19 MAYIS 1919 (Nice Kutlu 100 Yıllara…)

19 MAYIS 1919 (Nice Kutlu 100 Yıllara…)

G. Filiz Tuzcu
Tarihçi

Yüzyıllarca kul köle edildi padişahlara – yabancı Hıristiyan cariyelere – devşirme yöneticilere Türkler,

Keyfi fetih savaşlarından savaşlara –  cephelerden cephelere sürüldüler,

Akıtıldı sebil gibi şerefli Türk kanı, değersiz bir puldu ancak aziz canları!

Ne eğitim, ne sağlık, ne beslenme, ne yüzleri güldü – ne de gün yüzü gördüler, solduruldu Türklerin asil ruhları…

Saltanat derdine düşmüştü padişahlar ve onların yabancı saray güruhu,

İçten içe, günden güne zayıflatıldı – tüketildi koskoca devlet, nihayetinde kaçınılmaz son – çökertildi Türkün Aziz Vatanı,

Derken emperyalist akbabalar ve leş kargaları, kapkara bulutlar misali ufukları sardı, çıkarmışlardı dört yıllık korkunç bir savaş – Birinci Dünya Paylaşım Savaşı,

Birleşerek düşman güçler, Türklerin binlerce yıllık ata yurduna hücum ettiler; Türk topraklarını gasp etmeye – Türkleri de yok etmeye ant içtiler,

İnsafsız işgaller – vahşice saldırılar başladı; Türklerin namusuna, şerefine, canına, yuvasına – hayvanına – bahçesine – tarlasına kast etti zalimler,

Köyler – kasabalar basıldı, tarlalar, camiler yakıldı, namaz kılan müminler kurşunlandı, yaşlı genç, kadın – çocuk biçare Türkler, gavurların çizmeleri altında ezilmeye bırakıldı…

Türklerin o çok sevdikleri, “Allah’ın yeryüzünde gölgesi – İslâm Halifesi” diye bildikleri, yüzyıllarca baş tacı edip, önünde secde ettikleri halife padişahları o kapkara günde ne mi yaptı?

Kasaba teslim edilen kurbanlık koyunlar örneği Türkleri, insanlıktan çıkmış eli kanlı düşmanların önüne attı…

Yetinmedi bununla da padişah, düşmana teslim olmayan, can havliyle namusunu – canını kurtarmaya çalışan Türklere fena halde içerledi – kızdı,

Düşmanlarla birlik olan padişah, düşmana boyun eğmeyen – bu onurlu  Türklere  savaş açtı, ordular toplayıp üstlerine saldı…

Bir yanda dış düşmanlar, bir yanda kardeşi kardeşe kırdırtan padişah, güzeller güzeli Anadolu’muzu bir baştan bir başa kana boyadı…

Derken  Allah Aslanı bir YİĞİT razı gelmedi bunca zulme, sığınarak Rabbine ortaya atıldı cesaretle,

Tarihin derinliklerinden gelen efsanevi bir kahramandı sanki O,  Türkün eşsiz gücü yüreğinde, asil kanı damarlarında coşkun sular – seller gibi çağladı ve dedi ki;

  • Ne Allah’ın Kitabında, ne Türkün Yasasında yoktur  düşmana boyun eğmek; Türk hep hür yaşamıştır, hür yaşayacaktır sonsuza dek…”

Ancak düşmanlar güçlü, düşmanlar donanımlı; üstüne üstlük Osmanlı hükümeti, İslam maskeli tarikatlar – şeytana pabucu ters giydiren şeyhler ve o muhteşem(!) Osmanlı padişahı, hepsi de düşmanın tarafı,

Elde yok avuçta yok, dışta düşman – içte düşman sarmış dört bir yanı; Türkler şaşkın, Türkler sahipsiz, Türkler çaresiz, yediden yetmişe gözleri hep yaşlı,

Razı gelir mi hiç Yüce Allah böylesi korkunç bir zulme, içtenlikle yüzyıllarca kendisine iman etmiş, zulme karşı “Allah’ın kılıcı olmuş” asil bir milletin yok edilmesine…

Derken “Yürü ya benim güzel ahlâklı kulum, Mustafa Kemal Paşa” demiş: O büyük vatanseverin yüreğine sarsılmaz bir güven, bileğine güç, bakışlarına şimşeğin ateşini, ayaklarına özgür rüzgârların o erişilmez hızını vermiş…

Vatan aşkıyla çarpan cesur yüreği Mustafa Kemal Paşam‘ı, Türklerin kapkara bahtına doğan bir güneş, düşmanlarına karşı bir yıldırım, bir şimşek, bir kasırga yapmış,

Kurtuluş andı içerek O, masmavi göklerde görkemli kartal örneği bir çırpıda Anadolu’ya ulaşmış, böylece 19 Mayıs 1919’ta yalnızca Samsun’u değil, tüm yurdumuzu güneş gibi aydınlatmış…

Kahraman bir Milletin Kahraman Evlâdı Büyük Mustafa Kemal Paşam, senin büyüklüğünü anlatmaktan aciz kalıyor satırlarım,

Sığmıyorsun ne anılara, ne şiirlere, ne kitaplara, ne destanlara, ne tarihe, zaman üstü – ölümsüz bir LİDER oldun biz Türk Milletine,

Tırnağının hükmünde olmayan acizler, dil uzatabiliyor sana günümüzde! Biliriz ki onların asıl düşmanlığı Aziz Türk Milletine…

Her bir karış vatan toprağımız ve her bir çakıl taşımız, ağacımız, ormanımız, her şeyimiz SENDEN emanettir– azizdir- kutsaldır bizlere, ölümüne koruyacağımıza ant içiyoruz, bu böylece biline.

 

 

 

 

 

