“Kocatepe Yanık ve İhtiyar Bir Bayırdır”

“Kocatepe Yanık ve İhtiyar Bir Bayırdır”

Lütfü KIRAYOĞLU 
(Elk. Müh. – İTÜ)

26 Ağustos 2020 / Büyük Taarruz’un 98. Yılı

Büyük ozan Nazım Hikmet Sultanahmet, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde, 1939-1941 yılları arasında yazdığı Kuvay-ı Milliye Destanında Büyük Taarruzun başladığı Kocatepe’yi “yanık ve ihtiyar bir bayır” olarak betimliyordu. Nazım Hikmet Kuvay-ı Milliye Destanı adlı büyük eserini hiç görmediği savaşı, savaş alanlarını ve bu kutsal savaşın kahramanlarını herkesten daha iyi anlatırken, savaş sonrası cezaevlerinde çile çeken gerçek kahramanlardan ya da yakınlarından dinleyerek yazıyordu.

Son 50 yıl içinde bu muazzam savaş alanlarını farklı zamanlarda ve sık sık gezdim. Kısa ve uzun aralıklarla buralarda kaldım. Ancak Nazım Hikmet’in dile getirdiği sanatçı gözlemine ve duyarlığına yaklaşmak bile olanaklı olmadı. Her şeyden önce, Sakarya Zaferinden sonra Afyon’a kadar çekilen işgalcileri kovalayan Türk birliklerinin Afyon’u almak yerine zaferin kaderine egemen olacak Kocatepe’yi tutmaları inanılmaz bir askeri dehanın ürünü olsa gerek. 1874 rakımlı bu “yanık ve ihtiyar bayır” önündeki Kalecik Sivrisi engeli nedeniyle Afyon kentini göremese bile, büyük ve kutsal savaşın geçtiği bütün Afyon-Sincanlı ovasına hakimdir. Tepenin hemen etekleri ise İngilizlerin “Türkler burayı 6 ayda aşarlarsa iyidir” dedikleri düşman tahkimatları ile kesilmiş, uçurumlarla çevrili muazzam bir tepedir.

Afyon’a ilk kez hemen hemen 50 yıl önce üniversite stajım sırasında gittim. Şimdilerde ilçe olmuş, ancak o yıllarda büyücek yerleşim yerlerinde bile telefon yoktu. Ve biz, şimdi çok komik görünen ilkel telefon santrallerini kurmak için köylere gittiğimizde büyük ilgi ile karşılanıyor, genç yaşlı çevremizde toplanıyordu. Yaşı yetmişe yakın ya da daha yaşlı olanlar savaşı canlı olarak yaşamış insanlardı ve anlatacak yeni insanlar gördükleri için bizlere büyük bir heyecanla savaşı anlatıyor, ancak bizler henüz bu katsal savaşı yeterince kavramadığımız için masal gibi dinliyorduk. Sonraki gidişlerimizde ise anlatımların ne kadar eksik olduğunu daha iyi anladım.

Bir süre sonra, bu kez askerlik görevim nedeniyle tören birliklerinde görevli olarak bölgeye gittim ve savaş alanının tam da göbeğinde, dağda 20 gün çadırlı ordugâhta kaldım. Çadırlarımızı kurduğumuz yer, 30 Ağustos 1922’de Başkomutanlık Meydan Savaşının geçtiği alanın hemen yanıbaşındaki Zafertepe’de, Başkomutanın savaş idare yeri yakınındaydı. Savaş alanının üç tarafı, adına tepe bile denemeyecek yükseltilerle çevriliydi. Bu yükseltilerin üzerinde savaşa katılan birliklerin (kolordu, tümen, alay gibi) numaraları beyaz taşlarla yazılıydı. Üç tarafı bu tepeciklerle kaplı savaş alanının tek düzlük yeri ise Aslıhanlar, Dumlupınar istikametiydi. Düşman bu istikamete doğru ricata zorlanacak ve ricat sırasında yok edilecekti. Nitekim Trikopis ve karargâhı burada esir (AS: tutsak) alındı.

