ERDOĞAN LOZAN ANDLAŞMASINA NEDEN SALDIRIYOR!?

ERDOĞAN LOZAN ANDLAŞMASINA
NEDEN SALDIRIYOR!?


Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net, profsaltik@gmail.com

Söylenecek öylesine çok şey var ki.. Erdoğan ne yapmak istiyor ?? Gündem mi olmak istiyor? Böyle bir sorunu mu var? Bir ülkenin devlet başkanının gündeme gelme – gündemde kalma sorunu olabilir mi?? Dilediği TV’ye çıkar konuşur, basın danışmanları etkinliklerini medyanın izlemesini ve haberleştirmesini sağlar kolaylıkla.. Erdoğan’a karşı basında bizim bil(e)mediğimiz bir medya ambargosu mu vardır?!

10 Ağustos 1920’de Osmanlı’nın son padişahı sefil Vahdettin‘in sadrazamı Tevfik Paşa’nın Paris’in Sevr banliyösünde imza koyduğu harita aşağıdaki gibi.. Büyük TATÜRK ulusumuzun önüne geçip “YA İSTİKLAL YA ÖLÜM!” sloganı ile insanlık tarihinde örneği – benzeri olmayan bir büyük ulusal kurtuluş savaşı ve utkuyu kazanmasa idi, günümüzdeki misak-ı milli sınırlarına bile erişemeyecek, kırmızı renkli topraklarda küçük bir yarı sömürge devletçik olacaktık.

Belki de Türk ulusu tarih sahnesinden silinmiş olacaktı.. Asıl hedef buydu!

Erdoğan yalnızca Cumhurbaşkanlığı makamını değil, dilini – dinini -müslümanlığını da… Lozan’a ve bu eşsiz Andlaşmanın kahramanlarına, Atatürk – İnönü‘ye borçlu..

sevr_haritasi

Bunca vefasızlık – değerbilmezlik, tarihsel gerçekleri yadsımak,
az eğitimli milyonlarca yurttaşı yanıltmak yakışıyor mu Türkiye’ye ve böyle davrananlara?

 

Erdoğan Türkiye gündemini mi değiştirmek istiyor?? Eğer böyle ise nasıl başaracaksınız??
Gerçek yaşamda öylesine okkalı gündem sorunları var ki! Yarın, 1 Ekim 2016 günü TBMM’nin
yeni yasama yılı açılışında konuşacaksınız.. TV’ler baştan sona canlı olarak verecek..
Meramınızı anlatırsınız uzun uzun.. 71. BM genel kurulunda olduğu gibi boş salona da konuşmuş olmazsınız.. Yerleşik geleneklerle 15 dakikayı geçmeyen konuşma süresini ikiye katlarsınız ve Türkiye’ye naklen canlı yayın yapmasına izin verdiğiniz ayrıcalıklı – yandaş medya 27-28 dakika boyunca kameralarını hiç ama hiç genel kurulun boş sıralarına çevirmezler!

Mustafa Kemal Paşa‘nın Sevr Andlaşması hakkında SÖYLEV’inde dile getirdiği çarpıcı gerçekler herkesi kendine getirmelidir :

Yüzyıllardır hazırlanan suikast planı!

  • “Lozan Barış Antlaşması Türk Ulusunun yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sèvres Andlaşması ile tamamlandığı sanılmış, ‘büyük bir suikastın inhidâmını (yıkılışını) ifade eder’ bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir ‘siyasal zafer’ yapıtıdır. 

Hiç unutmayalım                             :

  • Büyük Millet Meclisi 19 Ağustos 1920 tarihli toplantısında, Sevr Andlaşması’nı imzalayan
    ve bunu onaylayan Şüra-yı Saltanat’ta bulunanların vatan hiyanetiyle suçlanarak vatansız sayılmalarıkararını aldı. Aynı zamanda Büyük Millet Meclisi Hükümeti bu Andlaşma ile kendini hiçbir biçimde bağlı görmediğini de ilan etmişti.
  • Yeni Sevr planları, BOP’un uzantısı olarak uygulamaya konulmuştur. 
  • Erdoğan’ın BOP eşbaşkanlığı görevi gereği midir Lozan Andlaşması hakkındaki
    son saldırı??