Sayın Ayhan Şıhmantep’e yanıt

Günaydın Ahmet Hocam,
Dün gece, sözü geçen kişiye yanıt olarak size bir e-posta göndermiştim; sizden ricam bu yanıtı da sitenizde paylaşmanızdır.
Bir kez daha altını önemle  çizmek isterim ki pek çok akademisyen – aydın – entelektüel vs… dinsizliği – ateistliği, “modernlik, çağdaşlık ve bilimin bir gereği gibi” zannetmektedir!!!! Bu onların düşüncesidir ve sadece onları bağlar.  (OYSAKİ KURAN İLE BİLİM ÇELİŞMEMEKTEDİR, BİLAKİS KURAN BİLİMİ, HAYATINIZA REHBER KILIN DEMEKTEDİR.) Söz konusu bu aydınlar, bu düşüncelerini halka zorla empoze etmeye ve halkın bin küsur yüzyıllık dini inancına hor gözle bakmaya kesinlikle hakları yoktur.
Dini inanç, adı üstünde hür bir inançtır – bir gönül ve maneviyat işidir; ateist bir insanın “söz konusu dini inancı ve Kuran’ı” sorgulama hakkı kesinlikle yoktur. Hatta din nasıl dayatılamazsa ise, dinsizlik de dayatılamaz.
Ayrıca samimiyetle “Ben Atatürkçüyüm” diyen aydın bir vatansever (kendi ister inançlı olsun – isterse olmasın), İslâm Dinini dışlamak yerine, halkını dinen bilinçlendirmeye çalışmalıdır; çalışmalıdır ki bir kez daha halkı, din maskesiyle – din kisvesiyle sömürülmesin.
Hem din insanı “ÖZÜYLE İNSAN” yapmak için vardır; Kuran “aklı – düşünmeyi – araştırmayı – bilimi esas alarak – gerçeklere ulaşmayı, her zaman her yerde ve  herkese karşı doğru sözlü olmayı, doğrularla birlikte olmayı, adaleti mutlaka yerine getirmeyi, üretimi –  paylaşımı, tüm canlılara karşı şefkat ve merhametli olmayı” öngörmektedir… Yani insanın maneviyatını – ahlâkını yükseltmeyi esas alır. Bundan neden rahatsızlık duyulur ki ??????????
KURAN’IN TANITTIĞI “GERÇEK İSLÂM DİNİNİ” ÇOK İYİ ANLAMIŞ OLAN VE  TÜM ÂYETLERİ DE ÇOK İYİ BİLEN  BÜYÜK ATATÜRK BAKIN NE DİYOR;
DİN GEREKLİ BİR MÜESSESEDİR; DİNSİZ MİLLETLERİN DEVAMINA İMKÂN YOKTUR; YALNIZ ŞURASI VAR Kİ; DİN, ALLAH İLE KUL ARASINDAKİ MANEVİ BİR BAĞLILIKTIR. (İşte ülkemizde 1938 sonrası  genel olarak aydınlar, bu dini gerçeği halka öğretmiş olsalardı, yani dinin Allah ile kul arasında bir sevgi ve bağlılık olduğunu, hiç kimsenin Allah ile kulu arasına giremeyeceğiniAllah’ın BİLİME, DOĞRULUĞA – ADALETE – ÜRETİME – HAKÇA PAYLAŞIMA büyük değer verdiğini, Müslümanlardan ne gibi temel özellikler talep ettiğini vs… öğretmiş olsalardı), Türkiye’de bu halk, din adına 80 yıldır sömürülmeyecekti…) BÜYÜK DİNİMİZ, ÇALIŞMAYANIN, İNSANLIKLA İLGİSİ OLMADIĞINI BİLDİRİYOR. BAZI KİMSELER ÇAĞDAŞ OLMAYI İNANÇSIZ OLMAK – DİNSİZ OLMAK SANIYORLAR. ASIL İNANÇSIZLIK ONLARIN BU İNANIŞIDIR; BU YANLIŞ YORUMU YAPANLARIN AMACI, MÜSLÜMANLARIN, İNANÇSIZLARA ESİR OLMASINI İSTEMEK DEĞİL DE NEDİR? (Ne kadar da haklı; tam da bir dahiye yakışan  muhteşem bir tespit; evet 1938 sonrasında Türk Milletine, Kuran’ın tanıttığı İslam değil, Hıristiyan batılı emperyalistlerin istediği – Türk Milletini manevi çöküntüye uğratacak –   sözde bir din, İslâm diye öğretilmiştir!  Şöyle ki inananlara maneviyat ve güzel ahlâk  kazandırmayan – otomasyona bağlanmış – şekli – göstermelik  ibadetlerin  ve anlaşılmayan Arapça ezberlerin hakim olduğu –  anlamsız ve ruhsuz  sözde bir din öğretilmiştir!!!)  MİLLETİMİZ,  DİL VE DİN GİBİ KUVVETLİ İKİ FAZİLETE SAHİPTİR. BU FAZİLETLERİ HİÇBİR KUVVET, MİLLETİMİZİN KALP VE VİCDANINDAN ÇEKİP ALAMAMIŞTIR VE ALAMAYACAKTIR.
AYDIN SINIFLA HALKIN ZİHNİYET VE HEDEFİ ARASINDA DOĞAL BİR UYUM OLMASI GEREKİRYANİ AYDIN  SINIFIN  HALKA  AŞILAYACAĞI  DÜŞÜNCELER,  HALKIN RUH VE VİCDANINDAN ALINMIŞ OLMALIDIR. HALBUKİ BİZDE BÖYLE Mİ OLMUŞTUR? ŞÜPHESİZ HAYIR; AYDINLARIMIZ İÇİNDE ÇOK İYİ DÜŞÜNENLER VARDIR, FAKAT GENEL OLARAK ŞU HATAMIZ VARDIR Kİ, KENDİ GELENEKLERİMİZİ, KENDİ ÖZEKLLİKLERİMİZİ VE İHTİYAÇLARIMIZI ESAS ALMAYIZ. AYDINLARIMIZ BELKİ BÜTÜN DÜNYAYI, BÜTÜN DİĞER MİLLETLERİ TANIR, AMA KENDİ MİLLETİNİ BİLMEZ!  HALKA YAKLAŞMA VE HALKLA KAYNAŞMA, AYDINLARA YÖNETİLEN BİR VAZİFEDİR. BUNUN İÇİN GENÇ AYDINLARIN HER ŞEYDEN ÖNCE MİLLETE GÜVEN VERMESİ GEREKİR.”  MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
(Millete güven vermekte, her şeyden önce onun geleneklerine ve dini inancına saygı duymaktan geçer.  Aklı olan biri bilir ki, milletin dini inancını dışlayarak, onlara “Tanrı yoktur, sizin inancınız saçma sapandır vs..” diyerek bir yere varılamayacağı, hatta milletin nefretini kazanılacağı aşikârdır.)
Ancak 1938’den günümüze  genel olarak “aydın denen kesim” dini tümüyle dışlayarak, “dini,  avamın temelsiz – boş – saçma bir inancı görerek – horlamış” ve çok çok büyük, hatta ölümcül bir HATA yapmıştır; bu mutlak gerçek artık kabul edilmelidir. Çünkü din açısından doğru bilgilendirilmeyen halk, Kuran’ın tanıttığı İslâm’ı, 21. yüzyılda bile maalesef halâ tanıyamamış ve bir kez daha – Osmanlı devrinde olduğu gibi, ve Büyük Atatürk’ün en çok endişe duyduğu gibi – dini siyasetine alet eden çıkarcı siyasilerin, sahte şeyhlerin – sözde dini tarikatların eline terk edilerek, tekrar dinen sömürülmesine fırsat verilmiştir! Söz konusu bu gerçeği inatla görmek istemeyenlerin iyi niyetinden şüphe etmek gerek…
Saygılarımla, 11 Nisan 2019

TORYUM MADENİ : TÜRKİYE’MİZİN BAĞIMSIZLIK VE AYDINLIK GELECEĞİ

TORYUM MADENİ 
(TÜRKİYE’MİZİN BAĞIMSIZLIK VE AYDINLIK  GELECEĞİ)

Konuk yazar  : G. Filiz Tuzcu
Tarihçi – Siyaset Bilimci

 

Bir  profesörün yazmış olduğu “Toryum Efsanesinin İç Yüzü” başlıklı yazısı dikkatimizi çekmiştir; şöyle ki bu kişi yazısına şöyle başlamıştır; “Gerçeklerden köşe – bucak kaçan (prof. unvanlılar gerçeklerden vebadan kaçar gibi – köşe bucak kaçıyorlar da, halk kaçsa çok mu?), ama palavra – masal – efsaneye çok düşkün halkımızın türettiği komplo uyduruklarından biri de 2007’deki elim uçak kazasında kaybettiğimiz değerli bilim insanı Prof. Engin Arık ve arkadaşlarının “dış  kaynaklı bir suikasta kurban gittikleri” yalanıdır.” ??????????  (Bu denli kesin konuşabilmesi oldukça kuşku uyandırıcıdır! )

