DİYARBAKIRLI BİR TÜRKMEN’İN İSYANI


DİYARBAKIRLI BİR TÜRKMEN’İN İSYANI

Fahrettin Aslan dostumuz göndermiş…æ

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

***

DİYARBAKIRLI BİR TÜRKMEN’İN İSYANI 

Son yıllarda yaşananlar insanlarımızda ne akıl bıraktı ne mantık.
Beyinlerimiz sürekli kirli bilgi bombardımanı ile tahrip edilmekte.

Düşünüp, okuyup araştırmak sorgulamak yerine bize sunulanları “Allah’ın takdiri” diyerek büyük bir tevekkülle kabul etmekteyiz. Tembelliğimizi, aymazlığımızı, cehaletimizi, tevekkül halısının altına süpürmekteyiz…

Birileri bizim adımıza konuşmakta, kaç çocuk yapacağımıza bile karar vermekteler… Ve dudaklarından dökülen her şey otomatik olarak beyinlerimize yerleşmekte, var olan doğru bilgileri bile ezip geçmekte, değer yargılarımız değişmekte…

Ama tüm bu şartlara rağmen hala eğilmez başlar var çok şükür…
Öz benliğine sahip çıkanlar, dağdan gelip bağdakini kovmak isteyenlere
“Höst” diyebilen yürekli kalemler var…

İşte onlardan biri, Diyarbakırlı Türkmen Koray Elbeyli
Aşağıdaki satırlar O’na ait. Biraz uzunca olması sizi tedirgin etmesin.
Bir solukta okuyacağınıza eminim.

Fahrettin Aslan

***

BİN YILLIK TARİHİMİZİ KÜLTÜRÜMÜZÜ YOK SAYDINIZ

Koray Elbeyli

Yıkın On Gözlü Körpüyü, Diyarbakır’da, nefret ettiğiniz Türk(men)ler’e ait bir şey kalmasın. Ak Koyunlu Hükümdarı öz be öz Diyarbakırlı Uzun Hasan’ı,
yine Diyarbakırlı Kara Yülük Osman’ı, zaten bilmiyorsunuz ama bilseniz de kahramanlıklarını sakın anlatmayın.

300 yıl Orta Doğu’ya hükmettiklerini resmi tarih bize anlatmadı.
Aksine, Diyarbakır merkezli öz be öz Türkmen devleti olan Ak Koyunlular
resmi tarihe göre, Osmanlı’yı arkadan vuran hain barbarlardı.

YA ARTUKLULAR? (ALTUĞLULAR)

Her gün kadim şehirde onlarcasını gördüğümüz eserleri bırakan ve Diyarbakır’ı başkent yapan Artuklular’ı hiç yaşamamış sayın. Diyarbakır ile ilgili en kapsamlı tarihi araştırma olan, 15. Yüzyılda yaşamış İranlı tarihçi Ebubekir Tıhrani’ye ait “Kitab’ı Diyarbekiriye” yi bulduğunuz yerde yakın, çünkü o kitapta, Diyarbakır’ın dağını taşını yurt edinen Bayındır Türkmenlerinden dolayı yüzyıllarca Bayındıriye diye bilindiğini anlatır.

BU BİLGİ SİZİN İÇİN SAKINCALIDIR

Yakın! Osmanlı kayıt defterlerini de yakın; çünkü aşiret aşiret, ad ad kayıtları vardır Diyarbakır’lıların. Sizi şaşırtacaktır oradaki bilgiler, belki de kızdıracaktır.
Ulu Cami’nin, Anadolu coğrafyasının Orta Asya Türk mimarisine göre Kilise’den Cami’ye çevrilen ilk eseri olduğunu ancak sanat tarihçileri bilir, o nedenle pek tehlikeli bir bilgi değildir; Ama yine de sizin için tehlikeli ise orayı da yıkın. Yedi Kardeş burcunu
mutlaka yıkın. Çünkü orada öz Türkçe adları ile esere konu olan Diyarbakırlı
7 kardeşin adı var, hem de taşa kazılı.

AYDIN GEÇİNEN CAHİLLER

Kendini Türk zanneden bazı Batılı cahillerin dalga geçtiği, karaladığı Diyarbakır ağzını yasaklayın kimse konuşmasın.