– “… Aziz milletimizin inanç, cesaret ve fedakârlıkla elde ettiği zafer, Lozan Antlaşması ile diplomasi ve uluslararası hukuk alanına taşınarak tescil edilmiştir….. Bu düşüncelerle, Lozan Barış Antlaşması’ nın 93. yıldönümünde, Cumhuriyetimizin banisi Gazi Mustafa Kemal başta olmak üzere, Andlaşma’nın mimarı olan tüm devlet adamlarımızı rahmetle anıyorum.””

Yukarıdaki sözler Erdoğan 24 Temmuz 2016 günü, Lozan Andlaşmasının 93. yılında yaptığı
basın açıklamasında yer alıyor. (http://www.tccb.gov.tr/basin-aciklamalari/365/49743/lozan-baris-antlasmasinin-93-yil-donumu.html, 24.07.2016)

Bu durum karşısında Erdoğan’ın belleğinde – sağlığında ciddi bir sorun olabileceğini
akla getirmemek olanaklı mı?? Midemiz bulanıyor, acıdan kıvranıyoruz..

Erdoğan’ın Lozan’ı sorumsuzca ve saygısızca hedef alan bu günkü muhtarlar konuşması için
başkaca olası gerekçeler de ileri sürülebilir..

Ancak bir hekim olarak bizim aklımıza düşen çoook ciddi bir kuşku var!

  • Erdoğan ara sıra zaman ve yer yönelimini (oryantasyonunu) yitirmekte ve yaşamın gerçekliğinden koparak sanal iç alemine mi savrulmaktadır?? Azalan – zayıflayan  – kalkan kortikal denetim yüzünden bilinçaltını mı dışavurmaktadır??
    Bu tür sözlerini – çelişkilerini sonradan anımsamakta mıdır?

Bunlar hiiiç yabana atıl(a)mayacak ciddi ve Erdoğan’ın bilinen sağlık durumuna dayalı yerinde tıbbi gerekçeleri olan ussal (rasyonel) bilimsel kuşkular, olasılıklardır. Dünyada,
aklı başında hiçbir devlet başkanı, kendi ülkesinin temel kurucu andlaşmasını = tapusunu ölçüsüzce ve sorumsuzca, üstelik kamuoyu önünde küçümseyemez ve aşağılayamaz!

İki ay önce söylediklerinin bu gün tam tersini ileri sürenlere, “Nedendir bu yaman tutarsızlık?” diye sorarlar. Geçelim Erdoğan’ı, hangi danışmanı Prof. Seha L. Meray’ın sekiz cilt olarak Türkçeye çevirdiği Lozan tutanakları ve belgeleri, yapıtını hakkıyla incelemiştir ya da haberlidir??

  • Erdoğan’ın tam donanımlı bir hastaneden sağlık raporu alarak kamuoyuna sunması kaçınılmaz bir zorunluk durumuna gelmiştir. Erdoğan, TBMM eliyle buna zorlanmalıdır.

Gelişmiş ülkelerde oturmuş, her yıl yinelenen yerleşik bir uygulamadır bu raporlar. Demokratik toplumlarda kamuoyunun, yöneticilerinin sağlık durumunu bilme hakkı vardır. En kolay işe, memurluğa girişte, askerlikte.. belli aralıklarla sağlık raporu yasalarla zorunlu kılınmıştır..

Ülkemiz iç – dış bunca ağır – yaşamsal sorunlarla boğuşurken Cumhurun başı Erdoğan’ın Lozan’ı, -gerçekte hiç haddi olmamakla birlikte- aşağılamaya kalkışması esef ve endişe vericidir. Gelin, bir Polyannavari beklentiyle bağlayalım :

AKP içi – Erdoğan ailesi içi bir akl-ı selim (sağduyulu) / bir üst ya da kâmil akıl devreye girer de, yarın düzeltici bir açıklama yapar mı? Yanlış anlaşıldığını vb. dile getirir mi?? Özür diler mi?? Bekleyip görelim, bu krediyi de bir kez daha, tükenmeyen sabrımızla, hiç hak etmediği halde Erdoğan ve AKP’sine verelim.. Erdoğan ve AKP’sinin akıllandığını düşünen, uman, ummak isteyen.. hayal eden.. herkese de bir turnusol kağıdı daha sunmuş olalım??

Yoksa siz hala, “çıkmamış canda ümit vardır..” atasözünün Erdoğan özelinde de geçerli olabileceğini mi düşlemektesiniz?? Yoksa siz her şeyin adım adım “2023 hedefleri”ne dönük kurgulu (planlı) adımlar olduğunu arada sırada unutmakta ya da dışlamakta mısınız??

