27 Mayıs üzerine Hüseyin Avni Güler ile bir Söyleşi


27 Mayıs üzerine Hüseyin Avni Güler ile bir Söyleşi *

portresi

 

 

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

 

 

*****

Sayın Hüseyin Avni Güler, kendinizi  kısaca tanıtır mısınız?

portresi, ölümü 1.5.13

Güler     : 1925 yılında Elbistan’da doğdum. İlk ve orta tahsilimi Elbistan’da yaptım. 1942 yılında Askeri Liseye (Kuleli)  girdim. 1948’de Kara Harp okulundan havacı subay olarak mezun oldum. 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında, Kurmay Albay olarak emekli oldum. 1958’de Yüzbaşı iken 27 Mayıs örgütüne girdim. İhtilalden sonra Cemal Gürsel’in imzası ile kıtama döndüm.
Emekli olduktan sonra 1983’te Halkçı Parti kurucuları arasındayım. Bu partiden Millet Vekili oldum. Milletvekilliğim 4 yıl sonunda bitti. 1990’da 27 Mayıs Milli Devrim Derneği Genel Başkanlığına seçildim. Ve o zamandan beri aralıksız 21 yıl Genel Başkanlık yaptım; büyük özverilerle  2011 yılına dek bu Derneğin adını yaşatmaya çabaladım…

1989’da kurulan ADD’nin de 50 kişilik kurucu üyeleri arasındayım.

ADD kurulmadan önce yeni bir siyasal parti kur(ul)ması için Prof. Muammer Aksoy’a baskı yapılıyordu. Muammer Aksoy bu önerileri kabul etmedi ve Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurulmasına karar verdik. ADD’nin maddi ve manevi güçlü olması için
büyük çaba harcadık. 

27 Mayıs hareketi  sizce bir ihtilal, bir halk ayaklanması mı, bir darbe darbe mi nedir? 27 Mayıs’ı nasıl tanımlamalıyız? Öbür askeri müdahalelerden
farkı nedir?

Güler     :
27 Mayıs bir devrimdir. Getirdiği Anayasa bunun kanıtıdır. Amaç Atatürkçülüğü yeniden gündeme getirmek, Devlet düzeninde Atatürkçülüğü yerleştirmekti.
Yarım kalmış Kemalist devrimin devamıdır, diyebiliriz. 

27 Mayıs Tüm Halk kesimleri tarafından kısa sürede benimsendi mi?

Güler     :
Evet, Halkın çok büyük bir kesimi coşku ile karşıladı. Sıkıyönetime karşın halk sevgisini göstermek için sokaklara döküldü. Nedeni, 27 Mayısı Millet sahiplenmişti;
yani millet ve asker işbirliğiyle gerçekleştirilmişti. 

Bugünkü genç kuşakların 27 Mayıs konusunda mutlaka bilmeleri gereken önemli noktalar nelerdir? Halkın bilmesi gereken en önemli husus nedir?

Güler     :
27 Mayıs’tan sonra Dünya İhtilaller tarihini inceledim. Tüm ihtilaller diktatörlük getirmiş, Yalnızca 27 Mayıs özgürlük getirdi. 27 Mayıs özgürlükçü ve demokratikti.
“27 Mayıs neler getirdi?” derseniz, 

Evet, öyle demiş olalım..

Güler     :
Cumhuriyet tarihinin en adil seçimleri 27 Mayıs Devrimi‘nin getirdiği seçim yasaları ile gerçekleşti. O zamanlar yaklaşık 40 bin oyla 1 milletvekili seçiliyordu. Artık oylar havuzda toplandığı için milli irade kaybı olmuyordu.. Milli bakiye sistemi..
Baraj yoktu. Bağımsız adaylar bile seçilebiliyordu.

  • 1961 Anayasası dünya anayasa tarihinde abidedir. 

Bazıları 27 mayıs için “ihtilal” diyor. Devrimi ihtilalden nasıl ayırt ederiz?

Güler     :
Batı dillerinde “Devrim” ve “İhtilal” aynı sözcükle ifade edilir (Revolution). Bizde ayrılır ve bu anlam içeriği bakımından gerçekçi ve son derece akılcıdır. İhtilal, büyük halk kitleleri ayaklanmasıdır. Devrim ise ihtilalle yıkılan eski düzenin yerine yeni ve ilerici  yapılanmadır.

  • Mustafa Kemal Paşa, hem Anadolu İhtilali‘nin ve hem de ardından Türk Devrimi‘nin önderiydi.. 

Şöyle desek uygun mu ?
İhtilalleri aç mideler yapar, Devrimleri ise aydın kafalar  gerçekleştirir ?

