AKP’NİN TEVHİD-İ TEDRİSATI

AKP’NİN TEVHİD-İ TEDRİSATI

Zeki Sarıhan
zekisarihan.com 3 Mart 2019
Bundan 95 yıl önce Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden sessiz sedasız üç yasa birden geçti.
Bunlardan biri Halifeliği kaldırarak Osmanlı aile mensuplarını ülkeden çıkarıyor, biri Erkânı Harbiye Vekâletiyle Şer’iye Vekâletini kaldırarak ilkini Genelkurmay Başkanlığına, ikincisini Diyanet İşleri Başkanlığına indiriyor, üçüncüsü ise kaldırılmış Şer’iye ve Evkaf Vekâletine bağlı okulları Maarif Vekâletine bağlıyordu.
Bu üç yasa, yeni Türkiye’nin kurulmasında temel taşlarından biri olacaktır. Tevhid-i Tedrisat Kanununun amacı, Ortaçağ’ın bir kalıntısı olan medreseleri kaldırarak bütün eğitimi, Maarif Vekâleti’ne bağlamaktı. Kanunun gerekçesini şu cümle anlatır:
– “Bir millet bireyleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir ülkede iki türlü insan yetiştirir. Bu ise, duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını tamamen yok eder.”
Aslına bakılırsa imparatorluğun son zamanlarda Türkiye’de iki değil üç çeşit insan yetişiyordu. Bunlardan medreseler artık miatlarını doldurmak üzere idiler. Yükselen yeni burjuva sınıfının değil feodallerin dünya görüşüne göre insan yetiştiriyorlardı.
Tanzimat’tan beri medreselerde bazı reformlar yapılmaya çalışılmışsa da kökünü söküp atmak mümkün olmamıştı. İkinci tür, 2. Mahmut zamanında Batılılaşma için adımlar atıldığı dönemde askeriyeden başlayarak adım adım kurulan laik eğitim sistemiydi. Devleti yönetenler, eğer eğitimi Batıdan alınan model üzerinde laikleştiremezlerse Mülkün (AS: Ülkenin) ayakta kalamayacağını anlamış bulunuyordu. Bu o denli köklü bir inançtı ki, ne Tanzimat, ne 1. Meşrutiyet ne de 2. Abdülhamit döneminde zaafa uğradı. İttihatçılar da bu yolda epey mesafe aldılar. Bu okullarda yetişen aydınlar Kurtuluş Savaşı’na önderlik yapacak bir düzeyde idiler.
3. bir okul tipi daha vardı ki bunlar yabancı ve azınlık okullarıydı. Bu okullar da esas olarak modern eğitim yapıyorlardı ama yabancı hayranı insanlar yetiştiriyordu.
Tevhidi Tedrisat Kanunu teklifinin gerekçesinde yalnız medrese – mektep ikiliğine atıf yapılıp yabancı okullardan söz edilmeyişinin nedeni, bu okulların statüsünün Lozan Anlaşmasıyla çizilmiş olmasıydı. Kurtuluş Savaşı sırasında yabancı okullar Anadolu’da faaliyetlerine son vermişler, yalnız İstanbul’da kalmışlardı. Onların çalışmaları da sınırlandırılmış bulunuyordu.
Tevhidi Tedrisat Yasası çıkarılırken toplumda bir hayli taraftarı olan “Çocuklarımız, dinlerini nerede öğrenecekler?” sorusunu yatıştırmak için 4. maddeye “yeteri kadar din hizmetlisini yetiştirmek için Maarif Vekâletinin imam hatip okulu ve ilahiyat fakültesi açacağı” hükmü kondu. İlk yıllarda açıldı da. Fakat on yıl içinde “öğrenci kaydı olmadığı” gerekçesiyle bu okullar kapatıldı. Din dersleri okullardan çıkarıldı.
Din öğretimi gene de feodal bir üretim biçiminde yaşayan ve nüfusun en az % 80-90’ını oluşturan köylü için bir ihtiyaç olmaya devam etti. Kanunen yasak olmasına karşın medreseler kâh yasaklı olarak, kâh görmezden gelinerek, hemen bütün Sünni köylerinde asıl amacı Kur’an okumayı öğretmek olan izinsiz mahalle mektepleri devam etti. Aleviler de kapılarına gözcü koyarak kendileri için bir tür okul görevi gören Cem ayinlerine devam ettiler.
UYGULAMA SÜRDÜRÜLEMEZ DURUMDAYDI
Uygulama sürdürülemez durumdaydı. Bu nedenle 2. Dünya Savaşından sonra yasaklar gevşetildi ve CHP hükümeti okullarda din derslerinin temellerini attı. DP, CHP’den devraldığı din eğitimini genişletti. Daha sonraki iktidarlar da bunu teşvik ettiler.
AKP iktidarıyla hedef bütün eğitimi dincileştirmek haline geldi. Medreselerin yerini İmam Hatipler almakla kalmadı; kör topal bir laik eğitimin uygulandığı, anaokulundan üniversiteye dek bütün okullarda inanç eksenli eğitim için büyük bir mesafe alındı.
1923’te muhafazakârları Meclis’ten tasfiye etmiş olan CHP’li mebuslar:
“İki tür eğitim olmaz, eğitimi teke indirmemiz gerekir” diyerek laik okulları işaret ediyorlardı.
95 yıl sonra, liberal ve demokratları Meclis’te etkisizleştirmiş olan AKP (Erdoğan) hükümeti şimdi şunu anlatmak istiyor:
* “Bir ülkede 2 tür eğitim olmaz. Eğitim teke indirilmelidir ve bu İslami eğitim olmalıdır.”
Yabancı okulların yerini ise çoktandır yabancı dilde eğitim yapan okullar almış bulunuyor.
Dolayısıyla Türkiye’de bugün Cumhuriyet’ten önce uygulanan 3 tür eğitim sistemi yürürlüktedir.
NEDEN BÖYLE OLDU?
Bütün bu gelişmeler, medreseden mektebe, mektepten tekrar medreseye ve yabancı okullara dönüş, ülkeyi yöneten sınıfların konumu ve güçleriyle ilgilidir. Şöyle ki: 1924’te iktidarı elinde bulunduranlar, bütün nüfusun küçük bir bölümü idiler. İktidarın dayandığı taban genişledikçe, bu tabanın sözcüleri din eğitimini devlete taşıdılar. 1923 rejiminin varisleri Mecliste azınlığa düştüler. Siyaset yapma sınırlarının genişletilmesi muhafazakâr-gericilerin işine yaradı.
Buna bakarak bazıları Türkiye’nin çok partili yaşama erken geçtiğini, İnönü on yıl daha iktidarda kalsaydı şimdiki sonuçla karşılaşılamayacağını ileri sürüyorlar. İşin aslı ise şöyledir:
Tek parti iktidarları medrese, tekke ve zaviye gibi feodalizmin üst yapı kurumlarına savaş açarken geniş halk yığınlarının yaşamını kolaylaştıracak önlemler almamış, köylüyü ve kent yoksullarını ağaların, tefecilerin, gerici esnafın insafına terk etmiştir. Bu kitleler, devlete küsmüşler ve kendilerine daha yakın gördükleri ve manevi ihtiyaçlarını doyuran ağaya, şeyhe, dedeye, tarikatlara sığınmışlardır.
Amerika ve Avrupa’nın isteğiyle çok partili yaşama geçilirken iktidardaki burjuvazi, emekçilerin iktidar yollarını tıkamaya onların örgütlenmelerini şiddetle yasaklamaya devam etti. Buna karşılık kendi içindeki sağcı burjuvaziye iktidar kapılarını açma yolunu tercih etti. İşte o tüccar “burjuvazi”dir ki, Tayyip Erdoğan kadrolarıyla kendini iyice tahkim etmiştir (AS: pekiştirmiştir), geniş emekçi yığınları tepe tepe kullanmaktadır. Umarız ki bunun sonuna gelmiş olsun.
Tevhid-i Tedrisat’ın 95. yıldönümünde yapılan konuşma ve yayınlarda konu kişiler üzerinden değerlendiriliyor. Onlara göre tarihte ve günümüzde iyi ve kötü insanlar vardır. Bunun sınıfsal karakteri üzerinde durulmuyor. Ne de olsa Türkiye aydınının “İmtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitle” olduğumuz gibi bir amentüsü vardır! İşin içine “sınıf” gibi sol ve emekçi kokan bir kavramı sokmaya ne gerek var?