Tepeciklerde numaraları yazılı birliklerin İstiklal Madalyalı sancakları ve birlik komutanları küçük bir heyetle 30 Ağustos törenlerine katılırken bölgeye en yakın birlik olan bizim birliğimiz (bir piyade alayı, bunu takviye eden topçu taburu ve bir mekanize piyade bölüğü) esas törenleri yapıyordu. Tören hazırlıklarını yaptığımız 20 gün boyunca diğer savaş alanlarını görmenin yanında her gün bazı köylüler gelerek tarlalarında çalışırken buldukları savaş artığı postal, palaska, kütüklük, tüfek namlusu gibi malzemeleri getiriyor, bunları müzeye teslim etmek üzere tutanak düzenlerken yeni savaş öyküleri ve anıları dinliyorduk.

ISSIZ DAĞ BAŞINDAKİ MUAZZAM TÖREN

Bulunduğumuz yer, Afyon, Kütahya, ve Uşak illerinin kesişme noktasında ve bu üç ile de epey uzakta, Kütahya’ya bağlı Altıntaş ilçesinin Çalköy sınırları içinde ancak, çok az nüfus barındıran bir bölgedeydi. Kafamızdaki soru şuydu:

“Neredeyse kuş uçmaz kervan geçmez bu ıssız yerde yapacağımız töreni kim görecekti?”

26 Ağustos sabahının erken saatlerinde Kocatepe’deki törene ve 27 Ağustos günü Afyon’un kurtuluş törenlerine katıldık. Nihayet 29 Ağustos gecesi yeni rütbe alan subayların yıldızlarının takıldığı törensel yemek yapılırken tören alanının yanı başında gece yarısına yakın büyük bir hareketlilik başladı. Çadırlardan büyük bir panayır kurulmuştu. Çadır tiyatrosundan tüfek atıcılara, oyuncakçıdan, konfeksiyoncuya kadar her çeşit seyyar esnaf yerini almıştı.

Ertesi sabah, yani 30 Ağustos günü sabahın erken saatlerinde ortalığı büyük bir uğultu kapladı. Yakın köylerden gelen onbinlerce köylü, kamyonlar, traktör kasaları, kamyonetler, eski püskü otomobiller, at arabaları ve hattâ Kuvay-ı Milliye’nin simgesi öküzlerin çektiği kağnılarla tören alanına gelmişler, erkenden töreni en iyi izleyebilecekleri yerlere oturmuşlar, yanlarında getirdikleri azıklarını yudumluyorlardı. Savaşı gerçekten yaşayanlar, çocukları ve torunları zaferin gerçek sahipleri olarak kendi “düğünlerine” gelmişlerdi. Hayatımda gördüğüm en etkileyici törendi. Alanda yüz binden çok insan toplanmıştı. Bizler asker üniformalarımız içinde kendimizi o unutulmaz savaşın kahramanları gibi hissettik. Çünkü törene gelenler bize bu duyguyu yaşatıyorlardı.

Bu kutsal alana ikibinli yıllardan sonra kezlerce gittim. Pek çok gurup götürerek savaş alanlarını gezdirdim. Ancak nedense o eski ruh kaybolmuş, Başkomutanlık Meydan Muharebesinin geçtiği savaş alanındaki törenler cılızlaşmış, alandaki müzedeki objeler Dumlupınar müzesine götürülmüştü. Törenlerin ağırlığı, yolu düzeltilen Kocatepe’ye kaymıştı. Artık törenleri halk yapıyor, gece yarısı Şuhut’tan yola çıkan kalabalık, Zafer Yürüyüşü ile Kocatepe’ye varıp Büyük Taarruzun başladığı saatlerde törene başlıyordu. Daha sonraki yıllarda bu törenlerin yapılmasının önüne türlü engeller kondu. Destekler kaldırıldı.