Güler     :
Doğrudur.

İsmet Paşa ve CHP 27 Mayıs’ı nasıl yorumladı?

Güler     :
İsmet Paşa bizimle konuştuğunda “İhtilal ile gelip, seçimle giden ilk darbeci sizsiniz.” Demişti.. 27 Mayıs’tan sonraki süreçte 27 Mayıs kazanımları (belki de Yassıada Mahkemelerinin toplumda yarattığı mağduriyet psikolojisi nedeniyle)  etkisi kısa sürede sönükleşmeye başladı. oysa Dünyanın en ilerici, özgürlükçü ve halkçı Anayasasıydı halkoyuna sunulan; ancak ne yazık ki, yalnızca %60’la kabul gördü…

Yani Karşı devrimciler erkenden faaliyete başladılar.
Burada nasıl bir yanlışlık yapıldı?

Güler     :
Mahkeme idam kararı aldı. Bu kararı onamak Milli Birlik Komitesi‘ne verildi.
Oysa Kurucu Meclise verilseydi bu idamlar gerçekleşmeyecek ve Devrim
yara almayacaktı. Halkın yoğun sempatisi devam edecekti. Süleyman Demirel bile
27 Mayısla ilgili görüşlerini nasıl belirtirken şöyle diyordu:

“27 Mayıs büyük bir olaydır. Güç ellerinde iken Meclis açılmıştır. Bu unutulmaz, dünyada bir örneği yoktur. Biz, o İhtilal sürecinde ve ihtilalin arzusu ile kurulduk.
En azından bu nedenle o İhtilale karşı olamayız. Maziye bakamayız, bakarsak
halk bizi tasfiye eder. Biz bugünkü Anayasa sayesinde varız. Ona karşı da olamayız. Bu sözlerimi şerh ettiğimi hiç görmeyeceksiniz. 27 Mayıs’a karşı değiliz, gerici değiliz ve olmayacağız. Eğer AP böyle yaparsa ben şahsen onların içinde ve başında olmayacağım.”

27 Mayıs somut olarak hangi önemli kurumların oluşumunu sağladı?

Güler     :
En başta

  • Anayasa (Grev hakkı, sosyal, sağlık sigorta sistemi), sonra
  • Anayasa Mahkemesi
  • Cumhuriyet Senatosu
  • Milli Güvenlik Kurulu
  • Yüksek Hakimler Kurulu
  • Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)
  • Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT)
  • Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK)
  • Türkiye Atom Enerjisi Kurumu
  • İhracatı Geliştirme Etüd Merkezi
  • Milli Prodüktivite Merkezi (MPM).. ve şimdi adını unuttuğum başka kurumlar hepsi 27 Mayıs devriminin eserleridir.

27 Mayıs’tan sonra 1963’te yasa önerisi veren,
27 Mayıs’ın bayram olmasını öneren kimlerdi?

Güler     :
O zamanki Koalisyonda yer alan tüm milletvekillerinin imzası ile 27 Mayıs Anayasa ve Özgürlük Bayramı olarak kabul edildi.

27 Mayıs’ı gençlere nasıl anlatalım?

Güler     :
Bu Devrimin amacı Ülkedeki kötü gidişi durdurarak demokratik -özgürlükçü bir düzen kurmaktı. İnsan hak ve özgürlüklerini, Ulusal dayanışmayı, sosyal adaleti, bireyin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi hedeflemişti. Türk Ulusu’nun birliğini,
ülke bütünlüğünü ve cumhuriyeti korumakla görevli olan Türk Silâhlı Kuvvetleri,
«kardeş kavgasına son vermek» söylemiyle 27 Mayıs 1960 günü,
meşruluğunu yitirmiş bir yönetime kansız bir hareketle, el koydu.
Bu şekilde anlatmalıyız…

27 Mayıs Devrimi’nin siyasal sonuçları da oldu kuşkusuz..
Örneğin “27 Mayıs Harekatı olmasaydı, CHP iktidara gelecekti;
dolayısıyla 27 Mayıs’ın en büyük zararı CHP’ye olmuştur..” deniyor..
Sizce bu sav doğru mu?

Güler     :
Bu sav bence haksız, çünkü seçim olmayacaktı ki CHP kazansın, iktidara gelsin… Menderes “CHP kapatılmalıdır” diyordu. CHP’nin seçime girmesine bile olanak olmayacaktı.

