletine karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sévres Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir!

Dikkat buyurulsun, Atatürk Sevr Antlaşmasını savaşta yenilen bir devlete dayatılan
herhangi bir anlaşma olmaktan farklı olarak;

Türk milletine karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış
– Sévres Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış
– büyük bir suikast!
– Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi zafer

olarak tanımlamaktadır. Açıkçası Türk ulusunu – halkını Anadolu’nun ortasında hapsederek orada birkaç onyılda bitirmek, yok etmek ve tarihten silmek.. Yani apaçık SOYKIRIM!
Bir halkı, Türk halkını kökten yok etme planı ve suçu! Lozan Antlaşması ise bu planı
boşa çıkarmış, ulusun ve ülkenin bekasını sağlamış eşsiz bir başarının belgesidir;
Türkiye’nin hem tapusu hem de dokunulmaz tabusudur!

Yakın tarihimizin salt öğretimi değil, Türkiye’ye kol – kanat gerecek bilinç, sorumluluk ve özgüven kazandırmak üzere sistemli eğitimin verilmesi, ülkemizin bekası için zorunludur.

Mustafa AYDINLI : Sayın Hocam, verdiğiniz bilgiler için ÇORUM HABER ve Çorlu Devrim gazetelerinin okuyucuları adına teşekkür ediyorum.  Eklemek istediğiniz başka konular varsa eklemenizi rica ediyorum ve başka bir söyleşide görüşmek dileğiyle…

Ahmet SALTIK : Değerli Aydınlı, önemli hizmetiniz için sağolunuz. Çorum Haber Gazetesi
ile Çorlu Devrim Gazetesi ve sizin gibi aydınlık okuyucularını dostlukla selamlamak isterim.

30 Ağustos Zafer Bayramı bir kez daha kutlu olsun 96. yılında! 1. Dünya Paylaşım Savaşını kazanan ülkelere karşı yenilenler arasından ulusal kurtuluş savaşımı başlatabilen olmadı.
Devasa Avusturya-Macaristan İmparatorluğu parçalandı, koca Almanya’ya çok ağır Verasilles Antlaşması dayatıldı, çıt çıkmadı. Yalnızca Anadolu halkı Büyük Atatürk öncülüğünde
isyan etti (Kutsal İsyan; H. İzzettin Dinamo) ve meşru savunma direnişi ile, son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in onayladığı Sevr Antlaşmasını ”yok” sayarak, imzalayanları hain ilan etti ve gerçekte soykırım amaçlı Sevr’i tarihin çöplüğüne attı. İşte 30 Ağustos Zaferi ve ardından Lozan Barış Antlaşması, böylesine büyük bir varoluş kalkışmasının, soykırımı hedeflenen bir ulusun öz savunmasının (nefsi müdafaa!) özgürlükçü onur belgesi ve anahtarıdır.
(Kutsal Barış; H. İzzettin Dinamo)

Yüce ATATÜRK, neredeyse yüz yıl öncesinden hala günümüze ışık tutuyor :

  • ”Bilelim ki, kazandığımız başarı ulusun kuvvetlerini birleştirmesinden ileri gelmiştir.
    Aynı başarıları ileride de kazanmak istiyorsak, aynı temele dayanalım ve aynı yolda yürüyelim.”

Oysa AKP iktidarı, 16 yıldır kendisine oy verenler ve vermeyenler diye niteleyerek ulusumuzu ikiye böldü. Tabanını pekiştirmek (tahkim etmek) üzere bu yöntemi ağır düzeyde ve sürekli kullandı. Seçim kazanma uğruna ulusun bütünlüğü feda edildi. Bu politika olağanüstü yanlış, hemen durdurulması gereken stratejik bir hatadır.

Yurtta barış, dünyada barış“ sözleri Mustafa Kemal ATATÜRK’ün uluslararası yazına (literatüre) çok değerli bir evrensel armağanıdır.

Yüce önder Atatürk’e ve Kurtuluş Savaşımızın şehitlerine, merhum gazilerine minnet ve şükranımız sonsuzdur.

Bu borcu ödemenin tek yolu, kutsal emanet olan Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza dek bağımsız – onurlu yaşatmaktır.

SEVR ANLAŞMASI

Dostlar,

Web sitemizin değerli konuk yazarlarından Tarihçi Sayın G. Filiz Tuzcu hanımefendi, ricamız üzerine büyük vererek Osmanlı tarihinin yüz karası ve Batı Emperyalizminin kirli sabıkası SEVR ANLAŞMASI‘nı yazdı.. Dolu dolu 22 sayfa.. Çok sayıda kaynağa dayalı ve dipnotlarıyla desteklenen..

Bu gün, 26 Ağustos 2018.. Sevr Antlaşması’nı Osmanlı Saltanat Şurası kabul etmiş ve Anadolu da dahil işgal başlamıştı. 1. Meclis bu Anlaşmayı tanımadığını ve imza koyanları da (Osmanlı saltanatı) vatan haini ilan ederek Kurtuluş Savaşını başlattı Mustafa Kemal Paşa önderliğinde.

Bir dizi zorlu muharebe ve görkemli Sakarya Savaşından sonra sıra Büyük Taarruza gelmişti ki, o da 96 yıl önce bu gün, şafakla birlikte Kocatepe’den yönetilerek Afyon ovasında başlatılmıştı. Bu Başkumandan Meydan Savaşı’nın kazanılması sayesinde işgaller sonlandırılmaya başlanmış, Lozan Barış görüşmelerinin yolu açılmıştı.

İşte, Büyük Atatürk‘ün nitelemesi ile TÜRK ULUSUNU tarih sahnesinden silme amaçlı bu Sevr paçavrasının ibretlik içyüzünü yurtsever bir tarihçiden bir kez daha okumanın – genç kuşaklara okutmanın tam zamanı.. Elde ULUSAL EĞİTİM SİSTEMİ de kalmadığına göre, iş anababalara düşüyor, evde ulusal – bilimsel eğitim!

