SEVR ANLAŞMASI

Dostlar,

Web sitemizin değerli konuk yazarlarından Tarihçi Sayın G. Filiz Tuzcu hanımefendi, ricamız üzerine büyük vererek Osmanlı tarihinin yüz karası ve Batı Emperyalizminin kirli sabıkası SEVR ANLAŞMASI‘nı yazdı.. Dolu dolu 22 sayfa.. Çok sayıda kaynağa dayalı ve dipnotlarıyla desteklenen..

Bu gün, 26 Ağustos 2018.. Sevr Antlaşması’nı Osmanlı Saltanat Şurası kabul etmiş ve Anadolu da dahil işgal başlamıştı. 1. Meclis bu Anlaşmayı tanımadığını ve imza koyanları da (Osmanlı saltanatı) vatan haini ilan ederek Kurtuluş Savaşını başlattı Mustafa Kemal Paşa önderliğinde.

Bir dizi zorlu muharebe ve görkemli Sakarya Savaşından sonra sıra Büyük Taarruza gelmişti ki, o da 96 yıl önce bu gün, şafakla birlikte Kocatepe’den yönetilerek Afyon ovasında başlatılmıştı. Bu Başkumandan Meydan Savaşı’nın kazanılması sayesinde işgaller sonlandırılmaya başlanmış, Lozan Barış görüşmelerinin yolu açılmıştı.

İşte, Büyük Atatürk‘ün nitelemesi ile TÜRK ULUSUNU tarih sahnesinden silme amaçlı bu Sevr paçavrasının ibretlik içyüzünü yurtsever bir tarihçiden bir kez daha okumanın – genç kuşaklara okutmanın tam zamanı.. Elde ULUSAL EĞİTİM SİSTEMİ de kalmadığına göre, iş anababalara düşüyor, evde ulusal – bilimsel eğitim!

Tarihçi G. Filiz Tuzcu, ”SEVR Antlaşması’‘ konulu kapsamlı makalesine (monografisine) şöyle başlıyor :
******

HAÇLI EMPERYALİZMİN TÜRK MİLLETİ  İÇİN VERDİĞİ ÖLÜM KARARI: SEVR ANTLAŞMASI (10 AĞUSTOS 1920)

Filiz Tuzcu – Ağustos 2018 

GİRİŞ

SEVR Antlaşmasını gerçek boyutlarıyla kavrayabilmek için Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili “Geçmişten Günümüze Köprü Kurabilen – Tarafsız – Aydınlatıcı Ön Bilgilere” mutlak bir gereksinim vardır; şöyle ki Osmanlı Devletini kim kurdu, Osmanlı hanedanı soy – ırk olarak kimlerden oluşuyordu, zamanla yönetime hangi “yabancı unsurlar” hakim oldu ve o noktadan sonra Osmanlı zihniyeti ve siyaseti nasıl 180 derece yön değişerek “Türk Ve İslâm karşıtlığına” dönüştü ve Osmanlı Devletinin gerçek sahibi olan Türkler nasıl devlet yönetiminden tamamen uzaklaştırılarak, bir zamanlar himayesine aldığı, güvenli, refah ve mutlu bir hayat yaşattığı yabancı kökenli gayrimüslim azlıklardan aşağı bir statüye indirilerek, nasıl ezilmeye ve hor görülmeye başlandı…?

       1938 sonrası Türk Milletinden özellikle gizlenen söz konusu bu tarihi gerçekleri bilmeden, “ne Osmanlı zihniyetini, ne bu zihniyetin Türk Milleti üzerinde bıraktığı ve bugüne kadar derin izlerinin silinemediği son derece olumsuz etkilerini” anlayabilmek mümkün değildir. Bir başka deyişle “Gerçek Osmanlı Tarihini” bilmeden, Osmanlı devletinde hakim konuma gelen yabancı unsurları, onların iç ve dış politikalarını, Osmanlı İmparatorluğu’ nun çöküş süreci ve nedenlerini, Balkanlar ve Kafkaslarda yaşanan Türk Soykırımını, 1. Dünya Savaşına neden girildiğini, Osmanlıların boyun eğip, hiç itirazsız kabul ettikleri Mondros Ateşkes Antlaşmasını ve  “Türk Milletinin Onurlu Ölüm – Kalım  Mücadelesi  Olan  Kurtuluş  Savaşı Destanımızı” anlamaya imkân yoktur.
******

Sn. Tuzcu devamla                                    :

… çünkü Orhan Gazi’nin üç Hıristiyan Grek (Rum) eşleriyle – Horofira – Asporçe – Teodora- ile başlayan yabancı gayrimüslim kadınları “şehzade eşleri, anaları, babaanneleri ve akrabaları yapmak”, Osmanlıda gayet köklü ve değişmez bir gelenek halini almıştır! Söz konusu bu yabancı kadınlar Osmanlı sarayına gelirken elbette yalnız gelmemişlerdir; yanlarında rahiplerden, papazlarından, danışmanlarından, güvendikleri özel hizmetçilerden vs… oluşan kalabalık bir grupla beraber gelmişler ve Osmanlı sarayında kraliçeler gibi saltanat sürmüşleridir! Ayrıca yine bu yabancı kadınlar, memleketlerinde kalan aileleriyle, akrabalarıyla, ruhban sınıfla, soydaşlarıyla irtibat içinde olmuş ve doğal olarak her fırsatta onların çıkarlarını gözetmekten  geri kalmamışlardır.[1]

Osmanlı padişahları ise Müslüman Türkleri, mevcut durumdan şüphelendirmemek adına, yabancı cariyelerine – eşlerine – yabancı annelerinin şehzadeyken kendilerine tayin ettiği lalarına (öğretmenlerine) – nedimlerine (iç-oğlanlara – yani oda hizmetçilerine) birer Türk /Müslüman takma adı vererek ve “bunlar artık Müslüman oldular” açıklaması yaparak, Türklerin gözünü boyamışlardır! Osmanlıların ailelerine – mahremlerine – saraylarına alıp baş tacı ettikleri bu yabancı Hıristiyan veya Yahudi unsurlar içinde İslâm dinini ve Türklüğü samimiyetle benimsemiş olan bazı istisnalar olabilir! Ancak bu durum tamamen istisnadır. Çünkü genel olarak Osmanlı hanedanına ve devlet yönetimine hakim olan padişah ailesi ve devşirmelerin siyaset ve uygulamalarına baktığımızda, bu unsurların Türk ve İslâm karşıtı oldukları açıkça görülmektedir… Örneğin tarih kaynaklarında “en erken Orhan Gazi devrinde bile, İslâm’da yasaklanmasına rağmen zoraki bir ruhban sınıfının yaratıldığı ve böylece Kuran’da yer almayan hurafelerin İslâm’a sokulmasına göz yumulduğuna” dikkat çekilmiştir![2]

Osmanlıların, bünyelerine – mahremlerine aldıkları yabancıların etkisi altına girdiklerini gösteren pek çok çarpıcı örnek vardır; bunlardan biri de kendi öz babasını tahttan indirmek için ortadan kaldıran Yavuz Sultan Selim’den olma, Yahudi Helga’dan doğma Kanuni Sultan Süleyman’dır; güvenilir Tarih Kaynakları Süleyman’ın köle cariyesi – Rus papazının kızı Roksalan’ın (Hürrem’in) etkisi altına girerek, onu baş tacı ettiğini – genelde onun sözünden dışarı çıkmadığını, hatta Hürrem’in isteğiyle öz oğlunu ve öz torununu öldürttüğünü ifade etmişlerdir; ayrıca Kanuni, oda hizmetçisi – nedimi (şehzadelik yıllarından itibaren yanından ayırmadığı – özel bakımını yapan, hamamda yıkayan – tırnaklarını kesen, onu giyindiren, eğlendiren vs…) Pargalı Hıristiyan kölesini de en az Hürrem kadar çok sevdiğini ve bu kölesine de “İbrahim” adını vererek ve onu “Paşa” unvanı ile taçlandırarak koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nun başına getirdiğine, yani oda hizmetçisini “sadrazam” yaptığına, hatta bu uygunsuz davranışının sonucunda imparatorlukta düzen ve otoritenin bozulduğuna dikkat çekilmiştir![3]

[1][1] Örneğin Orhan Gazi’nin üçüncü Grek eşi Teodora’nın, adını değiştirmeye dahi razı olmadığı ve Türk topraklarında Hıristiyanlığın baş savunuculuğunu yaparak, Hıristiyanlığa ve Hıristiyanlara değerli hizmetlerde bulunduğu ifade edilmiştir.
[2] Alphonse De Lamartine, Osmanlı Tarihi Cilt  1, Sabah Yayınları, İstanbul, 1991, s. 70.
[3] Koçi Bey, Koçi Bey Risaleleri, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2008, s. 11 – 16, 81.