Çünkü; tekmeye tepik, beze çapıt, merdivene gezemek, amcaya emmi, yiğit’e igit, düğüne toy, tencereye kuşkana gibi Diyarbakır’a özgü en az bin yıllık yüzlerce bozulmamış söcük, aslında Türkçe’nin bozulmuş hali olan İstanbul ağzına göre
çok daha öz Türkçedir. Diyarbakır ağzının en güzel örneklerini veren Diyarbakırlı büyüklerimizi taşlayın gördüğünüz yerde.

Mektup yazdım yaz idi,
Kalemim kir- yaz idi,
Da çok yazacaktım,
Mürekkebim az idi…

benzeri binlerce Diyarbakır manisini yasaklayın, unutturun öğretmeyin çocuklarınıza çünkü Dede Korkut’un Türk(men) dili ile söylenir.

ÖZ TÜRKÇE ADLAR YASAK

Hep yakındığınız sistem, Kürtçe adları yasaklattı siz de en az bin yıllık Türkçe adları yasaklayın Diyarbakır’da. Örneğin değiştirin Karacadağ adını, Türkçedir, tehlikelidir. Değiştirin Bismil’in adını, çünkü akrabaları hala Orta Asya Harzem’de yaşayan Basmıl Türkmenleri‘nden alır adını. Her gün küfredin Çermikli Ziya Gökalp‘e, Süleyman Nazif‘e çünkü onlar sürgün pahasına emperyalizme karşı Diyarbakır duruşu sergilemişlerdi. Yok sayın Seyyid Nuh‘u. Klasik Türk musikisine yüzlerce yapıt vermiş Diyarbakırlıdır. Yok olmaya yüz tutmuş Türkçe’nin asli kaynaklarını tekrar kazandıran Diyarbakırlı Ali Emiri’yi de küfürle hatırlayın. İhanet ile suçlayın Celal Güzelses’i,
Cahit Sıtkı‘yı, Orhan Asena’yı, Adnan Binyazar‘ı, Özer Ozankaya‘yı sizden farklı düşündükleri için.

TÜRKMEN YOK SAYILIYOR

KÜLLİYEN reddedin Diyarbakır’ın en azından bin yıllık tarihini, dost edinin elinden
kan damlayan İngiliz’in, Fransız’ın sözüm ona size dost görünenlerini.
Sisteme olan haklı öfkenizi, tarihinize ihanet ile gösterin. Unutturun Diyarbakır’ı, Diyarbakır yapan renklerinden dikkat buyurun Türk değil TÜRKMEN’e ait ne varsa külliyen yok sayın. Size göre Diyarbakır’da Kürtler, Zazalar, Suryaniler, Keldaniler, Ermeniler herkes yaşadı da, yalnızca bir Türk(men)ler uğramadı bu kadim şehre, burayı Başkent yaparak dört devlet kurmalarına karşın.

Bu devletleri kuran (Artuklular, İnallar, Akkoyunlular…) on binlerce çadırlık
Türkmen aşiretleri buhar oldu uçtu.

O zaman soralım; 18. – 19. yüzyılda yaşayan Ermeni ozanlar neden Diyarbakır ağzı ile Türkçe yazdı, Türkçe söyledi. Diyarbakır ağzı dediğimiz o görkemli dilde örneğin İstanbul Türkçesinde olmayan ama Oğuz diline ait yüzlerce kelime ve deyim var.

Çocuğu olmayan ailelere neden bir Diyarbakırlı ‘kör ocak’ der tıpkı Divan-ı Lugat’i-Türk‘de olduğu gibi. Neden bir Diyarbakırlı, kelime başına gelen -Y- sesini okumaz. Mesela yılan değil “ılan”, yüksek değil “üskek”, yıldız değil “ulduz” der tıpkı
Kaşgarlı Mahmut gibi?

Hatta bu satırların yazarı hemşerinize küfredin, önemli değil,
O sizi Tarihe havale edecektir…

SONER YALÇIN : Adayımı yazabilirim


Adayımı yazabilirim

portesi
SONER YALÇIN

SÖZCÜ, 17.6.14

 

Sanırım CHP-MHP anlaştı.
Adayları; Ekmeleddin İhsanoğlu.
O halde: Hiçbir politikacıyla paylaşmadığım Cumhurbaşkanı adayımı artık yazabilirim.