Tarihçi G. Filiz Tuzcu, ”SEVR Antlaşması’‘ konulu kapsamlı makalesine (monografisine) şöyle başlıyor :
******

HAÇLI EMPERYALİZMİN TÜRK MİLLETİ  İÇİN VERDİĞİ ÖLÜM KARARI: SEVR ANTLAŞMASI (10 AĞUSTOS 1920)

Filiz Tuzcu – Ağustos 2018 

GİRİŞ

SEVR Antlaşmasını gerçek boyutlarıyla kavrayabilmek için Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili “Geçmişten Günümüze Köprü Kurabilen – Tarafsız – Aydınlatıcı Ön Bilgilere” mutlak bir gereksinim vardır; şöyle ki Osmanlı Devletini kim kurdu, Osmanlı hanedanı soy – ırk olarak kimlerden oluşuyordu, zamanla yönetime hangi “yabancı unsurlar” hakim oldu ve o noktadan sonra Osmanlı zihniyeti ve siyaseti nasıl 180 derece yön değişerek “Türk Ve İslâm karşıtlığına” dönüştü ve Osmanlı Devletinin gerçek sahibi olan Türkler nasıl devlet yönetiminden tamamen uzaklaştırılarak, bir zamanlar himayesine aldığı, güvenli, refah ve mutlu bir hayat yaşattığı yabancı kökenli gayrimüslim azlıklardan aşağı bir statüye indirilerek, nasıl ezilmeye ve hor görülmeye başlandı…?

       1938 sonrası Türk Milletinden özellikle gizlenen söz konusu bu tarihi gerçekleri bilmeden, “ne Osmanlı zihniyetini, ne bu zihniyetin Türk Milleti üzerinde bıraktığı ve bugüne kadar derin izlerinin silinemediği son derece olumsuz etkilerini” anlayabilmek mümkün değildir. Bir başka deyişle “Gerçek Osmanlı Tarihini” bilmeden, Osmanlı devletinde hakim konuma gelen yabancı unsurları, onların iç ve dış politikalarını, Osmanlı İmparatorluğu’ nun çöküş süreci ve nedenlerini, Balkanlar ve Kafkaslarda yaşanan Türk Soykırımını, 1. Dünya Savaşına neden girildiğini, Osmanlıların boyun eğip, hiç itirazsız kabul ettikleri Mondros Ateşkes Antlaşmasını ve  “Türk Milletinin Onurlu Ölüm – Kalım  Mücadelesi  Olan  Kurtuluş  Savaşı Destanımızı” anlamaya imkân yoktur.
******

Sn. Tuzcu devamla                                    :

… çünkü Orhan Gazi’nin üç Hıristiyan Grek (Rum) eşleriyle – Horofira – Asporçe – Teodora- ile başlayan yabancı gayrimüslim kadınları “şehzade eşleri, anaları, babaanneleri ve akrabaları yapmak”, Osmanlıda gayet köklü ve değişmez bir gelenek halini almıştır! Söz konusu bu yabancı kadınlar Osmanlı sarayına gelirken elbette yalnız gelmemişlerdir; yanlarında rahiplerden, papazlarından, danışmanlarından, güvendikleri özel hizmetçilerden vs… oluşan kalabalık bir grupla beraber gelmişler ve Osmanlı sarayında kraliçeler gibi saltanat sürmüşleridir! Ayrıca yine bu yabancı kadınlar, memleketlerinde kalan aileleriyle, akrabalarıyla, ruhban sınıfla, soydaşlarıyla irtibat içinde olmuş ve doğal olarak her fırsatta onların çıkarlarını gözetmekten  geri kalmamışlardır.[1]

Osmanlı padişahları ise Müslüman Türkleri, mevcut durumdan şüphelendirmemek adına, yabancı cariyelerine – eşlerine – yabancı annelerinin şehzadeyken kendilerine tayin ettiği lalarına (öğretmenlerine) – nedimlerine (iç-oğlanlara – yani oda hizmetçilerine) birer Türk /Müslüman takma adı vererek ve “bunlar artık Müslüman oldular” açıklaması yaparak, Türklerin gözünü boyamışlardır! Osmanlıların ailelerine – mahremlerine – saraylarına alıp baş tacı ettikleri bu yabancı Hıristiyan veya Yahudi unsurlar içinde İslâm dinini ve Türklüğü samimiyetle benimsemiş olan bazı istisnalar olabilir! Ancak bu durum tamamen istisnadır. Çünkü genel olarak Osmanlı hanedanına ve devlet yönetimine hakim olan padişah ailesi ve devşirmelerin siyaset ve uygulamalarına baktığımızda, bu unsurların Türk ve İslâm karşıtı oldukları açıkça görülmektedir… Örneğin tarih kaynaklarında “en erken Orhan Gazi devrinde bile, İslâm’da yasaklanmasına rağmen zoraki bir ruhban sınıfının yaratıldığı ve böylece Kuran’da yer almayan hurafelerin İslâm’a sokulmasına göz yumulduğuna” dikkat çekilmiştir![2]

Osmanlıların, bünyelerine – mahremlerine aldıkları yabancıların etkisi altına girdiklerini gösteren pek çok çarpıcı örnek vardır; bunlardan biri de kendi öz babasını tahttan indirmek için ortadan kaldıran Yavuz Sultan Selim’den olma, Yahudi Helga’dan doğma Kanuni Sultan Süleyman’dır; güvenilir Tarih Kaynakları Süleyman’ın köle cariyesi – Rus papazının kızı Roksalan’ın (Hürrem’in) etkisi altına girerek, onu baş tacı ettiğini – genelde onun sözünden dışarı çıkmadığını, hatta Hürrem’in isteğiyle öz oğlunu ve öz torununu öldürttüğünü ifade etmişlerdir; ayrıca Kanuni, oda hizmetçisi – nedimi (şehzadelik yıllarından itibaren yanından ayırmadığı – özel bakımını yapan, hamamda yıkayan – tırnaklarını kesen, onu giyindiren, eğlendiren vs…) Pargalı Hıristiyan kölesini de en az Hürrem kadar çok sevdiğini ve bu kölesine de “İbrahim” adını vererek ve onu “Paşa” unvanı ile taçlandırarak koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nun başına getirdiğine, yani oda hizmetçisini “sadrazam” yaptığına, hatta bu uygunsuz davranışının sonucunda imparatorlukta düzen ve otoritenin bozulduğuna dikkat çekilmiştir![3]