………
………

Anadolu Türklerinin uyanabilmesi ise ancak dört yıllık – korkunç bir 1. Dünya Savaşı sürecinde ve savaş sonrasında gerçekleşen dış güçlerin Türk topraklarını fiilen işgal etmeleri, yabancı asker ve azınlıkların saldırı ve tecavüzleriyle mümkün olabilmiştir! Büyük Atatürk konuyla ilgili şu çarpıcı açıklamayı yapmıştır; “Özellikle bizim milletimiz, milli kimliğini bilmemenin çok acı cezalarını çekmişlerdir.  [Zamanla tamamen yozlaşan, Türklükten ve İslâm’dan uzaklaşan Osmanlı padişahları ve onların devletin en üst makamlarına getirdikleri devşirme yöneticileri, Türklere binlerce yıllık köklü milli kimliğini ve tarihini kasıtlı olarak unutturmuşlardır, Türkleri ümmet anlayışı içinde pasifleştirerek, eritmişlerdir (melting pot) ] İmparatorluğun içindeki çeşitli toplumlar, hep milli kimliklerine ve inançlarına sarılarak ve milliyet idealinin kuvvetiyle kendilerini kurtarmışlardır. Bizler ise, ne olduğumuzu, onlara yabancı, onlardan ayrı bir millet olduğumuzu, sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Kuvvetimiz zayıfladığı anda biz hor ve hâkir gördüler. Anladık ki, kabahatimiz kendimizi unutmakmış. Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak, öncelikle bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu saygıyı bütün davranış ve hareketlerimizle göstermemiz gerekir; bilelim ki milli benliğini bulamayan milletler, başka milletlerin avı olur.” [1]

[1] Mustafa Kemal Atatürk, Atatürkçülük: Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 2001, s. 277.

………
…………

Büyük Atatürk, Türkler için son derece vahim ve karanlık olan o sürecin “1918 – 1922” bir kısmını şöyle anlatmıştır; “Dahiliye Nazırı Damat Şerif Paşa, Sivas’ta işgalleri protesto eden ve “kahrolsun işgal” diye bağıran halkı kastederek Sivas Valiliğine yaptığı bildiride “Kahrolsun işgal” gibi yazılar, hükümetin şimdiki siyasetine uygun değildir” diyordu. Bu ne demektir baylar? Osmanlı Hükümeti, düşmanların yurdumuza girişini kötü görmeyen bir siyaset mi güdüyordu? Bunun üzerine 13 Ekim 1919’da Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya şu telgrafı çektim; “Ulusun gerçek duygularına dayanarak hükümetin, haksız işgalleri tanımadığını resmi siyasi bir dille bildirmesini ve Ateşkes Antlaşması hükümlerine aykırı olarak, düşmanlarımızın bugüne dek işlerimize karışmalarını protesto edilmesini beklemekteyiz.” Delegemiz ve Harbiye  Nazırı Cemal Paşa’nın verdiği yanıt çok ilgi çekicidir; (Belge: 154, 18 Ekim 1919 ) “Ulusal isteklere uygun olarak işleri yürütme sorumluluğunu yüklenen İstanbul Hükümeti, tutumunda ve yürütümünde siyasetinin gereklerini kollamak, yabancılara karşı daha konuksever ve ılımlıca davranmak zorundadır. Sayın Heyeti Temsiliye’den hükümetin yaptığı işleri daha çok destekleyici olmalarını rica ederim.”

……..
………

Sn. Tuzcu şöyle bağlıyor                                     :

Sonuçta diyebiliriz ki      :

Sevr Antlaşmasıyla” Türk Milletinin ölüm fermanını yazan birleşik emperyalist güçler, bu antlaşmayı zorla Türklere dayatmak için ellerinden gelen her zorbalığı, her saldırı ve katliamı yapmışlar ve bunun için Türk topraklarına Grek ordularını salarak, yerel Grek ve Ermeni çetelerini silahlandırarak, azınlıkları kışkırtarak Türk köylerine ve şehirlerine her türlü saldırıyı yapmışlar ve Türklere dünyada resmen cehennemi yaşatmışlardır. Ayrıca onlar, Osmanlı padişahını ve dini örgütleri kullanarak iç isyanlar çıkartmışlar, kardeşi kardeşe katlettirerek de Türk milletine çok büyük kayıplar ve acılar yaşatmışlardır. Yine işgalci güçler, Türk vatanını bir baştan bir başa tahrip etmiş, evleri, ahırları, camileri, ekinleri dahi yakmış ve yıkmışlardır. Ancak Mustafa Kemal Paşa gibi bir dahi – mükemmel bir komutan – bilge bir devlet adamı, cesur bir vatanseverin liderliğinde topyekûn bir araya gelen Milli Güçler (7’den 70’e topyekûn Türk Milleti)  – hep birlikte el  ele vererek – korkunç yokluklar, açlıklar, acılar içinde, ölümüne savaşarak bağımsızlığımızı ve vatan topraklarımızı kurtarabilmişlerdir. Bizler o acı günleri çok şükür ki yaşamadık; yaşamadık ama, yaşamış gibi empati yapabiliriz, hatta mutlaka yapmamız gerekir.

Şayet yüzlerce yılda ender yetişen bir Mustafa Kemal Paşa ortaya çıkıp, her şeyini feda ederek, “şaşkınlık – korku ve çaresizlik içinde kalmış biçare Türk Milletine sahip çıkmasaydı, dağınık bölgesel milli örgütleri biraya getirmesiydi, herkese cesaret ve umut olmasaydı, milletini aydınlığa – özgürlüğe doğru var gücüyle teşvik edip, Kurtuluş Savaşımız ve Destansı Zaferlerimizi” gerçekleştirmeseydi, işte o zaman Sevr Antlaşması, tüm hükümleriyle devreye girmiş olacaktı!  

Böylece Batı Anadolu ve Karadeniz sahil Bölgemiz Greklere, Kuzey Doğu Karadeniz Bölgemiz Ermenilere, İstanbul ve Boğazlar yabancılardan oluşan ortak bir komisyona, İstanbul Fener Bölgesi “Vatikan Modeli” özerk İstanbul Grek patrikhanesine, Güney Doğu başkalarına verilecek ve biçare Türkler ise Orta Anadolu’da, Konya merkezli, üç – beş şehir içine sıkışarak, hapsedilecekti; ancak bu kadar değil, “İngiliz gizli belgelerinde Türklere lütfen bırakılacak olan bu küçük İç Anadolu bölgesinde bile Türkler, kendi başlarına – özerk bırakılmamalı, bizden biri başlarında – yönetimde olmalı – yani manda altına alınmalılar” deniliyordu! Böylece Türk Milleti kabul edilemez bir esaret ve alçaltıcı bir zillet içinde yaşatılacaktı! Tabii ki buna yaşamak denirse!