27 Mayıs’la birlikte büyük bir özgürlük ortamı oluştu. Bu arada sol fikirler de önemli ölçüde gelişti ve geniş yelpazeli gençlik hareketleri başladı.
Acaba bu yeni Anayasa Türkiye de çatışmalı sağ ve sol ayrımına,
Ülkeyi bölücü fikirlerin de gelişmesine de mı olanak mı verdi? Ne dersiniz?

Güler     :
Asla bu şekilde yorumlayamayız ! Yeni Anayasanın getirdiği özgürlükler fikir özgürlüğüdür.. Ülkenin yıkımına, parçalanmasına giden eylemlere özgürlük olarak algılanamaz. İstanbul Üniversitesi’nden Ord. Prof. Sıddık Sami Onar, Ord. Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Prof. Hüseyin Naili Kubalı, Prof. Ragıp Sarıca, Prof. Naci Şensoy, Prof. Tarık Zafer Tunaya, Prof. İsmet Giritli..  Ankara Üniversitesi’nden de Prof. İlhan Arsel, Prof. Bahri Savcı ve Prof. Muammer Aksoy Anayasa hazırlık komisyonunda idiler. Bu komisyon, hazırladığı “Ön Tasarı”yı 18 Ekim 1960’ta
Milli Birlik Komitesi Başkanlığına sundu.

Türkiye Cumhuriyeti, emperyalizme direnerek, savaşarak kurulmuştu ve tutsaklık altındaki milletlere bir örnekti. Bu nedenle Batı kapitalizminin çıkarlarına ters düşen ilerici bir toplum düzenine geçişi sağlayacak 1961 Anayasası’nın en kısa zamanda
işlev dışı yapılması gerekiyordu. Bu nedenle emperyalizmin ajanları, tetikçileri tarafından iç karışıklıklar başlatıldı, sağ-sol çatışmaları harekete geçirildi.
Sonrasını zaten biliyorsunuz. 

Sayın Güler, lütfedip zaman ayırdınız; bizleri aydınlatan bu değerli söyleşiniz için teşekkür ediyoruz.

_____________

*) ADD Genel Merkezinde yapılan bu söyleşide, ADD Bilim Kurulu Başkanı
Prof. Dr. D. Ali Ercan’ın sorularını Emekli  Hv.Kur.Kd. Alb. Hüseyin Avni Güler yanıtladı.

*****************************

Sn. Ercan’a bu değerli söyleşi için teşekkür ediyoruz..

ADD kurucularından ve 27 Mayıs Devrim Hareketi’nin etkin subaylarından Sn. Hüseyin Avni Güler’e de hem teşekkür ediyor hem de rahmet diliyoruz..

Sevgi ve saygıyla
27.5.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

19 Mayıs ve İnkârlar Dizisi…


19 Mayıs ve İnkârlar Dizisi…

Ertugrul_Kazanci_portresi

 

Ertuğrul Latif KAZANCI
Eğitimci – Hukukçu
Cumhuriyet, 20 Mayıs 2014

  • Cumhuriyet ve Devrime yönelik kasıtlı eleştiriler, bir özgürlük sahteciliğidir. ‘Mütareke’ döneminin ‘Hürriyet ve İtilâf’ zihniyeti, sanki yaşamsal yazgımız olmuştur. Ayırımcı, feodal, neoliberal ve teokratik eğilimlere göre; ‘19 Mayıs 1919’da temeli atılan Cumhuriyet ve devrim binası, yıkılmaya yüz tutmuştur’. Ama yanılmaktadırlar. Çünkü bunca ‘şakîliğe’ karşın Atatürkçü düşünce, değerbilmez inkârcıların üstesinden gelecektir.

19 Mayıs 1919 tarihi bu ülke ve halkın onur günüdür. Emperyalist boyundurukta ezilen dünyanın da insanlık hukukunun kazanımına yönelik ilk adımıdır.
Ulusal eksenli antiemperyalist bir isyan, artık Anadolu’nun devrimci geleceğidir.
Bu isyan bir yönüyle de halkın egemenlik iradesine yüzyıllarca el koymuş ‘saltanathilafet’ rejimini alaşağı etme hareketidir.

Devrimci ideoloji, toplumun ilerici kıstaslardaki dirlik ve esenliğini öngörür.
Ülke toprakları üzerinde tasa ve kıvançta beraberlikle tarihsel derinlikten gelen ideal ve kültür birliği, ulusal bilinci oluşturur.19 Mayıs 1919 işte böylesine bir bilincin temelidir. Ama giderek yoğunlaşan olumsuz hız ve çabalarla 19 Mayıs olgusunun getirdikleri, kimilerince reddedilmektedir.