Lozan’a emek veren herkesi, başta şehit ve gazilerimizi, Mustafa Kemal Paşa’yı,
Başdelege ve Dışişleri Bakanı İsmet İnönü’yü, Lozan görüşme (müzakere) kurulunu ve o arada
İsmet Paşa’nın hukuk danışmanı Prof. Veli SALTIK’ı şükran ve saygıyla anıyor; aziz anılarına ve benzersiz ürünleri Lozan Andlaşmasına saldıranlar adına da onlardan bağış diliyoruz.

Ancak, topraklarımızı ve Türk Devrimi’nin bize kazandırdıklarını tartışmaya açamayız. 
Hiçbir iktidar bunu yapmağa yetkili değildir. 

Sevgi, saygı ve kaygı ile.
01 Ekim 2016, Ankara

BİR VALİNİN BAKIŞ AÇISI


ARŞİVİMİZDEN…


Dostlar
,

Taşra gazetelerinde, radyo ve TV’lerinde ne cevherler var..
Muğla HABER Gazetesi’nde yazan Sn. Av.Yüksel SARI da bunlardan biri..

Atatürk – İNÖNÜ döneminde bir vali – kaymakam … halkına her ne gerekçe ile
olursa olsun “gavat” vb. aşağılayıcı söz – davranış sergileyebilir miydi?
Bırakın böyle yapanın hemen görevden alınarak ağır biçimde yaptırım görmesini, böyleleri o yüksek görevlere atanabilir miydi; “Köylü milletin efendisidir”
anlayışı güdenlerce??

Sevgi ve saygıyla.
25.9.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

==========================================

BİR VALİNİN BAKIŞ AÇISI

Av. YÜKSEL SARI
avukatyuksel@hotmail.com, 18.8.14
Muğla HABER Gazetesi
Çocuktum. İki tepe arasında kurulu mahallemizi sel basmış, kısmen de heyelan olmuştu. Biz çocuklar afetin verdiği zarara üzülen büyüklerimizden farklı olarak o güne kadar görmediğimiz bir şeyi görmüş olmanın heyecanını yaşıyorduk. Bir ara bütün çocukların “Kaymakam gelmiş” diyerek az ilerideki kalabalığa doğru koştuğunu görünce ben de Kaymakam’ın nasıl biri olduğunu merak edip onların arkasından koşmaya başladım. Koca koca adamların ayak aralarından geçerek ortaya ulaştığımda branda beziyle kaplı, naylon pencereli yeşil bir cip’in yanında konuşan orta yaşlı düzgün giyimli birini gördüm.’Kaymakam’ dedikleri bu olmalıydı. Çok sıcak ve içten konuşmalarla mahalle halkına bilgiler veriyordu. Konuşması bittikten sonra cipe binmeden önce yeniden halka dönerek son bir söz daha söyledi:
  • “Merak etmeyiniz Cumhuriyet Hükümeti yanınızdadır ve ne gerekiyorsa yapacaktır.”

Yeşil cip mahalle halkı tarafından sevgi gösterileri ile uğurlanırken, ben de çocuk aklımla Cumhuriyet Hükümeti’nin nasıl bir şey olduğunu hayal etmeye çalışıyordum. Demek Cumhuriyet Hükümeti hep bizi gözetliyor, ne yaptığımızı biliyor ve zora düştüğümüzde Kaymakamını gönderip bize yardım ediyordu. O günden sonra  Cumhuriyet Hükümeti benim gözümde büyümüş, büyümüş kocaman bir dağ kadar olmuştu.

Aradan onlarca yıl geçtikten sonra Kaymakamın son kez söylediği o sözü bana
yeniden anımsatan Sakarya Valisi Hüseyin Avni Coş oldu.”Cumhuriyet Hükümeti”nin bu valisi de kendi eşi havuza girecek diye Sakarya’da bir havuzu halka kapatmış. Dışarıda bir saat kadar bekleyen vatandaşlar ancak Valinin hanımı havuzdan çıktıktan sonra içeriye girebilmişler. Aynı Vali daha önce de bir vatandaşa “Gavat” demişti.
(AS: Adana valisi iken..)

Önümdeki gazeteden haberi okurken bir yandan da hüzün içinde düşünmeye başladım. Böyle bir adam nasıl Vali olabilmişti? Nasıl böyle şeyler yapabiliyordu?
Gücünü nereden ve kimden alıyordu? Daha da önemlisi havuzun dışında Vali eşinin sefasını bekleyen vatandaşlar Vali’ye de eşine de hak ettikleri karşılığı vermeden
nasıl durabilmiş, durumu nasıl kabullenebilmişlerdi?

