Etiket arşivi: Özer Ozankaya

19 MAYIS’IN ANLAMINI EN İYİ ANLATAN DA MUSTAFA KEMAL’DİR!

Özer Ozankaya: “Laiklik karşıtlığıyla demokrasi düşmanlığı yaptılar”

  • “Özgürlük ve bağımsızlık benim özbenliğimdir. Bir ulusta şerefin, haysiyetin, namus ve insanlığın varlığı ve kalıcılığı, kesinlikle o ulusun özgür ve bağımsız olmasına bağlıdır!”  Atatürk

Prof. Dr. Özer OZANKAYA
ADD Kurucu Üyesi, 4. Genel Bşk.

19 MAYIS’IN ANLAMINI EN İYİ ANLATAN DA MUSTAFA KEMAL’DİR!

19 Mayıs, Mustafa Kemal’in deyimiyle, Türk ulusunu yok olmaktan, “diri diri mezara gömülmekten” kurtaran gücün, doğru tanımı ve dürüst uygulamasıyla ulusal egemenlik, yani özgürlük ilkesi olduğunu simgelemektedir!
19 Mayıs, ulusu ve yurdu uğradığı saldırıdan kurtarmanın da, gerçek kurtuluş demek olan “bir daha kurtulmak zorunda kalmamanın” da güvencesinin, ancak bir ulusun kendi yönetimini kendi eline alması, kerameti kendinden menkul hiçbir inanca, düşünceye, kişiye ya da gruba bırakmaması ile olanaklı olduğunu temel alan bir ulusal uyanışı simgeleyen, dünyaya örnek bir UYGARLIK TASARIMI niteliğindeki Kurtuluş Savaşını simgelemektedir.

Mustafa Kemal önderliğindeki Türk devriminin ulusal bağımsızlık, demokratik düzen, uluslararası barış, ekonomik kalkınma ve çağdaşlaşma, demokratik önderlik … alanlarında insanlığa 21. yüzyılda da örneklik edecek değerdeki tüm katkıları, 19 Mayıs’tan başlayarak böyle bir özgürlük düzenini temel almış olmasından dolayıdır.
Bütünüyle Misak-ı Milli ve Cumhuriyet Devrimleri bu niteliktedir.

  • Atatürk’ü tanıyan yeryüzündeki tüm namuslu aydınların O’na içten gelen derin bir saygı ve sevgi duymakta olmalarının gerçek nedeni budur.

Örneğin Arjantin’li Profesör Villalta’nın vurguladığı gibi,

  • Atatürk, insanlık tarihinin kaydettiği zafer taklarının en büyüğünün altından, asıl olarak bütün zamanların en büyük komutanlarından biri özelliği ile değil, yöneticilerini seçmekte, kendi düşüncelerini benimsemekte, vicdani inançlarında tam anlamıyla özgür olan ve seçim hakkına sahip bulunan bir ulus yaratarak geçmiştir.”

19 Mayıs 1919’da Samsun’dan Kurtuluş Yoluna başlayan Mustafa Kemal’in, bu uygarlık tasarımını anlatan ve kafalara, gönüllere nakış gibi işlenen düşünce dizgesini, kendi kaleminden birkaç örnekle sergileyelim:

• 1918’in karanlık günlerinde Minber gazetesine verdiği demeçte “..aziz yurdumuzu ve bahtsız ulusumuzu pek iyi tanıdığım ve yoksun bulunduğumuz ilerlemeye eriştirebilmek için, huzur ve sükûn ile ama her halde özgürlük ve bağımsızlığı kurarak, çok ve sürekli çalışmak gerektiğine inanmış bulunuyorum.” diyordu.
• Havza’da kurtuluşun ilk adımlarını atarken, “Bireyler düşünür olmalıdır. Bireyler düşünür olmadıkça, bir toplumu iyiye de kötüye de herkes yönlendirebilir. Onun için biz örgütümüzde işe köyden, mahalleden, yani bireyden başlıyoruz.” demekteydi.
• Ulusal başkaldırımızın Amasya’dan dünyaya duyurduğu ilk sesi: “Ulusun geleceğini yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır…Ulusun azim ve kararının ne olduğu da Sivas’ta toplanacak bir genel kongrede saptanacaktır.” demekteydi.
• Kurtuluşun dönüm noktası olan Sakarya savaşını zaferle sonuçlandıran da yine “ulusal egemenlik bayrağı”, yani özgürlük ilkesi sayesinde, Türk halkının 9 yıl kesintisiz savaştan sonra, üstelik topyekûn bir yeni savaşa başta canı, tüm varlığıyla katılmayı kabul etmesi oldu:
Savaş demek, iki ulusun bütün varlıklarıyla, bütün maddi ve manevi güçleriyle karşılaşıp birbiriyle vuruşması demektir. Bunun için bütün Türk ulusunu düşüncesiyle, duygusuyla ve eylemli bir biçimde cephedeki ordu kadar savaşla ilgilendirmeliydim. Yalnız düşman karşısında olanlar değil, köyünde, evinde, tarlasında bulunan herkes, silahla vuruşan savaşçı gibi kendini görevli bilecek, bütün varlığını savaşa verecekti. .. Bağımsızlık savaşlarının tek başarı koşulu, en çok bu noktada yatar.”
• Ve Mustafa Kemal, 30 Ağustos zaferini de Ulusal Egemenlik ilkesinin kazandığını şöyle açıklıyordu:

  • “Ulusun geleceğini doğrudan doğruya üzerine alarak, umutsuzluk yerine umut, dağınıklık yerine düzen, duraksama yerine kararlılık ve inanç koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran Meclisimizin özverili ve kahraman ordularının başında, bir asker bağlılığı ve uysallığıyla buyruklarınızı yerine getirmiş olduğumdan dolayı, bir insan yüreğinin pek seyrek duyabileceği memnunluk içindeyim. .. Bu Anadolu zaferi, tarihte bir ulus tarafından tam olarak benimsenen bir düşüncenin ne denli büyük ve dinç bir güç olduğunun en güzel örneği olarak kalacaktır.”