ARTIK EKİLİP BİÇİLMEYEN KANLI TOPRAKLAR…

Bölgede en etkileyici yerlerden biri Kocatepe’den inişteki Kalecik köyündeki Yüzbaşı Agâh Efendi şehitliğiydi. 8 ve 11 yaşındaki şehit mezarları çok hazin. Ama en hazin olanı da Çiğiltepe’deki Albay Reşat Çiğiltepe anıtı. Bir başka etkileyici yer ise Düzağaç-Çalköy arasında eski adı Küçükköy olan ve bir de tren istasyonunun bulunduğu Yıldırım Kemal Köyü. Süvari Teğmeni Yıldırım Kemal’in hazin hikayesi Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” adlı kitabında ayrıntılı anlatılır. Şimdi bu kahraman teğmenin adını taşıyan bu şirin köyde istasyon binasının hemen yanındaki şehitliği ziyaret ettikten sonra köy kahvesinde gurupla birlikte demli çay içmeyi adet edindim. Orada artık tanıdıklarım da oluşmuştu. On yıl kadar önceki bir ziyaretim sırasında buğday ekerek geçinen bu köylerin tarlalarında anızların bir hayli eski olduğunu görünce köylülere “bu yıl buğday ekip ekmediklerini” sordum. Hükümetin tarım politikaları nedeniyle tarla sahiplerine destek primi ödediğini, ekim yaptıklarında zarar ettiklerini, çoğunun bankalara borçlu olduğunu, bu nedenle hiç değilse destek primi ile zarardan kurtulduklarını söylediler. Köylülere, dedelerinin savaştığı savaş alanlarını görmek üzere Yunan askerlerinin torunlarının gelip gelmediğini sordum. “Evet gelenler oluyor” yanıtını verdiler. Gelenler, “madem bu toprakları ekip biçmeyecektiniz neden uğruna savaştınız?” diye sorarlarsa ne diyeceksiniz sorumu, başlarını eğerek yanıtsız bıraktılar.

  • Kanla sulanmış bu toprakların sahiplerinin çoğu, artık Yunan sermayesinin eline geçen bankaya borçluydu.

BİZİM İÇİN GÖSTERİ UÇUŞU…

Bölgeye ziyaretlerimizden birinde tam da Zafertepe’deki Başkomutanlık Komuta yerindeki (Komuta yeri esas savaş alanına o kadar yakındı ki, kısa menzilli bir tüfekten çıkan mermi bile Başkomutana isabet edebilirdi) anıtı incelerken birden havada gösteri uçuşu hazırlıkları yapan jet uçakları belirdi. Hemen yanıbaşımızda üsteğmen rütbeli bir havacı asker, yer pilotu görevi ile telsiz aracılığıyla havadaki uçakları yönetiyordu. Uçaklardaki pilotlardan birinin sesi telsizden kulağımıza kadar geldi. Pilot “yanınızdaki guruptakiler kim?” sorusunu yöneltti. Üsteğmen soruyu bize yönelttiğinde “ADD Gurubu” olarak yanıtladık. Havadaki pilotun “bir yere ayrılmasınlar beklesinler” sözünü yine telsizin açık sesinden duyduk. Az sonra bizler için gökyüzünde inanılmaz bir gösteri başladı. Uçaklar gurup halinde dalışlar yapıyor, sağır eden bir gürültüyle neredeyse başımıza değecek kadar alçalıyorlar, jet motorlarından çıkan rüzgarı yüzümüzde hissediyorduk. Dönem “Ergenekon, Balyoz vb.” tertiplerin bütün hızıyla sürdüğü bir dönemdi ve havadaki pilotlar ADD gurubu için özel gösteri yapıyordu. Duygulanmamak elde değildi.

Bölgeye yaptığım her gezide şunları söylüyordum:

Hac ziyaretleri yaparak ülkemizin paralarını harcayanlar, keşke Arabistan çöllerine gitmeden önce şimdi çöle döndürülen bu kutsal toprakları da bilinçli şekilde gezseler…

Bu kutsal topraklar için canlarını veren şehitlerimizi ve bu inanılmaz savaşı yöneterek zafere ulaştıran Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile silah (AS: ve dava) arkadaşlarını bir kez daha saygı ile anıyoruz.

SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ

SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ

Prof. Dr. Süleyman Çelik

Sakarya Zaferinin 97. Yıl dönümü, ulusumuza kutlu olsun…

Atatürk, Nutuk’da Sakarya Meydan Muharebesinden şöyle söz eder: “23 Ağus­tos gü­nün­den 13 Eylül gününe ka­dar, bu­gün­ler de dâhil ol­mak üze­re, yir­mi iki gün ve yir­mi iki ge­ce bilâ-fâsıla de­vam eden, Sa­kar­ya Mel­ha­me-i Kübrâ­sı, ye­ni Türk dev­letinin ta­ri­hi­ne; ci­han ta­ri­hin­de en­der olan bü­yük bir mey­dan mu­ha­re­be­si misâli kay­det­ti.” (Nutuk, 1927, s. 449)

Çok büyük ve kanlı savaş anlamına gelen Melhame-i Kübrâ, dinsel öykülerde de geçer ve bazı öykülerde “Kıyamet Savaşı” olarak nitelenen Armageddon ile özdeşleştirilir.