Yıl: 1987…
“Nasıl yani, sen solcu Oğuz Hoca‘yla mı çalışacaksın?”
Tereddüt etmeden “evet” dedi. Prof. Dr. Oğuz Oyan‘ın kapısını çaldı;
“Hocam doktora tezi çalışmamı sizinle yapmak istiyorum.” Ardından ekledi:
“Yalnız hocam ben solcu değilim; benim İslami bakış açılarım vardır.”
Prof. Dr. Oyan gülümsedi; “Sizinle çalışmaktan memnun olurum.” dedi.
Birlikte Osmanlı vergi tarihini çalışmaya başladılar.
Bir gün evde çalışırken…
“Hocam namaz kılacağım, dedim. Lavaboyu gösterdi. Abdest alıp çıktıktan sonra, ‘salona seccadeyi serdim, kıble doğrudur.’ dedi. Ben bunu kime anlattıysam, inanmadı. Oysa bizzat yaşadım. Ben namaz kılacağım dediğim zaman hiç yadırgamamıştır;
çok saygılı davranmıştır. Bunu, farklı düşüncelere yaşama biçimlerine gösterilen
bir saygı olarak algılıyorum. Bu özellikleri nedeniyle her zaman Oğuz Hoca’yı
saygıyla anmışımdır.”

Öğretmen Prof. Dr. Oğuz Oyan bugün CHP milletvekilidir.
Doktora öğrencisi ise, Abdüllatif Şener’dir!..
Yani:
“Çatı” yıllar önce üniversitede kuruldu.
Muammer Aksoy, Mümtaz Soysal, Yalçın Küçük, Özer Ozankaya‘nın öğrencisiydi.
Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa Kamalak Siyasal Bilgiler’den okul arkadaşıydı.
DSP Genel Başkanı Masum Türker ile aynı üniversitede yıllarca hocalık yaptı.
“Özgür Üniversite”den Fikret Başkaya, Türk Ocağı’ndan Orhan Türkdoğan
yakın dostları oldu.
Evet, “çatı” yıllar önce
Ankara’da, Bolu’da kuruldu.
Ve keza…

Ecevit’i haklı çıkardı

Yıl: 1991
Abdüllatif Şener ilk kez “çatı” sayesinde milletvekili oldu: RP-MHP-IDP ittifakı sonucu Sivas’tan dördüncü sıradan TBMM’ye girmeyi başardı.
O dönem…
DSP lideri Bülent Ecevit sağ kolu Hüsamettin Özkan ile
RP lideri Necmettin Erbakan‘ı TBMM’deki odasında ziyaret etti.
Erbakan’ın yanında Şevket Kazan ile Oğuzhan Asiltürk vardı.
Laf lafı açtı. Ecevit

“Sizin partinizde Abdüllatif Şener diye bir milletvekiliniz var, O’nu izliyorum.
Çok düzgün konuşuyor; O’nda bir yetenek var. Siyaset açısından umut vaat ediyor;
O’nu iyi takip edin.” dedi.

Ve sonraki yıllarda Abdüllatif Şener, siyasetin basamaklarını teker teker çıktı.
Grup Başkanvekili oldu.
Maliye Bakanı oldu.
Başbakan Yardımcısı oldu…
Ve gün geldi; hırsızlığa tahammül edemeyip kurucusu olduğu
AKP’nin kapısını vurup çıktı! İstese Karun kadar zengin olabilir ama yapmadı.
Çünkü…
TCDD’nin “yol çavuşu” Bedirhan Şener’in oğluydu…

  • “Babam çok dindar bir insandı. Helal ve harama çok önem verirdi. Başkasının malına el sürmeme, kesin nasihatlerinden biriydi. (…) Beş yaşındaydım.
    Tren istasyonunun vagonunda karpuzlar vardı. Tanımadığım büyük ağabeyler vagondan karpuz alıp bahçelerde yiyorlardı. Üç dört kişiydik, ‘biz de yapalım’ dedik. Tam o sırada karşımıza babam çıktı. ‘Latif ne yapıyorsunuz’ dedi.
    ‘Şu vagondan karpuz çıkaracağız’ dedim. 
    ‘Bak’ dedi, ‘o karpuzların sahibi var; başkasına ait olanı alırsanız bu hırsızlık olur. Siz oynamaya devam edin,
    ben size karpuz alırım’…”

Bu olaydan bir süre sonra Abdüllatif Şener babasını tren kazasında yitirdi.
Baba nasihatını unutmadı ve hırsızlığa ortak olmayı hep reddetti.
Hırsızlığı elinin tersiyle iten birini, Çankaya Köşkü’ne çıkarmak
Türkiye’nin vefa borcuydu. Yapmadılar.