BİR CUMHURİYET VALİSİ ve EŞİNİN KÖY ÇEŞMESİ ÖYKÜSÜ…

BİR CUMHURİYET VALİSİ ve EŞİNİN
KÖY ÇEŞMESİ ÖYKÜSÜ…

 

Konuk yazar : Mustafa AYDINLI
24 Nisan 2018, Çorlu

TARİHE, KÜLTÜRE ve ÖRNEK CUMHURİYET VALİ’NİN HATIRASINA VEFA BU MU?

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Ulusal kurtuluş savaşımız bitmiş, Cumhuriyet kurulmuş fakat peşinden hemen yeni bir savaş başlamıştı. Bu elbette, koskoca bir imparatorluğun küllerinden doğan genç Cumhuriyetin ekonomi, eğitim, kültür ve çağdaşlaşma savaşımıydı. Avrupa’nın Hasta Adamı Osmanlı, son dönemde girdiği tüm savaşları yitirmiş Düyun-u Umumiye nedeniyle maliye felç olmuş. Ülkenin yeniden inşası için, hemen İzmir İktisat Kongresi toplanıyor. Bugün kimilerinin beğenmediği Lozan’la Ülkenin ekonomik anlamda yüreğini ağzına getiren kapitülasyonlar kaldırılıyordu. Ancak ülkeyi paylaşmaya aday İtilaf Devletleri Osmanlı’nın borcu saydıkları 161 milyon altın lira istiyorlardı. Lozan’da yoğun mücadeleler sonucu bu borç ancak 107 milyon altın liraya düşürülebildi. Ödeme 99 yıllık zamana yayılmasına karşın Türkiye, Cumhuriyetin özverisi sayesinde Cumhuriyetle başlayarak (1923) 1954 yılına dek bu borcun tümünü 31 yılda ödeyerek sıfırlamıştır.