Sakarya Meydan Muharebesi, düşmana öldürücü vuruşun yapılarak kesin zaferin elde edildiği Büyük Taarruz’un gölgesinde kalmıştır. 13 Eylül’ün, art arda büyük ulusal coşku ile anılan / kutlanan 26 Ağustos, 30 Ağustos ve 9 Eylül tarihlerinin hemen ardından gelmesinin de Sakarya Zaferi’nin gölgede kalmasında rolü vardır.

  • Oysa Sakarya Zaferi, Ulusal Kurtuluş Savaşımımızın kaderini değiştiren çok önemli bir zaferdir.

Sakarya Zaferi’ne kadar Milli Mücadele, basit bir isyan hareketi / eşkıyalık olarak görülüyor; işgalci emperyalistler Padişahtan isyanın bastırılmasını istiyorlardı. Padişah, çıkardığı yerel isyanlarla bunu beceremeyince, İngilizlerden lojistik destek sağlayarak, üzerimize Kuvay-ı Muhammediye adını verdiği bir ordu gönderdi, ama gene başaramadı. Bunun üzerine, İngilizler bu işi Yunanlılara (AS: Yunanlar olmalı) yaptırmak istedi ve onları üzerimize saldı.

22 gün, 22 gece aralıksız sürdüğü için dünya savaş tarihine, en uzun meydan muharebesi olarak geçen Sakarya Meydan Muharebesinin kazanılması, Ankara’da bir çete değil, ciddiye alınacak bir “GÜÇ” olduğunu dünyaya kabul ettirdi.

Sovyetler o tarihe kadar, emperyalizme karşı bir mücadele verdiğimiz için bize sıcak yaklaşmış, teşvik etmiş ama yardım etmemişti.

Osmanlı Ordusunun tamamını onlara teslim edecek kadar dost bildiği Almanlar, yenilgiden sonra yüzüne bakmayınca Berlin’den Moskova’ya geçen Enver Paşa, bu kez Bolşeviklere sığınmış ve eğer kendisini destekleyecek olurlarsa Sovyetler Birliğine katılma sözü vermiştir. Bunun üzerine Sovyetler, kullanılmaya elverişli görmedikleri Mustafa Kemal Paşa yerine kullanılmaya hazır Enver Paşa’yı desteklemeye karar vermişlerdir. Enver Paşa Batum’da, derlediği Bolşevik kuvvetlerle Anadolu’ya yürümeyi beklerken Sakarya Zaferi’nin kazanılması Sovyetlerin planlarını değiştirmelerini sağladı.

  • Lenin, “düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığı ile, “Mustafa Kemal elbette bir sosyalist değil, ama akıllı bir anti-emperyalist. Başarısı emperyalizme büyük bir darbe olacaktır” dedi ve Ankara’ya yardım emrini verdi.

Sovyet Devrimi’nden sonra Rusya’nın, İngiltere ile 1. Dünya Savaşı öncesi yaptığı gizli anlaşmalar açıklanınca İngilizlerin, parçalanacak Osmanlı topraklarının paylaşımı konusunda herkese mavi boncuk dağıtmış olduğu görüldü. Bunun üzerine Fransa ve İtalya, iki yüzlü İngiltere’ye güvenlerini yitirdiler. Askeri dehasının yanında diplomatik bir dahi de olan Atatürk, bu durumu değerlendirip, Fransa ve İtalya ile anlaşma yaparak İngiltere’yi karşımızda yalnız bıraktı, hatta bu ikisi işgal ettikleri yerlerden çekilirken, bazı malzeme, silah ve cephanelerini de bize bıraktılar.