İnkârcılık:

Bir anekdotu tekrar etmemizde yarar vardır: İzmir’in kurtuluşundan sonra Atatürk  ve Halide Edip arasında bir konuşma geçer.

“Zafer kazanıldı. Artık bir kenara çekilir, dinlenirsiniz..”

diyen Adıvar’a verilen yanıt şudur:

HayırBundan sonra birbirimizle didişeceğiz !..”.

Halide Edip, yalnızca meraklı bir yazar mı yoksa bir niyet yoklayıcısı mıdır?
Aslında tek amaç Atatürk’ün gelecekteki işlevini öğrenmektir. Askeri başarılardan sonra kurulacak devletin niteliği ne olacaktır? Bir halk devleti mi inşa edilecek veya
Saltanatın sürdürülmesi mi söz konusu edilecektir?

Halide Edip yani Sultanahmet mitinginin o parlak yıldızı, yaşamsal çelişkilerle doludur. Söylevinden sonra Amerikan mandacısı ama ulusal mücadelede cephede onbaşıdır. Ardından da Türkiye’yi terk ederek Britanya sömürgelerinde öğretim üyesi olacaktır. Devrimle uyuşamayan “Türk’ün Ateşle İmtihanı” yazarı, İngilizlerle uyuşabilmiştir. 1950’de de DP milletvekilidir.

Lozan’dan dönen İnönü’yü karşılamamak için Başbakanlıktan bile istifa eden Rauf Orbay’la fikir arkadaşları; Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele
ve Adnan 
Adıvar Terakkiperver Cumhuriyet’ Partisinde kümeleşmişlerdir.
Bu adlar ulusal mücadelenin askeri aşamasında önemli uğraşlar verirlerken,
ilerisinde niçin başka yerlerdedir? Çünkü Cumhuriyet ve Devrim düşüncesine
yabancı ama Hanedanlık ve Hilafete yakındırlar.

Atatürk, ‘Nutuk’ ta şöyle der:

  • “Bu parti, kendine ad olan ‘terakki’ ve ‘Cumhuriyet’ sözcüklerinin tam tersi anlamlarla gelişmiştir. Program hain kafaların işidir. Memlekette suikastçıların, gericilerin sığındığı ümitlerin dayanağı oldu”.

Sonrası             :

19 Mayıs 1919 çıkışının içerik, anlam ve yönünü sindiremeyenleri, düpedüz inkârcı (AS: yadsımacı) bir kadro izler. Bu süreç,14 Mayıs 1950 günü kıyasıya başlatılır ve günümüze doğru yoğunlaştırılır. Tam bir “yalan rüzgârı” kıvamıyla siyasal, tarihsel ve gerçek dışı ahlaksızlıklara dönüşür.

Atatürk’ün Başbakanlığını yapmış Bayarın 1950’ler sonrası tavrı, Atatürk-İnönü dönemlerini hedefleyen:

27 yıl bu ülkede çivi bile çakılmadı..” noktasıdır. Bayar, yeraltı ve yer üstü kaynaklarını ecnebi (AS: Yabancı) elinden alan, demiryolları döşeyen, kağıt, çay, ağır sanayi, deri, tuz, tekstil başta olmak üzere KİT’leri kuran başarıyı yok saymaktadır. İktisat Bakanı olarak yer aldığı işleri de inkâr etmektedir (AS: yadsımaktadır).

İnönü’ye “Milli Şef ve Değişmez Genel Başkan” sanının verildiği 26 Aralık 1938 tarihli CHP Kurultayı’nı toplantıya çağıran Başbakan Bayar’dır. Önergeyi okuyan
divan üyesi de Menderes’tir. Gün gelecek, DP’nin üst politikalarını çizen bu adlar, Devrim aşamaları için:

“ Yalnızca halka mal olmuşları saklı tutacağız..” veya “İsterseniz Hilafeti bile geri getirilebilirsiniz” ya da: “Kapitalizm, iktisaden geri kalmış bir ülkeyi kalkındıracak en iyi sistemdir” sözleriyle, geçmişi inkâr edeceklerdir.

16 Kasım1938 tarihli ‘Cumhuriyet’ gazetesindeki yazısında Necip Fazıl, Atatürk’ün vefat töreninden konu açarak: “Osmanlı İmparatorluğunun yarı dünyaya sahip olduğu devirlerde bile böyle bir uğurlanışa hedef olabilmiş hükümdar yoktur ” dedikten sonra övgüler yağdırmaktadır. Ama aynı Kısakürek, zamanla: “Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılâp” diyebilecek ve1960 öncesi Başbakanlık örtülü ödeneğinde adı geçenlerden olacaktır (*).