[1][1] Örneğin Orhan Gazi’nin üçüncü Grek eşi Teodora’nın, adını değiştirmeye dahi razı olmadığı ve Türk topraklarında Hıristiyanlığın baş savunuculuğunu yaparak, Hıristiyanlığa ve Hıristiyanlara değerli hizmetlerde bulunduğu ifade edilmiştir.
[2] Alphonse De Lamartine, Osmanlı Tarihi Cilt  1, Sabah Yayınları, İstanbul, 1991, s. 70.
[3] Koçi Bey, Koçi Bey Risaleleri, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2008, s. 11 – 16, 81.

………
………

Anadolu Türklerinin uyanabilmesi ise ancak dört yıllık – korkunç bir 1. Dünya Savaşı sürecinde ve savaş sonrasında gerçekleşen dış güçlerin Türk topraklarını fiilen işgal etmeleri, yabancı asker ve azınlıkların saldırı ve tecavüzleriyle mümkün olabilmiştir! Büyük Atatürk konuyla ilgili şu çarpıcı açıklamayı yapmıştır; “Özellikle bizim milletimiz, milli kimliğini bilmemenin çok acı cezalarını çekmişlerdir.  [Zamanla tamamen yozlaşan, Türklükten ve İslâm’dan uzaklaşan Osmanlı padişahları ve onların devletin en üst makamlarına getirdikleri devşirme yöneticileri, Türklere binlerce yıllık köklü milli kimliğini ve tarihini kasıtlı olarak unutturmuşlardır, Türkleri ümmet anlayışı içinde pasifleştirerek, eritmişlerdir (melting pot) ] İmparatorluğun içindeki çeşitli toplumlar, hep milli kimliklerine ve inançlarına sarılarak ve milliyet idealinin kuvvetiyle kendilerini kurtarmışlardır. Bizler ise, ne olduğumuzu, onlara yabancı, onlardan ayrı bir millet olduğumuzu, sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Kuvvetimiz zayıfladığı anda biz hor ve hâkir gördüler. Anladık ki, kabahatimiz kendimizi unutmakmış. Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak, öncelikle bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu saygıyı bütün davranış ve hareketlerimizle göstermemiz gerekir; bilelim ki milli benliğini bulamayan milletler, başka milletlerin avı olur.” [1]

[1] Mustafa Kemal Atatürk, Atatürkçülük: Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 2001, s. 277.

………
…………

Büyük Atatürk, Türkler için son derece vahim ve karanlık olan o sürecin “1918 – 1922” bir kısmını şöyle anlatmıştır; “Dahiliye Nazırı Damat Şerif Paşa, Sivas’ta işgalleri protesto eden ve “kahrolsun işgal” diye bağıran halkı kastederek Sivas Valiliğine yaptığı bildiride “Kahrolsun işgal” gibi yazılar, hükümetin şimdiki siyasetine uygun değildir” diyordu. Bu ne demektir baylar? Osmanlı Hükümeti, düşmanların yurdumuza girişini kötü görmeyen bir siyaset mi güdüyordu? Bunun üzerine 13 Ekim 1919’da Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya şu telgrafı çektim; “Ulusun gerçek duygularına dayanarak hükümetin, haksız işgalleri tanımadığını resmi siyasi bir dille bildirmesini ve Ateşkes Antlaşması hükümlerine aykırı olarak, düşmanlarımızın bugüne dek işlerimize karışmalarını protesto edilmesini beklemekteyiz.” Delegemiz ve Harbiye  Nazırı Cemal Paşa’nın verdiği yanıt çok ilgi çekicidir; (Belge: 154, 18 Ekim 1919 ) “Ulusal isteklere uygun olarak işleri yürütme sorumluluğunu yüklenen İstanbul Hükümeti, tutumunda ve yürütümünde siyasetinin gereklerini kollamak, yabancılara karşı daha konuksever ve ılımlıca davranmak zorundadır. Sayın Heyeti Temsiliye’den hükümetin yaptığı işleri daha çok destekleyici olmalarını rica ederim.”

……..
………

Sn. Tuzcu şöyle bağlıyor                                     :

Sonuçta diyebiliriz ki      :

Sevr Antlaşmasıyla” Türk Milletinin ölüm fermanını yazan birleşik emperyalist güçler, bu antlaşmayı zorla Türklere dayatmak için ellerinden gelen her zorbalığı, her saldırı ve katliamı yapmışlar ve bunun için Türk topraklarına Grek ordularını salarak, yerel Grek ve Ermeni çetelerini silahlandırarak, azınlıkları kışkırtarak Türk köylerine ve şehirlerine her türlü saldırıyı yapmışlar ve Türklere dünyada resmen cehennemi yaşatmışlardır. Ayrıca onlar, Osmanlı padişahını ve dini örgütleri kullanarak iç isyanlar çıkartmışlar, kardeşi kardeşe katlettirerek de Türk milletine çok büyük kayıplar ve acılar yaşatmışlardır. Yine işgalci güçler, Türk vatanını bir baştan bir başa tahrip etmiş, evleri, ahırları, camileri, ekinleri dahi yakmış ve yıkmışlardır. Ancak Mustafa Kemal Paşa gibi bir dahi – mükemmel bir komutan – bilge bir devlet adamı, cesur bir vatanseverin liderliğinde topyekûn bir araya gelen Milli Güçler (7’den 70’e topyekûn Türk Milleti)  – hep birlikte el  ele vererek – korkunç yokluklar, açlıklar, acılar içinde, ölümüne savaşarak bağımsızlığımızı ve vatan topraklarımızı kurtarabilmişlerdir. Bizler o acı günleri çok şükür ki yaşamadık; yaşamadık ama, yaşamış gibi empati yapabiliriz, hatta mutlaka yapmamız gerekir.