Onun içindir ki bizler, Büyük Atatürk’ümüze ve Onun izinde gitme sağduyusu gösteren fedakâr Aziz Türk Milletimize ödenemeyecek kadar büyük minnet borçluyuz. Bu tarihi gerçekleri hiçbir zaman unutmamak ve unutturmamak dileğiyle…
====================================

22 sayfalık kapsamlı tümünü okumak için lütfen üstünde tıklayınız..

Tarihçi Sayın Güzide Filiz Tuzcu hanımefendiye bir kez daha çok teşekkür ediyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 27 Ağustos 2018, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

19 Mayıs 1919 – TARİHTEN BİR KESİT

19 Mayıs 1919 – TARİHTEN BİR KESİT

Konuk yazar : G. Filiz Tuzcu

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır.)

Bir gün sonra 19 Mayıs 1919“,  Aziz  Türk Milletinin kapkara yazgısını değiştiren, Milleti karanlıklardan – esaretten – çaresizlikten çekip çıkaran, onlara  özgür bir vatan ve aydınlık bir gelecek armağan eden  Büyük Atatürk’ün kahramanca başlattığı Kurtuluş Savaşı Destanımızın” başladığı “o hayırlı – o muhteşem – o güneşe giden günün” kutlu ve mutlu 99’uncu yıl dönümü…

Biz Türkler için yaşamsal derecede önemli  bu gün vesileyle “tarihi bir hatırlatma yapmak“, bir tarihçi olarak boynumuzun borcudur diye düşündük; şöyle ki,  Büyük Atatürk,  sadece işgalci dış güçlere – yani dünya kaynaklarını gasp eden, aç gözlü – saldırgan – zalim ve zorba emperyalist devletlere karşı savaşmamıştır; O, söz konusu bu emperyalistlerin  “toprak vaatleriyle” kandırarak, kışkırttığı, silahlandırdığı ve  maşa gibi kullandıkları Greklere ve Ermenilere karşı da savaşmıştır;

Aynı zamanda O, yüzyıllarca Türk Milletinin sırtından geçinmiş, göz kamaştıran bir saltanat sürmüş, ancak karşılığında Türk Milletini aşağılamış, ezmiş, sömürmüş, cahil, yoksul ve çaresiz bırakmış olan Osmanlılara karşı da savaşmıştır… İşte bu husus son derece önemlidir.

Çünkü 1918’de Osmanlı padişahı, hanedanı, onların devşirme yöneticileri, devlet adamları vs…, kendilerine yüzyıllarca sadakatle – ölümüne bağlı olan, emeğiyle, kanıyla, canıyla hizmet eden Türk Milletine hiçbir biçimde sahip çıkmamış, hatta padişah Vahdettin daha da ileri giderek Türklerin ellerinden silahlarını toplamış ve Türkleri tümüyle korumasız bırakarak,  aynı cellâtlarına teslim edilen koyunlar gibi “Türklerin,  hiçbir direnme göstermeden, sessizce – uysalca işgalci düşmanlara teslim olmalarını” emretmiştir!  Düşmana teslim olmayıp da, ailesini, şerefini, namusunu, canını kurtarmak için mücadele eden Türkleri ve Türk Milli Güçlerini ise, “asi – çapulcu – eşkıya – celâli” ilân eden padişah, onların katledilmelerini emretmiş, padişah ve İstanbul Hükümeti düşman güçlerle birlik olup,  Türklerin elini kolunu bağlama  ve onları cezalandırma yoluna gitmiştir!

Bir başka deyişle Büyük Atatürk, maddi, manevi ve askeri yönden güçlü – oldukça donanımlı – küstah ve zalim “Türk düşmanlığı ortak paydasında buluşmuş” olan bu üç güce karşı aynı anda savaşmak zorunda kalmıştır:

1. Emperyalist Dış Güçler,

2. Emperyalistlerin ülke dışında ve içinde yer alan gayrimüslim ve Müslim işbirlikçile-ri; Grek ve Ermeni taşeron orduları, Grek ve Ermeni patrikhaneleri, silahlı çeteleri, gizli örgütleri, yerli azınlık grupları, yabancı okul idarecileri, misyonerler vs…

3. Osmanlı padişahı Vahdettin, hanedanı,  Osmanlı devlet adamları, devşirme Osmanlı yöneticileri ve onların kışkırttıkları “İslâm Görünümlü” bazı yerli tarikatlar…

Önemle hatırlatmak isteriz ki; tarihten günümüze “Türk düşmanlığı ortak paydasında buluşan bu üçlü şer grubu“, her zaman ve her koşulda tam bir işbirliği içinde hareket edegelmişlerdir… Ve bu unsurlar, çok üzülerek bildirmek zorundayız ki,  Türk Devletlerinde “yönetimi ele geçirerek“,  Türkleri her zaman yönetimden bertaraf etmeyi (dışlamayı) başarmışlardır!

Söz konusu bu unsurlar, bir tek Büyük Atatürk’ü “Türk Devlet Yönetiminden” bertaraf edememişlerdir ve onun için Ona  amansız bir düşmanlık beslemektedirler… Halâ… Çünkü onlar, Büyük Atatürk’ün ölümsüz olduğunu, Asil Ruhunun bizlerle yol gösterdiğini,  Onun bizim gönüllerimizde yaşamaya devam ettiğini gayet iyi bilmektedirler.

Onun içindir ki Büyük Atatürk bize şu yaşamsal vasiyette bulunmuştur: “Saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki; bağrında yetiştirerek, başının üstüne dek çıkaracağı adamla-rın kanındaki ve vicdanındaki öz mayayı çok iyi incelemeye dikkat etmektenhiçbir zaman geri kalmasın. (Gazi Mustafa Kemal, Nutuk – Söylev, Cilt 2, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1999, s. 811.)

Evet, tarihten günümüze Türk Milleti, başının üstüne dek çıkaracağı“, başına kral – padişah – devlet yöneticisi yapacağı insanı – insanları maalesef iyi incelememiştir! Maalesef  çoğu zaman yalnız görünüşe – görüntüye, boş sözlere ve boş vaatlere kanmıştır!

Türk Milleti tarihten günümüze, hiçbir zaman “önyargılı, ayırımcı – ırkçı” olmamıştır; tarih Türklerle ilgili böyle bir olgu kayıt etmemiştir;  tersine, pek çok tarihsel kaynak Türklerin ne denli insancıl olduğunu, fazilet erdem) ve ahlâki değerlere sahip olduklarını, savaşta bile kadınlara, çocuklara, yaşlılara, yaralılara asla dokunmadıklarını, hatta onlara yardımcı olduklarını; öbür milletlerle kıyaslandıklarında Türklerin yabancılara  karşı olağanüstü hoşgörülü, cömert ve konuksever olduklarını kayıt altına almıştır. 

(Bunların aksini söyleyenlerin sözleri tümüyle siyasal  ve iftira amaçlıdır, yani tarihsel ve  bilimsel değildir.)

Ancak “aşırı derecede iyimserlik – herkesi kendinden zannetme – hoşgörü ve kucakla-ma“, devlet yöneticisi seçerkenyani vatanını, şerefini, canını, geleceğini emanet ederken, elbette ki geçerli bir davranış biçimi değildir! Akıl ve tarih bilimi devreye girmelidir. Bu can alıcı noktada elbette Büyük Atatürk’ün yaşamsal vasiyeti”  kulağımıza küpe olma-lıdır.