  • Söz konusu bu bilim insanı, pek çok ciddi kuşkuyu içinde barındıran, hatta kazayla ilgili yanıtlanması gereken soruların gerek kaza günü, gerekse ertesi gün, hatta gerekse daha sonraki 12 yıllık zaman içinde bile halâ yanıtlanmadığı Isparta uçağının düşmesi olayına (30 Kasım 2007), bunun “suikast olmadığını, suikast suçlamasının yalan olduğunukesin bir dille ifade etmiş olması, yani yüzde yüz emin olabilmesi fazlasıyla şaşırtıcı olmakla birlikte, bilimsel bir yaklaşım da değildir! Bir başka deyişle bir bilim insanının, “uçağın düşmesi neticesinde ölenlerin, dış kaynaklı bir suikasta kurban gittiler” görüşünde olanları yalancılıkla” suçlaması, bilimsel bir görüş olmadığı gibi, hakaret teşkil eder. Söz konusu bu kişi,  hangi kesin kanıtlara dayanarak “uçağın düşmesinin bir suikast olmadığını ve uçağın sabote edilmediğini” kesin bir dille ifade edebiliyor??? Hangi kesin kanıtlara dayanarak! Bir bilim insanı, elinde sağlam kanıtlar olmadan böylesi kesin bir hükümde bulunamaz; böyle davranmak bilimsel değildir.
  • Kaldı ki aklını çalıştırabilen – sorgulayan – araştıran ve tarih bilincine sahip olan bir insan için “Isparta uçağının kaza sonucu düşmediğini gösteren son derece önemli ipuçları ve göstergeler” vardır. Bu önemli konu benim de çok ilgilimi çekmişti ve Isparta uçağının düşmesi haberini, hatta bu olaya tanıklık edenlerin gözlemlerini, uzmanların tespit ve yorumlarını dikkatle dinlemiş ve okumuştum:
  • ) Bir kez uçağın düştüğü gün hava oldukça açık ve güzeldi; yani hiçbir hava muhalefeti yoktu – ya da uçak için tehlikeli bir hava durumu söz konusu değildi.
  • ) Uçağın bir alev topu halinde düştüğüne tanık olan bölge sakinlerinin (köylülerin) ifadeleriyle – basına açıklama yapan yetkililerin ifadeleri birbiriyle çelişiyordu!
  • Uçağın pilotu Isparta Hava Limanına inişe geçmiş ve saat 01; 36’da Isparta Kule’ye “in bound olduk” diyerek, yani “Isparta Hava Limanı Pistini karşıladık (gördük)” diye bildirmiştir! Isparta Kule de “anlaşıldı yaklaşmaya devam edin” diye cevap vermiştir. Kule, “bu konuşmadan sonra, uçağın piste iniş yapması beklenirken, pilotla bağlantısının birden kesildiğini” ifade etmiştir!
  • Uçaklarda iki adet aygıttan oluşan ve genelde “kara kutu” olarak bilinen cihazların, Isparta uçağında bozuk oldukları ifade edilmiştir! Yani “Pilot Kabini Ses Kayıt Etme Cihazının (Cockpit Voice Recorder)” ve “Uçuş Veri Kayıt Cihazının (Flight Data Recorder)” bozuk oldukları ifade edilmiştir! Oysa ki CVR – Pilot Kabini Ses Kayıt Etme Cihazı önemli sesler kayıt etmiştir; örneğin pilotun inişe geçtiğini ve Isparta Pistini karşıladığını, Isparta Kulenin inişe onay verdiğini ve pilotu yönlendirdiğini kayıt etmiştir! Söz konusu bu cihaz şayet bozuk olsa idi, hiçbir sesi kayıt etmesi mümkün olmazdı!
  • Ayrıca düşen Isparta uçağı “Kara Kutusunun, incelenmek üzere Almanya’ya gönderildiği” belirtilmiştir! Kara Kutunun, en az 8 – 10 gün gibi bir sürede incelenmesi – çözümü beklenirken (hatta bazen birkaç hafta da sürebildiği belirtilmiştir…) Isparta uçağı Kara Kutusunun 3 gün gibi oldukça kısa bir sürede incelendiğine dikkat çekilmiştir!
  • ) Uçağın düştüğü bölgeyi – tepeyi iyi tanıyan yerli sakinlerin, bu bölgeye ulaşımın kolay olduğunu belirtmelerine rağmen, yetkililerin bunun tersini belirtmeleri ve “uçağın düşmesinden yaklaşık 6 saat sonra (06: 55) uçağa ulaşılabilindiğini” ifade etmeleri şüphe yaratmıştır! Hatta o zaman doğal olarak insanların aklına şöyle bir soru gelmişti; “Acaba birileri (uçağın düşeceğini bilen birileri) önceden hemen uçak enkazına ulaşıp, bazı delilleri karartmış ve gerekli gördükleri önemli eşyaları almış mıdır?” Örneğin Prof. Engin Arık’ın “Toryum Madeni ile ilgili bütün hassas çalışmalarının içinde bulunduğu dizüstü bilgisayarının da içinde bulunduğu bavulunun” alınmış olması ve ortadan kaybolması gibi???
  • ) Konuyla ilgili basına açıklama yapan yetkililer, uçağın düşmesiyle ilgili kamuoyunu tatmin edici makul ve net açıklamalar yapamamışlar ve bu bağlamda kafalara takılan sorular, yıl 2019 olmasına karşın ne yazık ki halâ yanıtsız kalmış ve uçağın gerçek düşme nedeni açıklık kazanmamıştır! Kaza deyip geçiştirmek ve olayın üstünü örtmek, doğallıkla en kolay yoldur: Bizim Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinde Ceza Hukuku dersi hocamız, “En zor kanıtlanan cinayetler ve suikastlar, ‘kaza süsü verilmiş’ olanlardır” diye bizlere derste anlatmış ve bunlardan çeşitli örnekler vermişti…  
  • ) Bir başka dikkat çekici husus şudur: Değerli bilim insanı Prof. Engin Arık’ın kendisi gibi profesör olan eşi, uçağın düşmesinden haberdar edilip bölgeye gittiğinde basına şu açıklamayı yapmıştır; “Eşimin şahsi eşyaları bana teslim edilirken, onun diz üstü bilgisayarının içinde bulunduğu bavulu bana teslim edilmedi; bana “bavulun olay yerinde ve çevresinde çok arandığı, ancak bir türlü bulanamadığı” söylendi! Oysaki uçak yolcularına ait her eşya bulunmuş ve en ince ayrıntılarına dek tanımlanarak, tutanak kaydı altına alınmıştı; hatta para banknotlarının seri numaraları bile yazılmıştı… Ama eşimin diz üstü bilgisayarının bulunduğu bavulu ortada yoktu – kayıptı!” demiştir.

      Ayrıca 30 Kasım 2007’de Isparta uçağının düşmesinin, “bir suikast – sabotaj olma ihtimalini” kuvvetlendiren son derece önemli olgular mevcuttur:  Hayatını vatanına hizmete – milletini kalkındırmaya adamış samimi bir vatansever ve gerçek bir bilim insanı olan (yani salt bilim aşkıyla hareket eden)  Prof. Engin Arık ve bilim insanlarından oluşan değerli ekibi, Türkiye’nin gelecekte elektrik ve ısı enerjisi gereksinimlerini karşılayabilecek, Türkiye’nin dışa bağımlılığını ve yüksek oranda döviz giderlerini önleyecek muazzam bir proje üzerinde – Toryum Madeni – üzerinde çalışıyor olmaları, elbette ki bu olayı kuşkulu kılmaktadır…( Prof. E. Arık, Türkiye’de bu alanda yetişmiş uzman bilim insanlarının sayısının zaten yok denecek ölçüde az olduğunun altını çizmiştir) Şu bir tarihi gerçektir ki; Ortadoğu ve Anadolu’da başta petrol yatakları olmak üzereyer üstünde ve altında zengin madenler olduğununyüzyıllar öncesinden – bilincinde olan emperyalist batılı devletler,  bu değerli madenlerin Türk Milleti tarafından bilinmesini, Türklerce işletilmelerini – elektrik ve yakıt enerjisine dönüştürülmelerini ve enerji konusunda kendi kendisine yeten, zengin, güçlü ve tam bağımsız bir ülke olmasını asla istememektedir. (Biraz tarih bilen ve akıl sahibi olan herkes bu hususu gayet iyi bilir. Zaten bu gerçeği bilmek için dahi olmaya, ya da kahin olmaya da gereksinim yoktur.)

Şöyle ki; bu coğrafik bölgede Büyük Atatürk’ün canhıraş hedeflediği gibi “tam bağımsız – kalkınmış – güçlü  ve ileri medeniyet seviyesine ulaşmış bir Türkiye”, emperyalist batılıların en büyük kabusu olup, bunun gerçekleşmemesi için 1938’den günümüze (10 Kasım 1938 saat 09: 05’den bu yana) ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır ve yapmaktadırlar… Onların bu hususta, gayet başarılı olduklarını ifade etmeye gerek var mıdır!

     Türkiye’de pek çok sözde aydının da, bu konuya hiç değinmeden, hatta bu konuyu bilhassa örtbas ederek, emperyalistleri sürekli aklama çabası içinde oldukları gözlerden kaçmamaktadır. Türkiye’nin başta eğitim ve bilim olmak üzere, ekonomide – teknolojide – sanayide – uluslararası ticarette gelişmesini, kalkınmasını ve güçlenmesini engellemede, emperyalist batılıların en büyük yardımcılarının, onların yerli uzantılarının olduğunu söylemeye de gerek yoktur! Zaten bunlar olmasa, dış güçler hiç bir şey yapamazlardı. Bunlar Büyük Atatürk döneminde Türkiye’ye en küçük bir zarar bile verememişlerdir; çünkü Büyük Atatürk buna izin vermemiştir.