Önce İnönü’nün ; “ Ak saçlarında parıltılar seyrettikten” sonra siyaseten yer değiştiren ve tam100 şiir içeren hiciv kitabı çıkaran şair Orhan Seyfi, örtülü ödeneğin içindedir. “Akbaba” mizah dergisinin DP karşıtı çizgisini birdenbire bırakan sahibi Yusuf Ziya’nın ödenek istek dilekçeleri unutulabilir mi? İlkin sol siyasette yer alıp sonra yön şaşıran yazar Peyami Safa’dan tutunuz da ressam Çallı, hatip Hamdullah Suphi, tarihçiCemal Kutay, şair Yahya Kemal’lere kadar sıraya girenler, saymakla bitirilemez. Tamamı, 27 yıllık sürecin eleştirisiyle saf tutmuşlardır.

19 Mayısları inkârların başını, Kurtuluş savaşı zaferlerini küçülterek neredeyse yok saymak çeker. Uşak’ta esir düştükten sonra Atina’ya salıverilen General Trikopisyıllarca TC Büyükelçiliğinde Atatürk’e saygılarını kaleme almıştır. Ama “İnönü,SakaryaDumlupınar” zaferleriyle, Mudanya ve Lozan’da atılan imzaları görmek istemeyen Sevr’in iç destekçileri, Yunanlı komutanın düzeyine ulaşamamışlardır. “Jenosit” deyimini onaylamayan AİHM kararına karşın: “Ermenileri katlettik” diyenler, “Yunanlılara zulmettik ” saptırmasını öne sürenler, gerçekleri tersyüz edenlerdir.

Sonuç   :

Anadolu İhtilâli; sömürgecilik, bağımlılık ve bağnazlığa karşı başkaldırıdır. Cumhuriyet ve devrim için, halkçı-devletçi sosyal gelecek adına, ulusalcı ve laik amaçlar uğruna görkemli bir kalkışma, 19 Mayıs 1919’da başlatılmıştır. Devrimci demokratik irade, inkârcılığa ders veren; siyasal, sosyo- ekonomik ve kültürel anlayışıyla 19 Mayıslara mutlaka sahip çıkacaktır.

———————————–

(*)YAD Tutanakları/1961

SEÇİM ÖNCESİ KISA BİR TÜRKİYE ANALİZİ


SEÇİM ÖNCESİ KISA BİR TÜRKİYE ANALİZİ

Galip KARAKUŞ
Din; başka insanların yaşam alanına girmeden, başkalarına dayatılmadan, gösteri haline dönüştürülmeden ve başka inanç seçenekleri olan insanlara saygı göstererek yaşandığı zaman, bir anlam ve saygınlık kazanabilir.

Oysa ülkemizde, Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne dek olduğu gibi, mahalle baskısıyla, zorlamalar ve başka inanç sahiplerini aşağılama ve hor görmeyle, yok sayma ile,
asimilasyon (kendine benzetme) ile evrensel hukuk sistemine egemen kılınarak ve siyasetin temel malzemesi haline getirilerek uygulamaya konulmaktadır ki; bu durum da,
toplumda nefret duygularının gelişmesine ve bağlı olarak, yakın geçmişte örneklerini yaşadığımız kanlı katliamlara yol açmaktadır.

Hıristiyan dünyası, yüz yıllar süren din savaşları sonunda, Rönesans‘ı gerçekleştirmiş,
din kurumunu Vatikan’ın tepesine adeta hapsetmek suretiyle aydınlanmaya adım atmıştır. İslam  dünyası ise, Rönesans şöyle dursun, tek kutsal kitaba inanıyor olmalarına karşın, her ülke, ” İslam’ı en doğru biçimiyle ben yaşıyorum, bu nedenle tüm İslam alemi de benim  gibi yaşayacaktır.” anlayışını egemen kılma amacı ile, kan gölü içinde yüzmeye devam etmektedir.

AKP kadrosu da, iktidarı ele geçirdiğinden bugüne dek önceden var olan ve yukarıda sözünü ettiğimiz, günümüze dek sinsice yürütülen tüm ölçütleri, siyaset anlayışının temel kuralı durumuna getirerek uygulamaktadır. Türk siyasetinde önemli rol oynamış CHP’sinden MHP’sine tüm partilerin, bugünkü zihniyetin (AKP’nin) uygulamalarının altyapısını oluşturmada
büyük payları vardır ve bu partilerden hiçbiri, Türkiye’nin 12 yılda içine düşürüldüğü
kaos ortamındaki payını ve rolünü masaya yatırıp ders çıkarma gereği duymadan,
kendilerine inanan halkı kandırmaya devam etmiş, yalan ve iki yüzlü politikalarını sürdürmüşlerdir.