Şayet yüzlerce yılda ender yetişen bir Mustafa Kemal Paşa ortaya çıkıp, her şeyini feda ederek, “şaşkınlık – korku ve çaresizlik içinde kalmış biçare Türk Milletine sahip çıkmasaydı, dağınık bölgesel milli örgütleri biraya getirmesiydi, herkese cesaret ve umut olmasaydı, milletini aydınlığa – özgürlüğe doğru var gücüyle teşvik edip, Kurtuluş Savaşımız ve Destansı Zaferlerimizi” gerçekleştirmeseydi, işte o zaman Sevr Antlaşması, tüm hükümleriyle devreye girmiş olacaktı!  

Böylece Batı Anadolu ve Karadeniz sahil Bölgemiz Greklere, Kuzey Doğu Karadeniz Bölgemiz Ermenilere, İstanbul ve Boğazlar yabancılardan oluşan ortak bir komisyona, İstanbul Fener Bölgesi “Vatikan Modeli” özerk İstanbul Grek patrikhanesine, Güney Doğu başkalarına verilecek ve biçare Türkler ise Orta Anadolu’da, Konya merkezli, üç – beş şehir içine sıkışarak, hapsedilecekti; ancak bu kadar değil, “İngiliz gizli belgelerinde Türklere lütfen bırakılacak olan bu küçük İç Anadolu bölgesinde bile Türkler, kendi başlarına – özerk bırakılmamalı, bizden biri başlarında – yönetimde olmalı – yani manda altına alınmalılar” deniliyordu! Böylece Türk Milleti kabul edilemez bir esaret ve alçaltıcı bir zillet içinde yaşatılacaktı! Tabii ki buna yaşamak denirse!

Onun içindir ki bizler, Büyük Atatürk’ümüze ve Onun izinde gitme sağduyusu gösteren fedakâr Aziz Türk Milletimize ödenemeyecek kadar büyük minnet borçluyuz. Bu tarihi gerçekleri hiçbir zaman unutmamak ve unutturmamak dileğiyle…
====================================

22 sayfalık kapsamlı tümünü okumak için lütfen üstünde tıklayınız..

Tarihçi Sayın Güzide Filiz Tuzcu hanımefendiye bir kez daha çok teşekkür ediyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 27 Ağustos 2018, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Kılıçdaroğlu’ndan döviz krizi için 13 maddelik öneri

Kılıçdaroğlu’ndan döviz krizi açıklaması

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu yaşanan döviz kriziyle ilgili açıklama yaptı. Kılıçdaroğlu, iktidara ekonomiyle ilgili 13 maddelik öneride bulundu. (11 Ağustos 2018)
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Kılıçdaroğlu, düzenlediği “ekonomi” konulu basın toplantısında, Türkiye’nin, tarihinin en önemli dönemlerinden birini yaşadığını, derin bir ekonomik, siyasal sorunla karşı karşıya olduğunu söyleyerek, yaşanan sorunun siyasetçilerin yanı sıra işçinin, memurun, emeklinin, sanayicinin, esnafın gündeminde olduğunu belirtti.

Sorunun büyüklüğünün, bunu “halının altına süpürme lüksü”nün olmadığını gösterdiğini belirten Kılıçdaroğlu, “Hep birlikte bu sorunu aşmak için çaba göstermek zorundayız. Bunun birinci yolu kararlı, sabırlı ve tutarlı bir politikayla yola devam etmektir. Neyi, nasıl yapacağınızı çok iyi bileceksiniz. Eğer neyi, nasıl yapacağınızı bilmeden, öngörmeden, planlamadan yola çıkarsanız bu krizi aşamazsınız. Krizi aşmak, sağlıklı bir süreci yaşama geçirmek için ilk yapılması gereken iş, sorunu yaşayanlarla bir araya gelmektir” dedi.

Kılıçdaroğlu, eski başbakanlardan Bülent Ecevit’in Ekonomik ve Sosyal Konseyi kurduğunu, konseyin Anayasa’ya girdiğini hatırlatarak, “3 ayda bir toplanması, bütün sosyal tarafların olması gerekiyor. Ekonomik ve sosyal olayların görüşülüp, tartışılıp çözüme bağlandığı bir ortam olarak değerlendiriliyor. Ülkeyi yönetenlerin ilk yapması gereken iş hızla Ekonomik ve Sosyal Konseyi toplamaktır. Ekonomik ve Sosyal Konseyin toplandığı tarih en son 5 Şubat 2009. Ülkeyi yönetenler buna düşünmemiş, buna gerek duymamış olabilir.” dedi.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu‘nun “13 madde bize göre çok önemli” diyerek açıkladığı öneriler şöyle:

  1. madde: Devlette liyakat yoksa devlette çürüme vardır. Yapılması gereken en önemli işlerden birisi devlette liyakat sisteminin yeniden inşa edilmesidir.

2. madde hukukun üstünlüğü ve güvenliğidir. Milletvekillerinin öğrencilerin hapiste olduğu bir ülkede ‘yabancılar gelsin yatırım yapsın’ diye beklerseniz hayal ortamında yaşarsınız.

3. madde Merkez Bankası’nın bağımsızlığıdır. Bugün merkez Bankalarıyla ilgilenen dünyadaki bütün çevreler Türkiye’deki Merkez Bankası’nın bağımsız olmadığına inanıyorlar. Siyasi otorite yüzünden bağımsız karar alamıyor. Eğer bu güvenceyi verirseniz farklı bir merkez bankası profili ortaya çıkar. Ülkeyi yönetenlerin 3. maddesi bu.”