Dünyada tüm milletler, soyuna – ırkına – diline – dinine – atalarına sımsıkı sarılırken, hatta öz değerlerini büyük bir duyarlıkla, gözbebekleri gibi  korurken, biz neden böyle davran-mayalım! Biz Türkler, böyle davranmadığımız için çok kez, çok çok ağır bedeller ödedik…

Türkler Milli Kimliğine sahip çıkmasın diye, en doğal hakkımız olan “milli kimliğimize – soyumuza  – atalarımıza – tarihimize sahip çıktığımızda“,   hemen kripto Türk düşmanları devreye girip aaaa  ırkçılık yapmayın” gibi saçma – sapan ve aslı olmayan sözler söylerler! Bunlara asla kanmayın ve sizler onları hemen susturun, hadlerini bilsinler. Bu aynı kişi-ler, gerçekten ırkçı olan, başka milletleri kendilerinden aşağı gören, onları sömüren, top-raklarını gasp eden, onları öldürmekte sakınca görmeyen gerçek ırkçılara, asla “ırkçı” demezler, hatta onlara uşaklık ederler!

Tarihten ders almamız ve Büyük Atatürk’ün vasiyetine titizlikle, harfiyen uymamız gere-kir…

19 Mayıs ATATÜRK’ü ANMA, Gençlik ve Spor Bayramımız Kutlu Olsun ve tüm vatan-severlerin yolu, Atatürk’ümüzün gösterdiği o “tam bağımsız, özgür ve aydınlık MİLLİ TÜRK YOLU” olsun…

Saygılar ve Sevgiler…
===================================================
Dostlar,

Sitemizin değerli yazarlarından Sayın Güzide Filiz Tuzcu, gerçek bir yurtsever, birikimli bir aydındır. Yazılarını yayınlamaktan büyük mutluluk duyuyoruz ve çok da okunuyor. Bu yazısını ne yazık ki az önce görebildik yüzlerce e-iletimiz arasından. Kendisinden ve okuyucularımızdan hoşgörü dileyerek, 1 gün gecikmeyle hemen yayınlıyoruz..

Yazan da, okuyan da, gereğini yapan da sağolsun, varolsun!

Anımsatmak istiyoruz; bu bayramın tam ve gerçek adı;

  • 19 Mayıs ATATÜRK’ü ANMA, Gençlik ve Spor Bayramı‘dır!Ne yazık ki; günümüzde TBMM başkanlığı gibi en yüksek makamlara bile Atatürk Cumhuriyeti sayesinde yükselebilmiş, gençliğinde 6. Filo’ya kol – kanat gerip karşı çıkan yurtseverlerin kanını dökmüş birileri, “Samsun’dan yola çıkan heyet..” gibi tuhaf – takıntılı söylemlerle tarih bilimini çarpıtıp vefasızlığın en acımasız örneklerini vermekteler..

Aslında merd-i kıpti şecaat arzederken, sirkatin söylemektedir..

Herkes kendine yakışanı yapmakta ve kendisini ele vermektedir.
Erdoğan yarım ağız, iğreti, “Gazi Mustafa Kemal” demekte, “ATATÜRK” sözünü ağzına almamaktadır. TBMM Başkanının açık Atatürk düşmanlığını çok iyi bilmesine ve ileri yaşına karşın 2. kez aynı göreve getiren Erdoğan değil miydi?

Yüce ATATÜRK‘ün aşağıdaki kritik uyarısını kulaklara bir kez daha küpe etmeli 24 Haziran 2018 yaşamsal seçimlerine giderken :

  • Saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki; bağrında yetiştirerek, başının üstüne dek çıkaracağı adamların kanındaki ve vicdanındaki öz mayayı
    çok iyi incelemeye dikkat etmekten
    hiçbir zaman geri kalmasın.
     

Sevgi ve saygı ile. 20 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

Büyük Atatürk’ü Anmak Yetmez; O’nu İyi Anlamak Gerekir..

Büyük  Atatürk’ü Anmak Yetmez;
O’nu İyi Anlamak Gerekir..

G. Filiz Tuzcu

(AS: Bizim kapsamlı katkımızı yazının altındadır..)

Büyük Atatürk’ü bir gün, ya da bir kaç gün değil, her gün anmak, her gün takdir etmek ve minnet duymak  için yüzlerce nedenimiz var… Çünkü O Büyük Ruhlu İnsana  o kadar çok şey borçluyuz ki … Onun, hepimizin üzerinde o kadar çok “kul hakkı” var ki…

O halde Onu gerçek devasa boyutlarıyla – yani gerçek değeriyle;  düşünce ve ilkeleriyle, Aziz Vatanımıza ve Dinimiz İslâm’a yaptığı üstün – kahramanca hizmetleriyle, Türk Milletini “kula kul olmaktan kurtarıp”, özgür, saygın ve onurlu bireyler yapmasıyla” tanımak ve tanıtmak, bu kutsal vatan topraklarında yaşayan her birimizin  vicdan, namus ve şeref borcudur kanaatindeyim.

Aksi takdirde Ona olan sevgimiz ve saygımız, samimi olmaz ve sadece sözde kalır!

Ben yıllardır tarih araştırmaları yapıyorum, tarih ile ilgili yerli ve yabancı yüzlerce kitap okudum; ve  o zaman anladım ki “Büyük Atatürk” Türkiye’de gerçek boyutlarıyla tanınmamış, tanıtılmamış, ya da kasten tanıtılmamış!

Oldukça düşündürücü  olan  ve dikkat çeken ise  şudur; önyargısız – dürüst yabancı araştırmacılar, gazeteciler, bilimden başka hiçbir kaygısı olmayan akademisyenler, Büyük Atatürk’ün gerçek değerini keşif etmişler ve Onu, Türkiye’de  yaşayan pek çok aydından  daha iyi tanımışlar ve tanıtmışlardır. Bir başka deyişle söz konusu bu yabancılar, Büyük Atatürk’ün tarihi hakkını, Ona teslim etmişlerdir.  Bu da bizlere açıkça gösteriyor ki,  Büyük Atatürk, kendi vatanında – kendi milletine doğru tanıtılmamıştır!  (Tıpkı Kuran’ın tebliğ ettiği İslâm Dininin de tanıtılmadığı gibi…) Biz Türklerin,  şöyle bir durup, iyice düşünmemiz ve bu durumu sorgulamamız gerekmez mi?

Şöyle ki 79 yıl sonra dahi Büyük Atatürk’ün Türk Milletine sağladığı bu özgür vatanı ve yaşamı halâ takdir etmeyenler varsa;

Büyük Atatürk’e ve laikliğe halâ “dinsizlik  iftirası atanlar” varsa;

Din tüccarları, sahte şeyhler, şıhlar, tarikatlar vatanımızda cirit atıyorsa; 

Cumhuriyetin faziletleri millete halâ doğru anlatılmamışsa;

İslam dininin “güzel ahlâk” olduğu, Yüce Allah’ın “sarığa, cüppeye, türbana, şekle ve göstermelik “Arapça” ibadetlere değer vermediği” millete halâ öğretilmemişse,

Burada “Ben Atatürkçüyüm, Türkiye laiktir – laik kalacak, Atatürk’ün izindeyiz, Atatürk’ün düşüncelerini anlatıyoruz – yaşatıyoruz” diyen bazı kurumlar,  makam ve unvan sahibi pek çok aydın, demek ki  79 yıldır görevlerini doğru yapmamışlar ve milletini aydınlatamamışlar demektir.  En büyük eksiğimiz – ya da yanlışımız “öz eleştiri” yapmamak ve “doğru konuşanları” susturmaktır!

Ben şuna inanıyorum ki, 1938 sonrası herkes – “siyasetçisi, milletvekili, gazetecisi, öğretmeni, akademisyeni vs…”  herkes – sözüne  ve ettiği yemine sadık kalsaydı, Atatürk ile ilgili sözleri ve eylemleri birbirini tutsaydı, bugün Türkiye bu halde olmazdı.