Bu çarpık yapılanmada seçmen payını da göz ardı etmemek gerekir; eleştiriyi hakaret olarak algılayarak, futbol fanatiği anlayışı ile parti yandaşlığı geleneğinden vazgeçmemiş,
partilerinin yanlış politikaları konusunda, sorgulayıcı ve eleştirel yaklaşım yerine körü körüne bağlılığı yeğlemişlerdir. Bunun temel nedeni de, eğitim eksikliğinden, daha doğrusu çarpık eğitim sisteminden kaynaklanmaktadır. Kimi partiler son zamanlarda “Parti Okulu” adı altında mekanlar oluşturmuşlarsa da, adından da anlaşılacağı gibi ve gördük ki, buralarda
evrensel siyaset bilimi kurallarından çok, o partinin bildiğimiz klasik-değişmeyen hedefleri öğretilmektedir.
Bu ülkede, dünyada eşine az rastlanan ve tarafı olan emperyalist devletlerin yanında,
tüm dünyada hayranlık uyandıran özellikte, şanlı bir kurtuluş savaşı 
gerçekleştirilmiştir.Anadolu ihtilali, laik bir devlet kurabilmiş, fakat laik bir toplum yaratamamıştır.”(1)  gerçekliği ile birlikte, yakın tarihimiz iyi incelendiğinde görülecektir ki;
Anadolu İhtilali’nin ardından yaşanan 15 yıl gibi kısa bir zaman diliminde, Laik bir toplum yaratılamamış olması ve İhtilal’in takıldığı en önemli engel, hemen ardından, karşı devrim sürecinin başlatılmış olmasıdır. Bu savaşın kahramanı ve yüz yılın en büyük devrimcisi Mustafa Kemal Atatürk‘ün, Hakk’a yürümesinin hemen ardından başlayan karşı devrim sürecini,  başta, kendisi tarafından kurulan parti görmezden gelmiş, dahası bu sürece olabildiğince katkıda bulunmuştur.

“Dünyanın bir yerinde, ilk kez insanlar, Tanrının elinden egemenliği ve iktidarı alıp, kendileri kullanmak cesaretini gösterdiler” (2) diyen Fransız devrimci  Regis Debray‘in, bu doğru ve yerinde saptamasının yanında, henüz misyonunu tamamlamamış olan
Anadolu aydınlanma hareketine karşı, erken ve yanlış bir kararla, çok partili siyasal yaşam tercihi sonunda, ihanetler de hız kazanarak devam etmiş, ardından “Köy Enstitüleri” gibi
bir aydınlanma kurumu yok edilmiştir.
12 yıldan bu yana hız kazanarak yoğunlaşan kaos ortamında, son şansları ile karşı karşıya olan siyasal partilerin, bu gerçekleri  bir kez daha gözden geçirip, gereken dersi çıkarmadan ve
küçük hesaplardan arınarak, olabildiğince güç birliğini sağlayıp, halkı ümmet toplumu özelliğinden çıkarma hedeflerine yönelmeden, “din faşizmi”nden de kurtulmanın yolu
yok gibi görünmektedir.
(1)  İlhan Arsel. Anadolu İhtilali – Bilgi Yayınevi, 1973- syf. 706.
(2)   Regis Debray. Fransız devrimci.

‘Piyasalar’ Bahane Arıyor


‘Piyasalar’ Bahane Arıyor

portresi

Prof. Dr. Erinç YELDAN

 

 

Amerikan Merkez Bankası (Federal Reserve-FED) Başkanı Ben Bernanke, tahvil alımlarını durdurmanın yakın olduğu haberini “piyasalarla” paylaştı. Küresel ekonomide artık bol ve ucuz likidite döneminin sona ermekte olduğu gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya döküldü. Türkiye’de de dolar kuru 2 TL’nin üzerine çıktı, borsada ciddi kayıplar yaşandı; şirketlerimizin “piyasa” değeri 63 milyar TL’lik kayıpla, 670 milyar TL’den 497 milyar TL’ye geriledi.

“Küresel çalkantı” kimi, ne derece etkiliyor?