Batılı emperyalistlerin uzantılar kimlerdir? Her kesimden, her meslekten şahsi çıkarlarını her zaman ön planda tutanlardır; bunlar, bilim insanları, siyasetçiler, iş adamları, gazeteciler – yazarlar vs… Bu işbirlikçilerin başında da, maalesef sözde bilim insanları gelmektedir; en büyük sorumluluk sahibi olan ve en suçlu olan kesim de onlardır! Çünkü bunlar, yaşadıkları millete bilimsel gerçekleri  bildirmekle, milleti aydınlatma görevliyken ve bunun için maaş alıp, vatanımızda saltanat sürerken, bu görevlerini yerine getirmeyerek, hatta tam aksini yaparak, bilimi engelleyerek ve gerçekleri gizleyerek resmen Türk Milletine ihanet etmektedirler.

Bunun içindir ki Türkiye,  dünyada kendi kendine yetebilen 7 ülkeden biri olmasına rağmen, ılımlı iklimine – verimli topraklarına, ormanlarına, su kaynaklarına, denizlerine rağmen, bunca değerli yer üstü ve yer altı  zengin madenlerine rağmen, ve de genç – verimli – kalabalık  ve dinamik nüfusuna rağmen, 80 yıldır halâ geri kalmışlık statüsünden kurtulamamıştır ve halâ borç batağında çırpınan, dışa bağımlı bir ülke konumundadır!Görünen köy kılavuz istemez” demiş atalarımız; aslında tüm gerçekler – apaçık bir şekilde gözler önünde serilidir; ancak pek çok sözde aydın, bilimle değil, söz konusu gerçeklerin sürekli üstünü örtmekle meşguldürler… Onun içindir ki yineliyorum; Türkiye’nin bu duruma gelmesinin bir numaralı – en büyük sorumluları, “milletinden, vatanından ve en önemlisi bilimden yana olmayan” işte bu sözde aydınlardır. Değerli Profesör Engin Arık  da bu hususta oldukça rahatsız olduğunu, gerekli maddi ve manevi desteği alamadığını ve buna üzüldüğünü yakınlarına bildirmiştir. Bu bağlamda Prof. Engin Arık’ın vatanı ve milletini kalkındırmak – bağımsızlaştırmak adına yapmakta olduğu son derece değerli çalışmalarını “sıradan ve önemsiz” gibi gösterme çabası içinde olan bazı sözde aydınları şiddetle kınıyorum.

       İşin gerçeğini özetle ortaya koymanın gereğine inanarak da bu yazımı kaleme alma gereği duydum… Geleceğin enerji kaynağı Toryumu Madenini “Türkiye’nin kurtarıcısı” olarak gören değerli Türk Profesörümüz sayın Engin Arık hanımefendi neler üzerinde çalışıyordu ve hedefi neydi? Hocamızın Hürriyet Gazetesi yazarı Sayın Özdemir İnce’ye – 27 Temmuz 2002’de verdiği söyleşide şu hususların altını çizmiştir (özetle) :

  • Dünya Toryum Rezervlerinin yarıdan fazlası Türkiye’de, Batı Anadolu’da bulunmaktadır: Eskişehir, Sivrihisar, Beypazarı ve Kızılcaören yörelerinde…” (1918’de Türk topraklarını işgal eden emperyalist batılılar, diğer Türk Bölgelerinin yanı sıra, Batı Anadolu’yu da koparıp, Greklere vermeyi planlamışlar ve bu hedefle Grek ordularını {Türk toprakları üzerinden vaatlerde bulunarak} Türklerin üzerine saldırtmışlardır. Bir bulmacanın çeşitli parçalarının bir araya getirilip, anlamlı bir resim oluşturulması gibi, TARAFSIZ – GERÇEK TARİH de bir olayda yer alan tüm parçaları/taşları yerli yerine oturtarak, ortaya milletin görüp, anlayabileceği anlamlı bir resim çıkarmaktadır. Onun içindir ki Türk düşmanları “Gerçek Türk Tarihinden” çok büyük rahatsızlık duymakta ve sürekli üzerini örtmek çabasındadırlar.)
  • Engin Arık;Toryum Madeninin 21. Yüzyılın en stratejik maddesi olması büyük bir olasılık. Eğer 2005 yılına kadar yapılması planlanan yeni tip nükleer enerji santralleri gerçekleşirse, TORYUM bir numaralı element olacaktır, çünkü yeni tip reaktörlerde yakıt olarak TORYUM kullanılacaktır. Eğer biz TORYUM ile elektrik enerjisi üretebilmek olanağına kavuşursak, bu trilyonlarca varil petrole eş değerde bir enerji kaynağı olacaktır.”
  • Ö. İnce soruyor; Yakıt olarak Toryum’u kullanmak için dünyada ne gibi çalışmalar yapılıyor?
  • Hocamız yanıtlıyor; “Ön araştırma çalışmaları bitmiştir; projenin fizibilitesi 1998 yılında tamamlandı. 11 Avrupa ülkesinin “Bilimsel Araştırma Bakanları” araştırma panelleri oluşturdu; bir de bilim insanlarının katıldığı Teknik Danışma Grubu var. Buralarda ne yazık ki Türkiye yok! CERN Laboratuarı da 1954 yılından bu yana var. Burada da ne yazık ki biz yokuz; olmak için Türkiye Bilimler Akademisiyle birlikte yoğun çaba içindeyiz…
  • Ö. İnce soruyor; Sadece Bilimler Akademisi mi? Devletin – hükümetin de bu işe el koyması gerekmiyor mu?
  • Hocamız yanıtlıyor;Hepsi bir arada olmalı; CERN’e ve öteki çalışmalara katılan devletler, kendi bütçeleri nispetinde katkıda bulunuyorlar. Bilimsel araştırmalara yapılan yatırımlar, bir süre sonra misliyle kendini öder duruma geliyor. Prototip reaktör 2005 yılında tamamlanırsa, seri üretim 2010 yılından önce başlar. Ama Türkiye bu gibi bilimsel konulara para ayırmadığı için büyük bir bilim insanı eksikliğimiz var. Araştırmaların içinde olursak, biz kendimize daha iyi santraller üretebiliriz.”
  • Hoca devam ediyor;Türkiye’nin yerin altındaki TORYUMU 2015 yılından itibaren kullanabilmesi için 2010 yılında hızlandırıcı, deneysel yüksek enerji fiziği ve nükleer fizik konularında 1200 bilim insanın çalışıyor olması gerekir. Şu anda sadece 80 kişi var. ÖNCE BİLİME VE BİLİM İNSANINA YATIRIM YAPMAK LAZIM.
  • Ö. İnce soruyor; Bu desteği kim verecek?
  • Arık Hocamız yanıtlıyor; “Devlet – Hükümet, ve tabii ki TÜBİTAK ve Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA). Özel teşebbüsün, sanayi kesimin de katkıda bulunması gerekir. Hızlandırıcı alanında çalışanların sayısı 10’u bile bulmaz. Sıfır diyebiliriz. BÜYÜK BİR SERVETİN ÜZERİNDE OTURUYORUZ, KÜÇÜK BİR BİLİMSEL YATIRIMLA TORYUMLA ENERJİ ÜRETME ALANININ DÜNYA DEVLERİ ARASINA GİREBİLİRİZ. 290 bin tonluk Toryum rezerviyle Hindistan bile, enerji geleceğini Toryum’da arıyor. TÜRKİYE, YAKLAŞIK 900,000 Ton TORYUM Rezervine (Dokuz Yüz Bin Ton) sahiptir.”
  • “TÜRKİYE’NİN ELEKTRİK ÜRETMEK İÇİN DIŞARIDAN PETROL VE DOĞAL GAZ ALMADIĞINI DÜŞÜNELİM; ISITMADA KULLANILAN DOĞAL GAZI TORYUMDAN ÜRETİLEN ELEKTRİĞİN ALDIĞINI DÜŞÜNELİM; TÜRKİYE’NİN BAŞINA BÜYÜK BİR DEVLET KUŞUNUN KONDUĞUNU ANLARIZ. ÖNÜMÜZDEKİ 10 – 15 YIL İÇİNDE TÜRKİYE’NİN TALİHİ DÖNEBİLİR VE ÖNÜ AÇILABİLİR. TÜRKİYE’NİN TORYUM YATAKLARI, DÜNYANIN EN ZENGİN YATAKLARIDIR, TÜRKİYE SAHİP OLDUĞU ZENGİN TORYUM MADENİNİ KULANIRSA (SENEDE 50 TON), TÜM ENERJİ İHTİYACINI KARŞILAYACAKTIR. Toryum madeni işlenip, paraya çevrilirse, Türkiye tüm dış borçlarını da rahatlıkla ödeyebilir.” ( 1 Ton Toryum enerjiye dönüştüğünde,  Bir Milyon Ton Petrole eşdeğerdir: “Toryum madeninin topraktan çıkarılabilmesi için 1 (Bir) Milyon Doların gerektiği, ancak hükümetin bu parayı bilim insanlarına vermediği” ifade edilmiştir.)