4. madde sıcak para yönetimi. Akılcı bir sıcak para yönetimine geçmek gerekiyor. Dolar kurundaki her on kuruşluk artışın bize maliyeti 22 milyar lira. Yılbaşından bu yana dolar kurunun yükseliş maliyeti 580 milyar lira.

5. madde: Dolar esas alınarak ihaleler yapılıyor yani dolar baş tacı ediliyor bu politikadan vazgeçilmeli. Dolar esas alınarak hızla TL’ye dönüştürülmeli eğer TL’ye güveniyorsanız ‘TL bizim paramız’ diyorsanız hızla ihaleleri Türk Lirasına dönüştürün. Dolara endeksli geçiş ücretleri var. Bunların da tümüyle TL’ye dönüştürülmesi gerekiyor. Bunu yapmanın mevcut yönetim tarafından zor olduğunu biliyorum”

6. madde: Kamu İhale Yasasının mutlaka değişmesi gerekiyor. Yolsuzluğun temel kaynağı budur. 16 yılda tam 186 kez ihale mevzuatı değişti

7. madde: Hepimiz vergi ödüyoruz çocuk doğduğu andan başlayarak vergi ödüyor. Vergilerin nereye ödendiğini denetleyen Sayıştay uluslararası standartlarına dönmeli. Sayıştay’ın şu anda denetim yapacağı alanlar kısıtlı, eli kolu bağlı durumda.”

8. madde: Bütçe dışı uygulamalar. Kim bütçenin dışında fonlar oluşturdu? TOKİ vb. yapıların hepsinin kaldırılması gerek. Bütçe disiplinin bu bağlamda sağlanması gerek.”

9. madde: Dış politika bugün izlenen politikanın 180 derece değişmesi gerek. Dış politikada hamaset söylemlerine, dost söylemlerine yer yoktur. Her ülke kendi çıkarları için söylem oluşturur. Güçlü bir ekonomi oluşturamazsanız başka ülkelerin sömürdüğü ülkeler durumuna gelirsiniz. Türkiye’nin bugün geldiği nokta bu. Trump bir tweet atıyor, Türkiye’de $ yükseliyor. Neden böyle oluyor? Güçlü bir ekonomi olmadığı için. Trump’ın attığı her tweet Türk halkının onurunu zedeliyor. Asla kabul etmiyoruz. Bu konuda Türkiye’de bir görüş birliğinin sağlanması çok önemli. Eğer iç politikayı, dış politikanın malzemesi haline getirseniz güçlü kalamazsınız.”

10. madde: Kontrolsüz borçlanma. Bunun için bir anayasal kural getirmek gerekiyor. Herkes gönlünce borçlanamaz. Çocuklarımızı, torunlarımızı borç altında bırakamayız. Bunun sınırları ve kurallarının olması gerek. TBMM’ye hesabı verilmeli. Bu borçları kim ödeyecek? Bu borcu 80 milyon ödeyecekse hepimizin soru sorma hakkımız var.”

“11. madde: Fakirin, fukaranın sırtına yıkılan bir vergi politikası var. Türkiye’nin bunu düzeltmesi gerek. Vergi cennetlerinde dolarları olanlar var. Bu dolarları olanlar Türkiye’ye getirdiğinde vergi ödemiyorlar. Yoksul ekmek alırken, su içerken vergi ödüyor. Milyarlarca dolarla uğraşanlar vergi ödemiyor. Bunu engellemek için 2006 yılında Parlamento üstüne düşeni yapmış. ‘Dolarlar ülkeye gelirse %30 vergi alacağım’ demiş. Bu kararname 2006 yılından beri çıkmıyor. Biz bu kararnamenin hızla çıkmasını istiyoruz. O vergi cennetleri nereler, herkes biliyor.”

12. madde: Üretimi önceleyen politikaya gerek var. Bir ülke üretirse güçlü olur.

13. madde: İsraf ekonomimizi hepiniz görüyorsunuz. Lüks arabalardan geçilmiyor. Tasarruf yapacağız diyorsanız kamudaki araba saltanatına son verin. Kiralık binalarda oturuyorlar. Neden? Eskiden bakanlıklarda otururlardı. Beğenmiyorlar.

“Saydığım 13 madde bize göre çok önemli. Bir bölümü derhal yapılabilir bir bölümü orta vadede (AS: erimde). Bir bölümünün sonuçları uzun sürede çıkabilir. Hem yasaların hem uygulamanın gelişmesi gerekiyor. Yasama ve yürütmenin bunu el ele vererek yapması gerekiyor. Türkiye’nin demokratikleşmesi, Sayıştay’ın güçlenmesi pek çok yasal düzenlemeye her türlü desteği vereceğiz ve izlemcisi olacağız. Hükümet yok. Artık bakanlar kurulu yok. Yasa tekliflerini milletvekilleri verecek. Bu tekliflerin krizden çıkma yolunda bir uzlaşmayla parlamentoda görüşülmesi bizim en büyük arzumuz. Her türlü katkıyı veririz.”

  • Bir kişinin egosuna ülke teslim edilemez.
  • Parlamentoda üzerimize düşeni yapacağız.
  • Ülkeyi yönetenlerin hızla karar alması gerek..

==================================================
Dostlar,

AKP = ERDOĞAN, “1 $ = 6,5 TL” İKEN BİLE NEDEN HALA ULUSAL BİRLİĞE SARILMIYOR?

Anamuhalefet partisi CHP’nin “Kara Cuma” nın ertesi günü (11.08.2018), gecikmeksizin, İstanbul’da 13 önemli öneri sunması değerlidir, anlamlıdır.