Tüm bu olumsuzlukların yanında bir de dünya çapında 1929 ekonomik bunalımı başgösterdi. Genç Cumhuriyet bu çetin koşullarla boğuşurken bir yandan da ekonomik kalkınma atılımları yapıyor, örneğin 1925’te temeli atılan Alpullu Şeker Fabrikasını 1926’da hizmete açıyor. Ülkeyi demir ağlarla örüyordu. İşte bu zorlu koşullara karşı çağdaşlaşmayı gerçekleştiren Devrimin ve mucize gibi gerçeğin adına Kemalizm diyoruz. Koşullar böyleyken asıl konumuz, Türk köylüsü ne durumudaydı? Hayvancılık, tarım, yaşam biçimi ne durumdaydı?

1930’ların başından söz ediyoruz. O dönem köylere okul yapabilmenin düşü bile kurulamıyor. Önce aş, iş, yiyecek ekmek ve içecek su gibi yaşamak için temel gereksinimin karşılanabilmesi doğal olarak her şeyden önce geliyor.  Bu nedenle aş, iş ve içecek su olmadan kimsenin okul yapmayı düşünecek durumu yoktu. Hatta 1930’lu, 40’lı, 50’li yıllarda Türk Aydınlarının en temel tartışma konusu köylere önce okul mu yapılsın yol mu yapılsın idi. Kimileri, okul olmadan akılcı düşünemeyen insan yolu ne yapacak; kimileri de yol yoksa okula nereden gideceksin diyordu. Sorun, bitmek tükenmek bilmez tartışma konusuydu.

Oysa köylerde ne okul, ne doğru dürüst yol, ne de pek çok köyde içecek temiz su vardı. Kaynakların çoğunluğu askeri amaçlara ayrıldığı için, nüfusun çoğunluğunun köylerde yaşamasına karşın köylere ayırabilecek kaynak yoktu. Okul, yol, su, sağlık, beslenme, halkın kendi olanaklarıyla ve ilkel koşullarda sağlanıyordu. Hayvanların yavşak, kene, sülük kanını emerken; insanlar ilkel sağlık koşullarında bitle, pireyle, tahtakurusu, sivrisinekle boğuşur durumdaydı. Doğru dürüst sabun, deterjan üretimi yoktu, insanlar yaktıkları meşe küllerini topluyor deterjan olarak kullanıyordu. Çamaşırlar meşe külü ile kaynatılarak yıkanıyordu. Killi toprağı sabun niyetine kullanıp, ellerini killi toprakla yıkıyorlardı. O günün roman ve öyküleri bu yaşam dramlarını konu edinmişti. Günümüz gençliğine masal gibi gelebilir. İşte yazımıza konu olan Çorum Dedesli Ovası Köyleri o günkü koşullarda ülkenin öbür köylerinden farklı değildi. Ülkenin öbür bölgelerindeki köyler de bu yaşam düzeyinin bir tık altında veya üstündeydi.

Dedesli Ovası köylerinin bir bölümünde temiz içme suyu yoktu. Gerçekte her köyün, hayvanları sulamak, temizlik ve bir ölçüde bağ-bahçe için suyu olmasına karşın, tadı acı olduğundan, içmek ve yemek pişirmek için kullanılamıyordu. Elbette yaşamın 1. gereksinimi olan su, çok uzak bölgelerden dağlardan büyük eziyetler sonucu hayvanlarla taşıma yolu ile getiriliyordu.

Evci çeşmesi, ilk suyun çıkış kaynağının Evci’nin Deresi olması nedeniyle, Evci Çeşmesi adını alan çeşme, yoğun olarak gelen geçenlerin özellikle çerçicilik (gezgin satıcılık) yapanların konaklama yeri olması nedeniyle Çerçi Çeşmesi olarak da anılmaktadır. İskilip yolunun 1990’dan sonra 50 m öteye yer değiştirmesi nedeniyle suyun yeri de 50 m ötede yeni yol üzerine alınmıştır. Ancak 50 yılı aşkın Dedesli ovası köylerinin toplamda 7 köyün, arada sular kesildiğinde 10 köye dek su gereksinimini gideren bu emektar çeşme, şimdilerde viran durumdadır.