Bu yazımızda “piyasaların anladığı dilden” konuşacağız ve krizin yansımalarını ayrıştırmak amacıyla Türkiye’ye, uluslararası sermayeyi çekebilme açısından rakip, beş ülkede “piyasa” verilerini paylaşacağız. Aşağıdaki özet tabloda bu yılın başından bu yana borsa, faiz, kur ve enflasyon oranlarındaki değişmeler özetlenmekte. “Piyasaların” yakından takip etmekte olduğu ve bir ekonominin yatırım yapılabilirliği” konusunda belirleyici olan söz konusu dört verinin tümünde Türkiye’nin en olumsuz etkilenen ülkeler arasında olduğu gözleniyor.

Ocak-Ağustos 2013 döneminde borsalarda yaşanan değer kayıplarında Türkiye ikinci; enflasyon artışında birinci; dolar kurundaki kayıplarda Brezilya ile birlikte ikinci sırada yer almakta. Faiz oranlarında ocak ayına görece ağustos ayı başında yaşanan % 18’lik gerileme ise dün itibarıyla gösterge faizdeki ivmelenmeyle birlikte yerini % 82’lik bir faiz artışına bırakmış durumda. Düzey olarak karşılaştırıldığında, Türkiye %8.3 ile Arjantin’den sonra en yüksek enflasyona; G. Afrika’dan sonra da
en yüksek işsizlik oranına sahip ülke. İşsizlik oranındaki artış bakımından da Brezilya’dan sonra ikinci sırada geliyor.

  • Dolayısıyla Türkiye, küresel krizi gerek 2009’daki vurgun sırasında,
    gerekse artçı sarsıntılarında gelişmekte olan piyasa ekonomilerine görece
    en şiddetli etkilenen ekonomiler arasında yer alıyor. Neden?

Hükümetin resmi söylemlerinde bu sorunun yanıtı çeşitli sözcük oyunlarıyla geçiştirilmekte: “Gezi olayları”, “faiz lobisi”, “değerli yalnızlık” vb… Biz ise yazılarımızda uzun süredir yakın tarihçemizden edindiğimiz bir acı dersi sürekli yinelemek gereği duymaktayız:

  • “Bir ekonomik krize en yakın olan ekonomi, ulusal kaynaklarının üstünde harcama peşinde koşan; ve uluslararası sermayeye sunduğu faiz ve diğer olanaklar ile birlikte onun en gözde konumunda olan ekonomidir.” 

Bu yorumun bir söz oyunundan ibaret olmadığını artık çok yakından biliyoruz.

***
Mustafa Kemal ve arkadaşlarının “toptan milletçe bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı” Anadolu ihtilalinin ateşini zaferle taçlandırdıkları 30 Ağustos 1922’nin üzerinden doksan bir yıl geçti. Emperyalizme karşı kazanılan ilk halk savaşı olarak anılan Anadolu ihtilalinin şehitlerine şükran ve minnet borçluyuz.

Tüm okurlarımın 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı barış dolu günler umuduyla kutluyorum. (28 Ağustos 2013 – Cumhuriyet)

Ulusal Egemenlik Aydınlığı…

Av. Ertuğrul KAZANCI 
Eğitimci – Hukukçu
ADD Önceki Genel Başkanı

Ertugrul_Kazanci_portresi

Ulusal Egemenlik Aydınlığı…

*Cumhuriyet ve devrimin ‘kayıtsız-koşulsuz’ benimsediği duyarlılık, ulusal egemenlik erkine yönelik ilerici bir önemsemedir. Kişi, zümre veya hanedanlık yönetimleri; akıl, bilim ve çağcıllıktan yana ideallere set çekerlerken, bilinçli bir halk da elindeki egemenlik erkine ancak toplumcu ölçütlerle sahip çıkabilir.

Egemenlik, siyasal anlamda bir ülkenin yaşamsal bütünlüğü üzerine ilke, esas ve kurallar getirme erkidir.

Bu erk, kendi hukukunu da yaratır. Demokratik nitelikli etkin güç kaynağı, doğrudan doğruya halktır. Böyle bir kudret, yönetsel iradeyi oluşturarak, yasalarla şekillenen hukuksal düzenlemeyi de temsil eder.

Öyleyse ulusal egemenlik erki, halk adına devletteki varlığını;
yasama, yürütme ve yargı yoluyla kamusal alanlarda gösterir.

Egemenlik hukukuna, baskı ve şiddet yoluyla el atanlar; monarşilerden tutunuz da
dikta rejimlerine doğru tarihsel sahneden hiç eksilmezler. Aidiyeti halk olan egemenlik iradesi adına tekeller bile kurmaya kalkışırlar. Ama Atatürk’ün deyişiyle:

  • “Ulusal egemenlik öyle bir aydınlıktır ki; karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yıkılır. Tutsaklıklar üzerine kurulmuş kurumlar da yıkılmaya mahkûmdurlar.”
Anadolu ihtilali

Saldırganlık hedefi olan bir halk, “tam bağımsızlık” ilkesinde yükselen görkemli kalkışmayla Cumhuriyeti, kan ve ateş pahasına kurmuştur. İç ve dış siyasetini
ulusal egemenlik üzerinde yoğunlaştıran bir kuvvet, “antiemperyalist” direncin de öncüsü olmuştur.