O halde 10 Kasım’da bu hayati hususu bir kez daha düşünelim ve sahte Müslümanlara, sahte demokratlara, sahte cumhuriyetçilere, sahte bağımsızlara, sahte bilim insanlarına ve  illâ ki sahte Atatürkçülere  geçit vermeyelim…

Atatürk’ü samimiyetle seven – takdir eden, vatanını da sever ve korur; Vatanını samimiyetle seven – koruyan,  Atatürk’ü de sever, Onun düşüncelerini yaşatır  ve  hedeflerini  hayata geçirir…

Gerçek Müslümana gelince, asla “nankör olmaz, iki yüzlü olmaz ve mutlaka kul hakkı gözetir”; Böyle bir Müslüman da, Büyük Atatürk’ün onca emeğini görür, takdir eder, Ona sevgi, saygı  ve minnet duyar.

Büyük Atatürk’ü iyi tanımak ve tanıtmak, O’nun aydınlık izinden gitmek ve O’nu her gün anmak dileğiyle, tüm vatanseverlere selâmlar…
==========================================

Dostlar,

Yurtsever kardeşimiz Sn. Güzide Filiz Tuzcu hanımefendiye, Büyük ATATÜRK hakkında içtenlikli çağrısı ve nesnel saptamaları için teşekkür etmekteyiz.. Evet, Mustafa Kemal ATATÜRK’ü anmak yetmez, O’nu, görkemli TÜRK Devrimi üzerinden anlamaya çaba göstermek gerekir. Yeryüzünün en kansız devrimi…

Saltanat’ın buru kanatılmamış, Vahdettin kendisi 22 Kasım 1922’de İngiliz Malaya zırhlısı ile bu ülkeye sığınarak İstanbul’dan kaç(ırıl)mıştır.. Çünkü aynı gün Meclis Saltanatı kaldırmıştı.. Hiçbir Osmanlı hanedanı üyesi hapsedilmemiş, gözaltına alınmamış, kötü işlem – davranış görmemiş ancak yurtdışına çıkarılmışlardır. Suçlama vatan hainliğidir, gerekçesi ise yurdun işgal ve parçalanmasına olanak sağlayan Sevr Anlaşması‘na son Osmanlı padişahı Vahdettin’in Saltanat Şurası’nın onay vermesidir.

Rus Devrimi son derece kanlıdır..
Fransız Devrimi son derece kanlıdır..
Çin Devrimi son derece kanlıdır..
Amerikan Devrimi son derece kanlıdır… İç savaşta 1860’larda 600 bini aşkın insan ölmüştür..

Türk Devrimi ise, İstiklal Mahkemelerinde 2500 dolayında insanı asker kaçağı – ırz düşmanı – vatan haini.. suçlamasıyla idam kararı vermiştir.

Mustafa Kemal Paşa‘nın örgütlediği ve yönettiği, görkemli bir başarıya ulaştırdığı Kurtuluş Savaşımız, tam anlamıyla bir özgürlük – bağımsızlık – yaşama hakkı (beka) savaşıdır ve yerin 7 kat dibinden göğün 7 katına dek meşru ve uluslararası hukuka uygundur. Bu gerçeklik 24 Temmuz 1923’te bize yenilen 7 düvel tarafından da kabul edilerek Lozan Andlaşmasıyla belgelenmiş, bu metin ülkemizin adeta tapusu ve tabusu olmuştur (İsmet Paşa‘nın gerçek kahramanlığıyla!) .

En azından bu yakın ulusal tarihimizin bütün kuşaklara, özellikle çocuk ve gençlerimize öğretmek ve ulus bilincini pekiştirmek zorundayız.

AKP’li  CB R.T. Erdoğan, 10 Kasım 2017 günü sarayında gene toplama kalabalıklara seslenirken, “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” demesinin yadırganmasını anlamadığını belirtti!? Eğer bu kişinin adı “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” ise, böyle demesinden daha doğal ne olabileceğini sordu! Doğrusu şaştık kaldık… Madem böyleydi de neden en azından 15-20 yıldır “Atatürk” sözcüğünü ağzınıza almıyordunuz; salt “Gazi Mustafa Kemal” diyordunuz? Biz de buna çooooook şaşırıyorduk.. Ne çabuk unuttunuz o dönemleri? Belleğinizde bir sorun mu var, halkın çooooook mu unutkan olduğunu düşünüyorsunuz?? Ne oldu size?? Her 10 Kasım’da ya hastalanıyordunuz ya da rastlantı bu ya, yurtdışı gezileriniz denk düşü(rülü)yordu!?

Başınıza %51 kayaları düştü korkarız..
“Allah ile Aldatmak” (merhum Prof. Yaşar Nuri Öztürk bunun kitabını yazdı!) dönemi bitti, sıra “Atatürk ile aldatma”ya mı geldi? 2019 seçimlerini de böylelikle almayı mı tasarlıyorsunuz?

Hani 10 Kasımlarda sap gibi ayakta durmanın gereği ve anlamı yoktu??

Öyle çok sabıkalısınız ki; sizlere inanmak, içtenlikli olduğunuzu düşünmek asla olanaklı değil! Israr edecekseniz inanmamız için attığınız yüzlerce dinci – gerici adımı geri almaya başlayın hemen.. Bakalım siz, yıkıp – harap ettiklerinizi kaç onyılda onarabileceksiniz..

Gördünüz mü, tarih ve Ulusumuz haklı ATATÜRK davasında direndi ve sizleri “takiyye” ile bile olsa boyun eğmek zorunda bıraktı..

  • “Beni inkâr edeceksiniz hatta bühtanla yad edeceksiniz. Hint’e, Yemen’e ve Mısır’a giden fikirlerim, orada filizlenerek gelip sizi boğacaktır.”
    demişti Yüce ATATÜRK.. “Kehaneti” (!) doğru mu çıktı yoksa?? Rüyalarınıza mı giriyor? Çankaya Köşkü’nde bu nwdenlerle mi kalamadınız??

Gene de kör kör inadı – sadırıyı bırakmak iyidir, sizin de hayrınızadır. Zararın neresinden dönülürse kârdır.. Haydi görelim sizi, alkışlamak isteriz sizi.

Sevgi ve saygı ile. 12 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

TÜRK KURTULUŞ SAVAŞI BÜYÜK ZAFERİNİN TAÇLANMASI “24 TEMMUZ 1923 TARİHLİ LOZAN ANTLAŞMASI BAŞARISI”

TÜRK KURTULUŞ SAVAŞI BÜYÜK ZAFERİNİN TAÇLANMASI “24 TEMMUZ 1923 TARİHLİ LOZAN ANTLAŞMASI BAŞARISI”

Vatansever Dostlar,

G. Filiz Tuzcu
Tarihçi

Türk Milletinin, dünyanın en güçlü korkunç güçlerine karşı  “tamamen yokluklar içinde verdiği amansız  bir ölüm – kalım mücadelesi” olan MUCİZEVİ KURTULUŞ SAVAŞI ZAFERİMİZİN,   “LOZAN ANTLAŞMASIYLA” TAÇLANDIRILMASININ yıldönümündeyiz;
24 TEMMUZ 1923!

TÜRK TARİHİNE ALTIN HARFLERLE YAZILAN bu mucizevi başarımızın altını elbette önemle çizmemiz  ve  defalarca vurgulamamız  gerekmektedir…

Hatta T.C. Devletinin her vatandaşı, söz konusu bu  “ONURLU – EŞŞİZ  ZAFERİ” adeta zihnine kazımalıdır… Kazımalıdır ki, bir daha o korkunç – karanlık günlere maruz kalmasın…

Dikkat çekmek isteriz ki LOZAN’NIN söz konusu bu hayati önemi maalesef ki Türkiye’de yeterince vurgulanmamaktadır! Bunun nedenini  açıklamak, elbette ki biz sorumluluk sahibi  tarihçilerin görevidir:

1938 sonrası Türkiye’sinde siyasi liderlerce kademe kademe değiştirilen devletin milli iç ve dış politikalarıyla, Büyük Atatürk’ün “Düşünceleri – İlkeleri – Hedefleri ve Milli Devlet Politikaları” tamamen rafa kaldırılmıştır!