Bölgeyi besleyecek bu suyun debisi en çok 3 parmak kalınlığındaydı. Söz konusu su, Arpalık köyünün arazisinin bittiği batı kesimi ile Dut köyünün güney, Kertme köyünün kuzeyde arazilerinin kesiştiği noktadaki Gök Kaya’nın bulunduğu yerdir. Buradan çıkan su Evci deresini sulayarak geçtiği için buraya Evci’nin Suyu denir. İçimi son derece yumuşak ve tatlı bir sudur. Ülkenin bütün suları sıralamaya konsa kesinlikle ilk sıralarda yer alacak niteliktedir. Çıkış kaynağı son derece doğal ve temiz, hiçbir yabancı atık karışma riski yok, tümüyle doğal. İçince bağımlılık yapacak derecede lezzetli. Çay ve yemekte kullanınca kattığı lezzet hemen ayırt edilebiliyor. Biz merak edip bir kış günü 15 yıl önce, sudan örnek alarak kimyasal tahlil yaptırdık. Mevsimin kış olması nedeniyle kısmen kar ve yağmur sularının etkisi olabilir. Ancak sonuç şöyleydi: Gıda Mühendisi M. Fatih GÖK’ün yaptığı tahlile göre Nitrat; Yok, Amonyak; Yok, Sertlik; 18 Fr SD.. Sonuç; Normal..

Bir gün Çorum Valisi rahmetli Cemal BARDAKÇI’nın, İskilip’ten Çorum’a dönerken denk geldiği bir rastlantı, Dedesli Ovası Köylerinin yaşam biçimini değiştiriyor. Şöyle ki: Dut Köyü kavşağında birkaç kağnının taş yüklü ilerlediğini görüyor. Vali Bey yolda durarak kağnı ile taş götüren köylüye soruyor:

-Kolay gelsin ne yapıyorsunuz?
-Çeşme yapacağız taş götürüyoruz beyim.
-Suyun kaynağı neresi, çeşmeyi nereye yapacaksınız?
-Suyun kaynağı, o karşıda gördüğün gök kayanın dibidir, beyim. Çeşmeyi de Dut Köyü’nün alt başına yapacağız. Yaklaşık 40 kağnı taş çektik, 10 kağnı taş daha çekeceğiz efendim.
-Suyu kendi haline bıraksanız nereye akar, ayrıca aşağıdaki öbür köyler içme suyunu nereden alıyorlar?
-Suyu kendine bırakırsak, Kertme köyünün arazisinden geçip Babaoğlu’nun arazisinden akıp bir ölçüde Hacıbey köyü, Dereköyü, Ferhatlı köyünü geçip Kızılırmak’a dökülür. Ama bu su oraya gidene dek toprak emer, ulaşamaz efendim.
-Öbür köyler sizin oraya çeşme yapmanıza rıza gösterecekler mi?
-Gösterseler de, göstermeseler de yapmaya başladık efendim çeşmeyi.

Vali Bey Uzun uzun suyun kaynağını, debisini, öbür köylere uzaklığını inceledikten sonra; Değerli Dut köylü kardeşlerim; siz pek çok köyün yararlandığı suyu alır tek kendi köyünüze götürürseniz, öbür köylerle aranızda anlaşmazlık çıkar. Huzursuzluk olur, hem de adil olmaz. Biraz önce söylediğin suyun doğal akış yönündeki tüm köylerin bu su, kadim hakkıdır. Bugünkü çeşmenin yapılı olduğu yeri işaret ederek, haftaya suyu olmayan tüm köylülerle burada bir toplantı yapacağım, durumu muhtarlara bildireceğim, herkes oraya gelsin, herkesi dinleyeceğim. Siz şimdilik çeşme yapımını durdurun.. dedi ve Vali Bey yoluna devam etti.

Haftaya Vali Bey’in işaret ettiği yerde yaklaşık 150 kişilik muhtarlar, köylüler, kadın-kız toplanmıştı. Bir süre sonra Vali Bey geldi. Toplanan kalabalığa suyun önemini ve gereksinimi olan köyleri saydıktan sonra, tüm köylerin tam olmasa da ortası sayılabilecek şu anki yeri işaret ederek, çeşmeyi buraya yapmanın uygun olacağını söyledi. Vali Beyin bu söylemine kimsenin itirazı olmadı. İş çeşmenin yapımına gelmişti. Vali Bey Hacıbey köyü muhatarı Satılmış’a (Töremiş) dönerek, “Muhtar, bana 10 kağnı bulabilir misin, Dut köyünün altına yıkılan taşları buraya taşıyacağız.” dedi.  Muhtar yutkundu, “Efendim bizim köyde toplam 10 kağnı yoktur ki..” dedi. ‘’Hem taşı getirsek de taa Gök Kaya’nın dibinden Evci Deresi’nin suyunu buralara nasıl getirelim. Hiç kimsede öyle bir güç, kuvvet yoktur” deyince; topluluğun arkalarında elinde uzunca bir değnekle dikilen, kutmu kumaştan üç etek giymiş, başı vişne çürüğü renginde çemberli, biraz uzun boylu, esmerce, 45-50 yaşlarında bir kadın, kalabalığı yararak en öne geçti. Bir eliyle değneğini yere vururken öbür elini de ders veren bir hoca gibi, yer yer muhtara aradad da Vali Beye Dönerek;

-“Vali Beyim, Satılmış Ağa, Hacıbey köyünün kağnısı yetmezse Babaoğlu var, Dereköy, Eskiören, Ferhatlı köyünde kağnısı olanlar ne güne duruyor? Ben gerekirse 10 değil, 20 kağnı bulurum. Değneğimin ucuna basarak köy köy dolaşırım. Bu sudan salt Hacıbey köyü yararlanmayacak.” dedi. Herkes susmuş bu orta yaşlı nine konuşuyordu. O tam bir çarıklı erkan-ı harpti. O zamanın kağnısı olan ev, bugünün traktörü olan ev anlamına geliyordu. Vali beyin yüzüne bir ışık geldi. Bu esmer kadının özgüveni karşısında gülümsedi ve sevindi.