• Savaştan sonra kurulan çağdaş Türk toplumu ve Türkiye Cumhuriyeti devleti, yurt, ulus ve hukuk anlayışıyla, uluslararası ilişkilerde tam bağımsızlıkçı ve barışçı yapısıyla, demokratik eğitim kurumuyla, kadın haklarına dayalı aile düzeniyle, ekonomik kalkınmayı ekonomik demokrasiyle bütünleştiren devletçiliği ile, ulusal dili ve yazısı, özgür bilim, sanat ve ahlakı, özgür giyim ve kuşamı ile 21. Yüzyıl insanlığına ve özellikle hâlâ Atatürk‘ün belirttiği gibi “şunun bunun tutsaklık ve aşağılayıcılık zincirleri altında bulunan İslam dünyasına” ve geri bıraktırılan ülkeler halklarına örneklik etme gücünü yine tümüyle bu özgürlük ilkesine dayalı olmasından almaktadır.
19 Mayıs, Atatürk tarafından bu içeriğiyle yüceltilip bayraklaştırılmak üzere Türk gençliğine armağan edilen ve tüm yurtta ulusal bir şenlik olarak kutlanagelen bir bayramımızdı.

AKP iktidarı, 19 Mayıs’ın temelindeki ilkelere borçlu olduğu siyasal yetkisini bu ilkeleri çiğnemede kullanmakla ve bu günün özgürlük ve bağımsızlığın emanetçisi Türk Gençliğince Gençlik ve Spor bayramı olarak gerektiği gibi kutlanmasını engellemekle, özgürlük karşıtı, ulusal egemenlik ve bağımsızlık karşıtı, bilimsel düşünce karşıtı, BOP eşbaşkanlığıyla ulusumuzu Batı sömürgeciliğinin pençesindeki İslam ülkeleri durumuna düşürücü niteliğini olduğu gibi, Asya Türklüğünü sömüren Rus ve Çin emperyalizmini sevindirici niteliğini de ortaya koymaktadır, kanısındayım.

Ama Atatürk yaşadı ve başardı! Ulusal egemenliğin, karşısında tac ve tahtların battığı, yok olduğu bir ışık olduğunu, ulusların tutsaklığı üzerine kurulu yapıların her yerde yıkılmaya yazgılı olduğunu gösterdi:

Ulusal egemenlik düzeninin özgürlük ortamından yararlanıp bu ortamı yıkmaya kalkışarak iktidardan gitmemenin yollarını aramaya koyulanların çıkmaz yolda olduklarını daha önce de kanıtladığı gibi, şimdi de kanıtlayacak, AKP iktidarı ilk seçimlerde ulusumuzun özgür oylarıyla bu konumundan uzaklaştırılacaktır, inancındayım.

Kutlu 19 Mayıs 1919’un 103. yıldönümünde, başta Türk ulusu olmak üzere tüm uygar insanlığın övüncü Mustafa Kemal Atatürk‘ü en derin sevgi, saygı ve gönül-borcu duygularımızla anıyor, özgürlük ve bağımsızlık ülküsüne bağlılığımızı sonsuza dek sürdürmeğe and içiyoruz.

LGS SONRASI GERİ DÖNÜŞÜME ATILAN ÇOCUKLARIMIZ

LGS SONRASI GERİ DÖNÜŞÜME ATILAN ÇOCUKLARIMIZ

Mahiye Morgül
Eğitimci, 29.6.2019

LGS sınav sonuçlarına, bir de % 5’lik dilimin dışında kalan sınava girmemiş olanlar ve hiçbir yere giremeyecek olanlar açısından bakalım. Fakat önce % 5’lik dilime giren çocukların sosyoekonomik düzeyleriyle ilgili MEB’nın yaptığı açıklamaya dikkat çekmek istiyorum.

“Öğrencilerin sosyoekonomik düzeyleri ile akademik başarıları arasındaki ilişkiyi incelemek için öğrencilerin anne ve baba eğitim düzeyleri dikkate alınmıştır. Anne ve baba eğitim düzeyleri ilkokuldan lisansüstüne kadar gruplandırılmış ve eğitim düzeyi arttıkça öğrencilerin doğru cevap sayısı ortalamalarının da arttığı belirlenmiştir.”

Aslında gerçek pek de böyle değil. Beş yüzden fazla birinci çıktı ve ilk dereceler Iğdır’a, Sarıkamış’a, Diyarbakır’a kadar 60 il ve ilçeye dağılıyor.

MEB’nın bu açıklaması öyle görünüyor ki birinciliklerin Anadolu’ya dağılımına bakmadan planladıkları varsıl – elit bir sınıf yaratma beklentisine göre sınavdan çok önce hazırlanmıştır.

Bakanlığın % 5’lik dilim hazırlığı içinde olduğunu önceki yıllarda bizzat Sayın Erdoğan’ın açıklamalarından biliyoruz. Bakanlığın, sosyoekonomik durumu iyi olan aile çocuklarından bir elit sınıf yaratmak hedefinde olduğunu daha önceki Talim Terbiye Kurulu başkanlarının hazırlıklarından da biliyoruz. Yukarıdaki açıklamaya hiç şaşırmadım. Ancak bunda da içtenlikli değiller, çünkü içi boş eğitimden elit de çıkmaz.

Sınav sonuçlarına bir de dışarıda bırakılanlar açısından bakalım, iyi eğitilmemiş ve hiç eğitilmemiş % 95’lik dilim açısından bakalım. Bakanlık bu büyük kitleye, MEB’in hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi, bir anlamda “çocuğunuzun sınavdaki başarısızlığı sizin yüzünüzdendir” dedi. Ne denli inciticidir; halk, kendi devletine küstürülüyor!