Ezilen ve sömürülen tüm dünya halkları Sakarya Zaferi’ni kendi zaferleri olarak algıladılar ve Ankara’ya yardım kampanyaları düzenlediler. Başta Hindistan Müslümanları (Pakistanlılar) olmak üzere bazıları önemli maddi destek verirken bazıları da manevi destekleri ile moral verdiler…

Sakarya Zaferi’ne kadar “tüm Anadolu’yu ele geçirip ‘Megalo İdea’yı gerçekleştirerek Bizans’ı yeniden kurmak”, büyük hayali ile yaşayan Yunanlıların (AS: Yunanların) moralleri çöktü. Artık saldırıyı bırakıp kazandıkları toprakları elde tutmak için savunmayı düşünmeye başladılar. Yunanlılarla (AS: Yunanların) birlikte, başta Vahdettin olmak üzere, işbirlikçi hainlerin de moralleri bozuldu

Buna karşılık ordumuzun ve halkımızın morali düzeldi, umudu arttı ve Mustafa Kemal Paşa’ya tüm varlığı ile güvenmeye başladı. Atatürk’ün deyimiyle, “topyekûn savaş” koşulları oluştu. Cephedeki  ordu kadar cephe gerisindeki tüm halk, elinde avucundaki her şeyini verdiği gibi yaşlı çocuk, kadın erkek herkes seferber oldu ve Büyük Zafer’in önü açıldı

Bu konuda güzel bir yazı okuyup daha ayrıntılı bilgi edinmek ve gururlanmak istiyorsanız, sevgili Sinan Meydan’ı öneriyorum:

https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/sinan-meydan/sathi-mudafaa-veya-sangarios-cikmazi-sakarya-destani-2617129/
=================================================
Dostlar,

Sevgili dostumuz, ADD Samsun Şubesi önceki başkanlarından, 19 Mayıs Üniv. Tıp Fak. emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Süleyman Çelik hocamızın iletisini, tatil dönüşü yolculuğumuz nedeniyle yeni gördük ve hemen paylaşıyoruz..

Sakarya Meydan Savaşının 22 gün – 22 gece süren cehennem ortamında gözünü kırpmadan ülkemiz – vatanımız için canlarını feda eden aziiiiiiz şehitlerimizin anısı önünde sonsuz bir minnet ve şükranla eğiliyoruz. Merhum gazilerimizin de..

Tekalif-i Milliye Yasası” insanlık tarihine geçmiştir.  Halkın elinde ne varsa, 2’sinden 1’ini Orduya ödünç vermesi istenmiş ve yoksul Anadolu halkı bu büyük özveriyi üstlenmiştir. Polatlı’ya dek Ankara’ya yaklaşan (75 km) ve Ankara’yı alıp Milli Mücadeleyi bitirmeyi planlayan İngiltere’nin maşası Yunanlar, Sakarya’nın batısına püskürtülmüş, ilerlemeleri durdurulmuştur. Meydan Savaşı’nın top sesleri Ankara’dan duyulmaktadır! 1. Meclis’te Kayseri’ye taşınma tartışmaları yapılabilmiştir.

Bu savaş bir “subay savaşı” oldu adeta.. Ordu’dan kaçanlar, yeterli asker toplayamama… nedenleriyle, ne denli yurtsever subay varsa cepheye sürüldü. Ağır can yitikleri oldu ve bunun 26 Ağustos Büyük Taarruzu sırasında eksikliği çok ağır hissedildi. Arada yalnızca 12 ay var.. Bir ölüm – kalım savaşı için olağanüstü yokluklar ve Osmanlı Saltanatının da düşmanla işbirliği yaparak engellemelerine karşın 200 bine yakın bir ordu toplamak son derece zor oldu.

Mustafa Kemal Paşa‘nın dehası, özverisi, yürekliliği (cesareti) ve görkemli başarısı karşısında şapka çıkarmamak olanaklı mı??

Bu vatan ve bağımsızlık – özgürlük kolay kazanılmadı. Uğruna ödenen bedel, yeryüzünde belki de an ağır bedel oldu. Hiç akıldan çıkarmamak, asla nankör olmamak, vefalı olmak ve tarih bilinciyle ulusal duruş sergilemek, kazanımları her durumda korumak.. tarihsel yükümümüzdür.