-Sağ ol nine, işte bu denli hemşerilerim. Önce bir işi yapacağım demek gerek. Gördüğünüz ninemiz gibi.  Senin adın nedir? Hangi köydensin nine?

-Hacıbey köyündenim, adım Güllü, köyde Güllü Kahya derler. (Bir yıl sonra soyadı yasası çıkınca, soyadı 1934’te Güllü Şanan olacaktı..)

-Vali Bey, “Bu iş tamamdır hemşerilerim, suyun Gök Kaya’nın altından çıkarılıp, Evci Deresinden geçip buraya dek getirilmesi başka bir konu. O konuyla ben ilgileneceğim.” dedi ve  Çorum’a döndü.

Vali Bey sözünü tuttu, Gökkaya’nın orada yoğun bir etkinlik vardı. Suyun gözesi iyice açıldı, tam olarak su alacak derinliğe inildi, yaklaşık 500 m Evci deresindne aşağı kanallar kazıldı. Buraya, en ve boyu 5’er m olacak bir oda büyüklüğünde mahzen yapıldı. Üzerine de kazan yazıldı. Su önce burada depolanacaktı. Buraya dek kanalların kazılması, künklerin döşenmesi suyun getirilmesini Vali tümüyle kendi cebinden yaptı. Devletin kasasından bir kuruş harcamadı. Ama kazanın yapımıyla birlikte Valinin de parası bitmişti. Asıl hedeflenen taşların taşındığı yere neredeyse daha bin m yol vardı. Ayrıca oraya da aynı büyüklükte bir depo daha yapılacaktı. Vali Bey Köylülere,

“Şimdilik suyu buradan alın..” dedi. En azından artık her köy, uzak da olsa susuz kalmayacaktı, bir ölçüde de olsa ilkel koşulları yenmişlerdi. Ancak bir ay sonra Valinin eşi rahmetli Nuriye Hanım bu manzarayı görüyor ve çok etkileniyor. Boynundaki gerdanlığını ve kolundaki bileziklerini çıkarıp Valinin masasına koyuyor. Bunca köy susuzluktan zor durumdayken “Gerdanlığın, bileziğin ne önemi var?!” diyor. Suyun hedeflenen noktaya getirilmesini istiyor. Vali de hanımefendiyi kırmıyor, suyu hedeflenen noktaya ulaştırıyor. Çeşmenin üstüne kırmızı mozaikle “Nuriye – Cemal, 25/04/1933” yazdırıyor. Valinin inceliğine ve kadına saygısına bakın ki, ben valiyim deyip kendi adını üste, hanımefendininkini alta yazmıyor.

Romalılar zamanında iki bin çeşmenin olmasıyla övünürlermiş. Latin ozan Ovid, çeşmeler üzerine şiirler yazmıştır. Her Roma çeşmesinde bir öykü kayıtlıymış ve çeşme başında bu öyküler kısaca yazılırmış. Çeşmeler üzerine o denli çok atasözü, şiir ve manilerimiz var ki; araştırma yapsak değil kitaplar ansiklopedilere sığdıramayız. İyi de böylesi varsıl bir kültüre, biz ne zaman ve nasıl günümüzdeki ölçüde duyarsızlaştık? Tarihimize, kültürümüze, vefa duygularına bu denli yabancılaştık? İsterseniz kimilerini aktaralım, okurken ve dinlerken içiniz acımazsa.. Bir atasözümüz;

Bir gün su içeceğin çeşmeye çamur sıçratma..” diyor.

Hepimizin bildiği bir türkü sözleri; Çay senin çeşme benim/ Üstüme düşme benim/ Seninle dalga geçtim/ Sevdiğim başka benim.” Yine bir başka halk türküsü; “Çeşmenin başı güzel/ Dibinin taşı güzel/ Öyle bir yar sevmişim/ Kirpiği kaşı güzel” Başka bir halk türküsü; “Pınarın başında üç kız yan yana/ İçlerinden biri gel dedi bana/ Varolsun seni doğuran ana” Ya şu halk türküsüne ne demeli? “Kız pınar başında yatmış uyumuş/ Ela gözlerini uyku bürümüş” Duygu tellerimizi titretecek bir Başkası; “Pınar başı ben olayım vay vay/ Bulanırsam bulanayım vay vay/ Verin benim sevdiğimi vay vay/ Dilenirsem dileneyim vay vay” 

Öte yandan, ‘Pınar başından bulanır canım oy’ türküsünü, Türkülerin Babası Musa Eroğlu’ndan dinleyip de yeniden dinleme gereği duymuyorsak ya da duygu dağarcığımızın kapıları açılmıyorsa; duygu pınarlarımız kurumuş ve Türk Halk Kültüründen hiç nasip almamışız demektir. 