Ailesiyle birlikte çaresiz bırakılmış bu büyük kitleye çare diye ne önerildiğini konuşalım. Örneğin çocuğu okuma yazma bilmediği halde 8. sınıfa dek getirilmiş bir veli, çocuğuna daha 2. sınıftayken sınıf tekrarı yaptırmak istediği halde o çocuğu bir üst sınıfa yerleştiren yeni (!) eğitim sisteminin tuzağına çekildiğini bilemezdi. 2005’te MEB  Hüseyin Çelik ve şimdiki MEB Ziya Selçuk tarafından getirilen Parçalı Eğitim Programından söz ediyoruz. Bu veliye şimdi “Al çocuğunu açık öğretime yazdır.” diyoruz.

Çocuğu pırıl pırıl velinin elinden almışız, ona öyle bir tuzak kurmuşuz ki, Türkçe anlamlı cümle kuramaz duruma getirmişiz,  veli istediği halde sınıf yinelemesi yaptırmamışız, çocuğun neden başarısız olduğunu veli izlememiş, ders kitaplarını çoğu veli yıl boyunca görmemiş. Veli, istediği halde yaz tatilinde çocuğumun eksiklerini kapatayım ya da tekrar yaptırayım diyemiyor, çünkü o yılın kitapları geri dönüşüme gidiyor! Öğrenci kitaplarını hatıra saklamak istese bile saklayamıyor, geçen yıl bu konuda ne öğrenmiştik diye merak edip karşılaştırmak istese edemiyor!?

Okuma – yazma öğretmeden çocuğu 8. sınıfa dek getirmişsin ve şimdi veliye senin çocuğun hiçbir liseye giremez diyorsun. “Çocuğunuzu 8 yıl sonra geri dönüşüme atıyorum” demekle eş, Allah affetsin. Bari 8. sınıfta Türkçe’den sınıfta kalmayı koy, mezuniyet sınavı koy… Ya da, LGS sonuçlarına bakarak 20 sorudan sekiz tanesini yapmayan 8.sınıfı tekrara mecburdur de. Veli de çocuğunu hangi derse çalıştıracağını bilir.

  • Bugün LGS bir sınav değil, geri dönüşüme göndereceği çocukları ayırma mekanizmasıdır.

Bu mekanizmanın baş mimarlarından AKP’nin eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik ortada yok görünüyor, ancak O’nun bütün mesai arkadaşları MEB’nın her dairesinde ve danışmanlıklarında iş başındadırlar.

…..

MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI, “EĞİTMEME BAKANLIĞI” OLMUŞTUR

LGS’nin sonuçlarından da anlaşılacağı üzere Milli Eğitim Bakanlığı EĞİTMEME BAKANLIĞI olmuştur.

Hiçbir şey öğretmeden 8 yıl oyaladığın çocuğa geçersiz mezuniyet belgesi vereceksin ve sonra da onu kaderiyle baş başa bırakacaksın, bu affedilir şey değildir. Hiç kimse Bakan Selçuk’un yeni projeleri var, bekleyelim demesin. Hüseyin Çelik zamanında SPAN Amerikan danışmanlarıyla birlikte bunlar planlanmıştı. Sırada ne var, onu proje diye çıkartıyorlar. 2000 yılında çevirip yayınladığı “Öğretmen ve Öğrenci Davranışlarının Gözlenmesi” kitabına bakın isterseniz, öğretmeni ve öğrenciyi gözleyip fişlemeye sıra geldi, bakan kendisi söylüyor zaten; “Bir şey öğretme, çocuğu yalnızca gözle ve fişle” sistemi başlıyor, daha az bilgiyle çocuklar başıboş (denetimsiz) piyasaya bırakılacak.

Zaten 2005’ten beri müfredatın içi o denli boşaltılmıştı ki, artık LGS’de 1. gelmenin de bir değeri yok! Temel eğitimde öğrenciye verilmesi gereken bilgiler sorulmuyor. Verilmiyor ki sorulsun. Bakanlığın ayrıcalıklı tuttuğu aile çocukları daha doğru bilgilerle Fen Bilgisi, Matematik, Türkçe eğitimi görmüş değiller ki! İlgili aileler bunun farkındalar, onlar da kandırılıyor. Bölme işleminin bile müfredattan kaldırıldığını görüyorlar. Kendi ilkokul eğitimi aldıkları yılların ne denli gerisinde içi boş kitaplarla ders yapıldığının farkındalar.

Bin yıl önce Hacı Bektaşi Veli diyor ki;

  • “Bilimsiz gidilen yolun sonu karanlıktır.”

İki bin yıl önce Roma’nın Antalya Kültür Ataşesi Çiçero diyor ki;

  • “Bu savaş ne zaman bitecek diye soruyorsunuz. Savaşlardan bir elit sınıf doğdu, onun için bitmeyecek.”

İşte içinde yaşadığımız küresel paylaşım savaşı
Kamucu eğitimi piyasaya atmadan bu piyasadan pay alamayacaklarını bilen savaş baronları bu konuda hemfikir görünüyor. Ders kitaplarının ister devlet basımı ister özel basım olsun, arasında hiç fark yok, hepsinin içinde şeytanlar cirit atıyor. Hele özel yayınevlerinin bastığı ders kitaplarındaki mavi balinaların dokunulmazlığı var, bu yüzden mahkemelerdeyiz.

…….

CUMHURİYET EĞİTİMİNİ TERK ETMEK

LGS sonuçlarına baktığımızda Cumhuriyet eğitimini terk ettiğimizi görüyoruz.
Türk Milli Eğitimine dışarıdan dayatılan programlarla bu olabilmiştir. Halk egemenliğinden başka bir yere gelmişsiz. Bu bir savaş programıyla olabilirdi, öyle de oldu.

Beri yandan, her gün kendini ve arkadaşını öldüren öğrenci haberleriyle sarsılıyoruz. Bu acı haberleri 1995 sonrası eğitimimize getirilen küresel dayatmaların sonucu olarak saptamak durumundayız.