Bir yanda türlü olanaksızlıklar içindeki genç bir Cumhuriyetin idealist Kaymakamı Halkına yakın, onu önemsiyor ve değer veriyor. “Ben yaparım, ben ederim…. ben ben ben..“ demiyor. Kendini değil, Cumhuriyet Hükümetini öne çıkarıyor ve yüceltiyor.
Öbür yanda ise halkına “Gavat” diyen, aşağılayan bir Vali. İçim kıyılıyor,
midem bulanıyor. Biz Cumhuriyeti bu hale nasıl getirdik?

Bu soruların yanıtını düşünürken Cumhurbaşkanı seçiminde yapılan meydan konuşmaları gözümün önüne geliyor. Adayların ve onlara destek veren siyasal önderlerin konuşmalarını anımsıyorum. Hepsinin konuşması da dinsel içerik taşıyor. Adeta kimin daha çok dindar (AS: bizce DİNCİ demek gerek..) olduğu konusunda birbirleri ile yarış içindeler. Halk kürsüden yapılan dinsel içerikli konuşmaları daha çok alkışlıyor. Ben de sorumun yanıtını o meydanlarda buluyorum.

Seçim meydanlarında yıllarca bu millete yalan söylediler.
’Kemalist devrim dine karşıdır’ dediler.

Oysa Kemalist devrim dine değil, tarikatçılık ve şeyhlik düzenine karşıydı.

Çünkü tarikatçılık ve şeylik düzeninde şeyhlerin sözü mutlaktır. O ne söylerse doğrudur, kesin itaat gerekir. Şeyhin gözünde müridi yalnızca bir ‘kul’ dur. Başkaca bir değeri olamaz. Müridi müritliğini bilecek, şeyhine kesin biat edecektir. O ne isterse onu yapacak, O ne derse kabul edecektir. Şeyhinin düşündüğünden başkasını düşünmek zinhar yasaktır. Bu yüzden Kemalist devrim tarikatçılık ve şeylik düzenini yasaklayarak bizim insanımıza hiç yakışmayan  bu çağ dışı duruma son verdi.
Halkı şeyhin müridi olmaktan kurtarıp
eşit haklara sahip, özgür, düşünen, konuşan birer yurttaş yaptı.

Ancak, özellikle çok partili döneme geçtikten sonra Kemalist Devrim unut(tur)uldu.
Dinin siyasette kullanılması tarikatçılığın yeniden hortlamasına neden oldu.
Oylarını artırmak isteyen siyasal partiler tarikatlardan destek istiyor, tarikatlar da
bu destek karşılığında Devlet katında önemli mevkileri ele geçiriyordu. Böylece yalnızca
yer altından çıkmakla kalmadılar, aynı zamanda sürgit iktidar olup, laik Cumhuriyetin
tüm olanaklarını dini çevrelerin hizmetine sundular.

Bugün gelinen noktada Cumhuriyet’in başında oturanların ve devlet katında
önemli görevlerde bulunanların birçoğunun  tarikat mensubu olduğu artık sır değil.
Yani “Cumhuriyet “ artık tarikatların elindedir. Devlet o zihniyetin getirdiği
bakış açısı ile yönetilmektedir.

O Vali’ye halkına “Gavat” dedirten de, eşi için havuzu kapattıran da, işte bu zihniyetin getirdiği bakış açısıdır. Çünkü o, karşısındakini kendi iradesine sahip eşit hak sahibi bir yurttaş olarak görmüyor. Ona göre vatandaş ‘kul’,  kalabalıklar da güdülmesi gereken ‘sürü’ dür. Onu bu bakış açısıyla yetiştiren, Vali yapan ve hala arkasında duran ise
aynı anlayışın denetimindeki bugünkü “Cumhuriyet Hükümetleri”dir.

Öbür yandan bu durum zamanla halkı da dönüştürmüş, biat kültürü yeniden toplumda egemen duruma gelmiştir. Özgür yurttaş, yerini biat eden yurttaşa bırakmıştır. Sakaryalıları sessizce  durumu kabullenmeye iten neden budur.
Bu yüzden Vali’ye de eşine de gereken dersi vermeyi düşünememişlerdir.

Demem o ki, her şey birdenbire olmadı.
Biz Kemalist devrimi unutmaya başladığımızda
Cumhuriyetimizi de yitirmeye başlamıştık.