’’Pınar başından bulanır (Canım oy) / İner ovayı dolanır (Canım oy) / Sende çok haller bulunur (Canım oy)  / Dağlar duman olur/ Çayır çimen olur/
Ben yari görmesem / Halim yaman olur yar yar
Halk kültürünün köşe taşı, duygu seli Karacaoğlan’ın dilinde pınarlar bir başka söylenir. Bir başka dile gelir. Çeşmeler, pınarlar söz konusu olur da Karacaoğlan’ı anmadan nasıl geçeriz? O, aşık olduğu Türkmen güzellerine türkülerinin, çoğunu çeşmeleri konu alarak söylemiştir. 

‘’Akça kızlar göç eyledi yurdundan/ Koç yiğitler deli oldu derdinden/ Gün öğle sonu da Belen ardından/ Saydım altı güzel indi pınara/ Üçü uzun boylu, kaşların süzer/ Üçü orta boylu, zülfünü düzer/ Sandım akça ceren bir çölde gezer/ San kınalı keklik indi pınara/ Karac’oğlan bunu böyle söyledi/ İndi aşkın deryasını boyladı/ Kızlar gitti diye pınar ağladı/ Acıştı yüreğim yandı pınara

İşte Dedesli Ovası köyleri, rahmetli idealist Cumhuriyet Valisi Cemal Bardakçı’yı ve eli öpülesi rahmetli eşi Nuriye Hanımefendiyi rahmetle, şükranla ve minnetle anarlar. Her fırsatta insancıl yüce tutumlarını yad ederler.  Bir vefa örneği sergilerler. Yalnızca yerel halk mı? Oradan gelip geçen, arabasını durdurup su içen herkesin “Hizmeti geçenlerin geçmişlerinin canına değsin” demeden gittiğini duymadım. Oradan su götürüldüğü zamanlar, onlarca insan olurdu çeşmenin başında, uzun sıralar oluşurdu, sabah gelen ancak öğleye iki seneğini veya fıçısını doldurup eşeğine veya atına yükleyip giderdi. Yalnızca insanlar mı; çeşmenin ayağında biriken sulardan hayvanlar ve kurt – kuş öbür canlılar da yararlanırdı. Köylere su gelene dek elli yılı aşkın bu bölgeyi bu su besledi. Bu nedenle 25 Nisan 1933, varolan köylerin suya kavuştuğu tarihtir, çok önemlidir. Nil Mısırlılar için ne denli kutsal ve yaşamsal ise, bu çeşme de yöre köyleri için o denli kutsal ve yaşamsal idi. Gerçi dünyanın her yerindeki ırmaklar kutsaldır ve hepsinin bir öyküsü, anısı vardır. Kiminde aşk anlatılır, kiminde yaşam, kiminde tarih. Her akan su çevresine yaşam verir. Küçük bir derenin bile çevresinde yaşam vardır. Büyük küçük canlılar yaşam bulur.  Ağaçlar vardır, yeşiller suyolu boyunca dizilirler. Su, yaşamın eşitidir. Bir de upuzun ırmakları düşünelim ve öyküsü çok olanı, gizemli olanı, tarihi olan nehirleri düşünelim. Dönemin rahmetli Çorum Valisi Cemal Bardakçı ve merhum eşi Nuriye hanımın örnek toplumsal hizmetini ve değerini anlatmaya sözcükler yetersiz kalır.

Elli yılı aşkın süredir binlerce insana yaşam veren bu çeşmenin şimdiki yıkkın (viran) durumu içler acısıdır. Görenlerin, buralarda anısı olanların içini kanatmaktadır. Açıktan tarihe, kültüre, Vali Cemal Bardakçı ve eşi gibi yardımsever insanların saygın anısına duyarsızlıktır. Eminiz ki; tarih ve kültür bilinci olan, bir toplum olsaydık, bu çeşme korumaya alınır, bakımı yapılır, yanına da çeşmenin öyküsü yazılarak gelecek kuşaklara, bu halk bunca zorluğu aşarak buralara geldi, bu Cumhuriyet, halkını böylesine seven, kişisel ziynet eşyasını bozdurarak köylülerin çeşmesi için harcayacak denli değerli bürokratlar yetiştirdi, diye yazardık. Hem acıyor hem üzülüyoruz; ne tarihin, ne kültürün, ne de vefa gösterilmesi gereken insanların değerini biliyoruz.. Ne de örnek alıyoruz!

Umuyor ve diliyoruz ki; en azından bundan sonra söz konusu çeşmeye gereken ilgi gösterilir, onarılıp eski durumuna getirilir.. Böylelikle, kişisel altınlarını bozdurup bu çeşmeyi köylüler için yaptıranlar ölçüsünde tarihe, kültüre, vefa duygularına karşı saygılı davranmış olacağımızı düşünüyoruz ve ilgisi olan herkesin katkısını bekliyoruz.
================================================
Dostlar,

Yazı uzun, biz sözlerimizi kısa tutacağız : Cumhuriyetin aydınlık ve özverili öğretmenlerinden değerli dostumuz Sn. Mustafa AYDINLI‘ya, bu çok düşündürücü ve öğretici yakın tarih irdelemesi ve yerinde çağrısı için teşekkür ediyoruz. Sayın Aydınlı’nın yazılarına, şiirlerine.. daha önce de sitemizde epey yer vermiştik..