Son LGS’den sonra % 5’lik dilime kaç öğrenci girdi, ona bakıyoruz, oysa geri kalanlar ne olacak ona bakmalıyız. Çünkü yaklaşan (AS: ve yaşanan!) büyük savaşlar büyük krizler var. Yabancı özel askerlik büroları kurulmasına az kaldı, Amerikan modeli garantili iş, eğitim dışına atılan genç gitsin paralı asker olsun, kimin için öleceğini bile bilmeyecek. Savaşa gönderildiği ülkenin adını bilmeyen Amerikan askerleri gibi, okulda bir kere bile Türkiye haritası çizdirmediğin bu çocukları özel askerlik şirketlerine, mavi balinalara, yutulacak yem yapmak kaçınılmaz duruma gelebilir. Çünkü Dünya Bankası ile 1995’te hizmetlerin serbest piyasada dolaşımı (GATS) için taahhüt vermiştik, sonuçlarından ikisini görüyoruz:

  • Eğitim kamu hizmeti olmaktan çıktı, piyasacı eğitime geçtik; çocuklarımız ölüm oyunları oynuyor!
  • Askerlik vatan hizmeti olmaktan çıktı, piyasacı orduya geçtik; çocuklarımızın nerede öleceğini bile kestiremiyoruz.

….

EĞİTİM SOS VERİYOR

Acıtıcı sorun; çocuklarımız kendini ve birbirini öldürüyor.

Buna bir tanı koymak gerekir. Çocuklarımız neden korumasız kaldı, birbirimizle bunu konuşalım. İç savaşın bir başka türü gibi, okul çağında çocuklarımız hiç nedensiz ölüyorlar. Yoksa biz mi onları ölüme sürükleyen etkenleri göremiyoruz?

  • Açıktır ki EĞİTİM SOS VERİYOR. OLAĞANÜSTÜ HAL KOMİSYONU kurulması gerekir.

Gönüllü eğitimbilimciler, psikologlar, psikiyatristler ve sosyologlardan oluşacak inceleme kurulu kurulması için istem yaratmak gerek. Bunu yüksek sesle dile getirecek akil adamlar listesi gerek. İmzaya açıp çağrı yapmak gerek.

Bu düşüncemi emekli toplumbilimci Prof. Dr. Özer OZANKAYA’ya açtım. “Biliyorsunuz ilk imza en önemli imzadır, ilk imzayı siz vermeye hazır mısınız?” diye sordum. Yanıtı gecikmedi:

  • Öğrenci intiharları bir belirtidir; yapısal çarpıklık ve hastalığın belirtisidir!

Sözünü ettiğiniz kurulu AKP’nin eğitim bakanlığının kurmasını bekleyemeyiz. Konuya duyarlı muhalefet partileriyle, ADD, ÇYDD, meslek odaları, sendikalar ve uzman bilim insanlarına görev vermeleriyle yürütülebilecek bir ulusal kapsam çapta girişim gerekli. İlk imza benden. Saygılar..”

Ve şimdi bu acil sorunu odatv okurlarıyla paylaşıyorum:

Eğitim SOS veriyor; çocuklarımız ölüyor, birbirini öldürüyor.
Eğitimde Olağanüstü Hal Kurulu kurulmasını ister misiniz?

Eğer “evet” diyorsanız, varsa uzman dostlarınıza Kurulda görev almayı önerir misiniz?

 

DİYARBAKIRLI BİR TÜRKMEN’İN İSYANI


DİYARBAKIRLI BİR TÜRKMEN’İN İSYANI

Fahrettin Aslan dostumuz göndermiş…æ

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

***

DİYARBAKIRLI BİR TÜRKMEN’İN İSYANI 

Son yıllarda yaşananlar insanlarımızda ne akıl bıraktı ne mantık.
Beyinlerimiz sürekli kirli bilgi bombardımanı ile tahrip edilmekte.

Düşünüp, okuyup araştırmak sorgulamak yerine bize sunulanları “Allah’ın takdiri” diyerek büyük bir tevekkülle kabul etmekteyiz. Tembelliğimizi, aymazlığımızı, cehaletimizi, tevekkül halısının altına süpürmekteyiz…

Birileri bizim adımıza konuşmakta, kaç çocuk yapacağımıza bile karar vermekteler… Ve dudaklarından dökülen her şey otomatik olarak beyinlerimize yerleşmekte, var olan doğru bilgileri bile ezip geçmekte, değer yargılarımız değişmekte…

Ama tüm bu şartlara rağmen hala eğilmez başlar var çok şükür…
Öz benliğine sahip çıkanlar, dağdan gelip bağdakini kovmak isteyenlere
“Höst” diyebilen yürekli kalemler var…

İşte onlardan biri, Diyarbakırlı Türkmen Koray Elbeyli
Aşağıdaki satırlar O’na ait. Biraz uzunca olması sizi tedirgin etmesin.
Bir solukta okuyacağınıza eminim.

Fahrettin Aslan

***

BİN YILLIK TARİHİMİZİ KÜLTÜRÜMÜZÜ YOK SAYDINIZ

Koray Elbeyli

Yıkın On Gözlü Körpüyü, Diyarbakır’da, nefret ettiğiniz Türk(men)ler’e ait bir şey kalmasın. Ak Koyunlu Hükümdarı öz be öz Diyarbakırlı Uzun Hasan’ı,
yine Diyarbakırlı Kara Yülük Osman’ı, zaten bilmiyorsunuz ama bilseniz de kahramanlıklarını sakın anlatmayın.

300 yıl Orta Doğu’ya hükmettiklerini resmi tarih bize anlatmadı.
Aksine, Diyarbakır merkezli öz be öz Türkmen devleti olan Ak Koyunlular
resmi tarihe göre, Osmanlı’yı arkadan vuran hain barbarlardı.