Şimdi Türkiye’nin tümüyle lehine olan, “Toryum Madeninin” işlenmesi  – enerjiye dönüştürülerek, elektrik ve ısınma gereksinimlerini karşılanması, dışa bağımlılıktan ve dış borçlardan Türkiye’nin tümüyle kurtulması – bu bağlamda zengin ve güçlü bir Türkiye, Türkiye’nin üzerinden muazzam paralar kazanan, böylece gittikçe daha da güçlenen Batılı emperyalistlerin işine gelir mi?  Elbette gelmez ve onlar, söz konusu çıkarlarının önüne set çekecek olanların defterini dürmesini çok iyi bilirler. (Onlar bu konuda oldukça deneyimlidirler – profesyoneldirler; şöyle ki; onlar,  pek çok bölgede yaşayan milyonlarca insanı köleleştirmiş, bedava işgücü ve asker olarak kullanmış, topraklarını – servetlerini gasp etmiş ve milyonlarcasına da soykırım uygulamışlardır…)

Dikkat edin “Türkiye’yi düşünen, Türk Milletini uyandırmak, bilgilendirmek ve kaldırmak için içtenlikle çalışan, özverili –  vatansever bilim insanları, devlet görevlileri, araştırmacı – gazeteciler vs…” nedense çok uzun ömürlü olamıyorlar; bir biçimde ya engelleniyorlar ya da ortadan kaldırılıyorlar! Kimi kez açıkça bombalı bir suikast ile, kimi kez de kanıtlanması en zor olan “kaza süsü verilmiş” profesyonel bir sabotaj ile!  Isparta uçağının düşüp parçalanması olayı da büyük bir olasılıkla profesyonel bir sabotaj; tıpkı değerli komutan Eşref Bitlis’in helikopterinin düşürülmesi gibi…

  • Tıpkı Adnan Kahveci’nin, Recep Yazıcıoğlu’nun, Büyük Atatürk’ün manevi kızı Sn. Ülkü Adatepe’nin, Prof. Engin Arık’ın şüpheli kazaları gibi…

Bir bilim insanı olarak bu tür olaylarda kesin bir dille konuşmak elbette ki mümkün değildir; ancak bu olayların tamamen aydınlığa kavuşturulduğunu ve vicdanların rahatlatıldığını – tatmin edildiğini söylemek de mümkün değildir.

        O halde aklımız –  mantığımız ve vicdanımız bunun basit bir kaza olmadığını sürekli haykırmaktadır… Böyle düşünenleri “yalancılıkla suçlamak”, hem bilimsel değildir, hem de hiç kimsenin haddi değildir. Diğer yanda bildiğimiz kesin ve mutlak bir gerçek varsa, o da şudur, “şüpheli kazalar, kaza – ya da intihar süsü verilmiş korkunç cinayetler, sabotajlar, suikastlar, bombalı saldırılar vs…” nedense hep samimi Atatürkçüleri – Vatanseverleri – Türkiye için canla başla çalışan, fedakâr –  Kahraman Türk Evlâtlarını bulmaktadır? Öte yanda Türkiye’ye ve Türk Milletine hiçbir olumlu katkıda bulunmayan, hatta tersine, fazlasıyla zararları dokunan hainlerin, kriptoların, ikiyüzlülerin, dolandırıcıların, din tüccarlarının – tarikatçıların, tecavüzcülerin, hırsızların, millete en ağır biçimde hakaret ve küfür edenlerin başına hiç böyle kuşkulu kazalar – bombalı saldırılar, suikastlar, boyunları kesilerek – korkunç bir biçimde katledilişler gelmemektedir!

Oysa ki “işini doğru yaptığı ifade edilen, dürüst ve vatansever bir devlet adamı olarak tanınan” Adnan Kahveci’nin sakin trafikte şaşırtıcı ölümü kaza! Değerli Vatansever Komutan Eşref Bitlis’in helikopterinin düşmesi ve hayatını kaybetmesi kaza! Vatan ve milletsever – çalışkan valimiz Recep Yazıcıoğlu’nun ölümü kaza! Sayın Muhsin Yazıcoğlu’nun helikopterinin düşmesi ve yaşamını yitirmesi kaza! Değerli Aselsan Mühendislerinin korkunç ölümleri kaza, intihar vs…  Okullarda – TV programlarında ve çeşitli konferanslarda sürekli manevi babasını anlatan, O değerli İnsanı en yakından tanıma fırsatı bulmuş Büyük Atatürk’ün manevi kızı Sevgili Ülkü Adatepe’nin ölümü kaza! Türkiye’nin siyasal, ekonomik ve akçalı (mali) tam bağımsızlığının  ve  kalkınmasının güvencesi olan Toryum madeni üzerinde çalışan ve bunu yaşama geçirmek için var gücüyle çabalayan Prof. Engin Arık ve ekibinin ölümü kaza!

Hep kaza, hep kaza???

Değerli ceza hukuku Profesörü hocamızın dersteki sözlerini bir kez daha yineleyerek- altını çizerek kulaklarını çınlatalım:

  • İspat edilmesi en zor olan cinayetler ve suikastler, KAZA SÜSÜ VERİLMİŞ olanlardır.”

Anlayana ve anlamak isteyene sivrisinek saz, anlamayana ve anlamak istemeyene davul zurna az…

Bilime ve gerçeklere her şeyden çok değer veren tüm vatanseverlere selâm ve saygılarımla,
 

 

10 Kasım’ın Düşündürdükleri

10 Kasım’ın Düşündürdükleri:

Konuk yazar :  G. Filiz Tuzcu

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Her 10 Kasım saat 09: 05’te – tüm yurdumuzda sirenler acı acı çaldığında, yüreğim nasıl da burkulur, ruhum acıyla nasıl da ürperir, sanki  o an yerler sarsılır, dağlar üzerime gelir, ufuklarda kapkara bulutlar ve gözlerimde sağanak yağmurları belirir…

Türkün Ölümsüz Kara Sevdasıdır Atatürk  Aşkı,
O Ölümsüz Kara Sevdadır  ki, içinde ne değerli anılar – ne tarih barındırır;

Hiç kimsenin boyunduruğu altına girmemiş, binlerce yıldır onuruyla – özgür yaşamış Yiğit Türk Ruhunu –  Nice Krallıklar, Nice Devletler kurmuş  ve İçinden Ne Büyük  Kahramanlar Çıkarmış  Kutlu Bir Milleti – Dünyaya Göz Kamaştıran Bir Medeniyet Mirası Bırakmış Kadim Türk Atalarımızı, Türk Milletin Namusunu, Şerefini, Özgürlüğünü ve Tam Bağımsızlığını yeniden kurtaran ve Milletini dipsiz karanlık kuyulardan çekip çıkaran, Onları yeniden ışığa kavuşturan O En Son Asil Kahramanı…”

Evet, yıl 2018, O Asil Kahramanımız – O Ölümsüz Kara Sevdamızın bedensel olarak  aramızdan ayrılışının üstünden tam 80 yıl geçmiş; “boynu bükük – öksüz – çığ gibi çoğalan acı ve özlem dolu” tam 80 yıl.