Sevgi ve saygı ile. 16 Eylül 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

KAĞNILARIN ZAFERİ

KAĞNILARIN ZAFERİ

Zeki_Sarihan_portresi

Zeki Sarıhan

Batı karşısında 200 yıldır yenilgiden yenilgiye uğrayan, halkı yoksullaşan, topraklarının bir kısmına el konulan Türkiye halkının talihi 26 Ağustos 1922’de Büyük Taarruz’la birdenbire döndü. Bu zaferin kazanılmasında elbette birçok neden bir arada sayılabilir. Ama hiç kuşkusuz bunların başında Türklerin son yurtlarını da kaybetme ve emperyalizmin kölesi haline gelme korkusuyla canını dişine takip savaşması gelir.

Mondros Mütarekesi‘nin imzalandığı 30 Ekim 1918’den sonra bir ara umutsuzluğa düşen Türkler, daha sonra cesaretini toplayıp silahlı bir savaşa girişmeye karar verdiler. Değilse, millet için var olma hakkının tanınmayacağını anladılar. Ancak milleti tek bir hedefte toplamak, yeni bir ordu kurmak kolay olmadı. 1921 yılının 13 Eylülüne kadar sürekli Anadolu’nun içlerine sürüldüler. Sakarya Zaferi ‘yledir ki, düşman kuvvetlerini durdurabildiler fakat istilacıları yurttan atmaya güçleri yetmedi. Bunun için bir yıl daha esaslı bir hazırlık yapmaları gerekiyordu.

Seferberlik ilan edildi. Bütün maddi kaynaklar ordunun emrine verildi. Böylece Batı Cephesi’nde 26 Ağustos 1922’de saldIrıya geçen Türk ordusunun mevcudu 208.000’e çıkarılabildi. Yunanların savaşçı güçleri ise 18.000 kişi daha fazla idi (225.000). Türklerin yalnız tüfek mevcutları Yunanlardan 3.000 kadar fazlaydı. (90.000’e 93.000). Fakat makinali tüfek sayılarında büyük bir oransızlık vardı. Türklerde 2.025 hafif makinalıya karşılık Yunan tarafında bu sayı 3.139 idi. Ağır makinalılarda Yunanlar lehine aynı dengesizlik vardı: 839’a 1.280. Yunanların ta Afyon cephesine getirebildikleri toplar bile Türklerdeki toplardan fazlaydı. 328 Türk topuna karşılık 418 Yunan topu.

Türkler yalnızca 10 uçağa sahipken Yunanlıların tam beş misli olan 50 uçakları bulunuyordu. 33 cankurtarana karşı ise 1.776 cankurtaran! Türklerin 298 kamyonuna karşı ise Yunanlıların 4.036 kamyonları vardı! Cankurtaranların sayısı arasındaki fark ise korkunçtu: 33 Türk cankurtarına karşılık 1.776 Yunan cankurtaranı…

Türkler Yunanların kamyonla ve cankurtaranla yaptıkları taşıma işini esas olarak arabalarla yapıyorlardı.

– 2.318 kağnı,
– 3.141 at arabası,
– 1.970 öküz arabası bu savaşın kahramanları gibiydiler. (Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi, İkinci Cilt, 6. Kısım, 2. Kitap, s. 13)

* Öte yandan, Türk ordusunun arkasında sosyalist dünya ile mazlum milletler bulunuyordu.

Ulusal kurtuluş savaşları ve sosyal devrimin kanunudur: İnsanla silah arasındaki ilişkide önde gelen insandır. Yani, silahlar eşitlendiğinde kim daha kararlıysa, bilinçliyse savaşı o kazanır… Silahlar eşit olmadığı zaman bile… Mehmet Akif bunu İstiklal Marşı’nda

“Garb’ın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var” dizeleriyle ifade etmişti.

Kağnı, Kurtuluş Savaşı’nın simgesi gibidir.

Bu nedenle Türkiye Büyük Millet Meclisi, Ulus’ta Meclis’in baktığı Millet Bahçesi’ne bir kağnı heykeli diktirmeye karar vermiştir. Orada değilse bile birçok zafer anıtında kağnı bulunmasının nedeni budur. (Ayvalık, 27 Ağustos 2013)

SÖYLEV’den Seçkiler (Prof. Dr. Özer Ozankaya) / Quotations from Ataturk’s Great Speech “NUTUK”

SOYLEV_seckisi_O_Ozankaya_ Aralik1997