YA ARTUKLULAR? (ALTUĞLULAR)

Her gün kadim şehirde onlarcasını gördüğümüz eserleri bırakan ve Diyarbakır’ı başkent yapan Artuklular’ı hiç yaşamamış sayın. Diyarbakır ile ilgili en kapsamlı tarihi araştırma olan, 15. Yüzyılda yaşamış İranlı tarihçi Ebubekir Tıhrani’ye ait “Kitab’ı Diyarbekiriye” yi bulduğunuz yerde yakın, çünkü o kitapta, Diyarbakır’ın dağını taşını yurt edinen Bayındır Türkmenlerinden dolayı yüzyıllarca Bayındıriye diye bilindiğini anlatır.

BU BİLGİ SİZİN İÇİN SAKINCALIDIR

Yakın! Osmanlı kayıt defterlerini de yakın; çünkü aşiret aşiret, ad ad kayıtları vardır Diyarbakır’lıların. Sizi şaşırtacaktır oradaki bilgiler, belki de kızdıracaktır.
Ulu Cami’nin, Anadolu coğrafyasının Orta Asya Türk mimarisine göre Kilise’den Cami’ye çevrilen ilk eseri olduğunu ancak sanat tarihçileri bilir, o nedenle pek tehlikeli bir bilgi değildir; Ama yine de sizin için tehlikeli ise orayı da yıkın. Yedi Kardeş burcunu
mutlaka yıkın. Çünkü orada öz Türkçe adları ile esere konu olan Diyarbakırlı
7 kardeşin adı var, hem de taşa kazılı.

AYDIN GEÇİNEN CAHİLLER

Kendini Türk zanneden bazı Batılı cahillerin dalga geçtiği, karaladığı Diyarbakır ağzını yasaklayın kimse konuşmasın.

Çünkü; tekmeye tepik, beze çapıt, merdivene gezemek, amcaya emmi, yiğit’e igit, düğüne toy, tencereye kuşkana gibi Diyarbakır’a özgü en az bin yıllık yüzlerce bozulmamış söcük, aslında Türkçe’nin bozulmuş hali olan İstanbul ağzına göre
çok daha öz Türkçedir. Diyarbakır ağzının en güzel örneklerini veren Diyarbakırlı büyüklerimizi taşlayın gördüğünüz yerde.

Mektup yazdım yaz idi,
Kalemim kir- yaz idi,
Da çok yazacaktım,
Mürekkebim az idi…

benzeri binlerce Diyarbakır manisini yasaklayın, unutturun öğretmeyin çocuklarınıza çünkü Dede Korkut’un Türk(men) dili ile söylenir.

ÖZ TÜRKÇE ADLAR YASAK

Hep yakındığınız sistem, Kürtçe adları yasaklattı siz de en az bin yıllık Türkçe adları yasaklayın Diyarbakır’da. Örneğin değiştirin Karacadağ adını, Türkçedir, tehlikelidir. Değiştirin Bismil’in adını, çünkü akrabaları hala Orta Asya Harzem’de yaşayan Basmıl Türkmenleri‘nden alır adını. Her gün küfredin Çermikli Ziya Gökalp‘e, Süleyman Nazif‘e çünkü onlar sürgün pahasına emperyalizme karşı Diyarbakır duruşu sergilemişlerdi. Yok sayın Seyyid Nuh‘u. Klasik Türk musikisine yüzlerce yapıt vermiş Diyarbakırlıdır. Yok olmaya yüz tutmuş Türkçe’nin asli kaynaklarını tekrar kazandıran Diyarbakırlı Ali Emiri’yi de küfürle hatırlayın. İhanet ile suçlayın Celal Güzelses’i,
Cahit Sıtkı‘yı, Orhan Asena’yı, Adnan Binyazar‘ı, Özer Ozankaya‘yı sizden farklı düşündükleri için.

TÜRKMEN YOK SAYILIYOR

KÜLLİYEN reddedin Diyarbakır’ın en azından bin yıllık tarihini, dost edinin elinden
kan damlayan İngiliz’in, Fransız’ın sözüm ona size dost görünenlerini.
Sisteme olan haklı öfkenizi, tarihinize ihanet ile gösterin. Unutturun Diyarbakır’ı, Diyarbakır yapan renklerinden dikkat buyurun Türk değil TÜRKMEN’e ait ne varsa külliyen yok sayın. Size göre Diyarbakır’da Kürtler, Zazalar, Suryaniler, Keldaniler, Ermeniler herkes yaşadı da, yalnızca bir Türk(men)ler uğramadı bu kadim şehre, burayı Başkent yaparak dört devlet kurmalarına karşın.

Bu devletleri kuran (Artuklular, İnallar, Akkoyunlular…) on binlerce çadırlık
Türkmen aşiretleri buhar oldu uçtu.

O zaman soralım; 18. – 19. yüzyılda yaşayan Ermeni ozanlar neden Diyarbakır ağzı ile Türkçe yazdı, Türkçe söyledi. Diyarbakır ağzı dediğimiz o görkemli dilde örneğin İstanbul Türkçesinde olmayan ama Oğuz diline ait yüzlerce kelime ve deyim var.

Çocuğu olmayan ailelere neden bir Diyarbakırlı ‘kör ocak’ der tıpkı Divan-ı Lugat’i-Türk‘de olduğu gibi. Neden bir Diyarbakırlı, kelime başına gelen -Y- sesini okumaz. Mesela yılan değil “ılan”, yüksek değil “üskek”, yıldız değil “ulduz” der tıpkı
Kaşgarlı Mahmut gibi?

Hatta bu satırların yazarı hemşerinize küfredin, önemli değil,
O sizi Tarihe havale edecektir…

SONER YALÇIN : Adayımı yazabilirim


Adayımı yazabilirim

portesi
SONER YALÇIN

SÖZCÜ, 17.6.14

 

Sanırım CHP-MHP anlaştı.
Adayları; Ekmeleddin İhsanoğlu.
O halde: Hiçbir politikacıyla paylaşmadığım Cumhurbaşkanı adayımı artık yazabilirim.