Onun o son derece değerli düşünceleri, ilkeleri, hedefleri ve milli politikaları ki, T.C. Devletinin “tam bağımsızlığını, sağlıklı işleyişini, dünyadaki  saygınlığını ve  güvenini koruma altına almaktaydı, ayrıca Türk Devletinin siyasi, iktisadi, askeri, sanayii ve ilmi kalkınmasını sağlayarak, Türk milletini en ileri medeniyet düzeyine yükseltmiş olacaktı…”   

Biz Türkleri kutsal bir baba sevgisiyle, içtenlikle seven, acılarımıza merhem olan, hayatlarımızı  ve onurumuzu kurtaran ve de biz evlâtları için her türlü fedakarlığı yapan, “gençliğini, çok sevdiği askerlik mesleğini, rütbelerini, ömrünü, hatta canını ortaya koyan”  Büyük Önderimiz Atatürk’ün bizlere lâyık gördüğü SÖZ KONUSU BU TAM BAĞIMSIZ – AYDINLIK – GÖRKEMLİ  ve MEDENİ GELECEK; “Biz Atatürkçüyüz, biz Atatürk’ün izindeyiz” diye haykırarak , “Türk Milletine, Atatürk Düşünce ve İlkelerine bağlı kalacaklarına” dair yeminler ederek, Türk Milletinin Vekilleri olmaya hak kazanan ve böylece TBMM’ne girebilen siyasiler ve onlarla “makam, mevki, unvan, maddi menfaat” karşılığı işbirliğine giren yazar, çizer, entel – dantel, bilim insanı vs… gibi sözde aydınlarca ne yazık ki engellenmiş ve geleceğimiz karartılmıştır.  Türkiye’de gelinen karanlık tablo apaçık ortadır…

Tüm Türk düşmanları, aynı tarihte olduğu gibi,   bu durumdan ziyadesiyle faydalanmaktadırlar… (Biz bu filmi daha önce defalarca görmüştük; bazıları  “adalarımız niye işgal ediliyor” diye halâ şaşırmaktadırlar! Biz de onlara şaşırmaktayız!)

Aklını biraz çalıştıran, önyargısız olarak biraz düşünebilen, vatanını samimiyetle seven, biraz da Türkiye’nin siyasi geçmişine vakıf olan, ne demek istediğimizi gayet iyi anlayacaktır.

O halde bizler “TÜRK KURTULUŞ SAVAŞI ZAFERİNİN GÖREKEMLİ TACI  VE T.C DEVLETİ’NİN TEMEL KURULUŞ BELGESİ” olan  L O Z A N    A N T L A Ş A M A S I N I, büyük bir onurla anımsatıyoruz ve dünya tarihinde eşi ve benzeri bulunmayan bu muhteşem zaferimizi gururla ve sevinçle KUTLUYORUZ…

Şimdi de Büyük Atatürk’ün LOZAN ile ilgili sözlerine yer vermek istiyoruz;

  • Lozan Antlaşması, Türk Milletinin aleyhine, asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastın yıkılışını ifade eden bir vesikadır. Osmanlı devrine ait tarihte örneği bulunmayan siyasi bir zaferdir.” 

(Kaynak; Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Atatürk Araştırma Merkez, Ankara, 1999, s. 337 – 338.)

Ayrıca Büyük Atatürk 27 Temmuz 1923 tarihinde İzmir’de bulunduğu sırada halkı selâmlayarak şöyle demiştir;

  • “Memlekete ve milletin menfaatine yan bakanların yeri ya denizin dibi, yahut toprakların altıdır.” (A.g.e, s. 338)

Son olarak değerli bir Türk Büyüğümüzün “uyarı” niteliğinde sözlerine yer vermeyi faydalı buluyoruz;

Atatürk, Cumhuriyeti kurduğunda henüz 42 yaşındaydı. 57 yıllık yaşamının son 27 yılını, sınır boylarında, ateş hatlarında, savaş meydanlarında geçirmiştir… Daha sonra  ortaçağ kalıntısı karanlık bir ortamı yırtmak – aydınlatmak üzere, kitaplıklarda, bilim kurumlarında, ya da elinde tebeşir ve önünde kara tahtayla halkın arasında eğitim savaşımıyla geçirmiştir. Birinci savaşı vatan savunması (kurtuluşu) içindi; ikincisi de Türk Ulusunu aydınlığa kavuşturmak için bir kültür savaşıydı …

Türkiye Cumhuriyetini bölmek ve yıkmak isteyenler vardır;  bunlar, türlü yöntemlerle gençlerin kafalarını yıkamaktadırlar; bunlar dış düşmanlardan yardım görmektedirler… Gönlünü, varlığını ve yazgısını bu vatanın yazgısına bağlamış namuslu hiçbir yurttaş böylelerinden yana olmaz.

TÜRK AYDINLARINA DÜŞEN ULUSAL VE KUTSAL GÖREVLER VARDIR. (Genel olarak Türk aydınları üstlerine düşen bu “ulusal ve kutsal görevleri” yerine getirmişler midir? Maalesef ki hayır…)

DAHA ULUSAL KURTULUŞ SAVAŞI SIRASINDA BİLE MUSTAFA KEMAL PAŞA’YI HEDEFİNDEN SAPTIRMAYI VE YABANCI BİR İDEOLOJİNİN UYDUSU YAPMAYI TASARLAYANLAR OLMUŞTUR. ATATÜRK, BUNU HEMEN SEZİP, GEREKEN ÖNLEMLERİ ALMIŞTIR. MECLİSTE SARIKLI BİR MİLLETVEKİLİN “PAŞAM, BİZİM HÜKÜMETİMİZ (YANİ REJİMİMİZ) HANGİ DEVLETİNKİNE BENZER” SORUSUNA ATATÜRK’ÜN,  “HOCAM BİZ KİMSEYE BENZEMEYİZ, BİZ BİZE BENZERİZ” BİÇİMDE YANITLAMASI, ONUN TAKLİTÇİLİKTEN NEDENLİ UZAK VE ULUSAL ONURA NE DENLİ BAĞLI BİR LİDER OLDUĞUNU GÖSTERİR.

(Oysaki Osmanlıda Türklere, “aşağılık kompleksi, yabancı dil ve kültür taklitçiliği, devasa boyutlarda Avrupa hayranlığı “  yüzlerce yıl sürekli olarak pompalanmıştır…)

ATATÜRK İDEOLOJİSİNİN TEMELİNDE MİLLİYETÇİLİK VE TAM BAĞIMSZLIK YATAR.

(Atatürk Milliyetçiliği; Vatana ve Millete Sevgi ve Bağlılık duymaktır. Bundan daha doğal ne olabilir? Dünyada her özgür, onurlu, medeni ve  gelişmiş millet, milliyetçidir.  Bilmeyenler, ya da “milliyetçiliğe” olumsuz ve gerçek dışı anlamlar yüklemeye çalışanlar öğrensinler…  O halde samimiyetle “Ben Atatürkçüyüm” diye herkes, “vatanın ve milletin tam bağımsızlığına, güvenliğine, özgürlüğüne, iyiliğine,  iktisadi olarak kalkındırılmasına, diline, dinine ve kültürüne” azami derece önem vermek  ve bu yolda çalışmak zorundadır…)  

ATATÜRK KURTULUŞ SAVAŞINDA VE DAHA SONRASINDA YANILGIYA DÜŞSEYDİ, TARİHSEL FIRSATLARI İYİ KULLANMASAYDI, YERYÜZÜNDE BÜGÜN BAĞIMSIZ BİR TÜRKİYE CUMHURİYETİ OLMAZDI. BUNU GÖRMEMEK İÇİN YA BİLGİSİZLİK, BİLİNÇSİZLİK VEYA NANKÖRLÜK,  YA DA VATANINA VE ONUN EVLÂTLARINA KARŞI BESLENEN KORKUNÇ KİN VE DÜŞMANLIĞIN YOĞURDUĞU HAYİNLİK İÇİNDE BULUNMAK GEREKİR.” Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu 16 Mart 1981

(KAYNAK; GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK, NUTUK – SÖYLEV CİLT 1 – 2,  Basıma Hazırlayan, Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Cumhuriyet Kitap Kulübü, İstanbul, 2002, s. ÖNSÖZ, 19  – 21.)