10 Ağustos Sevr Anlaşması‘nın (1920) 98. yıldönümüdür.
Bu rezil Anlaşma, 23 Nisan 1920’de Ankara’da Mustafa Kemal Paşa‘nın çağrısı ve büyük çabaları ile toplanan 1. Meclis (BMM) tarafından “vatana ihanet” belgesi sayılarak reddedilmiştir. Bu Anlaşmaya imza koyan son Osmanlı Padişahı 6. M. Vahdettin ve damadı… vatan haini ilan edilmiştir. Kurtuluş Savaşımız bu temelde azimle kurgulanmış, yürütülmüş ve başarılmıştır.

Lozan Barış Anlaşması ile Sevr tarihin çöplüğüne atılmış ancak Batılı emperyalistlerin kursağında ukde olarak kalmıştır. Bunu her fırsatta yazıp söylemişlerdir ve halen de işlemektedirler.

Paranoya denilmesin lütfen, siyasal tarihte – uluslararası ilişkilerde hiçbir şey rastlantı değildir; Türkiye’de yürütülen ekonomik ağırlıklı çok yönlü operasyonun dün, 10 Ağustos 2018 günü, Sevr’in 98. yılına dek düşmesi basit bir örtüşme (tesadüf) değildir…

Emperyalizm gene işbirlikçiler bulabilmekte, tersinden söylersek işbirlikçiler gene emperyalizmin uşaklığını sürdürmektedirler.
*****

Rize’de söylenenler son derece ilginçtir. Kılıçdaroğlu’na “… avcunu yalarsın.. ” denmektedir. Olanaklı en kısa sürede bu kez AKP sözcüsü devreye girmekte, Anamuhalefet liderine pekiştirme dozu ile saldırmaktadır. Bu patolojik – kör takıntı nasıl açıklanabilir? Kemal Kılıçdaroğlu’na dönük kategorik bir saplantılı düşmanlık niyedir ki?

Sırası ve zamanı mıdır ayrıca?
Eğer ülkemiz “belirttiğiniz üzre” küresel bir saldırı karşısında ise içeride safları bir etmek kaçınılmaz değil midir? Burnunuzun dikine dikine gitmeniz, kör inadınızı sürdürmeniz nelere dayandırılabilir?
Yangını söndürmek için eylem planınızda ele gelir ne öneri var? Damat bey dün buram buram terlerken hangi somut çözüm önerisi üretebildi?
Oysa CHP’nin 13 önerisi, ülkenin seçkin uzmanlarının emeği ile hazırlanmıştır.
****

AKP = RTE’ye çağrı              :

Madem 15 Temmuz benzeri bir ekonomik saldırı var, üstelik AKP’nin başı aynı zamanda Cumhur’un da başı; o halde ULUSAL BİRLİK ÇAĞRISI dışında seçenek yoktur!

Eğer bunu yapmayarak hala ayrıştırıcı – ötekileştirici, kin – nefret tabanlı söylem içinde iseniz; bu tutumunuz net bir turnusol kağıdıdır ve politik psikoloji açısından yaşanan yangını sizin gerçekte ciddiye almadığınız hatta kurgulayıcılarından olabileceğinize ilişkin net bir turnusol kağıdıdır.

Daha açık mı yazalım : Günlerdir yazıyoruz..

  • KURGULU DEVALÜASYON!
  • Batı’yı rant ile besleme misyonuna devam iktidarda kalabilmek ve yolsuzlukları örtmek için..

Anamuhalefet – Muhalefet bu gerçekleri de dile getirmelidir; ortak söylem geliştirmelidir.

Erdoğan’a şu sorulmalıdır    :

  • Garip – gurebanın yastık altındaki kara gün dostu birikimini kumar masasına çağırarak hamaset yapıyorsun da, 15 yılda yarattığın en az 15 yandaş, resmi Dolar milyarderinden, yurt dışına kaçırılan servetlerin yurda getirilmesinden.. neden söz etmiyorsun? Örneğin 1942’de İnönü’nün koymak zorunda kaldığı Servet / Varlık vergisi neden aklına gelmiyor? Şirketlerin borçları yeniden yapılandırılıyor da, Anonim şirket gibi yönetmek istediğiniz Türkiye’nin çevrilemeyen yarım trilyon doları aşkın borcu neden yeniden vadelendirilmesin? Finans-kapital izin vermiyor mu buna?

Kurtuluş Savaşında bile Sakarya savaşı hazırlığı için Tekalif-i Milliye Yasası çıkarıldığında (1921), yurttaştan “ödünç” istenmişti.  Halktan bozdurması istenen döviz – altın vb. için belli süre sonra -“kriz” aşıldıktan sonra- faiziyle ve aynen iade güvencesi neden vermiyorsunuz? TL’ye dönüştürsün, kalıcı olarak yoksullaşşsın ve yarattığınız bunalımı omuzlasınlar öyle mi? Bu da AKP dinciliğinin, oy depolarına ve Müslüman din kardeşlerine dönük adalet anlayışı olmalı! Yurdum insanı uyanır mı acaba??
****

  • Bunca sefilliğe çözüm önermekten aciz kaldığımızı itiraf ediyor; pisliği teşhir ediyoruz.

Bunca ağır – kahredici yıkımda bile ulusal birlik dışlanıyorsa 2 seçenek var :

1. Ya olup bitenin gerçekten ayırdında değilsiniz, realiteden koptunuz;

2. Ya da kurgulayan aktörlerdensiniz ki serinkanlı gözüküyor, (!?) “meydan okuma” rolü (!) oynuyorsunuz hala..

Ancak her ikisi de Türkiye için felaket… Biri “40 satır”, öbürü “40 katır”.. Ya siz oyuncular??

TEK ADAM rejimi, Türkiye’de “İslamcıların iktidar hırsı ve Cumhuriyet düşmanlığı” körüklenerek işte tam de “bu günler” için kuruldu ve model acımasızca işletiliyor..

Herkes aklını başına alsın.. “ABD’nin istekleri bir sömürge ülkesine gibi..” vb. yönlendirici yorumlara aldanıp “2 yanlı senaryo”yu görmezden gelmesinler..