Yıl: 1987…
“Nasıl yani, sen solcu Oğuz Hoca‘yla mı çalışacaksın?”
Tereddüt etmeden “evet” dedi. Prof. Dr. Oğuz Oyan‘ın kapısını çaldı;
“Hocam doktora tezi çalışmamı sizinle yapmak istiyorum.” Ardından ekledi:
“Yalnız hocam ben solcu değilim; benim İslami bakış açılarım vardır.”
Prof. Dr. Oyan gülümsedi; “Sizinle çalışmaktan memnun olurum.” dedi.
Birlikte Osmanlı vergi tarihini çalışmaya başladılar.
Bir gün evde çalışırken…
“Hocam namaz kılacağım, dedim. Lavaboyu gösterdi. Abdest alıp çıktıktan sonra, ‘salona seccadeyi serdim, kıble doğrudur.’ dedi. Ben bunu kime anlattıysam, inanmadı. Oysa bizzat yaşadım. Ben namaz kılacağım dediğim zaman hiç yadırgamamıştır;
çok saygılı davranmıştır. Bunu, farklı düşüncelere yaşama biçimlerine gösterilen
bir saygı olarak algılıyorum. Bu özellikleri nedeniyle her zaman Oğuz Hoca’yı
saygıyla anmışımdır.”

Öğretmen Prof. Dr. Oğuz Oyan bugün CHP milletvekilidir.
Doktora öğrencisi ise, Abdüllatif Şener’dir!..
Yani:
“Çatı” yıllar önce üniversitede kuruldu.
Muammer Aksoy, Mümtaz Soysal, Yalçın Küçük, Özer Ozankaya‘nın öğrencisiydi.
Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa Kamalak Siyasal Bilgiler’den okul arkadaşıydı.
DSP Genel Başkanı Masum Türker ile aynı üniversitede yıllarca hocalık yaptı.
“Özgür Üniversite”den Fikret Başkaya, Türk Ocağı’ndan Orhan Türkdoğan
yakın dostları oldu.
Evet, “çatı” yıllar önce
Ankara’da, Bolu’da kuruldu.
Ve keza…

Ecevit’i haklı çıkardı

Yıl: 1991
Abdüllatif Şener ilk kez “çatı” sayesinde milletvekili oldu: RP-MHP-IDP ittifakı sonucu Sivas’tan dördüncü sıradan TBMM’ye girmeyi başardı.
O dönem…
DSP lideri Bülent Ecevit sağ kolu Hüsamettin Özkan ile
RP lideri Necmettin Erbakan‘ı TBMM’deki odasında ziyaret etti.
Erbakan’ın yanında Şevket Kazan ile Oğuzhan Asiltürk vardı.
Laf lafı açtı. Ecevit

“Sizin partinizde Abdüllatif Şener diye bir milletvekiliniz var, O’nu izliyorum.
Çok düzgün konuşuyor; O’nda bir yetenek var. Siyaset açısından umut vaat ediyor;
O’nu iyi takip edin.” dedi.

Ve sonraki yıllarda Abdüllatif Şener, siyasetin basamaklarını teker teker çıktı.
Grup Başkanvekili oldu.
Maliye Bakanı oldu.
Başbakan Yardımcısı oldu…
Ve gün geldi; hırsızlığa tahammül edemeyip kurucusu olduğu
AKP’nin kapısını vurup çıktı! İstese Karun kadar zengin olabilir ama yapmadı.
Çünkü…
TCDD’nin “yol çavuşu” Bedirhan Şener’in oğluydu…

  • “Babam çok dindar bir insandı. Helal ve harama çok önem verirdi. Başkasının malına el sürmeme, kesin nasihatlerinden biriydi. (…) Beş yaşındaydım.
    Tren istasyonunun vagonunda karpuzlar vardı. Tanımadığım büyük ağabeyler vagondan karpuz alıp bahçelerde yiyorlardı. Üç dört kişiydik, ‘biz de yapalım’ dedik. Tam o sırada karşımıza babam çıktı. ‘Latif ne yapıyorsunuz’ dedi.
    ‘Şu vagondan karpuz çıkaracağız’ dedim. 
    ‘Bak’ dedi, ‘o karpuzların sahibi var; başkasına ait olanı alırsanız bu hırsızlık olur. Siz oynamaya devam edin,
    ben size karpuz alırım’…”

Bu olaydan bir süre sonra Abdüllatif Şener babasını tren kazasında yitirdi.
Baba nasihatını unutmadı ve hırsızlığa ortak olmayı hep reddetti.
Hırsızlığı elinin tersiyle iten birini, Çankaya Köşkü’ne çıkarmak
Türkiye’nin vefa borcuydu. Yapmadılar.

Bir Alevi İmam Hatipli

Sürekli yineliyorum:
Kimseyi sağcı ya da solcu diye ayırmıyorum; ahlaklı mı, namuslu mu; vicdanlı mı;
tercih ölçütüm bu.
Cebiyle değil yüreğiyle Türkiye’ye bağlı devlet adamına ihtiyacımız vardı.
Ayakları bu topraklara basan politikacılara ihtiyacımız vardı.
Bir Sakin Güç‘e ihtiyacımız vardı.
Temizlenmeye / arlanmaya ihtiyacımız vardı.
Bir adam gibi bir adama ihtiyacımız vardı.
Türkiye’nin, laik demokratik rejimine inanan; kimseyi ötekileştirmeyen
Abdüllatif Şener’e ihtiyacı vardı.
Örnek vermeliyim…
Sivas Ali Baba Mahallesi’nin Küçükkazancılar sokağının çocuğu.
Acıktığında mutfaklarına girip yemek yiyecek kadar Alevilerle kardeş.
Yıllar sonra bakan koltuğunda otururken başından bir olay geçti:

“Hatay’daki bir toplantıda yanımdaki arkadaşlara ‘ben de Aleviyim, diyeceğim.’ dedim.