Peki ya şimdi!  

Sevgi – hele ki “Ölümsüz Kara Sevda” büyük emek ister, yürek ister, özveri ister, sevdiğini savunmak, ilkelerini ve düşüncelerini yaşatmak ister, anılarına saygı ister, sevdiğinin ideallerini ve hedeflerini gerçekleştirmek ister;  Onun emanetlerini  can pahasına korumak ister

Kuru kuru sevgi – kuru kuru sevda olmaz! Aradan geçmiş tam 80 yıl, bugün O’nun En Değerli Aziz Emaneti – Vatanımız Türkiye nerede?

Büyük Atatürk’ün “ömrünü fedâ ederek, mucizevi zaferler kazanarak, bin bir emekle – zahmetle kurduğu, her türlü yoksulluklar ve yokluklar içinde kalkındırdığı, o yıldızı pırıl pırıl parlayan, bilimi tek rehber edinmiş,  medeniyet yolunda emin adımlarla ilerleyen, dünyaca saygı gören, üreten, kazanan, milletin gözlerinde kendine güvenin ışığı – yarınlara umutla baktığı,  O Güçlü ve Tam Bağımsız Türkiye” nerde?

İtiraf etmemiz gerekir ki, büyük bir çoğunluğumuz  Büyük Atatürk’e ne yazık ki lâyık olamadık…  80 yıldır sahte Atatürkçülerin peşinden gittik… Cumhuriyet değerleri bir bir yıkılırken seyirci kaldık! (1940’lı yıllarda Sarı Öküz verilirken ses çıkarmadık!) 

 1938’den 2018’e dek Büyük Atatürk’e yaraşır (lâyık) olanlar ve gerçekten O’nun yolunda kararlı –  emin adımlara, yüreklice (cesurca) yürüyenler elbette ki oldu, onların hepsini en derin sevgi, saygı ve  minnet duygularımla – rahmetle anıyorum… Ancak o değerli vatanseverler çok ağır bedeller ödemek zorunda kaldılar. Eğer Ulusça o kahramanların arkasında dursaydık, onlar o bedelleri ödemek zorunda kalmazlardı! Bu vatan salt onların vatanı mıydı, yoksa hepimizin mi?

İnsan olmanın gereğidir düşünmek… Müslüman olmanın da gereğidir düşünmek. O halde artık zahmet edip de düşünelim diyorum… Zahmet edip, birbirimize sahip çıkalım diyorum… Yoksa Atatürk’ü yalnızca belli günlerde anmak, ağlayıp – sızlamak, televizyonlarda ahkam kesmek, göstermelik törenler yapmak, havanda su dövmekten öteye gidemeyecektir!

O halde Atatürk’ü çok iyi anlamak gerekir; O’nun hür ve tam bağımız asil ruhunu  – ilkelerini ve düşüncelerini yaşam rehberimiz yapmamız gerekir; O’nun hedeflerini hedef edinmemiz gerekir… Bu ruhu taşımayan sahte Atatürkçülerden –  iki yüzlülerden mutlaka ama mutlaka uzak durmamız gerekir.

Evet, sevgi ve sevda emek ister, özveri ister, yürek ister, hele ki sevdiğin Ölümsüz Atatürk ise, hele sevdiğin O’nun Aziz Emaneti Canımız Vatanımız – Türkiye’miz ise, hele sevdiğin O dünyanın en güzel,  en anlamlı  en şanlı – şerefli Bayrağı – Mavi Göklerin Nazlı – Kırmızı Gelinciği Türk Bayrağımız ise,  onların yoluna baş koymak ister.

Sevgisinde, hatta Kara Sevdasında içten olan, bu yola baş koyan tüm Atatürk Sevdalılarına selâm olsun

Ölümsüz Atatürk’ümüzün O, eşsiz güzellikte..

Aziz Ruhu şad olsun…
====================================

Dostlar,

Sitemizin değerli yazarlarından Sayın Güzide Filiz Tuzcu hanımefendiye bu içten dizeleri için teşekkür ederek yazısını yayınlıyoruz.. Yazı içeriğine elbette biz de aynen – fazlasıyla katılıyoruz..

Yüce ATATÜRK’ün emanetleri kutsaldır ve vargücümüzle koruyacak, anlaşılmasını sağlayacak, sevdirecek ve gönüllere yerleştireceğiz..
*****
Atatürk’ün ölümü üzerine İsmet İnönü’nün yayınladığı iletisi

Büyük Türk Milletine,

Bütün ömrünü, hizmetine vakfettiği sevgili milletinin ihtiram kolları üstünde Ulu Atatürk’ün fani vücudu, istirahat yerine tevdi edilmiştir. Hakikatte yattığı yer, Türk milletinin onun için aşk ve iftiharla dolu olan kahraman ve vefalı göğsüdür.

Atatürk, tarihte uğradığımız en zalim ve haksız itham gününde meydana atılmış, Türk milletinin masum ve haklı olduğunu iddia ve ilan etmiştir. İlk önce ehemmiyeti kavranmamış olan gür sesi, asla yıpranmayan bir kuvvetle, nihayet bütün cihanın şuuruna nüfuz etmiştir.

En büyük zaferleri kazandıktan sonra da Atatürk, ömrünü yalnız Türk milletinin haklarını,insaniyete ezeli hizmetlerini ve tarihe hak ettiği meziyetlerini ispat etmekle geçirmiştir. Milletimizin büyüklüğüne, kudretine, faziletine, medeniyet istidadına ve mükellef olduğu insaniyet vazifelerine sarsılmaz itikadı vardır.

“Ne mutlu Türk’üm diyene!” dediği zaman, kendi engin ruhunun, hiç sönmeyen aşkını en manalı bir surette hulasa etmiş idi.
Fena zihniyet ve idare ile geri bırakılmış Türk cemiyetini, en kısa yoldan insanlığın en mütekamil ve en temiz zihniyetleriyle mücehhez modern bir devlet haline getirmek, O’nun başlıca kaygısı olmuştur. Teşkilat-ı Esasiye’mizde ve bugün hizmet başında, irfan muhitinde ve geniş halk içinde bulunan bütün vatandaşların vicdanlarında yerleşmiş olan laik, milliyetçi, halkçı, inkılapçı, devletçi cumhuriyet, bize bütün efsafiyle Atatürk‘ün en kıymetli emanetidir.

Üfulünden beri Atatürk‘ün aziz adı ve hatırası, bütün halkımızın en candan duygularıyla sarılmıştır. Memleketimizin her köşesinde ve bütün milletçe kendisine gösterdiğimiz samimi bağlılık, devlet ve milletimiz için kudret ve vefanın beliğ misalidir. Türk milletinin aziz Atatürk’e gösterdiği sevgi ve saygı, Onun niçin Atatürk gibi bir evlat yetiştirebilir bir kaynak olduğunu bütün dünyaya göstermiştir.

Atatürk‘e tazim vazifemizi ifa ettiğimiz bu anda, halkımıza, kalbimden gelen şükran duygularını ifade etmeyi, ödenmesi lazım bir borç saydım.

Milletlerarasında kardeşçe insanlık hayatı Atatürk‘ün en kıymetli ideali idi. Bütün dünyada ölümün gördüğü ihtiramı, insanlığın atisi için ümit verici bir müjde olarak selamlarım. Bu sözlerim, yazılarıyla ve toprağımızla şövalye askerleri ve mümtaz şahsiyetleriyle yasımıza iştirak eden büyük milletlere Türk milleti adına şükranlarımın ifadesidir.

Devletimizin banisi ve milletimizin fedakar, sadık hadimi,
İnsanlık idealinin aşık ve mümtaz siması;
Eşsiz kahraman Atatürk
Vatan sana minnettardır.

Bütün ömrünü hizmetine verdiğin Türk milletiyle beraber senin huzurunda tazim ile eğiliyoruz. Bütün hayatında bize ruhundaki ateşten canlılık verdin. Emin ol, aziz hatıran, sönmez meş’ale olarak ruhlarımızı daima ateşli ve uyanık tutacaktır.