Bir Alevi İmam Hatipli

Sürekli yineliyorum:
Kimseyi sağcı ya da solcu diye ayırmıyorum; ahlaklı mı, namuslu mu; vicdanlı mı;
tercih ölçütüm bu.
Cebiyle değil yüreğiyle Türkiye’ye bağlı devlet adamına ihtiyacımız vardı.
Ayakları bu topraklara basan politikacılara ihtiyacımız vardı.
Bir Sakin Güç‘e ihtiyacımız vardı.
Temizlenmeye / arlanmaya ihtiyacımız vardı.
Bir adam gibi bir adama ihtiyacımız vardı.
Türkiye’nin, laik demokratik rejimine inanan; kimseyi ötekileştirmeyen
Abdüllatif Şener’e ihtiyacı vardı.
Örnek vermeliyim…
Sivas Ali Baba Mahallesi’nin Küçükkazancılar sokağının çocuğu.
Acıktığında mutfaklarına girip yemek yiyecek kadar Alevilerle kardeş.
Yıllar sonra bakan koltuğunda otururken başından bir olay geçti:

“Hatay’daki bir toplantıda yanımdaki arkadaşlara ‘ben de Aleviyim, diyeceğim.’ dedim.

Hemen itiraz ettiler, ‘olur mu, yanlış anlaşılır; hiç değilse ‘Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse
ben de Aleviyim de’ dediler. Bu olmaz dedim. Önce kendi kafana göre bir Alevilik tanımı yapacak, sonra bu tanıma göre Alevi olduğunu söyleyeceksin. Olmaz.
Kimsenin kimseyi tanımlama hakkı yoktur. Bir Alevi kendini nasıl tanımlıyorsa öyledir.”

Madımak‘ta ölenlere gözyaşı döken bir İmam Hatipli O
Bırakınız şu “gardrop Atatürkçülüğünü” ve “gardrop Müslümanlığını”!..
Ben hiç orada değilim. Yazmalıyım:

Uğur Dündar geçen yıl Halk Arenası programına Abdüllatif Şener’i davet etti.
Yanında gencecik, başı açık güzel bir kız vardı. “Asistanınız mı” diye sordu.
Başı açık genç kızın adı, Elif Şener’di ve Abdüllatif Şener’in kızıydı.
Şaşırdınız mı; hiç şaşırmayınız; bu Türkiye gerçeğidir.
Bakınız…
Dindar Bedirhan Şener’in kızı Fatımat’ın da başı açıktı; bir Cumhuriyet öğretmeniydi.
Abdüllatif Şener’in diğer kızı Beyza ise başörtülüdür.
Halk Arenası bitti; Elif Şener Uğur Dündar’a, “Sizi çok seviyorum, nikah şahidim
olur musunuz?” dedi. Bu “nikah” Çankaya Köşkü’ne yakışmaz mıydı?

  • Devreye Cemaat ve Abdullah Gül girdi;
    Ekmeleddin İhsanoğlu aday yapılıverdi.

Türkiye sahipsiz değil, hepsini yazarız…

NOT: Bilgilerin bir bölümünü meslektaşım Çiğdem Toker’in
“Adım da Benimle Büyüdü” kitabından aldım.

BOP’u da Yenecek Olan Sivas Kongresi 93 Yaşında!

Dostlar,

Türkiye bir hengamede paldır küldür çok tehlikeli biçimde sürüklenirken,

90 yıl önce bugünlerde Batı Anadolu’da bir ölüm kalım savaşı verilmekte idi.
(26 Ağustos – 9 Eylül 1922)

93 yılönce Sivas’ta ise, 4-11 Eylül 1919 günlerinde Ulusal Kurtuluşun planları
Anadolu Kongrelerinde birbiri ardına halkla birlikte yapılıyordu.