Hemen itiraz ettiler, ‘olur mu, yanlış anlaşılır; hiç değilse ‘Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse
ben de Aleviyim de’ dediler. Bu olmaz dedim. Önce kendi kafana göre bir Alevilik tanımı yapacak, sonra bu tanıma göre Alevi olduğunu söyleyeceksin. Olmaz.
Kimsenin kimseyi tanımlama hakkı yoktur. Bir Alevi kendini nasıl tanımlıyorsa öyledir.”

Madımak‘ta ölenlere gözyaşı döken bir İmam Hatipli O
Bırakınız şu “gardrop Atatürkçülüğünü” ve “gardrop Müslümanlığını”!..
Ben hiç orada değilim. Yazmalıyım:

Uğur Dündar geçen yıl Halk Arenası programına Abdüllatif Şener’i davet etti.
Yanında gencecik, başı açık güzel bir kız vardı. “Asistanınız mı” diye sordu.
Başı açık genç kızın adı, Elif Şener’di ve Abdüllatif Şener’in kızıydı.
Şaşırdınız mı; hiç şaşırmayınız; bu Türkiye gerçeğidir.
Bakınız…
Dindar Bedirhan Şener’in kızı Fatımat’ın da başı açıktı; bir Cumhuriyet öğretmeniydi.
Abdüllatif Şener’in diğer kızı Beyza ise başörtülüdür.
Halk Arenası bitti; Elif Şener Uğur Dündar’a, “Sizi çok seviyorum, nikah şahidim
olur musunuz?” dedi. Bu “nikah” Çankaya Köşkü’ne yakışmaz mıydı?

  • Devreye Cemaat ve Abdullah Gül girdi;
    Ekmeleddin İhsanoğlu aday yapılıverdi.

Türkiye sahipsiz değil, hepsini yazarız…

NOT: Bilgilerin bir bölümünü meslektaşım Çiğdem Toker’in
“Adım da Benimle Büyüdü” kitabından aldım.

BOP’u da Yenecek Olan Sivas Kongresi 93 Yaşında!

Dostlar,

Türkiye bir hengamede paldır küldür çok tehlikeli biçimde sürüklenirken,

90 yıl önce bugünlerde Batı Anadolu’da bir ölüm kalım savaşı verilmekte idi.
(26 Ağustos – 9 Eylül 1922)

93 yılönce Sivas’ta ise, 4-11 Eylül 1919 günlerinde Ulusal Kurtuluşun planları
Anadolu Kongrelerinde birbiri ardına halkla birlikte yapılıyordu.

1. ve 2. İnönü Zaferleri, Sakaryalar, 30 Ağustoslar, 9 Eylüller.. hepsi hepsi
olağanüstü güç koşullarda, ölüm tehditleri altında, boynunda idam fermanıyla..
Mustafa Kemal Paşa tarafından toplanan Sivas Kongresinde (4-11 Eylük 1919) somutlaşan
ulusal istencin, ulusun azim ve kararın semeresidir.

Bir de 2012’de ülkemizin şu pespaye görünümüne bakar mısınız?

Bu hazin tablo, Atatürk devrimlerini kavrayamayan karşıdevrimcilerin ürünüdür.
Demek oluyor ki, devrimci hatlara yeni ve daha çok yığınak yapmak gerekecektir.

Bu yapılacaktır.

Sayın Prof. Özer Ozankaya, her zamanki ulusal coşkusu ve derin tarih bilinci,
Atatürk sevdası ile kardığı ama bilim adamı kimliği ile kaleme aldığı aşağıdaki yazısı ile SİVAS KONGRESİ ve kararlarının gerçekte nasıl salt ulusal değil,
uluslararası ölçekte okunması gerektiğine hepimizin dikkatini bir kez daha çekiyor.

Bakar mısınız Yüce Atatürk’ün şu değerlendirmesine :

“Anadolu, bu savunmasıyla yalnız kendi yaşamına ilişkin görevini yerine getirmiyor;
belki Doğu’ya yöneltilmiş saldırılara bir engel çekiyor. Yeryüzünden ezen ve ezilen sözcükleri kalkıp, insanlık kendine yaraşan bir toplumsal duruma eriştiğinde;
Türk ulusu, bu amaç yolundaki öncülüğü ile gerçekten övünebilecektir.”

4-11 Eylül 1919 Sivas Kongresi katılanları (04.09.05, Cumhuriyet)

Gerçekten, Anadolu İhtilali, dünya bağımsızlık savaşlarının öncüsü ve örneğidir.
Bizler Anadolu’da bu şanlı kalkışmanın özneleri olarak, ne yazık ki, bu görkemli
insanlık savaşımı ve destanını uluslararası düzlemde tüm insanlığa maledecek çabalar yerine, boğup tarihin derinliklerine tıkmakla meşgulüz.

Ne acı verici, utandırıcı, hazin bir tutum değil mi?
Bu türden edimler içinde olanların çok ama çok utanması ve kendilerine gelmesi gerek.
Aksi durumda onları Ulusumuz, tarih ve hatta kendi çocukları bile bağışlamayacak.

Seçkin Toplumbilimci (Sosyolog), ADD önceki Genel Başkanlarından Sn. Prof. Dr.
Özer Ozankaya hocamıza bu görkemli yazısı için ne denli teşekkür etsek azdır.

Sevgi ve saygı ile.
Datça, 8.9.12

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==================================================================

PROF. DR. ÖZER OZANKAYA, TOPLUMBİLİMCİ

BOP’u da Yenecek Olan Sivas Kongresi 93 Yaşında!

4 Eylül 2012, ulus olarak tam bağımsızlık, ulus ve yurt bütünlüğü ve kalkınma kararlılığımızın ve bunların ancak ulusal egemenlik ilkesine dayalı Cumhuriyet düzeninde sağlanabileceğinin yurt ve dünyaya ilan edildiği Sivas Kongresi’nin 93. yıldönümüdür.
Tüm ulusumuza kutlu olsun.