Hala bunu anlayamamışsak eğer, her şey müstahak (AS: yaraşır) bize!)

19 Mayıs ve İnkârlar Dizisi…


19 Mayıs ve İnkârlar Dizisi…

Ertugrul_Kazanci_portresi

 

Ertuğrul Latif KAZANCI
Eğitimci – Hukukçu
Cumhuriyet, 20 Mayıs 2014

  • Cumhuriyet ve Devrime yönelik kasıtlı eleştiriler, bir özgürlük sahteciliğidir. ‘Mütareke’ döneminin ‘Hürriyet ve İtilâf’ zihniyeti, sanki yaşamsal yazgımız olmuştur. Ayırımcı, feodal, neoliberal ve teokratik eğilimlere göre; ‘19 Mayıs 1919’da temeli atılan Cumhuriyet ve devrim binası, yıkılmaya yüz tutmuştur’. Ama yanılmaktadırlar. Çünkü bunca ‘şakîliğe’ karşın Atatürkçü düşünce, değerbilmez inkârcıların üstesinden gelecektir.

19 Mayıs 1919 tarihi bu ülke ve halkın onur günüdür. Emperyalist boyundurukta ezilen dünyanın da insanlık hukukunun kazanımına yönelik ilk adımıdır.
Ulusal eksenli antiemperyalist bir isyan, artık Anadolu’nun devrimci geleceğidir.
Bu isyan bir yönüyle de halkın egemenlik iradesine yüzyıllarca el koymuş ‘saltanathilafet’ rejimini alaşağı etme hareketidir.

Devrimci ideoloji, toplumun ilerici kıstaslardaki dirlik ve esenliğini öngörür.
Ülke toprakları üzerinde tasa ve kıvançta beraberlikle tarihsel derinlikten gelen ideal ve kültür birliği, ulusal bilinci oluşturur.19 Mayıs 1919 işte böylesine bir bilincin temelidir. Ama giderek yoğunlaşan olumsuz hız ve çabalarla 19 Mayıs olgusunun getirdikleri, kimilerince reddedilmektedir.

İnkârcılık:

Bir anekdotu tekrar etmemizde yarar vardır: İzmir’in kurtuluşundan sonra Atatürk  ve Halide Edip arasında bir konuşma geçer.

“Zafer kazanıldı. Artık bir kenara çekilir, dinlenirsiniz..”

diyen Adıvar’a verilen yanıt şudur:

HayırBundan sonra birbirimizle didişeceğiz !..”.

Halide Edip, yalnızca meraklı bir yazar mı yoksa bir niyet yoklayıcısı mıdır?
Aslında tek amaç Atatürk’ün gelecekteki işlevini öğrenmektir. Askeri başarılardan sonra kurulacak devletin niteliği ne olacaktır? Bir halk devleti mi inşa edilecek veya
Saltanatın sürdürülmesi mi söz konusu edilecektir?

Halide Edip yani Sultanahmet mitinginin o parlak yıldızı, yaşamsal çelişkilerle doludur. Söylevinden sonra Amerikan mandacısı ama ulusal mücadelede cephede onbaşıdır. Ardından da Türkiye’yi terk ederek Britanya sömürgelerinde öğretim üyesi olacaktır. Devrimle uyuşamayan “Türk’ün Ateşle İmtihanı” yazarı, İngilizlerle uyuşabilmiştir. 1950’de de DP milletvekilidir.

Lozan’dan dönen İnönü’yü karşılamamak için Başbakanlıktan bile istifa eden Rauf Orbay’la fikir arkadaşları; Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele
ve Adnan 
Adıvar Terakkiperver Cumhuriyet’ Partisinde kümeleşmişlerdir.
Bu adlar ulusal mücadelenin askeri aşamasında önemli uğraşlar verirlerken,
ilerisinde niçin başka yerlerdedir? Çünkü Cumhuriyet ve Devrim düşüncesine
yabancı ama Hanedanlık ve Hilafete yakındırlar.

Atatürk, ‘Nutuk’ ta şöyle der:

  • “Bu parti, kendine ad olan ‘terakki’ ve ‘Cumhuriyet’ sözcüklerinin tam tersi anlamlarla gelişmiştir. Program hain kafaların işidir. Memlekette suikastçıların, gericilerin sığındığı ümitlerin dayanağı oldu”.