1. ve 2. İnönü Zaferleri, Sakaryalar, 30 Ağustoslar, 9 Eylüller.. hepsi hepsi
olağanüstü güç koşullarda, ölüm tehditleri altında, boynunda idam fermanıyla..
Mustafa Kemal Paşa tarafından toplanan Sivas Kongresinde (4-11 Eylük 1919) somutlaşan
ulusal istencin, ulusun azim ve kararın semeresidir.

Bir de 2012’de ülkemizin şu pespaye görünümüne bakar mısınız?

Bu hazin tablo, Atatürk devrimlerini kavrayamayan karşıdevrimcilerin ürünüdür.
Demek oluyor ki, devrimci hatlara yeni ve daha çok yığınak yapmak gerekecektir.

Bu yapılacaktır.

Sayın Prof. Özer Ozankaya, her zamanki ulusal coşkusu ve derin tarih bilinci,
Atatürk sevdası ile kardığı ama bilim adamı kimliği ile kaleme aldığı aşağıdaki yazısı ile SİVAS KONGRESİ ve kararlarının gerçekte nasıl salt ulusal değil,
uluslararası ölçekte okunması gerektiğine hepimizin dikkatini bir kez daha çekiyor.

Bakar mısınız Yüce Atatürk’ün şu değerlendirmesine :

“Anadolu, bu savunmasıyla yalnız kendi yaşamına ilişkin görevini yerine getirmiyor;
belki Doğu’ya yöneltilmiş saldırılara bir engel çekiyor. Yeryüzünden ezen ve ezilen sözcükleri kalkıp, insanlık kendine yaraşan bir toplumsal duruma eriştiğinde;
Türk ulusu, bu amaç yolundaki öncülüğü ile gerçekten övünebilecektir.”

4-11 Eylül 1919 Sivas Kongresi katılanları (04.09.05, Cumhuriyet)

Gerçekten, Anadolu İhtilali, dünya bağımsızlık savaşlarının öncüsü ve örneğidir.
Bizler Anadolu’da bu şanlı kalkışmanın özneleri olarak, ne yazık ki, bu görkemli
insanlık savaşımı ve destanını uluslararası düzlemde tüm insanlığa maledecek çabalar yerine, boğup tarihin derinliklerine tıkmakla meşgulüz.

Ne acı verici, utandırıcı, hazin bir tutum değil mi?
Bu türden edimler içinde olanların çok ama çok utanması ve kendilerine gelmesi gerek.
Aksi durumda onları Ulusumuz, tarih ve hatta kendi çocukları bile bağışlamayacak.

Seçkin Toplumbilimci (Sosyolog), ADD önceki Genel Başkanlarından Sn. Prof. Dr.
Özer Ozankaya hocamıza bu görkemli yazısı için ne denli teşekkür etsek azdır.

Sevgi ve saygı ile.
Datça, 8.9.12

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==================================================================

PROF. DR. ÖZER OZANKAYA, TOPLUMBİLİMCİ

BOP’u da Yenecek Olan Sivas Kongresi 93 Yaşında!

4 Eylül 2012, ulus olarak tam bağımsızlık, ulus ve yurt bütünlüğü ve kalkınma kararlılığımızın ve bunların ancak ulusal egemenlik ilkesine dayalı Cumhuriyet düzeninde sağlanabileceğinin yurt ve dünyaya ilan edildiği Sivas Kongresi’nin 93. yıldönümüdür.
Tüm ulusumuza kutlu olsun.

4 Eylül 1919’da Sivas’ta

• “Yabancıların, ne türden olursa olsun, içişlerimize karışmasına karşı çıkılacaktır.

• “Hiçbir gruba siyasal egemenliğimizi ve toplumsal dengemizi bozacak ayrıcalıklar
tanınmayacaktır.” denilerek sömürgeci devletlerin ve işbirlikçilerinin saldırılarına
meydan okunmuştur.

• Özgür ve bağımsız yaşamak isteyen bir ulusun bunu ancak gerçek demokrasi düzeniyle
sağlayabileceğini ilan eden,

• Yabancı sömürgeci devletlerle işbirliği içindeki Osmanlı Saltanat hükümetine
Ulusal Başkaldırının meşruluğunu kabul ettiren,

• Yabancıların güdümüne sığınma gibi onursuz ve yenilmeci tutumu bir daha dile gelmeyecek
biçimde reddeden

Sivas Kongresi; bütün ulusça bu nitelikleriyle (boş kahramanlık söylevleriyle değil!), başta Sivas olmak üzere tüm yurtta en görkemli bir biçimde kutlamamız gereken
bir ulusal gündür.