4 Eylül 1919’da Sivas’ta

• “Yabancıların, ne türden olursa olsun, içişlerimize karışmasına karşı çıkılacaktır.

• “Hiçbir gruba siyasal egemenliğimizi ve toplumsal dengemizi bozacak ayrıcalıklar
tanınmayacaktır.” denilerek sömürgeci devletlerin ve işbirlikçilerinin saldırılarına
meydan okunmuştur.

• Özgür ve bağımsız yaşamak isteyen bir ulusun bunu ancak gerçek demokrasi düzeniyle
sağlayabileceğini ilan eden,

• Yabancı sömürgeci devletlerle işbirliği içindeki Osmanlı Saltanat hükümetine
Ulusal Başkaldırının meşruluğunu kabul ettiren,

• Yabancıların güdümüne sığınma gibi onursuz ve yenilmeci tutumu bir daha dile gelmeyecek
biçimde reddeden

Sivas Kongresi; bütün ulusça bu nitelikleriyle (boş kahramanlık söylevleriyle değil!), başta Sivas olmak üzere tüm yurtta en görkemli bir biçimde kutlamamız gereken
bir ulusal gündür.

• Bunun da ötesinde;

a) Uluslararası ilişkilerde güçlünün haklı sayıldığı, açgözlü bir sömürü, çekememezlik
ve kin ortamının süregittiği,

b) Milyarı aşkın müslüman kitlelerin, Atatürk’ün belirttiği gibi, “şunun ya da bunun
tutsaklık ve aşağılayıcılık zincirleri altında tutulduğu dünyamızda, gerçek barışın
ulusların karşılıklı haklarına saygı ile sağlanabileceğini ilan etmesi yönüyle
Sivas Kongresi, uluslararası çapta törenlerle ve bilimsel, eğitsel, sanatsal,
şölenlerle, ekonomi ve teknoloji fuarları, spor karşılaşmalarıyla …
kutlanması gereken bir gündür.

Büyük Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın bu evrensel değerine dikkatleri çekmek üzere;

“Anadolu, bu savunmasıyla yalnız kendi yaşamına ilişkin görevini yerine getirmiyor,
belki Doğu’ya yöneltilmiş saldırılara bir engel çekiyor. Yeryüzünden ezen ve ezilen sözcükleri kalkıp insanlık kendisine yaraşan bir toplumsal duruma eriştiğinde,
Türk ulusu bu amaç yolundaki önceliği ile gerçekten övünebilecektir.” diyordu.

Nitekim Sevr’in baş mimarı, Anadolu ve Trakya’yı Türk yurdu olmaktan çıkarma kastının uygulayıcısı İngiltere’nin Kıralı VIII. Edward, yine bir 4 Eylül’de, 1936 yılı
4 Eylül’ünde, İstanbul’da Atatürk’ü ziyarete geldi!

Atatürk’ün Türkiyesi, bu yıl dönümlerini böyle değerlendiriyordu!!!

(19 Mayısları, 30 Ağustosları, 23 Nisan ve 29 Ekimleri unutturmaya çalışıp;
İngiltere kraliçesi’ni İngiliz harp gemisinde, ortaçağcıl Arap kırallarını otellerinde ziyarete giden devlet adamları, Atatürk’ten hiç ders almamayı nasıl başarabildiler?!?)

Yeryüzündeki milyarı aşkın müslüman kitlelerinin, bugün de eşbaşkanlığını Atatürk karşıtlarının yaptığı BOP gibi projelerle, Fas’tan İndonezya’ya değin, Atatürk’ün belirttiği gibi “ulusal nitelikte bir çağdaş eğitimden yoksun bırakılarak şunun ya da bunun tutsaklık ve aşağılayıcılık zincirleri altında, bu zincirleri kıracak insanlık niteliğinden yoksun” kalıp ezildiği, kendi içlerinde birbirleriyle boğuşturulduğu
şu ortamda, Sivas Kongresi’nin uygar insanlık için taşıdığı bu ulu anlamına uygun biçimde kutlanması gereği, apaçık ortaya çıkmaktadır.

Bu konuda, kuruluşu Sivas Kongresi’ne dayanan Cumhuriyet Halk Partisi’ne
birinci sırada ödev düşmektedir.

Sivas Kongresi’nin Kuvva-yı Milliye ruhuyla karar altına aldığı ve Ulusal And’da simgelenen, Atatürk devrimleriyle de uygulamaya konulan aşağıdaki ulusal hedeflere sonsuza değin bağlı kalmak ve bu uğurda tüm gücümüzle çalışmak, ulusal onur gereğidir:

a) Ulusal sınırlar içindeki bütün yurt parçaları bir bütündür, birbirinden ayrılamaz.

b) Yabancıların, ne türden olursa olsun, içişlerimize karışmasına karşı çıkılacaktır.

c) Hiçbir gruba siyasal egemenliğimizi ve toplumsal dengemizi bozacak ayrıcalıklar
tanınmayacaktır.

d) Her devlet gibi bizim de gelişme olanakları bulmamızda tam bağımsızlığa ve
tam özgürlüğe sahip olmamız, yaşamımızın ve varlığımızı sürdürebilmemizin temelidir.

e) Bunları sağlayabilmek için ulusal güçler etken ve ulusal istenç egemen kılınacaktır.

Sivas Kongre’sinin 93. Yıldönümünde, insanlık tarihinin en yüce 3-5 kişiliğinden birisi olan büyük önder Atatürk’ü ve kendisiyle el- gönül- ve ülkü birliği içinde ulus ve yurdumuzun kurtuluşu için çalışan tüm yol arkadaşlarını en derin saygılarla,
bağlılık duygularıyla anıyoruz.

PROF. DR. ÖZER OZANKAYA, TOPLUMBİLİMCİ