1933’te dönemin Çorum Valisi merhum Cemal Bardakçı ve merhum eşi Nuriye hanımın örnek toplumsal hizmetini, özverisini biz de engin bir şükran ve saygı ile karşılıyoruz. İşte Cumhuriyetimizin başlangıcında böylesine “değerleri” olan kadrolar görevdeydi.

  • Cumhuriyetin Çorum valisi köylüye su getirmek için kendi cebindeki parayı tüketince sıra eşine geliyor, merhum Nuriye hanım da kara gün güvencesi boynundaki sınırlı ziynetini bu amaçla bağışlıyordu. 

Günümüzde içine düştüğümüz yozlaşmaya bakar mısınız! Siyaset, bürokrasi… küpünü doldurmak için sıradan bir araç olarak görülüyor ve kıyasıya kavga bu uğurda veriliyor.. Böyle bir toplum ilerleyebilir mi? Uygar dünyada varlığını sürdürüp insanlık birikimine katkıda bulunabilir ve “değer” katabilir mi??

Eğitim sistemini baştan sona gözden geçirmek ve Cumhuriyetin başlangıç dönemini son derece büyük dikkatle inceleyerek günümüze güncel ve ivedi çözümler üretmek zorundayız.

  • Eğitimi zorla dincileştirerek ancak o topluma ve tarihe – insanlığa ihanet edilmiş oluyor.

    Sevgi ve saygı ile. 24 Nisan 2018, Ankara 

    Dr. Ahmet SALTIK
    AÜTF Halk Sağlığı AbD, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com

     

Büyümede elma ile armut karşılaştırılıyor

Büyümede elma ile armut karşılaştırılıyor

Mustafa Pamukoğlu

Mustafa Pamukoğlu
Aydınlık Gazetesi, 1.4.2018

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

2017 yılı ekonomik büyümesi % 7,4 açıklanır açıklanmaz yorumlara baktığımızda elma ile armudun karşılaştırıldığını ve pembe tablolar çizildiğini görüyoruz.

Tespite bakın: “AB ülkelerinde büyüme ortalaması %2,1.Biz ise %7,4 büyümüşüz. Buna muhteşem ekonomi denir!” Şaka gibi.AB ülkelerinin büyüme oranları ile karşılaştırma yapın ama refah ölçüsü olan kişi başına milli gelir (KBMG) ile de karşılaştırın bir de o farkı görün.

AB REFAH İÇİNDE

2017 yılı KBMG dolar olarak kalkınmış zengin ülkelerde şöyle:

Türkiye refah bakımından ilk yüz ülkede sonlarda. Ama ekonomimiz %7,4 büyümüş. Kalkınmış ülkeler, zavallılar %2,1 büyümüşler. Kıskandırıcı bir durum!

AB GSYİH AÇIK ARA ÖNDE

Büyüme oranı yanında ülkelerin GSYİH yani cirolarını da karşılaştırmak lazım. Türkiye yıllardan beri GSYİH’nı artıramıyor ve 800 milyar dolar dolayında geziniyor.

BÜYÜDÜK AMA BORCUMUZ ÇOK

Dış borç rakamlarına baktığımızda her zaman olduğu gibi biz büyümeyi yani zenginleşmeyi dış borçlarla finanse etmişiz. Yani zenginliğimizin sahibi yabancılar.

KAMU BORCU DA ARTMIŞ! ZENGİNLEŞMİŞ OLDUK MU?

Yani biz 2017’de %7,4 büyümüş olmakla zenginleşmiş olduk mu?

  • Hayat ateş pahası,
  • liramız giderek değersizleşiyor,
  • dış ticaret açığı artıyor,
  • cari açık artıyor,
  • bütçe açık veriyor,
  • işsizlik almış başını gidiyor,
  • merkez bankası rezervleri azalmış,
  • dış borçlar artık çevrilemiyor,
  • reel sektör nakit darboğazında ve ancak borcunu borçla ödeyerek ayakta kalıyor. Ama büyüdük ne muhteşem ekonomi?

Ziya Paşa’nın dediği gibi

En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun
Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?

Galiba öyleyiz…
================================================
Evet dostlar,

EKONOMİ DE ZAMAN DA TÜKENDİ!