• Bunun da ötesinde;

a) Uluslararası ilişkilerde güçlünün haklı sayıldığı, açgözlü bir sömürü, çekememezlik
ve kin ortamının süregittiği,

b) Milyarı aşkın müslüman kitlelerin, Atatürk’ün belirttiği gibi, “şunun ya da bunun
tutsaklık ve aşağılayıcılık zincirleri altında tutulduğu dünyamızda, gerçek barışın
ulusların karşılıklı haklarına saygı ile sağlanabileceğini ilan etmesi yönüyle
Sivas Kongresi, uluslararası çapta törenlerle ve bilimsel, eğitsel, sanatsal,
şölenlerle, ekonomi ve teknoloji fuarları, spor karşılaşmalarıyla …
kutlanması gereken bir gündür.

Büyük Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın bu evrensel değerine dikkatleri çekmek üzere;

“Anadolu, bu savunmasıyla yalnız kendi yaşamına ilişkin görevini yerine getirmiyor,
belki Doğu’ya yöneltilmiş saldırılara bir engel çekiyor. Yeryüzünden ezen ve ezilen sözcükleri kalkıp insanlık kendisine yaraşan bir toplumsal duruma eriştiğinde,
Türk ulusu bu amaç yolundaki önceliği ile gerçekten övünebilecektir.” diyordu.

Nitekim Sevr’in baş mimarı, Anadolu ve Trakya’yı Türk yurdu olmaktan çıkarma kastının uygulayıcısı İngiltere’nin Kıralı VIII. Edward, yine bir 4 Eylül’de, 1936 yılı
4 Eylül’ünde, İstanbul’da Atatürk’ü ziyarete geldi!

Atatürk’ün Türkiyesi, bu yıl dönümlerini böyle değerlendiriyordu!!!

(19 Mayısları, 30 Ağustosları, 23 Nisan ve 29 Ekimleri unutturmaya çalışıp;
İngiltere kraliçesi’ni İngiliz harp gemisinde, ortaçağcıl Arap kırallarını otellerinde ziyarete giden devlet adamları, Atatürk’ten hiç ders almamayı nasıl başarabildiler?!?)

Yeryüzündeki milyarı aşkın müslüman kitlelerinin, bugün de eşbaşkanlığını Atatürk karşıtlarının yaptığı BOP gibi projelerle, Fas’tan İndonezya’ya değin, Atatürk’ün belirttiği gibi “ulusal nitelikte bir çağdaş eğitimden yoksun bırakılarak şunun ya da bunun tutsaklık ve aşağılayıcılık zincirleri altında, bu zincirleri kıracak insanlık niteliğinden yoksun” kalıp ezildiği, kendi içlerinde birbirleriyle boğuşturulduğu
şu ortamda, Sivas Kongresi’nin uygar insanlık için taşıdığı bu ulu anlamına uygun biçimde kutlanması gereği, apaçık ortaya çıkmaktadır.

Bu konuda, kuruluşu Sivas Kongresi’ne dayanan Cumhuriyet Halk Partisi’ne
birinci sırada ödev düşmektedir.

Sivas Kongresi’nin Kuvva-yı Milliye ruhuyla karar altına aldığı ve Ulusal And’da simgelenen, Atatürk devrimleriyle de uygulamaya konulan aşağıdaki ulusal hedeflere sonsuza değin bağlı kalmak ve bu uğurda tüm gücümüzle çalışmak, ulusal onur gereğidir:

a) Ulusal sınırlar içindeki bütün yurt parçaları bir bütündür, birbirinden ayrılamaz.

b) Yabancıların, ne türden olursa olsun, içişlerimize karışmasına karşı çıkılacaktır.

c) Hiçbir gruba siyasal egemenliğimizi ve toplumsal dengemizi bozacak ayrıcalıklar
tanınmayacaktır.

d) Her devlet gibi bizim de gelişme olanakları bulmamızda tam bağımsızlığa ve
tam özgürlüğe sahip olmamız, yaşamımızın ve varlığımızı sürdürebilmemizin temelidir.

e) Bunları sağlayabilmek için ulusal güçler etken ve ulusal istenç egemen kılınacaktır.