LOZAN gibi olağanüstü büyük, şanlı – şerefli bir zafer belgesini ve bu belgeye dayanan
T.C. Devletimizi bizlere armağan eden Büyük Atatürkümüze sonsuz teşekkürlerimizi sunuyor ve Onun aziz hatırası önünde saygıyla, sevgiyle, en derin minnet ve özlem duygularımızla  eğiliyoruz…

Saygılarımla, 24 Temmuz 2017
===================================
Çooook teşekkürler değerli yazar, Tarihçi Sayın Güzide Filiz Tuzcu hanımefendi..
Cumhuriyete ve onun şanlı tarihine bilim ve bilinçle, yurtseverce sahip çıktığınız için!

Sevgi ve saygı ile. 24 Temmuz 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

TÜRK DİL KURUMUNUN KURULUŞUNUN (1932) 85’İNCİ YILDÖNÜMÜ KUTLU OLSUN

TÜRK DİL KURUMUNUN KURULUŞUNUN (1932) 85’İNCİ YILDÖNÜMÜ KUTLU OLSUN

G. Filiz Tuzcu

Sevgili Vatansever Dostlar,

Aziz Türk Milleti olarak, Kurtarıcısı ve Ebedi Önderi Büyük Atatürk’ü “en derin sevgi, saygı ve minnet duygularımızla”  bir kez daha  anmak için  bugün de “TÜRK DİL KURUMU’MUZUN”  85. kuruluş yıldönümü  vesilemiz olmuştur.

Bir kez daha hatırlatmak isteriz ki Türk Milleti için güzel, faydalı, verimli ve bilimsel aydınlanma olarak nitelendirilen her ne husus varsa, bunların tümü de Büyük Atatürk tarafından düşünülmüş, planlanmış ve hayata geçirilmiştir… 

Bir insan hayatında, onun  “HAFIZASI”  yaşamının her anında nasıl son derece büyük bir önem taşıyorsa, benzer şekilde bir milletin hayatında da HAFIZASI yani “TARİHİ” aynı derecede hayati bir önem taşımaktadır…

Onun içindir ki söz konusu bu anlamlı “yıldönümünü” anarken de, kısaca tarihten bahsetmemiz kaçınılmazdır:

Objektif Tarihçilerin ve tarihe ilgi duyan duyarlı kişilerin de bildiği üzere “TÜRK KİMLİĞİNİN EN BELİRGİN VE BELİRLEYİCİ  VASFI OLAN TÜRKÇE DİLİMİZ, HATTA TÜRK KÜLTÜR VE TARİHİMİZ” maalesef ki hem Anadolu Selçuklu Devleti, hem de Osmanlı dönemlerde arka plana atılarak, önemsenmemiş, hatta ne yazık ki zamanla aşağılanmaya dahi başlanmıştır…   Her şeyden önce bu tarihi gerçeği Milletçe bilmemiz, bizler için büyük bir önem taşımaktadır.

Oysaki Türklerden binlerce yıl sonra tarih sahnesine çıkan ve birbirinden oldukça farklı toplumlardan birer “millet” oluşturarak,  birer devlet kurabilenler – yani İngilizler, Fransızlar, Almanlar, İspanyollar, İtalyanlar, Grekler vs… –  bu farklı toplumlar arasında “eğitim yoluyla ortak dil, din,  gelenek ve toprağa bağlılık  bilinci oluşturarak”, millet olma bilinci kazanmışlardır.

Çinlilerle birlikte dünyada bilinen en eski milletlerden biri oldukları bilimsel olarak tescillenen Türkler ise, söz konusu bu binlerce yıllık köklü geçmişlerine ve de pek çok krallık, devlet, imparatorluk kurma gelenek ve kapasitelerine rağmen,  kendi öz değerleri olan “Türk Kimliğini – Türkçe Dilini ve Kültürünü”  korumakta maalesef ki başarılı olamamışlardır! Bunun içindir ki pek çok görkemli Türk Devleti yıkılıp, gitmiş ve tarihe gömülmüştür… (Dikkat çekmek isteriz ki hepsi de içten, yani hanedan üyelerinin keyfince  devletin  en üst makamlarına  kadar getiridikleri yabancı unsurlar eliyle zayıflatılarak, zamanla da çökertilmişlerdir. Bu hayati husus,  Orhun Anıt Taş Yazıtlarında dahi dile getirilmiş ve Türkler dikkatle uyarılmıştır.)

Daha yakın zamanlara gelirsek, Mustafa Kemal Paşa ve Onun liderliğinde canla başla düşmanlara karşı mücadele eden Türk Milli Güçleri ve yediden – yetmişe, erkek, kadın, yaşlı, çocuk topyekûn Aziz Milletimizin olağanüstü gayretleri ve fedakârlıkları  şayet olmamış olsaydı, bugün T.C. Devleti de maalesef ki olmayacaktı; ve Türkler binlerce yıllık kadim vatan topraklarını yitirmiş, çeşitli bölgelere dağılmış, başlarına yabancı efendiler gelmiş olarak, esaret ve zillet altında “sözde yaşayacaklardı! ”  (Böylesine acı ve korkunç durumun çeşitli örnekleri – Uygur Türkleri, Makedonya Türkleri, Kafkas Türkleri, Irak Türkleri, , Suriyeliler, Filistinliler vs… –  bugün gözlerimizin önünde canlı olarak durmaktadırlar…)

 T.C. Vatandaşları Olarak Biz Türk Milleti,  her şeyi hazır ve kolay bulduğumuzdan, geçmişimizi çok çabuk unutup,  tekrar derin bir gaflet içine daldık ve maalesef ki bizleri tarihte mahvetmiş  olan yanlışlara – hatalara tekrar ve tekrar düştük! Geldiğimiz sonuç apaçık ortadır… 

(Bunların başında da “Osmanlıdan kalma hayret verici bir yabancı hayranlığı ve yabancı kelimeleri  Türkçe cümlelerimizin arasına tarzanca sıkıştırmak geliyor!.”  Kanada’da yaklaşık yirmi yıl kaldım, Quebec (Fransızlara ait)  eyaleti dışında, ana dili İngilizce olanlardan ne Kanada’da, ne ABD’de  tek bir Fransızca kelime dahi duymadım;  hatta “mersi” kelimesini bile hiç duymadım! İŞTE HER MİLLET, BÖYLESİNE TİTİZLİKLE VE BÜYÜK BİR AZİMLE “ANA DİLİNE” SAHİP ÇIKMAKTADIR…)

O halde kanaatimizce hepimiz durup iyi düşünmeliyiz ve mutlaka öz eleştiri yaparak, tarihten hiç ders almadığımız ve sürekli aynı hatalara düştüğümüz için kendimizi kınamalıyız… (Meşhur Türk Ata Sözü: “DOST ACI SÖYLER” (ANCAK DOĞRUYU SÖYLER) 

O HALDE VATANSEVER DOSTLAR, MİLLETÇE, “YALANCILARIN, SAHTEKÂRLARIN, İKİ YÜZLÜLERİN, DİNİ  SİYASET VE ÇIKARLARINA ALET EDENLERİN, KENDİ MİLLETİNİ HOR GÖRÜP,- ARAPLARA – YA DA BATILILARA KÖRÜ KÖRÜNE BAĞLANARAK, ONLARA HAYRANLIK DUYANLARIN,   ONLARIN  DİLLERİNİ TAKLİT EDENLERİN,  BATILILARIN SÖZLERİNİ İLÂHİ GERÇEKLERMİŞ GİBİ  KABUL EDİP, TÜRKLERE DE ZORLA DAYATANLARIN, YABANCI KELİMELERLE KONUŞMAYI MARİFET VE ÇAĞDAŞLIK  SAYANLARIN” KARŞISINDA YER ALALIM;

VE  VATANIMIZDA “MENFAAT, MAKAM, UNVAN VE MADDİYAT  PEŞİNDE KOŞMAYAN, CESURCA GERÇEKLERİ DİLE GETİRENLERİ TAKDİR ETME VE REHBER EDİNME ALIŞKANLIĞIMIZI“,  YENİDEN  KAZANALIM.