Gene de ekleyelim :

  • TBMM Başkanı Binali Yıldırım, Meclisi olağanüstü toplantıya çağırmalıdır genel görüşme için (Anayasa md. 93). Yeryüzünde parası = saygınlığı = geleceği ile böylesine acımasızca oynanan bir başka ülke yoktur! AKP = Erdoğan bu yıkımdan 1. derece sorumludur ve TBMM böylesi zamanlarda ülkeye kol kanat germeyip ne zaman işe yarayacaktır? Tatilin sırası mıdır? Muhalefet de bu isteği yükseltmelidir, 120 vekil (1/5) ile çağrı yapmalıdır (Anayasa md.93).. Ve genel görüşme bitmeden tatile dönülmemelidir.. 600 vekile onca aylığı – yolluğu niye ödüyoruz? TBMM toplansın ve muhalefetin “genel görüşme” istemi AKP – MHP blokunca reddedilsin.. Halka teşhir edilsin bu tutum.. TBMM süs ve TEK ADAM post-modern sultan!

Çare;

  • Halka bu çıplak gerçekleri anlatarak örgütlemekte.. Düzen partileri ne denli yapabilir? Koşulların zorlaması ve başka çareleri kalmadığı ölçüde, gıdım gıdım belki..Yaşayacak ve göreceğiz; insanlık onuru, ne denli ağır bedeller ödese de, gene kazanacak.

Sevgi ve saygı ile. 11 Ağustos 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

Büyük Atatürk’ü Anmak Yetmez; O’nu İyi Anlamak Gerekir..

Büyük  Atatürk’ü Anmak Yetmez;
O’nu İyi Anlamak Gerekir..

G. Filiz Tuzcu

(AS: Bizim kapsamlı katkımızı yazının altındadır..)

Büyük Atatürk’ü bir gün, ya da bir kaç gün değil, her gün anmak, her gün takdir etmek ve minnet duymak  için yüzlerce nedenimiz var… Çünkü O Büyük Ruhlu İnsana  o kadar çok şey borçluyuz ki … Onun, hepimizin üzerinde o kadar çok “kul hakkı” var ki…

O halde Onu gerçek devasa boyutlarıyla – yani gerçek değeriyle;  düşünce ve ilkeleriyle, Aziz Vatanımıza ve Dinimiz İslâm’a yaptığı üstün – kahramanca hizmetleriyle, Türk Milletini “kula kul olmaktan kurtarıp”, özgür, saygın ve onurlu bireyler yapmasıyla” tanımak ve tanıtmak, bu kutsal vatan topraklarında yaşayan her birimizin  vicdan, namus ve şeref borcudur kanaatindeyim.

Aksi takdirde Ona olan sevgimiz ve saygımız, samimi olmaz ve sadece sözde kalır!

Ben yıllardır tarih araştırmaları yapıyorum, tarih ile ilgili yerli ve yabancı yüzlerce kitap okudum; ve  o zaman anladım ki “Büyük Atatürk” Türkiye’de gerçek boyutlarıyla tanınmamış, tanıtılmamış, ya da kasten tanıtılmamış!

Oldukça düşündürücü  olan  ve dikkat çeken ise  şudur; önyargısız – dürüst yabancı araştırmacılar, gazeteciler, bilimden başka hiçbir kaygısı olmayan akademisyenler, Büyük Atatürk’ün gerçek değerini keşif etmişler ve Onu, Türkiye’de  yaşayan pek çok aydından  daha iyi tanımışlar ve tanıtmışlardır. Bir başka deyişle söz konusu bu yabancılar, Büyük Atatürk’ün tarihi hakkını, Ona teslim etmişlerdir.  Bu da bizlere açıkça gösteriyor ki,  Büyük Atatürk, kendi vatanında – kendi milletine doğru tanıtılmamıştır!  (Tıpkı Kuran’ın tebliğ ettiği İslâm Dininin de tanıtılmadığı gibi…) Biz Türklerin,  şöyle bir durup, iyice düşünmemiz ve bu durumu sorgulamamız gerekmez mi?

Şöyle ki 79 yıl sonra dahi Büyük Atatürk’ün Türk Milletine sağladığı bu özgür vatanı ve yaşamı halâ takdir etmeyenler varsa;

Büyük Atatürk’e ve laikliğe halâ “dinsizlik  iftirası atanlar” varsa;

Din tüccarları, sahte şeyhler, şıhlar, tarikatlar vatanımızda cirit atıyorsa; 

Cumhuriyetin faziletleri millete halâ doğru anlatılmamışsa;

İslam dininin “güzel ahlâk” olduğu, Yüce Allah’ın “sarığa, cüppeye, türbana, şekle ve göstermelik “Arapça” ibadetlere değer vermediği” millete halâ öğretilmemişse,

Burada “Ben Atatürkçüyüm, Türkiye laiktir – laik kalacak, Atatürk’ün izindeyiz, Atatürk’ün düşüncelerini anlatıyoruz – yaşatıyoruz” diyen bazı kurumlar,  makam ve unvan sahibi pek çok aydın, demek ki  79 yıldır görevlerini doğru yapmamışlar ve milletini aydınlatamamışlar demektir.  En büyük eksiğimiz – ya da yanlışımız “öz eleştiri” yapmamak ve “doğru konuşanları” susturmaktır!

Ben şuna inanıyorum ki, 1938 sonrası herkes – “siyasetçisi, milletvekili, gazetecisi, öğretmeni, akademisyeni vs…”  herkes – sözüne  ve ettiği yemine sadık kalsaydı, Atatürk ile ilgili sözleri ve eylemleri birbirini tutsaydı, bugün Türkiye bu halde olmazdı.