Sivas Kongre’sinin 93. Yıldönümünde, insanlık tarihinin en yüce 3-5 kişiliğinden birisi olan büyük önder Atatürk’ü ve kendisiyle el- gönül- ve ülkü birliği içinde ulus ve yurdumuzun kurtuluşu için çalışan tüm yol arkadaşlarını en derin saygılarla,
bağlılık duygularıyla anıyoruz.

PROF. DR. ÖZER OZANKAYA, TOPLUMBİLİMCİ

LOZAN: BARIŞIN ve ÖZGÜRLÜĞÜN TARİHTEKİ EN GÜZEL ÖRNEĞİ..

ADD Önceki Genel Başkanlarından Sn. Prof. Dr. Özer Ozankaya,
24 Temmuz 2012 günü ADD Sarıyer Şubesinde Lozan’ın 89. yılı için
bir konferans verdi. Bu konferanstan bize ulaşan özeti sizlerle paylaşıyoruz..
LOZAN:
BARIŞIN ve ÖZGÜRLÜĞÜN TARİHTEKİ EN GÜZEL ÖRNEĞİ

ADD Sarıyer Şubesi Konferansı, 24 Temmuz 2012

PROF. DR. ÖZER OZANKAYA
Toplumbilimci

KONFERANSIN ÖZETİ

1. En büyük saldırı olan Batı Sömürgeciliğinin yenilip aşılabileceğini kanıtladığı için;

2. Bunun ancak özgürlük (ulusal egemenlik) ilkesini bayrak yapan bir “Bağımsızlık Savaşı” ile başarılabileceğini gösterdiği için;

3. Özgürlük olmadan ne ulusal toplum, ne bağımsız devlet, ne toplumsal dayanışma, ne güvenli yurt, ne ekonomik-toplumsal-kültürel gelişme, ne barış, ne de insan onuru olabileceğini (olamayacağını!) gösterdiği için;

4. Sömürgeciliğin ütün bunları engellemek için baskıcı-gerici güçleri satın alarak, kendine bağlayarak, etnik, dinsel, feodal ayrılıkları kışkırtarak, iç savaşlar çıkartıp ülke halkının dayanışma gerçekleştirmesini engelleyip kendi boyunduruğualtına aldığını sergilediği için;

5. Özgürlük altında bütün insanlığın ulusal dayanışma, yurt güvenliği, barış, siyasal, eğitsel, kültürel, ekonomik,
toplumsal ilerleme sağlayacağını ve “yurtta da, dünyada da barış” içinde yaşayabileceğini eylemli olarak kanıtladığı için;

6. Lozan’da bütün bunları engellemek isteyen Batı sömürgeciliğinin, özgürlükle beslenen “ulusal bağımsızlık savaşı” inancıyla yenilgiye uğratılabildiğini kanıtladığı için

7. 21. YÜZYILDA DA İNSANLIĞIN BAŞ ÖZLEMİ OLAN SÖMÜRGECİLİĞİN YENİLGİYE UĞRATILMASI, İNSANLIĞI MUTLU EDECEK TEK YOLUN ONLARI BİRBİRİNE BOĞAZLATMAK DEĞİL, BİRBİRİNE YAKLAŞTIRIP SEVDİRMEK OLDUĞUNUN KAVRANMASI VE BUNU SAĞLAMANIN YOLLARINI GÖSTERMESİ ÖZELLİĞİ İLE ÇAĞIN RUHUNU TEMSİL EDEN ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DİZGESİNE DAYALI OLDUĞU İÇİN İNSANLIK TARİHİNDE ÖZGÜRLÜK VE BARIŞIN EN GÜZEL ÖRNEĞİDİR.

SÖMÜRGECİLİĞİN YENİ ADI OLAN BOP ve YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİNİN LOZAN’A SALDIRMALARININ NEDENİ,
BU NİTELİKLERİNDEN DOLAYIDIR!

LOZAN, BU ÖZLERİYLE ANLATILMALI, KUTLANMALI ve KORUNUP YÜCELTİLMELİDİR!

GELECEĞE BİRLİKTE HAZIRLANMAK.. / Getting ready for the future together with..