Tarih, Anadolu ihtilali çapında; devrimci nitelikli ve insanlık hukukuna saygın mücadeleleri bulmakta zorlanır. Çünkü mücadele; sömürgecilere karşı olduğu kadar “saltanat-hilafet” yöntemiyle ulusal egemenlik erkine el koyanlara karşı da yapılmıştır. Emperyalizmi ters yüz ettikten sonra, hanedanlık eksenli “biat” rejimini söndürerek bir de “meşruiyetçi” yola gitmek ayrıcalıklı başarıdır.

Kurtuluş Savaşı’nın, içinden kimi kez yaman muhalefetlerin de belirdiği ama her şeye karşın halk iradesinin yansıdığı “Meclis” kurumuyla gerçekleştirilmesi dikkat çekicidir. Ulusun var oluşunu saptayacak anlarda; siyasal karşıtlık ve engellemeler üretenlere bile dayanılmışsa, demokrasiye saygı işte orada kanıtlanmıştır.

Demokratik işleyişin çatılarını çatmak ve gözetmek, kapsamlı bir beceri olarak “Kemalist” aydınlanma sürecinin onurudur. Halk yönetimini kuran anlayış, ağırlıklı “nirengi” olan ulusal egemenlik felsefesinden esinlenmiştir. Devletin kamu yararına
işlev taşımasını öngörerek devrimciliğin, kitlesel ivmenin enerjisi olduğunu da sergilemiştir. “Halkçı-devletçi” bakışın önderliğinde ulaşılan bu amaçlar, toplumsal çabanın kendisine özgü cevheridir.

1925, 1930 ve 1945’li yılların çok partili tablosuna yol açan çaba, Cumhuriyetin kurucu iradesinde saklı değil midir? Ama feodalite ve emperyalizmin içli-dışlı işlerine bulaşanlar, demokratik gelişmeyi yozlaştırarak, devrime karşı saf tutmuşlardır.
1950’ler sonrasının çoğunluk “sultaları” eliyle de hak ve hukuku kıyasıya zedelemişlerdir.

Anayasal süreç

  • 1921 Anayasası, ulusal egemenlik düşüncesini;
    yüzyılların zincirlerinden çekip çıkaran devrimci bir hukuk portresidir.
1924 yılı anayasası, Cumhuriyetin başlangıç döneminin ürünüdür. Temel hak ve özgürlüklerden tutunuz da yargı bağımsızlığına dek geliştirilmiş aşamalar taşır.

Ayrıca 1937 tarihli değişiklik;
egemenliğin anayasal ilkelerini;

“Cumhuriyetçi,
Halkçı,
Ulusalcı,
Laik,
Devletçi ve
Devrimci” nitelikli “Altı ok” demetiyle olgunluğa erdirir.

1961 yılı anayasası da; egemenlik erkinin “ulusa ait” olduğunu belirterek, halkın temel hak ve özgürlüklerini, “sosyal devlet” kavramıyla birlikte pekiştirerek öne çıkarır. Anayasanın 1982 tarihlisi; “yarı başkanlık” sistemine özenen ve ulusal egemenliği, yürütme öğesi hesabına boyun eğdirmeye çalışan çabayı içerir.

Günümüzde kimi çevrelerce estirilen devrim karşıtı rüzgâr; kurtuluş ve kuruluş yıllarının ulusal egemenlik bilincinden uzaklaştırıldığı sanılan toplumu biçimlendirmek içindir.

Kimliksiz, duyarsız ve coşkusuz bırakılmış insan yığınlarının yaratılmasıyla,
her sunulanın kabul edileceği tasarlanmaktadır. Anayasal değişikliklerle de Cumhuriyet kazanımlarının ortada bırakılacağı hayal edilmektedir.

Sonuç                           :

Emperyalist tahakkümün yanı sıra monarşinin yüzyıllarca sürdürdüğü yetkisel “gasp” da savrularak atılmıştır. Cumhuriyet değerlerini özümseyen bir halkın, demokratik devrimci dayanak olan egemenlik erkini, “ulusal namus” emaneti olarak; içte ve dışta koruyacağı kuşkusuzdur.