Acı tablo böyle..  Türkiye’nin dış borcunun seyir defteri aşağıda. 2002 sonunda AKP 118,3 milyar $ toplam dış borç ile devraldı ülkemizi ve son verilerle 430 milyar $ borca dayanmış bulunuyoruz 15 yılda. Tam 3,63 kat büyüdü dış borç. Ulusal gelir 230 milyar $ idi, 2017 sonunda 800 milyar doları ancak aşıyor.. 800/230 = 3,48 kat büyüme var.. Borç büyümesinin gerisinde. “Büyüme” borçla sağlanmış.. Öz kaynaklara dayalı reel bir büyüme yok ortada. Ulusal gelir 2016 sonuna göre $ olarak geriledi. Kişi başına yıllık gelir de $ olarak geriledi. Gelir dağılım daha adaletsiz. İşsizlik ve enflasyon 2 haneli ve demirledi.

Dünyada ilk 10 ekonomi içine girme hayalleri 2023’te artık hayal ötesi.. 10. sıradaki ülke, bizim en az 2 katımız ulusal gelire sahip.

Country 2000 2001 2002 2003 2004 2005 2006 2007 2008 2009 2010 2011 2012 2013 2014 2017 2018
Turkey 104 109 118.3 118.3 147.3 16.9 170.1 193.6 247.1 277.1 268.3 270.7 306.6 336.9 359.5 410.4 429.6

https://www.indexmundi.com/g/g.aspx?c=tu&v=94, 06.4.2018

Ayrıca, kişi başına yıllık geliri 50 bin $ düzeyinde olan ülkeler bu muazzam rakamı her yıl hala %7’ler düzeyinde büyütebilir mi? İktisaden olanaksız. Ancak 10 bin $ dolayındaki KBMG “hızla” büyütülebilir belki.. Ama Türkiye’de o da olmuyor gerçekte.. TL döviz karşısında erirken, TL cinsinden ulusal gelir enflasyonun da katkısı ile, dış ticaret açığı ile, borçlanma ile, cari açık ile büyüyor!? Bu arada ülkede dolar milyarderleri sayısı AKP politikaları ile artırılarak 40’ı aşıyor. Devasa yolsuzluklar soruşturulamıyor.

Bütçe perişan, SGK onlarca milyar TL açık veriyor, sürekli yükümlülüklerini sınırlıyor aktüaryal dengesi için; salt moneter araçlarla!

Artık dışalım (thalat) daha pahalı, dışsatım (ihracat) daha ucuz.. 1 $ 4 TL, 1 € 5 TL ve 1 & 6 TL’ ye koşuyor 1 Lt benzin ile birlikte.. 1 TL’ye hemen hemen hiçbir şey satın alınamıyor. İcra dos-yaları milyonları aşıyor..

Kamu – Özel Ortaklığı (PPP) yöntemi ile dayatılan projeler onlarca milyar doları aşıyor ve gelecek onyılları ipotek altına alıyor. Yandaşların gününü ve torunlarını refah güvencesine alırken, bu hizmetlerden hiç yararlanmayanlar ve çocukları – torunları borçlandırılarak gelecekleri çalınıyor!

  • Örn. ŞEHİR HASTANELERİ tam kapitülasyon değilse bile “yarı kapitülasyon, kapitülasyon eşdeğeri” (semi capitulation, quacy capitulation) niteliğinde ve Lozan Anlaşmasına aykırı!
  • Geçelim “eksik imtiyaz” sınırını, “saf (pure) imtiyaz” hatta
  • Açıkça kapitülasyon bu KÖO tuzağı! Bağımsızlık savaşımızı boşa çıkaran, kabul edilemez ve yıkım getirecek olan kapitülasyon!
    Osmanlı devletini çökertip tükettiği gibi!

Bu arada 70 milyar dolara varan özelleştirme yaptı AKP; haraç mezat sattı her şeyi. Artık deniz bitti. “Olağandışı” zorlamalarla ekonomi yoğun bakımda tutuluyor. Ekonomiden sorumlu Başbakan Yrd. Ekonomist Dr. Mr. M. Simsek gerekli uyarıyı yaptı. Ancak RTE köpürdü. O’ndan iyi kim bilebilir ki!

  • Korkarız Erdoğan, sanal dünyasında acı gerçeklerle yüzleşmekten kaçınarak hayalleriyle yaşıyor.. Bu doğruysa çok feci bir durum ülkemiz için. Ama bulgular bu yönde ne yazık ki.
  • Ve bu durum sürdürülemez, Türkiye iç barışı başta, pek çok şeyini yitirebilir.
  • OHAL dayatması ve FETÖ ile savaşım yanılsaması sürdürülüyor, açıkça istismar ediliyor.
  • Adalet, geçelim “sopa” yı, neredeyse “çivili sopa” konumuna sürüklendi.
  • Hukuk devleti bitti!
  • Dış askeri harekatlar iç siyasette pervasızca ranta kurban edilmekte.

Yakıcı ve yıkıcı gerçeklerle bir an önce yüzleşmek ve gereğini ACİLEN yapmak zorundayız. Gerçekte beka sorunu tam da budur.

Üstelik bu kez zaman da tükendi..!

Sevgi ve saygı ile. 06 Nisan 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

SÖYLEV’den Seçkiler (Prof. Dr. Özer Ozankaya) / Quotations from Ataturk’s Great Speech “NUTUK”

SOYLEV_seckisi_O_Ozankaya_ Aralik1997