Bu hiç de zor olmasa gerek; şöyle ki yapacağımız tek şey yeniden  Türk Özümüze dönmektir; yani Kadim Türk Kimliğimize – Türkçemize, Türk  Kültür ve Töremize,  ve de Kuran’ın tebliğ ettiği Gerçek İslam’a dört elle sarıldığımızda, her sorunun üstesinden kolayca gelebileceğimize yürekten inanıyorum, hatta biliyorum. Tıpkı Büyük Atatürk’ün yapmış olduğu ve başarıya ulaşmış olduğu gibi… 

Şimdi “Türk Dil Kurumu ve Türkçe Dili” derken neden bu kadar laf ettik?  diye akıllara bir soru gelebilir! Çünkü Türklerle ilgili tüm hususlar bir BÜTÜNDÜR, ve hepsi birbirleriyle bağlantılıdır… Sadece dili veya dini, ya da Türklerle ilgili herhangi bir konuyu tek başına ele alıp, incelersek, bu son derece yanıltıcı  ve aldatıcı olur.

Büyük Atatürk “TÜRK TARİH KURUMUNU – TÜRK DİL KURUMUNU – DİL, TARİH COĞRAFYA FAKÜLTESİNİ” çok büyük hedeflerle kurarken, bu Milli Kurumların  ortaklaşa çalışarak – ortaklaşa hareket ederek , başta TÜRKÇEMİZ  ve ANTİK TARİHİMİZ olmak üzere  “Tüm Kadim Türk Değerlerini” yeniden gün ışığına çıkarmalarını ve bunları Türk Milletine belletmelerini arzulamış ve hedeflemiştir.  (Çünkü Türk Milleti bu hususta yüzlerce yıl çok çok çok  geç kalmıştır…)

Her kim ki “Ben Atatürkçüyüm” iddiasında bulunuyorsa, ki bu son derece önemli bir iddiadır, bunun da gereğini yerine getirmek zorundadır; ve millet olarak biz bu hususu sorgulamakla mükellefiz.  Çünkü “Ben Atatürkçüyüm” demekle Atatürkçü olunmuyor!   Tıpkı “Ben Müslümanım” demekle Müslüman olunmadığı gibi!   Hatta bu pek çok konu için geçerlidir;  örneğin “Ben Demokratım – Cumhuriyetçiyim” demekle de öyle olunmuyor. AYNASI İŞTİR KİŞİNİN LAFA BAKILMAZ…

1938 – 2017, KOSKOCA 79 YIL GEÇMİŞTİR;  BİRİCİK VATANIMIZ – GÖZBEBEĞİMİZ TÜRKİYE’NİN GELDİĞİ HAZİN DURUM GÜN GİBİ APAÇIK  ORTADIR; 

GÖRÜLÜYOR Kİ BUNCA YILDIR PEK ÇOK MAKAM, MEVKİ VE UNVAN SAHİBİ KİŞİ “SÖYLEDİĞİ VE VERDİĞİ SÖZLERİN ARKASINDA DURMAMIŞTIR”, SÖZLERİ BAŞKA – DAVRANIŞLARI BAŞKA OLMUŞTUR, YANİ GÖREVLERİNİ  LAYIĞIYLA YAPMAMIŞLARDIR.

HERŞEYDEN ÖNCE BU GERÇEĞİ KABUL ETMELİYİZ VE BUNDAN SONRA KİŞİLERİN,  Kİ BU KİŞİLERİN  “MAKAM, MEVKİ VE UNVANLARI HER NE OLURSA OLSUN  ONLARIN LAFLARINA, MAKAM ODALARININ DUVARLARINDA ASILI BÜYÜK BOY ATATÜRK PORTRELERİNE,  YAKALARINDAKİ ROZETLERİNE, ATATÜRK HEYKELLERİNİN ÖNÜNDEKİ GÖSTERİŞLİ TÖRENLERİNE, SÜSLÜ DEMEÇLERİNE VS… BAKMAYACAĞIZ…

BUNDAN BÖYLE “ATATÜRKÇÜ OLDUKLARINI İDDİA EDEN KİŞİLERİ” TESTE TABİ TUTMAMIZ GEREKMEKTEDİR; ŞÖYLE Kİ; ONLAR ,  GERÇEKTEN “ATATÜRKÜN DÜŞÜNCELERİNİ, İLKELERİNİ – MİLLİ HEDEF VE POLİTİKALARINI  SAMİMİYETLE BENİMSEMİŞLER MİDİR? BUNLARI HAYATA GEÇİRMİŞLER MİDİR?, SAMİMİ ATATÜRKÇÜ OLANLARI DESTEKLİYORLAR MI? “ASIL BU HUSUSLARA AZAMİ ÖLÇÜDE DİKKAT EDECEĞİZ… 

BÜYÜK ATATÜRK’ÜN DEYİŞİYLE, “HER GÖRDÜĞÜMÜZ SARIKLIYI HOCA ZANNEDİP, YA DA HER GÖRDÜĞÜMÜZ MAKAM VE UNVAN SAHİBİ KİŞİYİ BAŞ TACI EDİP“, ONLARIN ARKASINDAN GİTMEMELİYİZ.  ANCAK İŞİNİ DOĞRU YAPAN, DOĞRU KONUŞAN, VATANINA VE MİLLETİNE  KARŞILIKSIZ  HİZMET EDEN KİŞİLER SAYGIYA VE SEVGİYE LÂYIKTIR VE ANCAK ONLARIN ARKASINDAN GİTMELİYİZ.

DÜŞÜNCESİ VE SÖZÜ BİR OLAN, GÖREVİNİ EN DOĞRU ŞEKİLDE YAPAN, BİLİNÇLİ VE SAMİMİ TÜM VATANSEVERLERE

EN İÇTEN SEVGİ VE SAYGILARIMLA.
=================================================
Dostlar,

Büyük ATATÜRK‘ün ülkemiz Türkiye’nin ve tüm halkımız Türk Ulusu’nun Tarihi ve Dil’i Türkçe için ne denli özel özen gösterdiği iyi bilinmektedir. Bu amaçla 2 “Bağımsız” yapı (Cemiyet) kurmuş ve kalıtından (mirasından) bu 2 seçkin Kuruma sürekli  gelir bırakmıştır.

türk dil kurumunun açılması ile ilgili görsel sonucu

12 Eylülcüler Atatürk’ün vasiyetini çiğneyerek bu 2 Kurumu devlet dairesine dönüştürerek işlevsiz bırakmayı başardılr ne acı ki!

Demokrasi aşığı ve de şampiyonu AKP 1982 Anayasası’nda 3 kez çok kapsamlı değişiklik yaptı ama YÖK’e, kapatılan Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’na… ilişkin sorunu çözücü adım atmadı…

Atatürk’ün kurduğu Dil Tarih Coğrafya Fakültesi hep darbe yedi ve hocaları görevden atıldı..

Böylesine kendi köklerine düşman aymaz toplumların ayakta kalması ne yazık ki olanak dışı..

Sayın yurtsever Tarihçi yazar Güzide Filiz Tuzcu hanımefendiye yazısı için teşekkür ederiz.

Sevgi ve saygı ile. 13 Temmuz 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Dil Derneği Üyesi
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com