O halde 10 Kasım’da bu hayati hususu bir kez daha düşünelim ve sahte Müslümanlara, sahte demokratlara, sahte cumhuriyetçilere, sahte bağımsızlara, sahte bilim insanlarına ve  illâ ki sahte Atatürkçülere  geçit vermeyelim…

Atatürk’ü samimiyetle seven – takdir eden, vatanını da sever ve korur; Vatanını samimiyetle seven – koruyan,  Atatürk’ü de sever, Onun düşüncelerini yaşatır  ve  hedeflerini  hayata geçirir…

Gerçek Müslümana gelince, asla “nankör olmaz, iki yüzlü olmaz ve mutlaka kul hakkı gözetir”; Böyle bir Müslüman da, Büyük Atatürk’ün onca emeğini görür, takdir eder, Ona sevgi, saygı  ve minnet duyar.

Büyük Atatürk’ü iyi tanımak ve tanıtmak, O’nun aydınlık izinden gitmek ve O’nu her gün anmak dileğiyle, tüm vatanseverlere selâmlar…
==========================================

Dostlar,

Yurtsever kardeşimiz Sn. Güzide Filiz Tuzcu hanımefendiye, Büyük ATATÜRK hakkında içtenlikli çağrısı ve nesnel saptamaları için teşekkür etmekteyiz.. Evet, Mustafa Kemal ATATÜRK’ü anmak yetmez, O’nu, görkemli TÜRK Devrimi üzerinden anlamaya çaba göstermek gerekir. Yeryüzünün en kansız devrimi…

Saltanat’ın buru kanatılmamış, Vahdettin kendisi 22 Kasım 1922’de İngiliz Malaya zırhlısı ile bu ülkeye sığınarak İstanbul’dan kaç(ırıl)mıştır.. Çünkü aynı gün Meclis Saltanatı kaldırmıştı.. Hiçbir Osmanlı hanedanı üyesi hapsedilmemiş, gözaltına alınmamış, kötü işlem – davranış görmemiş ancak yurtdışına çıkarılmışlardır. Suçlama vatan hainliğidir, gerekçesi ise yurdun işgal ve parçalanmasına olanak sağlayan Sevr Anlaşması‘na son Osmanlı padişahı Vahdettin’in Saltanat Şurası’nın onay vermesidir.

Rus Devrimi son derece kanlıdır..
Fransız Devrimi son derece kanlıdır..
Çin Devrimi son derece kanlıdır..
Amerikan Devrimi son derece kanlıdır… İç savaşta 1860’larda 600 bini aşkın insan ölmüştür..

Türk Devrimi ise, İstiklal Mahkemelerinde 2500 dolayında insanı asker kaçağı – ırz düşmanı – vatan haini.. suçlamasıyla idam kararı vermiştir.

Mustafa Kemal Paşa‘nın örgütlediği ve yönettiği, görkemli bir başarıya ulaştırdığı Kurtuluş Savaşımız, tam anlamıyla bir özgürlük – bağımsızlık – yaşama hakkı (beka) savaşıdır ve yerin 7 kat dibinden göğün 7 katına dek meşru ve uluslararası hukuka uygundur. Bu gerçeklik 24 Temmuz 1923’te bize yenilen 7 düvel tarafından da kabul edilerek Lozan Andlaşmasıyla belgelenmiş, bu metin ülkemizin adeta tapusu ve tabusu olmuştur (İsmet Paşa‘nın gerçek kahramanlığıyla!) .

En azından bu yakın ulusal tarihimizin bütün kuşaklara, özellikle çocuk ve gençlerimize öğretmek ve ulus bilincini pekiştirmek zorundayız.

AKP’li  CB R.T. Erdoğan, 10 Kasım 2017 günü sarayında gene toplama kalabalıklara seslenirken, “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” demesinin yadırganmasını anlamadığını belirtti!? Eğer bu kişinin adı “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” ise, böyle demesinden daha doğal ne olabileceğini sordu! Doğrusu şaştık kaldık… Madem böyleydi de neden en azından 15-20 yıldır “Atatürk” sözcüğünü ağzınıza almıyordunuz; salt “Gazi Mustafa Kemal” diyordunuz? Biz de buna çooooook şaşırıyorduk.. Ne çabuk unuttunuz o dönemleri? Belleğinizde bir sorun mu var, halkın çooooook mu unutkan olduğunu düşünüyorsunuz?? Ne oldu size?? Her 10 Kasım’da ya hastalanıyordunuz ya da rastlantı bu ya, yurtdışı gezileriniz denk düşü(rülü)yordu!?

Başınıza %51 kayaları düştü korkarız..
“Allah ile Aldatmak” (merhum Prof. Yaşar Nuri Öztürk bunun kitabını yazdı!) dönemi bitti, sıra “Atatürk ile aldatma”ya mı geldi? 2019 seçimlerini de böylelikle almayı mı tasarlıyorsunuz?

Hani 10 Kasımlarda sap gibi ayakta durmanın gereği ve anlamı yoktu??

Öyle çok sabıkalısınız ki; sizlere inanmak, içtenlikli olduğunuzu düşünmek asla olanaklı değil! Israr edecekseniz inanmamız için attığınız yüzlerce dinci – gerici adımı geri almaya başlayın hemen.. Bakalım siz, yıkıp – harap ettiklerinizi kaç onyılda onarabileceksiniz..

Gördünüz mü, tarih ve Ulusumuz haklı ATATÜRK davasında direndi ve sizleri “takiyye” ile bile olsa boyun eğmek zorunda bıraktı..

  • “Beni inkâr edeceksiniz hatta bühtanla yad edeceksiniz. Hint’e, Yemen’e ve Mısır’a giden fikirlerim, orada filizlenerek gelip sizi boğacaktır.”
    demişti Yüce ATATÜRK.. “Kehaneti” (!) doğru mu çıktı yoksa?? Rüyalarınıza mı giriyor? Çankaya Köşkü’nde bu nwdenlerle mi kalamadınız??

Gene de kör kör inadı – sadırıyı bırakmak iyidir, sizin de hayrınızadır. Zararın neresinden dönülürse kârdır.. Haydi görelim sizi, alkışlamak isteriz sizi.

Sevgi ve saygı ile. 12 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com