Reisicumhur İsmet İnönü
*****

Sevgi ve saygı ile. 10 Kasım 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com


SEVR ANLAŞMASI

Dostlar,

Web sitemizin değerli konuk yazarlarından Tarihçi Sayın G. Filiz Tuzcu hanımefendi, ricamız üzerine büyük vererek Osmanlı tarihinin yüz karası ve Batı Emperyalizminin kirli sabıkası SEVR ANLAŞMASI‘nı yazdı.. Dolu dolu 22 sayfa.. Çok sayıda kaynağa dayalı ve dipnotlarıyla desteklenen..

Bu gün, 26 Ağustos 2018.. Sevr Antlaşması’nı Osmanlı Saltanat Şurası kabul etmiş ve Anadolu da dahil işgal başlamıştı. 1. Meclis bu Anlaşmayı tanımadığını ve imza koyanları da (Osmanlı saltanatı) vatan haini ilan ederek Kurtuluş Savaşını başlattı Mustafa Kemal Paşa önderliğinde.

Bir dizi zorlu muharebe ve görkemli Sakarya Savaşından sonra sıra Büyük Taarruza gelmişti ki, o da 96 yıl önce bu gün, şafakla birlikte Kocatepe’den yönetilerek Afyon ovasında başlatılmıştı. Bu Başkumandan Meydan Savaşı’nın kazanılması sayesinde işgaller sonlandırılmaya başlanmış, Lozan Barış görüşmelerinin yolu açılmıştı.

İşte, Büyük Atatürk‘ün nitelemesi ile TÜRK ULUSUNU tarih sahnesinden silme amaçlı bu Sevr paçavrasının ibretlik içyüzünü yurtsever bir tarihçiden bir kez daha okumanın – genç kuşaklara okutmanın tam zamanı.. Elde ULUSAL EĞİTİM SİSTEMİ de kalmadığına göre, iş anababalara düşüyor, evde ulusal – bilimsel eğitim!

Tarihçi G. Filiz Tuzcu, ”SEVR Antlaşması’‘ konulu kapsamlı makalesine (monografisine) şöyle başlıyor :
******

HAÇLI EMPERYALİZMİN TÜRK MİLLETİ  İÇİN VERDİĞİ ÖLÜM KARARI: SEVR ANTLAŞMASI (10 AĞUSTOS 1920)

Filiz Tuzcu – Ağustos 2018 

GİRİŞ

SEVR Antlaşmasını gerçek boyutlarıyla kavrayabilmek için Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili “Geçmişten Günümüze Köprü Kurabilen – Tarafsız – Aydınlatıcı Ön Bilgilere” mutlak bir gereksinim vardır; şöyle ki Osmanlı Devletini kim kurdu, Osmanlı hanedanı soy – ırk olarak kimlerden oluşuyordu, zamanla yönetime hangi “yabancı unsurlar” hakim oldu ve o noktadan sonra Osmanlı zihniyeti ve siyaseti nasıl 180 derece yön değişerek “Türk Ve İslâm karşıtlığına” dönüştü ve Osmanlı Devletinin gerçek sahibi olan Türkler nasıl devlet yönetiminden tamamen uzaklaştırılarak, bir zamanlar himayesine aldığı, güvenli, refah ve mutlu bir hayat yaşattığı yabancı kökenli gayrimüslim azlıklardan aşağı bir statüye indirilerek, nasıl ezilmeye ve hor görülmeye başlandı…?

       1938 sonrası Türk Milletinden özellikle gizlenen söz konusu bu tarihi gerçekleri bilmeden, “ne Osmanlı zihniyetini, ne bu zihniyetin Türk Milleti üzerinde bıraktığı ve bugüne kadar derin izlerinin silinemediği son derece olumsuz etkilerini” anlayabilmek mümkün değildir. Bir başka deyişle “Gerçek Osmanlı Tarihini” bilmeden, Osmanlı devletinde hakim konuma gelen yabancı unsurları, onların iç ve dış politikalarını, Osmanlı İmparatorluğu’ nun çöküş süreci ve nedenlerini, Balkanlar ve Kafkaslarda yaşanan Türk Soykırımını, 1. Dünya Savaşına neden girildiğini, Osmanlıların boyun eğip, hiç itirazsız kabul ettikleri Mondros Ateşkes Antlaşmasını ve  “Türk Milletinin Onurlu Ölüm – Kalım  Mücadelesi  Olan  Kurtuluş  Savaşı Destanımızı” anlamaya imkân yoktur.
******

Sn. Tuzcu devamla                                    :

… çünkü Orhan Gazi’nin üç Hıristiyan Grek (Rum) eşleriyle – Horofira – Asporçe – Teodora- ile başlayan yabancı gayrimüslim kadınları “şehzade eşleri, anaları, babaanneleri ve akrabaları yapmak”, Osmanlıda gayet köklü ve değişmez bir gelenek halini almıştır! Söz konusu bu yabancı kadınlar Osmanlı sarayına gelirken elbette yalnız gelmemişlerdir; yanlarında rahiplerden, papazlarından, danışmanlarından, güvendikleri özel hizmetçilerden vs… oluşan kalabalık bir grupla beraber gelmişler ve Osmanlı sarayında kraliçeler gibi saltanat sürmüşleridir! Ayrıca yine bu yabancı kadınlar, memleketlerinde kalan aileleriyle, akrabalarıyla, ruhban sınıfla, soydaşlarıyla irtibat içinde olmuş ve doğal olarak her fırsatta onların çıkarlarını gözetmekten  geri kalmamışlardır.[1]

Osmanlı padişahları ise Müslüman Türkleri, mevcut durumdan şüphelendirmemek adına, yabancı cariyelerine – eşlerine – yabancı annelerinin şehzadeyken kendilerine tayin ettiği lalarına (öğretmenlerine) – nedimlerine (iç-oğlanlara – yani oda hizmetçilerine) birer Türk /Müslüman takma adı vererek ve “bunlar artık Müslüman oldular” açıklaması yaparak, Türklerin gözünü boyamışlardır! Osmanlıların ailelerine – mahremlerine – saraylarına alıp baş tacı ettikleri bu yabancı Hıristiyan veya Yahudi unsurlar içinde İslâm dinini ve Türklüğü samimiyetle benimsemiş olan bazı istisnalar olabilir! Ancak bu durum tamamen istisnadır. Çünkü genel olarak Osmanlı hanedanına ve devlet yönetimine hakim olan padişah ailesi ve devşirmelerin siyaset ve uygulamalarına baktığımızda, bu unsurların Türk ve İslâm karşıtı oldukları açıkça görülmektedir… Örneğin tarih kaynaklarında “en erken Orhan Gazi devrinde bile, İslâm’da yasaklanmasına rağmen zoraki bir ruhban sınıfının yaratıldığı ve böylece Kuran’da yer almayan hurafelerin İslâm’a sokulmasına göz yumulduğuna” dikkat çekilmiştir![2]

Osmanlıların, bünyelerine – mahremlerine aldıkları yabancıların etkisi altına girdiklerini gösteren pek çok çarpıcı örnek vardır; bunlardan biri de kendi öz babasını tahttan indirmek için ortadan kaldıran Yavuz Sultan Selim’den olma, Yahudi Helga’dan doğma Kanuni Sultan Süleyman’dır; güvenilir Tarih Kaynakları Süleyman’ın köle cariyesi – Rus papazının kızı Roksalan’ın (Hürrem’in) etkisi altına girerek, onu baş tacı ettiğini – genelde onun sözünden dışarı çıkmadığını, hatta Hürrem’in isteğiyle öz oğlunu ve öz torununu öldürttüğünü ifade etmişlerdir; ayrıca Kanuni, oda hizmetçisi – nedimi (şehzadelik yıllarından itibaren yanından ayırmadığı – özel bakımını yapan, hamamda yıkayan – tırnaklarını kesen, onu giyindiren, eğlendiren vs…) Pargalı Hıristiyan kölesini de en az Hürrem kadar çok sevdiğini ve bu kölesine de “İbrahim” adını vererek ve onu “Paşa” unvanı ile taçlandırarak koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nun başına getirdiğine, yani oda hizmetçisini “sadrazam” yaptığına, hatta bu uygunsuz davranışının sonucunda imparatorlukta düzen ve otoritenin bozulduğuna dikkat çekilmiştir![3]

[1][1] Örneğin Orhan Gazi’nin üçüncü Grek eşi Teodora’nın, adını değiştirmeye dahi razı olmadığı ve Türk topraklarında Hıristiyanlığın baş savunuculuğunu yaparak, Hıristiyanlığa ve Hıristiyanlara değerli hizmetlerde bulunduğu ifade edilmiştir.
[2] Alphonse De Lamartine, Osmanlı Tarihi Cilt  1, Sabah Yayınları, İstanbul, 1991, s. 70.
[3] Koçi Bey, Koçi Bey Risaleleri, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2008, s. 11 – 16, 81.