Sonrası             :

19 Mayıs 1919 çıkışının içerik, anlam ve yönünü sindiremeyenleri, düpedüz inkârcı (AS: yadsımacı) bir kadro izler. Bu süreç,14 Mayıs 1950 günü kıyasıya başlatılır ve günümüze doğru yoğunlaştırılır. Tam bir “yalan rüzgârı” kıvamıyla siyasal, tarihsel ve gerçek dışı ahlaksızlıklara dönüşür.

Atatürk’ün Başbakanlığını yapmış Bayarın 1950’ler sonrası tavrı, Atatürk-İnönü dönemlerini hedefleyen:

27 yıl bu ülkede çivi bile çakılmadı..” noktasıdır. Bayar, yeraltı ve yer üstü kaynaklarını ecnebi (AS: Yabancı) elinden alan, demiryolları döşeyen, kağıt, çay, ağır sanayi, deri, tuz, tekstil başta olmak üzere KİT’leri kuran başarıyı yok saymaktadır. İktisat Bakanı olarak yer aldığı işleri de inkâr etmektedir (AS: yadsımaktadır).

İnönü’ye “Milli Şef ve Değişmez Genel Başkan” sanının verildiği 26 Aralık 1938 tarihli CHP Kurultayı’nı toplantıya çağıran Başbakan Bayar’dır. Önergeyi okuyan
divan üyesi de Menderes’tir. Gün gelecek, DP’nin üst politikalarını çizen bu adlar, Devrim aşamaları için:

“ Yalnızca halka mal olmuşları saklı tutacağız..” veya “İsterseniz Hilafeti bile geri getirilebilirsiniz” ya da: “Kapitalizm, iktisaden geri kalmış bir ülkeyi kalkındıracak en iyi sistemdir” sözleriyle, geçmişi inkâr edeceklerdir.

16 Kasım1938 tarihli ‘Cumhuriyet’ gazetesindeki yazısında Necip Fazıl, Atatürk’ün vefat töreninden konu açarak: “Osmanlı İmparatorluğunun yarı dünyaya sahip olduğu devirlerde bile böyle bir uğurlanışa hedef olabilmiş hükümdar yoktur ” dedikten sonra övgüler yağdırmaktadır. Ama aynı Kısakürek, zamanla: “Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılâp” diyebilecek ve1960 öncesi Başbakanlık örtülü ödeneğinde adı geçenlerden olacaktır (*).

Önce İnönü’nün ; “ Ak saçlarında parıltılar seyrettikten” sonra siyaseten yer değiştiren ve tam100 şiir içeren hiciv kitabı çıkaran şair Orhan Seyfi, örtülü ödeneğin içindedir. “Akbaba” mizah dergisinin DP karşıtı çizgisini birdenbire bırakan sahibi Yusuf Ziya’nın ödenek istek dilekçeleri unutulabilir mi? İlkin sol siyasette yer alıp sonra yön şaşıran yazar Peyami Safa’dan tutunuz da ressam Çallı, hatip Hamdullah Suphi, tarihçiCemal Kutay, şair Yahya Kemal’lere kadar sıraya girenler, saymakla bitirilemez. Tamamı, 27 yıllık sürecin eleştirisiyle saf tutmuşlardır.

19 Mayısları inkârların başını, Kurtuluş savaşı zaferlerini küçülterek neredeyse yok saymak çeker. Uşak’ta esir düştükten sonra Atina’ya salıverilen General Trikopisyıllarca TC Büyükelçiliğinde Atatürk’e saygılarını kaleme almıştır. Ama “İnönü,SakaryaDumlupınar” zaferleriyle, Mudanya ve Lozan’da atılan imzaları görmek istemeyen Sevr’in iç destekçileri, Yunanlı komutanın düzeyine ulaşamamışlardır. “Jenosit” deyimini onaylamayan AİHM kararına karşın: “Ermenileri katlettik” diyenler, “Yunanlılara zulmettik ” saptırmasını öne sürenler, gerçekleri tersyüz edenlerdir.

Sonuç   :

Anadolu İhtilâli; sömürgecilik, bağımlılık ve bağnazlığa karşı başkaldırıdır. Cumhuriyet ve devrim için, halkçı-devletçi sosyal gelecek adına, ulusalcı ve laik amaçlar uğruna görkemli bir kalkışma, 19 Mayıs 1919’da başlatılmıştır. Devrimci demokratik irade, inkârcılığa ders veren; siyasal, sosyo- ekonomik ve kültürel anlayışıyla 19 Mayıslara mutlaka sahip çıkacaktır.

———————————–

(*)YAD Tutanakları/1961