………
………

Anadolu Türklerinin uyanabilmesi ise ancak dört yıllık – korkunç bir 1. Dünya Savaşı sürecinde ve savaş sonrasında gerçekleşen dış güçlerin Türk topraklarını fiilen işgal etmeleri, yabancı asker ve azınlıkların saldırı ve tecavüzleriyle mümkün olabilmiştir! Büyük Atatürk konuyla ilgili şu çarpıcı açıklamayı yapmıştır; “Özellikle bizim milletimiz, milli kimliğini bilmemenin çok acı cezalarını çekmişlerdir.  [Zamanla tamamen yozlaşan, Türklükten ve İslâm’dan uzaklaşan Osmanlı padişahları ve onların devletin en üst makamlarına getirdikleri devşirme yöneticileri, Türklere binlerce yıllık köklü milli kimliğini ve tarihini kasıtlı olarak unutturmuşlardır, Türkleri ümmet anlayışı içinde pasifleştirerek, eritmişlerdir (melting pot) ] İmparatorluğun içindeki çeşitli toplumlar, hep milli kimliklerine ve inançlarına sarılarak ve milliyet idealinin kuvvetiyle kendilerini kurtarmışlardır. Bizler ise, ne olduğumuzu, onlara yabancı, onlardan ayrı bir millet olduğumuzu, sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Kuvvetimiz zayıfladığı anda biz hor ve hâkir gördüler. Anladık ki, kabahatimiz kendimizi unutmakmış. Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak, öncelikle bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu saygıyı bütün davranış ve hareketlerimizle göstermemiz gerekir; bilelim ki milli benliğini bulamayan milletler, başka milletlerin avı olur.” [1]

[1] Mustafa Kemal Atatürk, Atatürkçülük: Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 2001, s. 277.

………
…………

Büyük Atatürk, Türkler için son derece vahim ve karanlık olan o sürecin “1918 – 1922” bir kısmını şöyle anlatmıştır; “Dahiliye Nazırı Damat Şerif Paşa, Sivas’ta işgalleri protesto eden ve “kahrolsun işgal” diye bağıran halkı kastederek Sivas Valiliğine yaptığı bildiride “Kahrolsun işgal” gibi yazılar, hükümetin şimdiki siyasetine uygun değildir” diyordu. Bu ne demektir baylar? Osmanlı Hükümeti, düşmanların yurdumuza girişini kötü görmeyen bir siyaset mi güdüyordu? Bunun üzerine 13 Ekim 1919’da Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya şu telgrafı çektim; “Ulusun gerçek duygularına dayanarak hükümetin, haksız işgalleri tanımadığını resmi siyasi bir dille bildirmesini ve Ateşkes Antlaşması hükümlerine aykırı olarak, düşmanlarımızın bugüne dek işlerimize karışmalarını protesto edilmesini beklemekteyiz.” Delegemiz ve Harbiye  Nazırı Cemal Paşa’nın verdiği yanıt çok ilgi çekicidir; (Belge: 154, 18 Ekim 1919 ) “Ulusal isteklere uygun olarak işleri yürütme sorumluluğunu yüklenen İstanbul Hükümeti, tutumunda ve yürütümünde siyasetinin gereklerini kollamak, yabancılara karşı daha konuksever ve ılımlıca davranmak zorundadır. Sayın Heyeti Temsiliye’den hükümetin yaptığı işleri daha çok destekleyici olmalarını rica ederim.”

……..
………

Sn. Tuzcu şöyle bağlıyor                                     :

Sonuçta diyebiliriz ki      :

Sevr Antlaşmasıyla” Türk Milletinin ölüm fermanını yazan birleşik emperyalist güçler, bu antlaşmayı zorla Türklere dayatmak için ellerinden gelen her zorbalığı, her saldırı ve katliamı yapmışlar ve bunun için Türk topraklarına Grek ordularını salarak, yerel Grek ve Ermeni çetelerini silahlandırarak, azınlıkları kışkırtarak Türk köylerine ve şehirlerine her türlü saldırıyı yapmışlar ve Türklere dünyada resmen cehennemi yaşatmışlardır. Ayrıca onlar, Osmanlı padişahını ve dini örgütleri kullanarak iç isyanlar çıkartmışlar, kardeşi kardeşe katlettirerek de Türk milletine çok büyük kayıplar ve acılar yaşatmışlardır. Yine işgalci güçler, Türk vatanını bir baştan bir başa tahrip etmiş, evleri, ahırları, camileri, ekinleri dahi yakmış ve yıkmışlardır. Ancak Mustafa Kemal Paşa gibi bir dahi – mükemmel bir komutan – bilge bir devlet adamı, cesur bir vatanseverin liderliğinde topyekûn bir araya gelen Milli Güçler (7’den 70’e topyekûn Türk Milleti)  – hep birlikte el  ele vererek – korkunç yokluklar, açlıklar, acılar içinde, ölümüne savaşarak bağımsızlığımızı ve vatan topraklarımızı kurtarabilmişlerdir. Bizler o acı günleri çok şükür ki yaşamadık; yaşamadık ama, yaşamış gibi empati yapabiliriz, hatta mutlaka yapmamız gerekir.

Şayet yüzlerce yılda ender yetişen bir Mustafa Kemal Paşa ortaya çıkıp, her şeyini feda ederek, “şaşkınlık – korku ve çaresizlik içinde kalmış biçare Türk Milletine sahip çıkmasaydı, dağınık bölgesel milli örgütleri biraya getirmesiydi, herkese cesaret ve umut olmasaydı, milletini aydınlığa – özgürlüğe doğru var gücüyle teşvik edip, Kurtuluş Savaşımız ve Destansı Zaferlerimizi” gerçekleştirmeseydi, işte o zaman Sevr Antlaşması, tüm hükümleriyle devreye girmiş olacaktı!  

Böylece Batı Anadolu ve Karadeniz sahil Bölgemiz Greklere, Kuzey Doğu Karadeniz Bölgemiz Ermenilere, İstanbul ve Boğazlar yabancılardan oluşan ortak bir komisyona, İstanbul Fener Bölgesi “Vatikan Modeli” özerk İstanbul Grek patrikhanesine, Güney Doğu başkalarına verilecek ve biçare Türkler ise Orta Anadolu’da, Konya merkezli, üç – beş şehir içine sıkışarak, hapsedilecekti; ancak bu kadar değil, “İngiliz gizli belgelerinde Türklere lütfen bırakılacak olan bu küçük İç Anadolu bölgesinde bile Türkler, kendi başlarına – özerk bırakılmamalı, bizden biri başlarında – yönetimde olmalı – yani manda altına alınmalılar” deniliyordu! Böylece Türk Milleti kabul edilemez bir esaret ve alçaltıcı bir zillet içinde yaşatılacaktı! Tabii ki buna yaşamak denirse!

Onun içindir ki bizler, Büyük Atatürk’ümüze ve Onun izinde gitme sağduyusu gösteren fedakâr Aziz Türk Milletimize ödenemeyecek kadar büyük minnet borçluyuz. Bu tarihi gerçekleri hiçbir zaman unutmamak ve unutturmamak dileğiyle…
====================================

22 sayfalık kapsamlı tümünü okumak için lütfen üstünde tıklayınız..

Tarihçi Sayın Güzide Filiz Tuzcu hanımefendiye bir kez daha çok teşekkür ediyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 27 Ağustos 2018, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com